ayfer tunç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayfer tunç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9.08.2017

yalnızlık

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

nihat genç: sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.

erich fromm: bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.

ayfer tunç: insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.

dany cohn-bendit: her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.

rainer maria rilke: gerekli olan tek şey yalnızlıktır yine de, büyük içsel bir yalnızlık. kendi içine kapanmak ve saatlerce hiç kimseyi görmemek, ulaşılması gereken şey oradadır. çocukluğumuzda, büyükler koşuşturup dururken ve biz bütün bu eylemlere hiçbir anlam veremezken yaşadığımız türden bir yalnızlık.

26.07.2017

aşk

bilge karasu: tanrıya giden tek yol aşktan geçer.

anthony storr: en aklı başında ve mantıklı insanlar bile, aşkın çekiciliği ve kuruntularına karşı bağışıklık sahibi değildir. aşkta hayal kırıklığına uğramak yıkıcı olsa da, hiç aşık olmamış olmaktan daha iyidir.

margaret atwood: aşk bir suçtur; ama yokluğu daha büyük bir suçtur.

şemsettin sami: akılsız, ilimsiz, faziletsiz, sabırsız, rahmsiz, hayasız adam bulunur; lakin aşksız adam bulunmaz.

tess franke: aşk, insanın boynunun tutulmasıdır.

gore vidal: aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman; ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?

isabel allende: aşk sözcükleri sessizdir, ırmağın suyundan daha berraktır.

stendhal: büyük aşklar hayatta birer aksamadan başka bir şey değildir; ancak bu aksamaya yalnızca üstün ruhlarda rastlanır.

ayfer tunç: aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.

süheyla acar: gökyüzünde upuzun bir mektubun satırlarıyla yüklü, unutulup kalmış bir buluttum. gelseydin, su olup, yağmur olup yeryüzüne akacaktım; toprağa, suya, yağmura karışacaktım; ama bıraktığın yerde unuttun beni, gelmedin.

4.02.2015

suzan defter

ayfer tunç

bir kadın birdenbire günlük tutmaya başlamışsa ya aşık olmuştur ya terk edilmiştir.

günlerden pazarmış bugün; uzun süre farkına varmadım. okuduğum kitabın sonuna gelince, dinlediğim plak bitince, dolaşmaktan ev tükenince televizyonu açtım da, sunucunun biri mutlu pazarlar diledi seyircilere; o zaman anladım günlerden pazar olduğunu. pazar günleri, hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler.

aşk lanet gibidir; kuşaklar boyunca devam eder.

bir kadının gittiği, evden belli olur. kadın giderken düzeni götürür bir kere. yaşayan ev sarsılır. ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. küçük şeylerin izi silinir. eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır.

beraberlik canlı ise ayrılmanın bir gerilimi, gerilimin de bir tarihi vardır. sizin kastettiğiniz an, o halatın koptuğu andır. ama beraberlik ölü ise, ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden zahmetsizce kopması demektir. çürümek acı vermez; ölü olan çürür.

ihanet çok cesurca bir duygu, çok şehvetli, tedirginlik ve korku da var içinde, belli belirsiz bir pişmanlık. insanın başını döndürüyor. ihaneti çekici kılan şeyin şehvet olduğunu sanırlar; şehvet seldir, sürükleyendir, doğru; ama asıl çekici olan cesaretmiş meğer.

ad vücudu var kılar.

ağladığını hissettirmemek çok zordur. gözlerinden yaş akar, burnunu çekmemek için ağzından soluk alırsın. verdiğin sıcak soluk yüzünü sızlatırken, aldığın soğuk soluk boğazından geçer, kalbine iner. omuzlarının titrediği hissedilmesin diye kaskatı kesilirsin. ağladığını duyurmamak çok yorar insanı.

insanın hayatı bir rahim arayışından ibarettir. ev rahimdir. bundandır kendimize bir ev aramamız.

18.07.2014

aziz bey hadisesi

ayfer tunç

semiramisler semraların küçük didinmelerle kurdukları, mutlu görünen, sakil yuvaları dağıtırlar.

dil yaresini andıracak yare bulunmaz
dünyada gönül yaresine çare bulunmaz

vücudun ruha ihanet etmediği anlar pek azdır. ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz. ruh, başına kara bir hale takarak göğe yükselmek için çırpınır; ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar.

17.05.2012

dünya ağrısı

ayfer tunç

insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.

hayat, kayaç katmanları gibi parçalarına ayrılan değersiz bir kütledir.

anlamak her şeyi değiştiriyor.

hafızası insanın düşmanıdır. unuttum, kurtuldum sanırsın ama öyle bir şey yok. yaşanmıştan kurtulmak yok. toprağa girene kadar peşini bırakmıyor yaşanmış olan.

elden ayaktan düşünce evladın hayırsızı çok koyuyor insana.

insan yeryüzü kadar ağır bir yükü bir kadehin başında sırtından indirebilir; hiç böyle şeyler olmamış, o korkunç an hiç yaşanmamış gibi zamanın kuyruğuna takılıp gidebilir.

"insan bir uçurumdur."

yaşamanın bir sebebi yok. sebebi biz uyduruyoruz. yaşamak bu demek, hayat denen bu şeyi sürdürebilmek için sebep yaratmak.

insanın bu ülkede polisle başının derde girmesi için bir şey yapması şart değil.

hikayeler insanı kendi kuyusundan çıkarır, başkalarının kuyularına atar.

ataletin, arası iki yüz metreden ibaret olan eviyle oteline mıhladığı bir adamın biriyle kavga etmesi hayatında bir devrim olduğu anlamına gelir.

hasta bir dünyanın hasta insanlarıyız.

aşıklar mübarektir; alemde aşk olmasa köpekten aşağı olurdu halimiz.

intihar insanın elindeki büyük fikirlerden biridir.

bu şehirde yaşayanların insana ihtiyacı var, insansız yapamıyorlar. yarım saat bile kendi başlarına kalamıyorlar. bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini iğnelemeleri lazım. birbirlerini didikleyip birbirlerine tahammül etmeyi zevk haline getirmişler. her ne olursa olsun yaşamak istiyorlar.

istediğimiz zaman gösteriden ayrılabilecek olmamız coşturucu bir fikirdir.

hayat, öyle de böyle de umutsuz bir sona bağlanıyor.

2.12.2011

yeşil peri gecesi

ayfer tunç

bazı zamanlar ertelenemez. bazı hesaplardan vazgeçilemez. bazı defterler kapatılmadan yola devam edilemez.

kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

"isa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. durmadan aynı soruyu sormaları üzerine 'içinizde kim günahsızca, ilk taşı o atsın!' dedi." (yuhanna)

herakleitos: zaman bir çocuktur, sahilde çakıl taşlarıyla oynar.

yaşamak bir denge meselesidir. birine aşırı bağlanmak dengesizliktir.

vicdan sahiplerinin mağdur ettikleriyle imtihanı çok zorludur.

ruhla bedenin birbirinden ayrılması için ille ölmek gerekmez. insan yaşarken de ruhuyla bedeni birbirinden ayrılabilir. ama asıl sorulması gereken soru, ruhla bedenin ölmeden birbirinden ayrılmasının mümkün olup olmadığı değil, bu ikisinin nasıl olup da tekrar birleşebildiğidir.

kendimden biliyorum: hayat hiç beklemediğin anda öyle bir kafa atardı ki, ağzın burnun dağılırdı. o zaman anlardın işte büyümek neymiş. nasıl acı ve erken bir şeymiş.

umut nasıl ki bir andır, umudu yerle bir eden şey yine bir andır. darmadağın olur her şey, yıkılır dünya.

kalp kalbe karşı değildir; sadece bazı kalpler bazı kalplere karşıdır (o da her zaman değil).

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor (edip cansever)

şöhret olmak iyidir. herkes seni tanır. sokakta fotoğraf çektirmek isterler. taksiciler para almaz. bakkalda sıra beklemezsin. (bu mudur yani şöhretin nimeti? hiç değilse budur.) istediğine bağırırsın, istediğini kovdurursun (bu iyi işte), istediğini yaparsın; sen şöhretsin. sen şöhret olunca çevrendeki herkes oğul oğul sinek olur. canın sıkıldıkça sinekleri ezersin. ezdin diye için de sızlamaz. sinek olmanın doğası budur dersin. olmasaydın sinek!

ah bu sancı! çaresizliğin sancısı çok fena; nefretin bile belini kırar.

hayatımın baraj sorusu: kemik kırığı mı daha çok acı verir, onur kırığı mı? cevap: kaçıncı kez kırıldığına bağlı. kemik kırığı ile duyulan acı birbiriyle doğru orantılıdır. kırığın şiddeti arttıkça acının şiddeti de artar. onur kırığı ile duyulan acı ise ters orantılıdır. darbe sayısı arttıkça hissedilen acı azalır, hassasiyet tabakası kalınlaşır. onur dumur olur.

karanlıkta yaşayanlar birbirlerini tanır.

öyle ya, kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsan
kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum
yeniden doğmak için çıkardığım yangından (edip cansever)

bizde itiraf yoktur. bizde itiraf eden huzur olamaz. bizde itiraf demek, suçumuzun her bir ayrıntısının hücrelerimize yapışması demektir. biz itiraf edersek unutamayız. biz oysa unutmak isteriz; olmamış gibi yapmak. biz mecbur kalırsak tövbe ederiz hemen ardından unutmak için, suçumuzu da öyle fazla sayıp dökmeden üstelik.

korku esir alır bizi. ölene kadar. ölünce biter. her şey. inançsızlığın iyi tarafı bu işte. bir tek ölüme inanıyorum ben. ölünce bittiğine göre, yaşanmış olanın da bir anlamı yok.

birinin ölümünü beklemek ölmesinden daha zor.

"aşk hayranlıkla başlar." (sait faik) ama kuru hayranlıkla da aşk gemisi yürümüyor. hayranlık çünkü kelebek ömürlüdür.

aşkın has olanı bir karşılığı olup olmadığıyla ilgilenmez. has aşk, tutulduğu varlıkta bir değeri var mı yok mu umursamaz. has aşk tanrı aşkına benzer. sen tanrıyı çok seversin; ama o herkesi sever; hatta belki seni sevmez.

"i need your lovin' like the sunshine
everybody's gotta learn sometime"

duygular andır, geçer. duyguları yaşarken sanıyoruz ki budur işte her şey. hayat, ölüm, varlık, anlam hepsi bu andır, bu anın içindedir. ama geçiyor. duygu dediğimiz şey, benliğimizin bir yerlerinde belirip kaybolan bir şeyler işte. geliyor, geçiyor; ama çok ağrı yapıyor.

insansak eğer, bir duygudan bir duyguya geçeriz. her birinde sonsuza kadar kalacağımızı sanırız. aşk mı? hiç bitmeyecek ki.. ölüm mü? hiç gelmeyecek ki.. ömür boyunca defalarca doğarız ve ölürüz.

yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan (cemal süreya)

efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.

iktidarlı ilişkilerde kadınca marifetlerin dışında, kadının erkekten daha iyi bildiği hiçbir şey olmamalıdır. olsa bile kadın asla belli etmemelidir. iktidar her yerdedir, her andadır. sözcüğün içinde, anlamın kenarında, doğasında, dilbilgisinin ayrıntısındadır.

uzaklarda aramaya gerek yok; cehennem yeryüzündedir.

emil cioran: nuh'ta geleceği okuma yeteneği olsaydı, kesinlikle gemisini yakardı.

kahramanlar bazen böyle yoksunluklardan doğar işte: yanıp kül oldukları yerden.

cesaret, ancak göstermemiz gerektiğinde imkansız olduğunu anladığımız bir erdemdir.

10.11.2010

bir deliler evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi

ayfer tunç

karadeniz şehirlerinden birinde, denize sırtını dönmüş biçimde inşa edildiği için görenlerin içinde anlamsız bir küslük duygusu yaratan bir ruh sağlığı hastanesi'nin en üst katındaki konferans salonunda, konuk konuşmacı ülkü birinci 14 şubat sevgililer günü nedeniyle, "aşk: özveri mi? benliği korumak mı?" başlıklı bir konferans veriyordu.

nietzsche'den aparttığı bir cümleyi konu başlığı olarak seçen ülkü bey psikoloji doçentiydi. istanbul'da uyduruk bir özel üniversitede görevliydi. çoğunluğu mankafa olan öğrencilerine ders anlatırken kullandığı yüksek tansiyonlu üslubuyla konuşuyordu kürsüde. avuçlarını dayadığı kürsü adi formikayla kaplıydı; bir ayağı da kısa olduğu için, sallandıkça konsantrasyonu bozuluyordu adamın. gece hiç uyumadığı ve çok gergin bir sabah geçirdiği için sinirliydi. "şu siktiğimin kürsüsü yüzünden konuşmama fokuslanamıyorum!" diye küfrediyordu içinden.

"fokuslanmak" sözcüğünü yeni yeni kullanmaya başlamıştı. eskiden "odaklanmak" derdi. abd'de yürüttüğü psikoterapi çalışmalarını ingilizce yazdığı, beş para etmez bir kitapla taçlandırıp yurda dönen profesör altay çamur'un ikide bir "fokuslanmak" dediğini fark edince, hemen benimsedi bu sözcüğü; o da yerli yersiz "fokuslanmak" demeye başladı.

severdi böyle yeni sözcükler kapmayı, zengin bir dağarcığı vardı. ama herkes yalan yanlış kullanıyor diye dağarcığından sözcük ya da deyim sildiği de olurdu. bir akşamüstü, üç kuruş maaşıyla yurtdışı tatillerine nasıl gidebildiğine akıl sır erdiremediği fakülte sekreteri şenay hanım'ın, "çok keyif alıyorum şu bisküvilerden" dediğini duyunca, tiksindi bu "keyif almak" deyiminden; kimin ağzından duysa batmaya başladı.

ucuz kolejlerden yarım yamalak ingilizceyle mezun olmuş öğrencilerle içli dışlı olmayı çok seven şenay hanım'ın konuşması baştan başa yanlıştı aslında. ne kadar dil yanlışı varsa yapıyordu kadın. işin kötüsü, bunun havalı bir konuşma tarzı olduğunu sanıyordu. mesela, kendisiyle dalgasına flört eden kolejli piçlerin etkisiyle, ingilizce "feel" sözcüğünü türkçeye birebir uyarlamıştı. bayılıyordu onlar gibi "nasıl hissettin?" diye sormaya. ülkü bey bir gün kantinci kızla konuşmasına kulak misafiri oldu. kadının dekandan bahsederken, "bana kötü hissettirdi" dediğini duyunca, "şuna bir çaksam!" dedi içinden.

çakmadı elbette, o kadar değil; ama gene de büyük bir yanlış yaptı. özel üniversite kantininin şımarık öğrencilerine sonsuz bir çeşitlilik sunan kantinde, "ne yesem.. ne yesem.." diye düşünen kadına, gayet üstü kapalı bir biçimde, saçları jöleli erkek öğrencilerin fakülteyle ilgili bürokratik işlerini kolayca halletmek için kendisiyle flört eder gibi yaptıklarını, bunun bir çıkar ilişkisi olduğunu söyledi. cinsel içerikli ihsasları yanlış anlamakta şenay hanım'ın üstüne yoktu; yakışıklı doçentin kendisine asıldığını sandı.

bu gereksiz konuşmanın ülkü bey'in kariyeri değil ama, aşk hayatı açısından olumsuz sonuçları oldu. kimin kiminle yatmasının uygun olacağı konusunda sınırları sürekli genişleten bu özel üniversite camiasında, genellikle düzgün fizikli ve mümkünse seçkin kadınlarla ilişki kurduğu bilinen ülkü bey'in imajı zamansız bir yara aldı.

tam da bölüme yeni gelen ve yakışıklı son sınıf öğrencileri arasında, adı kısa sürede "verecen selcen"e çıkan genç araştırma görevlisi selcen akbaş'ı yemeğe çıkaracaktı. istanbul'un en moda restoranında yer ayırtmış, kıza facebook'ta şampanya, çiçek filan göndermiş, yatacaklarına garanti gözüyle baktığı için, temizlikçi kadından sadece bu tür özel gecelerde kullanmaya kıyabildiği, o çok pahalı çarşaflarını sermesini istemişti.

"hangisiyle yatsam kariyerime daha yararlı olur?" diye düşünen araştırma görevlisi güzel kız, seçkin bir doçent sandığı ülkü bey'in önüne gelenle yatan kart bir zampara olduğuna hükmetti; adamın günlerdir beklediği buluşmayı sudan bir sebeple iptal etti. tek gecelik partnerlerini seçerken pek de ince eleyip sık dokumadığı halde, şenay hanım'ın ülkü birinci konulu şen kahkahasına tanık olunca, kendini bu obez kadınla aynı seviyeye düşüren adamdan bir anda soğumuştu. fakültedeki iktidarı açısından daha kuvvetli olmakla birlikte, ülkü bey kadar çekici olmayan; hatta hiç çekici olmayan altay çamur'la yatmayı tercih etti.

31.05.2009

uzun lafın kısası

elsa morante: 
dünya, evrensel bilincin tapınağıydı; siz onu bir hırsız yatağına dönüştürdünüz!

george sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

kemal tahir: insanı aramayan, insanı bilmeyen toplumlarda özenti ile alınan her yeni sosyal müessese, işleri biraz daha karıştırıp berbat etmekten başka bir şeye yaramaz.

irvin yalom: kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

jerome k. jerome: bir kediyi boş laflarla, bir köpeği kandırdığınız gibi kandıramazsınız.

marianne williamson: korkumuzdan kurtulduğumuzda, varlığımız, başkalarını da kendiliğinden özgürleştirir.

platon: oligarşilerde baştakilerden başka hemen herkes dilencidir.

nermi uygur: yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

sophokles: sadık bir dostu reddetmek, kendi kendimizi hayatın en aziz bildiğimiz bir parçasından yoksun bırakmaktır.

ayfer tunç: efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.

joel bakan: her şeyin ya da herkesin mülk edilebildiği, manipüle edilebildiği ve sömürülebildiği bir dünyada eninde sonunda her şey ve herkes mülk edilecek, manipüle edilecek ve sömürülecektir.

31.01.2009

uzun lafın kısası

ayfer tunç: kevaşelerin gözden düşüşü daha ikinci gecede başlar.

julian barnes: yurtseverliğin en istekli yatak arkadaşı bilgi değil, cehalettir.

louis de bernieres: bu lanet olası dünyada biz insanlardan daha aşağılık, daha namussuz bir hayvan yoktur.

elsa morante: insana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

viktor emil frankl: alkol mutsuzluğunuzun ortadan kalkmasını sağlar; ama mutsuzluğun nedeni olduğu gibi kalır.

george sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

mario puzo: bir avukat, evrak çantasıyla, eli silahlı yüz kişinin çalacağından daha fazlasını çalar.

platon: şeyleri oldukları gibi görmek, saf ve anlatılamaz bir mutluluktur.

nazım hikmet: kötü yüreklerde kıskançlığın en büyük nedeni, bir kadınla erkeğin mutluluğudur. çünkü onlar iki önemli sorunu, sevgi ve sadakat konularını çözmüşler demektir.

sophokles: son gününü görmeden hiç kimseye mutluluğa ermiş demeyin.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.