29.11.19

uzun lafın kısası

thomas bernhard: ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

aleksandra kollontay: aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir özgürlük yaşanamayacaktır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

john fowles: hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz. yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

arthur koestler: kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

neval el-saadavi: kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler.

james connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

eduardo galeano: kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

frederic gros: ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

guy standing: hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

28.11.19

prekarya: yeni tehlikeli sınıf

guy standing

hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

prekarya, "precarious" (güvencesiz) sıfatı ile "proletariat" (proletarya) isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir.

prekaryaya dahil olanların kendilerine saygısı yoktur ve yaptıkları işin de sosyal değeri bulunmaz. başarılı olsunlar ya da olmasınlar, saygıyı başka yerlerde ararlar. eğer başarılı olurlarsa, çok da kabul görmeyen ve geçici olarak yaptıkları işlerine atfedilen nafilelik duygusu azalabilir; zira statü konusundaki engellenmiş olma duygusu da aynı şekilde azalacaktır. ancak prekaryada sürdürülebilir öz saygı bulma hüneri kesinlikle yeterli değildir. sürekli olarak bir şey yapıyor olmaya karşın yalnız bir kalabalık içerisinde izole olma tehlikesi mevcuttur.

dünyanın her yerinde sağ politika, kamuda ücretleri, sosyal hakları ve istihdam güvenliğini budamaya dair saldırıları yoğunlaştırmak için ekonomik durgunluğu kullandı.

dünyada sayıları bir milyarı aşan 15-25 yaş arasındaki gençler, tarihin en geniş genç nüfusunu oluşturuyor ve gelişmekte olan ülkelerde de çoğunluğu oluşturuyorlar. dünya bir taraftan yaşlanıyor olabilir ama gençlerin de sayısı oldukça fazla ve onların canını sıkacak çok şey var.

güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle daha fazla sayıda genç erkek, ihtiyaç olur diye aileleriyle beraber ya da onlara yakın yerlerde yaşıyor ki bunların bazıları kırklı yaşlarda olabiliyor.

"işlerimiz ve yaşadığımız evler kısa dönemli sözleşmelere dayanıyor. hayatlarımız dolambaçlı yollardan müteşekkil. birçoğumuz için hayatlarımızdaki tek sabit nokta, çocukluğumuzun geçtiği ev. ülkeyi hayata döndürecek nesil bir türlü harekete geçemiyor. bu arada borçlarımız büyüyor, işler giderek azalıyor ve hayatlar da zorlaşıyor." (ed howker & shiv malik)

çağlar boyunca eğitim, aklın olgunlaşmamış kapasitesini geliştirmesine yardımcı olacak, özgürleştirici, sorgulayıcı ve sistemi alaşağı edebilecek bir süreç olarak düşünüldü. aydınlanma'nın özünde insanın dünyayı şekillendirip kendisini de öğrenme ve tefekkür aracılığıyla daha düzgün bir birey haline getirebileceği düşüncesi yatar. piyasa toplumunda bu rol, giderek marjinalleştiriliyor.

sovyetlerdeki eski bir şakaya göre işçiler şöyle diyorlar: "biz çalışıyor gibi yapıyoruz, onlar da bize para veriyor gibi yapıyorlar." bu şakayı günümüzde eğitim için şöyle uyarlayabiliriz: "onlar öğretir gibi yapıyorlar, biz de öğreniyor gibi yapıyoruz." elitler açısından değil ama çoğunluk açısından aklın basite indirgenmesi bu sürecin bir kısmı. dersler, geçme oranları yükselsin diye basitleştiriliyor.

"yaşadığımızı kanıtlamanın tek yolu ölmek. belki de foxconn çalışanları ve bizim gibi kırdan göçüp gelen işçiler için ölüm, yaşadığımızı belgelemenin tek yolu. hayatta kaldığımız dönemde elimizde ümitsizlikten başka bir şey yoktu." (foxconn'daki on ikinci intihar girişiminden sonra çinli bir işçinin bloğundan)

iyi bir toplumun empati kurabilen ve kendisini başkasının yerine koyabilen insanlara ihtiyacı vardır. empati ve rekabet duyguları sürekli olarak bir gerilim içindedir. rekabetin başladığı dönemlerde insanlar başkalarından malumatları, birtakım gerekli iletişim bilgileri ve çeşitli kaynakları, rekabet avantajını kaybetmemek amacıyla gizlerler. başarısızlık veya sadece sınırlı bir statü elde etmeye dair korku, empati kurulmasının kolaylıkla önüne geçer.

üniversitelerin girişimcilik ve işletmelere hizmet etmesi gerektiğini savunan kişiler, geçmişin entelektüellerine kulak vermeli. felsefeci alfred north whitehead şöyle diyor: "üniversitenin varoluş nedeni, bilgi ve hayat arzusunun yanı sıra eski ve yeni arasındaki bağlantıyı, öğrenmenin yaratıcı boyutu temelinde korumasına dayalıdır."

john stuart mill de rektör olduğu yıllarda şunu söylemişti: "üniversitelerin asıl amacı, insanların geçinmesine yönelik bilgilerin öğretilmesi değildir. amaç yetenekli avukatlar, doktorlar ya da mühendis yetiştirilmesi de değil. asıl amaç, yeterli ve kültürlü insanlar yetiştirilmesidir."

prekarya, eğitimin ticarileştirilmesi ilkesini reddetmeli. kültürsüz insanların durdurulması şart.

25.11.19

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

ruh bedenin gururudur.

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

20.11.19

inanç

karen armstrong

anselmus: inancınız olmadıkça anlamayacaksınız.

norman cohn: her akıllı yaratık kendi doğal kutsanmışlığı içindedir.

petrarca: kaç kez kendi sefaletim ve ölümüm üstüne düşündüm. nasıl gözyaşı selleriyle ağlamadan konuşabilmek için lekelerimi yıkamaya çalıştım ama şu ana kadar hepsi boş çıktı. tanrı gerçekten de en iyisidir, ben en kötüsüyüm.

gershom scholem: her insan, hepsi kendinin olan bir dünyanın kurtarıcısıdır. yalnızca ne görmeliyse onu görür ve yalnızca kişisel olarak ne hissetmesi gerekiyorsa onu hisseder.

dostoyevski: kendimi yaşlanmış bir çocuk olarak görüyorum, inançsızlık ve kuşkunun çocuğu. ölene kadar da böyle kalacağım herhalde, hayır bunu biliyorum. inanma özlemiyle çok işkence çektim ve gerçekten şimdi de çekiyorum; ikna edici entelektüel zorluklar önüme çıktıkça bu özlem daha da büyüyor.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

albert einstein mistikliğin "tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını" olduğunu öne sürmüştür: "bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten var olduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimizi bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum."

aristoteles'in dediği gibi, "öyle şeyler vardır ki onların görülmemeleri görülmelerinden iyidir."

18.11.19

din

cenap şahabettin

din zavallıların felsefesidir.

benim tanrı'ya imanım, bütün varolan dinlerin çerçevesinden daha geniştir.

inananlar kadar inanmayanlar da bir dinin yaşamına hizmet ederler. dinin yok edici düşmanları kayıtsızlardır.

her tapınak, bir ahret dehlizidir. ama hepsinin kapısı dünyaya açılır.

her müslümanın yüreğinde başka bir islamiyet yatar.

doğru düşünen her beyin, az çok kuşkuculuğa mahkumdur. hiç kuşkuya düşmeksizin ancak deliler düşünebilir.

araştır, kuşkuya varıyorsun. kuşku yolu inkâra açılır. yarabbi, iman ne büyük güç istiyor!

peygamberlerin bulunmadığı yerde evliya bolluğu görülür.

iyilere cennet, günahkârlara cehennem. bunda bütün dinler bağlaşıktır. ama günah işleme ile iyiliğin sınırları söz konusu olunca bağlaşık iki din bulunmuyor.

yaşam fırtınalarında din, çok kişi için şamandıra olur.

tanrım, diyorum. ama bilirim ki o, bana bir tanrı'nın istediği yolda hüküm ve iradesinin zorla giydirdiği hazır elbisedir.

dindarlar gibi dinsizleri doğuran da vaizlerdir.

dinini, ayet ve hadislere dayanarak yargıya varan din düşünürlerine teslim ettiği gün, hz. muhammet galiba "eti sizin, kemiği benim" demiş.

15.11.19

the end of the f***ing world

uyum sağlayanlara güvenmem.

herkes o kadar sıradan ki.. paraları var diye kendilerini güvende hissediyorlar.

bazen her şey aniden basitleşiyor. sanki her şey bir anda yer değiştiriyor. bedeninden dışarı çıkıyorsun. hayatından. dışarı çıkıp nerede durduğunu daha iyi görüyorsun. kendini görüyorsun ve diyorsun ki: sikerler!

tıbbi nedenlerle haftada bir mastürbasyon yaparım. insan bir şeyleri içinde biriktirmemeli.

hayatına devam etmeni sağlayan şeyin yalan olabileceğini anladığın zaman, hepsinin başından beri yalan olabileceğini fark ettiğinde, kendini bir taş yutmuş gibi hissediyorsun. ama kısa süre önce de değil, yıllar önce yutmuşsun gibi.

seksin suyuna gidilebilecek bir şey olduğunu bilmiyordum. özellikle erkek olarak. kadınlar için kolay. sırtüstü yatıp ingiltere'yi düşünebilirler. ama biz erkekler, ingiltere olmak zorundayız.

seks denen şey, yapmak istediğin bir şeyken anında bir cezaya dönüşüyor.

bazı insanlar dans ederken utanır. ben utanmam. kendimi en rahat hissettiğim andır. ben konuşurken utanırım. ya da konuştuktan sonra. aptalca bir şey söylediğimi anladığımda.

dünya iç karartıcı bir yer. nasıl olduğunu unutmak için bir şeyler yapıp duruyorum. oyalanıyorum. görmezden geliyorum.

alyssa'nın gittiğini anlayana kadar orada yarım saat daha oturdum. sessizliğin çok gürültülü olduğunu öğrendiğim gündü bu. sağır ediciydi. belki de babam, hayatı boyunca sessizlikten kaçmaya çalışmıştı. sessizlik olunca bir şeyleri dışlamak zordur. hepsi üstüne gelir. bir türlü kurtulamazsın.

14.11.19

değer

ömer hayyam


gelecek güne bakma, geçmiş günü anma
geçmişe bağlanma, geleceğe dayanma
yaşadığın bu günün değerini bil
zamanını hoş geçirmeye bak, aldanma

12.11.19

kadın

thomas hardy

kederden çıldırmış bir erkeğin karşısında en dertli bir kadın bile siner.

en ürkek kadınların bile en kötü ve korkunç durumlardan, salt bir damla zaferle karıştığı için bazen tat almaya başlamaları doğrusu pek şaşılacak bir şeydir.

kadınlar erkeğin aşktaki dönekliğine diz dövüp ağlamaktan hiç geri kalmazlar; ama vefasını da çoğu zaman görmezlikten gelirler.

güçlü bir kadın, gözü dünyayı görmeyerek gücünü bir yana attığı zaman, hiç gücü olmayan zayıf bir kadından daha kötü bir duruma düşer. yetersizliğini doğuran kaynaklardan biri, bu durumun yeniliğidir. güçlü kadının böyle bir durumu elinden geldiğince çekip çevirmekte hiç deneyimi yoktur. zayıflık, bir de yeni olunca iki kat zayıflaşır.

ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taş yüreklilik dışında her şeye razıyım.

11.11.19

danton'un ölümü

georg büchner

güçlü bir yankısın.

devrim satürn gibidir, kendi çocuklarını yer.

dediler ki bize: aristokratları gebertin, kurttur onlar! aristokratları sokak lambalarına astık. dediler ki kralın vetosu ekmeğinizi kemiriyor, onu da yok ettik. jirondenler sizi açlıktan öldürüyor dediler, jirondenleri giyotine yatırdık. ama onlar ölüleri soydular, biz yine yalınayak dolaşıyoruz.

halkın gözünde zayıflıkla ılımlılık aynı şeydir.

halk bir çocuk gibidir, içinde ne olduğunu göreyim diye her şeyi kırmak ister.

meşru müdafaanın bittiği yerde cinayet başlar.

bazen sana usulca ve gizlice, yalan söylüyorsun, yalan söylüyorsun diyen bir ses yok mu içinde?!

vicdan, bir maymunun karşısına geçip kendine eziyet ettiği bir aynadır. herkes istediği gibi süsler kendini, sonra kendi tarzında eğlenmeye koyulur.

ileriye doğru koşan bir kitlenin ortasında durup kalan birisi kitlenin karşısına çıkmış kadar direnç gösterir, arada ezilecektir.

ölüm döşeğindekiler genellikle çocuklaşırlar.


dertler, tasalar arasında

sabahın köründe başlayıp

gün bitene kadar çalış çabala


insanlık yüksek kaderine doğru devasa adımlarla ilerliyor.

kimsenin duymaması gereken düşünceler vardır.

masumiyet halkın uyanıklığı karşısında asla titremez.

beyin kanaması en iyi ölümdür.

hayat buldukları ana kadar sözlerinizin peşinden gidin.

pervasızlık suça, sükunet suçsuzluğa delalettir.

kollarımızı kader yönlendiriyor. ama yalnızca güçlü karakterler onun organlarıdır.

insan kendini ona adarsa, yaşamı yeniden adamakıllı sevebilir, çocuğu gibi. insanın tesadüfen ensest yapması ve kendi kendisinin babası olabilmesi çok sık gerçekleşmez. aynı anda hem baba hem çocuk. rahat bir oedipus.

hâlâ sarhoş olabilenler mutlu insanlardır. yarın ayaktan düşmüş bir pantolon olacaksın, bir gardıroba atılacaksın ve güveler kemirecek seni, nasıl istersen öyle kok.

siz adamı bir yalana bile âşık edersiniz.

damlalarından yalnızca biri eksik olsaydı, yaşam ırmağı durmak zorunda kalırdı. yeryüzü bu darbeyle yaralanırdı.


ölüm derler adına, zalim orakçı

gücünü vermiş ona, hey yüce tanrı

7.11.19

aşk

trevanian

aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

mutluluğumuzu herkesle paylaşırız. yabancılarla bile. önemli olan hüznü ve acıları paylaşmaktır.

aşkı oluşturan zerrecikler, bölünüp analizi yapılamayacak kadar küçük şeylerdir. nasıl aşkın tümü, bir anda, bir tek bakış açısından görülemeyecek kadar büyükse, bu da tam tersine. aklın, mantığın ötesinde, kendim de farkında olmaksızın, aşıktım ona.

hepimiz karşımızdakinin bizi anlamasını isteriz ama ayna gibi içimiz dışımız görünsün istemeyiz.

seven insan sevdiğine karşı çok duyarlıdır. tüm küçük belirti ve imaları okuyabilir.

maddelerine uyulacak bir anlaşma değildir aşk. ya bir bütündür, sizi tümüyle içine alır ya da aşk değildir. başka bir şeydir belki. daha mantıklı, daha sakin bir şey. kendine göre yine güzel bir şey.

6.11.19

şarabın ve esrarın şiiri

charles baudelaire

insanın içindeki güneşin ışığıyla aydınlanan, şarabın o büyük gösterileri ne görkemlidir! insanın ondan devşirdiği o ikinci gençlik nasıl da hakiki ve ateşlidir!

fakat insanı şimşek gibi çarpan zevkleri ve halsiz bırakan cazibesi de aynı ölçüde korkunçtur. lakin ey hakimler, yasa koyucular, dünyanın efendileri! mutluluğun yumuşattığı, erdem ve sağlığa kolayca kavuşma talihine sahip olan sizler, vicdanınıza ve aklınıza danışarak söyleyiniz: dehasını içkiden alan bir adamı kınayacak o amansız ruh gücü aranızda hanginizde var?

yeryüzünde hiçbir zaman acılarını uykusunda yeterince dindiremeyen, adı sanı bilinmeyen sayısız insan vardır. şarap onlar için şarkılar ve şiirler yazar.

eğer insan artık şarap imal etmeseydi, bence gezegenimizin sağlığında ve aklında, şarabın sorumlu tutulduğu aşırılıklardan ve sapkın davranışlardan çok daha korkunç bir boşluk, bir eksiklik, bir kusur oluşurdu. naifliğinden veya prensip gereği hiç şarap içmeyen insanların ahmak veya ikiyüzlü olduklarını düşünmek akıllıca değil midir?

ahmaktan kastım ne doğayı ne de insanlığı tanıyan insanlar; sanatın geleneksel araçlarına burun kıvıran sanatçılar; mekaniğe küfreden işçiler. ikiyüzlülere gelince bunlar da gizli oburlar, yemeklerde gizlice şarap içen ve kendilerine bir miktar şarap saklayan sözüm ona ağırbaşlı geçinenlerdir. yalnızca su içen bir adam hemcinslerinden bir sır saklıyordur.

pek bilinmeyen eski bir yazar şöyle demiş: "içen adamın neşesine hiçbir şey denk olamaz, içilen şarabın verdiği neşe dışında."

kötü sarhoşlar vardır; bunlar doğuştan kötüdürler zaten. şarap içen kötü insan iğrençleşirken, iyi insan gerçekten şahane olur.

bir esrar bağımlısının uyumlu sevgisinin katılamayacağı duygusal bir birleşim yoktur.

bir kaşık reçelle yeryüzünün ve gökyüzünün bütün nimetlerini bir anda elde edebilen bir insan bunun binde birini bile çalışarak asla elde edemez.

aklıselim, dünyevi şeylerin asli bir varoluşa pek sahip olmadıklarını ve asıl gerçekliğin yalnızca düşlerde yattığını bizlere söyler.

insan güçlü bir uyuşturucudan aldığı kadar yeni ve ince hazları acıdan, felaketten ve yazgıdan da alabilme ayrıcalığına sahiptir.

fransız filozof blaise pascal "düşünceler" adlı kitabında şöyle demiştir: "insan ne melektir ne de hayvan. ve acıklı bir gerçektir ki melek olmayan çalışan kişi, sonunda hayvan olur."

yıldız tozu

lawrence krauss

müthiş olan şu ki, vücudumuzdaki her bir atom patlayan bir yıldızdan geliyor. ve sol elimizdeki atomlar da muhtemelen sağ elimizdekilerden farklı bir yıldızdan geliyor. fizik konusunda bildiğim en şiirsel şey bu: her birimiz yıldız tozuyuz. yıldızlar patlamasaydı burada olamazdık. çünkü evrim için önemli olan karbon, azot, oksijen, demir vs. bütün elementler zamanın başlangıcında oluşmamıştı. bunlar yıldızların nükleer fırınlarında oluşmuştu ve vücudumuza girebilmelerinin tek yolu yıldızların patlayacak kadar kibar olmalarıydı. o yüzden isa'yı falan boşverin. bugün burada olmamızı yıldızların ölmesine borçluyuz.

3.11.19

sıfır noktasındaki kadın

neval el-saadavi

yaşamım boyunca bana gurur verecek, beni krallardan, prenslerden, hükümdarlardan bile üstün kılacak bir şey aradım.

aşk söz konusu olduğunda herkes aynıdır.

yaşamdan daha sert olmalısın. yaşam çok sert. gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır.

yaşam bir yılandır. onlar da aynı. yılan, senin yılan olmadığını anlarsa sokar. zehirli iğnelerin olmadığını bilirse hayat seni bir lokmada yutar.

yeryüzünde kendini koruyabilecek tek bir kadın yoktur.

her ikisiyle de yüz yüze gelmek büyük bir cesaret gerektirdiğinden, ölümle gerçek birbirlerine benzer. gerçekler de insanı öldürdüğü için, ölüm gibidir.

erkekler kadının değerini bilemez. kendi değerini belirleyen kadındır.

bir kadının hayatı, gerçekten acınacak bir hayattır. oysa bir fahişe, biraz daha iyi durumdadır.

kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler. böylece yaşama, sağlıklarına, bedenlerine ve akıllarına ilişkin hayali korkularının bedelini öderler.

fiyatın yükseldikçe erkek senin gerçekten değerli olduğunu daha çok kavrar, elindekini avucundakini sana vermeye razı olur. kendi olanağı yoksa sana vermek için başkasından çalar. en değersiz şey için bedellerin en büyüğünü öderler.

hepsinin kendilerini çeşitli fiyatlara satan fahişeler olduğunu, en pahalı fahişenin en ucuz fahişeden daha iyi olduğunu biliyordum artık.

başarılı bir fahişe, zavallı bir azizeden daha iyidir.

bütün kadınlar yalanların, dolanların kurbanıdır. erkekler kadınları aldatır, aldandıkları için de onları cezalandırır, aşağılar. bu kadar düştükleri için cezalandırır, evlenmeye zorlar, sonra da ömür boyu hizmetçiliğe, küfürlere ya da dayağa mahkum ederler.

bir erkek, kadınlar tarafından reddedilmeye katlanamaz; çünkü kendi içinde de kendini reddedilmiş hisseder. bu çifte reddedilmeyi kimse hazmedemez.

gerçeği hiç zorluk çekmeden anlatıyorum. çünkü gerçek kolay ve yalındır. bu yalınlığın içinde de vahşi bir güç yatar. gerçek vahşi ve tehlikelidir.

insanlar yaşamın yalın ama çirkin ve güçlü olan gerçeklerine birkaç yıl içinde varamazlar pek. gerçeğe ulaşmak, artık ölümden korkmamak demektir.

yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdır.

herkes bir gün ölecek. önemli olan ölene kadar nasıl yaşadığımızdır.

2.11.19

büyük insan

baltasar gracian

nezaket büyük kişiliklerin politik hilesidir.

mükemmeliyet nicelikle değil, nitelikle ilgilidir. en iyiler her zaman azdır ve onlara nadiren rastlanır. bir şeyin fazla olması onun değerini düşürür.

kendini kötülüğe adayan parlak bir entelektüel, doğa dışı bir canavardır.

asil bir ruhu, yüksek beğenilere sahip olmasından tanıyabilirsiniz. büyük bir dehayı tatmin eden şey de büyük olmalıdır.

her şeyi kendinde toplamış kişi gittiği her yere her şeyini beraberinde götürür.

bilge kişilerin kalbine hitap eden ama yine de reddedecekleri pek çok garip zevk vardır. onlar tekilliklerini severek yaşarlar.

bilmek ve kendimizi tanımak için yaşarız. en büyük mutluluk filozof olmaktır.

tamamen yalnız yaşayabilen kişi,  çoğu açıdan bilge ve her yönüyle tanrısaldır.

bilgi ve cesaret yücelik unsurlarıdır. ölümsüz oldukları için ölümsüzlük bahşederler. herkes bildikleriyle sınırlıdır, bilgeler ise her şeyi yapabilir. bilgisiz insan ışıksız bir dünyadır. bilgelik ve güç, gözler ve ellerdir. cesaretsiz bilgi meyve vermez, kısırdır.

diğerlerinin izlenimlerinin kendisini etkilemesine asla izin vermeyen kişi büyük bir insandır.

hilekarlık yüzeysel olduğu için, yüzeysel insanlar ona kolaylıkla kapılırlar. sağduyu ise onun ulaşamayacağı yerlerde gizlenir ve sadece bilgelerle akıllılar ondan faydalanabilirler.

sahip olduklarına aslında yoklarmış gibi davranan kişi, her şeye sahiptir.

evrensel dehaların talihsizliği her yerde kendilerini evlerinde gibi hissetmeye kalkışmalarıdır, bu yüzden her yerde dışlanırlar.

1.11.19

bu ülke

thomas bernhard

ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

bu dünyada ve bu insanlıkta her şey dar kafalı. bu dünya ve bu insanlık bugün öyle bir dar kafalılık derecesine ulaştı ki, benim gibi bir insan bunu başaramaz.

böyle bir dünyada böyle bir insan yaşamamalı, böyle bir insanlıkla böyle bir insan birlikte var olmamalı.

bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey en alttaki basamağa kadar indi. bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey öylesine topluma zararlı bir seviyeye ve alçak bir şiddete ulaştı ki, artık benim için yalnızca bir gün için bile bu dünyada ve bu insanlıkta durmadan ilerlemek neredeyse olanaksız oldu.

bu kadar alçak bir dar kafalılığı tarihteki en ileri görüşlü düşünürler bile olanaklı görmediler. ne schopenhauer ne nietzsche, montaigne'i bir tarafa bırakalım. bizim öne çıkan dünya ve insanlık ozanlarımıza gelince, onların dünya ve insanlık için önceden söyleyip yazdıkları iğrençlik ve çöküş bugünkü durum karşısında hiç kalır.

dostoyevski bile -ki bizim en büyük ileri görüşlülerimizdendir- geleceği gülünç bir idil olarak tanımladı. tıpkı diderot'nun gülünç bir gelecek idili tanımlaması gibi. dostoyevski'nin korkunç cehennemi bizim bugün içinde bulunduğumuzun yanında masum kalır. bugünkü durum tüylerimizi diken diken eder, bugün diderot'nun öngörüp söylediği ve önceden yazdığı cehennemleri düşünürsek de aynı şey olur.

dünya ve insanlık, tarihte dünyanın ve insanlığın şimdiye kadar içine düşmediği öylesine bir cehenneme ulaştı ki.. bu büyük düşünürlerin ve büyük yazarların önceden yazdıkları neredeyse idil gibi. topu birden, cehennemi tanımlıyoruz düşüncesiyle yalnızca idili tanımladılar. bugün bizim içinde varlığımızı sürdürdüğümüz cehennem yanında düpedüz düşsel güzellikte bir idildi.

bugünkü her şey hainlik, kötülük, yalan ve ihanet dolu. bu kadar utanmaz ve düzenbaz olmamıştı insanlık hiçbir zaman. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim hep kötülüğe ve alçaklığa ve ihanete ve yalana ve sahtekarlığa bakarız ve hiç durmadan kesin alçaklık dışında bir şeye bakamayız. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim kötülük ve yalanla ve sahtekarlıkla karşılaşırız.

yalan ve kötülük, sahtekarlık ve ihanet, en alçak alçaklık dışında ne görüyoruz ki sokağa çıktığımızda? şayet sokağa çıkmaya cesaret edebilirsek.. sokağa çıkıyor ve alçaklığın içine giriyoruz; alçaklığın ve utanmazlığın, sahtekarlığın ve kötülüğün içine. bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz; ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnızca kötülük, sahtekarlık, yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor, gerçek bu.