horatius etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
horatius etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.12.2019

din

john fowles

din, insan için her zaman yoğun biçimde bir özçıkar alanı olmuştur.

insanlık yüksek bir bina gibidir. kat kat bir yapı iskelesine gereksinim duyar. din üzerine din, felsefe üzerine felsefe; yirminci kat birinci katın yapı iskelesinden inşa edilemez. büyük dinler çoğunluğu bakmaktan ve düşünmekten alıkoyar.

napolyon bir zamanlar şöyle demişti: "toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz."

olası tek cennet, içinde bir zamanlar var olduğumu bilemeyeceğim cennettir.

bir efendinin bizi yönetmesini istiyoruz, ama efendimiz yok. hep nedensel ve hiyerarşik bir tarzda düşünüyoruz.

dünyamızın çevresindeki bu gizemli duvar ve ona ilişkin algımız bizi hayal kırıklığına uğratmak için değil, bizi yeniden şimdiye, yaşama, şu anki varoluşumuza yöneltmek için oradadır.

horatius: kutsanmış ayaktakımından nefret ediyorum, benden uzak tutun onları.

şükretmenin olayların gidişini etkileyebileceğini, olmasını istediğimiz şeylere yönelik bu insani tasarımlarımızın süreç içinde bizim lehimize araya girebileceğini varsaymak, en uzak atalarımızdan miras aldığımız bir delilik, bir yanılsamadır.

niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.

21.04.2017

bir kadının portresi

henry james

başkalarının öldüğünü görmek kadar bize yaşadığımızı duyumsatan bir şey yoktur.

kızların çoğu korkunç cahildir.

hepimiz birbirimizin kuzeniyiz; bu bizi durdursaydı insan ırkının sonu gelirdi.

bir ingilizin en doğal hali dilini tuttuğu zamandır.

insanı saflaştırmak için büyük bir tutku gibisi yoktur.

altı ay sonra iyi bir yanıt almak bugün kötü bir yanıt almaktan iyidir.

birleşmek için en olağan temel yanlış anlamadır.

horatius: en iyiler bile yanlış yapar.

en güzel yaratılışlı insanlar hep zor zamanlarda parlar.

aşık olduğun bir genç hanımla evlenmek, yanlış ilkelere göre bekar kalmaktan daha doğaldır.

düşlediklerini yapabilenlere zengin derim ben.

herkes bir iz taşır; en sağlam demir kaplarda bile bir yerde küçük bir bere, küçük bir delik bulunur.

başarı, insanın gençlik düşlerinin gerçekleşmesidir.

ne kadar çok bilirseniz o kadar mutsuz olursunuz.

bir kız için, beğendiği bir kişiyle evlenmekten daha yüksek bir şey yoktur.

kadınlar bizi kurtaracak, içlerinden en iyileri. iyi bir kadının gözüne girip evlenin. yaşamınız çok daha ilginçleşir.

6.11.2016

saf ve düşünceli romancı

orhan pamuk

roman okumanın asıl zevki, dünyayı dışarıdan değil, içeriden, o dünyada yaşayan kahramanların gözünden görebilmekle başlar.

henry james: bir hikayeyi anlatmanın beş milyon yolu vardır ve bunların hepsi eğer esere bir merkez sağlıyorsa meşrudur.

don quijote'dan, hatta genji'nin hikayesi'nden robinson crusoe'ya, moby dick'e günümüze kadar romanın kurmaca olduğu fikrinin gelişmesi, açıklık kazanması, yani hem yazarlar hem de okurların karşılıklı anlaştığı bir şey haline gelmesi hala tam başarılmış değildir.

roman sanatı, kendimizden bir başkası gibi ve başkalarından kendimiz gibi söz açabilme hüneridir.

horatius: şiir de resim gibidir. bazısı yakından bakınca etkiler insanı, bazısı uzaklaşınca. bazı resimler karanlık köşeleri sever, bazıları da eleştirmenin keskin yargısından korkmadığından olacak, iyice aydınlıkta seyredilmelidir. bazıları bir kere hoşa gider, bazıları on kere bakılınca zevk verir insana.

lev tolstoy: eğer bir romanda bir kahraman çok kötüyse, ona biraz iyilik eklemeli; eğer fazla iyiyse, biraz kötülük eklemeli.

romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.

friedrich nietzsche: sanattan söz etmeden önce, insan bir sanat eseri yaratmaya çalışmalıdır.

8.02.2013

özgür insan

horatius


kimdir özgür insan? kendi kişiliğine
bütünüyle hakim olan; yoksulluktan
ölümden, zincirden hiç korkmayan
heyecanlarına karşı gelen, şan ve şaşaayı
hiçe sayan; kendi kendine yetip de
başkasından hiçbir şey beklemeyen
takıntısız bir küre gibi pürüzsüz
talihe karşı pervasız, akıllı
ve yapayalnız olan insandır

25.02.2012

açık yapıt *

umberto eco

"iktidar istenci, yalnızca erkeğin kadınlara hükmetme isteğinin ya da çocuğun anne ile babaya geri dönme umudunun şaşaalı bir örtmecesidir." (richard rorty)

salman rushdie: bütün öyküler, olabilecekleri öykülerin hayaletlerinin istilası altındadırlar.

hakikat, zamanın başlangıcından beri birlikte yaşadığımız; ancak unutmuş olduğumuz bir şeydir.

macedonio fernandez: bu dünyada eksik olan o kadar çok şey var ki, bir şey daha eksik olsa ona yer bulunamazdı.

bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir.

paul valery: bir metnin kesin bir anlamı yoktur.

dil, düşüncenin yetersizliğini yansıtır: dünyada oluşumuz, aşkınsal herhangi bir anlam bulma yetimizden başka bir şey değildir.

gerçek okur, bir metnin gizinin metnin boşluğu olduğunu anlayan okurdur.

jonathan culler: birçok entelektüel etkinlik gibi, yorum ancak en uç noktasına vardırıldığında ilginç olur.

belli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında analoji, yakınlık ve benzerlik ilişkileri vardır.

horatius: her şeyde öyle bir sınır vardır ki, bir şey o sınırın bu yanında veya hemen öbür yanında doğru olamaz.

* "yorum ve aşırı yorum" ile birlikte.

21.10.2011

dizeler

horatius


başarısızlıktan zarar görmeyen bir değer
hiçbir şeyin lekeleyemediği bir şerefle parlar
böyle bir değer halkın keyfiyle
ne yükselir ne de alçalır

bir şey koparır bizden, yıllar, akıp giderken

mademki vakitsiz bir ölüm seni
ruhumun yarısı olan seni alıp götürdü
yeryüzünde varlığımın yarısından
en aziz parçasından yoksun yaşamakta
ne anlam var? o gün ikimiz birden öldük

kusur korkusuyla suç işliyoruz

dertlerimizi avutan akıl ve hikmettir
o engin denizlerin ötesindeki yerler değil

ve keder, atımızın terkisine binip gelir

ölüm karşıma gelmiş
sen mezarını düşünecek yerde
mermer yontturup evler yaptırmaktasın

ruhun derdi içinde ve kaçamaz kendi kendinden

olgun, kendine hakim, öylesine ki
ne yoksulluk korkutur onu, ne ölüm, ne zindan
tutkulardan sıyrılmış, şereflere gözü tok
içine kapanmış, toparlanmış, yalın bir küre olmuş
pürüzsüz yuvarlanır bir başına
talihe tutamak vermeden, hiç yenilmeden

12.10.2011

kitlelerin ayaklanması

jose ortega y gasset

yaşadığımız anın özelliği sıradan ruhun, kendi sıradanlığını bile bile, sıradanlık hakkını ileri sürmesi ve onu her yerde dayatmasıdır.

iktidar kitlelerin eline geçtiğinde hep böyle olmuştur: gücü her şeye yeter; ama iğretidir. kitle insanı, yaşamında bir tasarımdan yoksun olan, ipini koparmış sandal gibi sürüklenen insandır. işte bu yüzdendir ki, olanakları elindeki güçler muazzam olsa bile hiçbir şey yapılandırmaz. ve çağımızda kararı veren işte bu tür insandır.

ister halk kitlesi, ister soylu olsun, kitle kendi eğilimine bırakıldığında, hayatını sürdürebilme kaygısıyla yöneldiği şey yaşamının kaynaklarını kurutmaktır.

kitle insanı mantığa kulak vermez; yalnızca başı derde girince öğrenir.

sanılanın aksine, esasında kölelik durumunda yaşayan kişi kitle insanı değil, seçkin kişidir. yaşamını eğer aşkın bir şeylerin hizmetine adamamışsa bir anlam veremez ona. bu yüzen, hizmet etme gereksinimini bir baskı olarak algılamaz. herhangi bir nedenle o gereksinimden yoksun kalırsa tedirgin olur ve kendisine baskı yapacak daha çetin, daha çok çaba isteyen kurallar icat eder. disiplin olarak yaşamdır bu: soylu yaşam.

uygarlık her şeyden önce birlikte yaşama iradesidir.

günümüzde uygarlığı tehdit eden en büyük tehlike budur: yaşamın devletleştirilmesi, devletin her şeye burnunu sokması, toplumun içinden geldiği gibi yapacağı türlü işi devletin yutması; yani sonuçta insanların yazgısını ayakta tutan, besleyen, ileri doğru iten tarihsel doğaçlamanın yok olması.

kitle insanı devleti görür, ona hayrandır, onun orada olduğunu, yaşamını güvence altında tuttuğunu bilir; gelgelelim onun birtakım insanlar tarafından icat edilmiş, dün insanlarda var olmuş olan bazı erdemler ve ilkeler tarafından ayakta tutulan bir yapıt olduğunun, yarın buharlaşıp uçabileceğinin bilincinden yoksundur.

şaşırmak, hayrete düşmek, anlamaya başlamaktır. aydının kendine özgü sporu ve lüksüdür. o nedenle aydının uğraşına özgü yüz ifadesi, dünyaya şaşkınlıktan iri iri açılmış gözlerle bakışıdır. iri iri açılmış bir çift göz için dünyanın tümü tuhaf ve harikadır. bu şaşırma, futbolcunun harcı olmayan bir keyiftir; oysa aydını yeryüzünde hep bir hayalperestin sarhoşluğu içinde dolaştırır.

dil yetisi aynı zamanda düşüncelerimizi gizlemeye, yalan söylemeye de yarar. normal konuşma içten olmasaydı, yalan olanaklı olmazdı. sahte para sağlam para sayesinde dolaşımda kalır. sonuçta, hile insan saflığının mütevazı bir asalağı olarak ortaya çıkar. 

royer-collard: kamusal özgürlükler direnişten başka şey değildirler.

macaulay: tüm yüzyıllar boyunca, insan doğasının en alçak örnekleri demagoglar arasından çıkmıştır. 

demagogun demagojisinin özü kafasının içindedir; evirip çevirdiği ve kendi yaratmamış olduğu, asıl yaratıcılarından hazır devraldığı fikirler karşısındaki sorumsuzluğundan ileri gelir. demagoji bir zihinsel yozlaşma biçimidir.

seçkin insan aslında kendini başkalarından üstün sanan bir ukala olmayıp dilediği ileri hedeflere ulaşamasa da, başkalarından beklediğinden fazlasını kendi kendisinden bekleyen kişidir.

tarih, tıpkı tarım gibi, doruklardan değil, vadilerden beslenir; yüceliklerle değil, ortalama toplum seviyesiyle.

horatius: babalarımız büyükbabalarımızdan daha kötüydüler; biz de büsbütün yeteneksiz evlatlar yetiştireceğiz.

sahici yaşamsal olgunluk doygunlukta, başarıda, hedefe varmış olmada değildir. cervantes ne demişti: "her zaman yol menzilden daha iyidir."

yaşamak demek hiçbir sınırlamayla karşılaşmamaktır; dolayısıyla kendini rahatça eğilimlerine bırakmaktır. pratikte hiçbir şey olanaksız değildir, hiçbir şey tehlikesiz değildir ve ilke olarak kimse kimseden üstün değildir.

her insanın yaşantısı kendi kendisi olabilme yolunda bir uğraş, kendi kendisi olma çabasıdır.

her ev toplum karşısında neyse, daha geniş ölçüde bir ulus da diğer uluslar karşısında odur. bazı ulusların safça "ulusalcılık" adını verdikleri, uluslararası topluluk ortamında "keyiflerinin istediğini yapmaya" karar vermeleri durumu kaba saba olduğu kadar gülünçtür de.

yaşam, aralarında hayatta kalabilmek için nesnelere karşı verdiğimiz savaşımdır. kavramlar onların saldırılarına karşılık verebilmek üzere oluşturduğumuz stratejik plandır.

her felsefi keşif bir şeyin örtüsünü kaldırmaktan, dipte bulunanı yüzeye çıkarmaktan başka bir şey değildir.

basmakalıp fikirler zihinsel ulaşımın tramvaylarıdır.

dünyanın şimdiki görünümü ibret verici bir çocuksuluktur.

on yıllık bir otomobil yirmi yıllık bir lokomotiften daha eski görünür.

büyük halklarla büyük insanların görünürdeki bencilliği, yaşamını bir girişime adamış olanların zorunlu davranışındaki kaçınılmaz sertliktir. gerçekten bir şey gerçekleştirmek gerektiğinde, kendimizi bir tasarıma adadığımızda, gelip geçen herkese hizmet edebilmek için hazır beklememiz, rastgele ufak tefek diğerkamlıklarla uğraşmamız istenemez bizden.

insanın bir şey hakkında söyleyebileceği en iyi şey onun bir reformdan geçirilmesi gerektiğidir; çünkü bu demektir ki o şey vazgeçilmez niteliktedir ve yeni bir yaşama kavuşturulabilir.

düş gücü insanoğlunun sahip olduğu özgürleştirici güçtür.

hataya düşmüş olmak gibi olumsuz bir başarısızlık durumu insan için tılsımlı bir değnekle dokunmuşçasına zafere dönüşebilir; hatayı anında kabul etmek yeter. bir hatanın kabullenilmesi, o hatanın içinden parlayıveren bir ışık misali, başlı başına bir yeni gerçektir.

yaşamak demek kendini yitip gitmiş hissetmek demektir.

gençliğin en hoş yanı seyredilmesidir; olgunluk çağınınki ise dinlenilmesidir. delikanlının hoşluğu dışsallığıdır; olmuş oturmuş adamınki içselliğidir.

insan yalnızca anladığı şeylerin yüceliğini değerlendirebilir. yalnızca o yüceliklerdir ki, açık seçik algılandıklarında insanın ruhunu teslim alır, hayranlığa sürükler.

bizler topluluğu etkileyen bir itki olan ve tarihsel yaşamı olduğu gibi şu ya da bu yöne sürükleyen şeylerin hiçbirinin asla bilincine varmayız; tıpkı gezegenimizin uzaydaki hareketini ya da hücrelerimizin kimyasal işleyişini fark etmediğimiz gibi. her birimiz kendi başımıza, pek kişisel olduğunu sandığımız nedenler uyarınca yaşadığımıza inanırız. oysa aslında o bilinç yüzeyimizin altında koskocaman, isimsiz kuvvetlerin hareketi vardır, onlar tarihin güçlü alize rüzgarları, bizi keyiflerince sürükleyen dev esintilerdir.

27.08.2009

gölgeler dünyası

platon

"ne gülüyorsun? anlattığım senin hikayen." (horatius)

bir mağara düşün dostum. girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. insanlar düşün bu mağarada. çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil; yalnız karşılarını görüyorlar. arkalarından bir ışık geliyor. uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte. ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar. tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. doğru. o esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün. dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? kısaca, onlar için tek gerçek var: gölgeler.

tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. ne olurdu dersin, anlatayım. ayağa kalkmaya, başını çevirmeye, yürümeye ve ışığa bakmaya zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. gözleri kamaşır, gölgelerini görmeye alıştığı cisimleri tanıyamazdı. biri, ona: "ömür boyu gördüklerin hayaldi. şimdi gerçekle karşı karşıyasın." diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, "bunlar nedir?" diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.

bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi. kulak asmadık. gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ay'ı gördü, yıldızları gördü. zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. ve düşünmeye başladı. ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. ve eski günlerini hatırladı. ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi.

adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. karanlığa kolay kolay alışabilir mi? dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? ağzını açar açmaz alay ederler. sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. saçmalıyorsun. biz yerimizden çok memnunuz. bizi dışarı çıkmaya zorlayacakların vay haline.

işte böyle aziz dostum. sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. yer altındaki mağara: görünürler dünyası. yücelere çıkan tutsak: idealar alemine yükselen ruh.