edgar allan poe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edgar allan poe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1.08.2020

ona

edgar allan poe


ne gam! bu dünyada nasibim olan

pay dünyanın en küçük payıymış

bir dakikalık nefretle unutulan

o sevda yıllarıymış

terk edilmişler bile benden mutlu

diye yakınmıyorum güzelim

beni asıl üzen, senin üzülmen

yazgıma şu gelip geçici benim

1.08.2018

yalnız

edgar allan poe 

olmadım çocukluğumdan beri

başkalarının olduğu gibi

görmedim dünyayı, nesneleri

başkalarının gördüğü gibi

kandırmadı hüznümü, tutkuları

aynı ortak pınarların suları

aynı zevki duymadı yüreğim

aynı şevkle uyanmadı yüreğim

sevdiğim her şeyi yalnız sevdim

çocukluğumda, çocukluk çağında

fırtınalı bir ömrün derinliğinden

çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem

çıktı sellerden ya da pınarlardan

dağlardaki kızıl kayalıklardan

gölgesi dolanan güz güneşinden

onun sonsuzdaki altın renginden

çıktı gökyüzünün yıldırımlarından

yanımdan uçarak geçtiği zaman

ve kasırgadan, gökgürültüsünden

ve buluttan ve bulutun sisinden

-havanın kalanı mavileştiği an-

gözlerimde iblis şeklini alan.

31.07.2018

briç

edgar allan poe

briç denilen iskambil oyununun hesaplama gücüne dayandığı söylenir; öte yandan, en akıllı kimseler bile, satrancı saçma bulurlar da, bu oyundan açıkça görülen ama nedeni pek bilinmeyen bir tat alırlar.

en küçük bir kuşkum olmadan söylüyorum, çözümleme gücünü onun kadar çalıştıran başka hiçbir oyun yoktur. yeryüzündeki en iyi satranç oyuncusu, satrancı en iyi oynayan kimsedir, o kadar. briçte ustalık ise bir insanın kafasını kullanabildiğini, akılların çarpışacağı çok daha önemli işlerde de başarı sağlayabileceğini gösterir. ustalık derken, elverişli yardımların geleceği bütün kaynakları bir anda kavrama gücüne sahip olan, örnek bir briç oyuncusunun olgunluğunu düşünüyorum. bu kaynaklar hem pek çoktur hem de pek çeşitlidir. üstelik düşüncenin öyle kuytu köşelerinde saklıdırlar ki alelade kimselere, erişilmez, yanına varılmaz şeylermiş gibi görünürler. dikkatle gözlemek, iyi hatırlamak demektir. onun için, kafası derli toplu işleyen bir satranç oyuncusu briçte de kendini gösterebilir; sonra hoyle kuralları da -oyunun mekanik yapısına dayandıklarından- herkesin yeteri kadar anlayabileceği şeylerdir.

bizim oyuncumuz dikkatini sınırlamaz. kendimi oyuna vermeliyim diyerek oyunun dışındaki şeylerden çıkarılabilecek sonuçları bir yana atmaz. ortağının yüzündeki değişikliklere dikkat eder, öbür iki oyuncu ile inceden inceye ölçüştürür. her elde kâğıtların nasıl dağıtıldığını kestirmeye çalışır. oyuncuların bakışlarından kozların, onörlerin kimlerde olduğunu anlar. oyun devam ederken yüzlerdeki bütün değişiklikleri kollar; güven, şaşkınlık, utku, can sıkıntısı gibi kolayca belli olan değişikliklere bakarak bazı düşünceler elde eder. bir elin alınışından onu alanın aynı cinsten başka bir kâğıdı olup olmadığını kestirir. şaşırtmak için oynanan bir kâğıdı masanın üstüne atılışındaki edadan anlayıverir. ağızdan kaçan ya da rastgele söylenen bir söz, bir kâğıdın düşüşü, ters dönüşü, görülmemesi için harcanan çaba ya da umursamazlık; kazanılmış ellerin sıralanıp sayılışı; sıkıntı, duralama, heveslenme, heyecan -bütün bunlar, onun sanki içine doğmuşçasına ortaya attığı gerçekleri bulmasına, durumu görebilmesine yardım eder. ilk iki üç kâğıt oynandı mı herkesin elinde neler olduğunu öğrenir; ondan sonra da bütün eller yere açılmış gibi, rahat rahat, hiç çekinmeden oynamaya başlar.

31.07.2017

satranç

edgar allan poe

satranç oyununun düşünce üzerindeki etkileri çok yanlış anlaşılmıştır. bir satranç oyuncusu hiç çözümleme yapmadan bazı hesaplamalar yapar. gösterişi sevmeyen dama oyununun, ustaca bir araya getirilmiş saçma zorluklarla dolu satranç oyununa oranla, düşünce gücünün en yüksek katlarını kullandırmak bakımından daha kesin, daha yararlı olduğunu düşünüyorum.

satranç oyununda taşların değişik, başka başka hareketleri vardır; değerleri de çeşitlidir, birbirine uymaz. karışıklığı derinlik sanıyor, yanılıyorlar; -görülmemiş bir yanılma değil doğrusu- bu oyun bütünüyle dikkate dayanır. bir an dikkatiniz gevşeyecek olsa hata yaptınız demektir; ya bir taş kaybedersiniz ya da yenilirsiniz. hareketler sadece türlü türlü değil, üstelik karışıktır da; o yüzden bu gibi hatalara düşme olasılığı çoktur. on oyundan dokuzunu, kafası derli toplu işleyenler kazanır. zeki olmak yetmez.

damada ise tam tersine hareketler tek çeşittir, pek öyle bir değişiklik yoktur. dikkatsizlik olasılığı azalmıştır. dikkat kullanılmaz bile. her iki taraf da kazandıklarını kendi beceriklilikleriyle kazanırlar.

daha elle tutulur bir örnek verelim: bir dama oyunu var diyelim, sadece dört tane dama olmuş taş kalmış ortada. elbette ki böyle bir durumda hata yapılması beklenemez. kazanmak için -oyuncular eşdeğerde iseler- görülmemiş bir hareket yapmak gerekir. öyle bir hareketi de insan ancak kafasını kullanarak bulabilir. basmakalıp çarelere başvuramayacağından, çözümleyici, karşısındakinin ruhuna girmek, düşünüşünü anlamak zorundadır. böylece, bir bakışta, -bazen gerçekten gülünecek derecede basit olan- ana yöntemler, baştan çıkarıcı, yanlış hesaplara sürükleyici oyunlar buluverir.

31.07.2016

morgue sokağı cinayeti

edgar allan poe

uykuların en derininden bile kalkarken, bir düşün ince ağlarını yırtarız. ama bir saniye sonra -o ağ öylesine çelimsizdir ki- gördüğümüz düşü hatırlamaz oluruz.

eğer hiç denizde fırtınaya tutulmadıysanız, rüzgârlarla savrulan suların insanın kafasını nasıl karmakarışık ettiğini bilemezsiniz. gözleriniz görmez, kulaklarınız duymaz olur; nefes alamazsınız, hareket edecek ya da düşünecek gücünüz kalmaz.

deli de olsa her insan bir ulusun özelliklerini taşır. sonra, konuşmaları da, gerçi saçma sapandır ama heceleri, kelimeleri pekâlâ anlaşılır.

insanoğlunun en parlak buluşlarına dahi yol göstermiş olan bir olasılıklar kuramı vardır. işte bu gibi rastlantılar o kuram üzerine hiçbir şey bilmeyen düşünürler için, kolay kolay aşılamayacak engellerdir.

bir yanlışın düzeltilmiş sayılması için onu düzeltene bir kötülük gelmemiş olması gerekir. sonra bir de yanlışı yapan, yanlışı düzeltmekte olanın kendinden intikam aldığını anlamazsa, o yanlış düzeltilmiş sayılmaz.

31.07.2015

baygınlık

edgar allan poe

bir baygınlıktan ayılırken iki basamak vardır: birinci basamakta aklın ve ruhun uyandığı, ikincisinde de madde olarak varlığımızın uyandığı duyulur. ikinci basamağa vardığımızda birincide hissettiğimiz şeyleri hatırlayabilseydik, daha ötedeki boşluğun anıları arasında bu duyguları açık seçik bulabilmemiz gerekirdi. ötedeki boşluk dediğimiz ise -nedir o? onun karanlığını mezarın karanlığından nasıl ayırabiliriz? bunu bilseydik hiç değilse.

benim birinci basamak dediğim durumda hissettiğimiz şeyler, istediğimiz zaman hatırlayamasak bile, gene de, üstünden epeyce geçtikten sonra, çağrılmadıkları halde gelivermiyorlar mı, nereden geldiklerine şaşıp kalmıyor muyuz?

hayatında hiç bayılmamış olan bir kimse, yanan bir kömür parçasında tuhaf saraylar, çılgınca gülümseyen yüzler bulamaz; birçoklarının gözüne görünmeden havalarda süzülüp giden üzgün hayalleri göremez; yeni açmış bir çiçeğin kokusuna kapılarak düşüncelere dalamaz; daha önce hiç dikkatini çekmemiş olan bir ezginin getirdiği yeni yeni anlamlarla şaşkına dönemez. 

cinayet

edgar allan poe

bana öyle geliyor ki, cinayetlere çözülmez, içinden çıkılmaz bilmecelermiş gibi bakılmasına, aslında onların çözülmesine en çok yardımı dokunacak şeyler neden oluyor. işin dış görünüşündeki başkalıktan, tuhaflıktan söz etmek istiyorum. polisi şaşırtan cinayetlerin kendisi değil, işlenişindeki acımasızlık. neden bu kadar katı yüreklilikle hareket edilmiş, onu anlayamıyorlar. sonra, birleştirilmeleri olanaksızmış gibi görünen birtakım gerçekler var -duyulan sesler; öldürülmüş olan mademoiselle l'espanaye'den başka odada hiç kimsenin bulunmaması; yukarı doğru çıkan komşulara görünmeden kaçmayı sağlayacak bir yolun olmayışı- işte bu durum polisi kararsızlığa götürüyor. odanın karmakarışıklığı; tepetaklak, bacanın içine sokulmuş olan ceset; ihtiyar kadının paramparça edilişindeki korkunçluk; bunlara, az önce anlattıklarım ve anlatılmasında bir yarar görmediğim birkaç şey daha katılınca, hükümet memurlarının gücü sıfıra indi, dillere destan beceriklilikleri işe yaramaz oldu. alışılmamış ile anlaşılmazı birbirine karıştırmak gibi kötü; ama sık sık görülen bir hataya düştüler. oysa düşüncenin gerçeğe doğru gidişine asıl bu alışılmamış şeylerin yardımı dokunur. böyle araştırmalarda, "ne olmuş" sorusundan çok, "görülmemiş bir şey olmuş mu?" sorusu sorulmalıdır. bu olayı çözmek polise ne kadar zor geliyorsa bana da o kadar kolay gelecek ya da geldi.

16.01.2015

süregelen

güven turan

insan soyu, dünya yüzündeki bütün canlıların en obur, en saldırgan, en acımasız, doğaya uyum ve doğaya katılım bakımından da en aykırı, dahası doğaya düşman soyudur.

kierkegaard: bir şair mutsuz, yüreği gizli acılarla parçalanmış biridir ama dudakları öylesine garip bir şekilde yaratılmıştır ki iç çekişler ve haykırışlar onların arasından çıktığında, güzel bir müziğe dönüşürler.

geçmiş, şimdiki zamanın kalıplaşmış halidir. geçmiş bir yüceltme değildir. ne iyi ve güzel bir anın izidir ne kötü ve acı bir anın. o anın izlerinin oluşu yeter! geçmişte şu oldu, bu oldu, bunları saptamak yeter. bir de onlara bugünden bakıp fazladan yükler yüklemek gereksiz.

john ashbery: şiirlerimin içeriğinin ne olduğunu bilmiyorum. biçiminin ne olduğunu da bilmiyorum. hiçbir şey bilmeden başlarım ve bittiğini hissettiğimde de yazmayı keserim. biçim denilen şey bana göre içeriktir ve içerik denilen de biçim.

türkiye'nin ilk toplu modernist çıkışı olan ikinci yeni hareketi, ankaralı bir harekettir. çıkış noktası ankara'da yayımlanmakta olan pazar postası'dır. bu oluşuma destek veren dergi de ankaralıdır: önce "seçilmiş hikayeler" adıyla yayımlanan "dost" dergisi. garip hareketi de ankaralıdır. garip'in üç şairinin de yaşamlarında ankara çok önemli bir yer tutar. istanbul'un neredeyse tek sorunu, kimin best-seller olduğu, olacağı, ne kadar kazandığıdır.

max denoir: normal aşk her tür sesin bir arada olduğu bir senfoni gibi gelir bize. çok çeşitli etkinliklerden doğar. bu nedenle çoktanrılı diyebiliriz ona. fetişizm, sadece bir tek enstrümandan çıkan ses rengini tanır; bir tek etkinlikten doğar; onun için de tektanrılıdır.

george bataille: üreme erotizmin karşıtıdır ve sürekliliği olmayan varlıkların bulunduğunu işaret eder.

islam estetiği deha kavramını dışlar özünde; çünkü deha, yaratıcılığı barındırır içinde. yaratıcılıksa "küfür"dür.

belçikalı gerçeküstücü ressam magritte'in o ünlü, bir pipo resminin üzerine yazdığı, "bu bir pipo değildir"ini mutlaka görmüşsünüzdür. bir yandan sanatçı, bir pipo resminin pipo olmadığını, bir pipo resmi olduğunu söylüyor. ama taa platon'dan beri süregelen, nesnelerle adları arasında sadece uzlaşma yoluyla bir ilişki olduğunu da söylemek istiyor.

yaratıcı yazar, "gerçekliği" yakalayabilmek için, yaşamı gözlemekten öte, yaşadığını yazıyor elbette ama yaşamdan fazlasını yaşadığı için becerebiliyor bunu.

kuran'da adı verilerek yasaklanan tek hayvan domuzdur. bunda, domuzun bütün orta doğu'daki en güçlü tanrılardan olan baal'in totem hayvanı oluşunun etkisi yok mudur acaba?

jose ortega y gasset: her bir yaşam, evren üzerine bir bakış açısıdır.

hayvan kanı, bir ara aksi iddia edilmiş olsa da, en iyi özümlenen demir kaynaklarından biridir insan için.

eli acıman: para kazanmak için iş yapılmaz; iş yapılır, para kazanılır.

ernst robert curtius: balzac'ın gizi, hayatın kendisine uçsuz bucaksız sunulduğu dahinin gizidir.

edebiyat tarihçileri, polisiye/cinayet türü romanların başlatıcısı olma onurunu edgar allan poe'ya verirler. poe nisan 1841'de yayımlanan "morg sokağı cinayeti" öyküsü ile ilk gerçek anlamda cinayet anlatısı türünü ve bu öyküdeki chevalier dupin karakteriyle de ilk gerçek dedektifi yaratmıştır. dupin'in yanında bir de arkadaşı vardır; o kişinin bütün yaptığı, yaşanılan öyküyü anlatmak ve garip sorular sormaktır. sir arthur conan doyle ilk süper dedektifi, sherlock holmes'u yaratırken yanına doktor watson'u da ekleyerek poe'nun izinden gitmiştir.

7.09.2011

din

h.l. mencken: ahlaki kesinlik her zaman kültürel bayağılığın simgesi olmuştur. kişi ne kadar az medenileşmiş olursa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğinden o kadar emin olur.

edgar allan poe: yaşayan hiç kimse, ahiret hakkında diğerlerinden daha fazlasını bilmez. tüm dinler aldatma, korku, açgözlülük, hayal gücü ve şiirden türemiştir.

benjamin franklin: inancın ışığında görmek, mantığın gözünü kapatmak anlamına gelir.

george schuyler: yaşamın diğer alanlarına girmeleri engellenen bütün yeteneksizler ve istenmeyenler, insanları sömürmek için din adamlığına soyunmuştur.

alan watts: birçok insan asla büyümez. tüm hayatları boyunca, sonsuz bir otorite ve rehberliğe şiddetle ihtiyaç duymayı sürdürürler. bu tutum inanç değildir. saf bir putperestliktir.

albert einstein: sadece iki şey sonsuzdur: evren ve insanın aptallığı ve ben ilkinden o kadar da emin değilim.

isaac asimov: aramızdaki en cahil, en eğitimsiz, en az yaratıcı, en az düşünen insanlar, bizim rehberlerimiz ve liderlerimiz haline gelmiş; çürük ve çocuksu inançlarını bizim sırtımıza yükleyerek okullarımızı, kütüphanelerimizi ve evlerimizi işgal etmişlerdir. şahsen ben buna oldukça içerliyorum.

emma goldman: teistlere özgü hoşgörünün karakteristik özelliği, aslında insanlar inandıkları ya da inanıyormuş gibi davrandıkları sürece, hiçbirinin neye inandığını umursamamasıdır.

18.08.2011

çalınan mektup

edgar allan poe

maddesel dünya, maddesel olmayana benzer örneklerle dolup taşar, böylece yavan dogmalar, gerçekle biraz renklenir, eğretilemeler ya da benzetiler, hem bir görüşü pekiştirmeye hem de bir tanımı zenginleştirmeye yarar.

hayatında hiç bayılmamış olan bir kimse, yanan bir kömür parçasında tuhaf saraylar, çılgınca gülümseyen yüzler bulamaz; birçoklarının gözüne görünmeden havalarda süzülüp giden üzgün hayalleri göremez; yeni açmış bir çiçeğin kokusuna kapılarak düşüncelere dalamaz; daha önce hiç dikkatini çekmemiş olan bir ezginin getirdiği yeni yeni anlamlarla şaşkına dönemez.

yukarılara tırmanmak, inmekten çok daha kolaydır.

haritayla oynanan bir bulmaca vardır. oyunculardan biri, öbüründen bir sözcüğü -bir kent, ırmak, devlet ya da bir imparatorluk- kısaca haritanın rengarenk, karmaşık yüzeyinde yer alan herhangi bir sözcüğü bulmasını ister. oyunun acemisi, karşısındakileri kıstırmak amacıyla küçücük harflerle yazılmış adları bulur; oysa usta oyuncu, iri harflerle haritanın bir ucundan öbürüne yayılan sözcükleri seçer. bunlar, tıpkı sokaklardaki ilanlar ya da tabelalar gibi çok göze battıkları için dikkat çekmezler, işte buradaki fiziksel yanılgı, zekanın bu çok açık seçik, çok sivri uyarıları gözden kaçırmamak adına çektiği manevi kaygının yansısıdır.

uykuların en derininden bile kalkarken, bir düşün ince ağlarını yırtarız. ama bir saniye sonra, o ağ öyle öyle çelimsizdir ki, gördüğümüz düşü hatırlamaz oluruz. bir baygınlıktan ayılırken iki basamak vardır: birinci basamakta aklın ve ruhun uyandığı, ikincisinde de madde olarak varlığımızın uyandığı duyulur. ikinci basamağa vardığımızda birincide hissettiğimiz şeyleri hatırlayabilseydik, daha ötedeki boşluğun anıları arasında bu duyguları açık seçik bulabilmemiz gerekirdi.

29.05.2010

şiirler

edgar allan poe

yukarda, göklerin derinliğinde

söyleşen melekler arasa ne kadar

en ateşli aşk sözleri içinde

"anne"den kutsal bir söz bulamazlar


budalaca şeyler söylenmesin

odan karanlık, yatağın dar denmesin


senin ve benim dışımda

durdum baktım, birden her şey kayboldu

bu bahçe büyülüydü anılarımda

donuklaştı sedef parıltısı ay'ın

dolambaçlı yollar, yosunlu sıralar

çiçeklerin kıvancı, gözü yaşlı ağaçlar

artık görülmüyorlar

kutlu havanın kollarında

öldü kokusu güllerin

her şey -her şey soluk verdi, senin dışında

en az soluk yok senden

gözlerinin ilahi parıltısı dışında

kalkmış gözlerinin parıltısı dışında

gözlerini görüyordum yalnızca

her şeydiler benim için

gözlerini görüyordum yalnızca

yalnızca gözlerini saatler boyunca

gözlerini görüyordum ay batınca

nice vahşi sevda öykülerini kazıyormuş gibiler

kutsal uyduların kristaline


bırak son bir kez öpeyim alnından

seni terk etmek üzere olduğum şu an

bir gerçeği söyleyeyim giderken

haklıydın "günlerin bir rüya" derken

ama kanatlanıp çekip gittiyse

umut bir gecede ya da bir günde

bir hayal uğruna, bir hiç uğruna

büsbütün kayboldu denir mi buna

gördüğümüz, göründüğümüz veya

her şey rüya içindeki bir rüya


yürek küle döndü ve ağırlaştı

yapraklar üzgündü ve de donuktu

haykırdım: "kuşkusuz aylardan da ekimdi

geçen yılın bu aynı gecesinde

yolcuydum, gelmiştim buralara dek

uğursuz bir yük taşıdım buralara dek

yılın bütün gecelerinden bu gece

hangi iblis tuzak kurdu bana sinsice


acılı bir dünyadaydım

tek başımaydım

bir suydu ruhum durgun ve ürkek


bazı nitelikler var, bazı cisimsiz şeyler

özellikleri iki, yaşamları ikidir

kimi maddeden türer, kimi ışıktan türer

kimi somut, katıdır, kimi soyut, gölgedir

çift yüzlüdür sessizlik; deniz, kıyı; gövde, ruh

bir yüzü hafif yeşil tenhalarda oturur

saltanatlı insanlar, silik anımsamalar

gözyaşının bilimi onu dehşetten korur


en güçlü yüreklere buyuranlar bizleriz

tüm devce zihinlerde taht kuranlar bizleriz

solgun taşlarız ama asla güçsüz değiliz

4.11.2009

su ve düşler

gaston bachelard

rüyalar ve düşler kimi ruhlar için güzelliğin maddesidir.

nesnelerle derin düşler kuramayız. derin düşler kurmak için maddelerle düş kurmak gerekir. aynayla yola çıkan bir ozan bütün şiirsel deneyimini vermek istiyorsa pınarın suyuna varmalıdır.

shelley: su, üstüne gökyüzünün görüntüsünün kazındığı bir değerli taşa benzer.

friedrich schlegel: şunu kesinlikle biliyoruz ki, dünyaların en güzelinde yaşıyoruz.

güzeli görmek için güzel olmak gerekir.

üç nokta işaretleri metnin 'ruh çözümlemesini' yapar.

lessius: safra (ateş) etkisindeki kimselerin rüyaları ateşle, yangınla, savaşla, katliamla doludur; melankoli (toprak) etkisinde olanlarınki gömülmelerle, mezarlarla, korkunçluklarla, kaçışlarla, çukurlarla, her tür hüzün verici şeyle doludur; sümük (su) etkisinde olanlarınki göllerle, ırmaklarla, sellerle, batan gemilerle doludur; kan (hava) etkisinde olanlarınki uçan kuşlarla, koşularla, şölenlerle, konserle, söylemeye bile cesaret edilemeyecek şeylerle doludur.

imgelem gerçekliğin birtakım imgelerini oluşturma yetisi değildir; gerçekliği aşan, gerçekliği mırıldanan birtakım imgeler yetisidir. bir insanüstülük yetisidir. bir insan, insanüstü bir konuma eriştiği ölçüde insandır. bir insanı, onu insanlık koşulu'nu aşmaya iten bütün eğilimlerle tanımlamak gerekir.

kuğu parlak sularda seyredilirken kadındır; hareket halindeki imgesiyle erkektir.

nehrin işlevi, kadın çıplaklığını çağrıştırmaktır.

kuğu, yazında çıplak kadının yerine geçer.

madde, biçimin bilinçaltıdır.

ruhumuzun geçmişi derin bir sudur.

onda derin düşüncelere dalarak geçirilen her saat pişmanlıkların suyuna kavuşacak canlı bir gözyaşı gibidir; zaman doğal saatlerden damla damla akar; zamanın canlandırdığı dünya ağlayan bir melankolidir.

üzüntüyle duyduğumuz acı her gün öldürür bizi; bu acı, dalgaya düşen gölgedir.

zenginleşen ağırlaşır da. bunca yansıma ve bunca gölgeyle zenginleşen su da artık ağır bir sudur.

eğer su, bilinçaltı için temel maddeyse, toprağa egemen olmalıdır. toprağın kanıdır zaten. toprağın yaşamıdır. bütün manzarayı kendi yazgısına doğru sürükleyecek olan sudur.

yalnızca bir yerde sevebildim, ölüm nerede
soluğunu güzelliğinkine karıştırıyorsa orada (edgar allan poe)

insan sevdi mi, hemen ardından hayranlık duyar, korkuya kapılır ve korur.

çayır, nehrin eseri olarak, kim ruhlar için başlı başına bir hüzün izleğidir.

yazık ki, insanoğlu o kadar kusursuz bir usa sahip değil. yararlı olanı da en az doğru olan kadar güç keşfediyor.

bu çerçevede, kıyıdan canlı olarak suya atılmış çocukların sulardan kurtulduklarında, neden bir anda mucizevi varlıklara dönüştükleri anlaşılabilir. suları geçerek ölümü de geçmiş olurlar. böylelikle kentler kurabilir, halkları kurtarabilir, dünyayı yeniden yaratabilirler.

edgar allan poe: bazen, bana yabancı olmayan nesnelerin izlenimi, tıpkı bir şimşek gibi zihnimden geçer sanki, belleğin su üstünde kalmış bu karaltılarına hep ihtiyar yabancı söylencelerin ve çok eskilerde kalmış yüzyılların açıklanamaz bir anısı karışır. 

uykumuzda söylencelerdir düş gören..

suyu, kadını ve ölümü içinde sentezleyen imge dağılamaz.

su gececidir. onun yanında her şey ölüme doğru gider. su gecenin ve ölümün bütün güçleriyle konuşur. ay suyun tözüne, onu bozacak bir etkiyle girer. uzun süre ay ışığına maruz kalan su zehirlenmiş bir su olarak kalır.

insan durgun bir suyun yanında düş kurmuş olmanın doğurduğu hastalıktan hiçbir zaman iyileşmez.

edgar allan poe: ruhum durgun bir dalgadır.

christopher marlowe: ey ruhum, küçük su damlacıklarına dönüştür kendini ve hiç bulunamayacak şekilde okyanusa düş.

novalis: su ıslak bir alevdir.

gecenin karıştığı su uyumak istemeyen eski bir pişmanlıktır.

canavar, geceleyin, gülen bir denizanasıdır.

victor hugo: her şeyin biçimi bozulur, biçimsiz olanın bile.

göz bile, arı görüş bile katı cisimlere bakmaktan yorulur. biçim bozukluğunu düşlemek ister. görüş gerçekten düşün özgürlüğünü kabul ederse, her şey canlı bir sezginin içine akar.

kül nasıl ateşin tozuysa, çamur da suyun tozudur. çamur en çok değer yüklenmiş maddelerden biridir. su, bu biçimiyle, toprağa sakin, ağır ve güvenli verimlilik ilkesini getirmiş gibi görünür.

yaratmak için her zaman su ile toprağın birleşmek üzere buluştukları bir kil, esnek bir madde, bulanık bir madde gerekir.

biçimler sona erer; ama maddeler, asla. madde belirsiz düşlerin şemasıdır.

bir imgeyi sevmek, bilmeden eski bir aşk için yeni bir eğretileme bulmaktır. sonsuz evreni sevmek, bir anneye duyulan aşkın sonsuzluğuna maddesel bir anlam, nesnel bir anlam yüklemektir. herkes bizi bırakıp gittiğinde, bir yalnızlık manzarasını sevmek, acı veren bir yokluğu telafi etmektir, bizi bırakıp gitmeyen kadını hatırlamaktır. insan bütün ruhuyla bir gerçekliği sevdiği anda, o gerçeklik çoktan bir ruha dönüşmüştür bile, o gerçeklik artık bir anı olmuştur.

iyimserlik bir bolluktur.

maurice kufferath: aşk iksirinin sihirli gücünün hiçbir fiziksel rolü yoktur, onun rolü bütünüyle ruhsaldır.

gecenin gizeminde, karanlık bir mağaranın yalnızlığında, gerçeği özünde, ağırlığıyla, tözsel yaşamıyla tutuyorken insan, gelip geçici görünüşleri ne yapsın!

ey ayna
kendi çerçevende sıkıntıdan buz tutmuş soğuk su
kaç kez, saatler boyu, ruhumda düşlerin burukluğu
senin gayya kuyusu buzunun altında
gözlerim yaprak benzeri anılarımı aradığında
kendime göründüm uzak bir gölge gibi sende
ama eyvah! bazı akşam, vakur çeşmende
dağınık rüyamı çırılçıplak tanıdım ben (stéphane mallarme)

toprağı kazarsanız, su çıkar.

chateaubriand: soylu düşünceler soylu manzaralardan doğarlar.

en olağanüstü delilikler hiçbir zaman istisnai değildir.

öykünerek buluş yapılır.