juan rulfo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
juan rulfo etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16.05.2019

susanna

juan rulfo

seni düşünüyordum, susanna. yeşil tepelerde. rüzgarlı havalarda uçurtma uçururduk tepelerde, aşağılarda kalan köyün sesleri gelirdi kulaklarımıza, rüzgar uçurtmanın ipini çekelerdi. "koş, susanna." yumuşak ellerin ellerimi yakalardı. "gevşek bırak ipi." rüzgar nasıl güldürürdü bizi; ip parmaklarımızdan kayarken birbirimize bakardık; bir kuşun kanatları çarpmış gibi usulca kopardı ip. kağıt kuş yukarılardan taklalar atarak düşerdi, toprağın yeşili içinde eriyene kadar saçaklı kuyruğunu sürürdü ardından. dudakların ıslaktı, çiy tanelerini öpmüştüm sanki.

seni düşünüyordum. orada deniz yeşili gözlerinle bana bakışını.

susanna, ne kadar uzaklardasın sen, bulutların üstünde, ta uzaklarda, tepelerde gizlenmişsin. o'nun büyüklüğünde, o'nun bağış dolu kutsal yüceliğinde saklısın; seni bulamam artık, göremem. orada sözlerim erişemez kulaklarına.

damlaların düşüşünü gözlüyordum susanna, şimşeğin parıltısında her soluk bir iç çekişiydi, her düşüncem sen.

yeşil tarlalar. rüzgar başaklar arasında kımıldarken. ya da ikindiüstü, yağmur tarlaları dalgalandırırken bakarsın ufuk çizgisi bir iner, bir kalkar. toprağın rengi, yonca ve ekmek kokusu. taze bal kokan bir köy.. havanın ılıklığında her şey portakal çiçeklerinin çeşnisini alırdı.

gittiğin gün seni bir daha göremeyeceğimi biliyordum. yüzün, batan güneşin kan kırmızı ışığında kararmıştı. gülümsüyordun. köyü geride bıraktın. sık sık derdin ki bana: "ben senin yüzünden seviyorum burayı, senden başka her şeyden de nefret ediyorum. burada doğduğuma pişmanım."

"bir daha dönmez," diye düşündüm kendi kendime. "susanna bir daha dönmeyecek. susanna hiç dönmeyecek,' diye geçirdim içimden.

4.12.2017

pedro paramo

juan rulfo

derler ki bir yolun inişli çıkışlı olması, sizin gidiyor ya da dönüyor olmanıza bağlıdır. bir yerlere gidiyorsanız çıkışlıdır yol, dönüyorsanız inişlidir.

acılarımızda bizim için bir umut gizli.

her sabah tan ağarırken köy yük arabalarının gürültüsüyle sarsılır. her yandan gelir bu arabalar; güherçile, ekin ve saman yüklüdürler. tekerlekler gıcırdar, gıcırdar, pencereleri sarsıp köyü uyandırır. o saatte fırınlar da açılır; havayı taze pişmiş ekmek kokusu sarar. ansızın gök gürülder ya da yağmur yağar. ilkyaz gelmektedir belki. orada belkinin anlamını kavrayacaksın oğlum, orayı neden sevdiğimi anlayacaksın. ne severdim o köyü! kurduğum düşler soldurdu beni. tarlaların üstünde uzanan köyüm.. ağaçlarla, yeşil yapraklarla dolu, anılarımızı biriktirdiğimiz bir kumbara gibi. hep orada yaşamak isteyeceksin. tan ağarırken, gündüzün, ikindide, akşamleyin hiç değişmez; yalnız havada, bir değişiklik olur. hava her şeyin rengini değiştirir.

mutluluk bile usanıyor zamanla.

20.07.2008

justina

juan rulfo

uzun bir süre önce annem şu yattığım yatakta ölmüştü. bu şiltede. şimdi üstümde ana-kız sarınıp yattığımız kara yün battaniye var. o zaman onunla yatardım; kollarıyla küçük bir yuva yapardı bana. onun düzenli soluklarını duyuyor gibiyim, iç çekişlerini, onun ölümünde duyduğum acıyı da duyabiliyorum sanki. yoo, bu olamaz. sırtüstü yatıyorum, yalnızlığımı unutmak için o günleri düşünüyorum. çünkü az yatmayacağım burada. üstelik annemin yatağında da değilim, kara bir sandıktayım, ölüleri gömmek için kullanılan tabutlar var ya, işte onlar gibi bir şey. çünkü ben de ölüyüm.

nerede olduğumu hatırlayınca düşünmeye başlıyorum. misket limonlarının olgunlaştığı mevsimi hatırlıyorum. şubat rüzgarı eğreltiotlarını eğerdi, otlar bakımsızlıktan kururlardı bir süre sonra. olgun limonlar avluya salarlardı kokularını. o şubat sabahlarında rüzgar dağlardan kopup gelirdi. ama bulutlar tepelerde kalır, vadiye girecekleri zamanı kollarlardı. bomboş bir mavilik bırakırlardı gökte. güneş, rüzgarın oyununa ışık tutardı, yeryüzünün çevresinde halkalar çizişine, her yanı tozutup portakal ağaçlarını silkeleyişine. serçeler gülerlerdi. rüzgarın düşürdüğü yaprakları gagalar, gülerlerdi. kelebeklerin ardına düşer, dikenli dallarda tüylerini bırakır, gülerlerdi.

yılın o aylarıydı. gündüzlerin rüzgar olduğu, serçe olduğu, mavi bir ışık olduğu şubat. hatırlıyorum. sonra annem öldü. sana kalsa çığlıklar atmam, umutsuzluktan ellerimi koparıncaya kadar sıkmam gerekiyordu. ama neden mutlu bir gün olmasındı yani? rüzgar açık kapılardan içeri savruluyordu, boru çiçeğinin yapraklarını hışırdatıyordu. bacaklarımı ince tüyler bürümüştü, damarlarımın arasını; alnıma değen ellerim sımsıcaktı, titriyordu. serçeler oynuyordu bir yandan. tepelerde başaklar dalgalanıyordu. onun yaseminleri karıştıran rüzgarı göremediğine üzülüyordum, gözlerini güneş ışığına kapamıştı.

yine de niye ağlayacakmışım? hatırlıyor musun. justina? iskemleleri taraçaya dizmiştim, onu görmeye gelenler içeri sırayla girsinler diye. bütün iskemleler boştu. annem, mumların arasında bir başına duruyordu. solgun yüzüyle. katı, mor dudaklarının arasından bembeyaz dişleri görünüyordu. gözkapakları kımıldamıyordur artık, yüreği durulmuştu. senle ben orada oturmuş boyuna dua ediyorduk hatırlarsan, o tek kelime duymuyordu, biz de duymuyorduk; gece rüzgarının uğultusu kaplamıştı her yanı. siyah elbisesini ütülemiştin, yakasını, kol ağızlarını kolalamıştın, ellerini göğsünde kavuşturduğumuzda güzel görünsün diye.

onun göğsünde uyumayı ne kadar severdim. o göğüs beslemişti beni, bana beşiklik etmişti. kimse gelmedi onu görmeye. böylesi daha iyiydi belki. ölüm, iyi bir şeymiş gibi herkese sunulmamalı. hem kimse üzülmek istemez. kapıyı vurdular. sen baktın. "sen bak," dedim sana. "ben kimseyi görmek istemiyorum. gitsinler. gregoryen ayini için para mı istiyorlar? annemden beş kuruş kalmadı ki. ayini yapmazlarsa araftan kurtulamaz mıymış? kim oluyorlar da onu yargılıyorlar, justina? deli miyim? peki, sen öyle bil."

biz onu gömmeye gidene kadar iskemleler boş kaldı. parayla tutulmuş adamlar taşıdı onun tabutunu, bir yabancıdan alacakları beş on kuruş için ter döktüler. bizim acımıza yabancıydılar onlar. tabutu usulca, dikkatle mezara indirdiler; mezarlığa yaptıkları uzun yürüyüşten sonra rüzgar terlerini kurutuyordu. bakışları duygusuzdu, kayıtsızdı. kaç para istediklerini söylediler sana, sen de dükkandan alışveriş eder gibi çıkarıp verdin. mendilin sırılsıklamdı, sıkıyordun; sonra çözüp cenaze parasını çıkardın. onlar uzaklaşınca mezarın başına diz çöktün, toprağı öptün, ben karışmasam toprağı kazmaya başlayacaktın. "hadi eve gidelim, justina," dedim sana. "o burada değil. burada ölü bir gövdeden başka bir şey yok."

bir gün biter nasıl olsa, bir gün. her şeyin sonu gelir. zamanla solmayacak anı yoktur, istediği kadar canlı olsun.