30.12.19

din ve kötülük

terry eagleton

1991 yılında protestan bir ingiliz piskopos, uygunsuz kahkahayı, kaynağı açıklanamaz bilgiyi, sahte gülüşü, iskoçya kökenli olmayı, kömür madeninde çalışan akrabaları ve giysi ile araba rengi olarak siyaha düşkünlüğü bir insanın bedenine şeytanın girdiğini gösteren işaretler arasında sayıyordu.

erdemlilik belli bir oranda maddi refaha bağlıdır. açlıktan ölmek üzereyken başkalarıyla makul ilişkiler kuramazsınız.

yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet, alçak gönüllülük, irade ve nefse hakimiyet olarak tanımladıklarında, kötülüğün neden daha seksi bir tercih olarak göründüğünü anlamak zor değil.

öldürmek, tanrı'nın insan yaşamı üzerindeki tekelini kırmanın en güçlü yoludur.

tanrı hiroşima felaketini, belsen toplama kampını, lizbon depremini veya veba salgınını üstümüze salmakta haklıdır; yoksa gerçek dünyada değil de oyuncak bir dünyada yaşıyor olurduk, der richard swinburne.

muhafazakarların, öte yandan, insanda gördükleri gelişme potansiyeli de moral bozacak kadar azdır. muhafazakarlar ilk günaha inanırlar ama kefarete inanmazlar; pembe gözlüklü liberaller ise kefarete inanır, ilk günaha inanmazlar.

slavoj zizek, ölümsüzlük iyilikle bağlantılandırılsa da işin aslının hiç de öyle olmadığını belirtiyor. asıl ölümsüz olan kötülüktür: "kötü hep geri dönmekle tehdit eder bizi," der zizek, "fiziksel yok oluşunu mucizevi bir şekilde aşıp bizi bir türlü rahat bırakmayan hayaletimsi bir varlıktır kötü."

dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlıktır kötülük.

artık kimse cennetin melek korolarına aşina değil ama herkes auschwitz'i biliyor.

alman filozof schelling kötülüğün iyilikten çok daha ruhani olduğu inancındadır; çünkü kötülük maddesel gerçekliğe yönelik kasvetli ve çorak bir nefreti simgelemektedir, nazilerin de az çok böyle düşündüğünü görebiliriz.

siniklerin dediği gibi din gündelik gerçeklerle çelişmeye başladığında, dinden vazgeçme zamanı gelmiştir.

hepimiz john milton'ın kayıp cennet'inde kabız bir memur gibi konuşan tanrı'yla sohbet etmektense dickens'ın fagin'iyle ya da emily bronte'nin heathcliff'iyle kadeh tokuşturmayı tercih ederiz. serserileri herkes sever.

adrian leverkühn'ün muhteşem müziğine bakılırsa şeytan bütün güzel melodileri bestelemiş gibi görünüyor. varoş erdemi, şeytani kötülüğün yanında sakil kalıyor.

28.12.19

şöhret

baltasar gracian

akıllı insan şunu bilir ki basiret, rüzgârın estiği yönde yol alır.

temeli sağlam olmayan şeyler asla uzun süre yaşamaz.

ünlü olma tutkusu insanın en iyi yönünden kaynaklanır. çağlar boyu devlerin kardeşi olmuştur, her zaman uçlara meyleder; ya insanı dehşete düşüren ucubeler ya da göz kamaştıran dahiler yaratır.

güzellik ve aptallık genellikle el ele yürürler.

kendimizden daha iyilere karşı duyduğumuz hoşnutsuzluk kadar küçük düşürücü bir şey yoktur.

eğer talihin evine zevk kapısından girerseniz hüzün kapısından çıkmanız gerekir. talih pek az kişiyi kapıya kadar uğurlar. yeni geleni her zaman sıcak karşılasa da ayrılan ziyaretçiye genelde soğuk davranır.

iyi bir geri çekilme, cesur bir saldırı kadar başarılıdır.

bazı insanların karakterleri tamamen aldatıcıdır. kulübe odalarına açılan saray koridorları gibidirler.

hiçbir şey kalbin hırslarını başka birinin şöhretinin ilan edilmesi kadar kamçılayamaz. kıskançlığı bileyen, zengin bir ruhun beslenmesini de sağlar.

birçok insan rakibi yokken iyi bir şöhrete sahiptir. her rekabet insanın saygınlığına zarar verir.

yetenekler ve hizmetler sayesinde alınandan daha kahramanca bir intikam yoktur, bunlar rakiplerinizi kıskançlığın pençesine yuvarlar.

her başarı rakibinizin boynundaki yağlı ilmeğe atılan bir düğümdür ve düşmanın galibiyeti, rakibin cehennemidir. kıskançlar birçok kez ölür ama alkışı yine de kıskanılan kazanır.

27.12.19

kehanet

wilhelm reich


kutsal sözcüklerin tohumunu ektim yeryüzüne
palmiye ağacı göçtükten ve
kayalar ufalanıp kum olduktan çok sonra
anlı şanlı krallar
kuru yapraklar gibi dökülüp
toz olduktan, ortadan kalktıktan çok sonra
binlerce nuh gemisi
her tufanda şu sözlerimi taşıyacak:
ekilen tohumlar
ürün verecek

26.12.19

tembellik

louis-ferdinand celine

tembellik neredeyse yaşam kadar güçlüdür. oynamanız gereken yeni kaba güldürünün sıradanlığı sizi ezer ve sonuçta yeniden başlayabilmek için cesaretten çok alçaklığa gereksinim duyarsınız. sürgün, yabancılık budur işte, bir önceki ülkenin alışkanlıkları sizi terk ederken, diğerlerinin, yeni ülkeninkilerin, sizi henüz yeterince sersemletmediği insani zaman örgüsündeki o olağanüstü, şuurlu birkaç saat boyunca yaşamın gerçekten olduğu gibi amansız gözlemlenmesi. bu anlarda her şey o sefil telaşınıza eklenerek sizi, aciz bir halde, nesneleri, insanları ve geleceği gerçekte oldukları gibi görüp ayırt etmeye zorlar; yani aslında birer iskelet olarak, hiçlikten ibaret hiçler olarak; ama onları sanki varlarmış gibi yine de sevmeniz, yürekten bağlı olmanız, kollamanız, canlandırmanız gerekmektedir. başka bir ülke, insanın çevresinde biraz garip şekilde koşuşturan başka insanlar, bir iki ufak böbürlenmenin eksilmiş olması, dağılması, alışageldiği nedenlerini, yalanlarını, yankısını artık bulamayan bir gurur, bu kadarı yeter de artar bile, başınız dönmeye başlar, kuşku sizi içine çeker ve sonsuzluk sırf sizin için açılıverir, minnacık gülünç bir sonsuzluk ve birden içine düşüverirsiniz. yolculuk dediğiniz şey bu minnacık hiçliğin, dalyaraklara mahsus bu baş dönmesinin arayışıdır.

25.12.19

kitsch

thomas bernhard

genel olarak duygusallık, ki bu en korkuncu, şimdi çok moda, tıpkı kitsch olan her şeyin şimdi çok moda olması gibi.

yetmişli yılların ortalarından bugüne dek duygusallık ve kitsch çok moda; edebiyatta çok moda, resimde ve müzikte de öyle.

bugün yazıldığı kadar duygusal kitsch hiçbir zaman yazılmadı, hiç bu kadar kitsch ve duygusal resim yapılmadı. besteciler kitsch ve duygusallıkta birbirleriyle yarıştılar.

tiyatroya gidin bir, orada bugün toplumu tehdit eden kitsch'ten başka bir şey sunulmuyor, duygusallıktan başka. tiyatroda vicdansızlık ve vahşilik sunulsa da hepsi yalnızca haince kitsch bir duygusallık.

sergilere gidin, orada yalnızca en yoğun kitsch ve en çirkin duygusallık gösterilir. konser salonlarına gidin hele, orada da yalnızca kitsch ve duygusallık duyacaksınız. kitaplar bugün kitsch ve duygusallıkla doldurulmuş.

bugün yazan genç ve çok genç yazarlar, çoğunlukla yalnız düşüncesiz ve kafasız bir kitsch yazıyorlar ve kitaplarında neredeyse dayanılmaz boyutta dokunaklı bir duygusallık geliştiriyorlar.

nihayet sonunda her şey gülünçlüğe ya da hiç değilse zavallılığa dönüşüyor, ne kadar büyük ve ne kadar önemli olursa olsun.

hayır, hayır, sanatçılar, en önemlileri ve de en büyükleri denilenleri bile olsa, kitsch'ten, acıklıdan ve gülünçten başka bir şey değildirler.

toscanini, furtwangler; biri çok küçük, diğeri çok büyük, gülünç ve kitsch.

hele bir de tiyatroya gitmeye kalkın, gülünçlükten ve acıklılıktan ve kitsch'ten neredeyse mideniz bulanır. insanların söyledikleri şeyler ve bunu söyleyiş biçimleri midenizi bulandırır.

klasik tarzda konuşurlarsa mideniz bulanır, halk ağzıyla konuşurlarsa mideniz bulanır. ve nedir ki kuzum bu klasik ve modern diye anılan yüksek ve halk tipi oyunlar; teatral gülünçlüklerden ve kitsch acıklılıklardan başka?

bugün tüm dünya gülünç ve üstelik de derinlemesine acıklı ve kitsch, gerçek bu.

24.12.19

yolculuk

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamak zorundayız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği, hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

louise bogan: herhangi bir yolculuğa eşlik eden ilk gizem şudur: yolcu başlangıç noktasına en başta nasıl ulaşmıştır?

charles darwin: bugün hayatın kökenini düşünürsek çöpten ibaret olduğunu söyleyebiliriz; hayatın kökeni yerine maddenin kökeni de denebilir pekala.

christopher hitchens: bir yaratıcı ve bir plan olduğunu varsaymak, insanları, hasta olmak için yaratıldığımız, iyi olmamızın buyrulduğu zalimce bir deneyin nesneleri haline getirir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamalıyız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

albert einstein: tanrı'nın evrenin yaratılışı sırasında bir seçeneği olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

douglas adams: uzay büyüktür. öyle böyle değil, gerçekten büyüktür. ne kadar kocaman, devasa, insanın başını döndüren bir büyüklüğü olduğuna inanamazsın. demek istediğim, eczaneye varıncaya kadarki o uzun yol kadar olduğunu sanırsın; ama uzayla karşılaştırdığında o yol bir arpa boyu kalır.

jacob bronowski: deneyimlenmiş olgunun hakikatin bir yüzü olarak onaylanması derin bir konudur ve rönesans'tan bu ana medeniyetimizi hareket ettirmiş başlıca kaynaktır.

bir başlangıç, bir yaratılış, bir bitiş yoktur, der aristoteles.

christopher hitchens: bir şey evreninde yaşamamızı dikkat çekici bulanlar, bekleyin. hiçlik doğruca bizimle çarpışmaya doğru ilerliyor.

23.12.19

imtihan

jean meslier

zayıf yaratıkların ihtiyaçlarını sağlayarak tanrısallık gösterisiyle cömertlik etmeye, özen göstermeye tanrı'nın lütfu denir.

ancak insan gözünü açar açmaz tanrı'nın kimseyle ilgilenmediğini görür. tanrı'nın lütfu ve iyiliği, bu dünyada oturanların büyük çoğunluğu için tümüyle uykudadır. insanların "mutlu" diye adlandırdığı çok küçük bir miktarına karşılık, çok büyük bir mutsuzlar kafilesi baskı altında inlemekte ve yoksulluk içinde sararıp solmaktadır.

batıl inançlardan ayrı olarak, tanrısal lütfun insan türü ve duygulu bütün varlıklar hakkında bu kuşkulu, bu karışık durumu incelemeye alınırsa görülür ki, merhametli ve özen gösteren bir anaya benzemekten çok uzak olarak bu tanrısallık, daha çok o ahlaksız analara benzer ki; şehvetli aşklarının sonuçlarını hemen unuturlar, rahimlerinde taşıdıktan yükten kurtulmuş olmalarından doğar doğmaz memnun olurlar, onları bir daha anmazlar, çocuklarını yardımsız ve korumasız olarak talihin keyif ve hevesine terk ederler.

yüce bir tanrı'nın yönetimi altında niçin bu kadar çaresiz, bu kadar perişan insanlar bulunduğunu sorduğunuz zaman, "bu alem, insanı daha mutlu bir aleme götürmeye mahsustur." diye bizi avuturlar. bize, üzerinde yaşadığımız yuvarlağın bir "sınav yeri" olduğunu söylerler. sonra "tanrı yalnız kendisine özgü olan gerçekleşmesi olanaksızı ve süresiz mutluluğu insana verememiş ve ulaştıramamıştır." diyerek ağzımızı kapatırlar. bu cevaplarla nasıl yetinilebilir? nasıl tatmin olunabilir?

bir varlığın zekası, yeteneği hakkında, ancak, hedeflediği amaca ulaşmak için kullandığı araçların uygunluğuyla karar verebiliriz. dünyada olup biten her şey, zeki bir varlık tarafından yönetilmediklerini bize en kesin şekilde kanıtlar.

21.12.19

sanat

vincent van gogh

gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse, zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

sanat ne büyük zenginliklerle dolu! insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz.

sanat söz konusu olduğunda o eski deyiş hep geçerli: dürüstlük en iyi yoldur. ciddi bir etüt üstünde çok uğraşmak, halkın hoşuna gidecek birtakım şıklıklar yapmaktan çok daha iyi.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

insan belli bir meslek ya da belirli bir zanaatte ne denli erken usta olmaya çalışırsa, mümkün olduğunda bağımsız bir düşünce ve davranış tarzı benimserse, kendi kesin kurallarını ne kadar eksiksiz uygulayabilirse, o kadar sağlam bir karaktere sahip olabilir; bütün bunları yaptı diye dar kafalı olması da gerekmez ayrıca.

figürde olsun, peyzajda olsun, duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin acıyı anlatabilmek isterdim.

yapıtında bir düşünce iletmek bir ressamın görevidir. aynı zamanda, soylu bir şey, büyük bir şey var ki, sonunda solucanlar kemirsin diye verilmemiş insanoğluna.

kalıcı bir şeyler yapmak istiyorsak eğer, bir köylü kadar çok ve özentisiz çalışmamız gerek.

gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

jean richepin: sanat sevgisi gerçek sevgiyi ortadan kaldırır.

eskinin büyük ustalarını dikkatle izlerse insan, hepsini de, belirli anlarda gerçekliğin ta içinde bulabiliyor. onların yaratıları olarak adlandırdığımız şeyler gerçek dünyada görülebilir, onların gözleri gibi gözlerle, duyguları gibi duygularla yaklaşırsa insan.

desen için olsun, renkler için olsun insanlar değil de belirli kurallar ya da ilkeler ya da temel doğrular var ve kişi gerçek bir doğru yakaladı mı ancak bunlara tutunabilir.

özellikle dikkatimi çeken bir şey var: tüm o akıl dışı resimler atölyede yapılmışlardır.

akademik bir figür ne kadar doğru biçimlendirilmiş olursa olsun, isterse ingres'in elinden çıkmış olsun, temelde çağdaş bir şey yansıtmıyorsa, bir mahremiyeti yoksa, gerçek hareket göstermiyorsa, günümüz resim sanatında yeri yoktur bence.

güzel olan her şey; ama gerçekten güzel olan her şey, aynı zamanda doğrudur da.

onu doğrudan doğruya eyleme sürükleyen bir içsel sessizliği olsun: insan ancak bu yolla büyük şeyler başarabilir. neden mi? çünkü "ne olursa olsun" diyen bir duygu vardır içinde.

sağ siyaset

uğur mumcu

"siyaset" arapça kökenli bir sözcüktür. "at bakıcılığı, seyislik" anlamına gelmektedir. türk-islam devletlerinde "siyaset" sözcüğü, "ceza vermek" anlamında kullanılmaktaydı.

selçuklularda ünlü vezir nizamülmülk, "siyasetname" adlı yapıtında, "siyasetten murat, ceza tertibidir." demekteydi.

osmanlı imparatorluğunda siyaset, siyasal nedenlerle verilen ceza anlamına gelmekteydi. padişah fermanlarında "siyaset olmayınca halkı alem ıslah olmaz; icra lazımdır." gibi buyruklara rastlanırdı. bir padişah fermanında "siyaset icrası" denildi mi, ölüm cezasının yerine getirilmesi istenmiş demekti.

türkiye'de hukuk devletinde siyaset yapmak, şüphesiz bambaşka anlama gelmektedir. fakat yıllar yılı, siyaset yapmak bazı insanlar için ceza yaptırımlarıyla sonuçlanmış, bazılarına da ayrıcalıklar, ödüller, armağanlar sağlamıştır. siyaset adamlarının dillerinden düşürmedikleri sözcüklere bakarsanız hemen hemen hepsi, demokratik düzeni yerleştirmeye çalışmaktadır.

"çok partili düzen.. hür demokrasi.." gibi kavramlar siyasal parti liderlerinin dillerinden hiç düşmemiştir.

hür demokratik düzenden amaç batı demokrasileridir. batı demokrasileri bugünkü aşamalarına ekonomik ve siyasal liberalizmle ulaşabilmiştir. ekonomik liberalizm, sermayenin özgürce yatırım yapıp kazanç sağlamasını öngörür. siyasal liberalizm ise her türlü düşüncenin özgür ve serbestçe konuşulabilmesini içerir.

batı demokrasilerinin bu koşulları yozlaştırılmakta ve türkiye'de bütün alaturkalığı ile uygulanmaktadır. denklem ters çevrilmekte ve sıkça "hür teşebbüs" deyip teşvik tedbiri, yatırım indirimi, kredi vergi bağışıklığı gibi olanaklarla özel kesime ayrıcalıklar tanıdıktan sonra, "zehirli fikir.. yıkıcı düşünce.. aşırı akım.." gibi demagoji ipotekleriyle emekçi sınıfların söz ve örgütlenme özgürlükleri yok edilmektedir.

sağcı partilerin temel felsefesi bu yasak düzeninde yatmaktadır. sermayeye alabildiğine özgürlük, özgür düşünceye ceza yasası, iş adamına kredi, ilerici aydına cezaevi hücresi ve kelepçe..

sağcılığın özeti budur türkiye'de.

özgürlükten, barıştan ve emekten yana olanlar cezalandırılmış, sermayeden yana olanlar ise ödüllendirilmiştir. ceza yasasında yer alan, "sosyal bir sınıfın, öteki sosyal sınıflar üzerindeki tahakkümü" tanımı, işçi sınıfından yana olanlar için bir suç gerekçesi olmuş, burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki egemenliği görmezlikten gelinmiştir. var olan "tahakküm" adına düşünüldüğü sanılan "tahakküm" ceza yaptırımına bağlanmıştır.

sağcılığın ceza anlayışı da budur.

20.12.19

kötülük üzerine bir deneme

terry eagleton

bir eyleme kötü demek, onun anlayışımızın ötesinde olduğunu söylemektir.

bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa o kadar kötüdür.

polis memurunun "kötü" kavramını kullanması elbette ideolojiktir.

nasıl yaşamışsanız öyle ölürsünüz. ölüm, eğer başarıyla gerçekleştirmek istiyorsanız, yaşarken provasını yapmanız gereken bir kendinden vazgeçiştir. aksi takdirde ölüm bir ufuk değil bir fasit dairedir.

kötülük sağlam ve dayanıklı görünse de örümcek ağı kadar uçucudur.

eğer insan ırkı, türün devamını sağlayacak sağda solda kalmış birkaç sapkın heteroseksüel hariç neredeyse tamamen eşcinsel latinolardan oluşsaydı, tarihimizdeki pek çok kargaşayı ve katliamı kesinlikle yaşamak zorunda kalmayacaktık.

kötülerin, hayatın sürdüğü acı gerçeğine karşı yapabilecekleri tek şey yok etmektir.

tanrı, üyeliğinden çıkamayacağın bir kulüp gibidir. o'na başkaldırmak, kaçınılmaz olarak varlığını kabul etmektir.

kötülükten gerçekten de bir iyilik doğabilir.

kötülüğün işe yarar hiçbir amacı yoktur ya da öyle görünür. kötülük sapına kadar amaçsızdır. amaç gibi yavan bir şey onun ölümcül saflığını lekeler.

kötülük tamamen sapkındır. bir tür kozmik huysuzluktur. adaletsizlik hayran olunacak bir başarı haline gelsin diye geleneksel ahlak değerlerini alaşağı ettiğini söyleyebilir ama gizliden gizliye bu söylediğine de inanmaz.

güç, zayıflıktan nefret eder çünkü zayıflık güçlünün zaaflarını yüzüne vurur.

kötülük, korkunç bir içsel eksiklikten kurtulmaya çalışan bir zalimliktir.

kötülük bir tür kozmik küskünlüktür. kötüler, en çok dayanılmaz sefilliklerini ellerinden almak isteyenlere saldırırlar.

kötülük, garip bir şekilde, modern varoluşun bayağı özelliklerine karşı bir duruştur. kötü, modern yaşamı tatsız bulan elitist bir irticacıdır. modern hayat lanetlemeyi hak edecek kadar derin değildir ve kötünün amacı ona ruhen egzotik bir şeyler katmaktır.

cehennem ağza alınmaz uygunsuzlukların sahnesi değildir. öyle olsaydı, kapısında kuyruğa girmeye değerdi. cehennem, güney dakota'nın bütün kanalizasyon sistemini ezbere bilen takım elbiseli bir adamın size sonsuza kadar süren bir nutuk atmasıdır.

kötüyü yıkıcı ve yok edici davranışından vazgeçiremezsiniz; çünkü yaptığının bir amacı ve anlamı yoktur.

19.12.19

dinlerin sorgulanması

comte de volney

bütün topluluklar, birbirini parmakla göstererek "siz yanılgı içindesiniz." diyorlardı; "gerçekle mantık yalnızca bizdedir; bütün hukukun, bütün adaletin gerçek kuralı, mutluluk ve yetkinliğe götüren tek yol yalnızca bizimkidir; bütün öteki insanlar ya kör gözlüdürler ya da başkaldırıyorlar."

üzerinde bir ay, bir sargı bir de kılıç bulunan yeşil sancaklarıyla birinci topluluk, arap peygamberin ümmetidir. "tanrı birdir" demek (ne olduğunu bilmeden), bir adamın sözlerine inanmak (dilini anlamadan), bir çöle gidip tanrı'ya yakarmak (her yerde bulunduğu halde), ellerini suyla yıkamak (ve kandan da çekinmemek), gündüz oruç tutmak (geceleyin de yemek yemek), malının zekatını vermek (ve başkasının malını zorla ele geçirmek): işte muhammed'in çizdiği yetkinlik yolları; işte ona bağlı dindarların onay sesleri.

kim bunları kabul etmezse cehennemliktir, tanrı'nın ilencine uğrar, kılıçtan geçmeye yargılıdır. yaşamı yaratan, acıyanların en acıyıcısı olan tanrı, böyle ezici, öldürücü yasalar koymuştur. o, bu yasaları, her ne denli bir adama bildirmişse de bütün evren için yapmıştır. henüz daha dün yayımlamışsa da geçmiş, gelecek bütün zamanlar için koymuştur.

bu yasalar bütün gereksinmeleri karşılar; ama tanrı, onların yanına bir de kitap eklemiştir. bu kitap ışık saçacak, apaçıklığı gösterecek, yetkinlik ve mutluluk getirecekti. oysaki peygamber yaşarken bile yanındaki adamlar her tümcesine belirsiz, ikili, birbirine karşıt anlamlar verdikleri için, onu anlatmak ve açıklamak zorunda kalındı. yorumcular da düşünce ve kanı ayrılıkları içinde birbirine karşıt, düşman mezheplere parçalandılar.

mezheplerden biri, peygamberin gerçek ardılının ali olduğunu söyler, öteki ömer'i ve ebubekir'i tutar. bir mezhebe göre kuran sonsuz değildir, ötekine göre de abdest almaya, namaz kılmaya bir zorunluluk yoktur. kırmıti hacca gitmeyi kabul etmez, şarap içmeye de izin verir; hakimi, ruhların ten değiştirdiklerini anlatır. böylece bunlar, yetmiş mezhebe kadar çıkarlar. bu karşıtlık içinde her biri, apaçıklığı yalnızca kendine mal edip ötekileri sapkınlık ve dinsizlikle damgalayarak hepsine karşı kanlı bir din savaşı açar.

görkemli beyaz sarıkları, geniş yenleri, uzun tespihleriyle dikkati çeken bu adamlar imamlar, mollalar, müftülerdir; yanındakiler de sivri külahlı dervişler, dağınık saçlı merabıtlardır. bak işte, yürekten kelime-i şehadet getiriyorlar; günah-ı kebair ve günah-ı sagairin şartıyla biçimi, tanrı'nın sıfat-ı zatiyesi ve sıfat-ı subutiyesi, şeytan, cin ve periler, ölüm, ölümden sonra dirilme, münkir-nekir, sırat, mizan-ül-amel, mahşer günü, cehennem azabı ve cennet sefasından yana çekişmeye başlıyorlar.

bütün insanlara can veren, bütün insanların babası, acıyanların en acıyıcısı bir tanrı'yı kutsayan bu din, bir savaş ve cinayet nedeni, bir anlaşmazlık meşalesi olarak bin yıldan fazla bir süredir yeryüzünü kana boyuyor; eski yarımkürenin bir ucundan öbür ucuna karışıklıklar, kasırgalar saçıp duruyor.

***

bunların yanındaki, beyaz üstüne haçlar serpili sancaklarıyla bu ikinci, daha kalabalık topluluk, isa'nın ümmetidir. onlar da müslümanların tanıdığı tanrı'yı tanırlar, aynı kitaplara inanırlar. onlar da müslümanlar gibi, bütün insan türünü bir elma yedi diye yıkıma sürüklemiş bir ilk insan kabul ederler. bununla birlikte, ötekilere karşı kutlu bir tiksinti duyarlar. birbirlerine acıyarak, günahkâr ve kafir derler.

ayrılığa düştükleri en büyük nokta, her ikisi de tek ve bölünmez bir tanrı kabul ettikten sonra, hristiyanların, bu tanrı'yı yine de bir bütün olarak kalmak üzere, her birisinin tam ve başlı başına birer tanrı olmasını diledikleri üç ögeye ayırmalarıdır. evreni kaplayan bu varlığın da maddesiz, öncesiz ve sonsuz olmaktan çıkmaksızın, bir insan bedeni içine girerek, sınırlı, ölümlü, maddi organlar edindiğini eklerler.

müslümanlar, her ne denli kuran'ın sonsuzluğunu ve peygamberin de tanrı'nın elçisi olduğunu kavrarlarsa da bu gizemi anlayamazlar. hristiyanlara birer deli damgası vurarak, hasta beyinlerdeki düşlemler diye bunları reddederler. bu yüzden de yatışmak bilmeyen kinler doğar. bir yandan da hristiyanlar, kendi dinlerinin birçok noktası üzerinde ayrılıklara düşerler. türlü türlü mezhepler kurmakta müslümanlardan geri kalmazlar. öyle konular üzerinde çekişirler ki bunlar duygularla kavranamadığı için kanıtlama olanağının bulunmamasından dolayı, her birinin düşünceleri de kendi istek ve heveslerinden başka bir temele dayanmaz. bu yüzden çekişmelerinde bir kat daha sert, bir kat daha dik kafalı olurlar.

tanrı'nın bilinmeyen, anlaşılmayan bir varlık olduğunda uzlaşırlar da onun özü, davranış biçimi ve özellikleri üzerinde çatışırlar. düşündükleri gibi, tanrı'nın insan biçimine girmesinin kavrayışın üstüne çıkan bir bilmece olduğunda birliktirler; ama yine de iki istemle iki niteliğin karıştırılması ya da birbirinden ayrılması, özün değişmesi, gerçek ya da mecazi varlık, bedenlenmenin niteliği gibi konularda anlaşamazlar.

***

ey insanlar! sözlerimi soğukkanlılıkla dinleyin: iki kere ikinin dört ettiğini kanıtlamak için ölüp gitmeniz, bunun sonucunu dörtten çok yazar mı?

sizin inanışınız, hiçbir şeyin varlığını değiştirmedikten başka neyi kanıtlar? gerçek yalnızca birdir; sizin inançlarınızsa türlü türlüdür; demek ki içinizden birçoğunuz aldanıyorsunuz. açıkça görüldüğü gibi, bunlar yanlışa inanmışlarsa, insanın inanışı neyi kanıtlar? yanlış uğruna da kurban gitmişler varsa, gerçek nasıl belli olacak? hem, şeytan da mucizeler gösteriyorsa, tanrılığın ayırıcı özelliği nerede kaldı? hem de niçin hep öyle akla yatkın gelmeyen, yarım yamalak mucizeler? niçin, düşünceleri değiştirmek varken, doğanın altı üstüne getiriliyor? insanların kafalarını aydınlatmak, onları doğru yola getirmek varken, onları öldürmek ya da gözlerini korkutmak da ne oluyor?

ey hem bön hem de dediğinden şaşmayan ölümlüler! hiçbirimiz dünkü olup biteni, bugün gözümüzün önünden geçip gideni iyice bilmiyoruz da ne diye iki bin yıl öncesi için ant içmeye kalkışıyoruz?

ey zayıflığına bakmadan kendisini beğenen insanlar! doğanın derin, değişmez yasaları var; bizim ruhlarımızsa kuruntular ve anlamsızlıklarla dolu. biz her şeyi anlamak, her şeyi kanıtlamak istiyoruz. gerçekte bütün insanlar için aldanmak, bir atomun özelliklerini değiştirmekten çok daha kolaydır.

***

bir bilgin, "olaylara dayanan kanıtlar örtülü kaldığına göre, bunları bir yana bırakalım da akla dayanan, öğretide bulunan kanıtları ele alalım." dedi. 

bunun üzerine muhammed'in dininden bir imam tam bir güvenle ortaya çıktı. mekke'ye doğru dönüp tumturaklı bir kelime-i şehadet getirdikten sonra, ağır, görkemli bir sesle, "hamd olsun sana tanrım!" dedi, "nur, gün gibi parıldamaktadır; gerçeğin sınavdan geçmeye gereksinmesi yok." sonra da kuran'ı göstererek,

"işte nurun, gerçeğin özü. bu kitabın kuşkuya gelir yeri yok. sıradan insanı kurtarmak, bilgini de şaşırtmamak için peygambere gönderilmiş olan tanrı sözünü tartışmadan kabul edip gözleri kapalı gideni bu kitap doğru yoldan ayırmaz. tanrı, muhammed'i yeryüzüne elçi gönderdi; dinine inanmak istemeyene kılıçla boyun eğdirmesi için yeryüzünü onun ellerine bıraktı. kafirler ayak diremekte, inanmak istememektedirler; onların bu dikkafalılığı tanrı'dan geliyor; korkunç cezalara çarpmak için tanrı onların yüreklerini kilitledi."

bu sözler üzerine, her yandan yükselen mırıldanmalar, söylevciyi susturdu. bütün topluluklar, "böyle kolaycacık bizi aşağılayan bu adam da kim?" diye bağrıştılar, "yengi kazanmış baskıcı bir yönetici gibi, kendi inancını ne hakla bize zorla kabul ettirmeye kalkıyor? tanrı bize de onun gibi göz, ruh, zekâ vermedi mi? neye inanıp inanmayacağımızı bilmek için bunları bizim de kullanmaya hakkımız yok mu? onun bize saldırmak hakkı oluyor da bizim kendimizi savunmamız hakkımız değil mi? onun canı sınamadan inanmak istemişse biz de düşünüp inceleyerek inanmakta özgür değil miyiz? ışıktan korkan bu ışıklı öğreti de ne oluyor? kim bu iyilik tanrısının elçisi ki cinayetten, kavgadan başka öğüt vermiyor? bu nasıl adalet tanrısıdır ki gerçeği görememeye kendisi neden oluyor, sonra da cezalandırıyor? gerçeğin kanıtları zor ve işkenceyse tatlılık ve acıma da yalanı mı gösterecek?" 

bunun üzerine yandaki topluluktan bir adam imama doğru ilerleyerek ona, "muhammed'i en iyi öğretinin elçisi, gerçek dinin peygamberi olarak kabul edelim." dedi; "ama hiç değilse dinini yerine getirmek için kimin yolundan gideceğimizi bize söyleyiverin: damadı ali'nin mi, yoksa halifeleri ebubekir ile ömer'in mi?" bu adlar ağza alınır alınmaz müslümanlar arasında korkunç bir ayrılık çıktı. ömer'i tutanlarla ali'yi tutanlar birbirlerine "sapkın, dinsiz, kafir" diyerek ilençler yağdırdılar. kavga o kadar alevlendi ki yumruk yumruğa gelmesinler diye yandaki topluluklardan bazıları araya girmek zorunda kaldılar.

sonunda ortalık biraz yatışınca yasa yapan, imamlara "ilkelerinizin nasıl sonuçlar verdiğini görüyorsunuz." dedi. "insanlar bu ilkelere göre davransalardı, siz bile çelişkiler çıkarıp tek kişi kalıncaya dek birbirinizi yerdiniz; oysa tanrı'nın ilk yasası, insanın yaşaması değil midir?"

sonra öteki topluluklara dönerek, "kuşkusuz bu göz yummazlık, bu tekelcilik ruhu her türlü adalet düşüncesine karşı gelmekte; ahlakın ve topluluğun bütün temellerini altüst etmektedir. ama yine de, temeli öğrenmeden biçimsellik üzerinde yargı vermemek için, bu öğretiyi toptan reddetmeden önce, dogmalarından birkaçını anlamak uygun olmaz mı?" dedi. 

topluluklar bunu kabul edince imam, tanrı'nın nasıl putperestlik içinde yolunu sapıtmakta olan uluslara yirmi dört bin peygamber gönderdikten sonra, bir sonuncusunu, hepsinin yetkini, hepsinin üstünü muhammed'i gönderdiğini anlatmaya başlayarak, "esenlik üstünden eksilmesin." dedi. o acıması bol olanın, bundan böyle tanrı sözünü kafirler bozup değiştirmesinler diye, kuran'ın sayfalarını nasıl kendisinin yazdığını anlattı.

müslümanlığın dogmalarını bir bir inceleyerek, tanrı sözü olarak, kuran'ın, tıpkı çıktığı kaynak gibi, nasıl öncesiz ve sonsuz olduğunu; onun nasıl, cebrail'in yirmi dört bin kez geceleri görünmesiyle yaprak yaprak gönderildiğini; meleğin küçük bir tıkırtıyla geldiğini bildirmesi üzerine peygamberi nasıl soğuk bir ter kapladığını; bir gece gizem perdesi açılıp peygamberin yarısı kadın, yarısı at olan burak adlı bir hayvana binerek nasıl doksan kat göklerde dolaştığını; kendisinde mucize gücü olduğu için nasıl kızgın güneş altında yürüdüğünü; bir sözle ağaçları yeşerttiğini, kuyuları, sarnıçları suyla doldurduğunu, ay'ı ikiye böldüğünü; onun gökten aldığı buyrukla, kılıcı elinde, yüceliğiyle tanrı'ya en çok yakışan, tapınıştaki yalınlığıyla da insanlara en uygun gelen dini nasıl yaydığını anlattı.

çünkü bu dinin topu topu sekiz on şartı vardı: tanrı'nın varlığına ve birliğine inanmak; muhammed'i onun tek elçisi olarak tanımak; günde beş vakit namaz kılmak; yılda bir ay oruç tutmak; ömründe bir kez hacca gitmek; mallarının zekatını vermek; hiç şarap içmemek; hiç domuz eti yememek; kafirlerle savaşmak.

her müslüman, bu yoldan gitmekle sağken gazi, ölünce de şehit sayıldığı için, daha bu yeryüzündeyken bir yığın nimetten yararlandığı gibi, ölümünde de günahlarıyla sevapları tartıya vurulup, iki kara meleğin temize çıkardığı ruhu, cehennemin üstündeki kıldan ince kılıçtan keskin köprüyü geçtikten sonra zevkler diyarına alınıyordu. bal ve süt ırmaklarıyla sulanan; hint'in, arap'ın bütün o güzel kokularının yayıldığı bu yerde, hep el değmemiş gibi kalan genç kızlar, göğün hurileri, durmadan gençleşen bu seçkinleri, hep tazelenen iyiliklere ve ilgilere boğmaktaydılar.

bu sözler üzerine bütün yüzlerde istem dışı bir gülümseme görüldü. topluluklardan birçoğu, bu inanç temellerini yargıya vurarak, hep birden, "aklı başında insanlar, böyle düşlemleri nasıl kabul ederler? sanki binbir gece masallarından birini dinlemiş gibi değil miyiz?" dediler.

bir samoyed de ortaya çıkarak "muhammed'in cennetini ben çok iyi buldum." dedi. "ama ona ulaşmak için tutulacak yollardan biri üzerinde takıldım kaldım. çünkü muhammed'in buyurduğu gibi gün doğmadan başlayıp gün batıncaya kadar yiyip içilemeyeceğine göre, güneşin tam dört ay batmadan ufukta kaldığı bizim ülkemizde böyle bir oruç nasıl tutulur?"

müslüman bilginler, peygamberin onurunu korumak için, "böyle şey olmaz." dediler. ama yüz ulus bunu doğrulayınca muhammed'in yanılmazlığı çirkin bir sarsıntıya uğramaktan kendisini kurtaramadı.

bir avrupalı, "tanrı'nın bize yeryüzünde geçen şeyleri hiç öğretmeyip de durmadan ahirette olup bitenleri bildirmesi ne kadar tuhaf!" dedi.

bir amerikalı, "ben hacca gitmekte büyük bir güçlük görmekteyim." dedi, "çünkü bir kuşağı yirmi beş yıl, yerküre üzerindeki insanların sayısının da yalnızca yüz milyon olduğunu varsaysak, herkes ömründe bir kez mekke'ye gitmek zorunda olduğundan, her yıl yollarda dört milyon insan olacak demektir. aynı yılda da dönülemeyeceğine göre, bu sayı iki kata, yani sekiz milyona çıkar. yeryüzünü kaplayan bu din kafilesine yiyecek, su, yer, gemi nereden bulunacak? bunun için mucize gerek."

bir katolik din bilgini, "muhammed dininin temelini yapan düşüncelerden birçoğunun kendisinden çok önce var olması, bu dinin tanrı'dan gelmediğini gösterir." dedi, "bizim kutlu dinimizle yahudilerin dinindeki gerçeklerin değiştirilerek, karmakarışık bir biçimde bir araya getirilmesinden başka bir şey olmayan bu dini, tutkulu bir adam, kurduğu egemenlik tasarıları ve dünyalık amaçları için kullanmıştır. kitabını gözden geçiriniz; içinde, tevrat ile incil'de anlatılanların saçma sapan masallara çevrilmesinden; kapalı, birbirini tutmaz tumturaklı sözlerle gülünç ya da tehlikeli inançların bir araya getirilmesinden başka bir şey göremeyeceksiniz. bu inançlardaki ruhla peygamberin tuttuğu yolu inceleyin; amacına ulaşmak için, yönetmek istediği halkın tutkularıyla, doğrusu ustalıkla oynayan, kurnaz ve korkusuz bir kişilikten başka bir şey bulamazsınız." 

"karşısına alıp konuştuğu kimseler sıradan, bön insanlardır; o da onlara olmadık acayiplikler uydurur; onlar cahildir, kıskançtırlar; o da bilimi kötüleyerek onların gururlarını okşar. yoksul ve açgözlüdürler; o da yağma umuduyla onların hırslarını kamçılar. en önce, yeryüzünde onlara verecek hiçbir şeyi olmadığından, göklerde hazineler yaratır. en büyük nimet diye ölmek isteğini uyandırır. cehennemle korkakların gözünü yıldırır, gözüpeklere cenneti söz verir; yazgıya inanmakla zayıflara güç verir; bir sözcükle, bütün tutku etkenlerinden, duyguların bütün eğilimlerinden yararlanarak gereksindiği bağlılığı elde eder."

yabanıl insanlar da ileri atılarak "ne?" dediler, "bir elma yediler diye bütün insanlar ilence uğrasın; siz de 'adaletli tanrı' deyip durun. hangi acımasız, babaların suçundan dolayı oğullarını sorumlu tutmuştur? hangi insan, başkasının yaptıklarından hesap verebilir? bu, her türlü adalet düşüncesini altüst etmek değil midir?"

başkaları da "bütün bu ileri sürülen olayların tanıkları, kanıtları nerede?" dediler. "kanıtlarını hiç incelemeden bu olanları olduğu gibi kabul edebilir miyiz? en küçük bir dava açmak için bile iki tanık gerekirken bizi bütün bunları geleneklerle, ağızdan ağıza gelen sözlerle inandırmaya kalkıyorlar."

***

yahudiler, hristiyanlar, müslümanlar! savlarınızın anlamı ne olursa olsun, siz manevi varlıklar dizgemiz içinde zerdüşt'ün yolunu şaşırmış çocuklarından başka bir şey değilsiniz.

cennetlik kişi, zenginlikleri reddeder; ancak kendisine gereken kadarını kullanır. bedenini aşağı görür. tutkuları susmuştur, hiçbir şeyde gözü yoktur, hiçbir şeye bağlanmaz. hep benim öğretimi düşünür durur. sövmelere sabırla katlanır, yanındakilere hiç kin beslemez.

gökle yeryüzü yok olup gidecek, öyleyse siz de hiçleşen dört maddeden yapılmış bedeninize değer vermeyin. yalnızca ölümsüz ruhunuzu düşünün.

şehveti dinlemeyin. tutkular, korku ve dert uyandırır. tutkuları boğun, korkuyla derdi de yok etmiş olursunuz.

kim benim dinimi kabul etmeden ölürse, bu dini yerine getirinceye dek, durmadan yeryüzüne dönerek insanlara karışır.

bütün tanrı bilimiyle ilgili kanılar düşlemden başka bir şey değildir; tanrıların nitelikleriyle, eylemleriyle, yaşamlarıyla ilgili bütün bu masallar, yalnızca mecaz ve söylence örnekleridir. bunların altında çok ince ahlak düşünceleri, ögelerin düzenli çalışmasında göze çarpan doğa eylemlerinin bilgisi, yıldızların gidişi saklıdır.

gerçek olan, her şeyin hiçliğe döndüğüdür. her şey bir kuruntu, bir görünüş, bir düştür. manevi beden değişimi, maddi beden değişiminin mecazi anlamından başka bir şey değildir. bu sürüp giden oluşumla, aynı cismin asla yok olmayan ögeleri, o cisim dağılınca başka ortamlara geçerler, başka bireşimler oluştururlar. ruh yalnızca maddelerdeki özelliklerle ögelerin içinde bulundukları cisimlerde kendiliğinden bir devinim yaratarak düzenli çalışmalarından çıkan bir yaşamak ilkesidir.

organların düzenli çalışmasından çıkan, onlarla gelişen, onlarla uyuyan bu ürünün, onlar yok olduktan sonra da yaşayacağını varsaymak, belki tatlı bir düşlemdir; ama sapıtmış bir imgelemden çıkma, gerçek bir düşlem. tanrı'nın kendisi de güdücü ilkeden, varlıkların içine dağılmış gizli güçten, onların özellikleriyle yasalarının toplamından, canlandırıcı ilkeden; tek sözle, evrenin ruhundan başka bir şey değildir.

bu ruh, eylemleriyle ilişkilerinin gösterdiği sonsuz değişiklik yüzünden, kimi zaman etkin, kimi zaman edilgin, kimi zaman basit, kimi zaman de karmaşık sayıldığı için, insan zekâsına her zaman çözülmez bir bilmece gibi göründü. açıkça anlayabileceğimiz, yalnızca maddenin asla yok olmadığı ve özünde bulunan özellikler sayesinde, evrenin de canlı ve düzenli bir varlık gibi yönetildiğidir.

insanın bu yasaları bilmesi, bilgeliği ortaya çıkarır. erdemle yeterlilik, bu yasaların göz önünde tutulmasındadır. kötülük, günah, yanılmaysa bunların bilinmemesinde, bunlara karşı gelinmesindedir. en küçük atomdan en yüksek yıldızlara dek zincirleme giden nedenlerle sonuçlardaki alınyazısını; ağır cisimlerin yere inmesini, hafiflerinin yükselmesini sağlayan zorunluluk, mutlulukla yıkımı da bu yasaların bir sonucu yapmıştır.

işte, buddhamız somona gautama'nın ölüm döşeğinde bildirdikleri bunlardır.

itiraf

trevanian

akademik tipler arasında yararsızlık esastır.

her çocuk kendini anasına babasına ebediyen borçlu sanır ama bu doğru değildir. eğer ortada bir borç varsa, anayla baba borçludur çocuğa. onu bu acılar, savaşlar, nefretler dünyasına getirdikleri için. hem de bir anlık zevk uğruna.

itiraf ruha iyi gelir. ruhu boşaltır, yeni günahlar için yer hazırlar.

öğüt, vermesi almasından zevkli olan tek şeydir.

yetişme tarzını ve sosyal sınıfı en iyi ortaya koyan şey insanların konuşma biçimidir.

cesaretin nerede bitip duygusuzluğun nerede başladığı belli değildir.

mantıksız şeyler beni korkutuyor. gaddar ve zalim bir adamın yanındayken, bir delinin yanında ettiğimden daha çok rahat ederim.

insanın kendini farklı sanmasından daha sıradan, daha olağan bir şey yoktur.

erkek milleti asla tam anlamıyla büyümüyor.

gençlik insana geçici bir konuktur. yaşlılık ise ölene kadar sizinle beraberdir.

acaba neden insana iyi gelen her şey ya sıkıcıdır ya da acı verir? neden bedene kötü gelen her şeyin ruha iyi geldiği varsayılır?

güzelliğin fazlası zekayı köreltir. şekerin dişleri bozması gibi.

ah, bu orta çağ insanlarının tanrısı gerçek bir tanrıymış kuşkusuz! ırmaklarda, yağmurlarda varmış o. bizim tanrımız gibi uzakta var olan, yalnızca ebedi mutlulukla ebedi ceza arasında bir tür komisyonculuğa benzer iş yapan bir varlık değilmiş.

karakış

w.h. auden



tam ortasında göçtü karakışın
dereler donmuş, neredeyse bomboştu havaalanları
yağan kar bir başka biçime sokmuştu anıtları
cıva düşmüştü ölen günün ağzına
ah, bütün göstergeler birleşiyor işte
öldüğü günün soğuk, karanlık bir gün olduğunda

18.12.19

budala

cenap şahabettin

daima sanırız ki mesleğimizi biz seçtik; oysaki çoğu kez meslek bizi seçmiştir.

genellikle geçmişi düşününce "o zaman ne budala imişim!" deriz. yarın, şimdiki zamanı düşününce yine diyeceğimiz budur.


yüzünüzdeki bugünkü gülümseme, yarınki buruşukluğu hazırlar.


dayanıklı dediklerimiz, genellikle duygusuzlardır.


akıl bazen mantığın dilemediğini söyler; ama kalp mantığa her zaman kendi istediğini söyletir.


herkesi kör, âlemi sersem sanmak da bir mutluluktur.


gözlerimizden akabilen yaşların acılığı hiçtir, insanı asıl ruhunda hapis kalan yaşlar zehirler.


her ıstırap çeken sanır ki çektiği acıyı başka hiç kimse tatmamıştır.


mutluluğa bir düş diyorlar. belki doğrudur ama o düşü ancak uyanıklar görür.


çoğumuz için dünya, içinde yaşadığımız kasaba ya da köydür.


akıl yaşta değil baştadır; ama aklı başa yaş getirir.


adaletin bulunmadığı yerde para en büyük silahtır.


zehri hiçbir zaman teneke kupa içinde sunmazlar.


kötülüğün büyük kaynağı ahmaklıktır. cezaevlerini kötülerden daha çok budalalar doldurur.


öğüt, kalp paraya benzer. kimse kabul etmez.


dilimize en çok dolanan sözcükler, en büyük güçlükle tarif edebileceğimiz kavramlardır: özgürlük, ödev, aşk, yurt, kamuoyu..


sağlıklarında saygı göstermek istemediğimiz büyük adamlarla ölümlerinden sonra övünmeye hakkımız yoktur.


anlamayanların övgüsü, kötülemesinden ağır gelir.


kavak ağacını beğenen ve seven pek az kişi gördüm; çünkü dosdoğrudur.


eski ve yeni şeyler, ne tümüyle iyi ne tümüyle kötüdür. gerek gençlerin gerek yaşlıların en büyük hataları, bunu bilmemekten ileri gelir.

17.12.19

herakleitos

john fowles

herakleitos, isa'dan beş yüz yıl önce küçük asya'da efes'te yaşamıştı. burası kesin; geriye kalan her şey ise az çok gerçeğe yakın efsane.

yönetici sınıfa ait bir aileden olduğu ama yönetmeyi reddettiği, en iyi okullara gittiği ama kendi kendini eğittiğini iddia ettiği, çocuklarla oynamayı yeğlediği ve seçkin çağdaşlarının parlak boş sözlerini dinleyerek dağlarda dolaştığı, darius tarafından sarayına davet edildiği ama reddettiği, bilmeceleri sevdiği ve "karanlık" diye çağrıldığı, gününün kitlelerinden, çoğunluk'tan nefret ettiği ve sefalet içinde öldüğü söyleniyor. öğretisinden geriye kalan her şey bir düzine sayfa içinde dile getirilebilir.

aşağıdakiler öğretisinin ana fragmanlarıdır, bazıları özgündür ve bazıları ise hippokrates'in görüşlerinin süzgecinden geçmiştir:

herkes için aynı olan bu dünya, ne bir tanrı ne de bir insan tarafından yaratılmıştır.

adaletsizlik olmasaydı, insanlar adaleti tanımazlardı.

çoğunluk kendilerini en çok ilgilendiren şeye sırtını döner.

çok ünlü olan, ünlü olmak nedir bilir ve başka bir şey bilmez. ancak adalet yalancıları ve şarlatanları her zaman alt edecektir.

çoğunluk ne dinlemeyi ne de konuşmayı bilir.

çoğunluk, sanki evlerle konuşabileceklermiş gibi imgelere dua eder. tanrıları da filozofları da anlamazlar.

çoğunluk, yaşamlarının olaylarını yanlış yorumlar; şeyleri öğrenirler ve sonra onları bildiklerini düşünürler.

eşekler bile samanın altından daha değerli olduğunu bilir.

âdet ve doğa uyuşmaz; çünkü çoğunluk, âdeti doğayı anlamadan oluşturmuştur.

bilgelik bir şeyden oluşur: her şeyi her şey aracılığıyla neyin yönettiğini bilmekten.

en büyük erdem, gerçeği doğanın sınırları içinde söylemek ve yapmaktır.

altın madencileri çok kazarlar, az bulurlar.

dinsel ritler kutsal değildir.

insan en küçük şeyinden en büyük şeyine aşırılıkları yok ederek ve yetersizliklerine çare bularak büyür.

çoğunluk hayvanlar gibi midelerini doldurur.

bir şehir yasalarına sıkıca nasıl bağlı kalırsa insan da herkes için ortak olana sıkıca bağlı kalmalıdır.

zaman, zar atan bir çocuktur.

köpekler de tanımadıkları bir adama havlarlar.

eğer beklemiyorsan beklenilmeyeni bulamazsın.

yukarı çıkan yol ve aşağı inen yol aynı yoldur.

onlar

umay umay

insan hayatını yaşatmak için yirmi cezaevine giren devlet müdahalesinde, geriye göz yaşartıcıların, gaz bombalarının, kendini diri diri yakan mahkumların bedenlerinden yükselen duman ve dayanılmaz koku kaldı. geriye ambulansların önüne oğlunu ya da kızını görmek için atlayan annelerin yine maalesef yanıtsız çığlıkları kaldı. geriye siyah çelenk kravatlar taşıyan bürokratların sözleri kaldı.

onlar ne sağcı, ne solcu, ne ülkücü, ne sanatçı ne de.. ne de.. yanlışlıkla bir şey olmuşlar. ayaklarının kokusunda bile bu şey var. sıradanlık, ödleklik, kötülük mayasıyla doldurulmuş topluluklar. onlar için komik bir duyguyu ifade etmek bile çok zor. önlerinde ne varsa onunla savaşıyorlar. seçmiyorlar, düşünmüyorlar, elemiyorlar, sevmiyorlar, görmüyorlar. sadece yalan ve yavan olanı estetize ediyorlar. temkinli hayaller kuruyorlar. buna gerçekçilik ismini takmışlar. ama rengi bozuk bir sürahi kadar gerçekler. varlığı dışında hiç bir anlam taşımayan boş vitrin sürahileri..

şiddet ceza vermiyor. şiddet öldürüyor. toplumun "ölüseviciliğini" destekleyen, körükleyen bir süreç yaşıyoruz. bir kez daha şairlerin kalemi kırılmıştır. bir kez daha cezaevlerinin insanların diri diri yakıldığı, gömüldüğü ya da yaşayan ölü haline getirildiği yerler olduğu ispatlanmıştır. bir kez daha birbirimize sarılamayacağımız mesafeler, duvarlar örülmüştür.

16.12.19

insan

yuval noah harari

insanlar bilinmeyenden korktukları için değişimden kaçınırlar. ancak tarihin tek değişmezi, her şeyin değiştiğidir.

insan türünün geçtiğimiz yıllarda yaşadığı şartlardaki belirleyici iyileşmeler, biraz daha kanaatkâr bir tavır yerine daha büyük beklentilere dönüştü. bu konuda önlemler almazsak gelecekteki kazanımlarımız bizi her zamankinden daha da doyumsuz hale getirecek.

bilim insanları beyindeki belirli bir bölgede bir elektrik fırtınası koptuğunda öfkelendiğinizi, bu fırtına dinip başka bir alan aydınlandığında âşık olduğunuzu biliyor artık. hatta doğru nöronları uyardıklarında aşk ya da öfke hissetmenizi bile sağlayabiliyorlar.

zihnimiz hazların geçici ve anlamsız titreşimlerden ibaret olduğunu kavradığında, duyduğumuz arzuyu da kaybederiz. hızla ortaya çıkıp kaybolan bir şeyin peşinde koşmanın ne anlamı olabilir?

bu sürecin çoktan hastanelerin geriatri bölümlerinde işlemeye başladığını görebilirsiniz. insan hayatının kutsallığına sarsılmaz bir inançla bağlı hümanist bakış yüzünden insanları " bunun nesi kutsal?" diye sormak zorunda bırakan acınası bir seviyeye varana dek onları hayatta tutuyoruz.

hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

insan bir şempanzeden ya da kurttan bireysel olarak çok daha zeki olduğu ya da daha becerikli parmakları var diye değil, homo sapiens kalabalık gruplarla bile esnek iş birliği yapabilen tek tür olduğu için dünyaya hükmediyor.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenip sonra da göçer gideriz.

grup deneyimi

carl gustav jung

bir grubun deneyimi, bireyinkinden çok daha düşük bir bilinç düzeyinde gerçekleşir. çünkü çok sayıda bireyin bir araya gelmesiyle ve ortak bir ruh halinde birleşmesiyle oluşan ortak ruhun, tek tek bireylerin düzeyinin altında olduğu bir gerçektir. eğer grup çok büyükse, ortak ruh bir tür hayvan ruhu gibidir. büyük örgütlerin ahlakının daima şüpheli olmasının nedeni bu olsa gerek. bir insan kalabalığının psikolojisinin avamınkinin düzeyine inmesi kaçınılmazdır.

ortak deneyim denen şey bir grup içinde yaşandığında, bu deneyim nispeten düşük bir bilinç düzeyinde gerçekleşir. grup içindeki deneyimin bireysel deneyime göre çok daha sık gerçekleşmesinin nedeni budur. zaten ulaşılması da çok daha kolaydır; çünkü birçok kişinin birlikteliğinden büyük bir telkin gücü doğar.

kalabalık içindeki birey, telkine açıklığının kurbanı olur. herhangi bir şeyin olması, örneğin bir öneride bulunulması, bu öneri ne kadar ahlak dışı olursa olsun, bireyin de buna katılması için yeterlidir. kitle içinde insan bir sorumluluk duymadığı gibi korku da duymaz.

dolayısıyla, grupla özdeşleşme basit, kolay bir yoldur; ama insanın zaten bulunduğu durumdan daha derinlere inmez. insanda bir şeyleri değiştirir ama değişim kalıcı değildir. aksine, deneyimi sürekli kılmak ve ona inanabilmek için kitlenin verdiği sarhoşluğun tekrar tekrar yaşanması gerekir. zira insan artık kitle içinde yer almadığında, önceki ruh halini yeniden üretemeyen bambaşka bir insandır. kitle içinde, bilinçdışı bir kimlikten başka bir şey olmayan mistik katılım hüküm sürer.

insan, örneğin tiyatroya gittiğinde, bakışlar bakışlarla karşılaşır. herkes herkesin nasıl baktığına bakar ve karşılıklı bir bilinçdışı ilişkinin ağına yakalanır. bu durum daha da kuvvetlendiğinde, insan adeta özdeşliğin genel akıntısına kapılır. bu duygu güzel olabilir -on binlerce koyunun içinde bir koyun. hele hele bu kalabalığın büyük, harika bir birlik olduğunu düşünüyorsam, o zaman bir kahramanım ben, grupla birlikte yücelen.

kişiliği daha üst düzeye taşımanın en kolay yolu bu olduğu için, insan, genellikle vecd içinde ortak dönüşümler yaşanmasını mümkün kılan gruplar oluşturmayı tercih etmiştir. bilincin daha alt ve ilkel düzeyinde yaşanan gerilemeli özdeşleşme, yaşam duygusunun artmasına neden olur, taş çağında yarı hayvan atalarla gerilemeli özdeşleşmenin diriltici etkisinin nedeni budur.

grupta kaçınılmaz olan psikolojik gerileme, kısmen de olsa ritlerle, yani kutsal eylem ve olayları grup aktivitelerinin odak noktası haline getirerek, grubun bilinçdışı bir güdüselliğe dönmesini engelleyen kült törenlerle önlenir. bireyin ilgi ve dikkatini gerektiren ritüeller, grup içinde de nispeten öznel bir deneyim yaşanmasını ve bir ölçüde bilinçli kalınmasını sağlar. fakat simgeciliği aracılığıyla bilinçdışını ifade eden bir merkezle bağlantı yoksa, kitle ruhunun hipnotizma etkisi yapması ve kişileri etki altına alması kaçınılmazdır. bu nedenle, psişik epidemilerin kuluçka yeri kitlelerdir. bunun klasik örneği, almanya'da yaşanan olaylardır.

kitle psikolojisinin bu hayli olumsuz değerlendirmesine, bireyi soylu amaçlara yönelten coşku ya da dayanışma gibi olumlu deneyimler de yaşandığı söylenerek itiraz edilebilir. bu gerçekler yadsınamaz elbette.

topluluk insana, yalnızken kolayca yitirebileceği bir cesaret, metanet ve asalet verebilir. içinde, insanlar arasında bir insan olduğu anısını canlandırabilir. fakat bu ona, bir birey olarak sahip olamayacağı özellikler atfedilmesini engellemez. hak etmediği bu armağanlar insana başta büyük bir lütuf gibi gelse de, uzun vadede bunların bir kayba dönüşmesi tehlikesi vardır. çünkü insan doğasında armağanları doğal saymak gibi bir zaaf vardır. sıkıntı anında bizzat çaba göstermek yerine, bunlar üzerinde hak iddia eder. her şeyi devletten bekleme eğilimi maalesef bunun en belirgin örneğidir.

oysa en nihayetinde devlet de bu talepkâr bireylerden oluşur. bu eğilimin doğal sonucu, her bir bireyin toplumu köleleştirdiği, toplumun ise bir diktatör, bir köle sahibi tarafından temsil edildiği komünizmdir. komünist toplum düzenine sahip tüm ilkel kabilelerin başında da sınırsız güçte bir reis vardır. komünist devlet, yurttaşların değil, yalnızca serflerin olduğu mutlak bir monarşiden başka bir şey değildir.