23.05.2020

çoluk çocuk

patti smith

"dünya beni ardında bırakarak ilerliyor."

sanat tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine ona aittir.

üzerindeki beyaz tişörtü tenine yapışmıştı. hırsızın günlüğü'nü yazan jean genet gibi robert da kötü bir hırsızdı. genet de çok nadir proust ciltleri ile ipek kumaş çalarken yakalanmış ve hapse atılmıştı. estetik hırsızları.

paul valéry: "şairler şiirleri bitirmez, onları terk ederler."

ölüm, bir hanımefendinin elbisesi gibi koridorda yerleri süpürerek gelir. ölüm, en iyi pazar kıyafetiyle otoyolda araba sürerken gelir. ölüm gelir, elimden bir şey gelmez. ölüm giderken arkada bir şeyler kalmalı. kaynağı bilinmeyen bir yangın bebeğimi benden aldı.

gerçekten çok çalışıyordum dünyaya neler yapabileceğimi göstermek için. ah, sanırım hiçbir zaman böyle olacağını hayal etmedim. dünya resimleri döndürüyor kalabalık güldüğünde gülmek nasıl hoşuma gidiyor aramızda sevgi akıyor ağzına kadar dolu bir tiyatro ancak bebeğim kalabalık evine gittiğinde dönüyorum ve yalnız olduğumun farkına varıyorum seni kurban etmek zorunda olduğuma inanamıyorum.

kocam olacak bu adama dair tek söylemek istediğim, insanlar arasında bir kral olduğudur ve insanlar bunu bilir. o, kişisel kozmolojimin takımyıldızındaki mavi yıldızdı.

dünyanın her yerinde insanlar kaybettikleri bir şeye yeniden sahip olma umudunu taşır. ancak bazen kiminin anılarını küçük pişmanlıklarımızı koyduğumuz çekmeceye yerleştirmek zorundayızdır. yine de arada sırada, eski bir mendilin katları arasında, bir zamanlar en mutlu öğleden sonralarımızı temsil etmiş bir deniz kabuğuna ya da ufak bir taşa rastlarız. kör talih duygusunun uçup gittiği bir ferahlama anı yaşarız. tıpkı, taksilerden oluşan bir labirentin içinde bir arka koltukta unutulan finnegans wake'in düzeltilmiş metninin, büyülü bir biçimde şaşkın ve minnettar james joyce'un ellerine dönüşü gibi.

21.05.2020

molek'in çocukları

georg büchner

danton: artık sakinleştin fabre.

bir ses (içerden): ölmek üzereyken.

danton: şimdi yapacağımızı da biliyor musun?

ses: neymiş?

danton: bütün hayatın boyunca yaptığın şeyi: kurtlanmak! (dizeler kurmak)

camille (kendi kendine): gözlerine delilik çökmüş. şimdiye dek bir sürü insan delirdi, dünyanın akışı böyle. ne yapabiliriz ki buna karşı? ellerimizi yıkıyoruz. hem böylesi daha iyi.

danton: her şeyi korkunç bir karışıklık içinde bırakıyorum. hiçbiri yönetmekten anlamıyor. robespierre'e orospularımı, couthon'a da taşaklarımı bıraksaydım, belki işler devam ederdi.

lacroix: özgürlüğü orospu yapardık.

danton: nasıl da olurdu! özgürlük ve bir orospu, güneşin altındaki en kozmopolit şeylerdir. şimdi arras'ın avukatının nikâhı altında namusuyla orospuluk yapacak. ama sanırım ona karşı klytaimnestra'yı oynayacak, ona altı ay bile tanımıyorum, onu yanıma çekiyorum.

camille (kendi kendine): tanrı onun huzurlu bir sabit fikre kapılmasına izin veriyor. sağlıklı akla atfedilen sıradan sabit fikirler, katlanılmaz ölçüde sıkıcıdır. baba, oğul ve kutsal ruh'un var olduğu kuruntusuna kapılabilen kişi en mutlu insan olurdu.

lacroix: biz geçerken eşekler, "yaşasın cumhuriyet!" diye anıracak.

danton: ne önemi var bunun? devrimin günah tufanı cesetlerimizi nereye sürüklerse sürüklesin, taşlaşmış kemiklerimizle her zaman tüm kralların kafası kırılabilecektir.

hérault: evet, özellikle çene kemiğimiz için bir samson bulunursa.

danton: kardeş katili bunlar.

lacroix: camille'in tutuklanmasından iki gün önce her zamankinden daha fazla canciğer olması robespierre'in bir neron olduğunun en iyi kanıtı. öyle değil mi camille?

camille: bana sorarsan, beni ne ilgilendirir bu? (kendi kendine) onun deliliği cazip bir şey haline getirmesi. neden şimdi benim gitmem gerekiyor. biz birlikte gülmüş, gezip tozmuş, öpüşmüştük.

danton: tarih bir gün çukurları açarsa, despotizm cesetlerimizin kokusundan boğulup ölebilir.

hérault: zaten hayatımız boyunca koktuk. bunlar bizden sonrakiler için söylenmiş sözler, değil mi danton, aslında bizi ilgilendirmiyor.

camille: öyle bir surat takınıyor ki, sanki taşlaşacakmış da sonraki kuşaklar onu antik bir eser gibi kazıp çıkartacakmış çukurdan.

surat asma, kıpkırmızı kesilme ve iyi bir aksanla konuşma zahmetine de değer. bir kere maskelerimizi çıkartsaydık, dört bir yanı aynalarla kaplı bir odadaymışız gibi her yerde sayısız kadim, bozulmaz koyun kafası görürdük, ne fazla ne eksik. çok da büyük bir fark yok, hepimiz alçak ve meleğiz, salak ve dehayız ve üstelik hepsi bir arada. bu dört unsura aynı bedende yer var, sanıldığı kadar büyük değiller. herkes uyuyor, hazmediyor, çocuk yapıyor. gerisi aynı temanın değişik seslerle yapılan çeşitlemeleri. bu sırada daha iyi görmeye çalışıp surat asma ihtiyacı, birbirinden utanma ihtiyacı duyuluyor. hepimiz de aynı sofradan yiyip hastalandık, karnımız ağrıyor; neden peçelerle örtüyorsunuz yüzümüzü? bağırıyorsunuz ve istediğiniz gibi ağlayıp sızlanıyorsunuz. böyle erdemli, esprili, kahramanca ve dahice suratlar takınmayın, birbirimizi biliyoruz, boşuna zahmet etmeyin.

hérault: evet camille, yan yana oturup bağırmak istiyoruz, insanın canı acıyorsa dudaklarını ısırmasından daha aptalca bir şey olamaz. yunanlılar ve tanrılar bağırdılar, romalılar ve stoacılar kahraman suratı takındılar.

danton: birileri de öbürleri kadar epikürcüydü. kendilerine tamamen keyifli bir benlik duygusu buldular. togasını süsleyip de gölgesi uzun düşüyor mu diye etrafa bakınmak hiç de kötü bir şey değil. niye kendimizi paralayalım? önümüzü defne yaprağıyla, gül çelengiyle ya da asma dalıyla örtsek veya o çirkin şeyi açıkta taşıyıp köpeklere yalatsak ne fark eder?

philippeau: dostlarım, bütün bu karmakarışık dalgalanmayı ve yakamozlanmayı artık görmemek için ve gözlerin birkaç büyük, tanrısal çizgiyle dolması için özellikle ayaklarını yere basmamak gerekiyor. bizi sağır eden iç içe geçmiş bağırışların ve imdat feryatlarının bir uyum ırmağı olduğunu duyan bir kulak var.

danton: ama biz fakir müzisyenleriz, bedenimiz de çalgımızdır. bu çalgılardan acemice çıkartılan sesler yalnızca daha yükseğe ve daha da yükseğe çıkıp sonunda şehvetli bir soluk gibi usulca sessizleşerek ilahi kulaklarda ölmek için mi var?

hérault: saray sofraları için etleri daha lezzetli olsun diye kırbaçlana kırbaçlana öldürülen domuz yavruları gibi miyiz?

danton: bu dünyanın molek'in (kendisine çocuk kurban edilen eski bir orta doğu tanrısı) korlaşmış kollarında kızartılan ve tanrılar onların gülüşünden zevk alsın diye ışık ışınlarıyla gıdıklanan çocuklar mıyız biz?

camille: peki altın gözlü eter kutsal tanrıların sofrasına konmuş altın sazanlarla dolu bir sahan mıdır ve kutsal tanrılar sonsuza kadar gülerler mi, balıklar ebediyen ölür ve tanrılar ölüm mücadelesinin renk oyunundan ölümsüz bir zevk alırlar mı?

danton: dünya kaostur. hiçlik doğurmak üzere olan dünya tanrı'dır.

philippeau: iyi geceler dostlarım. altında tüm yüreklerin durduğu ve tüm gözlerin kapandığı büyük örtüyü sakince örtelim üstümüze.

hérault: sevinmelisin camille, güzel bir gecemiz olacak. bulutlar akşamın gökyüzünde solan, batan tanrı figürleriyle ateşi sönmekte olan bir olympos gibi asılı duruyorlar.

19.05.2020

iç savaş manzaraları

hans magnus enzensberger

hangisi daha tuhaftır: insanın tanıdığı kişileri öldürmesi mi, yoksa hakkında hiçbir tasarımının, belki de hatalı bir tasarımının bile olmadığı bir rakibini öldürmesi mi?

ikinci dünya savaşı'nda kullanılan bombardıman uçaklarının mürettebatı için düşman salt bir soyutlamaydı; bugün de hala sığınaklardaki füze rampalarının başında bekleyen timler, düğmeye bastıklarında yol açacakları olayların etkilerini hiçbir biçimde algılamamaları için, sıkı biçimde yalıtılmışlardır – o kadar çarpık bir durum ki, bunun karşısında en saçma iç savaş bile neredeyse normal görünüyor.

insanın nefret ettiklerini yok etmesi ki, bu da genelde kendi mekanındaki rakipleri oluyor, büyük olasılıkla istisna değil, kuraldır. insanın en yakınlarına duyduğu nefret ile yabancılara duyduğu nefret arasında açığa çıkarılmamış bir bağlantı vardır. nefret edilen diğer kişi, aslında hep komşu olmuş, ancak büyük topluluklar oluştuktan sonradır ki sınırların ötesindeki yabancı düşman ilan edilmiştir.

günümüz iç savaşçılarının yeğledikleri kurbanlar kadın ve çocuklardır. bir hastanede yatanları katletmekten gurur duyanlar sadece çetnikler değil: her yerde görüldüğü gibi, öncelikli olan, güçsüzlerin ortadan kaldırılmasıdır. makineli tüfeği olmayan, haşerat sayılıyor. failler hemen hemen yalnızca genç erkeklerden oluşuyor. çeteler savaşında her yerde kaybedenler kaybedenlere ateş ediyor.

"almanya almanlarındır." bu slogan salt barbarca olmakla kalmıyor. bunu ciddiye alanın, yabancı şirketleri kamulaştırması ve frankfurt havalimanını kapatması gerekir.

eski dünya görüşlerinin iz bırakmaksızın ortadan kayboluşu, geride sadece onların amaçsız saldırganlık arzularını bırakmaktadır.

çağdaş kitleleri geçmiş zamanların güruhlarından ayıran, kendi esenliklerine karşı feragatlilikleri ve ilgisizlikleridir.

otuzlu yıllardan farklı olarak günümüzün saldırganları ne törenlere, resmi geçitlere, üniformalara, programlara ne de vaatlere ve bağlılık yeminlerine gerek duyuyor. liderlerinden de vazgeçebilirler. nefret onlara yetmektedir. o zamanlar terör, totaliter yönetimlerin tekelindeyken, günümüzde özelleştirilmiş biçimde karşımıza çıkıyor.

böylece her metro vagonu küçük çapta bir bosna'ya dönüşebilir. soykırım için yahudilere, temizlik için karşı devrimcilere artık gerek yok. birisinin başka bir futbol takımını tutması, bir manav dükkanının komşusundan daha çok müşteriye sahip olması, insanların farklı giyinmesi, başka bir dil konuşması, tekerlekli sandalye kullanması ya da başörtüsü takması yeterli oluyor. her farklılık, yaşamsal bir tehlikeye dönüşüyor.

tüm dinlerin insanın kurban edilmesinden kaynaklanmış olması mümkündür ve dünyanın tanrısızlaştırılmasından sonra da insanlar, hiçbir zaman uğrunda öldürebilecekleri ve ölebilecekleri yüce bir amaç bulma sıkıntısı çekmemiştir.

frantz fanon: sömürge insanı, sürekli kovalama hayali kuran bir kovalanandır. kan davaları ile, kolektif belleğe gömülü olan nefret duyguları yeniden canlanıyor. sömürge insanı, tüm benliği ile böyle bir intikamın peşine düşüyor. yani bir toplumun canla başla kendi kendini yok etmesi, sömürgeleştirilmişlerin psişik gerginliklerini aşmak için denedikleri yollardan biridir.

ne kadar çok insan dünyaya gelirse, kendilerinin ve başkalarının yaşamlarına biçtikleri değer o kadar hızla azalmaktadır.

iç savaş çıkartanlar çoğu kez seçimlerden ezici çoğunlukla çıkmışlar, konumlarını sandıkta güçlendirmişlerdir.

komando giysili keskin nişancı, toplama kampı gardiyanı, nazi sloganları veya halk şarkıları mırıldanan ya da salavat getiren katil başka bir yıldızın insanı değil, öfkesini, acımasızlığını, kinciliğini kemirdiği bir toplumun temsilcisidir. insanlar ancak eylemlerinin ve görmezden geldiklerinin ölümcül sonuçlarını kendi bedenleri üzerinde hissettikleri zamandır ki, masumların saati gelmiş demektir.

bir sav dünya görüşüne uymadığında, olduğundan daha aptalmış gibi davranan çok insan var.

17.05.2020

mutluluk

guy de maupassant

dünya üzerinde temiz, güzel, zarif ve ideal olan ne varsa tanrı değil, insan zekası yapmıştır.

aşkta tek bir serüven vardır. hep aynı şeydir o: tanıştık, anlaştık, seviştik. hepsi bu kadar.

insan niçin sever? dünyada tek bir varlığı istemek, kafamızda tek bir düşünce, kalbimizde tek bir arzu, dudaklarımızda tek bir isim yaşatmak. garip bir şeydir bu; öyle bir isim ki, kaynaklarından fışkıran su damlaları gibi, ruhumuzun derinliğinden dudaklarımıza kadar yükselir; bu ismi her yerde, her an bir dua gibi yavaş sesle fısıldar ve sürekli tekrarlarız.

insanlar seviştikleri sürece, her fırsatta aşklarını birbirlerine tekrarlamak isterler. söyleyemediklerimizi kalemlerimize söyletmek en büyük zevkimizdir. çünkü sözler uçucudur; havayı yumuşak, ılık, hafif bir musikiyle dolduran sözler anılarda kalır; ama yazılar öyle midir? onları gözlerimizle görürüz, okuruz, istediğimiz zaman, istediğimiz kadar ellerimizle, parmaklarımızla, dudaklarımızla okşayabiliriz de.

birbirine perçinli denecek kadar bağlı iki dosttan biri evlendi mi, bütün bu perçinler, bütün bu bağlar çözülüverir. kıskanç bir kadın sevgisi iki erkek arasına girdi mi, bunların birbirlerine karşı besledikleri güven ve sevgi de sarsılır; çünkü kadının aşkı, iki erkek arasındaki bu güven ve sevgiye anlayış göstermez. dünyada aralarındaki üçüncü bir kişinin varlığına en az tahammülü olanlar yeni evlilerdir. en çok yalnız kalma ihtiyacı duyanlar onlardır çünkü.

insan, servet sahibi olunca kendini mutlu hissediyor. para oldu mu, kederlere, ıstıraplara bile dayanılabiliyor. para olunca istenilen yere gidiliyor, seyahat ediliyor, eğleniliyor. ah, bir zengin olsaydım!

bir bayırın tepesinde, bazen bir yığın çakıl taşını andıran bir kasabacık çarpar gözünüze; ama buraları işlenmemiş bakir, ıssız topraklardır; ne tarım, ne sanat, ne zanaat vardır buralarda; yontulmuş bir ağaç parçasına, oyulmuş bir taşa, nefis eserlere dedelerimizin duydukları sevgiye ve bu sevgiyle yaşattıkları anıtların hiçbirine rastlayamazsınız. bu azametli, sert iklimde üstünüzde etki yaratan neyse onunla yetinmek zorunda kalırsınız.

üzerinde yansılarının kayarak silindiği aynalar gibi; kalplerinde yaralar açan olayları, gönüllerinde fırtınalar koparan yaşantıları kolaylıkla unutanlara ne mutlu!

15.05.2020

sürgünler

james joyce

kişinin kendinden başkasını tanıması zordur.

yaşamda hiçbir şey huzur ve mutluluk getirmiyor size. yalnız şunu bilin ki özlediğiniz huzur ve mutluluk bir yerlerde sizi bekliyordur. belki de manastırın birinde, kim bilir.

bitti artık, bitti. bitirmek istiyorum bu yaşamı, alacağımı aldım artık ben bu dünyadan. her şeye bir son vermek için -ölüm. yüksek bir uçurumun tepesinden kendini bırakıvermek boşluğa, sonra da dosdoğru denizin dibine.

en güzel kadında bile en çekici şey nedir? en güzel kadında olup da öteki kadınlarda olmayan nitelikler değil de, o kadının ötekilerle ortak nitelikleri. yani. en ortak, sıradan.

bir kadınla dokuz yıl yaşamış bir adamın pek çok düşünce takılır usuna.

sevdiği kadına sahip olmak için -bedenine sahip olmak için yani- can atmayan hiçbir erkek bu yeryüzünde yaşamamıştır bugüne dek. doğa yasasıdır bu.

ölümden sonra da yaşamını sürdürür ruh. ölüm dediğin, yaşamın, geriden gelecek yeni bir yaşamın doğmasını sağlayan en yetkin aşamasıdır. doğanın da değişmez yasasıdır bu zaten.

savaş.. tüm yaşam bir fetihtir, insan tutkusunun alçaklığın buyruklarına karşı kazandığı utkudur.

biz doğmadan önce bir sonsuzluk vardı: biz öldükten sonra da başka bir sonsuzluk gelecek.

yalnız tutkunun -özgür, alnı açık, önüne geçilmez tutkunun- o gözler kamaştıran anı; kölelerin, yoksulların yaşam dedikleri şeyin bezginliğinden kaçıp kurtulabileceğimiz tek çıkış yoludur.

insanlarca konan hiçbir yasa sevi güdüsü önünde saygıya değmez. kim demiş onu, yalnız bir kişi için yaratıldık diye? eğer öyleysek, kendi varlığımıza karşı işlenen bir suçtur bu.

hiçbir yasa konmamıştır güdülerin önüne. yasalar tutsaklar ve köleler içindir. yalnızca bizi gençlik ve güzelliğe yönelten güdü ölmez.

daha nice iyi günler var önümüzde. hayır, yaşam boyunca ancak bir kez gelir öyle bir dönem. yaşamın geri kalan yılları da o dönemi anıp durmaktan başka bir şeye yaramaz.

13.05.2020

ikiye bölünen vikont

italo calvino

o sıralarda dayım ilk gençliğini sürüyordu; duyguların karışık bir coşku halinde olduğu, iyi ile kötünün daha ortaya çıkmadığı çağı; ölümcül, kıyıcı bile olsa, her yeni deneyimin etkileyici, yaşam sevgisi dolu olduğu çağı.

atlar kendi bağırsaklarının kokusundan hoşlanmazlar hiç.

düşman sahibi olmak, sonra da bunların kafalarında tasarladıkları gibi olup olmadıklarını görmek kadar keyifli bir şey yoktur insanlar için.

cüzzamlıların bir özelliği vardır: yanarken acı duymazlar, uykudayken yangın çıkacak olursa, hiç kuşkusuz bir daha uyanamazlar.

bilenmiş duygularımın içinde, bütünlerin adına sevda dedikleri duyguya karşılık olabilecek hiçbir şey yok. böyle aptalca bir duygu, onlar için bunca önemli olduğuna göre, bendeki karşılığı kim bilir ne denli parlak ve korkunç olurdu.

kötü ruhlarda sapık düşüncelerin bir yılan sürüsü gibi çöreklenmediği, erdemli ruhlarda ise dünya nimetlerine sırt çevirmenin, özverinin çiçek açmadığı ay ışıklı bir gece yoktur.

bütün olan her şey böyle ortadan bölünebilecek olsa; herkes körelmiş, cahil bütünlüğünden sıyrılırdı. bütünken her şey doğal, bulanık, hava gibi saçmaydı benim için; her şeyi gördüğümü sanıyordum; oysa gördüğüm kabuktu sadece. sen de bir gün kendinin yarısı olursan, ki olmanı dilerim evladım, tam beyinlerin sıradan akıllarının ötesinde neler bulunduğunu anlarsın. kendinin, dünyanın yarısını yitirmiş olacaksın; ama kalan yarı, bin kez daha derin, daha değerli olacak. o zaman sen de, her şeyin kendin gibi bölünmesini, parçalanmasını isteyeceksin; çünkü güzellik de, bilgi de, adalet de ancak parçalara bölünmüş olanda vardır.

bazen insan kendini eksik sanır; oysa sadece gençtir.

ikiye bölünmüş olmanın iyi tarafı şu ki: yeryüzündeki her erkeğin, her kadının, her şeyin kendi eksikliği konusunda duyduğu acıyı anlıyorsun. bütünken anlamıyordum; dört bir yana ekilen acıların, yaraların arasında, bütün olmayan birinin inanma yürekliliğini gösterebileceği bir ortamda, sağır, iletişimsiz deviniyordum. sadece ben değil pamela; ben bölünmüş, parçalanmış bir varlığım; ama sen de, herkes de. artık ben daha önce, bütünken tanımadığım bir kardeşliğe sahibim, yeryüzündeki bütün sakatlıklarla, eksikliklerle kardeşim. benimle gelecek olursan pamela, herkesin derdinin acısını çekmeyi, başkalarının derdini giderirken kendi derdini gidermenin yolunu öğrenirsin.

yeryüzünde karşılaşan iki varlık, hep birbirlerini oyarlar. benimle gel. bu kötülüğü iyi biliyorum ben, yanımda, başka hiç kimseyle olamayacağın kadar güvencede olacaksın. ben de herkes gibi kötülük yapıyorum ama başkalarından farkım, elimin keskin olması.

11.05.2020

gözlem

zygmunt bauman

gözlemciler, insan mutluluğu için önemli şeylerin çoğunun hiçbir fiyatı olmadığını ve mağazalardan satın alınamayacağını ileri sürüyor. eldeki nakdiniz ve krediniz ne olursa olsun, bir alışveriş merkezinde, sevgi ve dostluğu, aile hayatının zevklerini, sevdiklerinizle ilgilenmekten ya da sıkıntıdaki bir komşuya yardım etmekten gelen tatmini, iyi yapılan bir işten elde edilen özsaygıyı, hepimizde ortak olan "zanaatkârlık yeteneğini" tatmin etmeyi, iş arkadaşları ve ilişki kurduğunuz diğer insanların takdir, sempati ve saygısını bulamazsınız. orada kayıtsızlık, küçümseme, tersleme ve aşağılama tehditlerinden azade olamazsınız.

9.05.2020

bencil gen teorisi

richard dawkins

bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: "evrimi keşfettiler mi?"

canlı organizmalar üç bin milyon yıldan daha uzun bir süre dünya üzerinde var oldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek.

bu kişinin adı charles darwin'di. dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. ancak ilk kez darwin, neden var olduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır. bölümün başındaki soruyu soran meraklı çocuğa mantıklı bir yanıt vermemizi darwin sağlamıştır. artık, "yaşamın bir anlamı var mı?", "niye varız?", "insan nedir?" türünden derin sorularla karşılaştığımızda hurafelere sığınmak zorunda kalmayacağız.

bu üç soruyu ileri sürdükten sonra, tanınmış zoolog george g. simpson şöyle bir yanıt veriyor: "söylemek istediğim, 1859 öncesinde bu soruları yanıtlamaya çalışan tüm çıkışların değersiz olduğu ve onları tamamen görmezden gelmemizin doğru olacağıdır."

bugün, dünya'nın güneş etrafında dönüyor olması ne kadar şüpheye açıksa, evrim kuramı da ancak o denli kuşkuludur. yine de, darwin'in yaptığı devrimin içeriği, geniş bir çevre tarafından, anlaşılmayı beklemektedir. zooloji, üniversitelerde hâlâ yan bir konudur ve zooloji çalışmayı seçenler bile, çoğunlukla, bu kuramın derin felsefi boyutunu görmeden kararlarını vermişlerdir. felsefe ve "beşeri bilimler" olarak tanıdığımız konular, hâlâ darwin hiç yaşamamışçasına öğretilmektedir. bunun zamanla değişeceğine hiç kuşkum yok.

ben başarılı bir gende baskın özelliğin acımasız bir bencillik olduğunu düşünüyorum. genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır. bununla birlikte, göreceğimiz gibi, bir genin bencil amaçlarına ulaşmak için tutabileceği en iyi yolun, sınırlandırılmış bir özveri benimsemek olduğu özel durumlar vardır. bu son cümledeki "sınırlandırılmış" ve "özel" çok önemli sözcükler. her ne kadar aksine inanmak istesek de, evrensel sevgi ve türün -bir bütün olarak- iyiliği hiç de evrimsel anlamı olmayan kavramlardır.

duygularım, sadece genlerin evrensel acımasız bencilliği yasası üzerine temellendirilmiş bir insan topluluğunun yaşamak için kötü bir topluluk olacağını söylüyor. ne yazık ki, bir şeye karşı olmamız onu gerçek olmaktan alıkoyamıyor.

eliaçık ve özverili olmayı öğretmeye çalışalım çünkü bencil doğuyoruz. kendi bencil genlerimizin ne istediğini anlayalım; böylelikle, en azından, onların tasarımlarını bozabiliriz. bu, başka hiçbir türün cesaret edemeyeceği bir şey.

7.05.2020

sabetay sevi

karen armstrong


sabetay sevi, 1626'da küçük asya'daki izmir'de varlıklı bir sefardik ailede dünyaya geldi. büyürken, bugün belki de manik depresif tanısını koyabileceğimiz garip eğilimler geliştirdi. ailesinden ayrılıp inzivaya çekildiğinde derin keder dönemleri geçirir oldu. bunları esrikliğe yakın bir sevinç izliyordu.

bu "manik" dönemler sırasında, bilerek ve hayret verici bir biçimde musa yasası'nı çiğnedi: herkesin önünde yasak yiyeceklerden yedi, kutsal tanrı adını ağzına aldı ve özel bir vahiyle böyle yapmasının bildirildiğini iddia etti. kendisinin çoktandır beklenen mesih olduğuna inanmıştı.

sonunda hahamlar buna daha fazla dayanamadılar ve 1656'da sabetay'ı kentten sürdüler. osmanlı imparatorluğu'nun yahudi toplulukları arasında gezer oldu. istanbul'daki manik bir konuşması sırasında tevrat'ın kaldırıldığını bildirdi, yüksek sesle ağlayarak şöyle dedi: "yasakları kaldıran, kutsanmış tanrımız efendimiz sensin!"

1648'de polonya'daki kanlı yahudi kıyımından kaçmış, şimdi fahişe olarak yaşamını sürdüren bir kadınla kahire'de evlenmesi skandala neden oldu. 1662'de sabetay kudüs'e gitmek için yola koyuldu. bu sıralarda kasvetli bir hali vardı ve cinlerin kendisini ele geçirdiğine inanıyordu. filistin'de natan adında bilgili, cinleri kovmakta usta genç bir haham olduğunu duydu ve onun gaza'daki evini bulmak üzere yola çıktı.

sabetay gibi natan da isaac luria'nın kabbala'sını incelemişti. izmirli kederli yahudiyle karşılaştığı zaman ona çılgın olmadığını söyledi: karanlık kederi onun gerçekten mesih olduğunun kanıtıydı. bu derinliklere indiği zaman, yalnızca mesih'in kendisi tarafından kurtarılabilmiş olan kelipoth diyarındaki tanrısal kıvılcımları yayarak öteki tarafın kötü güçlerine karşı savaşmıştı. israil'in son kurtuluşunu sağlayabilmesinden önce cehenneme inmekle görevlendirilmişti sabetay. başta sabetay bunların hiçbirini düşünmüyordu ama natan'ın belagatı sonunda onu inandırdı.

31 mayıs 1665'te aniden manik bir hazza tutuldu ve natan'ın cesaretlendirmesiyle mesihlik görevini bildirdi. önde gelen hahamlar tüm bunları tehlikeli saçmalıklar olarak reddettiler ama filistinli yahudilerin çoğu, yakında bir araya gelecek olan israil kabilelerine yargıçlık edecek on iki havari seçen sabetay'a akın ettiler. natan, osmanlı imparatorluğu'nun kentlerine olduğu gibi italya, hollanda, almanya ve polonya'daki yahudi cemaatlerine de iyi haberleri mektupla bildirdi ve mesih'e ilişkin heyecan tüm yahudi dünyasında söndürülmesi olanaksız bir yangın gibi yayıldı.

zulüm ve sürgünle geçen asırlar avrupa yahudilerini ana görüşten yalıtmıştı ve olayların bu sağlıksız gidişi çoğunu, dünyanın geleceğinin yalnızca yahudilere bağlı olduğuna inanmaya koşullandırdı. sefardimler, ispanya'ya sürülmüş yahudilerin torunları, luriancı kabbala'dan etkilenmişlerdi ve çoğu dünyanın sonunun yakın olduğuna inanır olmuştu. tüm bunlar sabetay sevi kültüne yaradı.

yahudilik tarihi boyunca birçok mesihlik iddiası olmuş ama hiçbiri böylesine yoğun destek görmemişti. sabetay hakkında kuşkuları olan yahudilerin bunları açıkça söylemeleri tehlikeli hale gelmişti. taraftarları yahudi toplumunun her kesimindendi: zengin, yoksul, eğitimli, eğitimsiz. ingilizce, hollandaca, almanca ve italyanca kitapçıklar ve ilanlar sevinçli haberi yaydı. polonya ve litvanya'da onuruna halk alayları düzenlendi. osmanlı imparatorluğu'nda, sabetay'ı bir tahtta oturur gördükleri görümleri anlatan kâhinler sokak sokak geziyorlardı. bütün işler durdu. türkiye yahudileri uğursuzca sebt günü dualarından sultan'ın adını çıkarıp yerine sabetay'ı koydular. sonunda, sabetay 1666'nın ocak ayında istanbul'a vardığında asi olarak tutuklandı ve gelibolu'da hapsedildi.

asırlarca süren zulüm, sürgün ve aşağılamadan sonra, umut vardı. tüm dünyada yahudiler içsel bir özgürlüğü ve kurtuluşu tattılar. kabbalacıların sefirot’un gizemli dünyasına daldıkları zaman bir iki dakikalığına yaşadıkları vecde benzer bir şeydi bu. şimdi bu kurtuluş deneyimi birkaç ayrıcalıklının tekelinde değil ama herkesin mülkiyetinde görünüyordu. ilk defa, yahudiler hayatlarının değeri olduğunu hissediyorlardı. artık gelecek için kurtuluş belirsiz bir umut değil ama şu anda gerçek ve anlamlıydı. kurtuluş yaklaşmıştı!

bu ani tersine dönüş silinmez bir etki yarattı. tüm yahudi dünyasının gözleri, sabetay'ın kendisini esir edenlerin üzerinde bile bir etki yarattığı gelibolu'ya kenetlenmişti. türk vezir onu oldukça rahat bir eve yerleştirmişti. sabetay mektuplarına: "ben tanrı'nızın peygamberiyim, sabetay sevi" diye imza atmaya başladı. ancak yargılama için istanbul'a geri getirildiğinde, bir kere daha buhran devresine girdi. sultan ona ya islam dinine girmesi ya da ölüm seçeneklerini verdi: sabetay islam'ı seçti ve hemen salıverildi. imparatorluktan aylık bağlandı ve görünüşte sadık bir müslüman olarak 17 eylül 1676'da öldü.

kuşkusuz korkunç haber, çoğu hemen inancını yitiren taraftarlarını mahvetti. hahamlar yeryüzünden anısını silmeye giriştiler. sabetay hakkında bulabildikleri bütün mektupları, kitapçıkları ve risaleleri yok ettiler. bugün de, bu mesih'e ilişkin kötü yenilgi birçok yahudiyi utandırır ve sözünü etmek ağırlarına gider.

hahamlar ve akılcılar onun anlamını aynı biçimde önemsemezler. bununla birlikte son zamanlarda, bilim adamları, bu garip olayın anlamını ve daha önemli olan kötü sonucunu kavramak için müteveffa gerşom şolem'in izinde çalışmalara başlamışlardır. şaşırtıcı bir biçimde, din değiştirmiş olması rezaletine karşın, birçok yahudi mesihlerine sadık kaldı. kurtuluş deneyimleri öyle derindi ki tanrı'nın onların aldatılmalarına razı olduğuna inanamıyorlardı. bu, saf olgular ve aklın önüne geçen dinsel kurtuluş deneyiminin en çarpıcı örneklerinden birisiydi.

yeni bulunmuş umutlarını bırakma ya da din değiştirmiş bir mesih'i kabul etme seçenekleriyle yüz yüze kalmış, her sınıftan şaşırtıcı sayıda yahudi tarihin acı olgularına boyun eğmeyi reddetti. gazzeli natan ömrünün kalanını sabetay'ın gizemini vaaz etmeye adadı. o, islam dinine girmekle, kötülük güçleriyle ömür boyu sürdürdüğü savaşı devam ettirmişti. ve yine, karanlıklar ülkesine inip kelipoth'u salıvermek için halkının en derin kutsallıklarına saygısızlık etmeye itilmişti. görevinin trajik ağırlığını kabul etmiş ve tanrısızlık dünyasını içerden ele geçirmek için en derinliklere inmişti.

türkiye ve yunanistan'da yaklaşık iki yüz aile sabetay'a sadık kaldı. onun ölümünden sonra kötülükle savaşını sürdürmek için onun örneğini izlemeye karar verdiler ve 1683'te toplu halde islam dinine girdiler. birbirlerinin evlerindeki gizli sinagoglarda toplanarak ve hahamlarla yakın ilişkilerini sürdürerek gizliden gizliye yahudiliğe bağlı kaldılar. 1689'da önderleri abdullah yakup (jacob querido) mekke'ye hac yolculuğu yaptı ve mesih'in dul karısı, sabetay sevi'nin yakup'ta yeniden yaşama döndüğünü bildirdi. türkiye'de, görünüşte islami yaşamı kusursuz olarak sürdüren ama gizli yahudiliklerine tutkuyla sarılan küçük bir grup dönme hâlâ yaşamaktadır.

diğer sabetaycılar bu çarelere başvurmadılar; yalnız mesihlerine ve sinagoglarına sadık kaldılar. bu gizli sabetaycılar bir zamanlar inananlardan daha fazla gibi görünüyor. 19. yüzyılda, yahudiliğin daha liberal bir biçimini benimsemiş veya özümsemiş birçok yahudi, ataları arasında sabetaycılar var diye utanç duydular; ancak 19. yüzyılın önde gelen çoğu hahamı sabetay'ın mesih olduğuna inanmış görünür.

şolem, bu mesihçiliğin yahudilikte hiçbir zaman geniş halk hareketi olmamasına karşın, katılımın da azımsanmaması gerektiğini öne sürer. ispanyollar tarafından hristiyanlığa girmeye zorlanmış ama eninde sonunda yahudiliğe geri dönmüş marranolar için bunun özel bir çekiciliği vardı. suç ve kederlerini hafifletici bir gizem olarak din değiştirme kavramı.

fas, balkanlar, italya ve litvanya'da sefardik topluluklarında sabetaycılık gelişti. reggio'lu benjamin kohn ve modena'lı abraham rodrigo gibileri, gizli hareketle bağlarını sürdüren seçkin kabbalacılardı. mesihçi mezhep balkanlardan, doğu avrupa'nın kızışan antisemitizminden yıldırılmış ve tükenmiş polonya'daki aşkenazi yahudilerine yayıldı. 1759'da tuhaf ve uğursuz öğretilerin peygamberi jacob frank mesihlerinin örneğini izleyip gizli yahudiliğine bağlı kalarak, toplu halde hristiyanlığa girdi.

islam dinine giren dönmelerin çoğu yirminci yüzyılın başlarındaki etkin jön türklerden oldular ve çoğunluk kemal atatürk'ün laik türkiye'sinde tamamıyla özümsendi.

5.05.2020

batı'dan doğu'ya

hüseyin rahmi gürpınar

insan batı'dan doğu'ya geçince maddiyattan maneviyata kadar her şeydeki büyük değişikliklerin birbirinin tersi etkileri arasında kalıyor. bu iki muhit arasında dünyadan ahrete kadar her şey değişiyor. doğulularda her çeşit dünya işine karşı büyük bir kayıtsızlık görüyorum. hayatın sürmesini sağlayacak ilerleme nedenlerinin hiçbirine önem verilmiyor. her şeyde deve yürüyüşünü andırır o eski ihmalkârca gidişten uzaklaşılmıyor. geçmiş ibret ve uyanış bakışıyla görülmüyor. gelecek için zihin harcanması faydasız, adeta günah sayılıyor. türkler avrupa'nın uygar etkilerinin tamamen dışında kalsa, hemen göçebeliğe, insanlığın ilkel haline dönmek için kendilerinde büyük bir heves var.

bunun gerekçesini bazı türklerden sordum. şu cevabı verdiler:

"bu dünya bir misafirhanedir. o sizin tapındığınız altın ve servet adeta kirdir. dünyanın gösterişine kapılmak ahret işlerini unutmak demektir. geçici bir hayat için sonsuz ihmal ise akla uygun değildir. siz frenkler dünyaya taparsınız, biz müslümanlar ahret adamıyız."

bu cevap güzel, lakin doğuluların sözleri eylemlerine uymuyor. bu konuda size küçük fakat etkili bir örnek arz edeyim: ne zaman sur dışına çıksam islam mezarlığını esef edilecek bir hürmetsizlik içinde harap ve terk edilmiş görüyorum. ahrete bağlılık ölüye hürmetle başlar. birçok mezar kovuklarında köpekler yavruluyor. söylemesi insanı korkutacak başka birçok günahlar oluyor. mezarlıkları kuşatan büyük yolların birinden diğerine geçmek için mezarlıklar kestirme yol sayılarak çiğneniyor. atalarınızın kemiklerini, insana ve hayvanlara çiğnetmekten korkmuyorsanız yüzyıllar süren ihmalinizden dolayı devrilmiş, harap ve yıkık yerlerde yatan ve bazıları ayetlerle süslü mezar taşlarını küstahça nasıl tepip geçiyorsunuz?

ahrete, dine karşı gösterdiğiniz hürmet bu mudur? avrupa'ya kadar gitmeyelim. feriköyü'nde, şişli'deki hristiyan mezarlıklarının etrafını kuşatan sağlam duvarları, demir kapıları, temiz, güzel bahçe şeklindeki ağaçları devamlı dikkatle gözlemekle görevli bekçileri görmüyor musunuz? dünyaperestlerle ahreti önemseyenlerin kutsal karargâhlarına bakınız. ölüye, ölüme saygı eseri hangisinde var denilse ne cevap verilecek?

ahrete saygı çalışmakla olur. siz doğulular aslında tembel, uyuşuk adamlarsınız. çalışmamak için her şeye bir özür icat ediyorsunuz. müslümanlık ilerlemeye uygun pek yüce bir dindir. uygarlaşmak için bu yüce dini engel göstermek büyük bir vebaldir. o kadar büyük bir vebaldir ki dine iftira ve bu tembellikte devam ederseniz çekeceğiniz ceza pek ağır olur. bu cezayı, dünyada ilerleyen milletlere çiğnenmek, ahrette de kim bilir nasıl cezalarla çekersiniz.

3.05.2020

toskana

carl sagan

1890'lı yıllarda italya’nın güzel toskana kırlarında dolaşıyor olsaydınız, okuldan atılmış, uzun saçlı bir gencin pavia yolunda ilerlemekte olduğunu görürdünüz. almanya'daki öğretmenleri ona adam olamayacağını, sorduğu soruların sınıf disiplinini bozduğunu, okulu bıraksa daha iyi edeceğini söylemişlerdi. böylece okulu bırakan genç, toskana kırlarının güzelliklerinde dolaşırken, zihninde sınıfta düşünmeye zorlandığı konulardan başka sorunlara yanıtlar aramaya koyuldu. bu gencin adı albert einstein'dı ve zihninde yanıt aradığı sorunlar dünyayı değiştirdi.

italya'nın toskana vilayeti yalnızca genç einstein'ın vaktini geçirdiği bir yer değildir. toskana tepelerine tırmanıp oradan bir kartal gibi düzlükleri seyreyleyen biri daha yaşamıştı 400 yıl kadar önce: leonardo da vinci.

leonardo'nun resim, heykeltıraşlık, anatomi, jeoloji, doğa tarihi ve sivil ya da askeri mühendislik alanlarındaki ilgi ve çalışmalarından başka kendini kaptırdığı bir alan daha vardır: insanın uçabileceği bir araç yapmak. bu konuda resimler çizdi, modeller yaptı, tam boy prototipler üretti. fakat hiçbiri de işlemedi. o tarihlerde yeterince güçlü ve hafif bir motor yoktu. ne var ki çizimler müthişti. daha sonraki kuşakların bu alandaki cesaretine hız verdi. leonardo da vinci'nin başarısızlık nedeniyle moralinin bozulduğu olurdu. fakat kabahat onun değildi. xv. yüzyıl onu kapanına kıstırmıştı.

1.05.2020

dostluk

william blake

karşıtlık hakiki dostluktur.

aşırılığın yolu, bilgeliğin sarayına varır.

hapishaneler yasanın taşlarıyla inşa edilir, kerhaneler dinin tuğlalarıyla.

sağgörü, yeteneksizliğin kur yaptığı zengin ve çirkin bir kız kurusudur.

arzulayan ama eylemeyen, hastalık üretir.

hakikat asla anlaşılsın diye anlatılamaz ve inanılamaz hakikate.

budala ile bilgenin gördüğü ağaç aynı değildir.

sonsuzluk, zamanın nimetlerine âşıktır.

meşgul arının kedere vakti yoktur.

budalalığın zamanı saatle ölçülür, bilgeliğinkini hiçbir saat ölçemez.

kuşa bir yuva, örümceğe bir ağ, insana dostluk.

kıtlık zamanında sayıyı, ağırlığı ve ölçüyü kaydet.

hiçbir kuş sadece kendi kanatlarıyla çok yükseğe uçamaz.

en yüce edim, kendinizden önce başkasını düşünmektir.