31.10.14

uzun lafın kısası

cicero: kamu esenliği en büyük yasadır.

samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.

boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

wittgenstein: bu dünyada acayip şeyler olduğunu biliyorum. hayatımda tam manasıyla öğrendiğim üç beş şeyden biridir bu.

henrik ibsen: bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.

william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

paul auster: insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.

tahsin yücel: en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

andreas ady: kimse bizi gerçek yüzümüzle tanıyamaz; birey, kendisine değin eşi bulunmayan, kendisinden sonra da yinelenmesi olanaksız, tek bir varlıktır. yaşamı boyunca bu yalnızlığın acısını çeker, ondan kaçmaya çabalar; ancak bunu hiçbir zaman başaramaz.

23.10.14

inferno

ilhan berk

şiir sürgünlüktür.

dokunma bitimsiz, uçsuz bucaksız fırtınalı bir yolculuktur.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

epikuros: et için hazların sınırı yoktur.

umberto eco: asıl gizem varoluş değildir, varolmayıştır. erotizm de aşk gibi gerçekleşmemektir. aşkın kendisi gibi de olanaksızlıklar yuvasıdır.

fernando pessoa: asıl çöl "ben"dir.

andre breton: erotizm insana yaraşan tek sanattır.

sigmund freud: düş, bir isteğin gerçekleşmesidir.

andre breton: şiir usun bir bozgunluğu olmalıdır.

anlam, bir bakıma güzelliğin yaratılmasından başka bir şey değildir. bir şiir, bir köğük güzelse anlamlıdır.

stendhal: benim işim yaşamak değil yazmaktır.

t.s. eliot: büyük bir şiir bir başka büyük şiiri anımsatmadıkça büyük olamaz.

şiir gerisinde gizli bir tarih bırakır.

akılla yazılan şiir on para etmez.

jose ortega y gasset: günümüzde şiir, eğretilemelerin yüksek cebiridir.

jacques derrida: uzaklık kadının etkinliğinin ögesidir.

duvarcılar dünyanın en sessiz, en güzel insanlarıdır. taşlara benzerler; taşlar gibi yalın, sade, güzel. bir de şairlere. şairler gibi çilekeş, sabırlı; gene şairler gibi güzel işlerin adamıdırlar. 

andre breton: şiir yatakta yapılır.

emmanuel levinas: en iyi karşılaşma biçimi gözlerin rengini bile fark etmemektir.

gustave flaubert: her olağan nesnede tansıklı öyküler gizlidir.

şiir dilin belini getirmektir.

"nasıl resim yapıyorsunuz?" sorusuna, "erkeklik organımla!" yanıtını verir renoir.

francis ponge: sessiz dünya bizim asıl dünyamızdır.

ludwig wittgenstein: ancak nesneler varsa dünyanın belirgin bir biçimi vardır.

gerçeklik tutunabileceğimiz tek daldır.

21.10.14

okumak

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulabilmiş değilim.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

g.k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

17.10.14

dostoyevski

stefan zweig

"tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti."

edebiyatın büyük sınır tanımazlarından olan dostoyevski, çağımızda bunların en büyüğüydü ve hiç kimse onun kadar, "sınırsızlık ve sonsuzluk yeryüzünün kendisi kadar gerekliydi." diyen bu atılgan, bu ölçüsüz adam kadar ruhun yeni ülkelerini keşfetmedi. hiçbir yerde durmadı, "her yerde sınırları aştım." diye yazar mektuplarından birinde gururla ve kendi kendini suçlayarak, "her yerde."

onun trajedisi cinsler arasındaki, kadınla erkek arasındaki trajediden daha büyüktür. insan onun kitaplarında yeniden doğrulur; ama kadınlara bakmak için değil, tanrı'sına karşı başı dik yürümek için. 

"her yerde ve her şeyde, hayatım boyunca sınırları aştım."

sibirya'dan bir kadına şöyle yazıyor: "size kendim hakkında şunu söylemek istiyorum ki, ben bu zamanın çocuğu değilim, inançsızlığın ve şüphenin çocuğuyum ben ve muhtemelen, hatta bundan eminim, hayatımın sonuna kadar böyle kalacağım; inanca olan özlemim bana ne kadar ıstırap verdi ve hala vermekte, ki ben inancın aleyhine ne kadar çok kanıt bulursam özlemim de o oranda artıyor."

"ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler.. benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım."

dostoyevski her zaman bir evet ve hayır, kendi kendini alçaltma ve yüceltme, son raddeye vardırılmış bir karşıtlıktır. bu abartılı kibir de sadece abartılı bir alçak gönüllülüğün yansımasıdır; ondaki aşırı halk bilinci sadece aşırı yüklenmiş kişisel hiçlik duygusunun karşıt duygusudur. 

"benim için gerçeklikten daha fantastik ne olabilir ki?"

onun eserine giden yolculuk bizi duygunun bütün araflarından, kötülüklerin cehenneminden, dünyevi acıların bütün basamaklarından geçirir: insanın acısından, insanlığın acısından, sanatçının acısından ve en sonuncusundan, en korkuncundan, tanrı acısından. yol karanlıktır; insan, içinden tutku ve hakikat aşkı ile yanmalıdır, yanlış yollara sapmamak için. onunkine girmeye kalkışmadan önce kendi derinliğimizi baştan sona dolaşmalıyız. o haberciler göndermez; sadece deneyim bizi dostoyevski'ye götürür. ve onun şahitleri yoktur, bedeninde ve zihninde sanatçının şu üç mistik biriminden başka: yüzü, kaderi ve eseri. 

"bütün acıların üstesinden geleceğim, sırf kendi kendime 'varım' diyebilmek için. işkenceler altında kıvransam bile, biliyorum ki 'varım'; ayağımda zincirlerle kürek çekerken hala güneşi görebiliyorum, göremesem bile yaşamaya devam ediyorum ve onun olduğunu biliyorum."

13.10.14

yaratıcılık

m. bilgin saydam

yaratıcılık stereotipik, geleneksel, rutin davranma biçiminin antitezidir. yeni olan nesne ve fikirlerin kaynağıdır. bu açıdan psikopatolojik süreç de birçok örnek sunar. yaratıcılığa giden süreçte yoğun bir anksiyete, gerek yaratıcılığa zorlayan koşulların, gerekse sürecin kendisinin yarattığı bir anksiyetedir. aynı şey psikopatolojik süreç için de geçerlidir. çünkü her ikisi de nihai olarak bir uyumu hedefleyerek eski bir durumdan yeni bir duruma dezintegrasyon şeklinde bir devinimdir. ancak biri regresyon, öteki progresyondur. yaratıcılık esnasında doğan bazı fikir ve imajlar çok yoğundur, kalıcıdır, bireyin tüm benliğini kaplar. her an dünyasına çıkagelebilir. aynı şey öteki için de geçerlidir. yine tanımlanamazlığı, yaşayan kişi için de yepyeni olması, zıtların birlikteliği, zaman kavramının yok oluşu anlamında da benzerlikler vardır. her iki durumda da kavramlar yoğunlaşabilir, bir araya gelir, aralarında beklenmedik ilişkiler kurulur, anlamlar değişir ve kayar. hem yaratıcılar, hem de psikotikler toplumsal yaşantı açısından marjinaldirler. ancak biri, kişisel yaşantısını toplumsal ve genel kılarken, öteki toplumsal yaşantısını kişisel ve özel kılar. her iki durumda da ego çözülme tehdidi altındadır. delilik, egosu tehlike altında olan bireyin kendi sorununa karşı savunmasıyken, ötekisi bireyin toplumsallaştırdığı sorununa karşı savunmasıdır. sonuç olarak her ikisi de bir yaşantıdır, gerçekliğe karşı afektik bir tavırdır. psikopatolojik süreçle karşılanan gereksinim bireyseldir ve ortaya çıkan ürünün toplumsal değeri kuşkuludur. sonuç olarak temel ayrım, kişiyi yaratıcılığa iten toplumsal talebin, toplumsal olarak tanınır bir ürünle sonuçlanmasına yol açacak tarzda bireyde içselleştirilmesiyle açığa çıkar. ürün bir sistem oluşturur, parçaların hiyerarşik bütünlüğü söz konusudur, tutarlılık vardır. ortaklaşa hissedilen veya düşünülen ilkelerde ifadesini bulan iç bağıntılılık, yaratıcının ürününde daima vardır.

12.10.14

dimitrios'un maskesi

eric ambler

geçen yıl bütün gençlik fotoğraflarımı yaktım. geçmiş unutulmalıdır baylar! eskiyi hatırlamak yüreğimi dağlıyor. insan gününü gün etmelidir.


birçok kimse hayatın amacını bile anlamadan saman gibi yaşar gider.

polis romanındaki bir katil, gerçek bir katile göre her zaman daha sevimlidir. polis romanlarında cesetler, şüpheli kişiler, hafiyeler, idam sehpaları vardır. bu sanatsal bir düzendir. gerçek katil ise hiç sanatsal değildir.

suikast olaylarında önemli olan, cinayeti kimin düzenlediğidir; tabancayı kimin ateşlediği değil.

ölmek üzere olan bir toplumda, siyasal ün kazanmış olanlar bilgi ve yetenek sahibi kimseler değildir. bunlar çoğunlukla cahillerin takdirini kazanan basit zekalı adamlardır.

26 ağustos 1922 sabahı 5.30'da mustafa kemal paşa komutasındaki türk orduları, yunan cephesine saldırıya geçtiler. dumlupınar saldırı alanı izmir'e 200 mil uzaklıktaydı. hatları yarılan yunan ordusu, ertesi sabah izmir'e doğru çekilmeye başlamıştı. çekilme harekatı birkaç gün için bir bozguna dönüşmüştü. milli orduyla baş edemeyen yunanlılar, yolları üzerindeki silahsız türk köylüsünü öldürmeye, alaşehir'den izmir'e kadar önlerine çıkan türk köylerini yakmaya başladılar. yunanlıların peşini bırakmayan türk ordusu, sağ kalan köylülerin de yardımlarıyla, 9 eylül 1922 sabahı izmir'e girdi.

herkesin birçok zayıf yönleri vardır. kimisi için gururdur bu, kimisi için duyguların doyurulması, bazıları için de paradır.

"savaşta stratejik harekatın temel unsuru baskındır." diye başladı konuşmasına. napoleon'un bir sözüydü bu.

insanoğlunun yüzü, kendi eliyle çizilmiş bir maske gibidir. sahibi korkarsa, etrafındakileri korkutması gerekir. ihtiraslıysa, başkalarında da ihtiras uyandırmalıdır. insanın aklından geçen her şey oraya yansır.

10.10.14

çıplak şölen

william s. burroughs

bir kişi hakkında, dinlemek yerine konuşarak daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

satmak, kullanmaktan beter alışkanlıktır. uyuşturucu kullanmayan satıcılar temas bağımlısıdır ve bu bağımlılık, söküp atılamayacak bağımlılıklardandır.

bağımlının utanması yoktur. diğer insanların iğrenmelerine kayıtsızdır. cinsel libido yokluğunda utancın varlığı kuşkuludur. müptelanın utancı, bağlı cinsellik dışı girginliğiyle ki o da aslen libidoya bağlıdır, birlikte yiter. bağımlı gayrişahsi bir bakışla bedenini, içinde yaşadığı maddeyi emecek araç olarak görür, etini at tüccarlarının soğuk elleriyle değerlendirir. ölü balık gözleri, harap damarlarda gezinir.

meczup, özel bir müslüman deli türüdür. diğer bozuklukların yanı sıra, sıklıkla epileptiktirler.

yaşam, her öğrencinin farklı bir ders öğrenmesi gereken bir okuldur.

inan bana eğer tüm bu gençlik cazibeleri
bugün onca hayranlıkla baktığım
yarın değişiverse ve kollarımdan uçup gitse
solup giden peri armağanları gibi (thomas more)

bismarck takımadalarının yerlileri gibi yalıtılmış gruplar.. aralarında aleni eşcinsellik yok; anasını sattığımın anaerkilliği. anaerkiller eşcinsellik karşıtı, uyumcu ve yavandır. anaerkil bir topluma denk geldiğin anda en yakın sınıra doğru koşmamalı, yürümelisin. koşarsan eşcinselliği bastırılmış polisin teki seni nallayabilir.

bunların hepsi salak köylülerdir ve en beterleri sözde eğitimlileridir. bu insanların sırf eğitilmesi değil, konuşması da yasaklanmalı. düşünmelerini yasaklamaya gerek yok, o kadarını doğa hallediyor.

tibet'teki her dağ tepesinde dolanan, amazon'da bir kulübede takılan, kenar mahallelerde yol kesen ak sakallı kaçıklardan hiç mi kurtulamayacağız?

adil ol ve olamıyorsan, taraflı ol.

kumarda tek kural vardır: kazanma da, kaybetme de serisiyle gelir. kazandın mı yükleneceksin, kaybettin mi tası tarağı toplayacaksın.

beyaz ışık çakması
karmakarışık böcek düşleri
ölümden ağzımda metal tadıyla uyandım
renksiz ölüm kokusunun izini sürmek
solgun bir gri maymunun doğum sonrası
kesik uzuvların hayalet seğirmeleri

her ajan taraf değiştirir ve her direnişçi davasını satar.

bağımlılar tek bedende birlikte yaşamaya eğilimlidir.

bağımlıların çoğu böyledir: bilmek istemezler. ve laf anlatamazsın. tüttürücü, tüttürmek dışında bir şey bilmek istemez. ve eroin bağımlısı da aynıdır. doğrudan olayın kendisi ve diğer her şey tıraş..

tanrı daha iyisini yarattıysa kendisine saklamıştır.

9.10.14

noktasız

özdemir asaf


biri gelir sorarsa
sana beni sorarsa
gitti der misin
gittiğimi söyler misin
gidiyorum ben sana
benimle gider misin

7.10.14

yazma sanatı

mario vargas llosa: yazmak gibi okumak da hayatın yetersizliklerine karşı bir protestodur. kurmacayı, yalnızca tek bir hayatımız varken pek çok hayatı yaşayabilmek için yaratırız.

boris eichenbaum: roman ve öykü türdeş değil, tersine birbirine son derece yabancı biçimlerdir. öykü tek bilinmeyenli bir denklem kurmaya benzer; roman ise çok bilinmeyenli denklemler dizgesi yardımıyla çözülen ve ara kuruluşların son yanıttan daha önemli olduğu değişik kurallı bir problemi andırır. öykü bir gizdir; roman ise bir tür bilmece ya da bulmacadır.

faruk duman: sona ermiş yazı, sona ermiş yaşam demektir. bu nedenle hangi dilde yazılmış olursa olsun, kitaplar bir bütüne işaret eder.

attila ilhan: dönüp arkamıza bakınca, garip hareketi'nin şiirimizdeki tahribatını daha açık görmekteyiz. ülkemizde mizah nasıl dönüp dolaşıp sululuk haline gelmişse, şiir de öyle, ya kelime cambazlığı, ya alaycı tekerleme ya da söz soytarılığı düzeyine indirilmiştir; bunda elbette garipçilerin vebali çok! yazık oldu türk şiirine!

abdülhak şinasi hisar: romanı bir vakanın hikayesine hasretmek kadar kurutucu bir şey olamaz. bu, çok kere, eserin bütün ehemmiyetini giderir. romancı kendini sadece bir meddah olmaktan korumalıdır. bir romanın en büyük meziyeti, romana benzememesi ve bir roman olduğunu hatıra getirmemesidir.

maurice blanchot: yazar yapıtın bitmiş olup olmadığını asla bilmez. bir kitapta bitirdiği şeye bir başkasında yeniden başlar ya da yok eder onu.

6.10.14

edebiyat olarak hayat

alexander nehamas

herkes tarafından kayıtsız şartsız kabul edilmesi gereken hiçbir değerler kümesi yoktur.

nietzsche, "bereket versin ki" der, "büyük çoğunluk için kitaplar sadece edebiyattır." kendisi için de hayatın kendisidir.

nietzsche gelecek yüzyılın büyük düşüncel olaylarından birini müjdeleyerek aslında, dünyada hiçbir şeyin kendine ait özgül bir özelliğe sahip olmadığını ve her bir şeyin yalnızca başka her şeyle olan karşılıklı ilişkileri ve farklılıkları aracılığıyla oluştuğunu iddia etmiştir.

"bir şey, etkilerinin toplamıdır."

çoğu insan açısından ve hatta bazı felsefeciler açısından, kendini hayatın bazı zevklerinden alıkoyma, daha da yüksek değer biçtikleri başka belirli benzeri zevkleri daha iyi ele geçirebilme yoludur. kişi daha başka, daha büyük bir fayda karşılığında belirli bir faydadan vazgeçer. ahlak bu hesapta hiç rol oynamaz. içerilen tutum tamamen bencilcedir.

nietzsche'ye göre varlık, kişinin başka türlü olmayı istemediği şeydir.

5.10.14

düşmanlık bağı

zülfü livaneli

mustafa kemal'le enver paşa arasında ömür boyu süren bir düşmanlık olduğu bilinir. padişah damadı, başkomutan enver'e karşı, ondan çok daha zeki ve parlak olan mustafa kemal kesin bir zafer kazanmıştır. enver, kemal'in bu zaferini hiçbir zaman içine sindirememiş, hatta millici harekete karşı bolşeviklerden yardım istemiştir. lenin'e yazdığı mektupta şöyle dediği aktarılır: "hindistan'dan afrika'ya kadar islam dünyasında doğan her çocuk enver adını bilir. mustafa kemal de kim?"

mustafa kemal "kim" olduğunu öyle bir göstermiştir ki, enver çılgın iktidar hayallerinin peşinde orta asya'daki türkleri kızıl ordu'ya karşı ayaklandırmaya gitmiş ve oralarda at sırtında dövüşürken, macerası kanlı biten bir islam don kişot'u olarak noktalamıştır hayatını. hem de ünlü çizmeleri ve wilhelm bıyıkları bile kalmadan yadigar.

düşmanlık sadece devlet adamları arasında görülmez. sanatçı dünyası da kıskançlık sarmaşıklarının zehirlediği bir düşmanlık atmosferine bürünmüştür. en ünlü düşmanlık hikayelerinin başında mozart ile salieri ikilisi gelir. orta düzeyde bir müzisyen olan salieri, mozart gibi bir kuyrukluyıldızı çekememiş ve hem kendi ömrünü hem de genç mozart'ınkini bir karabasana çevirecek tutkulu, ateşli bir düşmanlık başlatmıştır. genç mozart öldüğü zaman, salieri tarafından zehirlendiğine inanılmıştır. hala da öyle bilinir.

st. petersburg'un karanlık labirentlerinden eşsiz kahramanlar yaratan, yeraltı tanrısı dostoyevski de iflah olmaz nefret ve düşmanlıkla dolu birisiydi. onun kendine bulduğu en büyük düşmanlar ise tolstoy ve turgenyev'di. tolstoy da, turgenyev de asildiler. paraları, çiftlikleri, köleleri, sadık ve güzel eşleri, dünyaya yayılmış ünleri vardı. ayrıca sağlıklı kişilerdi. zavallı dostoyevski ise çok yoksuldu. gençliğinde petraçevski grubu'na katıldığı için idama mahkum edilmiş, tam idam mangası önünde ölümü beklerken, yazgısı değiştirilip sibirya'ya yollanmıştı. 10 yıl kaldığı sibirya cehenneminden, yakasını ölene kadar bırakmayacak olan sara hastalığıyla dönecekti. bunlar yetmiyormuş gibi karısı da yaşamını cehenneme çevirmişti. romanları sevilmiyor, gençlerin saygısını kazanamıyordu.

işte bu hastalıklı dahi, bir gün turgenyev'in kapısını çaldı. uşak onu misafir salonuna aldı ve şaşırmış olan turgenyev çıkageldi. dostoyevski, "ben" dedi, "dokuz yaşında hasta bir kız çocuğunu banyo küvetinde iğfal ettim." şaşkınlıktan dili tutulan turgenyev güç bela: "iyi ama bunu niye bana anlatıyorsunuz?" diyebildi. odayı terk etmek üzere olan dostoyevski döndü ve "seni hiç adam yerine koymadığımı göstermek için" dedi. romanlarındaki derin ve karmaşık psikolojik yöntemlerle intikam almıştı düşmanından. kız çocuğu hikayesi ise bu intikam için uydurulmuştu.

bütün bu ünlü düşmanlık hikayelerinde garip olan, iki düşmanın bir çift oluşturmaları ve hep bir arada anılmalarıdır. artık mozart ismini salieri isminden sonsuza kadar kimse ayıramaz. belki de düşmanlık bağı en güçlü bağ.

garba açılan pencere

aziz nesin

bizim orası küçük yer, taşra ili. küçük yerde büyük görünmek kolay oluyor. ben de daha lisenin onuncu sınıfındayken, ilin tek gazetesine başyazılar yazmaya başlamıştım. herkes, "kalemi kuvvetli maşallah" diyordu.

liseyi bitirdiğim yıldı. bizim ile demiryolu ulaştı. ilk tren gelecek. herkeste bir hazırlık, bir hazırlık..

müftü efendi bizim uzaktan akrabamız olur. bana bir haber gönderdi: "aman bir nutuk yazsın, trenin geldiği gün okuyacağım."

bütün kent halkı müftü efendi'yle övünürdük. vali, belediye başkanı filan, bunların hepsi müftü efendi'den çok sonra gelirdi. büyüklerden biri şehrimize gelse, hemen ziyaretine gider, müftü efendi'nin elini öperdi.

işte bu denli önemli kişi olan müftü efendi'nin, şehrimize ilk trenin gelişi günü yapılacak törende bir nutuk söylemesi gerekiyordu. bu işin ağırlığı altında ezildim. o yaşta, istanbul, ankara gibi büyük şehirleri bile daha görmemişim. ilk trenin gelişinde neler söylemenin gerekli olduğunu bilmiyordum. bütün bilgim, okuduğum birkaç kitaptan, gazete ve dergi yazılarından geliyor. çok sıkı çalışarak üç günde bir nutuk hazırladım. müftü efendi'ye amcamla gönderdim.

trenin ilk gelişi günü büyük tören yapıldı. bütün şehir halkı istasyona yığıldı. lokomotif geldi. kurbanlar kesildi. önce vali bir nutuk söyledi, arkadan müftü efendi. ben, müftü efendi'den daha heyecanlıydım. nutkun hala aklımda kalan parçaları aşağı yukarı şunlar:

"tren, garba açılan bir penceredir. bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek. medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. tekerlek ne demektir? tekerlek, medeniyetin ayağıdır. tekerlek olmasaydı, dünyada hiçbirimiz olamazdık. biz bugün tekerleklerin sayesinde ilerliyoruz. şu tünele, şu dağların içine açılmış deliklere bakınız. şu gördüğünüz delikten neler doğacak neler. nurlu istikbal bizimdir.

bu bir hazinedir. eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşeri! iyi kullanırsan, çok para kazanırsın, zengin olursun, itibarın artar.

tekerlekler, raylar üzerinde kayacak. işler eskisi gibi zor değil. her seferi seni zengin edecek hemşeri! kaç sefer olursa o kadar karlısın.

iş yol açılıncaya kadardı. bir kere yol açıldı ya, artık bütün hemşerilerimiz bu yolun üstünden kolaylıkla gidip gelecektir. mallarımızın değeri artacaktır. sen de malının değerini, kadrini bil.

cumhuriyet sayesinde önümüze gelen bu malın kıymetini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremeliyiz. dikkatli binmezsek bozulur, sonra bizden başkaları kullanamaz. elin, yabancının malı değil ki hor kullanalım. kendi malımız, bütün hemşerilerimizin. hepimizin ortak malı."

on dokuz yaşında, taşra lisesini yeni bitirmiş bir genç başka ne yazabilir; işte böyle şeyler.

müftü efendi'nin nutku, umulandan da çok alkışlandı. öbür nutukların hiçbiri, müftü'nün nutkunun etkisini yapmadı. alkış kıyamet. herkes, "bizim müftü gerçekten derin hoca" demeye başladı. doğrusu, müftü efendi de nutku hem iyi ezberlemiş; hem de güzel, heyecanlı söyledi.

o günden sonra, nerede bir tören, bir toplantı olsa, müftü efendi'yi nutuk söylemeye çağırdılar. müftü efendi de her gittiği yerde hep o nutku tekrarlayıp durdu. yalnız nutkun içinden "tren" kelimesini çıkarıyor, geri kalanlarını olduğu gibi söylüyordu. nutuk herkese o denli güzel geldi ki, hiçbirimiz nutku tekrar tekrar dinlemekten bıkıp usanmıyorduk. cumhuriyet bayramı'nda, bir kereste fabrikasının açılışında, büyüklerden birinin şehre gelişinde hep bu nutuk söylendi.

ziya adında bir akrabamız var, babası çok zengin. bunlar istanbul'dan bir gelin getirdiler. görülmemiş, duyulmamış bir düğün yapıldı. düğün ziyafetine şehrin bütün ileri gelenleri çağrıldı. biz de gittik. aile çok mutaassıp; ama son derece mutaassıp. kadınlarla erkekler ayrı odalarda yemek yiyoruz. ne de olsa gelin istanbullu olduğundan, yemekten sonra kadın erkek hep bir araya toplanıldı. müftü efendi'ye konuşması için rica edildi. doğrusu, müftü efendi konuşmak istemedi. ama öyle zorladılar ki, adamcağız konuşmak zorunda kaldı. ayağa kalktı, başladı konuşmaya:

"muhterem hemşerilerim! yeni kurulan bu yuva, garba açılan bir penceredir."

daha nutkun başında bir hoşnutsuzluk mırıltısı başladı. ailenin pencereye, hele garba açılan pencereye benzetilmesi, bizim mutaassıp çevremizin insanlarını sinirlendirdi. müftü efendi gelini göstererek devam etti:

"bu pencereden ziya girecek, yalnız ziya değil, başka şeyler de girecek."

zaten istanbul'dan kız aldığı için yayılan dedikodulardan sinirli olan damat ziya'nın kaşı gözü oynamaya başladı. ziya'nın elleri titriyordu. müftü efendi devam etti:

"medeniyet, nur gibi medeniyet, tekerleklerin üstüne binerek bize kadar geldi. onu hepimiz kucaklayıp bağrımıza basacağız. çünkü o hepimizindir."

sinirli, kızgın öksürüklerle nutuk kesiliyordu.

"işte karşınızda tekerlek! tekerlek ne demektir? tekerlek olmasaydı, dünyada hiçbirimiz olamazdık. tekerlek medeniyettir. biz bugün tekerleğe, medeniyetin tekerleğine kavuştuk."

damat ziya elini arka cebine attı. bir cinayet olabilirdi. bu gergin havada müftü efendi nutkuna devam etti:

"şu tünele bakınız! bu delikten neler doğacak, neler! nurlu istikbal bizimdir."

yer yer yükselen mırıltıları, her zamanki gibi başarısının sesli gösterisi sanan müftü efendi, damat ziya'ya dönerek şöyle dedi:

"bu bir hazinedir! eline geçirdiğin bu hazineyi iyi kullan hemşeri! iyi kullanırsan çok para kazanırsın, zengin olursun, memlekette itibarın artar. işler eskisi gibi zor değil artık. her seferi seni zengin edecek. kaç sefer olursa o kadar kârlısın genç hemşeri!"

arkadaşları damadın elini tutmasalar kan dökülecekti. kayınpeder, müftü efendi'nin kulağına bir şeyler söyledi. müftü efendi, başını salladı, nutkuna devam etti:

"iş, bir kere yol açılıncaya kadardır. yol açıldı ya, herkes rahat rahat gidip gelecek. arkadaş, cumhuriyetimizin sayesinde sahip olduğumuz bu kıymetli malın değerini bilelim; binerken, üstüne basarken, içine girerken titremeliyiz. dikkatli binmezsek, çabucak bozulur, başkaları istifade edemez. yabancının malı değil ki, hor kullanalım. kendi malımız!"

arkadaşları dışarı çıkardıkları için damat, müftü efendi'nin sözlerinin sonunu duymamıştı. nutuktan sonra bir soğuk hava esti. müftü efendi, neden alkışlanmadığına çok şaştı. ziyafet dağıldı.

üç gün sonra da ziya, istanbul'dan getirdiği güzel gelini geri gönderdi. boşandılar.

4.10.14

kutu adam

abe kobo

bakmak aşktır. bakılmak ise nefret. bakışın yarasına dayanmaya çalışırken surat buruşturulur; ama bakmaktan başka bir şey yapmamak herkese mahsus değildir. eğer bakılan kişi de bakarsa bir sonraki sefer bakmakta olan kişi bakılan kişinin tarafına döner.

küçük şeyleri düşününce yaşamaya devam etmek istediğime inanıyorum. yağmur damlaları.. daralan ıslak eldivenler.. çok büyük bir şeyi izlerken ölmek istiyorum. dünya haritası veya parlamento binası..

sağlıklı insanların göğüsleyemeyecekleri birtakım acılar çeken hastalara sempatiyle yaklaşmak gerekir.

intihar, bir tavır olması gerçeğinin yanında şerefli bir hareket tarzı da; ayrıca arzu veya akılla gerçekleştirilemez. ufak bir bağlılık, küçük bir iştah duraklama bahanesi oluyor.

akıl hastalığı ve fiziksel acının aynı oranda korkutucu olduğu durumlar var. o noktaya gelindiğinde bütün yollar iyidir.

boğazınız kuruysa size içki içen bir resminizin gösterilmesi hiç fayda etmiyor.

bir kadının bacaklarının cazibesi -bu cazibeyi inkar eden herkes ikiyüzlüdür- görsel olmaktan çok dokunsaldır.

çünkü her şeyden vazgeçilemez. eşyaları biriktirmek için bir çaba gerekir. ama onlardan kurtulmak için harcanan enerji daha da fazladır. bütün sahip olunan eşyalar, bir arada tutulmazlarsa, sanki her an rüzgarda dağılacaklarmış endişesinde olunur.

ölüm bir tür şekil değiştirmedir. ilk önce deri aniden mavileşir. sonra burun incelir, çene daralır ve küçücük olur; yarı açık ağız bıçakla yarılmış bir mandalina kabuğuna benzer ve kırmızı alt dişetleri yerlerinden çıkar. elbiseler bile değişir. nispeten daha kaliteli duranlar, birden, ucuza satılan, dikkat çeken ama aslında değersiz olan mallar haline gelir.

3.10.14

californication

bir şeyi arzulamanın onu yaşamaktan daha iyi olması mümkün. tatmin olmaya arzulamanın ölümü dendiğini duydum.

eğer başka bir şey yapabiliyorsanız; tele pazarlama, ilaç pazarlamacılığı, kazma-kürek çalışmak ya da ulusal ligde hakemlik gibi; benim tavsiyem, onu yapın. çünkü yazar olmak berbattır. tıpkı ölene kadar her gün ev ödevinizin olması gibi.

eğer bir şeyi uzun süre boyunca ihmal edersen, kırılıyorlar.

neden onu bu kadar seviyor? yani, onda bu kadar ne var? bilmiyorum. hiçbir zaman bilebileceğimi de sanmıyorum. sanırım, bazen doğru olanı yapıyorsun ve sonra o şey, hayatının anlamı oluyor. olduğun kişi haline geliyor.

hayatta, herkese göre birileri var.

bir şeyler yaptığın zaman, sonuna kadar götürmelisin.

mutlu sonlardan bahsetmek güzeldir, hoştur; ama karşındaki bunu sana veremezse, sürekli berbat ederse, o zaman en nihayetinde "siktir git" demek zorunda kalırsın ya da o etkiyi yaratacak başka bir söz: üstü kalsın.

ister 10 dakikalığına, ister 10 yıllığına olsun; tanıştıktan sonra aşık olmadığım kadın olmadı.

her gün onunla birlikte olduğun için ne kadar şanslı olduğunu sana hatırlatıp duracak biriyle yaşamayı bir kez olsun denemelisin.

2.10.14

görmek

jose saramago

yazgıyı döndürmenin çok çeşitli yolları vardır ve neredeyse hepsi boş çıkar.

yalnızca kendi aklıma güvenirim, yanılmak pahasına da olsa.

umut tuz gibidir, insanı doyurmaz ama ekmeğe tat verir.

eldeki beş yüz kuş, gökyüzündeki beş yüz bir kuştan daha iyidir.

her insan gerçeğinde, her zaman kaygı taşıyan bir yan vardır. bizler her an sönme tehdidi altında titreyen küçük birer aleviz ve her şeye karşın korkarız.

durum karmaşık ve umutsuz bir hal alınca, insanlar önlerine çıkan ilk şeye sarılır.

kimi insanlar, en berbat pişmanlığı, yapılmasına izin verdiğimiz şeyler yüzünden çektiğimizi ileri sürer.

manevi şaşkınlık, kaygıya giden yolda atılan ilk adımdır ve o adımdan sonra her şey olabilir.

bir an gelir, hepimiz bildiğimizi sandığımızdan daha fazlasını bildiğimizi keşfederiz.

onların içinde bulunduğu koşullara uyan birçok olayı dikkatle incelediğimizde, deneyimin bize bıkıp usanmadan kanıtladığı gibi, başlarına gelen her felakette mutlaka kurbanların da payı vardır.

konunun yalnızca bir yanına odaklanmak insanı her zaman hataya götürür.

kusursuz anların, hele yüceliğe çok yaklaşmışsa uzun sürmemek gibi çok büyük bir sakıncası vardır. ondan daha beteri ise, insanın o andan sonra ne halt edeceğini bilememesidir.

insanın içine su serpen bir düşünce vardır, kibirli insanı yazgı er ya da geç her zaman yere çalar.

en ağır taşlar bile yerinden oynatılabilir.

kendisine itaat edilmesini sağlamak için her an rütbesine başvuran bir otorite acınacak biridir.

en sağlam toplumsal yapıyı bile sonunda çökerten, gümbür gümbür gelen devrimler değil, davranışlarımızın cilasındaki küçük çatlaklardır. benzeri davranışlar zaman içinde sürekli yinelendiği için, sonunda yapıyı yerle bir eder.

"saygı görmek istiyorsan, teklifsizliği hoş görme."

yaşlılar her şeyi bilir ama kimse onlara bir şey sormadığı için susmayı yeğlerler.

dünyaya gözümüzü açıyoruz ve o anda, tüm yaşamımızı bağlayacak bir sözleşme imzalamış gibi oluyoruz, ne var ki günün birinde bir an gelir, 'bu imzayı benim yerime kim attı' diye sorabiliriz.

bir ad yalnızca bir sözcük değildir, o kişinin kim olduğunu açıklamaz.

insanın bildiğini sandığı şeylere karşı çok dikkatli olması gerektiğini; çünkü onun öte yanında sonu gelmez bir bilinmezler zincirinin gizlendiğini, o zincirin son halkasının çözümünün de olasılıkla bulunamayacağını hesaba katmamıştı..

kimi insanlar vardır, yıkıldığında bile ayakta kalır.

1.10.14

entelektüel

alain touraine

entelektüeller bilimin ilerlemelerini geçmiş kurum ve inançların eleştirisiyle birleştirerek akılcılaştırma hareketini yürütmüşlerdi. hatta, medici'ler döneminden bu yana, otoriterliklerinden rahatsızlık duymadan, seve seve aydın hükümdarlara hizmet etmişlerdir. ama modernizmin ilk yüzyıllarından sonra, 20. yüzyılda, entelektüellerle tarihin ilişkisi tersine döner. bunun, birbirinin tamamlayıcısı olmaktan çok karşıtı olan 2 nedeni vardır: birincisi, modernliğin kitle üretim ve tüketimine dönüşmesi ve aklın saf dünyasının artık modernlik araçlarını en vasat; hatta en akıl dışı taleplerin hizmetine sunan kalabalıklar tarafından istilaya uğramış olmasıdır. ikincisi ise, modern aklın dünyasının yüzyılımızda modernleşme siyasetler ve milliyetçi diktatörlüklere gitgide daha bağımlı olmasıdır. özellikle fransa'da; ama aynı zamanda da abd'de pek çok entelektüel, "ilerleme güçleri"yle olan geleneksel ittifaklarını olabildiğince uzun süre korumaya çalıştılar. kendi ülkelerinin, özellikle de vietnam ve cezayir'de yürüttükleri sömürgeci savaşlar onları ulusal kurtuluş hareketlerini desteklemeye itti; bunu da kendi ülkelerinin yöneticilerine karşı inanç ve cesaretle gerçekleştirdiler. ama aynı zamanda, kapitalizme ya da emperyalizme karşı gerçekleşen bir devrimin doğuracağı rejimlerin "ilerlemeci" olacağı fikrine de az çok bağlı kaldılar; bu da çoğu zaman onların en baskıcı komünist rejimlere karşı aşırı hoşgörü; hatta kör bir sempatiyle yaklaşmaları sonucunu doğurdu ve bazılarının mao'nun başlattığı kültür devrimi ya da batı avrupa'daki terörist etkinlikler konusunda olabilecek en ciddi yargı hatalarını yapmalarına neden oldu. ama bir süre sonra, en geç kalmışları açısından bile artık bu kötü davaları desteklemekten vazgeçilmesinin gerektiği apaçık ortaya çıktı. bunun üzerine, özellikle de 1968 sonrası pek çok entelektüel antimodernizmde yeni bir tarih felsefesi buldu. kendi putlarını kendileri kırdılar ve modern dünyayı aklın yıkıcısı olarak mahkum ettiler; bu da onların hem kitle karşıtı seçkinciliklerini hem de modernleştirici diktatörlüklerin otoriterciliğine düşmanlıklarını tatmin etti. özellikle de 70'li yıllarda antimodernizm başat, neredeyse hegemonyacı bir hal aldı.