29.4.09

uzun lafın kısası

adam fawer: tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı’ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.

michel henry: medya, dokunduğu her şeyi çürütür.

irvin yalom: saf, benimsemeye dayalı, karşılıklı, eşit bir ilişki, ruhu kurtaran bir şeydir ve şifa bulmak için elimizde tuttuğumuz en büyük kudrettir.

manuel scorza: korktuğumuz sürece hep köle olarak kalırız.

marquis de sade: inanç gerçek bir ruh hastalığıdır, ne kadar çabalarsak çabalayalım asla düzelmez; kötülüklere sükunetle katlanmalarını sağlayacak safsatalar sunar bazılarına.

cevdet kudret: kazanç gökten inmez, bir başkasının kaybından kazanılır.

robert louis stevenson: hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir.

stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

a.l. kennedy: insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

jean-claude carriere: kuralları uygulamakla yetinirseniz sürpriz, parıltı, ilham namına ne varsa uçar gider.

elsa morante: insanın hayatta amacı anlamaktır. devrime doğrudan giden yol, anlamaktır.

viktor emil frankl: dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın.

27.4.09

çağla yeşili

habib bektaş


mardin'den otobüsle gelmiş istanbul'a
sirkeci'den binmiş trene. anlatıyor
yolculuk berlin'e, kısmetse
kucağındaki küfeyi çocuğu gibi kucaklamış
bu bademler var ya, diyor
-küfeden avuçladığı bademleri gösteriyor-
babamın diktiği ağaçtan

bilmiyor
üşüyecek yüreğindeki ağaç fidanı ve babası
berlin'in ayazında

saray mutfağı

salah birsel

ulusun paracıklarını -abdülhamit bu paracıkların kendisinin olduğunu sanır- asıl yutan saray boğazlarıdır.

yıldız köşk ve bahçeleri ayrı bir kenttir. 7000 tüfekçi, yani 7000 gırtlak onun üstündedir. valdesultanların, kadınefendilerin, ikballerin, şehzadelerin, cariyelerin, mabeyincilerin, bahçıvanların, aşçıların sayısı da 5000 dolaylarındadır. bunlara yıldız parkı içindeki atelyelerde çalışan usta ve işçileri katarsanız, gırtlaklar 15.000'e yükselir ki topunun doldurulup boşaltılması değme hazinelerin işi değildir.

bir süre sultan reşat'ın başkatipliğinde bulunan halit ziya uşaklıgil şöyle diyecektir:

- saray boğazı, doymak ve dolmak bilmeyen bir açlıkla ağzı açılmış, her şeyi yutmaya hazır ve ne tıkınırsa kanamayacak, sonu gelmeyecek bir ırmak biçiminde, derinliklerine akacak yiyecek dalgalarını bekleyen korkunç bir uçuruma benzer.

abdülhamit çağında saray mutfaklarının aylık masrafı 10.000 altındır. bir günde alınan tavuk sayısı da 500'den aşağı düşmez.

meşrutiyet'ten sonra yiyinti işleri oldukça değişir. şehzadelerin, sultanların boğazları saray mutfağından uzaklaştırılmıştır. üstelik bunların olsun, sultan reşat'ın olsun ödenekleri kısılmıştır. ne ki, bu padişah yavrularının gırtlakları, yine de, durmadan, dinlenmeden işler. abdülhamit'in oğlu şehzade burhanettin efendi 14 ocak 1910 cuma günü akşamı midesini şu yemeklerle sıvamıştır:

sebze çorbası, beyinli börek, hollanda salçalı kefal balığı, yeşillikli fileto, kuşkonmaz, enginar, pilav, kremalı kestane, dondurma, şekerleme.

bu arada punç da unutulmamış, yemek arasında ya da üstüne fincan fincan punç da devrilmiştir. bu yemeklerin burhanettin efendi'nin sofrasından hiç eksik olmadığını anlamak için şehzade'nin 1 mart 1916 çarşamba günü yediklerine de bir göz atalım:

kestaneli çorba, istakoz, mantarlı file, türlü, hindi kızartması, bezelyeli pilav, marmelatlı jenevuaz, viyana peyniri, meyve.

osmanlı imparatorluğu'nun kuruluş yıllarında türk mutfağının bir türlü yemekle yetindiğini belirtmeliyiz. sultan ii. murat çağında fransız elçisi marquis de la brouquiére'e çekilen bir şölende sadece parça etli pilav çıkarılmıştır. fatih sultan mehmet çağında da sarayda konuklara ve devlet büyüklerine yoğurtlu ve etli hamur (mantı) ya da ıspanaklı börek gibi bir türlü yemek verilirmiş. ama herkes doyacağı kadar alırmış. yemekten sonra da tanenli şerbetler içilirmiş.

26.4.09

acılara tutunmak

hasan hüseyin korkmazgil


ne güzel gülüyordun o bahar
ince belli bir şişeden içki dökülür gibi
ellerin de bir sokulgan
ellerin de bir serin
erguvanlı sabahlardı çağrısı gözlerinin
bak işte özlüyorum görüyor musun
irkilerek özlüyorum o güzelliği

"kuru ağacı n'iderler
kesip oda yakarlar
her kim aşık olmadı
benzer kuru ağaca"
(yunus emre)

bir ülke ki hiç gitmedin
bir deniz ki hiç yüzmedin
bir orman ki yaslanmadın yeşil serinliğine
ya sen neyi özlersin ey kuzucuğum
anlat güzel günleri anlat bütün gücünle
ama özleme
çünkü sen hiç görmedin ki güzel günleri

üç etekli ak puşulu türkü bakışlı
kadınlar yürüyor dağlara doğru
gülkurusu leylak moru dağlara doğru
sivaslı mı urfalı mı bilemem gayrı
kadınlar kadınlar dağlara doğru
bilemezler avcının kim olduğunu
sezmişler tüfeğin doğrultusunu
kadınlar kadınlar dağlara doğru
acılarlı umutlarlı bütün bir anadolu
bu sıtmalı gecelere bu beşikleri
bakma turaç bakma bana el gibi

neye yarar telsizler telefonlar
mektuplar neye yarar
uçup gider yele karşı
savrulur ellerimizden yapraklar gibi
sevdiklerimiz

"şunlar ki çoktu malları
gör nice oldu halleri
hani mülke benim diyen
taşlar olmuş üstünleri"
(yunus emre)

yaşayanlar ölür elbet bilirim
biz adını koymadan da vardı o gerçek
dolaşırdı kanımızda o zorba
gülerdi gözlerimize o çayırçingenesi
yaşamayı günden güne gülleştirerek

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

ölümden
ölmekten değil korkumuz
daha güzel bir dünya
yaşanılır bir vatan
diye başlarken şarkımıza
vurulup kahpe tuzaklarda bir geyik gibi
düşmek boylu boyunca
cepte vergi makbuzumuz
bundan işte korkumuz
canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
bundan kaygumuz

erkeklerimiz ve kadınlarımız

orhan kemal


gün gelir muhtar efendi
beyaz kağıtlar asar duvarlara
ve meydanlarda davulla dövülür
-erkeklerimiz kaburgası çıkık öküzleriyle
çift sürüyorlardır-

bırakıp sabanı oğullarına
sırtlarlar beyaz torbalarını
ve götürürler yüreklerindeki "ana, avrat, oğul" hasretini
ya kızgın bir çöle
ya da uçurumuna
tepesi kül renkli göğü delen
bir karlı dağın

2
iri laflar edilir kocaları için
tepesi kırık taşlar dikilir namlarına
bütün bunlardan habersizdirler fatma'lar
bilmezler niçin dul bırakıldıklarını

onlar artık
yarı erkek, yarı kadındırlar
yararlar bıçakla tabanlarını
ziftli fitiller geçirirler nasırlarına

güneşler tarlada bula, tarlada bıraka onları
yıllar geçer

nümayişsiz ve yavaş yavaş unuturlar
beyaz torbalarıyla gidip
bir daha dönmeyenlerini
hasret artık kapanmış bir bıçak yarasıdır

25.4.09

veba

elias canetti

bir veba salgınının en iyi tasviri, bunu kendisi de çekmiş ve iyileşmiş olan thukydides tarafından yapılmıştır. thukydides'in çalışmasında bu fenomenin temel bütün yönleri özlü ve doğru bir biçimde bulunur:

"insanlar sinek gibi öldüler. ölenlerin bedenleri birbirinin üstüne yığılmıştı; sokaklarda sendeleyerek yürüyen ya da susuzluktan yanarak çeşmelerin etrafına üşüşen yarı ölü yaratıklar görülebilirdi. sığındıkları tapınaklar, orada ölmüş insan cesetleriyle doluydu. kimi aileler yaşadıkları felaketin ağırlığının altında öylesine ezilmişlerdi ki ölülerin arkasından alışıldık ağıt yakma adetinden fiilen vazgeçmişlerdi. eskiden beri görülen bütün cenaze törenleri artık karmakarışık olmuştu; yine de ölüleri ellerinden gelen en iyi biçimde gömmeye çalışıyorlardı.

ailelerinde zaten çok sayıda ölüm olduğu için gömme işlemi için gereken araçlardan yoksun bulunan pek çok insan, en utanmazca yöntemleri benimsediler. başkalarının, ölülerini yakmak için hazırladığı odun yığınına ilk onlar varır, bu yığının üstüne kendi ölülerini koyup ateşe verirler ya da yanan başka bir odun yığını bularak taşıdıkları cesedi diğerinin üstüne atıp giderlerdi.

ne tanrı korkusunun ne de insanların koyduğu yasa korkusunun kısıtlayıcı bir etkisi vardı. tanrılara gelince, insan iyilerle kötülerin ayrımsız öldüklerini görünce, onlara ibadet etse de etmese de fark etmez gibi görünürdü. insanların yaptığı yasalar karşısındaki suçlara gelince, hiç kimse mahkemeye çıkarılıp cezalandırılacak kadar uzun yaşamayı beklemiyordu; bunun yerine herkes kendisine çok daha ağır bir cezanın zaten verildiğini, bu ceza her an infaz edilebileceği için, o an gelmeden önce hayattan biraz zevk almanın doğal olduğunu düşünüyordu.

hastalara ve ölenlere en çok acıyanlar, kendileri de bu salgın hastalığa yakalanıp iyileşmiş olanlardı. bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorlardı. ayrıca kendilerini güvencede hissediyorlardı; çünkü hiç kimse hastalığa iki kez yakalanmıyordu, yakalansa da ikinci atak asla öldürücü değildi. bu gibi insanlar her taraftan göklere çıkarılıyordu ve kendileri de iyileştikleri zaman öylesine bahtiyar oluyorlardı ki artık başka hiçbir hastalıktan ölmeyeceklerini safça hayal ediyorlardı."

24.4.09

yurttaş kane

orson welles

bir gün küçük bir amerikan şehrine konferans vermek için gider; fakat müthiş bir tipiyle karşılaşır. salonda ancak bir avuç dinleyici vardır. üstelik kimse de çıkıp welles’i dinleyicilere takdim etmez. bunun üzerine welles bunu da üzerine alıp konuşmasına şöyle başlar: "bayanlar, baylar. biraz kendimden bahsedeceğim. broadway’de oyunlar sahneye koyarım, aynı zamanda bu oyunları yönetirim, sahneye de çıkarım. senaryo yazarım, film çeviririm, aynı zamanda filmlerde oynarım. radyo için oyunlar yazar, bu oyunları yönetir, temsile katılırım. keman, piyano çalarım. resim ve karikatür yaparım, kitap yayımlarım. hem romancı hem illüzyonistim.” bunun ardından bir avuç dinleyicisini süzdükten sonra konuşmasını şöyle bağlar: “benim bu kadar kalabalık, sizinse bu kadar tenha oluşunuz ne tuhaf, değil mi?"

araştırma paniğe kapılan insanların durumunu iyice açığa vurmaktaydı: o gece birçok amerikalı merihlilerle karşılaştıklarını iddia etmekteydiler. birçok new yorklu göktaşlarının kıvılcımlar saçarak düştüğünü görmüştü. panik sırasında kaçan biri merih’ten gelen bir uzay gemisinin yere indiğini, içinden çıkan birçok yaratığın yeryüzüne dağıldığını söylemekteydi. kocasıyla birlikte panayırdan dönmekte olan bir kadın da, radyo yayınını dinlediği vakit kocasına “ben zaten böyle olacağını biliyordum, panayıra gideceğimize kiliseye gitmeliydik bugün” diyordu.

william randolph hearst: kötü kurumlardan ve kötü siyasetlerden ancak cinayetle kurtulunabiliyorsa, cinayet işlenmelidir.

insanları çeşitli davranışları, sözleriyle aktarmak, bunların toplamından bir yargıya varmayı okuyucuya bırakmak, bunu yaparken belli bir tarih sırasına bağlanmamak.

yurttaş kane, konusunun sağlamlığı, karakter çözümlemesindeki inceliği, anlatımının canlılığı, sinemanın olanaklarının tümünden yararlanışı, yürekli denemelere girişmesi, sinema dilini zenginleştirmesi, sinemaya yeni ufuklar açması, kendinden sonraki sinemacıları etkilemesi bakımlarından sinema tarihinde bir dönüm noktası meydana getiren başyapıtlardandır.

welles ise, yapıtının her görüntüsüne kişiliğinin damgasını vuran; senaryocu, yönetmen, yapımcı, oyuncu ve geri kalan bütün çalışmaların yöneticisi olarak sinemada az rastlanır “tüm yaratıcı”ların arasında yer almaktadır.

gerçek aşk yoktur asla
bilirim, ben de oynadım
bu oyunu, gerçek sandım
mavi alevde kelebek gibi
sonunda yine de yandım

bir adamın ne yaptığını söylemek yetmez, bunu niçin yaptığını da söylemeli.

biliyor musunuz, bay bernstein, bu kadar zengin olmasaydım belki de gerçekten büyük bir adam olacaktım.

aklınız fikriniz çok para kazanmakta olduktan sonra çok para kazanmak marifet değildir.

bay carter, başlık ne kadar büyük olursa haber de o kadar önem kazanır.

insanlar iki bin yıldan beri heykel yapıyor; oysa ben ancak beş yıldır alıyorum.

kane bütün zamanını, elindeki her şeyi kaybetmekle geçirirdi.

yaşlılık.. bay thompson.. sona ermesi istenmeyecek tek hastalık da budur.

herkesin gözlerinin üstüne dikildiği bir salonda bulunmanın yaptığı etkiyi bilmiyorsun.

23.4.09

milgram deneyi

david b. resnik

pek çok sosyal bilimci, geçerli ve yararlı sonuçlar almak için çoğu zaman kontrollü deneyler yapmanın gerekli olduğu konusunda hemfikirdirler. pek bilinmeyen bir aldatma olayında, bir harvard psikoloğu olan stanley milgram, otoriteye boyun eğmeyi test etmek için bir deney yaptı. deneyde iki özne vardı: "öğretmen" ve "öğrenci". öğretmene, deneyin amacının eğitimde verilen cezaların etkisini test etmek olduğu söylenmişti. öğrenciye öğrenmesi gereken bilgiler sunuldu ve her yanlış cevap verişinde kendisine elektrik şoku verilerek cezalandırıldı. öğretmenler bir düğmeye basarak şok veriyorlar, öğrenciler ise şok verildiğinde acı veya rahatsızlık belirtisi gösteriyorlardı. yanlış cevapların artmasıyla şok oranı da tehlikeli bir düzeye varıncaya kadar artırılıyordu. araştırmacılar öğretmenlere şok vermelerini emrediyorlar, öğretmenlerin çoğu da belli bir noktaya kadar bu emre itaat ediyordu. öğretmenlere şok verdikleri söylendiyse de aslında şok vermiyorlardı. deneyin esas amacı, öğretmenlerin araştırmacılara, yani otoriteye itaat edip etmeyeceklerini saptamaktı. deneyden sonra öğretmenler iyice sorgulandığında, öğretmenlerin psikolojik zarar gördüğü ve bu deneyden rahatsız oldukları ortaya çıktı; çünkü deney gerçek olsaydı birilerine zarar vermiş olacaklarını fark etmişlerdi. öğretmenlerin çoğu ahlaki karakterlerinin ve vicdanlarının bu yönünü öğrenmek istemediler. eğer öğretmenler aldatılmasaydı, bu deney zarar görmüş olacaktı; çünkü bu durumda dramatizasyondan çekinmeyeceklerdi ve böylece otoriteye itaatleri test edilemeyecekti.

kölelerin dünyası

elsa morante

ileri ülkelerde, endüstrilerin giderek ve dev gibi gelişmesi yayılıyor, en iyi enerjileri emiyor ve bütün güçleri kendilerinde topluyorlar. makineler insanlara hizmet edecek yerde onları kendilerine hizmet ettiriyorlar. endüstrilerde çalışmak ve ürünlerini satın almak, insan topluluğunun temel işlevleri haline geliyor. silah bolluğuna aldatıcı ve pazar gereksinmeleriyle -tüketicilik- hemen modası geçiveren bir tüketim malları bolluğu ekleniyor. biyolojik çevrime yabancı olan yapay ürünler -plastikler- karayı ve denizi, yok edilmesi olanaksız bir çöp deposu haline dönüştürüyor. dünya topraklarının, havayı, suyu ve organizmaları zehirleyen, fabrikalarının içinde zincirlere vurulmuş insanları yok eden, yerleşme bölgelerini kuşatan, mahveden, insanları insanlıktan çıkaran endüstri kanseri durmadan yayılıyor. endüstri güçlerinin emrindeki kol gücü yığınlarının sistemli bir biçimde toplanması için, kitle iletişim araçları -gazeteler, dergiler, radyo, televizyon- yozlaşmış köleleştirici ve aldatıcı bir "kültürün" propagandasını yapmakta kullanılıyorlar. bu kültür, adaleti ve insan yaratıcılığını çürütüyor, var oluşun her tür gerçek nedenini ortadan kaldırıyor, sağlıksız denecek kolektif olayları -şiddet, akıl hastalıkları, uyuşturucu madde alışkanlıkları- zincirinden boşandırıyor. görülmemiş tüketim ve kazanç tutkusuyla, birçok ülke, geçici bir ekonomik patlama dönemine giriyor.

22.4.09

ecce homo

friedrich nietzsche

bilgiye yönelen insanın düşmanlarını sevmekle kalmayıp dostlarından nefret edebilmesi de gerekir.

buldunuz beni, kendinizi aramadan daha. böyle yapar bütün inananlar, bundandır hep az değer taşıması tüm inancın.

güç verir, onu öldürmeyen nesne.

kendisi için en iyi olanla yetinmek zorunda olacak kadar güçlüdür.

acıma, ancak yozlaşmış olanlar için bir erdemdir. acıyan kimseleri kınıyorum ben, onlarda unutma, saygı, insanlar arasındaki niteliksel ayrımları sezinleme duygusu, incelik kolayca silinir gider.

en kaba sözcük, en kaba mektup bile daha iyi yüreklidir, daha inceliklidir susmaktan sanırım.

benim insanseverliğim başkasının duygusuna katılmaya değil, katıldığım duyguya katlanabilmeye dayanır.

burada nosce te ipsum (lat. kendini tanı), yokluğa götüren bir yoldur; oysa kendini unutmak, kendi kendini yanlış anlamak, kendi kendini küçültmek, daraltmak, orta değere indirgemek aklın kendisidir.

biz doğruya ulaşmak için hep eğri büğrü yolları seçeriz.

davranışlarda etkileyici tutum büyüklükle bağdaşmaz; kim davranışlarda büyüklük taslarsa yozdur. gösterişli insanlardan sakının!

bana kalırsa amor fati (yazgı sevgisi)’dir insanın büyüklüğünü gösteren; çünkü insan geçmişte, gelecekte, sonsuzluğa değin başka türde bir istekte bulunmamalıdır.

insan kendi kendinin dayanağı olmalı, insan iki ayağı üstünde yiğitçe durabilmeli, yoksa başka türlü sevemez.

bir tür yozlaşmadır kadında iyilik.

ne türden olursa olsun cinsel yaşamı yerme, onu ayıp kavramıyla kirletme yaşamın kendine karşı suçtur, yaşamın kutsal özüne karşı işlenen gerçek günahtır.

bu yapıt kendisinde eksik olan şeyler sayesinde etkisini sürdürüp büyüledi.

en uzak, en çetin sorunlarıyla yaşamı onaylama; en yüksek örneklerini kurban verirken kendi tükenmezliğinin tadına varan o yaşam istenci..

okumak, hep başka benlikleri dinlemenin dışında ne anlama gelir ki?

töresel insan anlaşılır dünyaya doğal insandan daha yakın değildir; çünkü anlaşılır bir dünya yoktur.

yıllardan beri elime geçen tüm mektupları birer kinizm olarak duyduğum doğrudur. benim iyiliğimi istemenin bana duyulan düşmanlıktan çok daha kinikçe olduğu açıktır.

ayaktakımının işidir dinler.

bütün düşünürlerin en dürüstüdür zerdüşt. onun öğretisinde –ve yalnızca orada- dürüstlük en yüksek erdemdir; açığı, gerçek önünde kaçışmayı yeğleyen idealist korkaklığının karşıtıdır. zerdüşt öteki düşünürlerin hepsinden daha yüreklidir.

iyi insanlar söylemez doğruyu. yanlış kıyılar, yanlış güvenlikler öğretti iyiler size; yalanları içinde doğdunuz iyilerin, oralara sığındınız. köküne değin yalana boğuldu ne varsa, eritildi iyilerin eliyle.

yıkımların en yıkımlısıdır iyilerin yıkımları.

insanlığın öğretmenleri, önderleri, bunların hepsi de tanrıbilimci idi, yozlaşmışlardı; tüm değerlerin yaşama düşman değerlere dönüştürülmesi işte bu yüzden, töre işte bu yüzden. törenin tanımı; töre, yozlaşmışların özel tepkisi, yaşamdan öç alma art düşüncesi ile bunu başararak..

21.4.09

devlet dini

alain touraine

eğer bir toplum, kurumlarında bir iyi anlayışını kabul ediyorsa, çok çeşitlilik gösteren bir topluluğa birtakım inançları, değerleri benimsetme tehlikesine atılıyor demektir. devlet okulunun da öğretimine ilişkin şeyleri, ailelerin ve bireylerin seçimine ait olan şeylerden ayırması gerekir; aynı yaklaşımla bir hükümet, bir iyi anlayışını ya da kötü anlayışını benimsetemez; tersine her şeyden önce, herkesin istem ve görüşlerini değerlendirtebilmesini, özgür olmasını ve korunmasını sağlamalıdır; öyle ki, halkın temsilcileri tarafından alınan kararlar, dile getirilen görüşlerin ve savunulan çıkarların olası en büyük kısmını tutsun. özellikle bir devlet dini düşüncesi, devletçe benimsetilen ahlaksal ya da düşünsel düzenin kuralları olarak belirtiliyorsa, demokrasiyle bağdaşmaz. demokraside düşünce, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü başta gelir; bu da demokratik dizgede, devletin ahlaksal ya da dinsel inançlar üzerinde hiçbir yargı yürütemeyeceği anlamına gelir.

raymond aron totaliter yönetim biçimlerinde 5 temel öge belirlemiştir:

1. siyasal etkinlik tek bir partinin tekelindedir.
2. bu parti devletin resmi doğrusu durumuna gelen bir ideolojiye göre hareket eder.
3. zor kullanma ve inandırma araçları da söz konusu partinin tekelindedir.
4. ekonomik ve mesleki etkinliklerin çoğu devlete bağlıdır ve resmi doğruya göre yönetilir.
5. ekonomik ya da mesleki bir hata ideolojik bir hataya dönüşür; dolayısıyla hem ideolojik bakımdan hem de ülke güvenliği bakımından şiddetle cezalandırılmalıdır.

kendi bahçesini hiç işleyememiş ama özel yaşamını istila edenlere ve ona kendi düzenlerini zorla benimsetenlere karşı koymuş bireyi özne olarak adlandırabiliriz. özne düşüncesi üç ögeyi bağdaştırır ve bu ögelerin her birinin kaçınılmaz biçimde var olması gerekir: ilki egemenliğe karşı direniş, ikincisi bireyin kendini sevmesi ve üçüncüsü ötekilerin de birer özne olarak tanınması ve en yüksek sayıda kişiye özne olarak yaşama şansını en yüksek boyutlarda sağlayan siyasal kurallara ve hukuk kurallarına dayanılmasıdır.

ateizm

voltaire: ateizm birkaç zeki insanın ahlaksızlığıdır.

ayn rand: taviz vermeyen bir ateistim; fakat militan değilim. bunun anlamı benim uzlaşma kabul etmeyen bir mantık savunucusu olduğum ve dine karşı değil, mantık için savaştığımdır.

marian noel sherman: dindar insanlar genellikle ateistleri kibirli olmak ve kendilerini tanrı'nın yerine koymakla suçlarlar; fakat aslında tüm bu kibre sahip olan teistin ta kendisidir. varlığının sona ereceğini düşünmeye tahammül edemez.

mark twain: kiliselerin mülkleri vergilendirilmez ve kafirler, ateistler ve dinsiz insanlar, bu durumun halkın gelirinde yarattığı bütçe açığını kapatmak için vergi öderler.

henny youngman: ateist olmak istedim ama vazgeçtim. onların tatil günleri yok. 

matthew arnold: yaygın dinlerin gelenek ve imgelemler yığını oldukça geçersizdir. gelecekte bunları geride bırakan kişileri ateist olarak yaftalamalarının küstahlığını zorlukla idrak edeceklerdir.

julian baggini: cüce cinler, hobitler.. gerçekten de sonu gelmeyen zırvalar. tanrı, ateistlerin inanmadığı şeylerden sadece biridir. buna rağmen, tarihi sebepler yüzünden, onların adlandırılmaısını sağlayan o olmuştur.

freeman dyson: iki tür ateist vardır: tanrı'ya inanmayan sıradan ateistler ve tanrı'yı kişisel düşmanları olarak gören ateşli ateistler.

ronald j. barrier: ateizmin, etik kuralları dinin ahlak kurallarından daha kaliteli olduğu için ailelerimizin birbirlerine gökyüzündeki görünmez bir ekrana olduğundan daha fazla bağlılık duymalarını teşvik eder. ateizm sayesinde kadınlar ve erkekler sağlıklı bir evliliği yürütmek konusunda eşit sorumluluklara sahiptir. ateistler haklı olarak, birçok dinde yaygın olan evlilikle ilgili ilkel ataerkil tutumları reddederler.

20.4.09

kızıl ile kara

stendhal

zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

bir adamın değeri olduğunu mu sanıyorsunuz? onun her istediğine engel olmaya, her giriştiği işte zorluk çıkarmaya bakın. onun gerçekten değeri varsa engelleri de, zorlukları da alt etmeyi bilir.

bir yerin değeri, o yerde bulunanın değerine göredir.

yalnız ölüm cezası bir insana gerçek bir üstünlük veriyor. parayla alınmadığı için.

"hangi çılgınlık vardır ki, sen onda bile bize bir zevk bulundurmayasın, ey aşk?"

dehanın temel niteliklerinden biri, bayağı insanların açtığı yolda sürüklenip gitmeye boyun eğmemektir.

"aşk eşitlik aramaz, onu kendi yaratır."

kafa aşkı hiç kuşkusuz gerçek aşktan daha çok zeka gösterir; ama coşkunlukları da geçicidir. kendini gereğinden çok bilir, çözümleyicidir, kendi hakkında yargılara varır. düşünceye yolunu şaşırtmak şöyle dursun, tersine kendisi düşünüle düşünüle kurulmuştur.

siyaset, edebiyatın boynuna takılmış bir taştır, altı ay geçmez, onu batırıverir.

büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir. ancak bu aksamaya yalnız üstün ruhlarda rastlanır.

hapishane hayatının en çekilmez yanı, insan evde olmadığını söyleyip kimseden kurtulamıyor.

"kalbe dokunmayı biliyorlar; ama kırarak."

salon bayları sabahleyin kalktılar mı: "bugün de karnımı doyurmak için ne yapsam?" düşüncesi içlerini kemirmez. bir de namusluyuz diye böbürlenirler!

güzel kadınların çoğunda ilk önce yüz ihtiyarlar.

yazın uzun günlerinde, sabahın dokuzunda doğup akşamın beşinde ölen bir sinek, gece sözcüğünün ne demek olduğunu nasıl anlasın?

19.4.09

pulp fiction

quentin tarantino

incil okur musun, brett? orada bu duruma uyan şöyle bir bölüm var: ezekiel 25:17. adil insanın yolu bencillerin cürümleri, kötü adamların despotluğu ile bezenmiştir. merhamet ve iyi niyet adına karanlık yolda güçsüzlere yardım eden kutsanmıştır. çünkü kardeşinin koruyucusu, kayıp çocukların kurtarıcısıdır o. kardeşlerimi zehirlemek ve yok etmek isteyenlerden acımasızca intikam alacağım. ve intikamımı üzerlerine saldığımda benim tanrı olduğumu anlayacaklar.

şu anda yeteneklisin. ama ne yazık ki yetenek, sonsuza dek sürmez.

sadece bir içki. o kadar. kabalık etme. içkini iç ama çabuk ol. iyi geceler de ve eve git. bu tam bir ahlak testi. sadık olup olmadığını gösterecek. çünkü sadık olmak çok önemlidir. çık şimdi, iyi geceler de. harika bir akşamdı. kapıdan çık, arabana bin, eve git. mastürbasyon yap. bütün yapman gereken bu.

göz ve dokunma zevklerinin nadiren aynı olması büyük talihsizlik.

bir adam yanıldığını kabul ederse hemen hatalarının tümü affolur.

how i met your mother

dürüstlük zordur ama uzak ara en iyisidir.

bizim kadınsı huylarımız örümcek ağına benzer. bazen istemediğimiz şeyleri de yakalar.

yirmili yaşlardayken birileriyle çıkmak harikadır. ama otuzlarınıza geldiğinizde herkesin geçmişten gelen bir yükü olduğunu anlarsınız hemen. tabii siz muhabbetinize bakıp o yükü görmemeye çalışabilirsiniz ama er ya da geç o yük suyüzüne çıkar.

erkekler metro gibi. birini kaçırıyorsun, diğeri 5 dakika içinde yine geliyor.

herkes sana bir şeyin eğlenceli olacağını söylediğinde, genellikle o şey eğlenceli olmuyor.

şunu bir dinleyin: "senden çok hoşlanıyorum. fakat şu anda seninle birlikte olamam." "şu anda" herkesçe bilinen klasik bir kekleme sözüdür. "şu anda" lafı, insanın aklında her şeyin yoluna gireceği sihirli bir gelecek fikri oluşturuyor. ama işin doğrusu, bu asla gerçekleşmiyor. şöyle oluyor: "birlikte olamayız."

en iyi ilişkiler genelde kendiliğinden olanlardır.

kendinizi telkin ederek aşık olamazsınız. günlerce düşünmeye de gerek yoktur. gerçeğini bulduğunuz zaman hemen ve kesin olarak anlarsınız.

atalarımız mutluluğu kovalarken ölmüşler; etrafta oturup onun gelmesini beklerken değil.

erkeklerin hayatındaki her hikaye taklit bir resimdeki nokta kadardır.

kızlar ve balıklar arasındaki 24 benzerlikten birisi: ikisi de parlak objelerin cazibesine kapılırlar.

bu çift zırvalıklarının dışardan aptalca göründüğünü biliyorum; ama eğer sen bunun bir parçası olursan bu dünyadaki en güzel şeylerden biri oluverir.

18.4.09

insanca, pek insanca

friedrich nietzsche

öyle ya, eğer tüm dünyaların en iyisini yaratmış olması gereken bir tanrıyı savunmak zorunda değilse ve eğer bizzat kendisinin iyilik ve mükemmellik olduğunu varsayıyorsa, yeryüzündeki herhangi bir insan niçin bir iyimser olmak istesin ki? üstelik düşünebilen hangi insan hala bir tanrı hipotezini talep etmektedir?

jonathan swift: insanlar, minnettar oldukları ölçüde intikam beslerler.

prosper mérimée: şunu da bilin ki, hiçbir şey kötülük yapma hazzından dolayı kötülük yapmak kadar yaygın değildir.

umut kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü insanların ıstırabını uzatır.

dinler intihar taleplerinden kaçınma bakımından bir hayli zengindir. dinler hayata düşkün olanların gözüne böyle girmeye çalışırlar.

kibir ruhun derisidir.

kendini alçaltan kişi yüceltilmek istiyordur.

schopenhauer: bugüne kadar hiçbir din, ne dolaylı olarak ne de doğrudan, ne bir dogma ne de alegori olarak, gerçeği içermemiştir.

her din korku ve ihtiyaçtan doğmuştur. aklın hatalı yolları üzerinde ağır ağır varoluşa doğru ilerlemiştir; belki bir ara, bilim tarafından tehdit edilince, daha sonra görebilmemiz için, şu ya da bu felsefi doktrini yalandan kendi sistemine katmış olabilir; ama bu, dinin daha baştan kendisinden şüphe ettiği zamandan kalma bir teolog hilesidir.

günlük yaşamlarını fazlasıyla boş ve monoton bulan insanlar kolayca dindar olur. bu anlaşılabilir ve affedilebilir bir şeydir. şu şartla ki, günlük yaşamları boş ve monoton bir şekilde geçmeyen insanlardan dindarlık talep etme hakkı yoktur.

dünyada herhangi bir kısmını hayali varlıklara gösterebileceğimiz kadar çok sevgi ve iyilik yoktur.

insanlığın iyiliği için kendilerini yanlış anlayan yorumcuları zorla öne çıkarmaları, bizim dahi ve aziz olarak adlandırdıklarımızın en büyük başarısıdır.

hiçbir insan herhangi bir kişisel neden olmaksızın asla yalnızca başkaları için bir şey yapmamıştır.

öyle söyleme eğiliminde olsak da, muhtemelen başkalarının yerine hissedemeyiz, yalnızca kendimiz için hissederiz.

calderon de la barca: insanın en büyük kabahati, doğmuş olmaktır.

hristiyanlığın orijinal belgelerinde bulunan ahlak hakkındaki açıklamaları incelediğimizde, insanlar onları karşılayamasınlar diye, her alanda aşırı taleplerde bulunulduğunu göreceksiniz; niyet insanların daha ahlaki hale gelmesi değil, tersine kendilerini mümkün olduğu kadar günahkar hissetmeleridir.

şairler yalnızca geçici olarak, yalnızca şimdilik yatıştırıp iyileştirebilirler. hatta insanları kendi koşullarını gerçek anlamda iyileştirme doğrultusunda çalışmaktan alıkoyarlar; çünkü şairler hoşnut olmayan insanları eyleme sevk eden tutkuyu erteleyip yatıştırmakla, onu deşarj ederler.

bir şeyi süslemek için gölge nasıl gerekliyse, "muğlaklık" da onu anlaşılır hale getirmek için o kadar gereklidir. sanat, belirsiz düşünce tülünü onun üzerine örterek, hayatın görünümünü dayanılır hale getirir.

en iyi yazar, yazar olmaktan utanan yazar olacaktır.

kısa bir süre sonra sanatçıyı muhteşem bir kalıntı olarak göreceğiz ve ona kendi türümüze kolay kolay göstermeyeceğimiz bir saygı göstereceğiz, adeta eski zamanların güzelliğinin ve mutluluğunun onun gücüne bağlı olduğu harikulade bir yabancıyı onurlandırırcasına. içimizdeki en iyi şeyler belki de eski zamanların duygularından miras alınmıştır ki bu duygulara artık nadiren doğrudan yaklaşabiliriz; güneş çoktan battı; ancak yaşamımızın cenneti, bulunduğu yerden sıcaklık yaymaya ve parlamaya devam ediyor, her ne kadar biz onu görmesek de.

hepsi benzer kişiliklere sahip olan bireylere dayalı büyük toplumların tehlikesi, her türlü istikrarı onun gölgesi gibi izleyen miras alınmış bir aptallığın giderek artmasıdır. böyle toplumlarda ruhsal gelişim daha az kısıtlanmış, çok daha belirsiz ve ahlaki açıdan daha zayıf olan bireylere bağlıdır. bunlar yeni şeylere ve genelde pek çok farklı şeye teşebbüs eden insanlardır. 

avrupa mantıksal ve eleştirel düşünme tarzı ile eğitilmiştir. asya gerçeği kurgudan nasıl ayıracağını hala da bilmiyor ve inançlarının kişisel gözlem ile yasalara tabi düşünmeden mi yoksa fantezilerden mi kaynaklandığının farkında değildir.

klasikleri okumak -ki her eğitimli kişi bunu itiraf eder- her yerde, hiçbir şekilde klasikleri anlayacak olgunlukta olmayan genç insanlar ile her sözü ve hatta çoğu zaman yalnızca görüntüleri bile iyi bir yazarı bozan öğretmenler tarafından devasa bir prosedürün izlenmesi anlamına gelir.

birçok dili öğrenmek hafızayı olgular ve düşünceler yerine sözcüklerle doldurur; oysa hafıza her kişinin içinde yalnızca belirli, sınırlı miktardaki içeriği içine alabilen bir kaptır.

daha düşük bir kültürü gördüğünde etkilenmek ve kendine acıma duygusuna kapılmak üstün kültürün alametidir; ki bundan, üstün kültürün hiçbir durumda mutluluğu artırmadığı gibi bir sonuç çıkar. mutluluğu ve yaşamdan haz almayı hasat etmek isteyen birinin yapacağı tek şey üstün kültürden uzak durmaktır.

tüm zamanlar şimdi köleler ve özgürler kategorilerine ayrılmaktadır; zira gününün üçte ikisini kendisine ayırmayan herhangi biri, kim olursa olsun; ister devlet adamı, ister işadamı, ister resmi görevli, ister bilgin olsun, esasen bir köledir.

onun hayatı yaşama ve düşünmek tarzında, daha adi kardeşlerinin yaptığının tersine, kendisini kitlelerin onayına sunmaya tenezzül etmeyen ve dünyanın içinden ve dışından sessizce geçmeyi tercih eden ince bir kahramanlık vardır. ne tür labirentler içinde dolanırsa dolansın, deresi ne tür kayalıklar arasında azap dolu yoluna devam ederse etsin, aydınlığa ulaştığında, yoluna açıkça, hafifçe ve neredeyse sessizce devam eder ve gün ışığının oynayarak kendi derinliklerine inmesine izin verir.

başka insanlarla olan ilişkilerimizde çoğu zaman iyi niyetli bir ikiyüzlülüğe ihtiyacımız vardır, sanki onların eylemlerinin nedenlerini sezmemişiz gibi.

hiç de seyrek olmayan ölçüde, önemli insanların kopyalarıyla karşılaşırız ve yağlıboya tablolarda olduğ gibi, burada da çoğu insan orijinallerden değil kopyalardan daha çok haz almaktadır.

aşırı ölçüde mahcup olan insanların yardımına koşmanın ve onlara güven vermenin en iyi yolu onları inandırıcı şekilde övmektir.

hiç kimseyi kırmak istememek, kimseye zarar vermek istememek, korkulu bir karakterin olduğu kadar adil bir karakterin de göstergesidir.

hiç kitap yazmayan, çok düşünen ve etrafında fazlaca kişi olmayan biri genellikle iyi mektup yazacaktır.

biri suya düştükten sonra, bunu yapmayı göze almayan insanlar orada mevcutsa, çok daha kolayca atlarız.

bir sohbete konu bulma sıkıntısı çektiklerinde, kendi arkadaşlarının gizli işlerini açığa vurmayacak çok az kişi vardır.

incelmiş bir ruh birilerinin kendisine karşı yükümlülük altında olduğunu bilmenin baskısı altındadır; kaba bir ruh ise, kendisinin başkalarına karşı yükümlü olduğunu bilmenin baskısı altındadır.

üstün ruh patavatsızlıktan, küstahlıktan, hatta hırslı gençlerin kendisine yönelik düşmanlığından bile haz alır; bunlar henüz hiçbir binici taşımamış olan ama yakında taşımaktan onur duyacak olan ateşli küheylanların görgüsüzlükleridir.

birinin sırf çalışmak zorunda kalmamak için bağımlılık içinde ve başkalarının sırtından yaşamayı tercih etmesi ve çoğu zaman, bağımlı olduğu kişilere karşı gizliden gizliye kin beslemesi, onun ince duyarlılıktan tamamen yoksun olduğunu gösterir.

insanlar bize hiçbir şeyin bedelini, onları küçük düşürmenin bedeli kadar pahalıya ödetmezler.

bir anne çoğu zaman kendi çocuğundan daha fazla çocuğundaki kendisini sever.

tıpkı büyük mutfaklarda pişirilen yemeğin en iyi ihtimalle hep vasat olması gibi büyük devletlerdeki eğitim de en iyi ihtimalle her zaman vasat olacaktır.

inançlar gerçeğin yalandan daha tehlikeli düşmanlarıdır.

bir kişi, eğer kendisini başka insanlardan hiçbir şey istememeye ve her zaman onlara bir şeyler vermeye alıştırmışsa, bilmeyerek soylu davranır.

en önemsiz yeteneklerle (bağışlarla?) büyük bir haz yaratmak büyüklüğün bir ayrıcalığıdır.

bir dostu yaratan şey, paylaşılan acı değil, paylaşılan sevinçtir.

bir şeyden haz almak hep dediğimiz şeydir; ama aslında şey aracılığıyla kendimizden haz almaktayız.

kültürü kültür araçlarından dolayı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan bir zamanda yaşıyoruz.

birinin insanlığa tepeden bakmasının en aleni göstergesi, onun başka herkesi yalnızca kendi amaçları için dikkate aldığı ya da öteki türlü hiç dikkate almadığı zamanlarda ortaya çıkar.

güçlü sular kendileriyle birlikte epeyce taş ve çalı kalıntısı taşır, güçlü ruhlar ise pek çok aptal ve sersem kafayı.

ruh peşinde koşan birinin ruhu yoktur.

bir insan kahkaha ile kişnediğinde, bu kabalığında tüm hayvanları geçer.

yaşamı kolaylaştırmak için kendi reçetelerini, örneğin kendi hıristiyanlıklarını sunmaktan başka bir şey yapmayarak, başka insanların yaşamlarını daha da zorlaştırmak isteyen insanlar vardır.

birazcık yabancı dil konuşan herhangi biri o dili iyi konuşandan daha fazla keyif alır. buradaki haz kısmi bilgiye sahip olandan gelir.

sevgi ve nefret kör değildir; ama etraflarında taşıdıkları ateş tarafından körleştirilirler.

başkasına itiraf ettiğimiz zaman suçumuzu unuturuz; ama diğer kişi genelde unutmaz.

kendimize saygımızı okşadıklarında mucizevi ve irrasyonel şeylere prim veririz.

platon: insanca olan hiçbir şeyi fazlaca ciddiye almaya değmez. ne olursa olsun.

hiç kimsenin, kendisi için yararlı oldukları sürece ya da en azından ona herhangi bir zarar vermedikleri sürece, fikirlerini değiştirmediğine inanıyoruz.

inançları uğruna kendilerini feda eden o sayısız insan bunu mutlak gerçekler için yaptığına inanıyordu. onların tümü de bunda yanılıyordu. muhtemelen bugüne kadar kendisini gerçek uğruna feda eden hiçbir insan henüz varolmamıştır.

17.4.09

hayata hazır olmamak

alfred adler

erişkinlik yaşamı için doğru dürüst hazırlanmamış bir çocuk; iş, toplumsal yaşam, sevgi ve evlilik sorunlarıyla yüz yüze gelir gelmez, bazen neye uğradığını şaşırır. bu sorunlarla başa çıkabileceği umudunu tümüyle yitirir. toplumsal yaşama katılmada ürkek ve çekingen davranır. kendini dış dünyadan soyutlar ve eve kapanır. iş konusuna gelince, hoşuna gidecek bir meslek bulup çalışamaz bir türlü. hiçbir işte dikiş tutturamayacağı kesindir. sevgi ve evlilik konusunda ise kendi cinsiyetinden olmayanlar karşısında kalakalır, en iyi olasılıkla kaçar onlardan. kendisine bir şey söylendiğinde kızarıp bozarır, bir yanıt veremez. her geçen gün umutsuzluğu biraz daha büyür. sonunda yaşamın tüm sorunları karşısında elinden hiçbir şey gelmeyen bir kişi konumuna sürüklenir, bundan böyle hiç kimsenin durumuna akıl erdiremediği birine dönüşür. başka insanların yüzüne bakmak istemez, başkalarıyla konuşmaz, başkalarının söylediklerini kulak verip dinlemez. ne çalışır ne de okur. sürekli hayaller, düşlerle vakit geçirir. kendisine kala kala az buçuk bir cinsel etkinlik alanı kalır, o kadar. bu da dementia praecox denilen bir çeşit akıl hastalığı izlenimini uyandırır; ama hastalık tümüyle yanılgıdan başka bir şey değildir. özgüven duygusuna yeniden kavuşması sağlanıp da yanlış yolda olduğu kafasına sokularak izleyebileceği daha iyi bir yol kendisine gösterildi mi, böyle bir çocuk pekala iyileştirilebilir. ancak kolay bir iş değildir bu; çünkü bütün bir yaşamın, bütün bir yaşama ilişkin alışkanlıkların hale yola koyulması, rayına oturtulması gerekir. geçmişin, bugünün ve geleceğin anlamının "kişisel zekanın" (kişisel görüşlerin) değil bilimin ışığında irdelenmesi zorunludur.

filler

chuck palahniuk

fillerle çalışmak bir saplantı. sizi içine çekip emiyor. ruhlarıyla meşgul olmak öyle bir onur ki. filler dünyada bir kriz yaşıyorlar. doğal yaşam alanları azalıyor. vahşi doğada bir asya fili muhtemelen 70 yıl yaşayacakken sadece 21 yıl yaşıyor. bir filin yaşantısının her günü anıları biriktirmekle geçer. yeryüzünde yaşayan tüm memelilerden daha büyük beyinleri var.

filler kulaklarını oynatarak iletişim kurarlar. altmış yıldan fazla yaşayabilirler. filler, parmakları ucunda tabanlarının ortasında yer alan hassas pedi koruyarak yürüyebilirler. yuvarlanan bir elmayı ezmeden durdurabilirler. hortumlarında 250 kiloya kadar ağırlık taşıyabilen ve beş galon su tutabilen kırk bin kas var. her filin sadece dört dişi var ve bunların hepsi de devasa dişler. yaşamları boyunca bu dişlerden yaklaşık altı set çıkartıyorlar ve son setin miyadı dolduğunda açlıkta ölüyorlar. iletişimlerinin %80'i "infrasound" yoluyla, insanların yıllarca fillerin altıncı hisleri sayesinde birbirlerinin aklını okuduklarını sanmalarına yol açan duyma eşiği altında çıkardıkları seslerle oluşuyor.

bir filin beyni insan beyninden dört buçuk kat daha büyük. %50 daha fazla kıvrımlı, bu nedenle filler mükemmel birer problem çözücü. filin beyni anıları saklamak için tüm bu patikalara sahip. otoburlar gibi "kurnaz" olmalarına gerek yok. fillerin bu kadar çok anıyı hafızalarında tutmalarının bir nedeni de çevrelerine karşı çok yıkıcı olmaları, bu nedenle daha fazla yiyeceği nerede bulacaklarını sürekli olarak bilmek zorundalar.

insanoğluna göz yaşartıcı derecede benziyorlar. birbirlerine müthiş şefkat gösteriyorlar. meraklılar. bir aile olarak yaşıyorlar ve yaşlı bireyleri terk etmiyorlar. hatta ölünce birbirlerinin arkasından yas tutuyor gibiler.

asya filleri nüfus artışı nedeniyle yüzyıllardır doğal yaşam alanlarından kovuluyorlar ve şimdi yeryüzünde sadece kırk bin kadarı kaldı. ve belki de, yaşamak için pek çok kaynağa ihtiyaç duyan bu devasa, karizmatik hayvanlar için yaşayacak yer kalmadı.

16.4.09

mağara

muzaffer buyrukçu

hayat sonsuz bir arayıştır.

biz mağara çağının insanını nasıl ilkel buluyorsak gelecek çağların insanı da bizi öyle ilkel bulacak ve bize acıyacak. şöyle sağlıklı, birbirini düşünen, hiçbir baskı altında olmayan, her şeyi değerlendirerek değerlendirdiğinin tadına varan insanlar dolduracak dünyayı.

insanlar birbirlerinin ne olduklarını ancak birlikte uzun yıllar yaşadıktan sonra anlarlar.

insan hayatı ne kadar da büyük çelişkilerle dolu! kötülüklerle iyilikler yan yana, iç içe hatta hangisi kötülük hangisi iyilik ayırt edilemeyecek kadar belirsiz. 

insan en zor anlaşılan yaratıktır. bir bakarsın herkesin melek dediği haydut çıkıvermiş.

ünlü fransız romancısı balzac çok oburmuş. bir gün bir tanıdığı ona lokantada rastlamış. balzac'ın önünde kocaman bir hindi durduğunu görünce sormuş: "bunu herhalde yalnız yemeyeceksiniz." balzac şu karşılığı vermiş: "tabii ki hayır. bezelyeleri bekliyorum."

kadınlar

hasan hüseyin korkmazgil


üç etekli ak puşulu türkü bakışlı
kadınlar yürüyor dağlara doğru
gülkurusu leylak moru dağlara doğru
sivaslı mı urfalı mı bilemem gayrı
kadınlar kadınlar dağlara doğru
bilemezler avcının kim olduğunu
sezmişler tüfeğin doğrultusunu
kadınlar kadınlar dağlara doğru
acılarlı umutlarlı bütün bir anadolu
bu sıtmalı gecelere bu beşikleri
bakma turaç bakma bana el gibi