31.12.2019

uzun lafın kısası

fernando pessoa:
iyi bir düşçü asla uyanmaz.

osho: bir gün, her insanın yaşamında önemsiz ilkelerin üzerine çıkması gereken bir zamanın geldiğini öğreneceksin.

bertrand russell: hatırlamaya çalıştığımda, yaşamımda gerçekten hayat dolu, tutkulu olduğum birkaç dakikadan fazlasını bulamıyorum.

pascal: kötülük hiçbir zaman adalet duygusuyla yapıldığı zamanki kadar eksiksiz biçimde ve sevinçle yapılamaz.

raoul vaneigem: tek bir insan kıyımı bile yoktur ki, doğal eğilimlere karşı kolektif ya da bireysel olarak sürdürülen kutsal bir savaştan kaynaklanmasın.

eduardo galeano: dünya giderek devasa bir karakola ve bu karakol da dünya boyutunda bir tımarhaneye dönüşüyor. bu tımarhanede deli olanlar kim? kendilerini öldüren askerler mi yoksa onlara öldürmeyi emreden savaşlar mı?

george orwell: hazcı düşünmeye eğitilmiş bir ulus, köleler gibi çalışan tavşanlar gibi üreyen ve temel ulusal endüstrileri savaş olan halklar arasında hayatta kalamaz.

herman melville: ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz.

etgar keret: bu ülkede güçlü olan haklıdır; siyaset, ekonomi ya da park yeri, fark etmez. sadece kaba kuvvetin dilinden anlarız biz.

sigmund freud: dinsel doktrinlerin doludizgin hüküm sürdüğü dönemlerde insanların genellikle daha mutlu oldukları kuşkuludur, daha ahlaklı olmadıklarıysa kesindir.

halil cibran: hepimiz mahpusuz; ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

walter benjamin: insanlık kurtulmadıkça, ezilenler ezenlerden intikam almadıkça kültür de bir barbarlık belgesi olmaktan kurtulamayacaktır.

27.12.2019

kehanet

wilhelm reich


kutsal sözcüklerin tohumunu ektim yeryüzüne
palmiye ağacı göçtükten ve
kayalar ufalanıp kum olduktan çok sonra
anlı şanlı krallar
kuru yapraklar gibi dökülüp
toz olduktan, ortadan kalktıktan çok sonra
binlerce nuh gemisi
her tufanda şu sözlerimi taşıyacak:
ekilen tohumlar
ürün verecek

23.12.2019

imtihan

jean meslier

zayıf yaratıkların ihtiyaçlarını sağlayarak tanrısallık gösterisiyle cömertlik etmeye, özen göstermeye tanrı'nın lütfu denir.

ancak insan gözünü açar açmaz tanrı'nın kimseyle ilgilenmediğini görür. tanrı'nın lütfu ve iyiliği, bu dünyada oturanların büyük çoğunluğu için tümüyle uykudadır. insanların "mutlu" diye adlandırdığı çok küçük bir miktarına karşılık, çok büyük bir mutsuzlar kafilesi baskı altında inlemekte ve yoksulluk içinde sararıp solmaktadır.

batıl inançlardan ayrı olarak, tanrısal lütfun insan türü ve duygulu bütün varlıklar hakkında bu kuşkulu, bu karışık durumu incelemeye alınırsa görülür ki, merhametli ve özen gösteren bir anaya benzemekten çok uzak olarak bu tanrısallık, daha çok o ahlaksız analara benzer ki; şehvetli aşklarının sonuçlarını hemen unuturlar, rahimlerinde taşıdıktan yükten kurtulmuş olmalarından doğar doğmaz memnun olurlar, onları bir daha anmazlar, çocuklarını yardımsız ve korumasız olarak talihin keyif ve hevesine terk ederler.

yüce bir tanrı'nın yönetimi altında niçin bu kadar çaresiz, bu kadar perişan insanlar bulunduğunu sorduğunuz zaman, "bu alem, insanı daha mutlu bir aleme götürmeye mahsustur." diye bizi avuturlar. bize, üzerinde yaşadığımız yuvarlağın bir "sınav yeri" olduğunu söylerler. sonra "tanrı yalnız kendisine özgü olan gerçekleşmesi olanaksızı ve süresiz mutluluğu insana verememiş ve ulaştıramamıştır." diyerek ağzımızı kapatırlar. bu cevaplarla nasıl yetinilebilir? nasıl tatmin olunabilir?

bir varlığın zekası, yeteneği hakkında, ancak, hedeflediği amaca ulaşmak için kullandığı araçların uygunluğuyla karar verebiliriz. dünyada olup biten her şey, zeki bir varlık tarafından yönetilmediklerini bize en kesin şekilde kanıtlar.

20.12.2019

kötülük üzerine bir deneme

terry eagleton

bir eyleme kötü demek, onun anlayışımızın ötesinde olduğunu söylemektir.

bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa o kadar kötüdür.

polis memurunun "kötü" kavramını kullanması elbette ideolojiktir.

nasıl yaşamışsanız öyle ölürsünüz. ölüm, eğer başarıyla gerçekleştirmek istiyorsanız, yaşarken provasını yapmanız gereken bir kendinden vazgeçiştir. aksi takdirde ölüm bir ufuk değil bir fasit dairedir.

kötülük sağlam ve dayanıklı görünse de örümcek ağı kadar uçucudur.

eğer insan ırkı, türün devamını sağlayacak sağda solda kalmış birkaç sapkın heteroseksüel hariç neredeyse tamamen eşcinsel latinolardan oluşsaydı, tarihimizdeki pek çok kargaşayı ve katliamı kesinlikle yaşamak zorunda kalmayacaktık.

kötülerin, hayatın sürdüğü acı gerçeğine karşı yapabilecekleri tek şey yok etmektir.

tanrı, üyeliğinden çıkamayacağın bir kulüp gibidir. o'na başkaldırmak, kaçınılmaz olarak varlığını kabul etmektir.

kötülükten gerçekten de bir iyilik doğabilir.

kötülüğün işe yarar hiçbir amacı yoktur ya da öyle görünür. kötülük sapına kadar amaçsızdır. amaç gibi yavan bir şey onun ölümcül saflığını lekeler.

kötülük tamamen sapkındır. bir tür kozmik huysuzluktur. adaletsizlik hayran olunacak bir başarı haline gelsin diye geleneksel ahlak değerlerini alaşağı ettiğini söyleyebilir ama gizliden gizliye bu söylediğine de inanmaz.

güç, zayıflıktan nefret eder çünkü zayıflık güçlünün zaaflarını yüzüne vurur.

kötülük, korkunç bir içsel eksiklikten kurtulmaya çalışan bir zalimliktir.

kötülük bir tür kozmik küskünlüktür. kötüler, en çok dayanılmaz sefilliklerini ellerinden almak isteyenlere saldırırlar.

kötülük, garip bir şekilde, modern varoluşun bayağı özelliklerine karşı bir duruştur. kötü, modern yaşamı tatsız bulan elitist bir irticacıdır. modern hayat lanetlemeyi hak edecek kadar derin değildir ve kötünün amacı ona ruhen egzotik bir şeyler katmaktır.

cehennem ağza alınmaz uygunsuzlukların sahnesi değildir. öyle olsaydı, kapısında kuyruğa girmeye değerdi. cehennem, güney dakota'nın bütün kanalizasyon sistemini ezbere bilen takım elbiseli bir adamın size sonsuza kadar süren bir nutuk atmasıdır.

kötüyü yıkıcı ve yok edici davranışından vazgeçiremezsiniz; çünkü yaptığının bir amacı ve anlamı yoktur.

19.12.2019

dinlerin sorgulanması

comte de volney

bütün topluluklar, birbirini parmakla göstererek "siz yanılgı içindesiniz." diyorlardı; "gerçekle mantık yalnızca bizdedir; bütün hukukun, bütün adaletin gerçek kuralı, mutluluk ve yetkinliğe götüren tek yol yalnızca bizimkidir; bütün öteki insanlar ya kör gözlüdürler ya da başkaldırıyorlar."

üzerinde bir ay, bir sargı bir de kılıç bulunan yeşil sancaklarıyla birinci topluluk, arap peygamberin ümmetidir. "tanrı birdir" demek (ne olduğunu bilmeden), bir adamın sözlerine inanmak (dilini anlamadan), bir çöle gidip tanrı'ya yakarmak (her yerde bulunduğu halde), ellerini suyla yıkamak (ve kandan da çekinmemek), gündüz oruç tutmak (geceleyin de yemek yemek), malının zekatını vermek (ve başkasının malını zorla ele geçirmek): işte muhammed'in çizdiği yetkinlik yolları; işte ona bağlı dindarların onay sesleri.

kim bunları kabul etmezse cehennemliktir, tanrı'nın ilencine uğrar, kılıçtan geçmeye yargılıdır. yaşamı yaratan, acıyanların en acıyıcısı olan tanrı, böyle ezici, öldürücü yasalar koymuştur. o, bu yasaları, her ne denli bir adama bildirmişse de bütün evren için yapmıştır. henüz daha dün yayımlamışsa da geçmiş, gelecek bütün zamanlar için koymuştur.

bu yasalar bütün gereksinmeleri karşılar; ama tanrı, onların yanına bir de kitap eklemiştir. bu kitap ışık saçacak, apaçıklığı gösterecek, yetkinlik ve mutluluk getirecekti. oysaki peygamber yaşarken bile yanındaki adamlar her tümcesine belirsiz, ikili, birbirine karşıt anlamlar verdikleri için, onu anlatmak ve açıklamak zorunda kalındı. yorumcular da düşünce ve kanı ayrılıkları içinde birbirine karşıt, düşman mezheplere parçalandılar.

mezheplerden biri, peygamberin gerçek ardılının ali olduğunu söyler, öteki ömer'i ve ebubekir'i tutar. bir mezhebe göre kuran sonsuz değildir, ötekine göre de abdest almaya, namaz kılmaya bir zorunluluk yoktur. kırmıti hacca gitmeyi kabul etmez, şarap içmeye de izin verir; hakimi, ruhların ten değiştirdiklerini anlatır. böylece bunlar, yetmiş mezhebe kadar çıkarlar. bu karşıtlık içinde her biri, apaçıklığı yalnızca kendine mal edip ötekileri sapkınlık ve dinsizlikle damgalayarak hepsine karşı kanlı bir din savaşı açar.

görkemli beyaz sarıkları, geniş yenleri, uzun tespihleriyle dikkati çeken bu adamlar imamlar, mollalar, müftülerdir; yanındakiler de sivri külahlı dervişler, dağınık saçlı merabıtlardır. bak işte, yürekten kelime-i şehadet getiriyorlar; günah-ı kebair ve günah-ı sagairin şartıyla biçimi, tanrı'nın sıfat-ı zatiyesi ve sıfat-ı subutiyesi, şeytan, cin ve periler, ölüm, ölümden sonra dirilme, münkir-nekir, sırat, mizan-ül-amel, mahşer günü, cehennem azabı ve cennet sefasından yana çekişmeye başlıyorlar.

bütün insanlara can veren, bütün insanların babası, acıyanların en acıyıcısı bir tanrı'yı kutsayan bu din, bir savaş ve cinayet nedeni, bir anlaşmazlık meşalesi olarak bin yıldan fazla bir süredir yeryüzünü kana boyuyor; eski yarımkürenin bir ucundan öbür ucuna karışıklıklar, kasırgalar saçıp duruyor.

***

bunların yanındaki, beyaz üstüne haçlar serpili sancaklarıyla bu ikinci, daha kalabalık topluluk, isa'nın ümmetidir. onlar da müslümanların tanıdığı tanrı'yı tanırlar, aynı kitaplara inanırlar. onlar da müslümanlar gibi, bütün insan türünü bir elma yedi diye yıkıma sürüklemiş bir ilk insan kabul ederler. bununla birlikte, ötekilere karşı kutlu bir tiksinti duyarlar. birbirlerine acıyarak, günahkâr ve kafir derler.

ayrılığa düştükleri en büyük nokta, her ikisi de tek ve bölünmez bir tanrı kabul ettikten sonra, hristiyanların, bu tanrı'yı yine de bir bütün olarak kalmak üzere, her birisinin tam ve başlı başına birer tanrı olmasını diledikleri üç ögeye ayırmalarıdır. evreni kaplayan bu varlığın da maddesiz, öncesiz ve sonsuz olmaktan çıkmaksızın, bir insan bedeni içine girerek, sınırlı, ölümlü, maddi organlar edindiğini eklerler.

müslümanlar, her ne denli kuran'ın sonsuzluğunu ve peygamberin de tanrı'nın elçisi olduğunu kavrarlarsa da bu gizemi anlayamazlar. hristiyanlara birer deli damgası vurarak, hasta beyinlerdeki düşlemler diye bunları reddederler. bu yüzden de yatışmak bilmeyen kinler doğar. bir yandan da hristiyanlar, kendi dinlerinin birçok noktası üzerinde ayrılıklara düşerler. türlü türlü mezhepler kurmakta müslümanlardan geri kalmazlar. öyle konular üzerinde çekişirler ki bunlar duygularla kavranamadığı için kanıtlama olanağının bulunmamasından dolayı, her birinin düşünceleri de kendi istek ve heveslerinden başka bir temele dayanmaz. bu yüzden çekişmelerinde bir kat daha sert, bir kat daha dik kafalı olurlar.

tanrı'nın bilinmeyen, anlaşılmayan bir varlık olduğunda uzlaşırlar da onun özü, davranış biçimi ve özellikleri üzerinde çatışırlar. düşündükleri gibi, tanrı'nın insan biçimine girmesinin kavrayışın üstüne çıkan bir bilmece olduğunda birliktirler; ama yine de iki istemle iki niteliğin karıştırılması ya da birbirinden ayrılması, özün değişmesi, gerçek ya da mecazi varlık, bedenlenmenin niteliği gibi konularda anlaşamazlar.

***

ey insanlar! sözlerimi soğukkanlılıkla dinleyin: iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak için ölüp gitmeniz, bunun sonucunu dörtten çok yazar mı?

sizin inanışınız, hiçbir şeyin varlığını değiştirmedikten başka neyi kanıtlar? gerçek yalnızca birdir; sizin inançlarınızsa türlü türlüdür; demek ki içinizden birçoğunuz aldanıyorsunuz. açıkça görüldüğü gibi, bunlar yanlışa inanmışlarsa, insanın inanışı neyi kanıtlar? yanlış uğruna da kurban gitmişler varsa, gerçek nasıl belli olacak? hem, şeytan da mucizeler gösteriyorsa, tanrılığın ayırıcı özelliği nerede kaldı? hem de niçin hep öyle akla yatkın gelmeyen, yarım yamalak mucizeler? niçin, düşünceleri değiştirmek varken, doğanın altı üstüne getiriliyor? insanların kafalarını aydınlatmak, onları doğru yola getirmek varken, onları öldürmek ya da gözlerini korkutmak da ne oluyor?

ey hem bön hem de dediğinden şaşmayan ölümlüler! hiçbirimiz dünkü olup biteni, bugün gözümüzün önünden geçip gideni iyice bilmiyoruz da ne diye iki bin yıl öncesi için ant içmeye kalkışıyoruz?

ey zayıflığına bakmadan kendisini beğenen insanlar! doğanın derin, değişmez yasaları var; bizim ruhlarımızsa kuruntular ve anlamsızlıklarla dolu. biz her şeyi anlamak, her şeyi kanıtlamak istiyoruz. gerçekte bütün insanlar için aldanmak, bir atomun özelliklerini değiştirmekten çok daha kolaydır.

***

bir bilgin, "olaylara dayanan kanıtlar örtülü kaldığına göre, bunları bir yana bırakalım da akla dayanan, öğretide bulunan kanıtları ele alalım." dedi. 

bunun üzerine muhammed'in dininden bir imam tam bir güvenle ortaya çıktı. mekke'ye doğru dönüp tumturaklı bir kelime-i şehadet getirdikten sonra, ağır, görkemli bir sesle, "hamd olsun sana tanrım!" dedi, "nur, gün gibi parıldamaktadır; gerçeğin sınavdan geçmeye gereksinmesi yok." sonra da kuran'ı göstererek,

"işte nurun, gerçeğin özü. bu kitabın kuşkuya gelir yeri yok. sıradan insanı kurtarmak, bilgini de şaşırtmamak için peygambere gönderilmiş olan tanrı sözünü tartışmadan kabul edip gözleri kapalı gideni bu kitap doğru yoldan ayırmaz. tanrı, muhammed'i yeryüzüne elçi gönderdi; dinine inanmak istemeyene kılıçla boyun eğdirmesi için yeryüzünü onun ellerine bıraktı. kafirler ayak diremekte, inanmak istememektedirler; onların bu dikkafalılığı tanrı'dan geliyor; korkunç cezalara çarpmak için tanrı onların yüreklerini kilitledi."

bu sözler üzerine, her yandan yükselen mırıldanmalar, söylevciyi susturdu. bütün topluluklar, "böyle kolaycacık bizi aşağılayan bu adam da kim?" diye bağrıştılar, "yengi kazanmış baskıcı bir yönetici gibi, kendi inancını ne hakla bize zorla kabul ettirmeye kalkıyor? tanrı bize de onun gibi göz, ruh, zekâ vermedi mi? neye inanıp inanmayacağımızı bilmek için bunları bizim de kullanmaya hakkımız yok mu? onun bize saldırmak hakkı oluyor da bizim kendimizi savunmamız hakkımız değil mi? onun canı sınamadan inanmak istemişse biz de düşünüp inceleyerek inanmakta özgür değil miyiz? ışıktan korkan bu ışıklı öğreti de ne oluyor? kim bu iyilik tanrısının elçisi ki cinayetten, kavgadan başka öğüt vermiyor? bu nasıl adalet tanrısıdır ki gerçeği görememeye kendisi neden oluyor, sonra da cezalandırıyor? gerçeğin kanıtları zor ve işkenceyse tatlılık ve acıma da yalanı mı gösterecek?" 

bunun üzerine yandaki topluluktan bir adam imama doğru ilerleyerek ona, "muhammed'i en iyi öğretinin elçisi, gerçek dinin peygamberi olarak kabul edelim." dedi; "ama hiç değilse dinini yerine getirmek için kimin yolundan gideceğimizi bize söyleyiverin: damadı ali'nin mi, yoksa halifeleri ebubekir ile ömer'in mi?" bu adlar ağza alınır alınmaz müslümanlar arasında korkunç bir ayrılık çıktı. ömer'i tutanlarla ali'yi tutanlar birbirlerine "sapkın, dinsiz, kafir" diyerek ilençler yağdırdılar. kavga o kadar alevlendi ki yumruk yumruğa gelmesinler diye yandaki topluluklardan bazıları araya girmek zorunda kaldılar.

sonunda ortalık biraz yatışınca yasa yapan, imamlara "ilkelerinizin nasıl sonuçlar verdiğini görüyorsunuz." dedi. "insanlar bu ilkelere göre davransalardı, siz bile çelişkiler çıkarıp tek kişi kalıncaya dek birbirinizi yerdiniz; oysa tanrı'nın ilk yasası, insanın yaşaması değil midir?"

sonra öteki topluluklara dönerek, "kuşkusuz bu göz yummazlık, bu tekelcilik ruhu her türlü adalet düşüncesine karşı gelmekte; ahlakın ve topluluğun bütün temellerini altüst etmektedir. ama yine de, temeli öğrenmeden biçimsellik üzerinde yargı vermemek için, bu öğretiyi toptan reddetmeden önce, dogmalarından birkaçını anlamak uygun olmaz mı?" dedi. 

topluluklar bunu kabul edince imam, tanrı'nın nasıl putperestlik içinde yolunu sapıtmakta olan uluslara yirmi dört bin peygamber gönderdikten sonra, bir sonuncusunu, hepsinin yetkini, hepsinin üstünü muhammed'i gönderdiğini anlatmaya başlayarak, "esenlik üstünden eksilmesin." dedi. o acıması bol olanın, bundan böyle tanrı sözünü kafirler bozup değiştirmesinler diye, kuran'ın sayfalarını nasıl kendisinin yazdığını anlattı.

müslümanlığın dogmalarını bir bir inceleyerek, tanrı sözü olarak, kuran'ın, tıpkı çıktığı kaynak gibi, nasıl öncesiz ve sonsuz olduğunu; onun nasıl, cebrail'in yirmi dört bin kez geceleri görünmesiyle yaprak yaprak gönderildiğini; meleğin küçük bir tıkırtıyla geldiğini bildirmesi üzerine peygamberi nasıl soğuk bir ter kapladığını; bir gece gizem perdesi açılıp peygamberin yarısı kadın, yarısı at olan burak adlı bir hayvana binerek nasıl doksan kat göklerde dolaştığını; kendisinde mucize gücü olduğu için nasıl kızgın güneş altında yürüdüğünü; bir sözle ağaçları yeşerttiğini, kuyuları, sarnıçları suyla doldurduğunu, ay'ı ikiye böldüğünü; onun gökten aldığı buyrukla, kılıcı elinde, yüceliğiyle tanrı'ya en çok yakışan, tapınıştaki yalınlığıyla da insanlara en uygun gelen dini nasıl yaydığını anlattı.

çünkü bu dinin topu topu sekiz on şartı vardı: tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmak; muhammed'i onun tek elçisi olarak tanımak; günde beş vakit namaz kılmak; yılda bir ay oruç tutmak; ömründe bir kez hacca gitmek; mallarının zekatını vermek; hiç şarap içmemek; hiç domuz eti yememek; kafirlerle savaşmak.

her müslüman, bu yoldan gitmekle sağken gazi, ölünce de şehit sayıldığı için, daha bu yeryüzündeyken bir yığın nimetten yararlandığı gibi, ölümünde de günahlarıyla sevapları tartıya vurulup, iki kara meleğin temize çıkardığı ruhu, cehennemin üstündeki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü geçtikten sonra zevkler diyarına alınıyordu. bal ve süt ırmaklarıyla sulanan; hint'in, arap'ın bütün o güzel kokularının yayıldığı bu yerde, hep el değmemiş gibi kalan genç kızlar, göğün hurileri, durmadan gençleşen bu seçkinleri, hep tazelenen iyiliklere ve ilgilere boğmaktaydılar.

bu sözler üzerine bütün yüzlerde istem dışı bir gülümseme görüldü. topluluklardan birçoğu, bu inanç temellerini yargıya vurarak, hep birden, "aklı başında insanlar, böyle düşlemleri nasıl kabul ederler? sanki binbir gece masallarından birini dinlemiş gibi değil miyiz?" dediler.

bir samoyed de ortaya çıkarak "muhammed'in cennetini ben çok iyi buldum." dedi. "ama ona ulaşmak için tutulacak yollardan biri üzerinde takıldım kaldım. çünkü muhammed'in buyurduğu gibi gün doğmadan başlayıp gün batıncaya kadar yiyip içilemeyeceğine göre, güneşin tam dört ay batmadan ufukta kaldığı bizim ülkemizde böyle bir oruç nasıl tutulur?"

müslüman bilginler, peygamberin onurunu korumak için, "böyle şey olmaz." dediler. ama yüz ulus bunu doğrulayınca muhammed'in yanılmazlığı çirkin bir sarsıntıya uğramaktan kendisini kurtaramadı.

bir avrupalı, "tanrı'nın bize yeryüzünde geçen şeyleri hiç öğretmeyip de durmadan ahirette olup bitenleri bildirmesi ne kadar tuhaf!" dedi.

bir amerikalı, "ben hacca gitmekte büyük bir güçlük görmekteyim." dedi, "çünkü bir kuşağı yirmi beş yıl, yerküre üzerindeki insanların sayısının da yalnızca yüz milyon olduğunu varsaysak, herkes ömründe bir kez mekke'ye gitmek zorunda olduğundan, her yıl yollarda dört milyon insan olacak demektir. aynı yılda da dönülemeyeceğine göre, bu sayı iki kata, yani sekiz milyona çıkar. yeryüzünü kaplayan bu din kafilesine yiyecek, su, yer, gemi nereden bulunacak? bunun için mucize gerek."

bir katolik din bilgini, "muhammed dininin temelini yapan düşüncelerden birçoğunun kendisinden çok önce var olması, bu dinin tanrı'dan gelmediğini gösterir." dedi, "bizim kutlu dinimizle yahudilerin dinindeki gerçeklerin değiştirilerek, karmakarışık bir biçimde bir araya getirilmesinden başka bir şey olmayan bu dini, tutkulu bir adam, kurduğu egemenlik tasarıları ve dünyalık amaçları için kullanmıştır. kitabını gözden geçiriniz; içinde, tevrat ile incil'de anlatılanların saçma sapan masallara çevrilmesinden; kapalı, birbirini tutmaz tumturaklı sözlerle gülünç ya da tehlikeli inançların bir araya getirilmesinden başka bir şey göremeyeceksiniz. bu inançlardaki ruhla peygamberin tuttuğu yolu inceleyin; amacına ulaşmak için, yönetmek istediği halkın tutkularıyla, doğrusu ustalıkla oynayan, kurnaz ve korkusuz bir kişilikten başka bir şey bulamazsınız." 

"karşısına alıp konuştuğu kimseler sıradan, bön insanlardır; o da onlara olmadık acayiplikler uydurur; onlar cahildir, kıskançtırlar; o da bilimi kötüleyerek onların gururlarını okşar. yoksul ve açgözlüdürler; o da yağma umuduyla onların hırslarını kamçılar. en önce, yeryüzünde onlara verecek hiçbir şeyi olmadığından, göklerde hazineler yaratır. en büyük nimet diye ölmek isteğini uyandırır. cehennemle korkakların gözünü yıldırır, gözüpeklere cenneti söz verir; yazgıya inanmakla zayıflara güç verir; bir sözcükle, bütün tutku etkenlerinden, duyguların bütün eğilimlerinden yararlanarak gereksindiği bağlılığı elde eder."

yabanıl insanlar da ileri atılarak "ne?" dediler, "bir elma yediler diye bütün insanlar ilence uğrasın; siz de 'adaletli tanrı' deyip durun. hangi acımasız, babaların suçundan dolayı oğullarını sorumlu tutmuştur? hangi insan, başkasının yaptıklarından hesap verebilir? bu, her türlü adalet düşüncesini altüst etmek değil midir?"

başkaları da "bütün bu ileri sürülen olayların tanıkları, kanıtları nerede?" dediler. "kanıtlarını hiç incelemeden bu olanları olduğu gibi kabul edebilir miyiz? en küçük bir dava açmak için bile iki tanık gerekirken bizi bütün bunları geleneklerle, ağızdan ağıza gelen sözlerle inandırmaya kalkıyorlar."

***

yahudiler, hristiyanlar, müslümanlar! savlarınızın anlamı ne olursa olsun, siz manevi varlıklar dizgemiz içinde zerdüşt'ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.

cennetlik kişi, zenginlikleri reddeder; ancak kendisine gereken kadarını kullanır. bedenini aşağı görür. tutkuları susmuştur, hiçbir şeyde gözü yoktur, hiçbir şeye bağlanmaz. hep benim öğretimi düşünür durur. sövmelere sabırla katlanır, yanındakilere hiç kin beslemez.

gökle yeryüzü yok olup gidecek, öyleyse siz de hiçleşen dört maddeden yapılmış bedeninize değer vermeyin. yalnızca ölümsüz ruhunuzu düşünün.

şehveti dinlemeyin. tutkular, korku ve dert uyandırır. tutkuları boğun, korkuyla derdi de yok etmiş olursunuz.

kim benim dinimi kabul etmeden ölürse, bu dini yerine getirinceye dek, durmadan yeryüzüne dönerek insanlara karışır.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir; tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecaz ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların gidişi saklıdır.

gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir. bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşamak ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

bu ruh, eylemleriyle ilişkilerinin gösterdiği sonsuz değişiklik yüzünden, kimi zaman etkin, kimi zaman edilgin, kimi zaman basit, kimi zaman de karmaşık sayıldığı için, insan zekâsına her zaman çözülmez bir bilmece gibi göründü. açıkça anlayabileceğimiz, yalnızca maddenin asla yok olmadığı ve özünde bulunan özellikler sayesinde, evrenin de canlı ve düzenli bir varlık gibi yönetildiğidir.

insanın bu yasaları bilmesi, bilgeliği ortaya çıkarır. erdemle yeterlilik, bu yasaların göz önünde tutulmasındadır. kötülük, günah, yanılmaysa bunların bilinmemesinde, bunlara karşı gelinmesindedir. en küçük atomdan en yüksek yıldızlara dek zincirleme giden nedenlerle sonuçlardaki alınyazısını; ağır cisimlerin yere inmesini, hafiflerinin yükselmesini sağlayan zorunluluk, mutlulukla yıkımı da bu yasaların bir sonucu yapmıştır.

işte, buddhamız somona gautama'nın ölüm döşeğinde bildirdikleri bunlardır.

17.12.2019

şöhret

baltasar gracian

akıllı insan şunu bilir ki basiret, rüzgârın estiği yönde yol alır.

temeli sağlam olmayan şeyler asla uzun süre yaşamaz.

ünlü olma tutkusu insanın en iyi yönünden kaynaklanır. çağlar boyu devlerin kardeşi olmuştur, her zaman uçlara meyleder. ya insanı dehşete düşüren ucubeler ya da göz kamaştıran dahiler yaratır.

güzellik ve aptallık genellikle el ele yürürler.

kendimizden daha iyilere karşı duyduğumuz hoşnutsuzluk kadar küçük düşürücü bir şey yoktur.

eğer talihin evine zevk kapısından girerseniz hüzün kapısından çıkmanız gerekir. talih pek az kişiyi kapıya kadar uğurlar. yeni geleni her zaman sıcak karşılasa da ayrılan ziyaretçiye genelde soğuk davranır.

iyi bir geri çekilme, cesur bir saldırı kadar başarılıdır.

bazı insanların karakterleri tamamen aldatıcıdır. kulübe odalarına açılan saray koridorları gibidirler.

hiçbir şey kalbin hırslarını başka birinin şöhretinin ilan edilmesi kadar kamçılayamaz. kıskançlığı bileyen, zengin bir ruhun beslenmesini de sağlar.

birçok insan rakibi yokken iyi bir şöhrete sahiptir. her rekabet insanın saygınlığına zarar verir.

yetenekler ve hizmetler sayesinde alınandan daha kahramanca bir intikam yoktur, bunlar rakiplerinizi kıskançlığın pençesine yuvarlar.

her başarı rakibinizin boynundaki yağlı ilmeğe atılan bir düğümdür ve düşmanın galibiyeti, rakibin cehennemidir. kıskançlar birçok kez ölür ama alkışı yine de kıskanılan kazanır.

16.12.2019

aşk

thomas hardy

ah, bir zamanlar, evlendiğim adamdan saygı ve sevginin en yükseğini görmezsem yetinemeyeceğimi sanırdım. şimdiyse taş yüreklilik dışında her şeye razıyım.

bütün aşklar nikah kıyılınca sona erer.

aşka düşmenin belirli bir yolu vardır da çıkmanın yoktur -bu, dikkatinizi çekmiş olabilir. kimileri evliliğe kestirme bir çıkış yolu gözüyle bakarlar.

ayrılık, kimi yaradılışlar üzerinde kesin etki yaparsa da, kimilerinin uzaktaki sevgiliyi büsbütün gözlerinde büyütmelerine yarar. bunlar daha çok, sevgileri dingin, fırtınasız olmakla birlikte, derin ve sürekli olan kimselerdir.

bir erkeğin en kolay kanabileceği zaman, yarı yarıya ya da bütün bütün âşık olduğu kadınla ilgili övgü sözleri duyduğu zamandır.

en saf aşkların en eşsiz özverileri bile, aşığın kendi kendini şımartmasıdır; bu yüzden de cömertlik sayılmaz.

karşılık bulmamış bir aşkın öfkesi, ısırıp zehirlese de çekilebilir; böyle aşağılanmakta bir zafer, bu yollu çekişmede bir sıcaklık vardır.

kadın kolay etkilendiği çağda, eğer karşısındaki etki güçlüyse, yalnızca seçtiği sözcüklerle değil -bu olağandır- aynı zamanda ses tonu ve anlatımlarıyla da erkeğe doğru yönelir.

sevilenin yanlışlarını düzeltebilmek uğruna onun öfkesini göze almaktan bile korkmayan aşk, geleceği pek umutlu olmasa da, yüce sayılabilecek bir aşktır.

seven bir erkekte, gönlü boşken bulunmayan bir yüce güç buluruz; ne var ki gönlü boş adamlardaki görüş genişliğini de hiçbir sevdalıda bulamayız. ön yargı ve yan tutmanın olduğu yerde biraz görüş darlığı da elbet olacaktır. aşk, duyguyu kabartırsa da dinç kafayla düşünme yeteneğini eksiltir.

14.12.2019

edebiyat

doris lessing

eğer bir roman yazarıysanız, daktilonuz her zaman bir şeyler yazma özlemi içindedir.

bir bilim kurgu romanının kapağını açmak ya da bilim kurgu yazarlarıyla birlikte olmak, eğer geleneksel edebiyat dünyasının bir toplantısından yeni çıkmışsanız, demode ve havasız bir odanın pencerelerini açmaya benzer.

edebiyat uygarlığı, adaleti ve yıkıma muhalefet edenleri yüceltmeye odaklanmalıdır.

bence edebiyat -roman, öykü, hatta bir dize şiir- imparatorlukları yıkabilecek güçtedir. "ve sardı çağı bu sürüler."

bir yazarın hayatını anlatmak imkânsızdır çünkü gerçek kısmı kâğıda dökülemez.

yazarların psikolojik doğası, yazdığınız şeyle aranıza belirli bir mesafe koyar. yazma süreci tamamen mesafe koymaktır. yazar için, değerli olması bundandır, bu sürecin sonucunda ortaya çıkanı okuyanlar içinse yazma sürecini değerli yapan işlenmemişi, kişiseli, incelenmemişi alıp genele taşımasıdır.

yeni başlayan bir yazarın en kötü düşmanının, onu seven arkadaşlar olduğuna inanıyorum.

bazı kitaplar sadece azınlıklar tarafından okunabilir ve istediğiniz kadar pohpohlama veya tanıtım yapın, bunu değiştiremezsiniz.

ancak bunlar en iyi ve -gizlice, sessizce ve rahatlıkla- en etkili, dönemin atmosferini ve standardını belirleyen kitaplardır.

gerçekten güzel yazılmış bir biyografiden daha iyi ne olabilir?

bir hikâye oluşturduğunuz ve bir sembole veya analojiye ihtiyaç duyduğunuz zaman, yapabileceğiniz en iyi şey, her zaman en eski ve en tanınmış olanı seçmektir.

kötü bir kitap size insanlar hakkında değil, sadece yazar hakkında bilgi verir. kötü bir kitap sevgi, nefret, ölüm vs. hakkında pek bilgi vermez. ama kötü bir kitap belirli bir zaman veya yer konusunda - yani tarih konusunda epeyce bilgi verebilir. gerçekler. alışkanlıklar. gelenekler. iyi bir kitap ikisini de yapar.

bir otobiyografinin doğru olmamasının asıl nedeni, gerçek nedeni, zamanın sübjektif olarak yaşanmasıdır.

o vahşi hicivcinin, hayatın, bizzat kendisinin her gün yaptığı acımasızlığı hiçbir yazar bulup yazamaz.

bir romancının yaratıkları hiçbir zaman kendi doğasının -romancının- izin verdiği davranış yelpazesinin dışına çıkamaz.

12.12.2019

düşünceler

pascal

sessizlik en büyük zulümdür. azizler asla sessiz kalmamıştı.

tutkuların etkisinde değilsek, sekiz gün ile yüz yıl arasında fark yoktur. bütün ihtilaflar en nihayetinde iki yüz yıl içindir.

kötülük hiçbir zaman adalet duygusuyla yapıldığı zamanki kadar eksiksiz biçimde ve sevinçle yapılamaz.

"amirler için bilmemek bir özür değildir; çünkü bilmeleri gerekirdi."

olasılığı ortadan kaldırın, insanları hoşnut etmenin yolu kalmaz. olasılığı ortaya koyun, artık onları hoşnutsuz edemezsiniz.

hiç pişmanlık duymayacak kadar kötü olduğunuzda, kimseyi gücendiremezsiniz.

okulda size boşluk diye bir şey olmadığı söylendiğinden, bu yanlış kanıyı kabul etmeden önce boşluğu açıkça kavrayan sağduyunuz artık körelmiştir; onu ilk haline döndürerek ıslah etmek gerekir.

kleopatra'nın burnu biraz daha küçük olsa, dünyanın hali bambaşka olurdu.

tek tek bütün meşgaleleri incelemeye gerek duymadan, hepsinin oyalanmanın bir türü olduğunu anlamak yeterlidir.

tutkular efendi olduğunda, zaafa dönüşür, ruha kendi besinlerinden verirler; tutkuların besiniyle beslenen ruh zehirlenir.

10.12.2019

yol

søren kierkegaard

herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği nesnel bir hakikati dile getirerek akıllı olduğunu kanıtlamayı uman bir adam deli midir?

marcus aurelius carus: ruhun bilinçli hayatına dair bilginin anahtarı bilinçdışında yatar.

kibirli bir tine en çok ıstırap veren -çünkü bir mikroskoptan bakmak müthiş bir üstünlüktür- o tinsel kesinlik, her şeyin en alçak gönüllüsü, mevcut tek kesinliktir.

suskunluğun iç gözlemi bütün medeni sosyal ilişkinin koşuludur; içebakışın dışavurulmuş karikatürü bayağılık ve gevezeliktir.

tevazu, nedamet ve sorumluluk her şeyin "prensip gereği" yapıldığı yerde kolay kök salamaz.

derin türler kendilerini asla unutmazlar ve asla olduklarından başka bir şey olmazlar.

her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme. ben her gün sağlığıma yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum; en iyi düşüncelerime kendimi yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum.

hareketsiz oturunca, ne kadar hareketsiz oturulursa hastalanmaya o kadar yaklaşılır.

benim hayat görüşüm papazınki gibidir: "hayat bir yoldur." o yüzden yürüyüşe çıkıyorum. yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile. sağlık ve kurtuluş yalnızca harekette bulunabilir. insan durmadan yürürse her şey yoluna girer. her şeyden yürüyerek uzaklaşabilirim!

din

john fowles

din, insan için her zaman yoğun biçimde bir özçıkar alanı olmuştur.

insanlık yüksek bir bina gibidir. kat kat bir yapı iskelesine gereksinim duyar. din üzerine din, felsefe üzerine felsefe; yirminci kat birinci katın yapı iskelesinden inşa edilemez. büyük dinler çoğunluğu bakmaktan ve düşünmekten alıkoyar.

napolyon bir zamanlar şöyle demişti: "toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz."

olası tek cennet, içinde bir zamanlar var olduğumu bilemeyeceğim cennettir.

bir efendinin bizi yönetmesini istiyoruz, ama efendimiz yok. hep nedensel ve hiyerarşik bir tarzda düşünüyoruz.

dünyamızın çevresindeki bu gizemli duvar ve ona ilişkin algımız bizi hayal kırıklığına uğratmak için değil, bizi yeniden şimdiye, yaşama, şu anki varoluşumuza yöneltmek için oradadır.

horatius: kutsanmış ayaktakımından nefret ediyorum, benden uzak tutun onları.

şükretmenin olayların gidişini etkileyebileceğini, olmasını istediğimiz şeylere yönelik bu insani tasarımlarımızın süreç içinde bizim lehimize araya girebileceğini varsaymak, en uzak atalarımızdan miras aldığımız bir delilik, bir yanılsamadır.

niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.

7.12.2019

sosyal medya

guy standing

bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyarı ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli karar ve tepkiler vermesine yol açıyor. bunun birtakım avantajları olmasına rağmen aynı dijital dünya, aydın zihin ve bireysellik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi.

farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup onayına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. ortalık sürekli kısmi dikkat ve bilişsel yetersizlik gibi havalı terimlerden geçilmiyor.

can sıkıntısının ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür potansiyeline, düşünüp taşınmaya; geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürmeti olan aydın zihin, elektronik olarak harekete geçirilmiş adrenalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor.

teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhtemelen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanmayacak. ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. bunlardan en çok tartışılanı "kolektif dikkat eksikliği sendromu."

sürekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağları güçlendirirken güçlü bağları zayıflatıyor. cep telefonuna gelen bir arama ya da mesaj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. e-postaları kontrol etmek ya da cevaplamak konsantrasyonu bozuyor. insanların daha çok tanışmamış olduğu "arkadaşlarıyla" facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlantı, özel hayata saldırı halini alıyor. huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor.

5.12.2019

faşizm

john fowles

faşizm ile hayal gücü bağdaşmaz.

faşistler tek kutuplu bir toplum kurmaya girişirler. herkesin yüzü güneye bakmalıdır, hiç kimse kuzeye bakmamalıdır. ne var ki, böylesi toplumlarda buyurulan şeyin karşı kutuplarına doğru kaçınılmaz bir çekim vardır. eğer insana geleceğe bakması emredilirse o şimdiye bakar. eğer ona tanrı'ya tapınması emredilirse o insana tapınır. eğer ona devlete hizmet etmesi emredilirse o kendine hizmet eder.

iyi insan toplumu, içinde hiç kimsenin niçin uzlaştığını düşünmeden uzlaşmadığı; içinde hiç kimsenin niçin itaat ettiğini düşünmeden itaat etmediği ve içinde hiç kimsenin korku ya da tembellikten ötürü uzlaşmadığı bir toplumdur. böylesi bir toplum faşist bir toplum değildir.

bütün devletler ve toplumlar başlangıç hallerinde faşisttirler. tek kutuplu olmaya, ötekileri uzlaştırmaya uğraşırlar. faşizmin gerçek panzehiri bu yüzden varoluşçuluktur, sosyalizm değil.

varoluşçuluk doğası gereği, bütün toplum örgütlenmelerine ve bireye istediği kadar ait olmayı seçme olanağı tanımayan inanca düşmandır.

varoluşçuluk insanın bütün düşünce sistemlerine, ruhbilim kuramlarına ve onu bireyselliğinden yalıtmaya girişen toplumsal ve siyasal baskılara karşı başkaldırısıdır.

4.12.2019

kadın

hüseyin rahmi gürpınar

sevildiklerini anlayan kadınlarda sizi daima arzularına boyun eğdirmek isteyen bir manyetizmacı ruhu vardır.

daha dün başkaları önünde asıl isminin söylenmesi büyük bir ayıp, hatta günah sayılan bacı veyahut eş, bugün kısacık püften bir havluya bürünmüş olarak çırılçıplak teklifsizliğiyle meydana çıkıverdi. medeniyetin coşku veren tesiri altındaki bu kabak gibi açılışa içimizde sevinenler, ağlayanlar var.

okuma yazması olmayan bir kadın, karılık bakımından kocasını âlim bir karıdan daha çok memnun ve mutlu edebilir.

kocakarılarda genç kızlara karşı kabarmaya bahane arayan sürekli bir öfke vardır.

kadın kalbinde bazen öyle şımarıklıklar kaynar ki en sevdikleri erkekten en hakaretamiz sözler ve tavırlarla hınç alırlar.

3.12.2019

çürüme

carson mccullers

bu dünya zulüm ve kötülükle doludur. bu kürenin dörtte üçü savaş ve baskı altında. yalancılar ve şeytanlar birleşmiş durumda, bilen insanlarsa tek tek ve savunmasız.

nereye bakarsan bak adilik ve çürüme var. insan, adiliği edilgen olarak da olsa kabul etmeden yaşayamaz. kimileri, yediğimiz her lokma, giydiğimiz en küçük şey için geberesiye çalışır ve kimse bilir görünmez bunu. herkes kördür, dilsizdir, kafasızdır; budala ve adidir.

ama de ki bir adam bilsin. dünyayı olduğu gibi görür ve o bütün bunların nasıl olageldiğini görmek için binlerce yıl geriye bakar. sermayenin ve iktidarın yavaş birleşimini, bir araya toplanışını seyreder, bugünkü zirvesini görür. insanların, yaşamak için nasıl birbirlerini soymak zorunda olduklarını görür. çocukların açlıktan öldüğünü, kadınların karınlarını doyurmak için haftada altmış saat çalıştıklarını görür. koca işsizler ordusu belasını ve boş yere harcanan milyarlarca doları, binlerce millik toprağı görür. savaşın yaklaştığını görür. insanların acı çekerken nasıl zalimleştiklerini ve içlerinde bir şeyin öldüğünü görür. ama asıl gördüğü şey, dünyadaki tüm düzenin yalan üzerine kurulduğudur. ve bu, parlayan güneş kadar açık olmasına rağmen, bilmeyenler bu yalanla o kadar uzun zamandır yaşamaktadırlar ki, görmezler bunu.

halk için tek çözüm yolu bilmektir. bir kere gerçeği öğrenir öğrenmez baskı altına alınamazlar artık. yarısı bile bilse gerçeği, tüm savaş kazanılır.

2.12.2019

alçakgönüllü bir öneri

jonathan swift

yergi öyle bir aynadır ki ona bakanlar orada herkesin yüzünü görürler de kendilerininkini görmezler; bu da şu yeryüzünde yergilerin pek etkili olmamasının, yergilerden çok az sayıda insanın gücenmesinin başlıca nedenidir.

öfke ve kızgınlık bedene güç verse de ruhu gevşetir ve onun bütün çabalarını zayıflatarak etkisiz kılar.

zaman da bizlere yaşlı insanların boş bir çabayla kafamıza sokmaya çalıştığı düşünceleri ve dersleri verir ama kulak verilen tek vaizdir.

cam fabrikalarında işçiler yanan ateşe çok az taze kömür atarlar. bunlar ilk atıldığında alevlerin keyfini kaçırmış gibi görünür; ama aslında onları canlandırır. bu da zihnin tutkulara hafifçe gem vurmasına benzer, zihin tutkuların ateşini söndürmeyecektir.

yaşamın sunduğu tüm avantajlara sahip insanlar, düzensizliğe ya da bozulmaya yol açacak pek çok rastlantının tehditkar gölgesi altında yaşarlar; oysa onları memnun edebilecek rastlantılar pek azdır.

küçük düşürmenin, korkaklar için uygun bir ceza olduğunu düşünmek akıllıca değildir; çünkü onurlarını gözden çıkarmamış olsalar korkak olmazlardı. korkaklar için en uygun ceza ölüm cezasıdır; çünkü en çok ölümden korkarlar.

bu yaptığımız gelecekte hep anılacak, gelecek kuşaklar hep bunu konuşacak. oysa, gelecek kuşaklar kendi dönemlerini ve düşüncelerini, kendilerine özgü şeyler olarak görecek, tıpkı bizim bugün yaptığımız gibi.

başkalarına çokça yararı dokunan, ancak kendisinin hiçbir yararını görmediği nice güzel özellikler taşıyan insanlar tanıdım; bu özellikler, bir evin önündeki güneş saatine benzer; komşular ve yoldan geçenler bu saatten yararlanır, ama sahibi yararlanamaz.

stoacılara özgü o gereksinmeleri ve arzuları tırpanlayarak karşılama alışkanlığı, ayakkabıya gereksinme duyduğumuzda ayaklarımızı kesmeye benzer.

insan sokakta yürürken çevresini gerçekten gözlemleyecek olsa, gördüğü en mutlu kimseler cenaze arabaları içindekiler olur.

akıllı ve basiretli davranış, en son, başına gelen bir talihsizlik karşısında utanç ve suçluluk duygusuna kapılan bir adamdan beklenir.

servetin ne denli güç getirdiğini ancak acı çekenler kabul eder; çünkü mutlu insanlar bütün başarılarını basirete ya da yeteneğe bağlama eğilimindedir.

üstün erdemleri olan birini hakkınca övmek zordur, üstün kötülükleri olan birini de hakkınca yermek zordur. ılımlı, vasat karaktere sahip insanlar söz konusu olduğundaysa her ikisini de yapmak oldukça kolaydır.

övgü, mevcut iktidarın kızıdır.

iyi olsun, kötü olsun çoğu eylemin nihai nedeninin insanın kendisine duyduğu sevgi olduğu kabul edilir; ama bazı insanların öz sevgisi onları başkalarını mutlu etmeye iter, başkalarınınkiyse yalnızca kendilerini mutlu etmeye. erdemle kötülük arasındaki ana ayrım budur.

dünya bir kez bizleri kötüye kullanmaya başlamayagörsün, sonrasında vicdan azabı ya da törenleri de azaltarak aynı muameleye devam edecektir.

ortada büyük sorunlar olmadığında küçük sorunlar da insanı huzursuz etmeye yeter. koca bir kayaya rast gelmediğinde insan küçük bir çıkıntıda bile sendeleyecektir.

apollon hem hekimlik tanrısı hem de insanları hastalıklarla cezalandıran tanrıydı. kökeninde her ikisi de aynı meslekten gelir, aynı bugün de olduğu gibi.

bazen izleyen biri, oyunu, oynayanlardan daha iyi görür.

augustus şans getiren bir adı olan bir eşekle karşılaşınca kendisini güzel günlerin beklediğine inanmış, haklı da çıkmış. ben pek çok eşekle karşılaşıyorum; ama hiçbirinin şans getiren adları yok.

gerçek anlamda çok az insan gerçekten bugünü yaşar, çoğunluğu bir başka zaman yaşamaya başlayabilmek adına bekler ve biriktirir.

bir hastayı iyileştirme yolunda atılacak ilk adım hastalığı tanımaktır.

büyük kentte ya da taşrada yürüyenler için, caddelerde, sokaklarda, derme çatma kulübelerin kapıları önünde paçavralara bürünmüş, gelen geçen herkesi birkaç kuruş sadaka vermeleri için sıkıştıran, peşinde üç, dört, belki altı çocukla dolanan bir dolu dilenci kadın, hiç kuşkusuz insanın canını sıkan bir manzaradır.

hakikat, bir kuyunun dibinde yaşar.

her zaman boş kavanozların daha çok ses çıkardığını gözlemlemişimdir.

doğanın gizli köşelerine dalabilecek olsaydık, en ince çim yaprağının ya da en küçük yaban otunun bile kendine özgü bir faydası olduğunu görürdük. doğa en çok en küçük yaratımlarında hayranlık uyandırıcıdır; en küçük ve en hor gördüğümüz böcek doğanın sanatını en derinden anlar.