29.6.12

uzun lafın kısası

lenin: en iyi okuldur yenilgi yılları.

albert camus: tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.

paul valery: işinde iyi, düşünüşünde kötü bir adamdan daha tehlikeli bir şey yoktur.

djuna barnes: artık şundan eminim: insanın geçmişi ya da geleceği görebilmesi için biraz deli, yaşamı anlayabilmesi için yaşamın biraz dışında olması gerek.

francis bacon: karanlıkta bütün renkler aynı görünür.

tolstoy: bekarlıkla vedalaşmak geleneği boşuna değildir. ne denli mutlu olursa olsun, özgürlüğünü yitirmek acı gelir insana.

john steinbeck: kavga kadar insanları birbirine yakınlaştıran bir şey yoktur.

solon: talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir halden bambaşka bir hale geçiverir.

carl gustav jung: tımarhanelerdeki her bir hastaya karşı dışarda on deli dolaşır.

apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

sevgi soysal: erkekler, aptal kadın seyircilerin bolluğu yüzünden pek gelişemezler.

mithat cemal kuntay: güzel düşünülmüş yalana, üstü başı temiz rezalete insanlar muhtaçtır; içtimai silah olan iftirayı, teselli olan dedikoduyu, kazanılmamış parayı kaldır, bütün müesseseler yıkılır.

27.6.12

six feet under

eğer hayatım bir film olsaydı, ya uyuyakalır ya da yarısında çıkardım.

"yaşayan her şey, sonsuza dek yaşar. sadece fani bedenler yok olur. ruhun sonu yoktur. ebedidir. ölümsüzdür." (bhagavad gita)

"çoğunluk size gülüyorsa kutsanmışsınız demektir."

bir mahallede uzun süre yaşamışsan ve mahalleye yeni biri gelip tam karşındaki evi yenilerse kendi evini gecekondu gibi görmeye başlarsın.

gerçekten sevdiğimiz anlarda hepimiz çocuğuz.

büyük sanat eserleri anlaşmazlık yaratır.

her şey tesadüfi. yaşarız, ölürüz. eninde sonunda hiçbir şeyin anlamı yoktur. herkes yalnızdır. yalnız doğarsın, yalnız ölürsün.

ilişkilerdeki gerçekler hayatı daha iyi kılmaz. hayatı mümkün kılarlar.

hayatın sana bir şeyler borçlu olduğu yanılgısı içindeysen, çok acı sürprizlerle karşılaşacaksın demektir.

genç birinin ölümü her zaman korkunç bir darbedir.

akademidekiler beş para etmez. o unvanlara sahip olanların hepsi hayatları boyunca bulabildikleri tek iyi fikri ölesiye savunmakla meşgul.

hatırlamak

tarık buğra


eski çağların ormanlarında, çok eski bahçelerde
unutulmuş kuşlar vardır, ben bilirim
yaklaşırlar bana, yalnız bana, allı pullu kanatlarla
yalnız benim duyduğum masallarla, ninniler, ağıtlarla
boştur ama, boş; bittiği yerden başlar
daha da dikleşerek yokuşlar
tanrı üfleyivermiş gibi söner de güneş
erir gider avcuma kondu konacak kuşlar
ve ben taş duvarlara, demir kapılara çarpar parçalarım bardakları
sanki eskiten, eciş bücüş eden
ben değilmişim gibi, çılgın naralarla karşıladığım
o mutlulukları, anları, elleri, dudakları
hatırlar, hatırlar, hatırlarım gene de
mıhlanıp kaldığım bu yoksul pencerede
başım döner, çıldırırım sonra da
hatırlamakla yeniden bulmanın
o kıl kadar, o aşılmaz uçurumu önünde
ve ben yeniden yur yıkar, sarar sarmalarım da
maviden, yeşilden kefenlere bebeklerimi
bitkin, terli, soluk soluğa ve üzgün, çok çok üzgün
yeni doğuşlar beklerim -terim daha soğumadan beklerim-
korku, dua, diş gıcırtısı- karmakarışık
mıhlanıp kaldığım bu yoksul, bu kör pencerede
tanrı küsmüş gibi -bilirim- bitecekti de ışık
eriyip gidecekti gümüş pullu uçuşlar
yumuşak, dost ve serin sokuluşlar
avcuma kondu konacak sandığım kuşlar

25.6.12

güzelliğin türküsü

halil cibran

sadece kovalandığında hızlı koşabilirsin.

eğer sırrını rüzgara açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgarı suçlayamazsın.

sarhoş bir adam gördüğünde, "belki bu adam sarhoşluktan daha kötü bir şeyden kurtulmak için içiyordur." de.

birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!

güzelliğin türküleriyse eğer söylediğin, çölün ortasında bile olsan seni dinleyen birilerini bulursun.

kurbağaların sesi, sığırlarınkinden daha yüksek olabilir. fakat kurbağalarla ne tarlayı sürebilirsin, ne üzüm sıkma cenderesini döndürebilirsin ne de derilerinden ayakkabı yapabilirsin.

juan de zumarraga

alberto manguel

peder juan de zumarraga, 1468'de ispanya'nın durango şehrinde doğmuş, bask ülkesinde aranzazu fransisken manastırında okumuştu. engizisyon'un en kutsal dairesi'ne getirilince imparator v. charles'tan aldığı ilk engizisyon görevi, ispanya'nın kuzeyindeki "biscay cadıları"nı ele geçirmek olmuştu. zumarraga gösterdiği başarıyla kendini öyle bir kanıtladı ki çok geçmeden seçilmiş piskopos olarak meksika genel valiliği'ne getirildi.

zumarraga 1536'dan 1543'e dek yedi yıl boyunca meksika engizisyon mahkemesi'nin başkanlığını yürütmüş, bu sürede dinin acemisi yerliler için bir ilmihal kitabıyla misyonerlerin yararlanması için hristiyan öğretisinin kısa elkitabını yazarak kutsal kitap'ın birçok yerli diline çevrilmesini gözetip denetlemiş; ayrıca tlatelolco'da soylu yerlilerin oğullarına "iyi hristiyanlar" olabilmeleri için latince, felsefe, retorik ve mantık öğretilen colegio de santa cruz'u kurmuştu. ne var ki zumarraga'nın adı meksika tarihini derinden etkileyen iki karşıt olayla ilişkilidir: yeni dünya'da ilk matbaa makinesini kurmaktan ve aztek imparatorluğu'nun zengin edebiyatının çoğunu imha etmekten sorumluydu.

zumarraga 1533'te ispanya'ya yaptığı yolculuk sırasında meksika'da bir basımevi kurmak için kendisine yardım etmeye istekli birini bulmak amacıyla seville'deki bazı matbaaları ziyaret etmiş ve kitap basımı konusunda zengin deneyime sahip yahudi dönmesi jacopo cromberger adındaki bir adamla anlaşmıştı.

zumarraga'nın engizisyon üyesi olarak yükümlülüğü, katolik kilisesi'nin düşmanı olarak görülen kim varsa -putatapanlar, zina yapanlar, tanrıtanımazlar, cadılar, lutheranlar, mağribiler ve yahudiler- aramak ve hepsini cezalandırmaktı, o da bunu görülmedik bir gaddarlıkla yerine getiriyordu.

zumarraga'nın bir yandan kitap üretirken diğer yandan onları imha etmesi arasındaki çatışkıyı anlayıp anlamadığını da bilmiyoruz. engizisyon mahkemesinin başkanlığına atanmasından kısa bir süre sonra elinde azteklerin dinsel nesneleri ya da yaldızlı kitapları olduğundan kuşkulanılan kişileri arayıp taramak için koloninin en ücra köşelerine ordularını göndermişti. rüşvet ve işkenceyle önemli sanat koleksiyonlarının yerini ve aztek ileri gelenlerinin sakladıkları bütün yerli kütüphaneleri ortaya çıkardı. sonunda elçilerine toplattığı şaşırtıcı çokluktaki resim ve kitabı tlatelolco'daki pazar yerinin ortasına istifleyen zumarraga, hepsini ateşe vermişti. görgü tanıklarının dediğine göre ateş günlerce ve gecelerce sönmemişti.

daha aydın olan bazı ispanyolların çabaları sayesinde kayıplar hakkında aşağı yukarı bir fikir sahibiyiz: teolojisi, şarkıları, öyküleri, tarihsel kayıtları, felsefe ve kehaneti, bilimsel incelemeleri ve astronomik haritalarıyla evren hakkındaki karmaşık görüşler.

ispanyol dominikenlerinden diego duran, 1588'deki ölümünden kısa bir süre önce yazdıklarında, yeni dünya'nın yerlilerinin din değiştirmesini sağlamak için onların gelenekleriyle dinlerini bilmenin gerekli olduğunu savunmuş ve diego de landa ile zumarraga gibi antik kitapları yakanları suçlamıştı:

"başlangıçta büyük bir azimle -ama pek az akılla- antik yerlilerin resimli belgelerinin hepsini yakıp yok edenler yanılıyorlardı. bizi yol gösterecek ışıktan yoksun bıraktılar. öyle ki, yerliler bizim huzurumuzda putlara tapıyorlar, bizse onların danslarında, pazar yerlerinde, hamamlarında, söyledikleri -antik tanrılarına ve efendilerine haykırdıkları- şarkılarda, yemek ve şölenlerinde neler olup bittiğini hiç anlamıyoruz; bunlar bizim için hiçbir anlam ifade etmiyor."

23.6.12

göz

vladimir nabokov

temel bir yasa aramak aptalcadır, bulmaksa daha da aptalca. kötü ruhlu küçük bir insan, insanlığın tüm gidişatının zodiyak'ın sinsice dönüp duran burçlarıyla ya da boş ve dolu bir mide arasındaki mücadeleyle açıklanabileceğine karar verir; titiz bir bağnaz clio'ya yazman tutar ve böylece çağlar ve kitlelerle toptan ticarete başlar. o zaman ekonomik nedenlerin yoğun gelişimlerinin orta yerinden umarsızca seslenen, iki zavallı y'siyle bireyy'in vay haline. neyse ki böyle yasalar yoktur: bir diş ağrısı bir savaşa mal olur, hafif bir yağmur bir ihtilali önleyebilir. her şey akışkan, her şey şansa bağlıdır.

viktorya modası kareli pantolonlu o aksi burjuvanın, uykusuzluk ve migrenin meyvesi das kapital'in yazarının çabaları da boşunaydı. geçmişe bakıp kendi kendine "acaba neler olurdu böyle değil de şöyle olsaydı" diye sormasında ve olmuş olanın yerine başka bir olayı koyarak, hayatındaki sıkıcı, anlamsız, yavan bir anın yerine gerçeğin yeşertemediği muhteşem, neşeli bir olayın öne çıkmasını seyredişinde iç gıcıklayıcı bir zevk vardır. gizemli bir şey, şu hayatın dallanıp budaklanan yapısı: kişi her geçen anda bir yol ayrımı, 'böyle' ve 'öteki türlü'yü hisseder, göz kamaştıran sayısız zikzaklar geçmişin karanlık arka planında iki, üç kola ayrılır.

vızıldayan kurşunların verdiği müzikal zevki söze dökmek imkânsızdır ya da dört nala saldırıya geçmenin.

savaş her zaman çirkindir.

başka birinin canını alan insan her zaman katildir, cellat da olsa atlı asker de olsa.

askeri kahramanlık öyküleri geçmişte kaldı. doktorluğum sırasında savaş yüzünden sakat kalmış ya da hayatları mahvolmuş insanlar gördüm. günümüzde insanlık yeni idealler peşinde. kendini top yemi olarak sunmaktan daha aşağılayıcı bir şey yok artık. belki farklı bir yetiştirilme tarzı, insanlık ve toplumun genel çıkarları hakkında farklı yetiştirilmiş olmak, benim savaşa sizden daha farklı bir gözle bakmamı sağlıyor. ben hiçbir insana ateş açmadım veya süngü saplamadım. tıp alanındaki meslektaşlarım arasında savaş alanında olduğundan daha fazla kahraman bulabileceğinize emin olabilirsiniz.

bu göze çarpmayan şahitlerden, kondüktörler, taksi şoförleri ve kapıcılardan daha mahvedici bir şey yoktur.

gerçek hayatın birdenbire bir rüya olduğunun ortaya çıkması korkutucudur; ama kişinin akışkan ve sorumsuz bir rüya olduğunu düşündüğü şeyin birdenbire gerçeklik şekline bürünüp cisimleşmesi çok daha korkutucudur.

kıbrıs harekatı

uğur mumcu

1974 yazında atina'da "yunan cuntası" iktidardadır. "albaylar cuntası" 1967 nisan'ında "komünistlerin iktidarı ele geçirmelerine engel olmak" gibi bir gerekçeyi ileri sürerek işbaşına gelmişti. darbeden 3 yıl önce yapılan genel seçimleri papandreu'nun babasının liderliğini yaptığı merkez birliği partisi kazanmıştı. "ek" olarak bilinen merkez birliği partisi ile sosyalist solun birleşik demokratik sol parti olarak oy toplamı, oyların %64'ünü geçmişti. sağcı radikal milliyetçiler birliği partisi'nin bir başka sağ eğilimli parti ile birlikte sağladıkları oylar, ancak %36'da kalıyordu.

darbe yapıldığında gerçekten sol, demokratik yolla iktidara gelmek üzereydi.

1967 darbesinden önce yunanistan'da siyasal kargaşalar yaşandı. bu kargaşaların içinde "milliyetçi güvenlik gücü" olarak bilinen "paramiliter" bir sağcı örgütün kanlı eylemlerine tanık olundu. sonradan "ölümsüz z" adıyla romanlara ve filmlere konu olan lambrakis cinayeti'ne tanık olundu. solcu milletvekili lambrakis güvenlik kuvvetlerinin katıldığı bir planla öldürülmüştü. papandreu'nun adının da karıştığı "aspida davası" olarak bilinen bir siyasal davada, ordu içindeki sol bir cuntanın sivillerle işbirliği yaparak iktidara gelmek istedikleri ileri sürülmekteydi. darbeden önceki kargaşa böyleydi, darbeden sonra da siyasal cinayetler ve kargaşalar yine devam etti.

darbeden hemen sonra aspida davası'nın avukatı mandilaris öldürülüyor, cuntaya karşı yurt içinde ve dışında direnişler başgösteriyordu.

yunan cuntası'nın kendi içindeki kavgalar, siyasal ve ekonomik başarısızlıklar sonunda cuntanın önemli adamı general ionadis'in başını çektiği serüvenci bir grup kıbrıs sorununu kurcalamaya başladı. herkesin bildiği gibi sampson adlı kıbrıslı bir faşist, cuntadan aldığı emirlere uygun olarak makarios'u devirdi ve türklere karşı toplu kırıma başladı.

o tarihte, ankara'da chp-msp iktidarı işbaşındaydı. 12 mart döneminin yaraları sarılmak üzereydi. ülkede genellikle bir barış havası esmekte ve karşıt görüşler arasında hoşgörü ve uzlaşma eğilimleri filiz vermekteydi.

ecevit hükümeti, ada'ya çıkartma kararı verdi. çıkartma silahlı kuvvetlerce başarıyla gerçekleştirildi. bütün türkiye'de ulusal birlik havası egemen oldu. tam bu sırada hükümet içinde küçük bir uyuşmazlık başgösterdi. başbakan ecevit yurtdışına gidecekti. başbakan'a yurtdışındayken kim vekillik edecekti? chp'li başbakan yardımcısı eyüboğlu mu, yoksa msp genel başkanı erbakan mı?

ecevit, izmir'deki aliağa rafinerisi'ni açış töreninde bu uyuşmazlığı dile getirdi. ecevit hükümeti'nin istifasını bildirdi. 1975 yılında "cephe hükümeti" olarak bilinen 4 partili koalisyon işbaşına geldi.

ilginçtir; gerek yurtdışındaki ermeni terörü, gerekse iç terör, kıbrıs barış harekatı'ndan sonra hızlandı ve hemen hemen bütün ülkeye yayıldı. 1975 yılından sonra sağlı sollu cinayet örgütleri, birbirleriyle yarışırcasına eyleme geçtiler, ülkeye binlerce silah ve mermi sokuldu. 1977 seçimleri yapıldı, demokratik sol seçimden başarılı çıktı. orta sağdan transfer olan 11 milletvekili ile ecevit iktidarı kuruldu. cephe hükümeti döneminde olduğu gibi ecevit hükümeti döneminde de terörün önü alınamadı. türkiye'de yabancıların "destabilizasyon" dedikleri anarşi ve terör ortamı, tam anlamıyla sağlanmıştı. iktidara yeniden demirel hükümeti geldi. olaylar tırmanışa devam etti. ülke bir iç savaş eşiğindeydi. 12 eylül harekatı yapıldı ve terör geriletildi.

1974 kıbrıs barış harekatı'ndan sonra türkiye'de "destabilizasyon dönemi" başlamış ya da başlatılmıştır. ülke, bu tarihten sonra adım adım iç savaşa sürüklenmiştir.

kıbrıs çıkartmasından sonra yunanistan'da bu oluşumun tam tersine tanık olunması düşündürücü değil midir? barış harekatı'ndan sonra, atina'daki cunta düşmüş, yerine karamanlis'in başbakan olarak görev aldığı bir sivil hükümet kurulmuş ve yunanistan'da yeniden çoğulcu demokrasinin temelleri atılmıştır. papandreu'yu başbakan koltuğuna oturtan süreç, 1974 kıbrıs barış harekatı ile başlatılmıştır.

1974 kıbrıs barış harekatı'ndan sonra "örtülü bir iç savaş" tehlikesi içine itildi ülkemiz. bu tarihten sonra "destabilizasyon" adı verilen terör ve anarşi bataklığına sürüklendi, yurt dışında türk diplomatları, çoğu nato ülkesinde ermeni teröristlerinin saldırılarına uğradılar. 1975 yılından sonra türkiye'ye sokulan 50 milyar liralık silah ve merminin büyük çoğunlukla, nato ülkelerinde üretildiği ve bu ülkelerden yola çıktığı da anlaşıldı.

özetle kıbrıs, yunan cuntasına "mezar taşı" olmuş, türkiye'deki demokrasiyi ise anarşi ve terör bataklığına sürükleyen bir "kilometre taşı" olarak tarihteki yerini almıştır.

bozkırkurdu

hermann hesse

harry tipinde pek çok insan var dünyada, özellikle pek çok sanatçı söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. bu tiptekilerin hepsi iki ayrı ruhu, ayrı iki insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytani, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, insan ve kurt harry'deki gibi düşmanca ve karmakarışık, yan yana ve iç içe sürdürür varlığını. ve hayli tedirgin bir yaşam süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluğun köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa süre için parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. böylece acılar denizi üzerinde bütün o sanat yapıtları değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup çatlayan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar da, eylemler de, düşüncelerde ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir başka anlam içermez. bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tümüyle insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana'nın ölü doğmuş bir yavrusudur, doğanın çılgınca ve dehşet verici başarısız bir denemesidir.

gecelerin insanı olması da bozkırkurdu'nun belirgin özellikleri arasındaydı. sabah, onun için günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıksın, aklına parlak düşünceler gelsin, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilsin. ancak öğle sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşamüzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu. yalnızlık ve bağımsızlık gereksinimi de buradan kaynaklanmaktaydı. hiç kimse yoktu ki, bağımsızlığa bozkırkurdu'ndan daha güçlü, daha ateşli bir gereksinim duyabilmiş olsun. henüz yoksulluk içinde yaşayıp ekmeğini kazanmakta zorlandığı gençlik döneminde, yeter ki karşılığında birazcık bağımsızlığına kavuşabilsin, aç gezmeyi, yırtık giysilerle dolaşmayı yeğlemişti. kendini asla para için, rahat bir yaşam için satmamış, asla kadınlara ya da güç sahiplerine kendini peşkeş çekmemişti; özgürlüğünü koruyabilmek uğruna bütün dünyanın gözleri önünde kendi çıkarına ve mutluluğuna yüzlerce kez sırt çevirmiş, elinin tersiyle bunları bir kenara itmişti. bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey yoktu. bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı.

22.6.12

altmışlı yıllardan anı

hans magnus enzensberger


aşkla ve işle keyif içinde
uğraşırken, korkumuzla
korkusuzca uğraşırken
huzursuzluğumuzla huzurlu
kaygılarımızla
kaygısızca uğraşırken

kaydık
uçtuk, konduk
bir kez daha açıldı her şey

kuzeyli akşamlar sakindi
haziranda, pirinç saat kaygısızca çaldı
adalarda, ince bir gülüş geçti hafifçe
küçük çağrılar geçti hafifçe
bir haziran müziği geçti hafifçe
aydınlık odalar içinden
geceleyin, unutkan durdu ahşap ev
bahçesi çitli, içi hiç kararmayan
kayık sakin bekler iskelede, sakince
geçti sohbetler arkadaşların arasından
beyaz sesler sakince kaydı
orada mutluluk varmış gibi, sakince
duruyordu kitaplar, kayalar
rafta aydınlık bir cin şişesi

kaygısızca kaydık
kaygan zamandan
korkusuzca yani bilgisiz
sakince yani gereksiz
keyifli yani acımasız
böylece geçip gittik
o senelerden

oradaki kayalar
bilgisiz korkusuz
gereksiz sakin
acımasız keyifli
o kayalar ayakta hala

sokaktaki adam

attila ilhan

romancı, romanını “bir şeyler anlatan laf dizisi” olmaktan çıkarmadıkça, çağdaş çizgiyi yakalayamaz.

sokaktaki adam'da hareket ögesini, psikolojik ögeyi, romantik ögeyi tıpkı senaryoda olduğu gibi dengeli olarak kullanmaya çalıştım ve gerekli gördüğüm yerlerde hareketi planlara ayırdım; hatta decoupage yaptım. bence yirminci yüzyılın romancısı, okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır. bu yönden baktınız mı, sokaktaki adam cinematografique bir romandır. içleme iyice sindirilmiş, söylev ya da monolog olarak değil, hareket ve eylem olarak deyimlenmiştir.

unutma ki köylü toplumsal anlamda bir kere dağınık, ikincisi gerici, üçüncüsü bilinçlenmeye, en elverişsiz (ilkel bir üretime bağlı olduğu için) bir zümredir.

bizim meslek adamı yaşatmaz ama, öldürmez de.

ben hiçbir şey kaybetmem. çünkü hiçbir şey kazanmam. kazanmayanların kaybedecek şeyleri yoktur.

canımı sıkmayan şey yok. bu oda, şu divan, vereceğiniz para, şu pencere, siz ve her şey! ben insan haline gelmiş sıkıntıyım. dünya da vız gelir bana, kendim de vız gelirim. parayı verin, cehennem olup gideyim.

insanlar böyledir zaten, kendilerine ait oldu mu, her şeye kuş kondururlar. sokakta bir herif, bir kadınla yatar, fuhuş olur; kibar bir yerde aynı şeye fuhuş değil aşk derler. her şey buna göre.

sözlerimi anlamadan dinliyordu. bu da öbürleri kadar aptaldı.

ben, belki de ölü doğmuşumdur.

yüksekkaldırım’da bir adam, tanesi kırk kuruşa, çocuk kemanları satar. çalar da bu çocuk kemanlarını; itiş kakış, kalabalık kıyamet arasında, marifetini gösterir. ince bir ses, kulaklarınızı tırmalar. sebebi anlaşılmaz ve sual sorulmaz: bu adam, neden başka yerde değil, illa yüksekkaldırım’da kemanlarını satar? başka bir tarafta, aynı kalabalık, aynı patırtı yok mudur? vardır elbette! o nedense buranın adamıdır. her geçişinde onu takdir eder; fakat asla bir keman almazsınız.

siz hiç hakemin takdir edildiği maç gördünüz mü? ben asla! çünkü, ben hakemim.

eski zamanlar şimdikilerden iyiydi diyenlere inanmayınız. gelecek zamanlar, şimdikilerden iyi olacak diyenlere de inanmayınız. onlar kendilerini avutmak için konuşurlar. geçmiş, gelecek derken, kafalarında billurlaşmış hiçbir fikir yoktur. birincileri birbirlerinin tansiyonları ile ilgilenir ve ahmakça şeyler anlatırlar. ikincileri ise, birbirlerine sadece kızar ve kıskanırlar. anlattıkları, önünde sonunda, ötekilerinki kadar ahmakçadır. “evvelce bolluk vardı” lafı ile “ille de bolluk olacak” lafı arasında, çok mu fark buluyorsunuz? ben bulmuyorum. her ikisi de yalandır. onun için ben her ikisine de inanırım. yoksa şimdiki kıtlığa nasıl dayanabilirdim?

ruhsar: en inandığım babamdı, onu da anamla yatarken gördüm.

susmak, aptallığın değilse bile, iyi niyetin işareti sayılır.

sen beni sevmiyorsun. sevmeyi de düşünmedin. daha doğrusu düşünemezsin. kimse düşünemez. herkes, başkaları böyle yapmışlar diye, gider birine balta olur, yatar. iş, yatıncaya kadardır. ondan sonrası, bu sıkıntılı ilişkiyi bozmak için, iki tarafın öküzce çareler araştırmasından ibarettir.

kim aşkın aleyhinde atıp tutarsa, garanti aşıktır.

aşk yatağa düştüğü anda, bütün kadınları fahişe, bütün fahişelerinse erkek olduğu bence malumdur.

siz belki bilir, belki bilmezsiniz; aslında en çok yaşayanlar, ölülerdir.

bak, göreceksin; bu acı bizi ya adam edecek, ya da çıldıracağız. topumuz birden çıldıracağız.

sana bir şey söyleyeyim mi? apaçık bir şey: bu harpten kimse sağ dönmedi. onlar canlarını kaybettiler; ama ruhları sağ, aramızda dolaşıyor, yaşıyorlar. ya biz? bin beteri; biz ruhlarımızı kaybettik. milyonlarca ceset.

aslında her şeyin amatörü insana sıkıntı verir, edebiyatınki, bir de tüy diker. hele, fakülteli olursa! çünkü, hiçbir şeyi beğenmemek ya da her şeye hayran olmak küstahlığını yapmaya, kendinde hak görür.

konserde poz almak, bütün kitapları bir sahifesi işaretli bırakmak, bütün filmler boyunca artistlerin yalnız ne giydiğine dikkat etmek, insanı yalnız iyi cins ukala yapar. hatta, iyi cins bile olunamaz. iyi cins ukalalar, orospuluk eğilimlerini tuvale yansıtabilenler; başarısız çapkınlıklarını, şiirlerinde, romanlarında tamamlayanlardır. ötekilerine gelince, onlar için sadece hayran olmak ve kirletmek vardır. bunun da biçimini cins ukalalar tayin eder. can sıkıcı bir millet.

acı çekmiş bir çocuğa benziyorsun.

herhangi bir adam senelerce uğraşsa mutlaka şiir yazar. ya da, şair senelerce şiir yazmazsa, bu kabiliyetini kaybeder, mutlaka.

insanların arasında, salyangozlar gibi, yalnız gemiciler ve çingeneler evlerini beraberinde taşır.

hiçbir vakit tamamlanmıyor aşklar, yolculuklar, kıskançlıklar ve acılar.

ben başlangıçlarım insanıyım.

neden başladığım her şeyi tamamlamak beni iğrendiriyor?

acımak, başkalarının halini görüp, adamın haline şükretmesi demektir. onun için, sana birinin acıdığını anladın mı, içerlersin.

fırtına

hasan hüseyin korkmazgil


geceleri bambaşka bir adam oluyorsam
karışıksam kendimden yelimden kaçıyorsam
içimde anlamadığın bir beethoven fırtınası
ben bu fırtınayı yıllardır tanıyorum
yıllardır kendimi taştan taşa ama anlayamazsın
bu beethoven fırtınası bu ölüm bu ürkünç
tarlalar var bu fırtınada fabrikalar umutlar
dilsiz anlaşmalar var erkekçe davranışlar
ben bu fırtınayı yıllardır yaşıyorum
yüzükoyun kentlerin alacakaranlıklarında

21.6.12

dexter

en büyük düşmanımız kendimizizdir.

yatak sırlarını söylemeyen adam zor bulunur.

hepimiz bir şeyler saklarız. başkalarının görmesini istemediğimiz karanlık bir tarafımız vardır. bu yüzden her şey yolundaymış gibi davranırız. gökkuşağı gibi rengarenk kimliklere bürünürüz. belki de böylesi daha iyidir; çünkü bu karanlık tarafların bazıları diğerlerinden daha karanlıktır.

sadece gerçek bir centilmen hatasını kabullenir.

herkes bir arjantin arzusundadır. temiz bir sayfa açabileceği bir yer. ama işin aslı, arjantin arjantin'dir işte. nereye gidersek gidelim kendimizi ve yaralarımızı da beraberimizde götürürürüz. yuvamız ona kaçtığımız yer midir yoksa ondan kaçtığımız yer mi? yoksa her ne koşulda olursa olsun kabul gördüğümüz sığınma yerlerimiz mi? bize daha fazla yuvamız gibi hissettiren yerler. sonunda olduğumuz gibi davranabildiğimiz için.

bir bulmacayı nihayet tamamlamanın en kötü tarafı, eksik parçalar olduğunu görmektir.

hayatta sır yoktur. sadece saklı gerçekler vardır. yüzeyin hemen altında yatan.

bir kalbim olsaydı şu an sızlardı.

çoğu insana ölümle başa çıkmak zor geliyor. ama ben çoğu insan değilim. bana asıl bu keder rahatsız edici geliyor. bir katil olduğumdan değil. neden bu kadar duygulandıklarını anlamıyorum ve bu yüzden de duygulanırmış gibi yapmam zor oluyor. böyle durumlarda güneş gözlüğü bayağı kullanışlı.

20.6.12

pratik usun eleştirisi

immanuel kant

"insan eksik bir varlıktır."

bütün bilgiler deneyle başlar; ancak bu, bütün bilgilerin kaynağı deneydir anlamına gelmez.

insan usunun, kendi bilgi türü içinde şaşılası bir yazgısı vardır; o, çözemeyeceği birtakım sorularla yüklüdür; buna karşın onlardan kurtulamaz; çünkü bunlar onun yapısı gereğidir.

"yaşam bir varlığın, istek duyma yetisinin yasalarına göre davranma yetisidir. istek duyma yetisi bu varlığın tasarımları dolayısıyla, bu tasarımların nesnelerinin gerçekliğinin nedeni olma yetisidir. haz, nesnenin ya da eylemle yaşamın öznel koşulları, açıkçası bir tasarımın nesnesinin gerçekliğinin nedeni olabilmesi -ya da öznenin nesneyi ortaya çıkaracak eylem bakımından, güçlerinin belirlenmesini sağlaması- arasında sağlanan uyumun tasarımıdır."

öyle davran ki, senin istencinin maksimi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlilik kazanabilsin.

"usun denetiminde iyi olandan başkasını istemeyelim; usun denetiminde kötü sayılandan başkasını yadsımayalım."

eğilimler değişir, insan onlara ilgi duydukça çoğalır, doldurulması düşünülenden daha büyük bir boşluk bırakır. bu nedenle eğilimler, us taşıyan bir varlık için her zaman yüktür. us taşıyan varlık, bu eğilimlerden kurtulmaya çalıştıkça eğilimler onun bu isteğini etkisiz bırakır. 

tutarlı olmak bir bilgenin en büyük yükümlülüğüdür.

bilim, bilgelik öğretisinden ne yapılması değil, tersine öğreticiler için herkesin gitmesi gereken bilgelik yolunu iyi ve açıkça tanınabilir nitelikte açmak ve başkalarını yanlış yola gitmekten alıkoyan bir davranış türü diye anlaşılırsa bilgelik öğretisine varan bir dar kapı demektir. bu, bekçiliğini her zaman felsefenin üstlenmesi gereken bir bilimdir.

19.6.12

kültür endüstrisi

max horkheimer / theodor adorno

kültür endüstrisi durmaksızın vaat ettiği şeylerle tüketicisini durmaksızın aldatır. olay örgüleri ve ambalajla verilen haz senedinin vadesi sürekli uzatılır; aslında yalnızca vaatten ibaret olan bütün bu gösteri haince bir biçimde, hiçbir zaman gerçekleşmez; yemek yemeye gelen müşteri menüyü okumakla yetinmelidir. bütün o parlak adlar ve imgelerin uyandırdığı arzular içindeki insanların önüne, tam da onların kaçmak istedikleri o renksiz günlük yaşamın övgüsü konur.

tabii, sanat yapıtları da cinselliğin sergilenmesinden ibaret değildi. ama doyumun esirgenişini olumsuz bir şey olarak yansıtarak, dürtünün aşağılanışını adeta tersine çevirip esirgenen doyumu dolaylı da olsa kurtardılar. estetik yüceltmenin sırrı budur: doyumun gerçekleşmesini kırık dökük bir biçimde sergilemek. kültür endüstrisi yüceltmez, baskılar. arzunun nesnesini, kazağın içindeki göğüsleri ya da atletik kahramanın çıplak gövdesini sürekli sergileyerek, doyumun esirgenmesi alışkanlığıyla çoktandır mazoşist kılınarak güdük bırakılan yüceltilmemiş ön-hazzı kışkırtır yalnızca. hiçbir erotik sahne yoktur ki, kışkırtıcı imalar ile ima edilen o noktaya kesinlikle varılmaması gerektiğine ilişkin göndermeleri bir arada barındırmasın.

istatistik çağında kitleler beyaz perdedeki milyonerlerle özdeşleşmeyecek kadar uyanık; ama büyük sayılar yasasından bir an olsun ayrılmayacak kadar da kalın kafalıdırlar. ideoloji kendisini olasılık hesabında gizler. şans herkese gülmez; ancak piyango kime vurursa, daha doğrusu üstün bir güç -bu, çoğu kez durup bıkmaksızın arayış içindeymiş gibi sunulan eğlence endüstrisidir- kimi seçerse ona güler. yetenek avcılarınca keşfedildikten sonra stüdyoların büyük kampanyalarıyla şişirilen insanlar yeni, bağımlı orta sınıfın ideal tipleridir.

üç arkadaş

denis guedj

ömer hayyam 18 haziran 1048'de iran'da, doğan güneş ülkesi horasan'ın küçük bir köyünde dünyaya geldi. çadır satan babasının adı abraham'ın arapçadaki karşılığı olan ibrahim'di. ömer şair olup kendine bir ad seçmek zorunda kalınca "el-hayyam"ı (çadırcının oğlu) tercih etti. çok uzun seyahatlerin yapıldığı ve kervanların çok bol olduğu bir dönemde iyi bir işti çadırcılık. ibrahim oğlunu nişabur medresesine gönderdi. ömer kısa sürede dostlar edindi. özellikle abdülkasım ve hasan'la çok yakın dostluk kurdu. ayrılmaz bir üçlü oluşturdular. gençler birlikte güzel günler geçirdiler, hem okudular hem eğlendiler. dünyanın gelmiş geçmiş bütün öğrencileri gibi sonu gelmeyen şenliklerde çılgın geceler yaşadılar.

bu çılgın gecelerden birinin sonunda, üç arkadaştan hangisi olduğu bilinmeyen biri öbür ikisine bir anlaşma önerdi: "sadakat yemini edelim. üçümüz de bir ve eşitiz. sürmesi gerekir bunun. hangimiz ilk önce şöhret ve paraya kavuşursa, ötekilere yardım edecek." ant içtiler.

ilk önce üne kavuşan abdülkasım oldu. "nizamülmülk" adıyla sultan alparslan'ın veziri oldu. iki arkadaş onu görmeye gittiler. kendilerini bağlayan anlaşmayı unutmamıştı.

nizamülmülk ömer'e sarayda önemli bir görev teklif etti. ömer kabul etmedi: "ben iş istemiyorum, bana yapabileceğin en büyük iyilik ihtiyacım kadar öğrenmeyi sürdürmem için gerekli olanakları sağlamak olabilir." nizam ona sürekli bir gelir sağladı ve isfahan kentinde bir gözlemevi kurdu.

sıra hasan'a geldi. hasan nizam'ın teklif ettiği görevi anında kabul etti. zeki ve kültürlü biri olan hasan kısa sürede sultan'ın takdirini kazandı. ama nizam'a karşı fesatlıklar düşündü ve göz koyduğu yerine geçmek için entrikalar çevirmeye başladı. uyanık ve zengin bir haberalma ağına sahip olan vezir, hasan'ın teşebbüslerini sonuçsuz bıraktı ve onu ölüme mahkum etti. ömer, sultan'dan, hasan'ın hayatını bağışlamasını rica etti. hasan kentten kovuldu. ne var ki, intikam yemini eden nizam'ın adamlarından kaçmak için sürekli yer değiştirmek zorunda kaldı. kendisini izleyenlerin ulaşamayacağı güvenli bir yer aradı.

hazar denizinin güneyinde elbruz yükselir; en yüksek noktası 6000 metreyi bulan uzun bir dağ zinciridir elbruz. hasan bu dağlarda küçük bir kale bulunduğunu öğrendi. oraya sığınmaya karar verdi.

küçük bir arkadaş grubuyla yola çıktı. karlar ve buzlar içinde, son derece tehlikeli yollardan, dar boğazlardan, dolambaçlı geçitlerden geçtikten ve günlerce yol aldıktan sonra hasan dağın tepesinde gerçek bir kartal yuvası gördü. alamut kalesiydi burası! buzlu sularla dolu çukurlarla çevriliydi. içeri girebilmek için tek bir yol vardı: sivri tepeli dar vadilerin üstündeki bir iner-kalkar köprü.

hasan, bakar bakmaz, kalenin fethedilemez olduğunu anladı. kaleyi fethetmeye karar verdi. ama fethedilemez olduğundan güç kullanarak yapamazdı bu işi. yandaşlarına gizlenmelerini emrettikten sonra, tek başına gitti ve kumandanla görüşmek istediğini bildirdi. köprüyü indirdiler ve hasan geçer geçmez de tekrar kaldırdılar. hasan şunları söyledi kumandana: "yanımda bir öküz postu getirdim." postu serdi. "bana sınırları bu postla belirlenebilecek büyüklükte bir arazi satarsan 5000 altın vereceğim sana."

kumandan kulaklarına inanamadı. altınları görmek istedi. hasan altınları gösterdi. kumandan altınları saydırdı: 5000! akıldan yoksun biriyle iş yapacağına inanarak öneriyi kabul etti: "bana bu altınları ver, ben de sana derhal istediğin yeri vereyim." köprü tekrar indirildi. hasan kale duvarlarının dibine doğru yöneldi, parmağını yere doğru uzattı. ama öküz postunu, işaret ettiği yere sermedi, buraya bir kazık dikti, uzun bir bıçak çıkardı, postu ince parçalar halinde doğradı, bu parçaları uç uca bağladı, deriden bir ip oluşturdu, ipin bir ucunu kazığa bağladı. öteki ucunu tutarak duvar boyunca ilerlemeye başladı. kısa sürede kalenin çevresini dolaştı. kaleyi deri iple çevirmiş oldu böylece. kale onundu! zaten arkadaşları da durumdan yararlanarak kaleden içeri girmişlerdi. eski kumandan 5000 altını alarak kaleyi terk etti.

hasan kaleye yerleşir yerleşmez büyük değişiklikler yaptı. karanlık duvarların arka tarafında, kalenin uzak bir köşesinde, gözden uzak bir yerde gerçek bir cennet kurdu! büyüleyici bahçeler, billur gibi dereler, korular, çiçeklikler. gözü gibi koruduğu gerçek bir zevk ü safa bahçesi. birkaç yakını dışında kimse haberli değildi bu yerden. hasan için çok özel işlevi olan özel bir yerdi burası.

hasan büyük bir titizlikle 20-30 kişiden oluşan bir grup oluşturdu. bu grupta yer alan gençler bütün doğuda enerji ve silahşörlükleriyle ün salmıştı. bu gençler alamut'a götürüldü ve orada aylar boyunca ağır eğitimlerden geçirilerek her türlü dövüşe hazır savaşçılar durumuna getirildiler. eğitimlerinin son gününde hasan büyük bir ziyafet verdi onlara. yemeğin sonunda bol bol uyuşturucu verildi kendilerine. çok büyük ölçüde uyuşturucu içeren bir ottu verdiği. savaşçılar derin bir uykuya dalınca zevk ü safa bahçesine götürüldüler. ertesi gün uyandıklarında gözlerine inanamadılar: cennetteydiler! her birinin başucunda, kendilerini okşayarak uyandıran çok güzel bir kız olan bir cennetti burası. en çılgın düşlerinde bile beklemedikleri bir eğlence günü başladı onlar için. akşam, bahçede gene büyük bir ziyafetten sonra, tuhaf etkileri olan o ottan verildi kendilerine. sonra da odalarına taşındılar hepsi.

uyandıklarında müthiş bir coşku içindeydiler, hiçbir şey durduramıyordu onları; güzel ve tatlı kızlara, sevgilerine, muhteşem meyve bahçelerine, binbir renkli kuşlara, yemeklere, meyvelere, şaraplara doyamıyorlardı. bir düştü bu. ama son derece yoğun, son derece gerçek bir düş. hasan rahatlatıyordu onları. bütün otoritesiyle, gördüklerinin hayal olmadığına, cennetin ta kendisi olduğuna inandırıyordu. ve kendinden son derece emin bir tavır içinde bu cennete yeniden döneceklerini garanti ediyordu. ama, başarılı olmak için haftalar boyunca hazırlık yaptıkları o verilen görevler uğruna öldükleri takdirde dönebileceklerdi bu cennete. ve bu görevler için hemen ertesi gün hareket etmeleri gerekiyordu.

hangi görevler?

hasan çok değişmişti; yasaklı biriyken, bir mezhebin, ismailiye mezhebinin çok güçlü lideri oldu. vezirler, halifeler ve sultanlar inançları dolayısıyla ismailiyelilerin peşine düşmüşlerdi. hasan da amansız bir savaş açtı bunlara, bu dünyanın önde gelenlerini yok etmeye karar verdi. silahı, gösterdiği hedeflere doğru gönderdiği bu genç fedailerdi. bunlar her türlü tehlikeyi göze alıyorlardı, ölümden korkmuyorlardı. ölmek istiyorlardı; ölüm, hasan'ın kendilerine vaat ettiği cennete giriş belgesiydi. hedeflerini hiç şaşırmadılar.

görevlerini yerine getirmeden önce bu bitkinin, haşhaşın içerdiği uyuşturucudan bol miktarda tükettikleri için ya da bu cennet delileri hasan tarafından gönderildiğinden "haşhaşiler" adıyla anıldılar.

bir sabah, vezir nizamülmülk krallık ordugahının ortasında, çadırında bıçaklanmış halde bulundu. eski gençlik arkadaşı hasan sabbah'ın gönderdiği haşhaşi de hemen oracıkta öldürüldü. cellat kafasını keserken, bir an önce vaat edilen cennete kavuşacağı umuduyla gülümsüyordu haşhaşi.

hasan, ilk kez girdiği günden beri terk etmediği alamut kalesindeki yatağında öldü. "şeyh-ül cebel"den, yıllarca korku ve endişeyle söz edildi.

hasan'ın hayran olduğu tek insan hayyam'dı. dostuydu, ölümden kurtarmıştı onu ve büyük bir bilgindi. defalarca alamut'a gelip yerleşmesini istemişti ondan. arkadaşının, istediği bütün yapıtları bulabileceği muazzam bir kütüphane oluşturmuştu. hayyam reddetti. tıpkı ısrarla saraya yerleşmesini isteyen sultanı reddettiği gibi. buna karşılık yeni takvimin hazırlanması etkinliğine katılmayı kabul etti. hayyam arap dünyasının en büyük astronomlarından biri olmuştu. bunu kendi niteliklerine olduğu kadar, nizamülmülk'ün isfahan'da kendisi için kurduğu gözlemevine de borçluydu. arap dünyasında uzun yıllar "hayyam'ın takvimi"nden söz edildi.

hayyam aynı zamanda müneccimlik yapıyordu. doğum ve ölüm tarihinin tam olarak bilinmesinin nedeni de budur; o dönemde çok az rastlanan bir şeydir bu. hayyam bir gün öğrencilerinden birine mezarının kuzeyden gelen rüzgarlara açık ve ağaçların çiçeklerini yılda iki kez döktükleri bir yerde olacağını söyledi.

aradan oldukça uzun bir süre geçtikten sonra, öğrencisi nişabur'a gidip şairin ölümünü öğrendiğinde, nereye gömüldüğünü sordu. onu, hayyam'ın gömülü olduğu yere götürdüler. mezar, sürekli rüzgar alan bir bahçede, şeftali ve armut ağaçlarının dallarını sarkıttığı alçak bir duvarın dibindeydi. mezar taşının üstünde soluk çiçek motifleri olan iki halı vardı.

18.6.12

gösterge

pascal

büyük insanlar, insanları mutlu edebilmekten keyif alırlar.

kanılara ve hayal gücüne dayanan bir düzen bir süre hakim olabilir; tatlı, hoş bir düzendir üstelik. güce dayalı düzen ise daima hüküm sürer. dolayısıyla kanı, dünyanın kraliçesi gibidir; ama güç dünyanın tiranıdır.

zorbalık, kendi sahası içinde olsun olmasın her şeye ve herkese egemen olma arzusudur.

iki parmak derinliğinde de olsa suya girenlerin ıslanması gibi, yüksek bir bilgelik mertebesine erişmemiş olan herkes eşit derecede aptal ve kötüdür.

ihtiyaç duyulan her şeye sahip olmak iyi değildir.

zihni bir nebze olsun rahatlatmak elzemdir; fakat bu en büyük taşkınlıklara kapı açar. sınırları çizelim. eşyada sınırlara rastlanmaz. hukuk bu sınırları koymaya çalışır, insan zihni buna tahammül edemez.

çelişki hakikate dair yetersiz bir göstergedir. kesin olan pek çok şey çelişir. yanlış olan pek çok şeyde çelişki bulunmaz. ne çelişki yanlışlığın göstergesi ne de çelişmezlik doğruluğun göstergesidir.

isteyip de yapamamak mutsuz olmaktır. oysa insan mutlu ve bazı doğrulardan emin olmak ister; ancak buna rağmen ne bilebilir ne de bilmemeyi arzulayabilir. şüphe bile edemez.

doğrular da, ne alkış ne dünya malı, kendileri için hiçbir şey almazlar; sadece kendilerine ait, söz geçirdikleri tutkuları vardır: iştahına hakim olmalısın.

unutma bahçesi

latife tekin

bomboş unutabilsek, unutmadan yanayım ben.. ama unuttukça insanın anıları çoğalıyor.

doğru, kuşlar gibi uçulmaz, balıklar gibi uçulur, anıların derinliklerinde demişti.

ölüm, sihirli sözcüğü onun. rujunu tazeler gibi ölümden söz eder. böyle süsleniyor, ifadesine ölümün bilinmezliği sinecek.. unutmanın canlılık getiren bir rüzgar olduğunu ben söyledim ona. benimsemiş bunu; yakında unutur, kendi düşüncesi sanmaya başlar.

biriyle tanışacak olduğumda, o beni görmeden ben ona gizlice bakarım önce.

ilk bakışın gücüne inanırım ben. o zaman, karşımızdaki insanın ruhu bir kereliğine, asla unutamayacağımız biçimde, en gizli köşelerine kadar aydınlanıyor.

internet yalanın umuda dönüştüğü yerdir, umudun yalana..

beni de, insanların topluca ve hızla alıştıkları şeyler ürkütüyor, yalan değiştokuşu yapmaya yarayan ortamlar yaratmaya olan hevesleri..

unutacağımız hiçbir şey kalmayana dek her şeyi unutabilsek tanrıyla karşılaşacağız ama oraya kadar unutmayı beceremiyoruz bir türlü.. insan iniyor aşağı; ama bir noktada soluksuz kalıp yukarı sıçrıyor.

yerinde bir soruyu sormanın da uygun düşmeyeceği durumlar vardır.

ağzımdan dökülen her söz kulağımda yer edecek olsa.. işitmeye katlanamazdım bütün o sözleri. hepsi birden aynı anda ses verse..

işlerini iyi yapmadıklarını gördüğümde sinirleniyorum, yaptığı işe kendini veremeyen insanları sevemiyorum.

akıl, beklenmedik durumlarda sahibini koruma telaşıyla olmadık düşüncelere kapılır, insan mantık filan gözetemezmiş o zaman.

bir neden olmasa da, buraya yeni gelen kişilere kötü davranır hep. herkes de kapısını zorlamıyor. ilk birkaç gün konuşmaz hatta, kaçar onlardan, yemeğini evinde yer. acaba bizi istemiyor mu duygusu yaratır insanlarda. bir ürküntü nedeniyle tanışma zorluğu yaşadığını, yoksa kendini böyle her gelenden saklamayacağını düşünüp önceleri onun adına üzülmüştüm. sonra içimde bir sezgi uyandı, özellikle yapıyor bunu, bilerek, insanların hareketlerine bir ölçü gelsin diye. başka türlü burada eşit ilişkiler içinde olamayız.

avcıların çoğu doğa dostudur, sevmeyi bilmediklerini sanma, yanılmış olursun, sevgi vardır onlarda. avcının sevgisi bir hayvanı vurmasından sonra ortaya çıkar.

bıraktıkları mesleklerini, geldikleri yeri, hatta adlarını bile saklayanlar var ama cep telefonları hiç susmuyor. istemedikleri hayatlarıyla haberleşiyorlar sürekli, ya unutamaz da geri dönersek kaygısıyla sanırım. gölün çevresinde, birbirlerini görmüyorlarmışçasına, esnek adımlarla, bir elleri yitik, bir elleri düşeceklermiş gibi öne eğilmiş başlarına yapışık dolanıp durmalarına uzaktan bakıyorum. buraya kendilerini hatırlatma ayinine gelmişler gibi bir hava çarpıyor yüzüme. kaygıyı da aşan duygularla ilişkilerini koruyup bekletmeye alıyorlar. unutma isteğiyle dolanların, unutulmaya hiç de razı olmadıklarını görmek beni sarsıyor.

insan aldığını silen bir varlıktır, yalnızca verdiğinin hesabını yapmayı bilir.

korku hayvanı akıllandırır, insanı aptallaştırır.

bir gün düşünmüştüm, topluca yok olup gitsek dünya ne kaybeder, hiç..

yaz unutma mevsimi; kış, anımsama.

pelin özer: bilinçli bir unutamamışlık, şaşkın unutkanlıktan iyidir.

pelin özer: bir kitabı yazmaya ancak onu unuttuğumuz an başlarız.

boş arzu sonunda boş pişmanlıkla
el ele gidince ölüme, her şey boşlaşınca
ne dindirebilir ki unutulmamış acıyı
ve öğretebilir unutmamışa unutmayı

altın çağ sona erdiğinde insanlar üç gruba ayrılmış. bir grup güneşin doğduğu yöne gitmiş, bir grup güneşin battığı yere.. bir grup da su aşırı derinliklere inmeyi tercih etmiş..

unutmak: insan her gün gördüğü yüzler arasından bir yüzü seçip unutmak isterse, bir varlığın, içine işleyen duygusundan sıyrılmaya çalışırsa başarısızlığa uğrar, o yüzü ve o varlığı çevreleyen her şeyi, sesinin ulaştığı, titreştiği genişliği, bakışlarının derinliğini, gezip dolaştığı yerleri, gidebileceği uzaklıkları, sığdığı ve taştığı her şeyi unutması gerekir. unutmak, insan için, bütün bir zamanı unutmakla olanaklıdır. bir bakışı unutmak istediğimizde, büyük bir yitimi göze almak zorundayız. ancak böyle bir yitimin neden olacağı yıkımın altından kalkabilirse, insanın yeni bir yaşamı olabilir ve insan bu yeni yaşamına çok derin bir bilgiyle, kaybın bilgisiyle sahip olur.

anımsamak: nasıl bir şeyi onu çevreleyen her şeyle birlikte unutuyorsak anımsamak da böyledir. bir anının ışığı, başka bir anıyı aydınlatıyor ve bu aydınlık bölge, bir leke biçiminde zamanın içine yayılıp genişliyor, bir sözcük, titreşimiyle başka bir sözcüğü harekete geçiriyor. birbirine bağlı metal parçaların, bir dokunuşla tınlamaya başlaması gibi. anımsama, bir an için geri dönmek değildir, kendimizi, geçmişte elinden sıyrıldığımız ölümün kucağında bulmamız demektir; bir şey unuttuğumuzda değil bir şey anımsadığımızda ölüm aklımıza gelir; çünkü anılarımız ölümün de anıları..

değil: unutmak için gittiğiniz bir yer düşleyin. bu yer dünyaya benzemesin. toprak bile olmasın, gökyüzü, ağaçlar yok. yolculuk etmeden hep buraya gidin sonra, ışınlanır gibi. açıktasınız ama sonsuzluk hissi veren bir derinlik içinde, genişlik ortasında değil. giyiniksiniz ama elbiseniz sizin deriniz, etinize acıyla yapışmış bir deri değil bu, hafif pütürlü, esnek, mat. dışarıdan görülebilen tek şeyin kendiniz olduğu bu yerin rengine bürünmüş olun, görülmedik bir renk olsun bu da. sadece üzerine yaslanır gibi oturduğunuz bir yükseklik var, hiçbir şey yok başka. yine insan gibi biçimlisiniz. herhangi bir şeyi unutmak için insanın kafasında bir zıtlık oluşturması gerekir, düşünerek yapamazsınız bunu. düşünceler kaçmaya çalıştığınız yere ve zamana aittir, gidin. unutmak için, kendinizi olmayan bir yerde düşleyin.

15.6.12

unutmak yok

pablo neruda


neredeydin diye sorma
derim ki "işte öyle"
topraktan söz etmeliyim kendini yok eden
ben yalnızca kuşların yitirdiği şeyleri bilirim
geride kalan denizi, kız kardeşimin ağlayışını

neden bu kadar çok bölge var
neden bir gün başka bir günle birleşir
karanlık gece birikir ağızda, neden
neden ölüler vardır

nereden geldiğimi sorarsan
kırık nesnelerle konuşmam gerekecek
acı kap kacakla
kocaman hayvanlarla çürüyüp kokuşmuş
ve çorak yüreğimle

aklıma gelenler anılar değildi
unutulmuşlukta uyuyan sarı güvercin de değil
yaşlı yüzlerdi
boğaza sarılmış parmaklardı
yapraklardan düşen damlalardı bir de
günün karanlığı geçti gitti
yaslı kanımızla beslenen
işte menekşeler, kırlangıçlar
işte bizi duygulandıran her şey
işte tatlı kartpostallar
zamanla sevimliliğin el ele dolaştığı

ama bu dişlerin ötesine geçmeyelim artık
sessizliğin kabuğuna geçmesin dişlerimiz
bilmiyorum çünkü nasıl yanıtlayacağımı
niçin bu kadar ölü var
niçin bu kadar çok deniz setleri
kırmızı güneşin yol yol çatlattığı
niçin gemi bordalarına vuran başlar

ve niçin bu kadar çoktur
öpüşleri gizleyen avuçlar
ve niçin bu kadar
unutmak istediğim
çok şey var