jean cocteau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jean cocteau etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.09.2021

aşk

jean cocteau


dağın doruğu bir öküzdür başında bir iskemleyle. kilise kımıldanıyor, bir inekti bu.
gölgelere bulanmış bir dağ, inek.

orasını burasını ısıran sürüleri kovmak için silkiniyor dağ. katır dağı döndürüyor. gözü bir mürekkep hokkası. sol yanda görünen şeyler sağda görünüyor şimdi ve ben montmarte bayramında bir salıncakta delicesine sallanan bir denizciyle çarpışıyorum. salıncak onu buraya atmış olmalı. ama böylesi daha az gülünç şimdi, onu yeniden ayağa kaldırmak gerek.

mavi giysili melekler
yüzükoyun tanrının çevresinde yüzüyorlar
ellerimde sürüyor aşkının kokusu
daha keskin yaban karanfillerinden

6.01.2017

şiir

chateaubriand: şiir, seçmek ve gizlemek sanatıdır.

paul eluard: şiirin özel bir adının olması, ozanların da özel bir sınıf oluşturmaları ne yazık bir şey! şiir hiç de anormal bir şey değildir. insan zekasının doğal davranış türlerinden biridir. her insan her an ozan ve düşünür değil midir?

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye masa sözcüğünü kullanacaksın, ne kuşu anlatacağım diye kuş sözcüğünü, ne de aşkı anlatacağım diye aşk sözcüğünü.

pierre reverdy: imge, ruhun arı bir yaratısıdır.

eliphas levi: karşıtların benzeşimi, ışıkla gölge, dorukla uçurum, doluyla boş arasındaki ilişkidir. bütün dogmaların anası olan alegori; damganın, mührün; gölgenin, gerçekliğin yerini almasıdır. gerçeğin yalanı, yalanın gerçeğidir.

zülfü livaneli: şiir iç denge ister. tek tek kişilerle değil, kitleyle uğraşmaktır şairin işi.

paul eluard: bir gün gelecek, şiir sadece kafa ile okunacak; edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.

10.01.2016

edebiyat

louis baillot: sanatsal yaratışı sadece siyasal boyuta indirgemek, sanatı da yoksullaştırmaktır, politikayı da.

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye "masa" kelimesini kullanacaksınız ne kuşu anlatacağım diye "kuş" kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye "aşk" kelimesini.

nazım hikmet: bir derecesini geçtikten sonra felaket denen şeyin acısı duyulmuyor.

jean-paul sartre: edebiyatı bilimsel iletişimden ayıran, tek sesli, tek anlamlı olmayışıdır; dil sanatçısı, üzerlerine düşürdüğü ışıkla, verdiği ağırlıkla, sözcükleri değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir.

lukacs: edebiyat gerçek yaşantıya dayanır; kararlar, ne kadar iyi niyetle varılmış olurlarsa olsunlar, yaşantının yerini tutamazlar.

reşat nuri güntekin: ne istediğini ve ne yapacağını bilen sekiz on münevver insan; karanlık fikirli, karanlık maksatlı hesapsız cahil sürülerini dilediği gibi sevk ve idare edebilir.

paul nizan: bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. ya da savaşla, devrimle.

10.04.2015

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

1.07.2013

din

nietzsche: ahlak budur: "bilmeyeceksin!"

jean cocteau: insanlar mitlerin içine gizlenerek gerçeklerden kaçmaya çabalarken, bunu kendi yok oluşları pahasına yapıyorlar. uyuşturucu, alkol ve yalanlar. kendileri olmayı başaramayınca, kendilerini maskeler ardına gizliyorlar. yalanlar ve hatalar onlara biraz rahatlama fırsatı veriyor.

yann martel: mantık en iyi alet kutusudur. gerçeğin bilimsel açıklamasının dışına çıkmak için geçerli bir dayanak ve kendi deneyimlerimiz dışında bir şeye inanmak için sağlam bir neden yoktur. berrak bir zihne, az da olsa bilimsel bilgiye sahipseniz ve ayrıntılara dikkat eden biriyseniz dinin batıl inançtan başka bir şey olmadığını anlarsınız. tanrı yoktur. benim peygamberim mantıktır ve o bana, tıpkı bir saatin durduğu gibi öldüğümüzü söyler.

john william draper: yüce bir güç var olmasına rağmen, yüce bir varlık yoktur. görünmez ilkeler vardır; fakat kişisel özelliklere sahip bir tanrı yoktur. tüm vahiyler kesinlikle kurgu ürünüdür. insanların şans olarak nitelendirdiği şey, sadece bilinmeyen sebeplerin sonucudur. şans bile bazı kurallara tabidir. evren uçsuz bucaksız bir otomatik motordur. dünyaya yayılan yaşam gücünü eğitimsiz kişiler tanrı olarak adlandırır.

horace walpole: iyilik timsali bir bilge tanrı'nın bir cennet yarattığını ve sonsuza dek ona şükretmeleri için en erdemli varlıklarını seçeceğini varsaymaktan daha saçma ne olabilir? bu, cariyelerinin sonsuza dek doğum günü şarkıları söylediğini duymaktan keyif alacak bir kraldan başka hiç kimsenin aklına gelmeyeceğini düşündüğüm bir fikirdir.

14.03.2012

şairin işi

orhan veli kanık

güçlüklere, bir başına da olsa, karşı koyan insan kuvvetli insan olmalı. ben bunu yalnız kalıp da ümitsizlik içinde olduğumu hissettiğim anlarda daha iyi anladım. bununla beraber, senelerden beri, o kadar çok zamanlar yalnız kaldım ki bu hale adeta alışır; hatta -kuvvetli olmanın gururunu duyabilmek için- zaman zaman yalnızlığı arar oldum. şu anda gurur diye isimlendirdiğim bu his başlangıçta bir avunma yolu idi. hayatlarının, benim gibi, ıstırapla dolu olduğunu sananlar, buna benzer bir sürü avunma çareleri bulmuşlardır. bu çareler, o yalnız kalmış insanların, yalnızlık anlarındaki arkadaşlarıdır. hayatın karşısında; hatta sırasında ölümün karşısında; ancak bu arkadaşların yardımıyla tutunabiliriz.

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.

sabahattin eyüboğlu: tiyatro sokakla arasını açtı mı, kolay kolay kendine gelemiyor artık. salonları, kibarlar çevresini kazanmak isteyen tiyatro ister istemez incelip züppeleşiyor, nükteden öteye geçemez oluyor. nükte de iyi şeydir; ama likör misali, hoşa gitmekle kalır. insanı ne doyurur ne coşturur. sahnede söz rakı gibi sert, su gibi cömert gerek.

yanlış işler görenler bile o işleri memleket sevgisiyle gördüklerine inanırlar.

bugün avrupa'da tanınan bir tek şairimiz var: nazım hikmet. o da bize rağmen tanınıyor. biz, "aman kimse duymasın!" diyoruz. ama faydası yok; duymuşlar. nazım hikmet'i bize, onlar kabul ettirmeye çalışıyorlar. adını, lehimize değil, aleyhimize kullanıyorlar. bizi, büyük şairler yetiştiren bir millet olarak değil, büyük şairleri hapislerde süründüren bir millet olarak tanıtıyorlar.

mektep kitabında yazısı olan bir insanın, yani benim, bir başka kitabında açık saçık şiirleri varmış. bu kitabı çocuklara okutmaları şart değil. sanat meselesi ile ahlak meselesinin birbirinden ayrı şeyler olduğunu öğrenememiş bir türkçe öğretmeninin kitabımı değil okutmak, eline bile almasına gönlüm razı olmaz. ne okusun ne de okutsun.

atatürk sadece bu yurdun kurtarıcısı, cumhuriyet'in kurucusu değildi. milleti, çağdaş medeniyetler, batılı medeniyetler seviyesine ulaştırmak isteyen bir devrimci idi. en belli başlı işlerinden olan dil devrimi ile din devrimi de bu amaçla girişilmiş hareketlerdendi. onun başladığı işi biz tamamlayacaktık. işte, tamamlıyoruz:

ilk iş olarak arapça ezan, ondan sonra radyoda kuran, okullarda din dersi, yeni yapılan camiler, imam hatip kursları, ilahiyat fakülteleri, hac seferleri, din dergileri bolluğu, okul kitaplarından çıkarılan türkçe terimler yerine arapça.. en sonunda da bütün bunlar yetmiyormuş gibi atatürk'ün ve devrimlerinin aleyhinde bir sürü yazı yazmış olanları yeniden öğretmenliklere tayinler.

hala nasıl anıyoruz atatürk'ün adını. utanmıyor muyuz?

teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.

şiir, bütün hususiyetleri edasında olan bir söz sanatıdır. yani tamamıyla manadan ibarettir. mana insanın beş duyusuna değil, kafasına hitap eder.

paul eluard: bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.

"sanat bahislerinde aksini ispat edemeyeceğim mesele yoktur."

holivut'ta şarlo'yu en iyi taklit eden sanatkarı bulmak için müsabaka açmışlar; o müsabakaya gizlice şarlo da girmiş. otuz-kırk kişinin içinde ancak dokuzuncu olabilmiş.

suut kemal yetkin: hayatında vezinsiz kafiyesiz tek bir şiir yazmamış olan namık kemal bile, bundan şu kadar yıl önce (mukaddime-i celal, s.88-89) zamanına göre ileri sayılacak bir görüşle şiirde vezinle kafiyenin esas olmadığını söylediği, o günden bugüne şiir anlayışı büyük değişiklikler geçirdiği halde, vezinle kafiye üzerinde hala direnilmesi, yeni şiirin birçok kimseleri rahatsız etmeye devam etmesi, alışkanlıklarımızdan öyle kolay kolay kurtulamadığımızı apaçık gösterir.

bir şair her şeyden evvel şairliği ile hükümlendirilir. her mesleğin erbabından, meslek bahsi konuşulduğu zaman, nasıl ilkin işinin ehli olması istenirse, bir şairden de şiirin erbabı olması istenir.

"hikaye bize insanların yardımıyla bir vaka, romansa vakaların yardımıyla bir insan anlatır." derler.

yaşadığım iyi kötü günleri
değişmem hiçbir cennet masalına (cahit sıtkı tarancı)

"saadet ya paradadır yahut da onun parada olduğunu bilmemekte. saadet parada mıdır değil midir, bir şey diyemem. ama herhalde saadet onun nerede olduğunu bilmemektedir."

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye masa kelimesini kullanacaksınız; ne kuşu anlatacağım diye kuş kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye aşk kelimesini.

shakespeare: yapmak, yapılması gereken şeyleri bilmek kadar kolay değildir.

yeşil hoca da vaaz etmiş. kendi çıkardığı "islamiyet" dergisinde okuduk. meğer marshall planı da kuran'da yazılıymış. mukaddes sayılan hiçbir şeye dil uzatmak istemem. ama bu kadarına pes! atom bombasından sonra bir de marshall planı! bu gidişle ingiliz seçimlerini, italyanlarla imzaladığımız ticaret anlaşmasını, endonezya hadiselerini falan da hep kuran'dan takip edeceğiz demektir.

emin karakuş: türk edebiyatını beğeniyor musunuz?
orhan veli: bir kelime ile: hayır!
emin karakuş: hiç mi? şahıs olarak da beğendikleriniz yok mu? mesela haşim, necip fazıl, ahmet hamdi, cahit sıtkı veyahut proleter şairi olan nazım?
orhan veli: şahıslar üzerinde düşünmüyorum. behçet kemal olmuş, necip fazıl olmuş yahut necdet rüştü olmuş benim için fark yok. hükmümü hepsi hakkında verdim. yalnız nazım hikmet'i o isimlerle bir arada saymayın!

22.09.2011

imkansız poetika

ahmet oktay

orhan veli: teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.

ilhan berk: sözcükler, suç işlemeden, aç kalmadan, acı çekmeden, sevişmeden kendilerine gelemezler. bunun için bizim gelip ellerinden tutmamızı beklerler.

heidegger: dil insanın evidir.

necip fazıl: şiirin üstün gayesi, alemlerin namütenahi kesret ifadesi içinde büyük ve merkeze doğru, iç içe remz ve sır helezonlarından kayacak, harikulade çevik ve ince bünyenin heykeltıraşlığıdır.

ahmet oktay: yazmak, bir sorunu çözümleme ya da bir sorun yaratma girişimidir.

iris murdoch: yozlaşmış, yalan söyleyen bir sanat, despotik bir toplumun temel görüntüsüdür. sanat, özellikle de edebiyat, hepimizin buluşabileceği ve güneşin altındaki her şeyin incelenip gözden geçirilebileceği bir düşünme salonudur. bu yüzden diktatörler ve platon gibi otorite yanlısı ahlakçılar tarafından korkulur ve saldırılır.

jean cocteau: şiir başka bir dile çevrilemez, yazıldığı dile bile.

"acılarımı anlatayım diye
bir dil verildi bana" (goethe)

hölderlin: dil, mülklerin en tehlikelisi verilmiştir insana; yaratarak, yok ederek ve batarak ve hep yaşayana, sevgiliye ve anaya dönerek kendisinin ne olduğuna tanıklık etsin diye.

heidegger: şiir, varoluşun ve bütün nesnelerin özünün kurucu adlandırılışıdır ve şiir tarihsel bir halkın ilkel dilidir.

herbert marcuse: sanat ve devrim, dünyayı değiştirmede -özgürleştirmede- birleşirler. ancak sanat kendi pratiğinde kendine ait gereklilikleri bırakmaz, kendi boyutunu terk etmez: işlemsel olmayan olarak kalır. sanatta politik hedef sadece estetik biçimde ortaya çıkar. hatta sanatçı kendini adamış bir devrimci olsa bile devrim pekala yapıtın içinde olmayabilir.

"erdem dolu, yine de şairce barınır
insan bu yeryüzünde" (hölderlin)

marx: insan gelişmesinin alanı zamandır. hiçbir boş zamanı olmayan, bütün hayatı kapitalist hesabına çalışması tarafından yutulan bir insan, bir yük hayvanından daha aşağıdır. o, başkaları hesabına zenginlik üreten, fizik bakımından ezilmiş ve entelektüel bakımdan alıklaştırılmış basit bir makinedir.

"ben yağmurun kum saatiyim
nice göğün düşüp öldüğü yerde
taşın ilk çağıdır yüreğim" (melih cevdet anday)

heidegger: dil, yani şiir yeryüzünden kaçmak ve üzerinde dönüp durmak için yükselip üstüne çıkmış değildir yeryüzünün. şiir, insanı ilk kez yeryüzüne getiren, onu yeryüzüne ait kılan, böylelikle ona yaşayacak bir yer sağlayan şeydir.

melih cevdet anday: şiir bilgiden doğmaz. bilim adamı bildiklerinden başka bir bilgi çıkarmak için çalışır; ozan ise meraklarından 'ben'i çıkarmak ister. bu 'ben' kendisi değildir, yaratılacak insandır.

"neye yarar şairler yoksulluk zamanında?" (hölderlin)

mutlu yazar, ölü yazardır. mutlu olmak yasaklanmıştır yazara. mutlu olabilen, yazar olmaz, yazar olmayı istemez. kafka'yı anımsıyorum: felice'ye yazar: sadece yemek saatinden yemek saatine açılan ve önüne bir tepsi sürülen, hücreden hücreye geçilen bir zindanın en dip odasında yaşamayı ister. hiçbir ödülü, güvencesi olmayan yazı için.

son kertede hepimiz kişisel yeteneklerimiz ne olursa olsun, toplumsal koşulların ürünleriyiz.