29.4.20

yalnızlık

carl gustav jung

yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

bir insan başkalarından daha çok şey biliyorsa yalnızlaşır ama bu, o insanın arkadaşlığa düşman olduğu anlamına gelmez; çünkü arkadaşlık konusunda hiç kimse yalnız bir insandan daha duyarlı olamaz ve arkadaşlık ancak, her insan kendi bireyselliğini unutup başkalarıyla özdeşleşmeye kalkmazsa gelişir.

25.4.20

kalbim

louis aragon

kalbim senin sesinde çırpınıyordu bir yelken gibi

sen olan bir akşamdı kapılar örtüldüğünde

ve bir giysinin dinlenişi gibi sandalye üzerinde

görülen şeylerin bütün çıplak ve uzun geçmişi


akşamdı bütün var olmamış akşamları andıran

dünya kendiliğinden hatırladığında hemen her şeyi

gazete okumak için vakit çok geç değil mi

ancak kendi nabzının atışını duyuyor insan


bir bahçenin hıçkırığı kanıyor bir yerlerde

belki de bir tedirginlik köpeğiydi bu

kulak uzun uzun inceler suskunluğu

dinlerim dirseğime dayanarak ve birdenbire

düş görmektesin işte

şizofreni

aldous huxley

şizofreni kendi cehennemine ve arafına olduğu kadar kendi cennetine de sahiptir. şizofren ruh, sadece ıslah olmamış değil, umutsuzca hastadır da. şizofrenin hastalığı, içsel ve dışsal gerçeklikten -ruh sağlığı yerinde olan insanın genelde yaptığı gibi- kaçıp aklın kendi yarattığı dünyaya -yaralı kavramlar, ortak semboller ve herkesin üzerinde uzlaştığı kurallarıyla insanın sınırlı dünyasına- sığınma konusundaki yetersizliğinden ileri gelir. şizofren, sürekli olarak meskalin etkisi altında olan bir kişiye benzer. bu yüzden yaşadığı belli bir gerçeklik deneyimini durduramaz, yeterince sağlıklı olmadığı için onunla birlikte yaşayamaz ya da bir açıklama getirip bir kenara atamaz -çünkü o bütün gerçeklerin en çürütülemez olanıdır- ve bu gerçeklik onun dünyayı insan gözleriyle görmesine izin vermediği için, bir türlü sona ermeyen tuhaflığını ve yakıcı yoğunluğunu insani ya da kozmik kötülüğün bir alameti olarak yorumlayamadığı için de ona büyük bir korku veren ve onu ölümcül bir şiddet eğiliminden katatoniye ya da psikolojik intihara kadar varan bir dizi umutsuz karşı önlem almaya zorlar. ve bir kez bu yokuş aşağı giden cehennem yoluna çıkıldı mı, artık durdurmak imkansızdır.

23.4.20

günün fıkrası

prof. dr. birol emil

batı'nın islam'a yönelttiği taassup suçlamasının islam'ın özü ve ruhuyla hiçbir alakası yoktur.

tam tersine, islam, aslında son derece liberaldir ve bir müsamaha dinidir.

adaletsizliğe, avrupa'nın vehmettiği barbarlığa asla cevap vermez.

hiçbir ilerlemeye mâni değildir.

taassup ona değil, hristiyan avrupa'nın modern çağda bile vazgeçmediği kendi orta çağ'ına has bir zihniyet ve davranıştır.

ortak bir inanç ve kültür etrafında birleşmiş islam dünyası, bu zihniyete karşı doğu'nun manevi hayat ve mukavemet gücünü meydana getirmiştir.

21.4.20

simulakr

jean baudrillard

malenezyalı yerliler gökyüzünden geçen uçaklara hayran kalmışlardı. ama bu nesneler asla onlara doğru inmiyordu. ancak beyazlar, onlar, bu nesneleri yakalamayı başarıyordu. ve bu, onların havadaki uçakların dikkatini çekecek olan benzer nesnelere yerde, belli mekanlar üzerinde sahip olmasındandı. bunun üzerine yerliler, dallar ve sarmaşanlarla bir uçak simulakrı inşa ettiler, geceleri özene bezene aydınlatacakları bu toprak parçasının sınırlarını çizdiler ve gerçek uçakların oraya inmesini sabırla beklemeye koyuldular.

günümüzde kentlerin balta girmemiş ormanlarında gezen avcı-koleksiyoncuları ilkellikle suçlamaksızın (ayrıca, neden bunu da yapmayalım?) bu öyküden tüketim toplumu üzerine bir ders çıkarılabilir. tüketim kazazedesi de simulakr nesneler ve mutluluğun karakteristik göstergelerinden oluşan tüm bir aygıtı işlerliğe sokar ve ardından (bir ahlakçının umutsuzca diyeceği tarzda) mutluluğun konmasını bekler.

19.4.20

aşk

william faulkner

aşk böyle devam edemez. günümüz dünyasında aşka yer yok. insanlar hayatlarından çıkardılar aşkı. bunu yapmaları uzun zaman aldı; ama insanoğlu yeni şeyler icat etmekte sonsuz bir beceriye sahiptir; bu yüzden, tıpkı isa'dan kurtulduğumuz gibi aşktan da kurtulduk sonunda. tanrı'nın sesi yerine radyolarımız var; hepsini ileride layık olabileceğimiz bir aşk uğruna harcamak üzere aylarca, yıllarca tasarruf edip sakladığımız tüm duygusal birikimimizi kuruşlara bölebiliyor, otomatik makinelerden çiklet ya da çikolata alır gibi, sokak başlarındaki gazete bayilerinden iç gıcıklayıcı yayınlar alıyoruz. isa bugün yeryüzüne dönecek olsa, biz kendimizi savunmak, kurup geliştirmek için iki bin yıldır uğraştığımız, uğrunda acı çektiğimiz, öfke, çaresizlik ve dehşet içinde çığlıklar atarak can verdiğimiz o kendimize benzeyen uygarlığı haklı göstermek ve korumak için isa'yı hemen çarmıha germemiz gerekirdi; eğer aşk tanrıçası venüs bugün yeryüzüne dönse, bir metro istasyonunun tuvaletinde müstehcen fransız posta kartları satan üstü başı kir pas içinde bir adam olurdu.

17.4.20

utanç

henri frederic amiel

gölgemin dışına zıplamak, yazgımın dışına fırlamak, varlığımı, adımı, yapımı ve köleliğimi pekiştiren her şeyi silkip atmak isterdim. bir değişimi, tam bir başkalaşımı çok isterdim. benden söz edildiğini artık duymayabilseydim ve yeni koşullar içinde yeniden doğabilseydim bana iyileşirmişim gibi geliyor. yaşandığı şekliyle yaşamımdan sıkıldım, yoruldum ve doydum veya daha doğrusu ayrıcalıklarından bu kadar kötü yararlanan biriyken, yeteneğimi ve günlerimi bu kadar kötü idare ederken kendimden hoşnut değilim. kendimi mutlak olarak inkar ettiğim ve kendimden vazgeçtiğim için, mirasımı kabul etmek ve içine arzumu koymadan katlandığım bir durumun sorumluluğunu yüklenmek beni tiksindiriyor. olduğumdan ve olabildiğimden başka biri olmak isterdim. sabırsızlıkla kendimden utanıyorum.

via kaotik benlik

15.4.20

rüya

georg büchner

kirpiklerinin arasından bir rüya geçiyor. uykunun altın çiy damlasını gözlerinden silmek istemiyorum.

delilik saçlarımdan yakaladı beni.

sırf başkalarının benden daha kötü olduklarını düşünmek gibi sefil bir zevk uğruna, otuz yıl boyunca gökle yer arasında yüzümde ahlaklı bir ifadeyle dolaşmaktan utanırdım ben.

yaşamdan bir dua taburesinden değil, merhametli bir rahibenin (fahişenin) yatağından iner gibi uzaklaşmak istiyorum. bir orospudur yaşam, tüm dünyayla iş tutar.

acı yegane günahtır ve ıstırap yegane rezalettir. ben erdemli kalacağım.

çok geçmeden sığınağım hiçlik olacak. hayat benim için bir yük. beni ondan kurtarabilirsiniz. zaten sırtımdan atmaya çalışıyorum.

canlı ceset olarak dolaşmaktansa toprağın içine uzanmak daha iyidir.

bugünlerde her şeyi insan etiyle hazırlıyorlar. çağımızın laneti bu. şimdi benim bedenim de tüketilecek.

insanların neden sokakta durup birbirlerinin yüzüne gülmediklerini anlamıyorum. pencerelere ve mezarlara doğru düşmeleri gerekirdi. gülmekten gökyüzünün çatlaması, yeryüzünün de sarsılması gerekirdi.

13.4.20

aşk ve evlilik

şükrü erbaş

aşkla evliliğin ortası yoktur. bir kadını tanımak -bitirmek mi demeli- istiyorsanız onunla evlenin. kuşkusuz bir erkek için de geçerli bu, aynı hızda olmasa da. pırasa, çamaşır tozu, reçel, elektrik faturası, tencere takımı ve bir yığın akrabanın girdiği yatakta aşk ne kadar yaşarsa, o kadar sürer iyi günler hevesiniz, aşk ayininiz, mutluluk yanlışınız. geriye ne mi kalır, 'bir bulantı cenazesi'ne dönen örseli iki gövdeden? en iyi evlilikte bile -iyi evlilik diye bir şeyden söz edilebilirse- ömrünüzü ipotek altında tutan ruhsuz bir gönül borcu; aldığınız soluğu boğazınıza düğümleyen kişiliksiz bir alışkanlık; en yakın şeyleri bile bir uzaklığa yerleştiren kilometrelerce çekip gitme isteği. bir de rengini bungun uykulardan alan dizleri ve dirsekleri aşınmış bir çift çizgili pijama; yemek kokularıyla yapış yapış terli iç çamaşırlar; ütü yerlerinden evlerin içi görülen, çizgileri ilk günlerde kalmış dışarlıklı birer takım elbise. ötesi, sünger gibi insanın düşlerini emen bir büyülü dünya, bir eksikli ömür, duvarların ardında kendini öğüten.

12.4.20

sessiz ev

georg büchner

gece dünyanın üstünde horluyor ve karmakarışık rüyalarda yuvarlanıyor. günün ışığı karşısında ürkekçe sinmiş olan dağınık ve şekilsiz düşünceler, hiç farkına varılmamış arzular şimdi şekle ve kılığa bürünüyorlar; rüyanın sessiz evine usulca giriyorlar. kapıları açıyor, pencerelerden bakıyorlar. yarı yarıya ete kemiğe bürünüyorlar, uzuvlar uykuda uzanıyor, dudaklar mırıldanıyor. ve bizim uyanıklığımız aydınlık bir rüya değil midir, uyurgezer değil miyiz, davranışlarımız rüyadaki gibi değil mi? biraz daha net, biraz daha belirli, biraz daha somut? kim kınayabilir bizi bu nedenle? zihnimiz bir saat içinde bedenimizin üşengeç organizmasının yıllar içinde yaptığından daha fazla düşünce faaliyeti gerçekleştirir. günah düşüncelerdedir. düşüncenin eyleme dönüşmesi, bedenin onu taklit etmesi bir tesadüftür.

ama zaman bizi kaybediyor. çok can sıkıcı böyle, önce gömleği giyip üstüne pantolonu çekmek ve akşamları yatağa, sabahları tekrar yataktan dışarı sürünmek ve bir ayağı hep böyle diğerinin önüne basmak. başka nasıl olması gerektiğine dair hiçbir fikrim yok. çok hazin bu, milyonlarca insanın hep böyle yapmış olması ve milyonlarcasının da hep böyle yapacak olması. üstüne üstlük iki yarıdan oluşmamız ve iki yarımızın da aynı şeyi yapması, böylece her şeyin iki kez gerçekleşmesi. çok hazin bu.

11.4.20

çıkış yolu

sylvia plath

bir zaman gelir, bütün çıkış yolların kapatılmıştır. odanda oturursun, bedenindeki, boğazını sıkıştıran, gözlerinin ardındaki gözyaşı torbacıklarında tehlikeli bir biçimde sıkışan o ağrıyı duyarsın. tek bir sözcük, tek bir el kol devinimi, derken içinde sıkışıp kalmış her şey -irinleşmiş pişmanlıklar, kangrenleşmiş kıskançlıklar, yerine getirilmemiş fazla istekler- öfkeli, erksiz gözyaşları, belli bir kişiye yönelik olmayan boğucu hıçkırıklar ve zırlamalarla dışına taşar. seni kucaklayan kollar yoktur. "hadi, uyu, yok bir şey" diyecek bir ses yoktur. yeni ve korkunç bağımsızlığında, az uykudan, gergin, aşırı duyarlı sinirlerden kaynaklanan o tehlikeli uyarıcı ağrı, kartların bu kez sana karşı hileli biçimde karılmış olduğu, hala da üst üste yığılmakta oldukları duygusuna kapılırsın. senin bir çıkışa gereksinimin vardır, çıkışlarsa mühürlenmiştir. gece gündüz kendin için yarattığın o daracık tutukevinde yaşarsın. içinde fokurdayıp duran o dağarcığı serbest bırakmaz, setteki bir yarıktan dalga dalga akmasını sağlamazsan patlayacağını, parçalanacağını duyumsarsın. böylece alt kata iner, piyanonun başına geçersin. tüm çocuklar dışarıdadır; ev dingindir. klavyede keskin akorların sesi duyulur, omuzlarındaki ağır yükün birazını yitirmenin ferahlığını duyumsamaya başlarsın.

10.4.20

ada

lawrence sanders

bir insanın iki hayat yaşaması çok mu garip? hayır, ben pek çok kimsenin böyle yaptığına inanıyorum. evleniyorlar, çalışıyorlar, çocuk sahibi oluyorlar, bir yuva kuruyorlar, oy veriyorlar, temiz olmaya ve ellerinden geldiği kadar kanunlara uymaya çalışıyorlar. ama herkesin başkalarına pek az sözünü ettiği ve dışa yansıttığı bir de gizli yaşantısı vardır. bu gizli yaşantı, hepimiz için, dehşetengiz tuhaflıklar, çok garip istekler ve insanı boğan şehvet düşkünlükleriyle doludur.

her insan gizli bir adadır. en derin, en güçlü sevgi bile bireyler arasındaki ayrılığa köprü olamaz. hissettiğimiz ve hayalini kurduğumuz, başkalarına sözünü edemediğimiz şeylerin çoğu, toplumun söylediği gibi hissetmemiz ve hayal etmemize göre yargılanırsa utanç verici şeylerdir. ama insan bunu becerebiliyorsa niçin utansın? tabiatımızın emrettiğini yapmak daha doğru olur. bu bizi cennete veya cehenneme götürebilir ama en büyük günah inkâr etmektir. insanlık dışı bir şeydir bu.

aşk pek yoksul, pek ucuz bir bedeldir ve hiçbir zaman tatmin edici sayılamaz. çünkü fiziksel aşk veya romantik aşk, ne kadar iyi görünürse görünsün, ortakların her biri, ayrı ayrı gizli, ıssız ada gibi bir yaşantıya sahiptir. hepimiz ıssız adaya benzeyen yaşantılarımızı doldurmalıyız, mecburuz buna.

bence önemli olan, insanın dilediğini yapabilmesidir. bunu başardığınız anda, bir çeşit bütünlemeye erişmiş sayılırsınız. benliğinizdeki iki kişilik birleşir, tek olur, bu tek olan kaynar, bir evrenin parçası haline gelir.

9.4.20

normal insan

paulo coelho

nazi almanyasında 6 milyon yahudi'nin yok edilmesinden sorumlu olan adolf eichmann'ın davasıyla ilgili ayrıntılı bir analiz yapmış hannah arendt. onu analiz etmekle görevlendirilen yarım düzine kadar psikiyatristin adamın normal olduğu sonucuna vardıklarını söylüyor. psikolojik profili ve karısına, çocuklarına, anasına babasına karşı tavırları sorumlu bir adamdan bekleneceği gibiymiş.

arendt şöyle devam ediyor: "eichmann'la ilgili sorun, bir sürü insanın aynen onun gibi olmasıydı; yani bu adamlar ne sapıktı ne de sadist; hepsi de korkunç ve ürkütücü derecede normaldi, hâlâ da öyleler. yasal kurumlarımız ve yargıdaki ahlaksal standartlarımız açısından, bu normallik diğer canavarlıkların toplamından çok daha fazla dehşet vericiydi."

8.4.20

ayrı yol

andre gide

her şey insanın içindedir.

özgür olmasını bilmek hiçbir şey değil; güç olan, özgür olduğunu bilmek.

ölümün kanadıyla sıyırıp geçtiği bir kimse için, eskiden önemli görünen artık önemli değildir; başka şeyler önemlidir, eskiden önemli görünmeyen ya da var oldukları bilinmeyen şeyler.

edinilen bütün bilgiler, aklımızın üstünde bir boya gibi ufalanır, sonra yer yer etin kendisini, gizlenen gerçek yaratığı gösterir.

insanların en güzel yapıtları acılı yapıtlardır hep. bir mutluluğun öyküsü ne olabilirdi? mutluluğu hazırlayan, sonra da yıkan şeylerden başka hiçbir şey anlatılamaz.

insan her zaman yalnız yaratır.

ilkelere bağlanan bütün insanlardan nefret ederim. - onlar bu dünyanın en nefret uyandırıcı varlıklarıdır, içtenliğin hiçbir türlüsü beklenemez onlardan; çünkü ancak ilkelerinin gerektirdiği şeyleri yaparlar, böyle yapmadılar mı kötü görürler yaptıklarını.

insan yaşamın binlerce biçiminden yalnız birini tanıyabilir. başkasının mutluluğunu kıskanmak çılgınlıktır; insan o mutluluktan yararlanamaz ki.. mutluluk hazır bir şey değildir, ölçü üzerinedir.

insan bir şeye sahip olduğunu sanır; oysa sahip olunan kendisidir.

kaynaşma duygusundan nefret ederim; bütün bulaşmalar onda saklanır; insan ancak güçlülerle kaynaşmalıdır.

yoksulluk tutsaklıktır, karın doyurmak için tatsız bir işi kabul eder. keyifli olmayan her iş nefret vericidir.

yapıtlarını görenlere: "bunun da güzel olduğunu o zamana kadar nasıl anlamadım?" dedirtecek kadar doğal şeylere güzellik hakkı vermeyi göze alanların büyük sanatçı olduklarına her zaman inanmışımdır.

anı, mutsuzluğun uydurmasıdır.

gökyüzünün bu mavi sürekliliği kadar hiçbir şey cesaretini kıramaz düşüncenin.

7.4.20

öte dünya

giovanni papini

ey rahip, bana başka dünyalarda başka hayatlar, daha güzel, daha huzurlu, daha ışık dolu bir hayat vadetmen nafile. inanmıyorum buna. senin dünyaların hakkında hiçbir şey bilmiyorum, senin mutluluğunu tanımak istemiyorum. ben bu dünyayı, bu yeryüzünü, bu çirkin, sıkıntılı ve karamsar hayatı tanıyorum ve sonsuza dek bunu istiyor, arzuluyor ve talep ediyorum. ben tamı tamına kendi uğursuz, sıkıntılı, melankolik, mutsuz hayatımı, bu acı dolu hayatımı istiyorum. yeter ki pencerenin yarısından gökyüzünü göreyim, yeter ki bir bahar sabahı bir kuşun ötüşünü duyayım, yeter ki bir çocuğun ve bir kadının gülüşünü göreyim, yeter ki beni sevenlere birkaç kelime yazabileyim, yeter ki ağustos ay ışığıyla aydınlanan duvarda bir ağacın huzursuz gölgesini takip edebileyim.

insan

octavio paz

insan düşleyen bir varlıktır ve taşıdığı us bile yalnızca bu sürekli düşleme eyleminin biçimlerinden biridir. aslında düşlemek; kendinin dışına çıkmak, kendini yansıtmak, kendi sınırlarını sürekli aşmak demektir. tutku beslediği için, düşleyen bir varlık olarak insan, bütün dünyayı tutkusunun bir görüntüsüne dönüştürme gücüne sahiptir.

insan, içgüdüleridir ve bizim tanrı diye adlandırdığımız şey, korku ve parça parça edilmiş tutkudur. ahlak düzenimiz, saldırganlığın ve aşağılamanın yasallaştırılmış biçimidir. aklın kendisi, içgüdü olduğunu bilen ve böyle olmaktan korkan salt içgüdüdür.

birbirimize benzediğimiz ortak bir yan varsa eğer, o da hepimizin kendimizi şimdiki zamanda rahat hissetmeyişimizdir. bizler, konfüçyüs'ün yinelenen zamanları da dahil olmak üzere, bütün sonsuzlukların kaçakları olan kişileriz.

5.4.20

kehanet

jean-claude carriere

büyük iskender, bir kez daha sonuçları hesap edilemez bir karar almanın arifesindedir. geleceği kesin olarak haber veren bir kadın var diye anlatmışlardır ona. sanatını kendisine de öğretsin diye kadını çağırtır. kadın büyük bir ateş yakılması ve çıkan dumandan, kitaptan okur gibi geleceği okumak gerektiğini söyler. ancak fatihi uyarır. dumana dikkatle bakarken, ne olursa olsun, bir timsahın sol gözünü aklının ucundan geçirmemelidir. olsa olsa sağ gözünü düşünebilir icabında ama sol gözünü asla. bunun üzerine iskender geleceği öğrenmekten vazgeçer. neden mi? çünkü sizi bir şeyi düşünmekten kaçınmaya zorladıklarında, o şeyden başkasını düşünemez olursunuz. yasak, mecburiyet doğurur. timsahın o sol gözünü düşünmemek mümkün değildir. hayvanın gözü hafızanızı, zihninizi ele geçirmiştir.

1.4.20

savaş

trevanian

alpha: korkunç savaş hiçbir zaman gerçekleşmeyecek.

(gerçekleşti.)

beta: savaş olsa bile kısa sürecek; çünkü insan bedeni ve ruhu, modern bir ölüm ve işkence makinesine tahammül edemez.

(kısa sürmedi. beden işkenceye ve ölüme dayandı, ruh dayanamadı.)

gamma: beni askere çağırırlarsa, bu çılgınlığı protesto etmek için isviçre'ye kaçacağım.

(kaçmadım. vız geliyordu artık bana.)

delta: savaşın vahşeti içinde bile, şiire dönük, derinliği olan bir insan, hayvanlaşmaksızın dayanabilmeli, katliamın üzerine çıkabilmeli ve ruhsal onurunu korumalı.

(başaramadım.)