doğan hızlan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğan hızlan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11.06.2010

müstehcen neşriyat

doğan hızlan

romancı-avukat esat mahmut karakurt, ünlü "afrodit" davasında yaptığı savunma ile "müstehcenlik" kavramına bir açıklık getirmiştir.

kısaca "afrodit" davasına değinelim:

pierre louys adlı fransız yazarının "afrodit"ini nasuhi baydar dilimize çevirdi. savcılık da bu kitap hakkında "müstehcen" diye dava açtı. "afrodit" davası, 1940 yılının kanlı savaş günlerinin gazetelerinin birinci sayfasında yer aldı. bu davada yalnız müstehcenlik kavramını düşünmemek gerekiyor. sanatın müstehcenlikten ayrıldığı noktanın, yerin saptanması bu davada düğümleniyordu. uygarlık anlayışının, cumhuriyet sonrası düşünce özgürlüğünün yerleşip yerleşmediğinin belgesi bu dava olacaktı.

cumhuriyet, akşam, tan bu davaya ağırlık verdiler. işte esat mahmut karakurt, burada iki kimliğini -avukatlık, romancılık- birleştirerek gerçekten unutulmaz, o yılların kuşağının belleklerinde yer eden bir savunma yaptı. mustafa şekip (tunç), sadrettin celal (antel) ve ali nihat (tarlan)'dan oluşan bilirkişi kurulu ve talim terbiye dairesi'nin verdiği raporlar kitabın müstehcen olmadığı görüşündeydi. savcılık ise iddiasını sürdürüyordu.

esat mahmut karakurt’un, "afrodit"in aklanmasını sağlayan savunmasından bir bölümü aşağıya aktarıyorum:

"nezaketine ve nezahatine ve bilhassa hüsnüniyetine emin olduğum istanbul müddeiumumisinin üç saatten fazla süren iddiasını büyük bir haz ve o nisbette de büyük bir teessürle dinledim.

iddia makamı, piyer louys'den iki parça bulup getirdi. fakat ben isterlerse kendilerine; okuduklarını gölgede bırakacak 312 parça getirip okuyabilirim şimdi. isterlerse nedim'in, nefi'nin, baki'nin divanlarından; incil'den, tevrat'tan parçalar okuyayım. isterlerse şimdi nedim'in hammamiyesini açarak dejenere olmuş bir bedbaht mahbubun; hamamın gölgeli bir köşesine uzanmış yatan nedim'in yanına gelerek ona nasıl sarılıp öpmek istediğini ve nedim'in de bu iffetsiz, ahlaksız oğlanın göğsünde çıkan tüyleri göstererek, "nasıl güneş bulutlanmaya başlamış!" diye devam eden parçasını okuyayım? isterler mi? tevrat'ı açarak hazreti lut'un bizzat kendi sulbünden hasıl olan iki kızının arasına girip onları nasıl inlete inlete istifraş ettiğini tasvir eden faslı tekrarlayayım mı? ve gene aziz müddeiumumi isterler mi ki incil'in kapağını kaldırarak daha dünyayı tanımayacak kadar küçük bir kızı; 100 tane karısı olan peygamber süleyman'ın nasıl bağırta bağırta hurma ağacının altına sürükleyip götürdüğünü hikaye eden fıkrayı okuyayım? ve gene isterler mi? sure-i yusuf'tan bir sayfa açıp "mısır kadınlarının; onun güzelliği karşısında nasıl kendilerini kaybederek tenasül aletlerinden kan bıraktıklarını" burada okuyayım?

şimdi soruyorum sayın müddeiumumiye: bütün bu klasik edebiyatımız ve bütün kütüb-ü mukaddese de mi müstehcen?

allah da mı -haşa- müstehcen neşriyat yapmış?

22.03.2010

saklı su

doğan hızlan

t.s. eliot: bir şiirin hayatımızda karşılığı varsa onu severiz.

jose garcia villa: insan kişiliğinin gelişmesi ve birliğe kavuşmasını ben bir insanın ulaşabileceği en büyük başarı sayıyorum.

yahya kemal: annemin resminden mahrumum. onun bir resmi hayatımın en büyük bir yadigarı olurdu. annemin simasını şimdi iyi hatırlayamıyorum. islam tesettürünün en şedit bir muhitinde doğduğu, yaşadığı ve öldüğü için bir resmini bırakmadan kayboldu.

"çünkü hep böyle olur. bir an gelir, kopar film. umulmadık bir anda tutulur güneş. gece vakitsiz iner." (onat kutlar)

federico garcia lorca: hiç kimse bu zamanda "sanat sanat içindir"e inanmaz. dünya olaylarının bu dramatik anlarında, sanatçı, halkıyla birlikte gülmeli ve halkıyla birlikte ağlamalıdır.

selahattin hilav: gerçekliğin dile getirilmesi büyük şiirin amacıdır.

nazım hikmet: klasik sanatkar, kendi devrinde yenilikçi olandır; yeniyi getirendir. tersine, devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkar klasik olmamıştır.

özdemir asaf: her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın şiiri yoktur.

sait faik: her insandan korkuyorum. kimdir bu sokakları dolduran adamlar? bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar birbiri içine giren şehirler yapmışlar? aklım ermiyor. birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?

4.06.2009

çalıntı kitap deposu

doğan hızlan

iyi her şey, gün gelir sevilir.

büyük yazarlar, yaşadıkları yeri sağlıklarında bedenleriyle, öldükten sonra da anılarıyla kaplar, silinmez izler bırakır.

yazarın söylediklerinin doğruluğu tartışılmaz da, her zaman bizi yabancılara kötü gösteriyor diye lanetlenir. en sevdiğimiz yaratık devekuşudur.

suçlamak çok kolaydır; insanı tatmin eder, rahatlatır. yalnız unutmayalım herkesin bir molla kasım'ı vardır. bugünü iyi bilmek mümkündür ama yarını değil.

edebiyat, çeşitlilikten doğan zenginliktir.

yazmak zor iştir ama okumak çok daha zor iştir.

kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.

ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel (arif damar)

çehov, bir genç yazara gönderdiği mektubunda yazarlığın altın ilkesinin gizini vermişti: "yaz; yazacak bir şeyin yoksa olmadığını yaz."

filiz ali: tarihe mal olmuş sanatçılar hakkında anma günleri yapılacaksa, bunun, en azından 1 yıl önce tasarlanmaya başlanması gerekir. ciddi bilimsel araştırmalar yapılması gerekir. dostlar alışverişte görsün misali durmadan yapılan anma günleri bence özellikle ölmüş olan sanatçılara karşı bir haksızlıktır. yeterince duyurulmadan yapılan anma günlerine de çok az kişi katılıyor. yasak savar gibi anma günü yapılmasını hata olarak görüyorum ben.

ciddilik pozunu takınanları sarsan, ona ayna gösteren kişiler, bence insanlığın gelişiminin öncüleridir.

kalabalıklar içinde yalnızlık, yalnızlıkların en giderilmezidir.

osmanlı'yı iyi bilen, tanınmış bir bilim adamının görüşünü çok severim: "osmanlı" demişti bir gün, "beş olan islamın şartına bir altıncısını ekledi, o da haddini bilmek."

palyaçoların en iyi seyircileri, çocuklarla yaşlılar. doğru bir saptama; ikisi de maske takma gereği duymazlar.

"her şeyi bilmek olanağı yoktur. ne var ki, ilgili olduğunuz konuda edineceğiniz bilgilerin nerede olduğunu bilmelisiniz."

ara güler: fotoğraf bir eğlence aracı, bir hobi değildir. çevremizdeki gerçeklerin daha sonraki kuşaklara kalmasını sağlayan bir araçtır. bu araç tarihin, tarihçinin kalemi gibidir. bizler bu yaşadığımız çağın objektifli tarihçileriyiz.

"yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere." (bertolt brecht)

"en iyi hediye kitaptır." ister okuyun, ister yakın. kültür ve turizm bakanlığı, kütüphane haftası dolayısıyla böyle bir kampanya açıyormuş. hafta; parlak törenlerle ilgi uyandırabilir, kitaba sevgiyi yaratmasa bile, bunu düzenleyenlerin siciline olumlu puanlar kazandırabilir. talihsizlik işte. kampanyanın başlamasından kısa bir süre önce ahmet altan'ın "sudaki iz" romanının imhasına karar verildi. böylesine zararlı bir metaya sevgi duyulması için açılan kampanya hem inandırıcılıktan hem içtenlikten uzak.

mevlanasız ruh sömürüsü olmaz.

"ben dehamı yaşamıma, yeteneğimi de yazılarıma koydum." (oscar wilde)

attila ilhan, "dersaadet'te sabah ezanları" kitabındaki osmanlıca kelimeleri anlamayanlar için, "öğrensin keratalar" demişti. belki biraz aşırı bir çabaya çağrıda bulunmaydı ama, gerçeklik payı büyüktü.

ödül; bir yazarın, bir kitabın bütün değerini belirlemez; ama şimşekleri dağıtır.

steven blumberg adında bir kitapperest (biblioman, kitap delisi) kitap çalmaktan 1991 yılında mahkum olmuş. 20 yıllık koleksiyonculuk (!) kariyerinde 23 bin 600 kitap çalmış, değeri 10 milyon doları buluyormuş. 268 kitaplığa fare gibi girip çıkmış, amerika'da 45 eyaletin hırsızlık dosyalarında onun adı var.

"roman sokağa tutulmuş bir aynadır." (stendhal)

arizona üniversitesi'nden dr. charles gerba'nın yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre; eğer masanızda yemek yerseniz, masanızda 20 bin mikrop barınıyor demekmiş. bu oran klozet kapağında daha azmış. ya telefon ahizeleri? onlarda da 25 bin mikrop yaşıyormuş.

"masası temiz olanların zihinleri açık değildir."

çoğu zaman bizim güzel konuşuyor dediğimiz kişi, büyük ölçüde hoş ve boş konuşan kişidir.

"ölümden başka her şeyin çaresi vardır."

kötü yapmaktansa hiç yapmamayı tercih edelim.