31.1.13

uzun lafın kısası

herakleitos: bütün yollarını yürüsen bile ruhun sınırlarına ulaşamazsın.

buket uzuner: kadınlar, sırların en sık rastlananı, en karmaşık olanı; bu nedenle de en hoşa gideni, en heyecanlısıdır.

daniel defoe: hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın "benden başka herkes aldanıyor." demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?

john fowles: kibarlık istemiyorum. kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde.

lawrence durrell: aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz.

albert camus: bütün büyük eylemlerin, bütün büyük düşüncelerin önemsiz bir başlangıcı vardır. büyük yapıtlar çoğu kez bir sokağın dönemecinde ya da bir lokantanın kapısında doğar.

antoni casas ros: namus, cinsellikten elini ayağını çekmek ruhun hapishanesidir.

milena jesenska: en nihayetinde bir insanın ötekinden beklediği sadece kendisini onaylamasıdır.

seneca: bilge kişinin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. o, sahip olduğu her şeyi kendinde taşır.

thomas kempis: her şeyde erinç aradım; ama hiçbir yerde bulamadım, bir kitapla çekildiğim köşeden başka.

johannes mario simmel: çağımızda, beş duyusu sağlıklı işleyen her insan sosyalisttir.

paul lafargue: bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumları saçmak, su kaynaklarını zehirlemek daha iyidir. fabrika işçiliğini başlatın, ne neşe kalır ortada ne sağlık ne de özgürlük. yaşamı güzel ve yaşanmaya değer yapan ne varsa, hepsi gider.

29.1.13

guguk kuşu

goethe


guguk kuşu hakkında duyduklarım, bende bu ilginç kuşa karşı büyük bir ilgi uyandırdı. çok sorumlu bir kişiliğe ve belirgin bir gizeme sahip, bu kadar belirgin olduğu için de çözümlenmesi o kadar zor değil. birçok konuda kendimizi aynı durumda hissetmiyor muyuz? mucizeler içindeyiz, en son ve en iyi konu bize karşı gizemini koruyor.

arıları ele alalım. bal yapmak için uçtuklarını görürüz, hem de saatlerce; üstelik her defasında başka bir yöne. şimdi haftalardır batı yönündeki çiçek açmış yağ şalgamlarının bulunduğu tarlaya doğru uçuyorlar. sonra aynı şekilde uzun bir süre kuzeye, çiçek açmış fundalıklara uçacaklar. sonra tekrar bir başka yönde esmer buğday çiçeklerine. sonra herhangi bir yöne doğru, çiçek açmış yoncalıklara. ve en nihayetinde bir başka yönde, çiçek açmış ıhlamurlara doğru. onlara biri şunu söylüyor olmalı: şimdi şu tarafa uç, orada seni bekleyen bir şey var! şimdi şurada, orada yeni bir şeyler var! peki onların köyüne, kovanlarına kim geri gönderiyor? sanki birisi onların tasmalarını tutmuş idare ediyormuş gibi, oradan oraya, oradan oraya uçuyorlar; ama işin aslını bilmiyoruz biz. aynı toygar gibi. öterek ekin tarlasının üzerinde yükselir, rüzgarın oraya buraya savurduğu, bir dalganın diğerine benzediği tahıl denizi üzerinde süzülür; tekrar yavrularının bulunduğu yere doğru inişe geçer, yuvasının bulunduğu küçük yere tam isabetle gelir. dışarıdan izlenen tüm bu şeyler bize gün ışığı kadar aşikar; ama olayın iç yüzünde neler saklı, bu bizim için tamamıyla bir sır.

gugukta da durum farklı değil. onunla ilgili olarak bildiğimiz, kendisinin kuluçkaya yatmadığı, yumurtasını bir başka kuşun yuvasına koyduğu. ayrıntıya girmek gerekirse, yumurtasını ötleğenin, sarı renkli kuryuksallayanın, rahipkuşunun yuvasına, bir de bozboğazın, kızılgerdanın ve çalıkuşunun yuvasına koyduğunu biliyoruz. bildiklerimiz bunlar. aynı şekilde guguk kuşlarının böcek yiyen kuşlar olduğunu, guguk böcek yiyen bir kuş olduğundan, yavrusu da otçul bir kuş tarafından beslenemeyeceğine göre, bütün bu kuşların etçil olduklarını, böyle olmak zorunda olduklarını da biliyoruz. peki guguk bunların hepsinin böcek yiyen kuşlar olduğunu nereden biliyor? çünkü adı geçen kuşların hepsi gerek fizyonomi, gerekse renk olarak çok farklılık gösteriyor; ayrıca ötüşleri ve yemlenmek için çağrıldıkları sesler de çok farklı.

ayrıca, nasıl oluyor da guguk; yapı, ısı, kuruluk ve nem bakımından birbirinden böylesine farklılık gösteren yuvalara yumurtalarını ve hassas yavrusunu bırakabiliyor? ötleğenin yuvası kuru saman sapçıklarından ve biraz at kılı ile öyle hafif yapılmıştır ki, her türlü soğuk içine işleyebilir, her tür hava cereyanı içinden geçer, üst tarafı da açık ve korumasızdır; ama yavru guguk içinde rahatça büyür. çalıkuşunun yuvası ise dıştan yosun, saman ve yaprakla sağlam ve sıkı bir şekilde yapılır, içten çeşitli yünler ve tüylerle hava geçiremeyecek biçimde özenle sağlamlaştırılır. üst tarafı ise, kapalı ve kubbeli olup çok küçük bir kuşun girip çıkacağı kadar ufak bir açıklığa sahiptir. sıcak haziran günlerinde böyle kapalı bir kovukta yavrunun sıcaktan boğulabileceği akla gelebilir. ama yavru guguk bunun içinde en iyi şekilde büyür. yine sarı renkli kuyruksallayanın yuvası da oldukça farklıdır. bu kuş su kenarında, dere kenarlarında ve her tür ıslak yerde yaşar. yuvasını nemli otlaklarda ve saz demetlerinin arasında yapar. nemli toprağa bir çukur açar, yavru guguğun nemli ve serin yerde kuluçkadan çıkıp büyümesi için yuvaya birkaç ot sapı yerleştirir. guguk burada da gayet güzel büyür. bu ne biçim bir kuştur ki, en hassas bebeklik döneminde bile, nem, kuraklık, sıcak, soğuk gibi her kuş için ölümcül olabilen farklılıkları hiç etkilenmeden kaldırabilir? peki yaşlı guguğun kendisi yetişkin olmasına rağmen ıslaklık ve soğuğa karşı çok hassas iken, yavrularının bu durumlardan etkilenmediğini nasıl bilir?

yine burada bir sırla karşı karşıyayız. eğer gözlediyseniz, o kadar ufak bir girişi olduğuna, kendisi içine giremeyeceğine ve yuvanın üstünde duramayacağına göre, guguk kuşu yumurtasını çalıkuşunun yuvasına nasıl götürmektedir?

o, yumurtasını herhangi kuru bir yere koyar ve gagası ile yumurtayı yuvanın içine sokar. böcek yiyen diğer kuşların yuvaları da üst taraftan açık olsa bile çok küçük olup dallarla öyle sıkı sıkıya çevrilidir ki, uzunkuyruklu büyük guguk yuvanın üstüne tüneyemez. bu oldukça mantıklı. ama nasıl oluyor da guguk kuşu bu kadar küçük yumurtlayabiliyor, sanki yumurta küçük bir böcek yiyen kuşunmuş gibi, bu da insanın içten içe şaşırıp çözüm bulamadığı yeni bir sır. guguğun yumurtası ötleğenin yumurtasından biraz daha büyüktür; eğer böcek yiyen küçük kuşlar kuluçkaya yatacaksa, esasında daha büyük de olmaması gerekir. bu tamamen doğru ve mantıklı bir şey. ama özel bir durum söz konusu olunca, doğa genelgeçer önemli yasalarının dışına çıkıyor; sinekkuşundan devekuşuna kadar, yumurtanın büyüklüğü ile kuşun büyüklüğü arasında belli bir oran söz konusu iken, bu keyfi tutum, bizi tamamen hayrete düşürecek ve şaşırtacak bir şey.

guguğun kaç yumurta koyduğu bilinir mi? bu konuda kesin bir sayı veren kişi, aptal olmalı. kuş tek bir yerde durmaz; kah buradadır, kah şurada; tek bir yuvada her zaman onun tek bir yumurtası bulunur. mutlaka daha fazlasını bırakıyordur; ama nereye koyduğunu kimse bilmez, onu kimse izleyemez! beş yumurta bıraktığını, bu yumurtaların hepsinden de başarıyla beş yavru çıktığını, sevgi dolu koruyucusu aile tarafından büyütüldüğünü varsayalım; doğanın beş guguk için, en güzel ötüşlü kuşlarımızdan en az ellisini feda etme kararını vermesine şaşırır kalırsınız.

bu konularda, doğa başka durumlarda da olduğu gibi insafsız değildir herhalde. savurganlık yapacak kadar büyük bir yaşam bütçesine sahip, ara sıra uzun uzun düşünmeden bunu yapıyordur. ama bir tek guguk yavrusu için bu kadar çok ötücü kuşun heba olmasının nedeni ne?

önce, yumurtadan çıkan ilk yavru ölür. çünkü ötücü kuşun yumurtalarından, her zaman olduğu gibi, guguk yumurtasının yanında yavru çıktığı zaman, anne-baba yumurtadan çıkan büyükçe kuşa öyle sevinir, öyle şefkat gösterir ki, sadece onu düşünür ve onu besler; bunun sonucunda da daha küçük olan kendi yavruları mahvolup gider, yuvada kaybolur. ancak yavru guguk hiç doymak bilmez, küçük böcek yiyen kuşların ara vermeden taşıyabileceği kadar yiyeceğe gereksinim duyar. yuvadan ayrılmadan ve bir ağacın tepesine konma yeteneğini göstermeden önce, yetişkin hale gelmesi, tüylerinin son halini alması epey zaman alır. çoktan uçup gitmişse bile, sürekli olarak beslenmeyi bekler, bütün yaz boyunca yuvaya gider ve sevgi dolu koruyucu aile, her zaman büyük yavrunun peşinde dolaşır, ikinci bir kuluçkayı akıllarından geçirmezler. bu yüzden tek bir guguk yavrusu için birçok başka kuş yavrusu heba olur gider.

guguk yavrusu, yuvadan uçtuktan sonra, onu kuluçkadan çıkarmamış olan başka kuşlar tarafından da beslenir. guguk yavrusu alçaktaki yuvasından ayrılıp yüksek bir meşenin tepesini konut edindikten sonra, yüksek sesle öter, bu ötüş onun orada olduğunu bildirir. ona hoş geldin demek için, komşu küçük kuşların hepsi ona gelir. ötleğen gelir, rahipkuşu gelir, sarı renkli kuyruksallayan ağacın tepesine uçar, doğasında sürekli olarak alçak çalılıklara ve yoğun fundalıklara girme eğiliminde olan çalıkuşu da yaradılışına ters düşse bile, yüksek meşenin tepesine, sevgili yeni komşuya doğru uçar. diğerleri ara sıra doğru düzgün bir lokma getirirken, onu büyüten çift besleme konusunda daha fazla sadakat gösterirler.

böcek yiyen kuşların guguk yavrusuna duyduğu sevgi çok büyüktür. içinde guguk yavrusunun korunduğu bir yuvaya yaklaştığınız zaman, küçük anne-baba korku, endişe ve ürküntüden nasıl davranmaları gerektiğini bilemezler. özellikle rahipkuşu sanki kramp girmiş gibi yerde döne döne uçuşur.

fakat bana oldukça karışık görünen, örneğin ötleğen çiftinin, kendi yumurtalarıyla kuluçkaya yatacakken, yetişkin guguğun yuvalarına yaklaşıp yumurtasını yuvaya yerleştirmesine izin vermeleri. elbette bu büyük bir bilmece; ama belki de tümüyle değil. böcek yiyen küçük kuşların hepsinin yuvadan uçmuş guguğu beslemesi; hatta o yumurtadayken üzerine kuluçkaya yatmayanların bile beslemesi sayesinde, bu iki tür arasında hep birbirlerini tanıyacak ve birbirlerini büyük bir ailenin üyesi olarak görecek türden bir akrabalık oluşur. hatta bir ötleğen çiftine, geçen yıl kuluçkaya yattıkları ve büyüttükleri aynı guguğun, bu yıl kendi yumurtasını getirdiği de olur.

bakış

mihail lermontov

bütün dünyayı sevmeye hazırdım, değerlendiren çıkmadı; böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinlerine gömdüm, orada silinip gittiler. hep doğru söyledim, inanılmadım. o zaman kandırmaya başladım. kibarların dünyasını, toplumun işleyişini iyiden iyiye kavrayınca, hayat biliminde ustalık kazandım; başkalarının bu ustalığı kazanmadan mutluluğa nasıl ulaştıklarını gördüm; benim hiç yılmadan erişmeye çalıştığım önceliklerin tadını, onlar kendilerini hiç yormadan çıkarıyorlardı. o zaman içimi bir karamsarlık kapladı; tabanca kurşunuyla giderilecek türden bir karamsarlık değildi bu: soğuk, çaresiz, sevimliliğin, iyi niyetli bir gülümsemenin altına gizlenen bir umutsuzluktu. ruh yönünden sakat olmuştum. ruhumun yarısı yoktu; solmuştu, uçmuştu, ölmüştü. ben de o yarıyı kestim attım.

azgın bir at üstünde uzun çimenler arasında, bozkırın rüzgarına karşı dörtnala gitmeyi severim; güzel kokan havayı iştahla içime çeker, gözlerimi mavi engine diker, nesnelerin her an biraz daha kesinleşen belirsizliğini saptamaya çalışırım. yüreğim her ne kadar keder dolu olursa olsun, zihnimi hangi düşünce ezerse ezsin, hepsi bir anda dağılıverir. içim hafifler, vücut yorgunluğu aklın kaygılarını bastırır. bana sık yeşillerle donanmış güney güneşiyle aydınlanmış dağları, mavi gökyüzünü ya da kayadan kayaya akan suyun şırıltısını unutturacak bir kadın bakışı yoktur.

28.1.13

git, ey düşünce

ingeborg bachmann


git, ey düşünce, uçmaya yetecek kadar açık bir sözcük
kanatların ise, seni havalandırıp götürebiliyorsa eğer
hafif madenlerin sallandıkları
yeni bir aklın müjdesiyle
havanın keskinleştiği
kendine özgü silahların
konuştuğu yere
orada savun bizi

bir ağacı sürükledikten sonra batıyor dalga
ateş, önce kendine çekmişken, bırakıyor seni
inanç, yalnızca bir dağı yerinden oynatabildi

ne varsa bırakıp git, ey düşünce

acılarımızdan başka bir şey olmasın hamurunda
bütünüyle tercüman ol bize

26.1.13

reading zindanı balladı

oscar wilde



anladım, onu hangi düşünceydi kemiren
ve iten neydi böyle onun adımlarını
onun bu pırıl pırıl parlayan güne neden
bu kadar içtenlikle böylesi daldığını
sevdiği bir kadını öldürmüştü bu adam
ve şimdi buna karşı verecekti canını

ama gene de herkes sevdiğini öldürür
bu böylece biline
kimi bunu kin yüklü bakışlarıyla yapar
kimi de okşayıcı bir söz ile öldürür
korkak bir öpücükle
yüreklisi kılıçla, bir kılıçla öldürür

kimi insan aşkını gençliğinde öldürür
kimi sevgilisini yaşlılığına saklar
bazıları öldürür arzunun elleriyle
altının elleriyle boğar bazı insanlar
bunların en üstünü bıçak kullanır çünkü
böylelikle ölenler çabuk soğuyup donar

kimi insan az sever, kimisi de çok uzun
kimiler aşkı satar, kimiler satın alır
kimileri de yapar bu işi gözyaşıyla
kimilerinde aşka serin kanla kıyılır
hemen herkes bir türlü öldürür sevdiğini
ama bundan ötürü herkes asılmamıştır

kim gider ölümüne utandırılırcasına
kapkara günlerini yaşarken hayatının
kimsenin idam ipi dolanmamış boynuna
ne maske örtülmüştür üstüne suratının
ve ne de hiç kimsenin ayağının altına
boşluğu serilmiştir döşeme kapağına

en ulu yön dünyada affın durduğu yöndür
insanlığın değeri tüm onunla ölçülür
kim boynuna ilmeğin sarılmasını ister
asılmayı düşünür
o celladın düğümü arasından gözüken
göklere son olarak kim bakmayı düşünür

kıskıvrak bağlanırsa topallaşır insanlar
şans tanımak gerekir bir iki kez insana
hiçbir şey kazanmazlar suçlarla oynayanlar

gündüzleri ocakta taş kırıp taşıyorduk
gece her taş bizlerden birinin yüreğiydi

sessizlik bu anlarda yıldırır sanki boğar
kat kat daha belirir çanların seslerinde
tanrının yasaları iyi, ölümsüzse de
kırar en taş yüreği, en katı kalbi bile

23.1.13

house m.d.

sakatlığınla başa çıkabilmenin tek yolu, her şeyi bir şekilde anlamsız kılmaktır.

insanlar delikleri doldurmanın yolunu arasalardı anlardım. onlar delikleri istiyor. delikte yaşamak istiyorlar. biri deliklerine çomak soktuğunda deliye dönüyorlar.

nelerle yaşayabileceğini bir bilseydin şaşırır kalırdın.

sana biraz antibiyotik vereceğim ve muhtemelen bir süre seks yapmamalısın. evrimsel temelde düşünürsek, sonsuza dek yapmamanı öneririm.

memnuniyet sosyal bir kabul ediştir.

hatalar, neden oldukları sonuçlar kadar önemlidir.

bu sabah sade kahve sipariş etmeme rağmen sütlü getirdiler. herkes bir şeyleri berbat eder.

ilaç bağımlılığı, içki, kumar, hepsi aynı kapıya çıkar. hepsi beynin haz merkezinden kaynaklanır. bağımlılık bağımlılıktır.

kötü kuralı yıkma cesareti olan insanlar, asıl kahramanlar onlardır.

ne kadar sadıksan, yalan söylemek için de o kadar sebebin olur.

bazen, bazı insanlar gerçekleri öğrendikten sonra umursamaya başlarlar.

umursamamanın daha az acı verdiğini keşfedene kadar acı çektim. oynadığın maça gelmeyeceğini düşünürsen hayal kırıklığına uğramazsın. doğum gününde aramasını beklemezsen, haftalarca görüşmeyeceğinizi düşünürsen hayal kırıklığına uğramazsın.

22.1.13

içimizdeki şeytan

sabahattin ali

hayatta hiçbir şey, uğrunda ölmek için istenmez. her şey yaşamamız için olmalıdır.

hayatın bir değişmeler silsilesi ve her bir değişmenin bir tekamül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.

demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı? yaşayışımıza ve etrafımıza şekil vermek arzusuyla dünyaya gelmekten ise hayatın ve çevrenin verdiği şekli kolayca alacak kadar boş ve yumuşak olmak daha rahat, daha makul değil miydi?

ilkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer.. ne olursa olsun..

riyakarlık tesellide son haddini bulur. bu anda çehrelerin aldığı yalancı teessür ifadesi, o biraz yukarı kalkıp birbirine yaklaşan kaşlar, o hafif hafif ve anlayışlı bir tavırla sallanan baş ve o derinden çıkarılmaya çalışılan matemli ses insanı deli eder.

içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.

hayat dediğin başka nedir zaten? ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hülyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız. her hadisenin insanı eğlendirecek bir tarafı vardır.

aklı başında adamlarla hiçbir iş görülmez. bize, itirazsız inanacak ve düşünmeden harekete geçecek insanlar lazım! bu gençleri romantik birtakım emellerle bağlamak, onlara kabadayıca sergüzeştlerin hasretini duyurmak ve bugünkü hudutları dar gösterip büyük arzularla beslemek ve böylece hepsini avcumun içine almak daha kolay ve daha muvafık.

hayat bir katakulliden ibarettir.

şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

insan dedikleri mahlukun bütün çirkef taraflarını artık gördüm. burun buruna nefesini koklayarak gördüm. hiçbir evliya benim karşımda maskesini muhafaza edemez.

21.1.13

gençlik ve yaşlılık

cesare pavese

insan hiçbir zaman büsbütün yalnız değildir dünyada. en kötü durumda, bir çocuğu, bir delikanlıyı ve zamanla olgun bir adamı, yani kendisinin eski bir halini bulur yanında.

olgunluk, kendine yeten bir yalnızlıktır.

"kendimizle başkalarını ayırt edebildiğimiz zaman genç olmaktan çıkarız."

gençliklerinde en ateşli görünen kişiler, genellikle olgunluk yıllarında kuşkucu kesilirler; gençken kuşkucu olanlarsa yaşlandıkça cinsel konularda toylaşırlar.

yaşlanmaktan daha acı bir şey var: çocuk kalmak.

otuzunu aşmış herkes gençliği ile yapabileceği en korkunç yanlışı özdeşleştirir.

gençler, kendileriyle başkaları arasında bir ayrım görmezler; insan kendisiyle başkalarını ayırt edebildiği zaman olgunlaşır.

bir ulusun gençliği zengin bir yaşlılıktır. bilgelikle gençliğin birleşimidir deha.

insan hayatını bir güne benzetecek olursak yaşlılık en sıkıcı zamandır; çünkü tıpkı akşamüstü, günün bütün işi sona erdiğinde olduğu gibi, insan ne yapacağını bilemez.

çocuk olmanın hiçbir güzel yanı yoktur. yaşlandığımız zaman, çocuk olduğumuz günleri hatırlamaktır güzel olan.

bütün deliler, bütün serseriler, bütün caniler bir zamanlar çocuktular; senin gibi oynamışlardı, gelecekte onları güzel bir şeyin beklediğine inanmışlardı. daha hepimiz üç yaşındayken, yedi yaşındayken, başımıza daha hiçbir şey gelmemişken, her şey sinirlerimizde ve kalplerimizde uyurken.

her şey insanın çocukluğundadır; o anda şaşırtıcı bir irkilti gibi duyulan geleceğin büyüleyici niteliği bile.

en eski tutkuların, çocukluk dönemindeki tutkuların dışında bütün tutkular silinip gider. çocukluğun hırslı ve şehvetli düşleri bir türlü yatıştırılamaz; çünkü onları tatmin edebilecek olgunluk çağı fırsatı kaçırmış, o taze duyarlıktan ve o duyguların ilk olarak ortaya çıktıkları çevreden uzaklaşmıştır.

anıların bizi bu kadar mutlu etmesi bu yüzden olmalı: çünkü anılarda dünyaya uyanışımızı, dünyayı tanıyışımızı yeniden yaşarız.

derdini söylemekle ona çare bulmanın aynı şey olmadığını anlamakla insan çocukluktan kurtulur.

hayatın zenginliği unuttuğumuz anılardadır.

20.1.13

almodovar teoremi

antoni casas ros

namus, cinsellikten elini ayağını çekmek ruhun hapishanesidir.

yazar, yakalanmayı hayal eden kaçaktır. buz tutmuş ormanlarda tek başına koşar.

bir varlığa sahip olma gerekliliği bir kere uçup gitmeyegörsün, nesneler duygusal değerlerini yitirirler.

belirsizlik, kesinsizlik bütün belirli gerçeklerden daha tahrik edicidir.

bir damla gözyaşı bile deniz seviyesini yükseltmeye yeter. ölçülemez ama bu bir gerçek.

bazı şeyleri ancak bir daha göremeyeceğimiz kişilerde affedebiliriz. affetmek bazen affettiğine yakın olmayı kaldırmaz.

yüzü olmayan bir adam belgisiz bir zamirdir.

bir şeyin özüne neden aşık olunmaz? her zaman şekle aşık olunur ama şekil başka bir şeyin görünüşünden başka bir şey değildir.

bir matematik önermesinin güzelliği, bir bakıma, ondan bir teorem yapmanın, yani onun doğru olduğunu ispat etmenin her zaman mümkün olmamasında yatar.

zihin hiçbir şeye benzemeyen bir çerçeveden, yenilikten, yegane bir andan korkar.

görünmeyeni denkleme koyabileceğimizi sanırız. büyük ressamlar her zaman hilkat garibelerini, canavarları sevmiştir. sadece neoklasik ressamlar ahengin, uyumun büyüsüne kapılmıştır. kaos, kat edilmeye değer tek alandır. kaosta bütün neoklasiklerin bilmediği bir tür tesadüfi zarafet vardır. kaos kendini en keskin düzen, mükemmellik, ahenk arayışında gösterir.

insan bedeninde geyiğin asaletini arayın. bulmak imkansız!

aşkın gözü kördür. aşkın bütün güzelliği burada. kör olmak, karşınızdakine artık parça parça değil, bütün halde bakmanızı sağlayan bir erdemdir; çünkü aşkı olanaksız kılan, ona parçalayarak bakmaktır.

neden on sekiz yaşında isyankar, otuzunda ılımlı, kırkında geri dönüştürülmüş oluyoruz?

her olayda elimizden kaçan ama dokunulabilir bir lütuf vardır; onu ancak daha sonra görebiliriz.

hayaller kurulabilir, gökyüzü arzulanabilir, hafızada binlerce enfes anı canlandırılabilir; ama bir bedenin bir ötekini arayışının yeri nasıl doldurulabilir?

19.1.13

hrant dink

murathan mungan

söylenecek sözün çokluğu bazen insanı dilsiz bırakır. tıkanır, kalırsınız. haklılığın suskunluğu, diğer suskunluklara benzemez; düğümü zor çözülür.

hrant dink bir gazeteci olduğu için değil, bir ermeni olduğu için öldürüldü. çok yıldır bu topraklarda sesi onun kadar tok çıkan pek fazla ermeni yoktu. dilsizleştirilmiş, sindirilmiş, görünmez edilmiş ermeni kimliğinin haklı ve güçlü sesi olduğu için; onlara çizilmiş, içinde hareket edebilecekleri dar sınırları geçtiği için öldürüldü. üstelik bunları şovenizme, fanatizme, ırkçılığa kapılmadan; barışa, kardeşliğe, eşitliğe kucak açan bir dil ve söylemle yaptığı için daha tehlikeli kabul edildi. hangi milletin taşıyıcısı olursa olsun, "milliyetçilik"ler, birbirini karanlığından tanır çünkü. bu nedenle birbirleriyle nasıl baş edebileceklerini bilir; birbirlerinin silahlarını, yaralarını ve oyunlarını tanırlar. sevginin sahtesi olur; ama nefretin olmaz. nefretin gözleri karanlıkta da görür.

onlar için hrant dink hem düşmandı, hem bildikleri düşmana benzemiyordu. onu daha da "ötekileştiren", yalnızlaştıran bir durumdu bu.

hrant dink "görüldü". görülmek, görülebilir olmak önemlidir. onu hedef tahtası haline getiren şey, en başta bir ermeni olarak "görülebilir" olmasıydı. bu ülkede ermeniler genellikle görünmezler. göze batmadan yaşamak zorunda bırakılmışlardır. adları, soyadları, kimlikleri bir biçimde silikleştirilmiş, karartılmış, kalabalığa karıştırılmıştır. görülmek, var olmak, çağrıştırmak, hatırlatmak, dolayısıyla da "izlenmek" demektir. 301. maddeyle ya da namluyla.

azınlıkların hafızası daha güçlüdür. onlar daha çok hatırlarlar. yalnızca uzak tarihi değil, 6-7 eylül olaylarını da. bu nedenle dilsizlikleri daha koyudur. kaldı ki, apo'dan bile "ermeni dölü" diye söz eden resmi dilin gündelik uyarıları, hafızanın o kadar gerilere gitmesine bile gerek bırakmaz.

hrant dink, elbette aynı zamanda gazeteciydi. aydın, muhalif bir gazeteci olduğu için de öldürüldü. tıpkı diğerleri gibi. gazetecilere tanınan, içinde hareket edebilecekleri kuşatılmış sınırları aştığı için de öldürüldü. tıpkı öncekiler gibi, tıpkı sistemli bir biçimde katledilen kürt gazeteciler gibi, tıpkı kaderini benzer karanlık güçlerin çizdiği benzer bazı ülkelerde de olduğu gibi.

bu ülkede kişinin söz söylemesinin, düşüncesini açıklamasının bedelinin öldürülmek olabileceği, böylelikle bir kez daha herkese hatırlatılmış; 301. maddeyle yeterince cezalandıramadıklarının 7.65'lik tabancayla susturulabileceği herkese gösterilmiş oldu.

sisteme yaslananların bunu yaparken kendi güçlerinden başka güvendikleri birkaç temel olgu var: toplumun hafızasızlığı, kitlelerin yılgınlığı, muhalefetin süreksizliği gibi. önceki cinayetlerin karartılmış delilleriyle, askeri darbeler tarihinin her şeyin üstünü örten kalın ve kirli örtülerine, unutuşun toplumsal gücüne yaslanıyorlar.

hrant dink'in katili yakalanamadı aslında. yalnızca tetiği çeken yakalanmış oldu. 17 yaşındaki bir genç, hrant dink'in öldürülmesini isteyen niceleri adına tetiği çekmiş oldu. onun çektiği tetikte daha nice elin parmağı var. olay yerinde belki yalnızdı. ama yalnız değildi. arkasında yıllardır sistemli biçimde kışkırtılan kanla ve kinle bilenmiş kitlelerin uğultusunu duyuyordu. tıpkı bir futbol maçında kendini toplumsal isterinin uğultusuna teslim etmiş bir fanatiğin kör adımlarıyla zaferinin kalesine koşuyordu. yıllardır töre cinayetlerinde 15 yaşındaki oğulların eline tabanca tutuşturan zihniyete töre indirimi uygulayan hukuka sahip bir "devlet"in elinden nasıl kurtulabileceğini bilmenin özgüveniyle koşuyordu. yakın tarihte trabzon'daki her linç girişiminin, devlet yetkililerince nasıl hoşgörüyle karşılandığının bilgisine ve onayına sahipti. sonunda kurt dişi kana değdi.

katilleri, örgütlerden önce iklim yaratır. bu cinayette, yıllardır türk olmayanlara kin ve düşmanlık aşılayan okul kitaplarından beyaz cam reklamlarına; stadyum tribünlerinden asker uğurlamalarına; maşizm ve faşizm propagandacısı "kurtlar vadisi" gibi televizyon dizilerinden büyük gazetelerin günlük manşetlerine varana dek egemen kılınan saldırgan üslubun salyalı imzası var. milliyetçiliğin, liberal politikaların yedeğinde modernize edilmeye çalışılan en "light" biçiminden, hiçbir müdahale kaldırmayacak en ham, en ırkçı, en şoven haline tanınan kültürel imtiyazın doğal ve kaçınılmaz sonuçları ağca'lardan, polat alemdar'lardan kahramanlık ikonları yaratan, maraş olaylarının, 12 mart sonrasının ünlü lockheed skandalının, madımak oteli'nin, yüzlerce faili meçhul cinayetin ve daha nicelerinin hesabını vermemiş bu kültürel iklim ve atmosfer, elbette istanbul'a uzak herhangi bir taşra şehrinin ışığı kıt internet kafesinde oturup dünyada kendine bir yer, bir ad, bir kimlik arayan birinin ruhunu çabuk ele geçirir.

bu nedenle, hrant dink'in öldürülmesinin arkasında belli bir örgütün olup olmamasının tek başına hiçbir anlamı yok. bu cinayetin arkasında yıllardır kanla, kinle, nefretle, lanetle, düşmanlıkla beslenerek örgütlenmiş, kendinden olmayana yaşama hakkı tanımayan milliyetçiliğin vahşi "dil"i var aslında. sistemin dili bu, resmi dil bu, büyük medyanın dili bu. en büyük örgüt o. bu dile teslim ettiğiniz toplum, nasıl olsa katilini yaratmakta zorluk çekmez. azmettiricisi, bu cinayet için başvurduğu ilk iki kişiyi ikna edemezse, üçüncüsünü eder.

bizimki gibi toplumlarda neden kurbanlarla katiller, genellikle toplumun yoksul kesimlerinden çıkıyor sanıyorsunuz? yoksullar dillerini ararlar çünkü. öyle ya da böyle.

yazık ki, kurban vermeden bir şey öğrenmeyen bir toplumuz biz. eminim, bu ölüm de bize yeni şeyler öğretecektir.

nitekim hrant dink'in cenazesinin yürüyüşüne katılan kalabalıklar, uzun süredir hiç hissetmediğim bir umudu uyandırdı içimde. o sessiz, vakur ve kararlı kalabalık, her şeyin o kadar da kaybolup gitmediğini düşündürdü. tanımadığım kardeşlerim olduğunu düşündürdü. çekildiği köşesinde politik bir güce dönüşmeyi bekleyen önemli bir gizilgücün varlığına işaret etti. bir yerlerde küskün duran bu kalabalığa değmeyi, dokunmayı beceren bir politik hareketin yeni bir imkan yaratabileceğini düşündürdü.

keşke bu kalabalık 301. maddeden ötürü hrant'a dava açıldığında mahkeme kapısına yığılmayı da bilseydi. neden ölmeden haklı olamıyoruz bu ülkede? neden ancak ölünce haklı oluyoruz?

"hepimiz hrantız, hepimiz ermeniyiz" sloganıyla kurulmaya çalışılan empatiyi, verilmeye çalışılan iletiyi anlıyorum. ama bu slogana da, tıpkı bir zamanlar karşı çıktığım "arkadaşıma dokunma" sloganı gibi içimden itiraz ediyorum. bilindiği gibi, "söylem"in ardında "ideoloji" yatar. öteki'nin hakkını aynılaşarak koruyamayız. başkalarının yaşama ve var olma haklarını, farklılıklarımızı korumak pahasına tanımalıyız. varsın arkadaşımız olmasınlar! bir arada yaşamanın yolları ancak böyle kurulur. hem tek tek ayrı, hem yan yana birlikte durmayı öğrenip bildiğimizde. yeni bir dünyanın diliyle.

18.1.13

taş ve ten

inci aral

puslanmış bir geçmişle, olmayan bir geleceğin arasındaki bu tedirgin bekleyiş yaşamımızın şimdiki hali.

insan, oluşturduğu kimliğin değersizliği kendi gözünde ortaya çıktığında yıkılabilir.

yaşamak, neredeyse tümüyle rastlantısal değil mi?

aşk bir mucizedir. suyun ortasındaki bir sandalda korkuyla birbirine sarılmaktır. batabiliriz. olsun, o benim kaderim.

herkes baktığı insanı kendi ölçülerine göre tanımlar ve insan kendini başkalarının gözleriyle göremez.

siyah, toplayıcı ve saklayıcıdır.

akşamın geceye akışı gün doğumundan daha gizemlidir.

yanlış yaşadım. en azından eksik bir hayattı benimki. kendimi küçük şeylerin çekiciliğine, rahata bıraktım, çok zaman kaybettim. geçirdiğim zamanın hiç değilse yarısını bir bitki gibi, bütün bağlardan, düşüncelerden, küçük kaygılar, kötülükler, kuralar, anlamsız hırs ve ilişkilerden uzakta yaşayabilmem gerekirdi.

ben kendimi her zaman, yaptıklarımdan, ortaya koyduklarımdan geriye kalan sıradan bir şeymişim gibi hissederim.

paylaşılan bir yalnızlık, birlikte seks ve arkadaşlık ama kesinlikle özgürlük.

neden benim masamda oturmadığını biliyor, o duyguyu iyi tanıyorum; çünkü daha önce de gördüm ve ben de yaşadım. başkalarının ilgisi ve gözleri bana yönelmişken beni ilginç ve çekici bulmuyor, özel hissetmiyor.

öyle sıcak, öyle güzeldi ki sevginiz
dilerim hep böyle sevilirsiniz (puşkin)

özdenetim bana beli bir olumlanma duygusu verse bile uzun süreçte bir tür duygusal kütlük yaratıyor. seçme şansımı kısıtlayan her sakınım yüreğimi çoraklaştırıyor, genişlik ve derinlik algımı bozuyor ve bir süre sonra içim yeniden öfke dolu bir yoldan sapma arzusuyla doluyor.

o sıralar kendimi başarısızlara, dibe vurmuşlara yakın hissediyordum. onların hayatında bir soyluluk, doğruluk olduğunu düşünüyordum içten içte. insanın ancak böyle özgürleşebileceğini, kirli uzlaşmalardan ve sıradanlıktan uzak duracağını seziyordum uzaktan da olsa.

acı çekmekten korkanın mutluuk olanağını da yitireceğini iyi biliyorum.

insan, herhangi birine itmek, aşağılamak için dokunduğunda bile sınırlar aşılır, yabancılık ortadan kalkar.

benimle ilişkisinde koşulların elverişsizliği kadar güvensizlik ve körlük de egemen olmaya başladığında, güvenimi yıktı, beni korkudan ve gurur kırıklığından hasta etti, süründürdü. o süreçte bile bana yaptıklarının ardında bir çaresizlik, bir kaçınılmazlık görecek kadar iyi niyetliydim. onun asıl becerisinin el geçmezliği yüzünden süregiden bir özlem yaratması olduğunu anladığımda ise artık yanımda değildi.

biliyorum, her yeni aşk, insanı eski bir aşkın külenmiş anısına çekr. izler, yinelemeler, gidiş gelişler, bağlantılar zinciri içerisinde benzerlikler yaşar insan ve hemen hemen aynı tuzaklara düşer. belki de bunu bildiğim için aşktan bu kadar uzun süre uzak kaldım.

geceler, günün verdiği apaçık görme duyusunun ölçülülük ve güvenliliğinden yoksun. eskiden de böyleydim. gece düşüncelerim her zaman gün ışığıyla parçalanıp dağılma, gülünçlüğe, aptallığa varma zayıflığı taşıyorlardı. geceler duygu ağırlıklı, gündüzler ise düşünmenin hükmünde. neden ikisi arasında bir uzlaşma yolu bulamıyorum?

her şey inandırıcılığını kaybeder. yaşanmış her şey. en pembe anıların bile tozunun alınması, cilalanıp parlatılması gerekir sonradan.

yönetilirken istenen biçime sokulabilen biri özsaygısını kaybeder ve bir oyuncak durumuna gelir.

her şey durmadan değişiyor. dinozor kuşa, balık kadına, kökler bitkiye, rüzgar dalgaya dönüşüyor. yerel evrensel, hüzün ezgiye. deneyim yazıya. olay görüntüye. değerler oluşuyor, yükseliyor, düşüyor, yeni anlayışlar doğuyor ama insanın doğası, tutkusu, aczi pek az değişiyor ya da özünde hiç değişmiyor. oysa bir tek insanın dünyanın üstünde kapladığı yer çok küçük, mikroskobik ve ten geçici, varoluş çok kısa. kalıcı olan taş. ottan kömüre, magmadan cevhere.

cesaret anlıktır ulya, uyum ve sadakatse zaman alır.

kimseyi vazgeçilmez bulacak kadar istemedim. insan aşkını kendi hırsından korumalı.

yabancı kimliğim sürü ruhuyla davranmamı engelliyor.

neden hiç evlenmediğini soruyorum ona. sürekli bağlanmanın ancak birtakım yalanlarla, uzlaşmalarla mümkün olduğunu söylüyor.ya aşk? bunun için de çaba göstermek gerekiyor. çünkü zamandan daha güçlü değil. aşk, dostlukla, sevcenlik ve içtenlikle beslenmezse ölür.

hiçbir insan kendisinde olmayan bir şeyi veremez karşısındakine. aramızda ötekinin giremediği bir boşluk bulunduruyoruz hep ve özel yaşam alanlarımızı geniş tutmaya uğraşıyoruz. sıkılmıyoruz. tersine. özlüyoruz birlikte olmayı.

bana kalırsa duygularımızın çoğu öğrenilmiş şeyler. bu yüzden de hepsinin kökeninde biraz sahtelik var.

insan gerçek anlamda umutsuzca sevebiliyor ancak. çocuksu bir masumiyet ve korkuyla. körü körüne. seyirci değil kahraman olarak. tanrı değil kurban olarak. ne büyük yalnızlık!

"çılgınlar gibi eğlenmek" durgun hayatlarımızı tanımlayan bir şifre aramızda.

hayallerden daha yalnız, daha yoksul geri dönmez mi insan çoğu zaman?

ben ne doğru erkeği arıyorum ne de süreklilik bekliyorum. neden güzelliği bir kereye özgü olan bir şeyin tekrarını, yıpranmasını isteyeyim ki.

17.1.13

eve düşen yıldırım

nahit sırrı örik

"insan kalbinde çok gizli, çok kirli, çok korkunç köşeler bulunur."

gökhan kızını evlendiriyordu. 40 gün 40 gece devam edecek bir muhteşem düğün yapacaktı. civar memleketlerden akın akın davetliler, misafirler geliyordu. bütün hazırlıklar itmam edilmişti. yalnız gökhan'ın kızına hediye edeceği muhteşem gerdanlık henüz gelmemişti. hint padişahlarından birine ait olan bu gerdanlık gelmedikçe hükümdar düğünün başlamasına bir türlü rıza gösteremiyordu.

gökhan'ın yaşua isminde bir yahudi cevahircibaşısı vardı. dünyanın neresinde bir kıymetli mücevher bulunduğunu haber alırsa, bu yaşua'yı büyük bir kervanla yola çıkarır ve istediği şeyi muhakkak getirtirdi. fiyatı ne olursa olsun, gökhan'ın istediği bir hediye muhakkak alınırdı.

kervan nihayet geldi. yaşua yer öptükten sonra kıymetli gerdanlığı hükümdarın ayakları dibine bıraktı. mahfaza açılınca içinde renkli bir güneş parçası varmış gibi bir parlaklık gözleri aldı.

hükümdar gerdanlığı alıp muayene ettikten sonra memnuniyetle gülümsedi ve onu etrafında bulunanlara göstermeye başladı. divanhanede tesadüfen bir de hintli misafir bulunuyordu. bu bir raca idi ki, bir ihtilal üzerine memleketinden kaçmış, gökhan'ın himayesine sığınmıştı.

raca, hükümdardan müsaade istedikten sonra gerdanlığı aldı, evirip çevirerek muayeneye başladı. bakışlarında hayrete benzer bir şey vardı. bir şey söylemek istiyormuş gibi yutkunuyordu. gökhan bunu fark etti, sebebini sordu.

raca dedi ki: "şevketli mizbağa karşı yalan olmaz. yaşua'ya sipariş ettiğiniz gerdanlık bu değildir. bu onun mahirane bir taklididir. cevahircibaşınız sizi aldatmıştır."

hintlinin bu sözleri yaşua'ya yıldırım gibi çarptı. yahudi filhakika hükümdarı aldatmış, gerdanlık için kendine emniyet edilen parayı çalmıştı. cürmünü inkara kudret bulamadı. tiril tiril titreyerek yere kapandı.

gökhan'ın gözleri şimşek gibi parlıyordu. bir tekmede yahudi'nin başını ezecek gibi bir hareket yaptı. derhal hatırladı ki, adil bir hükümdar mevcut kanunlara göre bir mücrimi en ağır cezalara çarptırabilir; fakat onu tezlile hakkı yoktur.

"kalk yaşua" dedi, "hükümdarını aldattın. bunun cezasını çekeceksin. seni yarın sabah kaplanlara parçalatmak suretiyle idam edeceğim."

yahudi bunu işitince düşüp bayıldı. divanhanede derin bir sükut hüküm sürüyordu. başvezir, hükümdarın karşısında diz çöktü.

"devletlim" dedi, "verdiğin emir, mugayir-i adalettir. yaşua'nın yaptığı iş bir sahtekarlıktan ibarettir. sahtekarlığın cezası, senin topraklarında idam değildir. bütün devlet erkanı seni bu haksızlıktan tahzir ederiz."

gökhan'da adalet endişesi adeta bir hastalık mertebesine varmıştı. yanlışlık veya asabiyetle haksızlık yaptığı zaman bunu kendisine ihtar etmeyen vezirlerini saraydan kovardı. onun için vezirleri onun karşısında düşündüklerini korkmadan söyleyebilirlerdi. 

hükümdar vezire cevap verdi: "gökhan haksızlık etmez. irademin mugayir-i adalet olmadığını teslim edeceksiniz. idam hazırlıkları hemen başlasın. yarın merasime bizzat nezaret edeceğim."

gökhan'ın mücevherleri gibi aslanlara, kaplanlara merakı da vardı. civar hükümdarlar ona bazen hediye olarak dünyanın en nadide canavarlarını gönderirlerdi.

daha şafak sökerken memleketin büyük meydanı hıncahınç dolmuştu. idam bu memlekette pek nadir görülen bir şeydi. ahali meydanın bir tarafında birbirini eziyordu. halk heyecan ve keder içinde idi. çünkü herkes biliyordu ki, o sabah bir haksızlık yapılacak ve bu tarihten itibaren memleket için bir nekbet ve felaket devri başlayacak.

güneş doğduktan biraz sonra hükümdarın gelmekte olduğunu bildiren borular, trampetler çaldı. gökhan zatına mahsus olan yerde göründüğü zaman meydana derin bir sükut çöktü.

biraz sonra yaşua'yı elleri bağlı olarak meydana getirdiler. yahudi daha şimdiden ölmüş gibi görünüyordu. ayakta duramadığı için onu bir tahta iskemleye oturttular ve meydanda yalnız bıraktılar. bir köşeye demirden bir kaplan kafesi getirilmişti. kapısında dev heybetinde iki nöbetçi bekliyordu.

hükümdar yerinden kalktı, eliyle nöbetçilere işaret etti. onlar kafesin kapısındaki demir sürgüleri açtılar, çekildiler.

meydanın etrafını iki sıra nöbetçi çevirmişti. bunlar ellerindeki kargılarla canavarın etrafa saldırmasına mani olacaklardı. kafesin kapısı yarım dakika kadar açık durdu. bu yarım dakika ahaliye yarım asır kadar uzun geldi. kalplerin çarpıntısından, dişlerin birbirine vurmasından başka ses işitilmiyordu. bütün gözler kafesin kapısından çıkacak olan canavarın görünmesini bekliyordu.

fakat hayret! bu yarım dakikanın sonunda kafesten beklenen canavar yerine, bir kuzu, beyaz kıvırcık tüylü mini mini bir kuzu çıktı. kuzu bir zaman etrafına bakındıktan sonra yavaş yavaş yaşua'ya yaklaştı. yahudi'nin dizlerine sürünmeye başladı.

gökhan yaşua'yı huzuruna çağırdı.

"hükm-i adalet yerini buldu. sen zat-ı hükümdaranemi aldattın. ben de seni aldattım." dedi. sonra vezirlere döndü: "görüyorsunuz ki gökhan hiçbir zaman mugayir-i adalet bir şey yapmaz."

gottlieb leberecht müller

henry miller

gottlieb leberecht müller! bu, benliğini yitirmiş bir adamın adıdır. hiç kimse ona ne olduğunu, nereden geldiğini ya da neler geçirdiğini söyleyemiyor. bu adamla ilk karşılaştığım sinemada, adamın savaşta bir kazaya uğradığı varsayılmıştı. ama ekranda kendimi tanıdığımda, savaşa hiç katılmadığımı bilerek, yazarın bu savaş unsurunu beni gizlemek için uydurduğunu anladım. çoğu kez gerçek benin hangisi olduğunu unuturum. çoğu kez düşlerimde, söylendiği gibi, bir unutkanlık seline kapılırım. benim olan bedenle adı boş yere ararım. kimi kez de gerçekle düş arasında akla gelebilecek en ince sınır vardır. arada bir, birisi benimle konuşurken pabuçlarımı çıkarıp sele kapılmış bir bitki gibi kökünden arınmış benliğimin yolculuğuna çıkarım. bu durumdayken yaşamın sıradan istemlerini oldukça güzel karşılayabilirim. bunlar, bir eş bulmak, baba olmak, eve bakmak, arkadaşları eğlendirmek, kitap okumak, vergileri ödemek, askeri hizmetleri yapmak ve bunun gibi şeylerdir. bu durumdayken ailemi, ülkemi ya da bir başka şeyi korumak için gerektiğinde gözümü kırpmadan öldürebilirim. ben, bir adın karşılığı olan ve pasaportuna belirli bir numara verilmiş olan sıradan, alışılmış bir yurttaşım. yazgımdan da tümüyle sorumsuzum.

sonra bir gün, en küçük bir uyarı olmaksızın uyanıp çevreme bakıyorum. o zaman bir de görüyorum ki, çevremde olup biten hiçbir şeyi anlamamaktayım. ne benim, ne de komşularımın davranışlarının bir anlamı var. dahası, barış ya da savaşta artık duruma göre, hükümetlerin neden var olduğunu anlayamıyorum. böylesi anlarda yeniden doğar ve gerçek adımla vaftiz olurum: gottlieb leberecht müller! gerçek adımla yaptığım her şeye delilik gözüyle bakılır. insanlar ardımdan garip işaretler yaparlar. yüzüme karşı bile yaptıkları oldu. dostlarla, aileyle ve sevdiklerimle bağları koparmak zorundayım. kamptan çıkmak zorundayım. böylece, düşteki gibi, doğallıkla, her zamanki gibi anayolda, yine yüzümü güneşe vererek yürüyorum. şimdi tüm hücrelerim tetikte. dünyanın en tatlı dilli, aldatıcı, kurnaz hayvanıyım ben -aynı zamanda da aziz denebilecek bir insanı yaşıyorum. işten nasıl kaçınacağımı, boğazıma sarılan ilişkilerden, acımadan, anlayışlılıktan, yiğitlikten ve öteki tuzaklardan nasıl kaçacağımı biliyorum. bir kişiyle istediğimi almaya yetecek kadar kalıyor, sonra da çekip gidiyorum. hiçbir amacım yok; amaçsızca dolaşmak insana yeter. kuş kadar özgür, ip cambazı kadar özgüvenliyim. gökten ruhun gıdası mana düşüyor; elimi uzatıp onu alıveriyorum. nereye gidersem gideyim, ardımda dünyanın en hoş duygusunu bırakıyorum. bu, üstüme yağdırılan armağanları alarak karşımdakilere büyük bir iyilik yapmaya benziyor. kirli çamaşırlarım bile seven ellerce elden geçiyor. çünkü herkes doğru yaşayan bir adamı sever! gottlieb! nasıl da güzel bir ad! gottlieb! diye kendi kendime durmadan mırıldanıyorum. gottlieb leberecht müller.

bu durumdayken karşıma hep hırsızlar, dolandırıcılar ve katiller çıkar. hepsi de bana öylesine iyi davranırlar ki! sanırsın bunlar benim kardeşlerim! gerçekten, kardeşlerim değiller mi ya? her suça katılıp o suçun acısını çekmedim mi ben? insanlarıma bu denli sıkı sıkıya bağlanmış olmamın tek nedeni bu suçlular değil mi? ne zaman karşımdaki insanın gözlerinde onaylamanın ışığını görsem, bu gizli bağı ayrımsarım. gözleri parlamayan kişiler yalnızca haktanırlar. insanlar arasındaki gizli kardeşliği hiç tanımamış olanlar, bir tek onlar. onlar, insanlara kötülük eden gerçek canavarlar. parmak izlerimizi isteyenler, karşılarında kanımızla canımızla durduğumuzda bile öldüğümüzü bize kanıtlayanlar, yine o haktanırlar. bize dilediklerince adlar, yalancı adlar takıp yalancı tarihleri mal ederek bizi canlı canlı gömenler, onlar. kendi hamurundan, kendim kadar iyi birini bulana dek, hırsızları, dolandırıcıları, katilleri yeğliyorum.

öyle birini hiç bulamadım. kendim kadar gönlü zengin, bağışlayıcı, hoşgörülü, umursamaz, kaygısız ve temiz yürekli birine rastlamadım. yaptığım her suçu bağışlıyorum. bunu insanlık adına yapıyorum. güçlülüğün de zayıflığın da insan olmak anlamına geldiğini biliyorum. tanrı olabilseydim, bunu istemezdim. yıldız olabilseydim, yine istemezdim. yaşamın verdiği en güzel olanak, insan olmak. insan olunca ölümü tanıyorsun. tanrı bile bu güzellikten yoksun.

bu kitabın yazıldığı anda, kendini yeniden vaftiz eden insan oldum ben. bu çok uzun yıllar önceydi. o arada da öylesine çok şey gelip geçti ki, o ana geri dönüp, gottlieb leberecht müller'in yolculuğunun izini sürmek kolay değil. yine de, özüm olan adamın bir yaradan doğduğunu söylemem size bir fikir verebilir. bu bir gönül yarasıydı. insan ürünü mantığa göre ölmüş olmam gerekiyor. aslında, bir zamanlar beni tanıyan herkes beni ölmüş olarak gözden çıkardı; aralarında bir hortlak gibi salınıyordum. benden söz ederken geçmiş zaman kipini kullandılar, bana acıdılar, beni giderek daha derinlere gömdüler. buna karşın o zaman da önceden olduğu gibi nasıl güldüğümü, nasıl yiyip içmekten hoşlandığımı, öteki kadınlarla nasıl seviştiğimi, bir iblis gibi yapıştığım yumuşak yatağımı anımsadım. bir şeyler beni öldürmüştü; ama yine yaşıyordum. ne ki anısız, adsız bir yaşamaydı bu; umuttan da pişmanlıktan da kurtulmuştum. bir geçmişim olmadığı gibi, geleceğim de olmayacak gibiydi; beni öldüren yaranın boşluğuna canlı canlı gömülmüştüm. ben yaranın kendisiydim.

16.1.13

eşekarısı fabrikası

iain banks

hayatımız simge. her şeyi az da olsa söz sahibi olduğumuz belli bir plana göre yapıyoruz. güçlüler kendi planlarını yapıp diğer insanlarınkini de kendilerininkine uyduruyor, zayıfların takip edecekleri yol önceden belirlenmiş. zayıfların, şanssızların ve aptalların.

çocuklar gerçekten insan sayılmazlar; çünkü küçük kadınlar ve erkekler olmaktan ziyade zamanla bunlardan biri haline gelecek apayrı bir türdürler. özellikle de toplumun ve ailelerinin sinsi ve şeytani etkisi altına henüz girmiş olan küçük çocuklar cinsiyetsizce açık ve bu yüzden de çok sevilesi yaratıklardır.

sanırım kötülük yapanlarla sadece uzaktan ya da dolaylı olarak ilişkili kişilere misilleme yapılması öç alan kişilerin kendilerini iyi hissetmelerini sağlıyor. ölüm cezası gibi, insan ölüm cezasını da kendini rahatlattığı için istiyor, yoksa caydırıcı olduğundan filan değil.

babama bir şeyler olması fikri karşısında hep çelişkili duygular beslemişimdir, hala da öyle. ölüm hep heyecan vermiştir bana, insana ne kadar canlı olduğunu hatırlatır, ne kadar kırılgan ama şimdilik şanslı olduğunu; fakat kendisine yakın birinin ölmesi, insana bir süreliğine de olsa delirme fırsatı verir, başka zamanlarda bağışlanamayacak bazı şeyleri yapabilme fırsatı. çok kötü davranıp yine de anlayışla karşılanmak ne hoş olurdu!

küçük esmeralda'yı öldürdüm; çünkü kendime ve dünyaya borçluydum bunu. iki erkek çocuğu öldürmekle kadınları istatistiki açıdan kayırmıştım. inançlarım doğrultusunda hareket ettiğimi kanıtlamak istiyorsam, diye düşündüm kendi kendime, az da olsa dengeyi sağlamak zorundayım. kuzenim en kolay ve en rahat ulaşabileceğim hedefti.

en büyük düşmanlarım kadınlar ve deniz. bunlardan nefret ediyorum. zayıf ve aptal oldukları ve erkeklerin gölgesinde yaşadıkları ve onların yanında solda sıfır kaldıkları için kadınlardan; inşa ettiklerimi yerle bir ettiği, bıraktıklarımı alıp götürdüğü, yaptığım izleri sildiği, beni hep hayal kırıklığına uğrattığı için de denizden. rüzgar da sütten çıkmış ak kaşık sayılmaz gerçi.

kadınlar.. bana göre kadınlar rahatımı kaçıracak kadar yakınımdalar. onların adaya çıkmasını bile istemiyorum, her cumartesi evi temizlemek ve erzak getirmek için gelen bayan clamp'in bile. nuh nebiden kalma bir kadın ve ancak çok genç ve çok yaşlı insanlarda görülen bir cinsiyetsizlik var onda; ama yine de eskiden kadınmış ve bu da canımı sıkmaya yetiyor.

sarhoş olmayacaksa insan neden içsin ki?

hiç kimseye, eric'e bile blyth'a ne yapmak istediğimi söylemedim. o zamanlar, yani 5 yaşındayken bile, bütün çocukluğuma rağmen kafam çalışırdı; halbuki o yaştaki bütün çocuklar ailelerine ve arkadaşlarına durmadan onlardan nefret ettiklerini ve ölmelerini istediklerini söyleyip dururlar. ben çenemi kapadım.

uyumak zorunda değilsin. senin üzerinde egemenlik kurmak için söyledikleri bir şey bu. kimse uyumak zorunda değildir; küçükken uyumayı öğretirler sana. gerçekten de kararlıysan bunu aşabilirsin. ben uyuma ihtiyacımı yendim. artık hiç uyumuyorum. böylelikle etrafı gözleyip gafil avlanmıyorum. hem ilerlemeye de devam ediyorum. ilerlemek kadar sevdiğim bir şey yok. gemi gibi oluyorsun.

sık sık bir devlet olduğumu düşünürdüm; bir ülke ya da en azından bir şehir. düşünceler, eylemler hakkında değişen hislerim ülkelerin uyguladığı değişik politikalara benziyormuş gibi gelirdi. insanların yeni bir hükümete politikasını beğendikleri için değil, sadece değişiklik istedikleri için oy verdiklerini düşünmüşümdür hep. nedense yeni gelenlerin her şeyi düzelteceğini düşünürler. tamam insanlar aptal; ama bu durum ruh halinden, kaprislerden ve içinde bulundukları havadan kaynaklanıyor, düşünülüp taşınılmış fikirlerden değil. benim zihnimde de aynı şeylerin etkili olduğunu düşünürdüm. bazen düşüncelerim ve duygularım birbiriyle uyuşmazdı, ben de beynimin içinde birçok insan olduğuna karar verdim.

kadınlar erkeklerin çaresiz hale düştüğünü görmekten zevk alırlar.

en iyi olan hayatta kalır.

şu deliler. hepsi ülke, ordu ya da din başkanları. yani gerçek deliler. belki de onların aklı başında. ne de olsa güç ve para onların elinde. herkese istediklerini yaptırabilenler de onlar, insanlar onlar için ölüyor, onlar için çalışıyor, onların güçlerine güç katıyor, onları koruyor, vergileriyle onlara oyuncaklar alıyor; sığınaklarına ve tünellerine saklanıp bütün büyük savaşlardan onlar sağ çıkıyor. madem işler böyle yürüyor, bazı şeyleri joe punter'in (sarı çizmeli mehmet ağa) düşündüğü gibi yapmadıkları için kim onlara deli diyebilir ki? joe punter gibi düşünseler joe punter olurlardı, işin keyfini de başkaları çıkarıyor olurdu.

kadınların çocuklar ve erkekler için hissetmesi beklenen koruma hissi, kadınlara karşı da hissedilen bir şey sanırım.

ölümde başarı kazanmak her zaman daha kolaydır.

iki cinsiyet de kendilerine göre birer işi çok iyi yapıyorlardı: kadınlar doğuruyor, erkeklerse öldürüyordu.

zaman zaman adadan uzaklaşmayı seviyorum. çok da fazla değil; mümkünse onu görebileceğim bir yere gitmek isterim; ama biraz uzaklaşıp başka bir bakış açısından görmek bazen iyi geliyor. tabi onun ne kadar küçük bir kara parçası olduğunu biliyorum; aptal değilim. gezegenin ne kadar büyük olduğunu ve benim bildiğim parçasının ne kadar küçük olduğunu da biliyorum. televizyonda o kadar çok doğa ve gezi programı seyrettim ki değişik yerleri bizzat gidip gezerek edinilmiş bilgi karşısında benim bildiklerimin ne kadar sınırlı olduğunu görmemem mümkün değil; ama ben uzağa gitmek istemiyorum, yabancı iklimler görmeye ya da değişik insanlar tanımaya ihtiyacım yok. kim olduğumu ve sınırlarımı biliyorum. ufkumu daraltmak için iyi nedenlerim var; korku -tamam, kabul ediyorum- bir de ben onu değiştirmeye fırsat bulamadan, çok küçük bir yaşta bana çok zalimce davranan bu dünyada güvenceye duyduğum ihtiyaç.

hepimiz kendi fabrikamızda bir koridora girdiğimize, kaderimizin belirlendiğine (düş veya kabus, yavan veya ilginç, iyi veya kötü) inanabiliriz; ama bir kelime, bir bakış, bir boşluk; her şey onu tamamıyla değiştirebilir ve mermer sarayımız bir lağıma, fare deliğimiz altın bir salona dönüşüverir. varacağımız nokta aynıdır; ama hepimizin yolculuğu -seçsek de seçmesek de- farklıdır ve biz yaşayıp büyüdükçe değişir. ben senelerce önce bir kapının arkamdan kapandığını düşünmüştüm; meğer hala kadranın üzerinde yürüyormuşum. şimdi kapı kapanıyor ve yolculuğum başlıyor.

15.1.13

şok doktrini

zülal kalkandelen

"donald ewen cameron kimdir" diye sorulsa kaç kişi doğru yanıt verir bilinmez. oysa insanlık tarihinde utançla anılacak bir psikiyatristin adıdır bu.

cameron, 1950'li ve 60'lı yıllarda, insan hafızasının kontrolü üzerine yürütülen cia projesi mkultra kapsamındaki deneyleri yapmış. depresyon, anksiyete gibi şikayetleri olan hastalarına kendilerinden habersiz ilaç vererek elektrik şok tedavisi uygulamış. amaç, hafızadakileri silip yeni bir insan yaratmak.

naomi klein, "şok doktrini: felaket kapitalizminin yükselişi" adlı kitabında kapitalizmin de aynı şok yöntemiyle yayıldığını söylüyor.

klein, cameron'un "şok terapisi"nden yola çıkarak, savaşlar, terör saldırıları, darbeler ve doğal afetler yoluyla toplumlarda şok yaratıldığını söylüyor. sonra da, bu ilk şokun yarattığı korku ve düzensizlik ortamını kullanan politikacılar ve şirketler aracılığıyla, ekonomik olarak ikinci şok gerçekleştiriliyor. bunlara direnenlere, gerekirse, polis ve hapishane sorgularında üçüncü şok uygulanıyor. amaç, toplumu kapitalizmin vahşi uygulamalarına hazır hale getirmek.

bu model, thomas friedman'ın geliştirdiği modern kapitalizmin taktiksel stratejisiyle de uyuşuyor:

"büyük bir kriz beklenir ya da yaratılır, vatandaşlar krizden bocalamış bir haldeyken devlete ait hizmetler özel kişilere devredilir ve sonra da bu sözde reformlar kalıcı bir hale getirilir."

ne diyordu kapitalizmin gurusu: "ister gerçek olsun, isterse gerçek gibi algılansın; sadece bir kriz gerçek bir değişiklik doğurur." yani yarat krizi, yap yağmayı! ırak'ta bilim insanlarının katledilişi, kültür birikiminin yok edilişi, amerikan özel güvenlik şirketi blackwater'ın karıştığı skandal, hepsi aynı oyunun bir parçası. beş yıllık işgalin sonunda gelinen nokta içler acısı.

ırak'ta profesyonel olarak iş sahibi olanların %40'ı, doktorların %35'i, 2003'ten bu yana ülkeyi terk etti. toplam nüfusun sadece %32'si içme suyuna ulaşabiliyor ve kanalizasyonları çalışan yerlerde yaşayanların oranı sadece %19.

eh, bu durumda işgalci güçlere iş düşüyor değil mi? önce yıktılar, şimdi yeniden inşa edecekler; ki sonra yeniden yıksınlar.

neoliberal ekonominin şoklara bağımlılığı, bugüne kadar latin amerika'dan rusya'ya, lübnan'dan ırak'a kadar dünyanın her yerinde kendini gösterdi. rusya'da bir gecede yapılan özelleştirmelerle zengin olanlar; lübnan'da dış borcu halktan alınan yüksek vergilerle kapatmaya çalışanlar, ırak'ta hakim olan korku ve düzensizliği en büyük umutları olarak gören batılı güvenlik firmaları.. ve sonunda felaket kapitalizmine karşı gelmeyi öğrenen halklar!

via emre kongar