29.4.11

uzun lafın kısası

herodotos: en değerli şey, zeki ve güvenilir bir dosttur.

adam fawer: bazen insan istatistiklerin canı cehenneme demeli ve içinden geleni yapmalı.

catherine clement: hiçbir hac yolculuğu masum değildir. 

franz kafka: sorgu yargıcına uzaktan bir kadın göster; kadını kaçırmamak için kürsüyü ve sanığı çiğneyip koşar.

jose ortega y gasset: sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.

charles bukowski: birkaç yıl önce dinle ilişkimi kesmiştim. gerçek olduğunu varsayarsak insanları aptallaştırıyor veya aptalları çekiyordu. gerçek değilse, aptallar daha da aptaldılar.

montaigne: hiçbir kazanç başkasına zarar vermeden sağlanamaz.

ece temelkuran: bir yolculuk eğer gerçekten bir yolculuk ise yolcunun sorduğu sorulara cevap vermez. iyi bir yolculuk, yolcunun sorularını değiştirir.

peter ackroyd: mutlulukla başlarız gençlikte; sonumuz delilikle yoksulluktur.

hermann hesse: sevgi avuç avuç dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir; ama haydutlukla ele geçirilemez.

turgenyev: acı çekerek eğitim görmeyen insan, her zaman çocuk olarak kalır.

arturo perez-reverte: ülkesini satan bir fanatik olmayı, hayatımı "yaşasın zincirler!" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.

27.4.11

şehir

oya baydar

şehir, yaşamlarıyla, savaşlarıyla, uğraşlarıyla iç içeydi. onu eski bir dost gibi severler, havasıyla, güzellikleriyle, zenginlikleriyle büyülenirler; ama bir dekor ya da bir çerçeve gibi kullanırlardı. varlıklarının doğal bir parçası, yaşamlarının bir uzantısıydı. şehirlerin bağımsız hayatları olduğunu, terk edilmeye dayanamadıklarını, kendi evlatlarını yiyebileceklerini, ihanet ve intihar edebileceklerini henüz bilmiyorlardı.

kuyulu ev artık yerinde yok. hisarüstü'ndeki gecekondular da.. boğaz tepelerinin sık ağaçlı koruluklarından arda kalan, yalnızca birkaç küçük yeşil leke. orada burada, tek tük erguvanlar ve cılız mimozalar, artık çiçek açmayan manolyalar direniyor. kubbeler, minareler, saraylar; pırıl pırıl, zengin ve görkemli gökdelenlerin, otellerin, plazaların arasında kayboluyor. her şeyin satılığa çıktığı bu dünyada, dünyanın dört bir yanından gelmiş her türlü malla dolu çarşılar; yalanla gerçeğin arasında mekik dokuyan ve neyin gerçek neyin yalan olduğunu unutturan televizyon ekranları; caddelerin iki yanında sıralanan parlak ışıklı, pahalı kafeler, lüks restoranlar, dünyanın en ünlü mücevher dükkanlarının şubeleri, son model otomobiller, kuşkulu siyah limuzinler, şehrin sokaklarında dolaşan, hepsi birbirine benzeyen saçları sarı boyalı ruhsuz yüzlü kadınların kullandığı görgüsüz, hantal ve çok pahalı cipler; eski gecekonduların yerine kurulmuş gürültülü, ışıklı gece kulüpleri, bu kulüplerin kartlarının yanında susturuculu silahlar ve sahte kimlikler de taşıyan şehrin yeni efendileri.. kentin dört yanını kuşatarak kalbine kadar saplanan, her biri bir başka dünya olan, isyana hazır, öfkeli varoşlar. ve kendilerini özel korumaları, teknoloji harikası alarm sistemleri ve yüksek duvarlarıyla şehirden ayıran zengin siteler. duvarlarının, cüzdanlarının, güçlerinin, silahlarının, korumalarının ayrı dünyalarına çekilmiş efendiler ile; bu dünyayı ve şehri teslim almak için, her biri bir başka inancın, bir başka öfkenin simgesi olan çeşit çeşit işaretlerle -havaya kalkmış yumruklar, allahın tekliğini haykıran işaret parmakları, kana, şiddete, devlete tapınmanın rozeti kurt başları, zafer işaretleri- sokakları, meydanları dolduran varoş çocukları, artık birbirlerine düşman bile değil, birbirlerini yok sayarak kendi şehirlerini tahrip için yarışıyorlar.

25.4.11

ihtiras oyunu

jerzy kosinski

fabian karavanına girmek üzereyken orta yaşlı bir adam, çevik hareketlerle kendisine yaklaştı, elini havaya kaldırarak selam verdi. kıvrak, sırım gibi bir ispanyol'du. kenarları mübalağalı derecede dik iri şapkası "interstate wildlife cruiser" yazısını okuyan arzulu ve dikkatli gözlerinin üzerinde taç gibi duruyordu.

"hey, doğa adamı" diye fütursuzca bağırdı. "çiftlik işçisine gereksinimin var mı? uşağa, sütnineye, aslanlara et vermeye, herhangi birine, herhangi bir şeye?"

"gereksinimim varsa ne olacak?" diye karşılık verdi fabian. "aslanlara et olarak seni mi vereceğiz?"

elini uzattı adam. "benim adım rubens batista. bir zamanlar kübalı, santiago'luydum, şimdi özgürlükçü amerikalıyım. birlikte çalıştığım kişiler beni latin hustle diye çağırır."

fabian uzatılan eli tuttu. parmakları cafcaflı yüzüklerle doluydu.

"nerede kalıyor bu insanlar? satış işi nerede yapılıyor?"

"birkaç mil ötede. her gemi gelişinde başka yerde. florida üzerinden balıkçı tekneleriyle geliyorlar. ayda iki üç kez, deniz elverişli olduğu zaman."

"gidelim" dedi fabian.

latin hustle'ı izleyen fabian, çok geçmeden süprüntülerle dolu bir bölgeye saptı. pencereleri parçalanmış kırık dökük evler yolların kıyılarına dizilmişti. önlerinde, kaportaları pas tutmuş arabalar alacalı bulacalı duruyordu.

latin hustle, fabian'a, sıvaları dökük eski bir apartmanın harap kapısı önünde durmasını işaret etti. avlunun girişi, leş gibi kokan süprüntülerle ve örselenmiş boş konserve kutularıyla çepeçevre kuşatılmıştı.

fabian avlunun sevimsiz ışığında belki yüz kişilik bir insan sürüsüyle karşılaştı. çoğu kara deriliydi; erkekler küme küme oturmuş sigara içiyordu. kadınların bazıları bebeklere bakıyordu. çocuklar suskundu, cansızca oynuyorlardı. sıkıcı bir hava vardı, insanların üzerinden dökülen giysiler soluktu, yamalıydı.

karavanın görünmesiyle bir kıpırdanma oldu. gri, temiz ve ciddi giysiler giymiş beyaz bir adam fabian'ı selamladı. latin hustle'ın takdim etmesine fırsat vermeden, kendisinin patronlardan biri olduğunu açıkça belirtti.

"ismim coolidge" diye lafa başladı, fabian'ı ve karavanı süzerek. "hayatımda gördüğüm tekerlekli en büyük model. bahse girerim bunu çalıştırmak için esaslı bir beygir gücü gereklidir."

sürüyü yararak fabian'a yol açarken, birkaç müşteriye haitilileri soğuk bir tavırla övdü.

"yasa ne diyor bütün bu işlere?" diye sordu fabian.

"ne dediniz?" diyerek baktı coolidge.

"insan satmak yasalara aykırı değil mi?" dedi fabian.

"kimsenin insan sattığı yok." diyerek vurguladı coolidge, bilgiçlik taslayarak. "olanakları satıyoruz biz; işe ya da adama gereksinimi olanlara."

"biz onların yiyecek, barınak ve iş bulmalarına yardımcı oluyoruz" diyerek devam etti coolidge. "önünde sonunda birilerinin onlara yardım etmesi gerek."

fabian adamın gözlerinin içine baktı. "bu yardımın fiyatı ne kadar?"

"eğer tek bir adam alırsanız, diyelim bir çiftten daha pahalıya gelir. tüm bir aileyi alırsanız, özellikle küçük çocuklarla birlikte, sizin için harika bir pazarlık olur."

"hiç genç kadın yok" dedi fabian gelişigüzel.

"genç bir kadınla ilgilenir miydin?" diye sordu latin hustle kayıtsızca.

"hangi erkek ilgilenmez ki?" dedi fabian.

"ne kadar genç olmalı?"

caddeye çıktılar. peşinde çocuklarıyla zenci bir kadın geçti yanlarından; bir oğlan ve biraz yetişkince bir kızla. latin hustle, fabian'ın kıza baktığını fark etti. "tatlı bir kız çocuğu" dedi.

"çocuk değil, genç bir hanım demek daha doğru" diye karşı çıktı fabian.

"ne demek istediğini anlıyorum." düşünceli bir havaya girdi latin hustle. "böyle birine babalık etmek ister miydin?"

fabian güldü. "babalık etmek mi? biraz geç değil mi? kızın zaten bir babası var."

"ya yoksa? onun babalığı olmak ister miydin?"

"diyelim ki onu evlat edinmekte bir sakınca görmedim" dedi fabian ihtiyatla, "ne olacak?"

"evlatlık çocuk verilen bir yere götürebilirim seni."

"ne derece yasal bu?" diye sordu fabian.

"soluk alıp vermek kadar yasal." dedi latin hustle. "bu çocuklar yetim. terk edilmiş. kendilerine bakamayacak ya da bakmak istemeyen ana babalar tarafından sokağa atılmışlar."

"senin bu işle ilgin ne?"

"her zamanki gibi ufak bir komisyon. hepsi bu."

"gidelim" dedi fabian birdenbire.

"buyurun" diye karşılık verdi latin hustle.

kalabalık kent caddelerine çıktılar yeniden. karavanın kendisini izleyebilmesi için yavaş yol alıyordu latin hustle. yayvan bir binanın önünde durmasını işaret etti fabian'a. görünüşü iç açıcı değildi ama bir zamanlar resmi bir yapı olduğunu belirten bir havaya sahipti. en üst kata çıktılar. geniş bir bekleme odasında buldu kendini fabian. içerde dört adam daha vardı. latin hustle, kontrplak duvarlarla odadan ayrılmış iki bölmeden birine dalıp gözden kayboldu.

hiç kimsenin bozmadığı bir sessizlik sürüyordu. latin hustle yeniden göründü ve kendisini izlemesi için fabian'a işaret etti.

bölmedeki masada kısa boylu, dazlak ve gözlüklü bir adam oturuyordu. ayağa kalktı ve fabian'a kendisini avukat olarak tanıttı. latince ve ispanyolca yazılmış ve özenle çerçevelenmiş diplomaları işaret etti.

fabian adamın karşısına oturdu, latin hustle masanın yanına bir iskemle çekti.

avukat, fabian'ın gözlerinin içine baktı, nazik bir gülümsemeyle resmiyeti yumuşattı.

"rubens, kasaba dışında bir haranız olduğunu söyledi bana."

"öyle" dedi fabian.

"ve atlarınızın bir kısmını yanınıza alıp özel olarak imal edilmiş bir arabayla dolaşıyorsunuz."

"doğru."

avukat masanın üzerinden eğildi. gülümsemesi arttı. "öyleyse birtakım olanaklara sahip bir insansınız siz."

fabian başını salladı.

"mükemmel" dedi avukat, tatmin olmuş bir halde. "olanaklara sahip bir insan olarak, rubens sizin pazarlıkta.." sözcüğü düzeltmek için durdu. "rubens sizin bir çocuğu evlat edinebileceğinizi söyledi; kimsesiz bir çocuğu."

"kimsesiz bir kız çocuğunu" diye atıldı latin hustle.

avukat ters ters baktı, sonra bir kurşun kalemle bir tabaka kağıt aldı. fabian'a döndü.

"ne yaşta bir çocuk isterdiniz?" kalemini havada salladı. "evlat edinmek için" diye ekledi anlamlı bir şekilde.

fabian duraksadı.

"okul çağında. genç bir hanım" dedi latin hustle.

avukat not aldı. "çocuğu okula göndermeyi mi yoksa evde yetiştirmeyi mi yeğlerdiniz?"

"evde yetiştirmeyi." latin hustle sırıttı.

"okula göndermeyi yeğlerim" dedi fabian.

avukat, söyleyeceği şeyi vurgulamak ister gibi gözlüklerini çıkartıp önüne koydu.

"sizinle açık konuşayım." dedi resmi bir tavırla. "özgün üvey baba mı olmak istersiniz.. yoksa bir dizi üvey babadan biri mi?"

"anlayamadım" dedi fabian.

"özgün üvey baba, çocuğu ilk kez evlatlık edinen kişidir." diyerek açıkladı avukat.

"tıpkı ilk günah gibi" diyerek söze karıştı latin hustle.

avukat ona aldırmadı. "öbür türlüsünde ise bir başka babanın yerini alırsınız."

sözlerinin karşısındakince hazmedilmesi için bekledi avukat. "sizin arzu ettiğiniz yaştaki genç hanımların çoğu zaten evlat edinilmiştir; geçmişlerinde birkaç üvey babaları vardır." kalemini masaya vurdu. "evli ya da bekar bazı beyefendiler, çocukları olsun olmasın, evlat edindikleri çocuğu ancak belli bir süre için tutarlar; diyelim iki ya da üç yıl. kız büyüyünce, yani artık çocuk sayılamayacak yaşa gelince.. ne demek istediğimi anlıyorsunuzdur."

fabian adamın ilk kez yılışıkça sırıttığına dikkat etti. "o zaman genç hanım evlat edinileceği yeni bir evi gereksinir. son üvey babası ise evde bakabileceği yaşta başka bir çocuk, başka bir kız arar. ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?" yılışık bakışları şehvetli bir hal aldı.

"sanırım ne demek istediğinizi anlıyorum" dedi fabian.

"tabii ki beyaz kızlar için büyük bir talep var." dedi avukat. yeniden resmi tutumunu takındı. "ilk kez evlat edinilecek bir kız bulmak genellikle daha pahalıya gelir." diye ekledi.

"henüz genç bir hanım değilken" diye kendi kendine mırıldandı latin hustle.

"ama birkaç kez evlat edinilmişse babalar daha hoşgörülü oluyor ve kız ucuza alınabiliyor." diyerek garanti verdi avukat.

"ortalama birini evlat edinmenin fiyatı ne kadar?" diye sordu fabian.

"çocuğa bağlı bir şey bu tabii; rengine, geçmişine, vesaire" dedi avukat, düşünceli bir halde birtakım hesaplar yaparak.

"vesaireler fiyata eklenir" dedi latin hustle.

"ama şunu söylemeliyim ki, küçük bir kız, arzularınızı, zevk için bindiğiniz bir kısraktan daha ucuz bir fiyata yerine getirebilir." diyerek tamamladı avukat.

avukat pazarlıkta uyuşmuşçasına, fabian'ın önüne kız ve oğlan fotoğraflarıyla dolu bir albüm koydu. "hepsi burada" dedi. "ne yazık ki bazı fotoğrafların kalitesi düşük."

"neyse ki kızların değil." latin hustle gözünü kırptı.

"evlat edinmek için çok fazla belge hazırlamak gerekiyor mu?" diye sordu fabian.

avukat elini salladı. "gerekiyor; ama dediğim gibi, iş yaptığımız adamlar çoğunlukla açık fikirli kişiler, bizim dostlarımız."

"kız bekleneni vermezse ne olacak?" diye sordu fabian.

"kızı yeniden evlatlık verebiliriz" dedi avukat. "siz de bir başka çocuğu evlatlık edinmek isteyebilirsiniz; daha büyük ya da daha küçük bir çocuğu."

"gerçek bir profesyonel baba." latin hustle'ın sesindeki neşeyi duymak olanaklıydı.

avukat ayağa kalktı, işi sona ermişti. "lütfen bu konuda rahatça düşünün." ağır albümü müşterisine teslim etti. latin hustle, fabian'ı törenle odadan çıkardı, bekleme odasındaki bir kanepeye yerleştirdi, sonra yeniden kontrplak duvarlardan birinin ardında kayboldu. odada üç adam kalmıştı. fabian albümün kalan sayfalarını çevirirken hiçbiri ilgi göstermedi, kitabın yabancısı değillerdi.

fotoğrafların çoğu ya polaroid kameralarla ya da parklarda ve otobüs duraklarında rastlanan türden otomatik makinelerle çekilmişti. bazı resimlerdeki birtakım işaretler, bunların aile albümlerinden ya da çocuk sömürüsünü açık seçik sergileyen gazete ve magazinlerden kesilip alınmış olduğunu gösteriyordu. her fotoğrafta, okul çağındaki bir kız ya da oğlan görünüyordu. bazıları saf bir çekicilikle gülümsüyordu, bazıları boş boş bakıyordu, diğerleri ise ürkmüş ya da kuşku içindeymiş gibi suratlarını asmıştı.

fabian'ın gözleri, 14 yaşında görünen bir kızın fotoğrafına takıldı. zayıf, bakışları etkileyici, dudakları dolgun bir kızdı bu. uzun ve parlak siyah saçları, omuzlarına dökülmüştü. üzerindeki bol giysisi, bir keşiş cüppesi gibi, bir oğlanınkini andıran beline dolanmıştı. kollarının birinden bir havlu sarkıyordu.

fabian, bir an için, bu fotoğrafın altındaki numarayı ve harfleri yazmak arzusunu duydu; neredeyse babalık serüvenine giden yola koyulacaktı.

ama o anda, bu işin üstesinden gelebilecek denli enerjisi olmadığını kabullendi. sayfayı elinde şöyle bir tarttıktan sonra, isteksizce çevirdi. kızın fotoğrafı, daha önceki sayfaların arasında kaybolup gitti.

24.4.11

benerci kendini niçin öldürdü?

nazım hikmet


ben ne köprü altında yatan
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp arabistan fıstığı satanların şairiyim
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratanların şairiyim

duyduğum zevklerin en doyulmazıdır
yıldızlı cenup denizlerinin alevinde sabahlar gibi
sevilen bir kitap başında sabahlamak

topraktan, ateşten ve denizden doğanların
en mükemmeli doğacak bizden
ve insanlar ellerini
korkmadan
düşünmeden
birbirlerinin ellerine bırakarak
yıldızlara bakarak
"yaşamak ne güzel şey" diyecekler
bir insan gözü gibi derin
bir salkım üzüm gibi serin
bir ferah
bir rahat
bir işitilmemiş şarkı söyleyecekler
hiçbir ağaç
böyle harikulade bir yemiş vermemiş olacaktır
ve en vaat edici bir yaz gecesi bile
böyle sesler
böyle inanılmaz renklerle
sabaha ermemiş olacaktır

yaşamak ne güzel şey taranta babu
yaşamak ne güzel şey
anlayarak bir usta kitap gibi
bir sevda şarkısı gibi duyup
bir çocuk gibi şaşarak
yaşamak

yaşamak
birer birer
ve hep beraber
ipekli bir kumaş dokur gibi
hep bir ağızdan
sevinçli bir destan okur gibi
yaşamak

korkumuz yok
inmedi bir gün bile gözlerimize
bir kış akşamı gibi karanlığı korkunun
bir gülüşün ateşiyle yakmasını biliriz
ölümün önünde sigaramızı

hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı
demiri oya gibi işleyip hep beraber
hep beraber sürebilmek toprağı
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek
yarin yanağından gayrı her şeyde
her yerde, hep beraber

23.4.11

dört saatlik çalışma

bertrand russell

belirli bir zaman içinde birtakım insanların çamaşır mandalı yapımında çalıştıklarını varsayalım. diyelim ki bunlar günde 8 saat çalışarak, dünyanın bütün mandal ihtiyacını karşılayacak kadar üretim yapmaktadırlar. birisi çıkar, aynı sayıda işçinin aynı çalışma süresi içinde öncekinin 2 katı mandal yapmasını sağlayan bir buluş koyar ortaya. ama dünyanın 2 kat fazla mandala ihtiyacı yoktur; mandallar zaten o kadar ucuzdur ki, daha ucuza satılsa bile daha fazla satın alan olmayacaktır. aklı başında bir dünyada olsa, bu durumda, mandal yapımıyla uğraşan herkes 8 yerine 4 saat çalışır; ama bunun dışında her şey yine eskisi gibi yürürdü. gelgelelim, içinde yaşadığımız dünyada böyle bir şey ahlak bozucu sayılır. içinde yaşadığımız dünyada insanlar hala 8 saat çalışmakta, gerektiğinden çok sayıda mandal yapılmakta, birtakım insanlar iflas etmekte ve mandal yapımında çalışan işçilerin yarısı işten atılmaktadır. bunun sonunda yine öteki planda olduğu kadar boş vakit kalır insanlara; ama bu defa insanların yarısı çok fazla çalışırken öbür yarısı tamamen aylaktır. işte, nasıl olsa kalacak boş vakit bütün insanlık için bir mutluluk kaynağı haline getirileceğine, bu şekilde ne yapılıp edilip evrensel bir sefalet kaynağı haline getirilmektedir. bundan daha büyük bir delilik düşünülebilir mi?

sıradan işçiler günde 4 saat çalışsalardı hem her şeyden herkese yetecek kadar bulunurdu hem de ortada işsizlik kalmazdı; tabii ufak çapta da olsa, aklı başında bir örgütün bulunduğu varsayılarak. bu fikir, hali vakti yerinde olanların hiç hoşuna gitmez; zira onlar, yoksulların boş vakitlerini nasıl kullanacaklarını bilmedikleri inancındadırlar.

hiç kimsenin günde 4 saatten çok çalışmak zorunda kalmayacağı bir dünyada bilime meraklı olan herkes aç kalmadan bilimle uğraşabilecek; her ressam, tabloları ne kadar mükemmel olursa olsun, aç kalmadan resim yapabilecektir. genç yazarlar, anıtsal eserlerini verebilmek için iktisadi bağımsızlıklarını kazanmak kaygısıyla önce geçim sağlayacak ıvır zıvır eserler vererek dikkati çekmek, neden sonra anıtsal eserlerini verme zamanı gelince de hem böyle büyük eserler verme iştahını hem de yeteneğini kaybetmiş bulunmak zorunda kalmayacaklardır. meslek çalışmaları sırasında iktisat ya da yönetimin herhangi bir evresine ilgi duyanlar, üniversiteden olan iktisatçıların eserlerini çoğunlukla gerçek yönünden noksan bırakan akademik çalışma yönteminin bağlayıcılığı bulunmaksızın, kendi fikirlerini geliştirebileceklerdir. tıp adamlarının, tıbbi gelişmeleri öğrenecek kadar zamanları olacak, öğretmenler kendi gençliklerinde öğrendikleri ve aradan geçen zaman içinde gerçeğe uymadıkları meydana çıkmış olabilecek şeyleri alışılagelmiş yöntemlerle öğretebilmek için kendilerini parçalarcasına çabalamak zorunda kalmayacaklardır. hepsinden önemlisi, sinir bozukluğu yerine, yorgunluk, bıkkınlık, hazımsızlık yerine mutluluk olacak, yaşama sevinci bulunacaktır. zorunlu çalışma, boş zamanları zevkli kılmaya yetecek kadar olacak; ama bitkinlik yaratacak kadar olmayacaktır. insanlar boş zamanlarında yorgun olmayacaklarından sadece edilgin ve yavan eğlenceler istemeyeceklerdir. insanların hiç değilse yüzde biri, meslek çalışmaları dışındaki vakitlerini şu ya da bu cins bir kamu yararını hedef tutan çalışmalara ayırabilecekler ve bu çalışmalar geçim sağlamak kaygısıyla yapılmadığı için de, özgünlüklerinin karşısına çıkacak hiçbir engelle karşılaşmayacakları gibi, yaşlı üstatların koyduğu ölçülere uymak zorunda da kalmayacaklardır. sıradan erkeklerle kadınlar, mutlu yaşama fırsatı elde edeceklerinden, daha sevgi dolu olacaklar, kendi görüşlerine uymayanlara daha hoşgörüyle ve daha az kuşkuyla bakacaklardır. kısmen bu nedenle, kısmen de uzun ve zorlu çalışmaları gerektireceğinden, savaş isteği ortadan kalkacaktır.

entelektüel

edward said

antonio gramsci toplumda entelektüel işlevi görenlerin iki tipe ayrılabileceğini göstermeye çalışır. bunlardan birincisi, nesilden nesile aynı şeyi yapmayı sürdüren öğretmenler, papazlar ve idareciler gibi geleneksel entelektüeller; ikincisi ise entelektüelleri çıkarlarını örgütlemek, daha fazla iktidar, daha fazla denetim gücü elde etmek için kullanan sınıflarla ya da kuruluşlarla doğrudan bağlantılı olduklarını düşündüğü organik entelektüellerdir. nitekim, gramsci organik entelektüele ilişkin olarak şöyle der: "kapitalist girişimci kendisiyle birlikte sanayi teknisyenini, ekonomi politik uzmanını, yeni bir kültürün, yeni bir hukuk sisteminin oluşturucularını vb. yaratır. bir deterjan ya da hava yolu şirketinin pazardan daha fazla pay kapmasını sağlamak için teknikler geliştiren günümüz reklamcısı ya da halkla ilişkiler uzmanı, demokratik bir toplumda olası müşterilerin rızasını kazanmaya, tüketicinin ya da seçmenin düşüncelerini yönlendirmeye çalışan biri, gramsci'ye göre bir organik entelektüeldir. gramsci organik entelektüellerin topluma aktif olarak katıldıklarına inanır; yani bu entelektüeller sürekli insanların zihinlerini değiştirip piyasaları genişletme mücadelesi içindedirler; çoğunlukla aynı yerde kalan, yıllar yılı aynı tür işler yapan öğretmenlerle papazların tersine organik entelektüeller daima hareket halinde, oluşum halindedirler.

diğer uçta julien benda'nın, entelektüelleri, insanlığın vicdanı olan süper yetenekli, ahlaki donanımları gelişkin filozof-krallardan oluşan bir avuç insan olarak gösteren ünlü tanımı vardır. gerçek entelektüeller bir tür ruhban sınıfı oluştururlar, pek nadir bulunan yaratıklardır; çünkü bu dünyaya ait olmayan ebedi hakikat ve adalet standartlarının bayraktarlığını yaparlar. benda'nın bu insanlar için ruhban gibi dini bir terim kullanmasının, onlara her zaman bu sınıfa ait olmayan, yani maddi avantajlar edinme, kendini geliştirme ve mümkünse dünyevi güçlerle yakın ilişkiler kurma gibi dertleri olan sıradan insanlarınkine karşıt bir statü ve davranış tarzı atfetmesinin nedeni budur. "gerçek entelektüeller" der benda, "özünde pratik amaçlar gütmeyen faaliyetler yürüten, bir sanat ya da bir bilimle ya da metafizik spekülasyonla ilgilenmekten, özetle manevi avantajlara sahip olmaktan keyif alan, yani bir bakıma şöyle diyen kişilerdir: "benim krallığım bu dünyanın krallığı değil."

22.4.11

ve ipek ve aşk ve alev

birhan keskin


sana böyle akmaktan çok korktuğum için
oldu her şey
şelaleler de bu yüzden ilgilendiriyor beni

.. dünya çok üzücü bir yerdi, savaş filmlerini ve samurayları eskisi gibi sevmiyordum. bir boşluktan aşağı mı bırakıyordum kendimi. teller tenimi çizip canımı mı yakıyordu. mutsuzluğuma mı alışıyordum seni severken. yoksa kan kaybından mı ölüyordum. daha fazla parçalanacak parçam yoktu ..

neyse
sevgilim telefonun öbür ucunda ruffles yiyordu

ben meleğimin kanatlarını kırdım
ordan geliyorum. siz yine de ikiz bardakları
kırmayın. bir deliydim, elementlerin de ruhları
olduğuna inanıyordum

aklıma suyun intiharı geliyordu hep
şelale deyince
divaneliği söylüyordum

sana böyle akmaktan çok korktuğum içindi

şelalenin sinirini bozdum az önce
ordan geliyorum

2
elveda ırmak, hoşça kal alacakaranlık
geçtim yıllar sonra anımsanacak alınganlıklardan
silahlar ve bellek gerektiren aşkın seramik
teninden, itinalı ve alıngan
yüzümün gürültüsünü unuttum
şüpheci ve med-cezir aşkından oldu böyle
acemi düştüm
yüzünün kayganlığından utanıp
saçlarının ritminden kaçacak kadar

şimdi benden bu uzak yol seslerini alsalar
hazin öyküleri ve yüzünü özlediğim zamanları alsalar
-ormandı, yağmur sonrasıydı, tazelenen yaprakların
üzerinde su damlacıkları tutunuyordu, sanki geç bir
vakit eve dönüyordum, yüzümü heidi'ye ısmarlamıştım
annem lastik tokalarımı yakıyor, annem beni rüzgara
bırakıyor bu yüzden.. gibi olmayacak şeyler
söylerim sana

anımsadıklarımın yanlış olduklarını
yine de hepsinin bir deprem olduğunu
kim bilebilir? ikimizin arasında duran
şu boydan boya ırmak, şu boydan boya
alacakaranlık
ikimizin arasındaki şu depremin bir bellek
uykusu olduğunu kim bilecek

eskiden olsaydı, tuzlu düşler anımsardım
ağzımda eriyip yok olan tadını güneşin
alevin ipekle savaşını, saçlarının altından
akan ırmaklarda yıkandığım sabahları anımsardım
tenine dokundukça bıçak sırtı bir nefeste susan
felç olan sözleri hatırlardım

elveda ırmak
hoşça kal alacakaranlık

piramit

william golding

cennet müziktir.

hayat bir trajikomedi, yönetmeni de beceriksizin biridir.

on sekiz yaş acı çekmek için iyi bir yaştır. on sekizindeki insan acıya dayanacak kadar güçlüdür; savunma sistemlerini de geliştirmemiştir henüz.

21.4.11

dün dağlarda dolaştım evde yoktum

ilhan berk

güneş cebimde bir bulut peydahladı. taş, kördür diye yazdım. ölüm, geleceksiz. şeylerin yalnız adı var. ve: 'ad evdir.' -kim söyledi bunu?- dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. buydu bizim kendinde sonsuz olanı duyduğumuz. nesneler ki zamanda vardır. terziler çıracısı hermüsül heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. yağmur yağmamazlık edemez. taş, düşmemezlik.

ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. otların canı sıkılmaz. kurşun kalem kendini ağaç sanır. ufuk, hüthüt kuşu. seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. onun için başka bir son yok. bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! sonsuzluk dediğimiz budur.

nerden başlasam yine oraya geliyorum. ben gidiyorum. ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.

20.4.11

karakter aşınması

richard sennett

aynen çocuklar konusunda olduğu gibi: bir olay esnasında orada değilsen her şeyi ancak iş işten geçtikten sonra öğrenirsin.

kişi, şirkete güvenemeyeceğini anladığında kendini daha iyi pazarlar.

ona göre aile, yeni ekonominin yüzergezer değerlerinin aksine, sorumluluğu, güvenilirliği, bağlılığı ve hayatta bir hedef sahibi olmayı vurgulamalı. bunların hepsi de uzun vadeli erdemler.

kısa epizotlardan ve fragmanlardan oluşan bir toplumda, kişi nasıl bir kimlik anlatısı ve yaşam öyküsü geliştirebilir?

rutin, belirli bir noktada zararlı hale gelmeye başlar. çünkü insan kendi çabası üzerindeki kontrolünü yitirir; çalışma zamanı üzerindeki kontrolün yitmesi ise insanın zihnen öldüğü anlamına gelir.

sempati kesinlikle öngörülebilir veya rutin bir duygu değildir.

işbölümünün ilerlemesiyle birlikte, emeğiyle geçinen insanların çoğunun işi bir dizi çok basit işlemle, hatta bir veya iki işlemle sınırlı hale gelir. bütün hayatı birkaç basit işlemi gerçekleştirmekle geçen adam son derece aptal ve cahil hale gelir.

ucuz adamlar pahalı makinelere ihtiyaç duyar.

yüksek vasıflı adamlar ise alet kutusundan başka pek bir şeye ihtiyaç duymaz.

esnek bir rejimde, işin zorluğu verimsizlik yaratır.

sıradışı insanlar sürekli uçurumun kenarında yaşayarak bilenirler.

karakter özellikleri, geçmişi terk etmek ve düzensizliğin ortasında hayatta kalmak becerileri de, uçurumun kenarında yaşamanın biçimleridir.

insanlar olumludan çok olumsuz uyaranlara karşı duyarlıdır. sizi mutlu edecek birkaç şey varken, kendinizi kötü hissettirecek sayısız etken bulunur.

bu şekilde sürekli riske maruz kalmak, karakter duygunuzu iyice aşındırır.

risk almayla ilgili birçok araştırma, insanların en büyük mutluluğu bir kopuşa, ayrılışa karar verdikleri zaman yaşadığını gösterir.

oscar wilde: bütün sanat eserleri, bir yüzey ve sembolden ibarettir.

hesiodos: işini yarına veya ertesi güne erteleme; işini erteleyen ambarını dolduramaz; amaçsızca zamanını harcar. özen gösterdikçe güzelleşir yaptığın iş; işini erteleyen kendi sonunu hazırlar.

hesiodos: insan gündüzleri çalışıp didinir, geceleri acıyla kıvranır.

"çok gördüm öfkeli rüzgarın
olgun başakları kökünden kopardığını
ve uzaklara saçtığını, tam da
çiftçi arpa harmanı için yola koyulmuşken
dönen siyah bulutuyla fırtına
hem orağı hem de boyunlarından kesilmiş başakları ötelere savurdu" (vergilius)

pico della mirandola: insan karmaşık, çok çeşitli ve ölümlü bir varlıktır. ancak bu değişken koşullar altında, insana istediğini elde etme ve istediği olma şansı verilmiştir. dünyayı bize miras kaldığı biçimiyle korumak yerine, baştan şekillendirmemiz gereklidir. onurumuz da, bunu yapabilme gücümüze bağlıdır. kendinden hiçbir şey üretememek, ne büyük bir zavallılıktır.

dünyadaki görevimiz yaratmaktır ve bu yaratıların en büyüğü de kendi yaşam hikayemizi şekillendirmektir. güçlü karakter sahibi olan bir insanın temel özelliklerinden biri, deneyimlerine şekil verme gücüdür.

aziz augustinus: ellerinizi kendi üzerinizden çekin; kendini inşa etmeye çalışan insan ancak bir yıkıntı meydana getirir.

michel foucault: disiplin kişinin kendisini cezalandırmasıdır.

ruhen hepimiz birer göçmeniz.

thomas watson: sadakat insanı her gün doğru karar vermek zahmetinden kurtarır.

salman rüşdi: modern benlik, hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz, sallantılı bir binadır.

biz kelimesi daha genel bir düzlemde, bir ülkedeki sorunlu etnik yapıyı veya ülkenin iç savaşlar tarihini gizleme işlevi görür. günümüzde bu kurgusal biz, kapitalizmin yeni ve şiddetli bir biçimine karşı savunma sağlamak için tekrar yaşama dönmüştür.

insanlar muhtaç olmaktan dolayı utanç duymaya başlayınca, diğerlerine karşı iyice şüpheci ve güvensiz olurlar.

kendisine ihtiyaç duyulmadığını hisseden kişi, doğal olarak, çevresine tepkisiz hale gelir.

19.4.11

sünnet

ismet zeki eyüboğlu

sünnet anadolu'da, özellikle müslümanlarla museviler arasında sünnet yaygın bir inançtır. yüzyıllar boyunca uygulanan bu geleneğin islam diniyle hiçbir ilgisi yoktur. islam dininin doğuşundan çok önceki çağlarda mısırlılarda, daha sonra ibranilerde sünnet olayı uygulanıyordu. bunun kadınlara uygulandığı dönemler de vardı. afrika'da yaşayan birtakım topluluklar kadınları da sünnet ediyorlardı.

sünnet, totem inançlarının bir sonucudur. erkek çocuk belli bir yaşa gelince totem değiştirmede ağır bir sınavdan geçerdi. üreme organının bütün derisi soyulurdu. sesini çıkarmayan, acıya katlanan yiğit sayılırdı. zamanla yalnız adı geçen yerin ucundaki derinin kesilmesiyle yetinildi. islam dini bu çok eski inancı olduğu gibi benimsedi. herodotos, ünlü tarih kitabında bu olayın mısır'da uygulandığını anlatır.

18.4.11

zadig

voltaire

güzellik için süs ne ise, zeka için hoşa gitme arzusu odur.

yaptığım bütün iyilikler her zaman benim için birer felaket kaynağı oldu ve ancak bahtsızlığın en korkunç uçurumlarına yuvarlanmak için büyüklüğün zirvesine çıktım. başkaları kadar kötü olsaydım onlar kadar mutlu olurdum.

tutkuların kuşkuya hiç yer bırakmayan işaretleri vardır. doğmakta olan ve karşı konulmaya çalışılan bir tutku kendini ele verir; tatmin edilmiş bir aşk gizlenmesini bilir.

insanlar hiçbir şey bilmeden her şeyi yargılıyorlar.

bahtsız insan, bir benzerine rastlayınca, ona doğru sürüklendiğini hisseder. mutlu bir insanın neşesi ona hakaret gibi gelir ama bahtsız iki insan, birbirlerine dayanarak fırtınaya karşı kendilerini güçlendiren iki zayıf ağaççık gibidirler.

bir masumu mahkum etmektense bir suçlunun serbest kalmasını göze almak yeğdir.

insan kendi kendine ne duyu ne de fikir verebilir; o hepsini dışardan alır; üzüntü de zevk de ona, varlığı gibi başka yerden gelir.

felaketler hep iyi insanların başına gelir. kötü insanlar her zaman mutsuzdur. yeryüzüne yayılmış, az sayıdaki hakbilir insanı sınamaya yararlar ve hiçbir kötülük yoktur ki ondan iyilik doğmasın.

yapılan hizmetler çoğunlukla bekleme salonunda kalırken, kuşkular yatak odasına kadar girer.

neredeyse doğarken ölüyoruz, varlığımız bir nokta, yaşam süremiz bir an, dünyamız bir atom. insan bir şeyler öğrenmeye, deneyim kazanmaya kalmadan ölüm kapıyı çalıyor.

bütün yaşamını severek ve düşünerek geçirmek, gerçek zekaların yaşamıdır.

ruh saf zekadır; bütün metafizik fikirlere ana karnında sahip olur ve oradan çıktığında çok iyi bildiği ve artık hiç öğrenemeyeceği şeyleri öğrenmek için okula gitmek zorunda kalır.

17.4.11

vaiz

halide edip adıvar

solgun yüzlü, gözleri ateş saçan bir vaiz, her insanı ebedi bir cehennem ateşine mahkum ediyor ve yeryüzünde cenneti hak edebilecek kimse yokmuş gibi konuşuyordu. belki de mantık icabı, insanın son durağı -onun kanaatince- cehennem olduğu için, muhtelif yerlerini, azabın her şeklini, erişilmez ve tabii sanatkar kudreti ile çiziyordu. herhalde dünyada da ahrette de sonsuz ve çeşitli azaplara maruz ve mahkum olduğunu kalabalığın kafasına yerleştirmek istiyordu. uzun ve bol siyah cübbesinin içinde kolları bu karanlık istikbali gösteren hareketlerle inip kalkıyor, sesi bir yanardağ alevi gibi etrafa korku saçıyordu. o anda din, bana müphem ve korkunç bir şey gibi görünüyordu. bugün, söylediklerinin, hareketlerinin bir sanatkar kudretiyle ifade edilen birtakım korkunç manasızlıklar olduğuna inanıyorum.

ernest hemingway

güler dikmen nalbantoğlu

"insan yok edilebilir ama yenilmez."

hemingway, 1920'de chicago'da çalıştığı yayınevinde hikayeci sherwood anderson'la tanıştı ve 1921'de bir gazetenin avrupa muhabiri olarak amerika'dan ayrıldı.

paris'e varır varmaz, sherwood anderson'ın kendisini gertrude stein'e tanıtan bir mektubunu, miss stein'e götürdü.

öğretmenleri ezra pound ve gertrude stein'di. sonradan çıraklık yılları hakkında hemingway, "ezra'nın söylediklerinin yarısı doğruydu; gertrude stein her zaman haklıydı." demiştir.

hemingway "gençken talihim vardı" derdi, "kendimden yaşça büyük insanlarla arkadaş oldum." ve eklerdi, "şimdi yine talihim var; çünkü gençlerle arkadaşlık ediyorum."

genç bir yazara gönderdiği mektupta "karşınızda birisi konuşurken bütün benliğinizle dinleyin söylediklerini. insanların çoğu dinlemeyi bilmezler." diyordu.

hemingway sabahları erken kalkar ve saat sekizde masanın başına geçerek çalışmaya başlardı. "durmak için en uygun zaman romanın rahatça ilerlediği andır." derdi. "ondan sonra ne yazacağınızı bildiğiniz bir anda durursanız, ertesi gün devam etmekte güçlük çekmezsiniz."

yazma sanatını hala öğrenmekte olduğunu söyleyen hemingway, "ben ölünceye kadar çırak kalacağım." derdi. "aptallar usta olduğumu söylüyorlar. fakat kimse bu işin ustası olmamıştır ve her yazarın sanatında daha da ilerlemesi olasıdır."

arthur koestler, "hemingway'i küçümsemeyin. basmakalıp yazıyor belki; ama yine de bugün hayatta olan en büyük yazar odur." demişti.

bir romancı arkadaşına "ulusal yazar, serüven yazarı, şu yazarı, bu yazarı diye bir şey yoktur. eğer çanağında balı varsa yazar düpedüz yazardır." demişti.

hemingway, "bir insanı sağlıklı olmak, iyi çalışmak, arkadaşlarla yiyip içmek, cinsellik ilgilendirir." diyordu.

bir alman gazeteci, "bay hemingway, ölüm hakkındaki düşüncenizi açıklar mısınız?" diye sorduğunda, "evet, o da başka bir fahişe." diye yanıtlamıştı.

yaşamı, eşinin, çevresinin bütün önleme çabalarına karşın, kendi eliyle, silahlarından birini temizlerken son buldu.

16.4.11

kırmızı zaman

mine söğüt

suçluluk freud'a göre ben'in, üstbenin eleştirisini algılama biçimi olan bilinçli ya da bilinçdışı aşağılık duygusudur.

hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.

kader, insanın kendi hayatına hiçbir zaman gerçekten sahip olamayacağının açık tehdididir.

hayatı, baştan sona "ölüme yolculuk" olduğunu bildiğimiz halde, hevesle sürdürmemizin sırrı şeytani cazibesinde gizlidir.

insanoğlu gerçeklerden kaçar; çünkü efsanelere inanmaya meyyal doğar.

yalan, hayatı katlanılır kılandır.

ölüm ve süreklilik paralel olarak yaşamı belirler. insan bu paradoks yüzünden deliliğe bu kadar yakın yaşar.

sırlarla yaşamak büyük bir hünerdir.

met-üst: tırtılın kaderi, kelebek olmak ve güzel ölmektir.

heves, içinde tehlike olduğu hep unutulan bir lunaparktır.

gerçekler rüyalara saklanmayı sever.

yaşamanın ilk şartı bir gün mutlaka ölmektir.

cinayet işlemekle cinnet geçirmek arasında dilbilimsel bir bağ yoktur. her iki kelime de bambaşka köklerden; ancak benzer seslerden gelir ve tuhaf bir şekilde aynı yere varır.

şair, sözü kendince söyleyendir.

sıradan insanların yaşamları bile şaşırtıcı öykülerle doludur.

15.4.11

kabile çağına dönüş

giovanni papini

"asrımız yarısına gelmeden kıtalar arası korkunç harp olacak ve insan neslinin dörtte üçünü mahvedecek. hava ve kimya savaşı taktiği, ki yeniden korkunç gelişmeler gösterecek, askerlerle sivil halk arasındaki farkı ortadan tamamıyla kaldıracaktır. en büyük şehirler imha edilecek, küçükleri ortadan kaldırılıp halkı dağıtılacak, yüksek kültür merkezleri kül haline getirilecek, endüstri bölgeleri yok edilecek. harp, daha doğrusu milletlerin bu ortak intiharı gaz ve bomba yokluğundan dolayı sonuna gelince, yeryüzünde ancak, en fakir ve en az uygar bölgelerde beş on milyon ürkek, aç insandan başka bir şey kalmayacaktır. aydınlar, şefler, mühendisler hep ölmüş olacaklar, yarı barbar vaziyette sağ kalmış olanlar da, ancak dış tarafını bildikleri bir uygarlığı, yeni baştan yaratamayacaklardır. kumanda kolları yok edilmiş, iktidar ve bilimin sırları bilinmez veya unutulmuş olacak. geriye kalanlar, kiliselerin ve fabrikaların harabeleri arasına çömelerek, ısınmak için, yangınlardan arta kalmış kütüphaneleri yakacaklardır. yavaş yavaş, son aletler de harap olacak ve insanlar yenilerini yapacak yetenekte olamayacaklardır. parçalanmış makinelerin paslanmış enkazı yeni çöllerde sürünüp duracak; ama kimse onları eski hallerine getirebilecek bilgiye sahip olamayacaktır. ne de onlar gibilerini yapmaya! ve bu asır, sonuna gelmeden, ölenlerin eserlerini diriltmeyi başaramayacak, sağ kalanlar kafile halinde vahşete döneceklerdir. artık sürülmeyen tarlaların yerlerinde üreyecek ormanlar arasında, birbirlerine düşman kabileler, bir parça yiyecek peşinde dolaşıp duracaklardır. elli yıla kalmaz, kültürü ile o kadar iftihar eden avrupa ile servetiyle mağrur amerika'da, medeniyetin o yedinci asırla yirminci asır arasındaki geçici gelişmesini unutmuş 'neoprimitif' kabileler bulunacaktır. o zaman, uzun ve zorlu bir yeni dünya tarihi devresi başlayacaktır."

14.4.11

gazap üzümleri

john steinbeck

bu dünyada emin olduğum bir şey varsa, o da kimsenin başkasının yaşamına karışmaya hakkı olmadığıdır.

keşke neyin günah olduğunu bilseydim. hiç durmaz yapardım.

bir ayaklanmada topraklarını ellerinden kaçırma olasılığı ile karşı karşıya olan bütün toprak sahipleri tarihi okuyabilir, şu önemli gerçekleri öğrenebilirdi: mülkiyet bir avuç adamın elinde toplandığı zaman, daha çabuk yitirilir. ve bunu tamamlayan gerçek: halkın çoğu aç ve çıplak olduğu zaman kendisine gereken şeyleri zorla alır. ve çığlığı tüm tarih boyunca yankılanan bir gerçek: baskı ezilenleri daha da güçlendirmeye ve onları bir araya getirmeye yarar yalnızca.

bir adama görmediği, elini bile değdirmediği, ayağını basmadığı bir toprak ver, o zaman o mülk insanlaşır. istediğini yapamaz, ne istediğini bilemez. toprağı ondan daha güçlü olur. büyümez, tam tersine, küçülür. insanın yalnızca malları, mülkleri büyüktür, kendisi ise malının uşağı olur. bunu iyi bil.

"sensiz boş bu şehir, kalmadı hayatın anlamı
yıllar geçti aradan, almadım sokakların tadını"

insan hep akıllı geçinip başkalarına öğüt vermek istiyor.

bir değişim zamanı vardır ve o zaman gelince ölüm, ölümün bir parçası; dayanma, dayanmanın bir parçası; ölüm ve dayanma aynı şeyin parçaları oluverirler. işte o zaman hiçbir şey o kadar yalnız değildir. acı insanı fazla üzmez; çünkü tek başına katlanılan bir acı değildir.

insan kendi günah duvarını kendi örer.

insan toprağa ve üstünde yetişenlere ne denli bağlı, onlar için ne denli sevgiyle dolu olursa olsun, iyi bir tüccar değilse asla yaşayamaz.

hiç ordunun bir işi doğru dürüst yaptığını işittiniz mi? yürümeyi bile bilmezler. yüz kahraman insanı öldürmek için üç tümen harcarlar.

kendinizden daha iyi olan bir şeyi mahvetmişsinizdir. üzülmek onu geri getirmez. çünkü onu öldürmekle kendi içinizde bir şeyi öldürmüşsünüzdür ve onu bir daha diriltemezsiniz.

kadının yaşamı kollarında, erkeğinki ise kafasındadır.

banka insandan çok farklıdır. bankada çalışan herkes bankanın yaptıklarından nefret eder ama banka yine de yapar bunu. banka insanlardan çok daha üstün bir şeydir. canavardır o. insanlar tarafından kurulmuştur ama onların denetiminden çıkmıştır.