31.10.14

uzun lafın kısası

cicero: kamu esenliği en büyük yasadır.

samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.

boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

wittgenstein: bu dünyada acayip şeyler olduğunu biliyorum. hayatımda tam manasıyla öğrendiğim üç beş şeyden biridir bu.

henrik ibsen: bir görüş, bir ideal hiçbir zaman açlığı ve susuzluğu gidermemiştir.

william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

alain de botton: sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

paul auster: insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.

tahsin yücel: en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.

michel foucault: iktidarın olduğu yerde direniş de vardır.

andreas ady: kimse bizi gerçek yüzümüzle tanıyamaz; birey, kendisine değin eşi bulunmayan, kendisinden sonra da yinelenmesi olanaksız, tek bir varlıktır. yaşamı boyunca bu yalnızlığın acısını çeker, ondan kaçmaya çabalar; ancak bunu hiçbir zaman başaramaz.

29.10.14

darbe

zülfü livaneli

herhangi bir fransız aydınına pat diye sorsanız: "askeri darbelere karşı mısın?" yanıtı, neredeyse refleks denilecek bir çabuklukla "karşıyım" olacaktır. bir ingiliz, ispanyol, yunan, amerikalı, iskandinav aydınına "siyasi idamlara karşı mısın?" diye sorsanız, hiç tereddütsüz aynı cevabı alırsınız: "karşıyım" çünkü uygar dünyada oluşmuş bulunan "consensus"un temel ögeleridir bunlar. sivil toplumun "olmazsa olmaz" ön koşuludur. ve bir 20. yüzyıl aydınının düşünce namusudur.

aynı soruları türk aydınlarına yöneltseniz, bir bölümünden aynı net yanıtı alabilirsiniz. ama, bir bölümü, sorunuzu bir başka soru ile karşılayacaktır:

soru: "askeri darbelere karşı mısın?"
yanıt: "hangi askeri darbelere?"

soru: siyasi idamlara karşı mısın?"
yanıt: "hangi siyasal idamlara?"

işte bu "hangi" sorusu, çeşitli görüşlerden türk aydınını, uygar dünyanın "aydın" kavramından ayıran ve azgelişmiş ülke kargaşasına iten farktır.

çünkü bazı türk aydınları, belirli koşullarda, askeri darbelerin ve siyasal idamların yararlı olduğunu düşünmektedir. türkiye'nin yakın dönem siyasal yaşamına damgasını vurmuş üç ihtilalin, üçünün de yargılanmasına karşıdırlar. buradaki mantık, 27 mayıs'ın ülkede diktaya yönelmiş baskıcı bir iktidara karşı yapılmış olması ve sonunda türkiye'de bir aydınlanma dönemini başlatmasıdır. oysa 12 mart ve 12 eylül, ülkedeki uyanışa ve ilerlemeye karşı yapılmış, özgürlükleri susturan ihtilallerdir.

gerçekten de 27 mayıs sonunda, türkiye'nin en ilerici anayasası hazırlanmış, ülkedeki kültür yaşamında büyük bir aydınlanma yaşanmış ve şu anda yazan/çizen çok kişinin -ben dahil- yetiştiği bir ortam doğmuştur. diğer iki darbe ise bu özgürlükleri boğmak, işçi hareketlerini bastırmak ve ilerici güçlere darbe indirmek amacına yöneliktir.

bu niteliksel farka rağmen gene de 27 mayıs'ı savunamayacağımız görüşündeyim. çünkü 27 mayıs'la birlikte "kurdun ağzına kan bulaşmıştır." yoksa yıllar yılı askeri müdahale olmadan yaşamayı becerebilmiş bir ülkede, 27 mayıs'ın hemen ardından 22 şubat ve 21 mayıs kalkışmaları nasıl açıklanabilir? bu darbe, daha sonraki 12 mart ve 12 eylül darbelerini de hazırlamıştır. çünkü "meşruiyet" kavramı, yoruma, daha doğrusu güce bağlı hale getirilmiş, her ihtilalde olduğu gibi, başaran haklı olmuş, başaramayan ise asılmıştır.

eğer askeri ihtilallerin tümüne birden karşı çıkmazsak, bizim gibi düşünmeyen bir grubun da kendi askerini getirerek üzerimizde zulüm uygulamasına, felsefi anlamda tutarlı olarak karşı çıkamayız. çünkü mantıksal bütünlüğümüzün doğal sonucu, bizim savunduğumuz ilkelerle bir darbe yapılmasını haklı gösterdiği gibi, bize karşı ilkelerle bir darbe oluşturulmasına da izin vermektedir. bunun sonucu da demokrasi değil, "benim abim seninkini döver" mantığıyla her grubun kendi cuntasını hazırlamasıdır.

din

sigmund freud

dini doktrinlerin doğruluğunu kanıtlamanın imkansızlığı her çağda hissedilmiştir. ama üzerlerinde hissettikleri baskının çok büyük olması nedeniyle bu kuşkuları dile getirmeye cesaret edememişlerdir. ve o günden beri sayısız insan benzeri kuşkuların altında ezilmiş ve inanmayı bir görev saymalarından ötürü bu kuşkuları bastırmaya itilmiştir. birçok parlak zeka bu çatışmanın altında parçalanmış, bir çıkış yolu bulma çabasıyla vardıkları uzlaşmalar nedeniyle birçok kişilik gücünü kaybetmiştir.

mantığın dışında temyiz mahkemesi yoktur. eğer dini doktrinlerin doğruluğu bu doğruluğa tanıklık eden içsel bir deneyime bağlıysa, bu ender deneyimi yaşamayan onca insanı ne yapacağız? herkesten sahip olduğu mantık yeteneğini kullanması istenebilir; ama sadece birkaç kişide var olan bir güdü temelinde herkes için geçerli bir yükümlülük getiremez. eğer bir insan derinden etkilendiği bir esriklik durumundayken dini doktrinlerin gerçekliğine karşı şaşmaz bir inanç edindiyse, bunun başkaları için önemi nedir?

dikkatimizi dini fikirlerin ruhsal kökenine çevirdiğimiz zaman cevabı bulacağız. öğretiler olarak ortaya konan bu fikirler, deneyimlerin tortuları veya düşünmenin ürünleri değildir; bunlar yanılsamadır, insanlığın en eski, en güçlü ve en acil arzularının giderilmesidir. güçlerinin sırrı bu arzuların gücünde yatmaktadır.

bildiğimiz gibi, çocukluktaki ürkütücü çaresizlik duygusu babanın sevgi yoluyla sağlayacağı bir korunma ihtiyacı yaratmış ve bu çaresizliğin ömür boyu devam edeceğinin kavranması da bir babanın, ancak çok daha güçlü bir babanın varlığına tutunmayı zorunlu kılmıştır. ilahi bir gücün iyiliksever adaleti, yaşamın tehlikeleri karşısında duyduğumuz korkuyu dindirir; ahlaki bir dünya düzeninin kurulması, insan uygarlığında çoğu kez gerçekleşmeyen adalet beklentisinin gerçekleşmesini sağlar; dünyalık varoluşun gelecek yaşamda da devam etmesi, bu arzu gidermelerin gerçekleşeceği zaman ve mekan çerçevesini sağlar. evrenin nasıl oluştuğu ya da ruhla beden arasındaki ilişki türünden insanın merakını uyandıran bilmecelerin cevapları bu sistemin altında yatan varsayımlara uygun olarak gelişmiştir. baba kompleksinden kaynaklanan ve hiçbir zaman tamamen üstesinden gelinemeyen çocukluk çatışmalarının giderilmesi ve evrensel düzeyde kabul edilen bir çözüme bağlanması birey için çok büyük bir ruhsal rahatlık yaratır.

27.10.14

how i met your mother

aşk, aptalların hissettiğini sandığı bir şeydir.

çukur insanlarıyla ilgili bir şey vardır: bazen onları itme şansı elinize geçene kadar öyle biri olduğunu bilmezsiniz bile.

intikam fantezileri asla istediğin gibi gitmez.

kaderi zorlayamazsınız. olacağı varsa olur.

o ve benim bundan sonra mutlu yaşamayacağımız ihtimali var. sonunun kötü biteceği konusunda ezici ihtimaller söz konusu ve kötü biterse bunun milyonlarca olası sebebi olabilir; ama bu, denemeyeceğim anlamına gelmez.

bir adam evleneceği kadını bulmadan önce son kez korkunç bir hata yapar.

yenisi her zaman daha iyidir.

insanların istediği budur: risk almaktan korkmayan cesur biriymiş gibi görünen ama hiçbir şey yapmayan insanlar. gerçekten bir şeyler yaparsan kovulursun.

kararsız kalmış bir kız, değer verdiği herkesin kül olduğunu düşündüğü an, hemen donsuz kalır.

aşk ve delilik arasında ince bir çizgi vardır.

herhangi bir akşam, ne yapacağıma karar verirken kendime şunu sorarım: "ne yaparsam bundan 20 sene sonra anlatacağım mükemmel bir anım olur?"

hayat kısa. hayatta karşına güzel, heyecanlı ve deli dolu bir şey çıktığında iş işten geçmeden önce o ana tutunman gerekir.

bir günlük acı ömürlük hatıralara bedeldir.

toplanmanın en büyük kuralı şudur: "geçen sene içinde kullandınız mı?" kullanmadıysanız, doğruca çöpe.

lavinia

özdemir asaf


sana gitme demeyeceğim
üşüyorsun ceketimi al
günün en güzel saatleri bunlar
yanımda kal

sana gitme demeyeceğim
gene de sen bilirsin
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim
incinirsin

sana gitme demeyeceğim
ama gitme, lavinia
adını gizleyeceğim
sen de bilme lavinia

26.10.14

gece mi tek gerçeğimiz?

rainer maria rilke



çok daha ağırdır yaşamak
her şeyin ağırlığından

hep sınır boylarında gezinirler sevenler
birbirlerine nice enginleri
ganimetleri ve yurtları vaat ederek

yazılmamıştır mola vermemiz en yakın duraklarda
gerçekleşen düşlerle yetinmeksizin, sarılır ruh yenilerine
sonsuzluktadır ancak durgun göllere varmak
bu dünyada ise düşmeyi sürdürmektir en büyük beceri
bir kez başarmış olma duygusunun baskınına uğrayıp
kanatlanmaktır sezgilerin evreninde, hep daha derinlere

yabancısıyızdır duyguların, kenar çizgilerinin
yalnızca onları dışardan oluşturanları tanırız

ah, ne kadar isterdim gizlenebilmeyi, beni gelip bulmasın diye özlemler
küçük bir çocuk olmak isterdim, gelecekteki kollarıma dayanmış

her kim ki yenik düşer
savaştan onca kaçan bu meleğe
alnı açık, başı dik yürüyüp gider
büyümüştür, onu biçimlercesine
üstüne konan sert elin etkisiyle
davetkar bulmaz artık zaferleri
hep daha büyüğe, derinliğine
yenilmek, budur onun ergenliği

bir acımasızlıktır ölüm, bilmeyenlere karşı
güçlü olmak zorundadır insan, ölse bile bir yabancı

gittikçe büyüyüp her şeyi içine alan
daireler gibi yaşamaktayım hayatımı
başaramayacağım belki sonuncusunu tamamlamayı
ama yine de denemektir istediğim

sadece bir başka soluk almadır gerçekte şarkı
hiç için alınmış bir soluk. bir esinti tanrı katında
bir kırlangıç fırtınası

değişimin yansımaları her şeydedir

bilmek de, bilmemek de bir tereddüt zamanıdır
insanoğlunun yazgısında

23.10.14

inferno

ilhan berk

şiir sürgünlüktür.

dokunma bitimsiz, uçsuz bucaksız fırtınalı bir yolculuktur.

d.h. lawrence: insan bedeni utançla saklama yerine saygıyla yüceltilecek bir tapınaktır.

epikuros: et için hazların sınırı yoktur.

umberto eco: asıl gizem varoluş değildir, varolmayıştır. erotizm de aşk gibi gerçekleşmemektir. aşkın kendisi gibi de olanaksızlıklar yuvasıdır.

fernando pessoa: asıl çöl "ben"dir.

andre breton: erotizm insana yaraşan tek sanattır.

sigmund freud: düş, bir isteğin gerçekleşmesidir.

andre breton: şiir usun bir bozgunluğu olmalıdır.

anlam, bir bakıma güzelliğin yaratılmasından başka bir şey değildir. bir şiir, bir köğük güzelse anlamlıdır.

stendhal: benim işim yaşamak değil yazmaktır.

t.s. eliot: büyük bir şiir bir başka büyük şiiri anımsatmadıkça büyük olamaz.

şiir gerisinde gizli bir tarih bırakır.

akılla yazılan şiir on para etmez.

jose ortega y gasset: günümüzde şiir, eğretilemelerin yüksek cebiridir.

jacques derrida: uzaklık kadının etkinliğinin ögesidir.

duvarcılar dünyanın en sessiz, en güzel insanlarıdır. taşlara benzerler; taşlar gibi yalın, sade, güzel. bir de şairlere. şairler gibi çilekeş, sabırlı; gene şairler gibi güzel işlerin adamıdırlar. 

andre breton: şiir yatakta yapılır.

emmanuel levinas: en iyi karşılaşma biçimi gözlerin rengini bile fark etmemektir.

gustave flaubert: her olağan nesnede tansıklı öyküler gizlidir.

şiir dilin belini getirmektir.

"nasıl resim yapıyorsunuz?" sorusuna, "erkeklik organımla!" yanıtını verir renoir.

francis ponge: sessiz dünya bizim asıl dünyamızdır.

ludwig wittgenstein: ancak nesneler varsa dünyanın belirgin bir biçimi vardır.

gerçeklik tutunabileceğimiz tek daldır.

hannibal

kötü insanlara kötü şeyler yapmak bize iyi hissettirir. 

yaradılış ile yetiştirilme karşı karşıya geldiğinde ben ikisini de seçmem. bir dna tasarımından yaratılıp kontrol edemediğimiz senaryo ve durumlardan oluşan bir dünyaya doğduk. 

her insan, büyük gaddarlıklar içeren eylemler gerçekleştirme yetisine sahiptir.

herkes kurtarılmış bir günahkarı sever.

akıllı bir psikopat bilhassa sadisttir ve yakalaması çok güçtür. iz sürülebilecek hiçbir güdüsü ve hiçbir düzeni yoktur.

problemli hareketlerin çoğu insan kendinden emin olmadığında meydana gelir.

anormal bir duruma verilen anormal bir tepki, normal bir davranıştır.

kimse, başka bir insanı sevmediği sürece o kişinin bütün yönlerinin farkında olamaz. o sevgi sayesinde, sevdiğimiz kişinin potansiyelini görürüz. o sevgi yoluyla, sevdiğimiz kişinin kendi potansiyelini görmesini sağlarız. o sevgiyi dillendirerek sevdiğimiz kişinin potansiyeli gerçeğe dönüşür.

anılar, anları ölümsüz kılar; fakat unutmak, sağlıklı bir zihne önayak olur.

diğerlerinin kendimizden daha az insanlığa sahip olduğunu görme eğilimi evrenseldir.

hastalarını kişiliksizleştiren psikiyatristler, acı verici fakat etkili tedavilerde daha rahattır.

21.10.14

cennet ve cehennem

paulo coelho

her birimiz varoluşumuzun gerçek sebebini ölmeden bir saniye önce anlarız. cehennem ya da cennet işte o an doğar. cehennem, o kısacık anda geriye bakıp hayat denen mucizeye anlam katma fırsatını kaçırmış olduğumuzu anlamaktır. cennet ise o an, "hatalarım oldu; fakat hiç korkaklık etmedim. hayatımı yaşadım, ne yapmam gerekiyorsa yaptım." diyebilmektir. 

kaybedecek daha fazla bir şeyim kalmadığında her şeyi elde ettim. kendim olmaktan çıktığımda kendimi buldum. rezil olduğumda ve hala yürümeye devam ettiğimde kendi kaderimi seçmekte özgür olduğumu anladım. 

savaşçıyı savaşçı yapan budur işte: irade ve cesaretin aynı şey olmadığını anlamak. cesaret korku ve hayranlık uyandırır; irade gücüyse sabır ve azim demektir. iradeleri çok güçlü olan kadınlar ve erkekler genellikle yalnızdırlar; çünkü dışarıdan soğuk görünürler.

sıradan insan ilahi adaletsizlikten yakınıyor, güç sahibi olmayı kıskanıyor ve hayatın tadını başkalarının çıkarması ona acı veriyor. kimsenin hayatın tadını çıkaramadığının, herkesin kendini güvensiz ve endişeli hissettiğinin; mücevherlerin, arabaların ve şişkin cüzdanların büyük bir aşağılık kompleksini örtbas etmeye çalıştığının farkında değil.

hata yapmaktan korkmayan, hata yapan insanları arayıp bul. onların hataları, yaptıklarını gölgede bırakmış olabilir; fakat dünyayı ancak böyle insanlar değiştirir, defalarca hata yaptıktan sonra gerçekten fark yaratmayı ancak onlar başarırlar.

okumak

northrop frye: kitaplar, içlerinde yaşanmak içindir.

bertrand russell: hayatım boyunca, bana hep insanın akılcı bir hayvan olduğu söylendi. bunca yıl boyunca, bir kere bile bunun böyle olduğuna ilişkin bir kanıt bulabilmiş değilim.

henry david thoreau: ilkeden, hakkın algılanması ve yerine getirilmesinden doğan eylem, şeyleri ve ilişkileri değiştirir; temelde devrimcidir ve daha önce olmuş olan hiçbir şeyden tam olarak ibaret değildir. sadece devletleri ve kiliseleri bölmekle kalmaz, aileleri de böler; evet, bireyi böler, ondaki şeytani ile ilahiyi birbirinden ayırır.

g.k. chesterton: her sıradan kitabın içinde bir yere, gerçekte bütün geri kalanının onlar için yazıldığı beş ya da altı kelime gömülmüştür.

somerset maugham: iyi bir kitap yazmanın üç kuralı var. ne yazık ki, kimse ne olduklarını bilmiyor.

thomas browne: hiç kimse sadece kendisi değildir; pek azı o adı taşısa da pek çok diyojen ve pek çok timon olmuştur. insanlar tekrar tekrar yaşanır, dünya geçmiş çağlarda nasılsa şimdi gene öyledir.

northrop frye: yoz bir ağaç ancak yoz meyveler verebilir ve savaştan, bu kötücül, canavarca dehşetten bir iyilik çıkartılabileceği fikri, ne kadar acınası ve hüzünlü olsa da, habis bir ilüzyondur.

cervantes: tarih, hakikatin annesidir; zamanın rakibi, edimler deposu, geçmişin tanığı, şimdinin örneği ve modeli, gelecekteki bütün çağlara bir uyarıdır.

isaac babel: hiçbir demir, kalbi tam yerine konmuş bir noktanın kuvvetiyle hançerleyemez.

20.10.14

çöplüğün generali

oya baydar

mutlu ve güvenli yeni hayatın bedeli: öğrenirsen, bilirsen sorular sormaya başlarsın, sorgulama süreci bir kez başladı mı, huzurun bozulur. hatırlarsan araştırırsın, araştırırsan güvenliğin tehlikeye girer, en azından huzurun kaçar.

insan beyni büyüyü, gizemi kendi yaratır.

iktidar merkezli bu dünyanın kendi doğruları, kendi ahlakı, kendi haklılıkları vardı. o dünyaya bir kez adım atıp parçası oldunuz mu, arkası kendiliğinden geliyordu. hele de seçilmişler arasına katılıp yükseklere ulaştıran merdivenin basamaklarını tırmanmaya başladığınızda, her basamakta biraz daha derinlere doğru itildiğinizi, o derinliklerden çıkmanın da o kadar kolay olmadığını anlıyordunuz.

aşk girdi mi işin içine, insan kendi sınırlarını kendi zorlar, hatta aşar.

belki de hepimiz, her şeyi seziyoruz, biliyoruz. ama gözümüzü, kulağımızı kapatıyoruz. görmüyoruz, duymuyoruz; çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekecek. ve konuşmuyoruz; çünkü korkuyoruz. canavarın kuyruğuna yapışmıyoruz. aman bırakın, sakın uyandırmayın canavarı, diye bağırıyoruz dışardan. canavarı yakalamaya çalışır gibi yapanların kim olduğunu, neye hizmet ettiklerini de bilmiyoruz. belki de canavarın ta kendisidir kendi kuyruğuyla oynayıp bizimle alay eden.

insan kendini zaferde değil yenilgide sorgular, derler.

sermayenin dini, imanı, vatanı yoktur. savaşlar kapitalizmin ürünüdür. artıdeğer sömürüsü olmadan sermaye birikimi olmaz. çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz.

kararsızlık insanın iç huzurunu darmadağın eder. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.

insan başedemeyeceği şeyi, kendi suçunu, ihanetini en çabuk unutur.

dünyanın geleceğini virüsler belirleyecek, bir de o virüslere hükmedenler.

heyecan ilk adımı atana kadardır, sonrasında atılan adımın yarattığı tatmin ve güven duygusu dinginleştirir insanı.

karnı doyuyorsa, hele de canı emniyetteyse kimse yerini yurdunu bırakıp sılaya çıkmaz.

bilmek, hatırlamak başkalarına hatırlatmaya, uyarmaya, direnmeye yarar. yok yerlerin, yok zamanların farkında olan birilerinin yaşaması iyidir. farkındalık bir ilk adımdır belki.

19.10.14

auschwitz

zygmunt bauman

modern devlet, denetimi altındakilere siyasi ve askeri iktidar kaygılarıyla konulan belli sınırlar içinde istediği her şeyi yapabilir. devletin, istediğinde aşamayacağı etik sınır yoktur; çünkü devletten daha yüksek etik güç yoktur. bireyin modern devlette etik ve moral yönden durumu, temelde auschwitz'deki bir mahkumla hemen hemen aynıdır. ya yetkililerin zorladığı davranış standartlarına uygun davranacak ya da onların çektirmek istediği sonuçlara katlanacaksınız. 

kişinin, kendi değer yargılarına ve vicdanının sesine aykırı davranmaya hazır olması yalnızca, yetkili birinden gelen buyruğun fonksiyonu değil, tek amaçlı, kesin ve rakipsiz bir otorite kaynağıyla karşılaşmasının sonucudur. böyle bir hazır olma durumu en büyük olasılıkla, muhalefete ve özerkliğe tahammülü olmayan ve hiyerarşisindeki itaat zincirinin istisna tanımadığı bir örgütte ortaya çıkar: iki üyenin aynı güçte olmadığı bir örgüttür bu. orduların çoğu, ağır suç işleyen çeteler, totaliter partiler ve hareketler, bazı mezhepler ya da yatılı okullar bu ideal tipe yakındır. 

ırkçılık, eğer koşullar elverirse, rahatsız edici kategorinin, rahatsız ettiği grubun ülkesinden çıkarılmasını ister. koşulların buna elvermediği durumlarda ise ırkçılık, rahatsız edici kategorilerin fiziksel olarak yok edilmesini ister. kovma ve yok etme, yabancılaştırmanın, birbirine dönüşebilen iki yöntemidir. 

hitler, yahudilerin vatana sahip bir devletleri olmadığı için evrensel güç mücadelesine, alışılmış biçimiyle toprak elde etmek amacıyla savaşarak katılmadıklarını ve bunun yerine ahlaksızca, sahtekarca, el altından yürütülen yöntemler edinmiş olduklarını ve bu durumun onları çok tehlikeli ve uğursuz bir düşman; üstelik hiç de doymak, uslanmak bilmez, bu yüzden zararsız hale getirilebilmesi için yok edilmesinden başka çare olmayan bir düşman durumuna getirdiğine inanır. hitler’in dili ve retoriği hastalık, enfeksiyon, haşere istilası, kokuşma, veba gibi ifadelerle doludur.

kitlesel yok etme eylemine duygu patlamaları değil, ilgisizliğin ölü sessizliği eşlik etti. bu bir halk şenliği değil, yüzlerce, binlerce boynu acımasızca sıkan kementin urganına sağlamlık veren bir lif haline gelen halk kayıtsızlığıydı. auschwitz yolu nefretle yapıldı ama kayıtsızlıkla döşendi. dünyalarından ve günlük yaşamlarından yahudilerin azar azar kaybolmalarını sessizce izlediler ya da hiç izlemediler.

holocaust bizim modern akılcı toplumumuzda, uygarlığımızın yüksek sahnesinde ve insanoğlunun kültürel zaferinin zirvesinde doğmuş ve uygulanmıştır ve bu nedenle toplumun, uygarlığın ve kültürün bir sorunudur. suçun almanlığı üzerine odaklanma girişimi aynı zamanda herkesi, özellikle de diğer her şeyi aklama çabasıdır. tüm bunlar "orada" -başka bir zamanda, başka bir ülkede- oldu. gurur duyduğumuz yaşam tarzlarımızın masumiyetinden ve aklı başındalığından kuşku duymak gerekmez artık.

18.10.14

aynada aşk vardı

duygu asena

insanlar yaşamı kendilerine zehir etmeyi çok iyi bilirler.

her an büyük yalanlar içinde yaşıyoruz, gerçek düşüncelerimizi asla söylemiyoruz; hepsi içimizde kalıp çöreklenerek oturuyor.

alkol ve uyuşturucuyla farklı keyifler yaşamak isteyenler güçsüz, zayıf kişilikli insanlardır. kişiliği oluşmuş birinin bu tür şeylere asla gereksinimi yoktur. bunların verdiği keyifler geçici ve yanıltıcıdır.

yaşamın bazı gerçekleri insana oyun gibi gelir.

ah bu kadınlar, bu salak kadınlar, en akıllısı bile en aptal erkeğin karşısında neden böylesine özverili ve kişiliksiz davranır?

şu 16 yaş berbat bir yaş. ne büyükler arasındasın, ne küçükler. hiçbir özgürlüğün yoktur, her şeyine ailen karar verir; ama kafan en az 18'indeki kadar çalışmaktadır. bedenin ise aynı bir büyüğünki gibi. memelerin çıkmış, boyun iyice uzamış, kalçaların, belin son şeklini almış. erkekler sana bakıp iç geçiriyor ve sen küçük olduğun halde derli toplu giyinip derli toplu oturmak zorundasın. çocuk doğurabilirsin, sevişebilirsin, orgazm olabilirsin. ama bunların hiçbirini yapman uygun görülmez; sen küçüksündür. ama aslında sen büyüksündür de; çünkü sokaklarda oynaman doğru değildir, bacaklarını açarak oturamazsın, lunaparklarda eğlenmene bile garip bakılabilir.

karın kadının en büyük kusurudur.

sevilmek, karşılık görmek, ilgilenilmek yaşamak kadar önemlidir kadınlar için. bir erkeğin söylediği en basit, en sıradan, en anlamsız sözcük bile kadınların içinde büyür, büyür, olağanüstü anlamlar kazanır.

gerçekleri tüm acımasızlıklarıyla, olduğu gibi kabul edince gerginlikler bitiyor. insanın kendini aldatması kadar yıpratıcı bir gerilim yok. onaylamadığın bir şeyi mi yapıyorsun, neden kendi kendini aldatarak iknaya çalışıyorsun? evet, bu doğru değil diye diye yap. sonunda kurtulması daha kolay olur, hem de daha az yara alır insan. en azından kendini aldatmış olmanın verdiği yıpranmayı yaşamaz.

neden insanlar mutsuz evliliklerin bitmesi için birbirlerine yardım edeceklerine, sürmesi için çabalıyorlar?

insan, yaşamı boyunca durmadan senaryo yazar. kendisinin sürekli başrolde olduğu, öteki rolleri yine kendisinin dağıttığı senaryolar yazar. ama ne yazık ki çok enderdir yazdığı senaryoların gerçekleştiği, hele bire bir gerçeklik, bu mümkün değildir. ve yaşananlar, yazılan senaryodan ne denli saparsa o denli mutsuz olur, bunalıma girer insan.

bir erkek her şeyini ona göre ayarladığını anladığı anda sana olan heyecanını yitirir.

delilik aptallıktan her zaman daha iyidir.

insanlar her devirde, her zaman, her koşulda aynı. onlar çok aptal ve özünde vahşi. hiçbir şey değişmeyecek, dünya hiçbir zaman bizim istediğimiz gibi olamayacak. işte hala öldürmek alkışlanıyor, çözüm savaşta; işte hala ırkçılar şurada burada, içimizde, ayrı görüşteki insanlar birbirlerini yok etme peşinde.

insanı terk etmeyecek hiç kimse yoktur. herkes her şeyden vazgeçebilir.

hiçbir an sürekli değildir, her an bir başka an'a atlar ve o yeni anda ne olacağını hiç bilemezsin. bir dakika önceki an bitmiştir, bir dakika sonrası gelmektedir. çok güzel ya da çok acı şeyler yaşanabilir; ama hiçbir sürmez, bitmez de. aslında o bir bitiş değildir, sırasını savmıştır ve sırada bekleyen yeni anlar vardır. aslında biten bir şey yoktur, yalnızca yaşanılır. en güzeli geriye gülümsenerek düşünülen anıların kalmasıdır.

dürüstçe yaşa, doğruluklardan hiç ayrılma ve özgürlüğünden sakın ödün verme.

insana en fazla acı veren şey, uğradığı haksızlık olsa gerek.

hepimiz öleceğimizi bile bile, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi, küçük küçük şeyleri büyütüp üzüleceğiz. belki de insanlığın en ağır bunalımı, bir gün öleceğini bilmek ve unutmuş gibi yaparak yaşamak.

17.10.14

aldanma

aşık veysel


aldanma cahilin kuru lafına
kültürsüz insanın külü yalandır
hikmetse dünyanın her tarafına
arzusu hedefi yolu yalandır

kar suyundan süzen çeşme göl olmaz
gül dikende biter diken gül olmaz
dız dız eden her sineğin bal'olmaz
peteksiz arının balı yalandır

insan bir deryadır ilimde mahir
ilimsiz insanın şöhreti zahir
cahilden iyilik beklenmez ahir
işleği ameli hali yalandır

cahil okur amma alim olamaz
kamillik ilmini herkes bilemez
veysel bu sözlerin halka yaramaz
sonra sana derler deli yalandır

dostoyevski

stefan zweig

"tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti."

edebiyatın büyük sınır tanımazlarından olan dostoyevski, çağımızda bunların en büyüğüydü ve hiç kimse onun kadar, "sınırsızlık ve sonsuzluk yeryüzünün kendisi kadar gerekliydi." diyen bu atılgan, bu ölçüsüz adam kadar ruhun yeni ülkelerini keşfetmedi. hiçbir yerde durmadı, "her yerde sınırları aştım." diye yazar mektuplarından birinde gururla ve kendi kendini suçlayarak, "her yerde."

onun trajedisi cinsler arasındaki, kadınla erkek arasındaki trajediden daha büyüktür. insan onun kitaplarında yeniden doğrulur; ama kadınlara bakmak için değil, tanrı'sına karşı başı dik yürümek için. 

"her yerde ve her şeyde, hayatım boyunca sınırları aştım."

sibirya'dan bir kadına şöyle yazıyor: "size kendim hakkında şunu söylemek istiyorum ki, ben bu zamanın çocuğu değilim, inançsızlığın ve şüphenin çocuğuyum ben ve muhtemelen, hatta bundan eminim, hayatımın sonuna kadar böyle kalacağım; inanca olan özlemim bana ne kadar ıstırap verdi ve hala vermekte, ki ben inancın aleyhine ne kadar çok kanıt bulursam özlemim de o oranda artıyor."

"ne şartlar altında çalıştığımı bir görseler.. benden kusursuz şaheserler bekliyorlar; oysa ben en acı, en sefil sıkıntılar yüzünden alelacele yazmak zorundayım."

dostoyevski her zaman bir evet ve hayır, kendi kendini alçaltma ve yüceltme, son raddeye vardırılmış bir karşıtlıktır. bu abartılı kibir de sadece abartılı bir alçak gönüllülüğün yansımasıdır; ondaki aşırı halk bilinci sadece aşırı yüklenmiş kişisel hiçlik duygusunun karşıt duygusudur. 

"benim için gerçeklikten daha fantastik ne olabilir ki?"

onun eserine giden yolculuk bizi duygunun bütün araflarından, kötülüklerin cehenneminden, dünyevi acıların bütün basamaklarından geçirir: insanın acısından, insanlığın acısından, sanatçının acısından ve en sonuncusundan, en korkuncundan, tanrı acısından. yol karanlıktır; insan, içinden tutku ve hakikat aşkı ile yanmalıdır, yanlış yollara sapmamak için. onunkine girmeye kalkışmadan önce kendi derinliğimizi baştan sona dolaşmalıyız. o haberciler göndermez; sadece deneyim bizi dostoyevski'ye götürür. ve onun şahitleri yoktur, bedeninde ve zihninde sanatçının şu üç mistik biriminden başka: yüzü, kaderi ve eseri. 

"bütün acıların üstesinden geleceğim, sırf kendi kendime 'varım' diyebilmek için. işkenceler altında kıvransam bile, biliyorum ki 'varım'; ayağımda zincirlerle kürek çekerken hala güneşi görebiliyorum, göremesem bile yaşamaya devam ediyorum ve onun olduğunu biliyorum."

16.10.14

metroland

julian barnes

gençliğinde hiçbir şey yapmamaktansa onu heder etmek daha iyidir.

seks, ne de olsa, yolculuktur.

orospular burjuva yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır.

bazı kişiler aslolanın yaşam olduğunu söylüyorlar; ama ben okumayı yeğlerim.

para aşkın yakıtı olmayabilir; ama mükemmel tutuşturur onu.

evlilik insanı gerçeğin araştırılmasından uzaklaştırır, ona daha fazla yaklaştırmaz.

sanat yalnızca, dindar olmayan insanlar tarafından üzerine düzmece bir maneviliğin yamandığı şık bir eğlence midir?

sanat, yaşamdaki en önemli şeydir; kendinizi bütün ruhunuzla adayabileceğiniz ve karşılığında sizi ödüllendirmekten hiçbir zaman geri kalmayacak olan bir değişmezdir; daha da önemlisi, ona maruz kalanlar üzerindeki etkisi iyileştirici olan bir şeydir. insanları yalnızca dostluk için daha uygun ve daha uygar kılmakla kalmaz; daha iyi, daha kibar, daha akıllı, daha hoş, daha huzur dolu, daha aktif, daha duyarlı kılar.

zamandan ve erkeklerden her şeyi beklemek ve korkmak gerekir.

"olaylar ve eylemler neyse odurlar ve onların sonuçları da ne olacaklarsa o olacaklardır; o zaman aldatılmayı ne diye arzu edelim?" (piskopos butler)

acaba günümüzde insanlar ne diye hep başka şeylere benzeyen şeyler yapıyorlar dersin? gerçeklerden kaçmak için derin bir arzu mu var içlerinde?

yaşam, nihayetinde oldukça eğlenceli bir taksi gezisidir, bedelinin ödenmesi gereken.

15.10.14

stepne

rıfat ılgaz

dolmuş dergisinin en hızlı günleriydi. hababam sınıfı öyküleri üçten ona, ondan yirmiye, yirmiden de otuza doğru ilerliyordu. ben "keselim mi artık?" diye sordukça ilhan selçuk: "aman kesme, iyi gidiyor!" diyordu.

gerçekten de iyi gidiyordu hababam sınıfı. kabataş lisesi'nde yatılı okuyan oğlum, bana yeni yeni olaylar getiriyor, anılarımı zenginleştiriyordu.

"sınıf" adlı bir kitap çıkarıp türkiyemizde 142. maddeden ilk kez içeri tıkılan anlı şanlı bir şairdim. markopaşa dönemini üstü kapalı atlatmıştım. tek başıma bu ünlü dergiyi yürüttüğüm yıllarda bile yazılarımın altında adım yoktu. sahibi ve sorumlu müdürü olarak adımın geçtiği yıllarda bile kimi yazıları benim yazdığıma kimse inanmıyor, ben de inanmamaları için elimden geleni yapıyordum.

bir gün ilhan selçuk: "dolmuş'taki hababam sınıfı öykülerini bir kitapta derleyelim." deyince şaşırmıştım. kitabın bir yazarı olacaktı. gelenek böyleydi. şairliğimi iki paralık edip adımı böyle bir kitabın üstüne koyduramazdım. öyküler dergiden kesildi. turhan selçuk güzel bir kapak çizdi. hababam sınıfı'nın haytaları jimnastiğe çıkar gibi dizilmişlerdi çift sıra. başlarında da kel mahmut. bu kapağa adımın yazılmaması için hiçbir engel kalmamıştı. ortalık sütlimandı artık. hele böyle bir kitabın basın savcısını kuşkulandırması için bir neden de yoktu ortada. ilhan:

"koyalım adını" dedi, "hiçbir sakınca yok!"

"hayır!" dedim, "gene dergideki gibi 'stepne' yazılsın kapağa!"

"derginin adı dolmuş olunca stepne'nin bir anlamı olabilir; ama bir kitabın üstünde stepne ne anlama gelir?"

"bunu okurlarımız düşünsün!" dedim.

kitap çıktı. yazarı stepne. ister dolmuş'un yedek lastiği olsun ister kitabın yazarı. okuyucu kafasını bu konu üzerinde hiç yormadan 5 bin kitap dergi gibi eriyip gitmişti. kitapçı vitrinlerinde yerini bile almaya vakit kalmamıştı. aldığım 250 lira, mizahtan, mizah kitaplarından aldığım ilk telif ücretiydi. şairlik adımı kullanmadan, mizah yazarı olmuş, kitap çıkarmış, ilk kez kitaptan para kazanmıştım.

dergi kapandıktan sonra geriye kalan yeni hababam sınıfı öykülerinin bir bölümünü de tan basımevi'nde haluk yetiş basmıştı. nasıl olsa kitap kendini sattıracaktı. bu bakımdan dizgi baskı hacıbaba işi olmuştu. kapağını bile turhan selçuk'un dergideki çizgilerinden yararlanarak ben düzenlemiştim. olmuşken olsun dedim. ünü rıfat ılgaz'ı çoktan aşan hababam sınıfı'na ilerde sahip çıkabilmek umuduyla kapağa da adımı koydurdum. birinci kitabın her bakımdan bir devamı olduğu halde ilk eleştiriler çok umut kırıcıydı:

"birincisi daha güzeldi. ne gerek vardı bu ikincisine?"

oysa dergide severek okudukları öykülerdi bunlar. kitap olarak derlenince mi gereksizleşiyor, değerden düşüyordu? bu tür eleştiriyi yapanların gene de iyi niyetli arkadaşlar olduğunu sonradan öğrendim.

babıali demirbaşlarından dağıtıcı faruk kitabı evirip çevirdikten sonra:

"nerde stepneee.." demişti, "nerde rıfat ılgaz.. herif yazmış. ancak iki hikayesini okuyabildim bu yeni kitabın. bırak dostum sen bu işleri!"

ne demek istediğini anlayamamıştım. şaşkın şaşkın bakıyordum yüzüne:

"rusçan fena değil" dedi. "doğrusu ilk kitabı çok güzel çevirmişsin!"

ben rusça biliyordum haaa? haraşo'dan başka tek sözcük bilmiyordum rusça olarak. şaşkınlıkla sordum:

"ben mi çevirmişim? hangi yazardan?"

"hangi yazardan olacak! stepne'den!"

"yani bu stepne sovyet yazarı, öyle mi?"

"bırak laf cambazlığını.. ha sovyet yazarı ha rus yazarı.. hepsi aynı kapıya çıkar. baktın birincisi iyi gitti, ikinciyi de sen yetiştirdin geriden."

babıali'nin kral faruk'u beni sinemacılarla karıştırıyordu. ya da mayk hammer üreticilerine benzetiyordu. bir koyundan iki post çıkarmakla suçluyordu yani. haklıydı bir bakıma. yanlışlığı birinci kitabın kapağına stepne koymakla değil, ikinci kitabın üstüne kendi adımı yazmakla yapmıştım. hey garip kişi! durup dururken ne diye böyle işlere özenirsin! baban da mı mizah yazarıydı? şairlik neyine yetmiyordu senin!

14.10.14

sürgün

ingeborg bachmann


bir ölüyüm ben dolaşıp duran
artık hiçbir yerde kaydım yok
bilinmiyorum mülki amirin görev yerinde
sayı fazlasıyım altın kentlerde
ve yeşeren taşra yörelerinde

vazgeçilmişim çoktan
ve hiçbir şeyle anımsanmamışım

yalnızca rüzgarla ve zamanla ve sesle
ben insanlar arasında yaşayamayan

ben almanca diliyle
çevremde kendime mesken
edindiğim bu bulutla
bütün dillerde sürüklenmekteyim

nasıl da kararıyor bulut
yağmurun tonları da koyulaşmakta
çok azı yağıyor
o zaman bulut ölüyü daha aydınlık bölgelere taşıyor

kent ve tuz

gore vidal

herkes tabiat olarak biseksüeldir.

vücut insanlarına bayılırım; tötonik ve ilkeldirler; bizim anlayamayacağımız kadar karmaşıklaşmış bir toplumun yasakları altında bunalmış değildirler.

hepiniz aynısınız; ileri, ileri, hep daha yukarı. dünyanın bütün orospuları, birleşiniz.

ilkel insanlar, eğlenceli olduğu sürece ne olursa olsun yaparlar.

gözler kapalıyken gerçek dünya başlar.

bu ülkedeki her şey iki cinsi de mahvetmek üzere düzenlenmiş. erkeklere arzularının kirli ve istenmeyen şeyler olduğu söyleniyor. kadınlara ise birer tanrıça oldukları, erkeklerin onlara uzaktan bile olsa tapınmak için ölüp bittikleri. en azından erkekler kim ya da ne olduklarını biliyorlar ki bu da sağduyunun başlangıcıdır.

hayatta bir arkadaşa hava atmaktan daha büyük zevk veren çok az şey vardır.

insanın kendisi gibi kalabilmesi önemlidir.

aşk her zaman trajik bir şey, herkes için, her zaman. ama hayatı ilginç kılan da bu. bir şeyin değerini, o elimizden gitmeden anlayabilir miyiz?

güne dolu mideyle başlamak gibisi yoktur.

gizli homoseksüeller berbat aşıklardır.

sadece var olmak yoluyla birbirimizi yeterince etkiliyoruz. yıldızlar çakıştığında, yoksa kuyruklu yıldızlar mıydı, kısa bir süre için birinden ötekine parçalar sıçrar. çok ender olarak yüzde yüz çarpışmalar olur; ama çoğu kere bu iki yıldız herhangi bir olay olmaksızın, kendilerinden çok bir şey eksilmeksizin yollarına devam ederler.

13.10.14

yaratıcılık

m. bilgin saydam

yaratıcılık stereotipik, geleneksel, rutin davranma biçiminin antitezidir. yeni olan nesne ve fikirlerin kaynağıdır. bu açıdan psikopatolojik süreç de birçok örnek sunar. yaratıcılığa giden süreçte yoğun bir anksiyete, gerek yaratıcılığa zorlayan koşulların, gerekse sürecin kendisinin yarattığı bir anksiyetedir. aynı şey psikopatolojik süreç için de geçerlidir. çünkü her ikisi de nihai olarak bir uyumu hedefleyerek eski bir durumdan yeni bir duruma dezintegrasyon şeklinde bir devinimdir. ancak biri regresyon, öteki progresyondur. yaratıcılık esnasında doğan bazı fikir ve imajlar çok yoğundur, kalıcıdır, bireyin tüm benliğini kaplar. her an dünyasına çıkagelebilir. aynı şey öteki için de geçerlidir. yine tanımlanamazlığı, yaşayan kişi için de yepyeni olması, zıtların birlikteliği, zaman kavramının yok oluşu anlamında da benzerlikler vardır. her iki durumda da kavramlar yoğunlaşabilir, bir araya gelir, aralarında beklenmedik ilişkiler kurulur, anlamlar değişir ve kayar. hem yaratıcılar, hem de psikotikler toplumsal yaşantı açısından marjinaldirler. ancak biri, kişisel yaşantısını toplumsal ve genel kılarken, öteki toplumsal yaşantısını kişisel ve özel kılar. her iki durumda da ego çözülme tehdidi altındadır. delilik, egosu tehlike altında olan bireyin kendi sorununa karşı savunmasıyken, ötekisi bireyin toplumsallaştırdığı sorununa karşı savunmasıdır. sonuç olarak her ikisi de bir yaşantıdır, gerçekliğe karşı afektik bir tavırdır. psikopatolojik süreçle karşılanan gereksinim bireyseldir ve ortaya çıkan ürünün toplumsal değeri kuşkuludur. sonuç olarak temel ayrım, kişiyi yaratıcılığa iten toplumsal talebin, toplumsal olarak tanınır bir ürünle sonuçlanmasına yol açacak tarzda bireyde içselleştirilmesiyle açığa çıkar. ürün bir sistem oluşturur, parçaların hiyerarşik bütünlüğü söz konusudur, tutarlılık vardır. ortaklaşa hissedilen veya düşünülen ilkelerde ifadesini bulan iç bağıntılılık, yaratıcının ürününde daima vardır.

12.10.14

kara kız

george bernard shaw

allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

hayat, hep yana yana biten bir alevdir; ama her çocuk doğuşta yeniden tutuşur. hayat ölümden, umut da umutsuzluktan büyüktür.

biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

insanlar birbirlerini gittikçe daha büyük sayılarda öldürmenin yollarından başka bir şey öğrenmiyorlar.

azimli ve kararlı bir adam beş para etmez bir viskinin satışını yaparak, başak hasadını bir şekilde engelleyip kendi buğdayını üç dört katı yüksek fiyata satışa çıkararak veya insanların beynini yıkayan reklamlarla dolu ahmakça gazeteler ve dergiler yayımlayarak üç dört milyon kazanabilir ve köşeyi dönebilir. bütün bunlar olup biterken soylu yeteneklerini hayata geçirmenin peşinde koşan ya da insanlığın gelişimi için kendi hayatını tehlikeye atan insanlar bir kenarda fakirlik içinde sürünüyor olurlar.

en ani ölüm bile, imgelemin ve örneğin bin yıllık deneyimin şimşek gibi çalışmasıyla karşılaştırıldığında çok uzun bir süreçtir.

çocukluktan beri bize aşılanan şu yanılsamadan, tepemizdeki kurumların, tıpkı bizi saran hava gibi doğal olduğu yanılsamasından akıllarımızı temizlememiz gerekiyor. tepemizdeki kurumlar doğal değildir. küçük dünyamızda onlarla burun buruna yaşadığımızdan, ezeli ve ebedi oldukları düşüncesine kapılıyoruz. bu, tehlikeli bir hatadır.

insanlar, hatta en sevimlileri bile öyle kafasız, öyle beyinsiz budalalar ki..

evlilik kesinliği olan şeylerden değildir. kesinlik diye bir şey var mı zaten? her şey göçüp gider, her şey kırılır, her şeyden bıkarız. evlilikler de buna dahildir.

evli kişilerin, kendileri için dünyada yalnız bir erkek ya da yalnız bir kadın varmış gibi numara yaparak evlilik ilişkilerini koparana kadar zorlamaları öyle acıklı ki, ağlamamak için ister istemez gülüyoruz buna.

her erkek sevdiği şeyi öldürür. kadın dediğin de budur zaten: en iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

kendilerini lider diye öne süren adamlar -grevleri örgütleyen, oy simsarlığına çıkıp seçim kazananlar- hep haindirler; hepsi de fırsatçıdır onların. başarısız denilen adamlar, sosyalist hareketin şehitleri -halk için herkese karşı çıkanlar- işte onlar var ya, onlar.. gerçek adamlar onlardır; halkın davasına kendilerini gerçekten adamış olanlar, devrimin yüzünü ağartanlar onlardır.

eğri bıçak kan ve ölüm

ali püsküllüoğlu


o kadının alnına vuran güneşli aydınlık ilk ve önemli
büyük yitiklerin sabahında darağaçları duran meydan
okşamasız yumuşak kadifelerin, ellere ellere değen kadifelerin
ak ile karanın bir büyük şölen öncesi haliyle
gelip kapıma konduğu zaman o koca kartallar örneği
koca pençeleri ile etlerimi parçalayıp yutan
(bir diş sarımsak kokusu çiy düşmüş bahçenin en güzel ye-
rinde. gel de sevme, şu çam dallarının diken diken
şu akasyaların birlikte büyüdüğü şu kuşun öttüğü şu çocuğun
anasını çağırdığı, şu avratotunun, şu ısırganın yeşil yeşil baktığı
tarlayı)

o kadının alnına vuran güneşli aydınlık ilk ve önemli
büyük yitikler sabahı insana darağaçlarını sevdiren
yaşamanın en uygunsuz yerinde yalanlarla gerçekle dövüşle
önce ile sonranın yanık kadın bedeni kokusu duyuran
gelip gelip en güçlü çağrısıyla nisanlarda gibi
sevdim seni diyen öldürdüm seni diyen korkunç ve güzel diyen
(balıkçılın sulardaki gölgesi vurdu mu güneşten güneşten
derenin içine. hem mavi hem kirlikumrengi ve yeşili, durgun
pis birikintisinde suyun ve içindeki küçük kurbağaların
yüzgeçli ve solunumlu bedeni, ıslak ıslak kadın saçlarına benzer o
suyosunları)

o kadının alnına vuran güneşli aydınlık ilk ve önemli
büyük yitikler sabahını bulup bulup bir köşede yitirten
buzlu camları, çilli insan yüzlerini, kara sırtlarını kedilerin
bir ile iki halini rakamların kağıtlarda duruşunu harflerin
gelip gelip karanfil kokan o terli kadın kokan yeli
ve büyük yitikler sabahı insana darağaçlarını sevdiren