thomas more etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
thomas more etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.08.2017

uzun lafın kısası

stefan zweig: üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

chinua achebe: bir kralın ağzına bakınca annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.

giacomo leopardi: dünyadaki bütün iyi şeyler elde edilir edilmez, maloldukları kaygılara ve çabalara değmez görülürler.

eduardo galeano: mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

romain gary: en güzel sevgililerin yeri, duyulmamış bir yeteneğe sahip olduğu söylenen uzaklardaki bir soytarıdan sonra gelir.

henri frederic amiel: kendi insafsızlıklarımızı meşru kılmak istediğimizde tanrı'yı suç ortağımız haline getiriyoruz. her katliam bir ilahi eşliğinde kutsal hale getiriliyor.

menandros: eziyet çekmemiş insan eğitilemez.

vladimir makanin: insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

victor hugo: değerli bir bilgeyi ziyaret etmek için vakit asla geç değildir.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

mary wollstonecraft: aşkta hayal kırıklığına uğramak hiç aşık olmamaktan iyidir.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

15.08.2017

devrim ve özgürlük

liam o'flaherty: soylu ve güzel ne varsa özgür ve katıksız bir hayat sürdürme arayışından doğar.

hans habe: özgürlükten başka mutluluk yoktur.

nikos kazancakis: özgürlük için çarpışan her zaman küçük bir topluluktur, her zaman da büyük yığınları yenilgiye uğratır.

ivo andric: özgürlük içinde doğan, adalete dayanan bir devlet, tanrısal düşüncenin yeryüzünde gerçekleşen bir damlası gibidir.

şükrü erbaş: hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

ingeborg bachmann: yasak levhaları, buyruk levhaları olmaksızın düşünmekten korkuyoruz, özgürlükten korkuyoruz. insanlar özgürlüğü sevmiyor. özgürlük nerede boy göstermişse insanlar onunla bozuşmuştur.

erich fromm: bir özgürlük eğilimi olarak başkaldırma eylemi mantığın başlangıcıdır.

arturo perez-reverte: ülkesini satan bir fanatik olmayı, hayatımı "yaşasın zincirler!" diye bağırarak geçirmeye tercih ederim.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

nazım hikmet: hiç kimse esir doğmuş olduğundan dolayı kabahatli değildir. fakat esaretini haklı bulan, onu yaldızlayan esir, yeryüzünün en aşağılık mahlukudur.

ursula k. le guin: insanların nasıl hür olunacağını öğrenmeleri lazım. köle olmak kolaydır. hür bir insan olmak için kafanı kullanman lazım.

liam o'flaherty: pis bir çukurda koyunlar gibi ölmektense göğsünü kurşunlara siper ederek ölmek yeğdir.

10.10.2014

çıplak şölen

william s. burroughs

bir kişi hakkında, dinlemek yerine konuşarak daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

satmak, kullanmaktan beter alışkanlıktır. uyuşturucu kullanmayan satıcılar temas bağımlısıdır ve bu bağımlılık, söküp atılamayacak bağımlılıklardandır.

bağımlının utanması yoktur. diğer insanların iğrenmelerine kayıtsızdır. cinsel libido yokluğunda utancın varlığı kuşkuludur. müptelanın utancı, bağlı cinsellik dışı girginliğiyle ki o da aslen libidoya bağlıdır, birlikte yiter. bağımlı gayrişahsi bir bakışla bedenini, içinde yaşadığı maddeyi emecek araç olarak görür, etini at tüccarlarının soğuk elleriyle değerlendirir. ölü balık gözleri, harap damarlarda gezinir.

meczup, özel bir müslüman deli türüdür. diğer bozuklukların yanı sıra, sıklıkla epileptiktirler.

yaşam, her öğrencinin farklı bir ders öğrenmesi gereken bir okuldur.

inan bana eğer tüm bu gençlik cazibeleri
bugün onca hayranlıkla baktığım
yarın değişiverse ve kollarımdan uçup gitse
solup giden peri armağanları gibi (thomas more)

bismarck takımadalarının yerlileri gibi yalıtılmış gruplar.. aralarında aleni eşcinsellik yok; anasını sattığımın anaerkilliği. anaerkiller eşcinsellik karşıtı, uyumcu ve yavandır. anaerkil bir topluma denk geldiğin anda en yakın sınıra doğru koşmamalı, yürümelisin. koşarsan eşcinselliği bastırılmış polisin teki seni nallayabilir.

bunların hepsi salak köylülerdir ve en beterleri sözde eğitimlileridir. bu insanların sırf eğitilmesi değil, konuşması da yasaklanmalı. düşünmelerini yasaklamaya gerek yok, o kadarını doğa hallediyor.

tibet'teki her dağ tepesinde dolanan, amazon'da bir kulübede takılan, kenar mahallelerde yol kesen ak sakallı kaçıklardan hiç mi kurtulamayacağız?

adil ol ve olamıyorsan, taraflı ol.

kumarda tek kural vardır: kazanma da, kaybetme de serisiyle gelir. kazandın mı yükleneceksin, kaybettin mi tası tarağı toplayacaksın.

beyaz ışık çakması
karmakarışık böcek düşleri
ölümden ağzımda metal tadıyla uyandım
renksiz ölüm kokusunun izini sürmek
solgun bir gri maymunun doğum sonrası
kesik uzuvların hayalet seğirmeleri

her ajan taraf değiştirir ve her direnişçi davasını satar.

bağımlılar tek bedende birlikte yaşamaya eğilimlidir.

bağımlıların çoğu böyledir: bilmek istemezler. ve laf anlatamazsın. tüttürücü, tüttürmek dışında bir şey bilmek istemez. ve eroin bağımlısı da aynıdır. doğrudan olayın kendisi ve diğer her şey tıraş..

tanrı daha iyisini yarattıysa kendisine saklamıştır.

4.05.2014

utopialılar

thomas more


utopialılar sadece 6 saat çalışıyorlar. öğleden önce 3 saat iş görüyorlar, ardından yemeğe gidiyorlar, yemek sonrası 2 saat dinleniyorlar ve sonra 3 saat daha çalışıp akşam yemeği saatinde işi bırakıyorlar. 8 saat uyku uyuyorlar.

çalışma, yemek yeme ve uyku saatlerinin arasındaki vakitlerde serbestler; herkes canı ne istiyorsa onu yapıyor. tabi amaç öyle şamata yaparak ya da tembel tembel oturarak zaman öldürmek değil; herkesin kendi işinden gücünden artan boş zamanını hoşuna gidebilecek zihinsel bir uğraşıya vakfetmesi esas. zaten onların çoğu bu ara vakitlerini özgür sanatlarla meşgul olarak geçiriyor. buna karşın kendi boş zamanını yine kendi işiyle meşgul olarak geçirmek isteyen olursa -zaten çoğu da böyle yapıyor; çünkü bu tür kişilerin zihinleri bir bilim üzerinde yoğunlaşacak nitelikte değil- kimse onu engellemiyor; tersine, kamunun yararına hizmet ettikleri için özellikle takdir ediliyor.

utopialılar günde sadece 6 saat çalışıyorlar diye, belki de siz şimdi onların temel gereksinimlerini karşılamada dara düştüklerini sanacaksınız. ama durum hiç de böyle değil; çünkü bu 6 saat onların gerek temel, gerekse keyfi ihtiyaçlarını bol bol karşılamaya yetiyor da artıyor. nüfuslarının büyük bir bölümünün tamamen işsiz olduğu başka ulusları şöyle bir gözünüzün önüne getirecek olursanız, işte o zaman buradaki durumu daha rahat kavrayabilirsiniz. çünkü her şeyden önce, söz konusu uluslarda kadınların neredeyse hiç işi yok, yani demek ki nüfuslarının %50'si işsiz. kadınların çalıştığı memleketlerde ise bu kez onların yerine kocaları yan gelip yatıyor. sonra bütün o rahip takımının ve ruhban sınıfından olduğu söylenen adamların ne kadar tembel bir güruh olduğunu bir düşünün, katın bir de bunlara bütün zenginleri, özellikle toprak sahiplerini, hani halk arasında beyefendi ve soylu olarak adlandırılanları. bunlara bir de onların uşaklarını ekleyin, yani bütün şu baldırıçıplak kabadayı çetesini. son olarak da o gürbüz, sapasağlam dilencileri ekleyin hesabınıza, hani tembelliklerine kılıf uydurmak için kendilerini hep hastalıklı gösteren insanları. işte o zaman kesinlikle biz ölümlülerin tükettiklerinin, sizin sandığınızdan da az kişinin emeğiyle üretildiğini anlayacaksınız.

yöneticiler yurttaşlarını zorla lüzumsuz işlere koşmaz; çünkü böyle kurumsal bir devletin gözönünde tuttuğu ana hedef şudur: toplumun zorunlu ihtiyaçları karşılandıktan sonra, artan zamanı bütün yurttaşların fiziksel kölelikten zihinsel özgürlüğe ve gelişime aktarmalarını sağlamak. çünkü yaşamdaki mutluluğun temelinin bu ana hedefte yattığına inanırlar.

her kent dört eşit mahalleye ayrılmıştır. her bir mahallenin ortasında da ne ararsan bulabileceğin bir pazar yeri var. her ailenin kendi evlerinde ürettiği mallar bu pazara getirilir ve türüne göre tek tek ayrılıp ambarlara konur. aile büyüğü kendisinin ve hanesindeki kişilerin ihtiyaçlarını buralardan karşılar, ne istiyorsa parasız, hatta takas falan da yapmadan alır götürür. istediğini neden alamasın ki? her şey böyle bol bol yetip de artarken, birilerinin arsızlık edip ihtiyacından fazlasını söyleyeceğinden hiç kimsenin endişesi olmaz zaten. sonra bir adamın niçin lüzumsuz şeyler isteyeceği düşünülsün ki, hiçbir zaman dara düşmeyeceğinden adı gibi eminse?

yoksunluk endişesi nasıl ki her tür hayvanı açgözlü ve yırtıcı hale getirebiliyorsa, sadece insana özgü olan kibir, hani şu her şeye bol bol sahip olduğu için şımarıp kendisini bir şey sanmasına yol açan duygu da aynısını yapar. oysa utopialıların yaşam tarzında böyle bir şeyin esamesi bile okunmaz. her şeyi eşit olarak paylaştıkları için de hiç kimse zarurete düşmez ve dilenmek zorunda kalmaz.

utopialılar gökyüzünde seyredebilecekleri bunca yıldız, hatta güneşin kendisi dururken, ölümlü bir insanın minnacık bir mücevherin ya da daha doğrusu bir taş parçasının solgun pırıltısına kendini bu denli kaptırmasına sahiden hayret ediyor. ya da giysileri incecik yün ipliklerle dokunmuş diye bir insanın diğerlerinden daha soylu olduğunu düşünecek kadar çılgın olmasına bir anlam veremiyor. sonuçta bu yün ne kadar ince olursa olsun vaktiyle bir koyunun giysisiydi, hala da öyle, daha matah bir şey değil. altına da çok şaşırıyorlar; çünkü tamamıyla işlevsiz bir metal olduğu halde yeryüzünün bütün halklarınca insandan bile değerli görülüyor. öyle ki, bir kütükten daha duyarsız, aptallığı ile ahlaksızlığı atbaşı giden mankafa bir adam sırf şans eseri yığınla altını var diye onca bilge ve onca iyi insanı hizmetinde çalıştırabiliyor. ama kaderin oyununa gelip ya da yasaların azizliğine uğrayıp -yasalar en tepedekileri yerin dibine sokmakta kaderden aşağı kalmaz- serveti aile efradının en aşağılık serserisine geçtiği an, parasının yapışık ikizi veya uzantıymış gibi, kendisi de birdenbire kendi hizmetkarlarının hizmetkarı oluveriyor.

her şeyin ötesinde en çok hayret ettikleri ve iğrendikleri, insanların çıldırmışçasına birer tanrı gibi zenginlere tapması, hem de sırf zenginler diye; yoksa ne onlara bir borçları var ne de onlardan kendilerine gelecek bir zarar ziyan. ama aynı zamanda şunu da çok iyi bilirler ki, bu zenginler yaşadıkları sürece o tepeleme altın yığınlarından kendilerine zırnık koklatmayacak kadar da cimri ve açgözlüdürler.

utopia'da kadınlar 18 yaşına basmadan evlenemiyor; erkekler buna bir 4 yıl daha eklemek zorundalar. en bilgeler bile evlendiklerinde güzel bir vücudu erdemli bir ruhun çeyizi olarak kabul ediyorlar. hiçbir adam karısının rızası olmadan ve kendisine isnat edilen bir suçu bulunmadan, sırf bedensel bir kusuru var diye hiçbir koşulda boşanamıyor. çünkü yardıma en çok muhtaç olduğu anda bir insanı terk etmek utopialılara göre büyük zalimlik. hele yaşlılık dönemindeki insana her zamankinden daha fazla vefa gösterilmelidir diyorlar; çünkü yaşlılık hem beraberinde hastalık getirir hem de hastalığın ta kendisidir.

utopia'da çirkin ya da sakat bir insanla alay ederseniz, aşağılık ve rezil bir şekilde davranmış olduğunuzdan, alay ettiğiniz insanı değil de kendinizi gülünç duruma düşürmüş olursunuz. insanı kendi elinde olmayan kusuru için ayıplarsanız, sadece kendi budalalığınızı kanıtlarsınız.

çok az sayıda yasaları var; çünkü öyle iyi kurumsallaşmışlar ki, bu az sayıdaki yasa onlara yetiyor da artıyor. bu yüzden, cilt cilt hukuk kitabına ve bu kitaplar üzerine yazılmış sayısız yoruma sahip oldukları halde, bunların hala kendilerine yetmediğini söyleyen öteki halkları çok ayıplıyorlar. çünkü, baştan sona okunmayacak kadar çok, herhangi birinin anlayamayacağı kadar da karmaşık olan bu yasalara insanlardan uymalarını beklemenin tam bir adaletsizlik örneği olduğunu düşünüyorlar. ayrıca olayları ustalıkla çarpıtan, yasaları kılı kırk yararak tartışan avukatlardan da tümüyle arınmışlar. herkesin kendi davasını kendisinin savunmasını ve maruzatını bir avukata anlatacağına doğrudan doğruya bir yargıca anlatmasını daha uygun bulurlar. böylece laflar dolandırılmamış ve hakikate daha rahat ulaşılmış olacaktır. avukatından meseleyi çarpıtma dersi almayan bir davacı, sadece olanı biteni anlatacak, yargıç da bütün dikkatiyle anlatılanları tek tek zihninde tartarak masum insanları düzenbazların oyunlarına karşı koruyacaktır.

onlar anlaşmalara sadık kalınsa bile anlaşma yapma adetinin baştan kötü bir adet olduğunu düşünüyor. çünkü bu adet insanların birbirlerinin düşmanı ya da rakibi olarak doğduklarını ve yasaklayıcı bir anlaşma yapılmadıkça da birbirlerini öldürmelerinin kendilerine tanınan bir hak olduğunu düşünmelerine yol açar. bu, aralarında ufak bir tepe ya da dere gibi belli belirsiz bir sınır var diye bu sınırın her iki yanında kalan halkları birbirine bağlayan hiçbir doğal bağın olmadığını düşünmelerine benzer. kaldı ki, anlaşma devreye girdikten sonra bile iki halkın arasında dostluk artacak diye de bir şey yok; anlaşmanın taslağını yazarken bu kadar öngörüsüz davranıldığı ve karşı tarafın hakkını korumaya yönelik anlaşılır bir ifade olmadığı sürece çalıp çırpma hakkı her zaman baki kalacaktır.

onlara göre, doğanın dostluğu en güçlü sözleşmedir; insanları birbirine kopmaz bağlarla sıkıca bağlayan, anlaşmalardan çok iyi niyet, sözlerden çok içtenlikli bir sevgidir.

savaşı tamamen hayvani bir şey olarak görüyorlar; ama savaşmaya insan kadar düşkün bir başka canlının olmaması da kanlarını donduruyor. savaşta kazanılan onur kadar onursuz başka bir şeyin olamayacağını belirtiyorlar. ancak kendi sınırlarını korumak, dostlarının topraklarını işgal eden düşmanları püskürtmek ya da zorbaca baskı altına alınan bir halka acıdıklarından onu bütün güçleriyle bu zorbanın boyunduruğundan ve zulmünden kurtarmak için savaş yapıyorlar.

yaşam onlar için öyle bir çırpıda harcanacak kadar ucuz değildir; ama görevleri yaşamdan vazgeçmelerini emrettiği anda, açgözlüce ve aşağılık bir şekilde yapışılacak kadar da değerli değildir.

onlar arasında eskiden beri süregelen bir yasaya göre, hiç kimse dininden ötürü suçlanamaz.

tapınakları bir harika, muhteşem işçiliklerinin yanında, ancak birkaç tane olduklarından, aynı anda bir sürü insanı alacak kadar da devasa şekilde inşa edilmişler. buna karşın hepsinin içi biraz loş, mimarlıkla ilgili bilgisizliklerinden kaynaklanmıyor tabi bu durum; rahiplerinin tavsiyesine uyarak böyle yaptıklarını söylüyorlar. çünkü aşırı ışık düşünceleri dağıtır; az ve soluk ışıksa zihni toplar ve inanca daha fazla yoğunlaşmasını sağlar.

dinsel ayinlerinde asla hayvan kurban etmiyorlar ve bütün varlıklara yaşamları için can bahşeden merhametli tanrının kan dökülmesinden ya da katliamlar yapılmasından hazzetmeyeceğini düşünüyorlar. tütsüler yakıyorlar ya da başka türden hoş kokular saçacak şeyler, bir de bir sürü mum. aslında tanrısal varlığın bunların hiçbirine; hatta insanın edeceği dualara bile ihtiyacı olmadığını biliyorlar; ama yine de bu zararsız ibadet şeklinden haz alıyorlar ve böyle güzel kokuların, ışıkların ve ayinlerin gizemli bir güçle insanları heyecanlandırdığına ve tanrıya daha coşkulu bir ruhla ibadet etmelerini sağladığına inanıyorlar.

başka yerlerde herkes toplumdan söz eder durur; ama onların önem verdikleri tek şey kişisel çıkarlarıdır. oysa utopia'da kişiye özel meslekler olmadığından, herkes elinden geldiğince kamusal meslekleri icra etmeye çalışır. utopia dışındaki toplumlarda, birkaç kişi dışında herkes bilir ki, ülkesi ne kadar zengin olursa olsun, kendi geçimini kendi başına halletmedikçe açlıktan ölecektir. dolayısıyla bu acı gerçek onu, ötekiler dediği halkının çıkarından önce kendi çıkarını düşünmeye yöneltir. buna karşın utopia'da her şey herkesindir; kamuya ait ambarların dolu olmasına özen gösterildiği sürece hiç kimsenin kişisel olarak işine yarayacak herhangi bir şeyden yoksun kalacağına dair bir endişesi olamaz. çünkü burada malların paylaşılmasında cimri davranılmaz, burada hiç kimse yoksul değildir, hiç kimse dilenci değildir, hiç kimsenin hiçbir şeyi olmadığı halde herkes zengindir.

bütün endişelerden arınmış, neşeli ve dingin bir ruh haliyle yaşamak kadar büyük zenginlik var mı?

utopialılar parayı ve para hırsını ortadan kaldırmakla ne büyük bir bela yığınından kurtulmuş, ne çok cinayetin kökünü kazımış! çünkü para derdi bitince dolandırıcılıklar, hırsızlıklar, eşkıyalıklar, kavgalar, gürültüler, çekişmeler, isyanlar, cinayetler, ihanetler, zehirlemeler ve bu türden sadece geçici cezalar verebileceğiniz; ama asla önünü alamayacağınız bir yığın suçun da ortadan kalkacağını bilmeyen biri olabilir mi? para ortadan kaybolduğu anda korku, endişe, tasa, sıkıntı ve uykusuz geceler de sona erer. hatta yoksulluk, yani bizi paraya muhtaç kılan o biricik sorun bile, para tamamen ortadan yok olduğunda biter gider.

utopia dışındaki halkların arasında zerre kadar adalet ve eşitlik göreyim, kafamı keserim. ömrü boyunca hiçbir iş yapmayan ya da yaptığı işin topluma en ufak faydası olmayan bunca soylunun, sarrafın, tefecinin kah aylaklıkla, kah beş para etmez herhangi bir uğraşla kendini eğleyerek neşe içinde ve muhteşem bir yaşam sürdüğü bir toplumda hangi adaletten söz ediyorsunuz? bu arada ırgat, arabacı, marangoz, çiftçi de bir yük beygirinin bile taşıyamayacağı kadar ağır yükü sırtlayıp dur durak bilmeden çalışıyor; üstelik ürettikleri de öyle zorunlu şeyler ki, bunlar olmadan bir toplum bir yıl bile zor ayakta kalır. buna rağmen hepsi kıt kanaat geçiniyor, sefil bir yaşam sürüyor, yani neredeyse katırların bile yaşam koşulları onlardan kat kat iyi. işçiler zaten beş parasızlar, sırf boğaz tokluğuna onca emek harcıyorlar, yetmiyormuş gibi bir de kıtlık içinde geçirecekleri yaşlılıkları akıllarına gelince kahroluyorlar. çünkü bunların günlük kazançları o günü bile kurtaramayacak kadar az, hiçbir birikim yapamıyorlar, dolayısıyla yaşlılıkta geçim derdine düşmemek için o anki günlük kazançlarından bir şeyleri bir kenara koyacak durumları olmuyor.

söyleyin şimdi; aylaklıktan, asalaklıktan ya da boş zevklerin mucitliğinden başka bir iş yapmayan soylu denen kesime, sarraflara ya da bu türden başka adamlara bunca nimet yağdıran, buna karşın toplumun olmazsa olmazı olan çiftçilere, madencilere, ırgatlara, arabacılara, marangozlara zırnık koklatmayan, tersine onların en verimli çağlarını en ağır işlerde çalıştırarak sömüren, yaşlandıklarında ya da ağır hastalıklara yakalanıp elden ayaktan düştüklerinde de onca uykusuz geçen gecelerini, onca hayırlı hizmetlerini bir kalemde silip onları sefil bir halde ölüme terk eden bir devlet hem insafsız hem nankör değil de nedir? dahası, zenginlerin türlü hileye başvurup ya da kamu yasalarını kendi kitaplarına uydurup yoksulun o üç kuruşluk kazancından da her gün kendilerine bir şeyler yontması olacak şey mi? her şeyi bir kenara bırakın, en başta toplumun pastasından en iyi dilimi hak edenlere minik bir lokma verilmesi büyük haksızlık; ama bir yasa çıkarılıyor ve bu haksızlık da kılıfına uyduruluyor, sonra da buna adalet deniyor.

günümüzde büyüyüp serpilen toplumları gözümün önüne şöyle bir getiriyorum da; oralarda devlet adına ya da namına sadece kendi çıkarlarına hizmet eden zengin sınıfın entrikalarından başka bir düzen göremiyorum. çünkü zenginler öncelikle türlü dalaverelerle ele geçirdikleri ve üst üste yığdıkları malları nasıl hiç kaybetmeden korurum endişesi içindeler; bu konuda her türlü yolu, her türlü kurnazlığı deniyor, bunun üzerine kafa yoruyor, ardından da yoksulun ürettiklerini ve emeğini olabildiğince ucuza kapatmanın yollarına bakıp onu iliğine kemiğine dek sömürüyor. sonra da bu dalaverelerin toplumun çıkarı için -buna yoksul kesim de dahil tabi- gözetilmesi gerektiğini buyuruyorlar; böylece hepsi anında yasa oluyor.

1.02.2013

ütopya

john reader

thomas more, utopia'sında (çevresi 500 mil olan, bilinen dünyanın ötesinde bir yerlerde bulunan bir adadır) hiçbirinin yanındakinden, bir günlük yürüme mesafesinden daha uzak olmadığı tarzda bölge sathına dağılmış 54 şehir yaratır. başkent amourote'dur; fakat diğer 53 şehirden hiçbir farklı özelliğiyle ayrılmaz; ne de olsa hepsi aynı boyutta ve benzer planda inşa edilmiştir.

more'un anlatıcısı, "birini tanıyan, hepsini tanır; hepsi birbirine benzer" der. "evler iyi ve görkemli binalardır ve birbirine bitişik, uzun bir sırada, tüm cadde boyunca herhangi bir taksim ve ayırma olmaksızın dururlar. caddeler yirmi ayak genişliğindedir." her 10 yılda bir ev sahipleri çekiliş yapmalı ve buna göre evlerini değiştirmelidirler.

herkes bir iş sahibidir (marangoz, taş işçisi, nalbant, terzi) ve belli sayıda şehir sakininin her yıl taşradan aynı sayıda insanla yer değiştirmesi gerektiğinden, herkes deneyimli bir çiftçidir de. 6 saatlik bir işgünü kuraldır ve herkese her şeyden yeteri kadar sağlamak için kafidir. gıda ve tüm ihtiyaçlar, her bölgede görevli yetkililerin serbestçe gerekenleri temin ettiği ambarlarda muhafaza edilir. ailelerin evlerinde yemelerine izin verilir; fakat genelde müzik ve eğitici okuma eşliğinde, mükemmel yiyecek bulunan (görev planına göre kadınlar pişirmektedir) toplu alanlarda yemeyi tercih ederler. boş vakit bahçe işleriyle, konferanslara katılarak, satranç ve benzeri oyunlarda zihin egzersiziyle geçirilir. şarap tavernaları ya da birahaneler yoktur; "ne gizli saklı bir köşe ne de art niyetli meclisler ya da kanundışı toplantılar" olur. herkes saat sekizde yatağa girer.

utopia'da para diye bir şey yoktur; hatta bir değer karşılığı mal kavramı da. utopialıların deniz kenarından topladıkları inciler ve belli kayalıklardan kopardıkları elmaslar çocukları donatmak üzere kullanılır ve büyüdüklerinde bizzat çocuklar tarafından atılırlar. değerli metaller sadece faydaları ölçüsünde değerlenirler: "altın ve gümüşten ekseriyetle, sadece ortak alanlarda değil, özel evlerinde de lazımlık ve son derece bayağı işlerde kullanılan diğer araçları yaparlar."

mahremiyet görece bir kavramdır. kırsal kesimde kırk kişiden az olan hane veya çiftlik yoktur; komün halinde, "hem bilge, ağırbaşlı hem de kadim kişiler olan evin iyi adamı ve iyi kadınının kuralı ve düzeni altında" yaşanır. şehirlerde her evin önde ve arkada kapısı olur; fakat bunlar asla kilitlenmez ya da sürgülenmezler ve açmak o kadar kolaydır ki, bir parmakla dokunmak yeter. herkes herhangi bir eve çekinmeden veya hırsızlıkla suçlanma korkusu olmaksızın girebilir; "çünkü evde özel ya da herhangi bir kişiye ait hiçbir şey yoktur."

more'un utopia'sı her şeyi paylaşan ve hayatlarını yöneten kurallara kesinlikle bağlı; mutlu, sağlıklı, iyi huylu ve halk ruhu taşıyan insanların ülkesidir. herkes kişisel çıkarlarını ortak iyilik için feda eder. bu önerme, platon'dan marx'a, üretilen her ütopyada bulunur. sıkı davranış kurallarına herkesin memnuniyetle uyuşu, rekabet olmaması, her konuda herkese eşitlik. bu bir mümkün olabilse, insanlığın sorunları ve şehir bir hamlede yok olurdu. fakat tabii ki ütopya idealinin kalbinde bir paradoks yatar: sıkı kurallar ve "dayatma eşitlik", neyin eşit olup olmadığına karar verecek bir otorite gerektirir. george orwell'in işaret ettiği gibi, bazıları kendilerini diğerlerinden daha eşit göreceğe benzerler.

evrim, insan biyolojisi, sosyolojisi ve politika hakkındaki bilginin modern haline bakılırsa, bütün ütopik masallara resmen sinmiş hakikatsizlik gözden kaçacak gibi değil. bunlar oldukça ilginç ve eğlendirici olabiliyorlar; fakat tamamen gerçekdışı haldeler. ayrıca her şeyin son derece düzenli, mükemmel ve tahmin edilir halde olduğu ütopya'da hayat aşırı sıkıcı hale gelmez mi? insanlar iyi bir şeye bu kadar dayanabilir mi? muhakkak birisi bir ara, bir yerde geç yatacak, altın bir lazımlık çalacak veya başka şekilde sınırı aşacaktır; sadece mükemmeliyetin monotonluğundan kurtulmak için de olsa. victoria dönemi romantiklerinden william morris'in ütopik fablı "olmayan yerden haberler"de kırgın bir büyükbabanın ağzından söylediği gibi:

"sanırım insan, hayatında nemli bir bulutun üzerine oturup ilahiler söylemekten daha iyi şeyler yapabilir."

29.11.2012

uzun lafın kısası

antonio gramsci: eskinin çürüyüp yok olduğu, yeninin ise bir türlü ortaya çıkamadığı bir değersizleşme, bir çürüme, bir nihilizm dönemi yaşıyoruz.

mine söğüt: hayat tuhaflıklarla doludur ve katlanılabilir olmasını bu tuhaflıklara borçludur.

carlos fuentes: eğitim olmadan ne ilerleme ne de mutluluk olur; onun olmadığı yerde çürüme, barbarlık ve utanç vardır.

dragan babic: bir kızla bir arada olduğunda, kız yalnızca senin onun vücuduyla ilgili şeyler zırvalamanı tercih eder.

francesco sorti/rita monaldi: en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

herakleitos: insan ruhu bir uzak ülkedir ki ulaşılmaz, keşfe çıkılamaz.

john fowles: toplumun şansı kontrol altına almak için kullandığı yollardan biri de -kölelerinin seçme özgürlüğünü önlemek adına- geçmişin şimdiden daha asil olduğunu söylemektir.

lawrence durrell: din, tanınmayacak derecede yozlaştırılmış sanattan başka bir şey değildir.

paul lafargue: çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.

albert camus: hepimiz zindanlarımızı, cinayetlerimizi, yıkımlarımızı kendi içimizde taşırız.

seneca: hiç kimse bir maskeyi uzun süre taşıyamaz. rol yapma, çok geçmeden asıl doğasına döner.

thomas more: bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.

31.10.2012

uzun lafın kısası

albert camus: insan eninde sonunda her şeye alışır.

john keats: yüreğin sevdalarından ve hayal gücünün hakikatinden başka hiçbir şeyden emin değilim.

aristoteles: içine biraz delilik karışmamış büyük deha yoktur.

stanislaw lem: bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabi; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.

dave eggers: para, gerçekten de somut olan yegane iletişim aracıdır.

franz kafka: eski taşlar altında yatan bir tespih böceğinden seni daha üstün yapan tek şey, kendine karşı duyduğun tiksintidir.

thomas more: kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.

dany cohn-bendit: yaşam denilen şey gerçeğin peşinde alınan yoldur. kimi zaman bir arpa boyu da olsa, insan gerçeğe baktığında hep ilerler.

mine söğüt: insanoğlunun en büyük gafleti, nereden gelip nereye gittiğini bilmemesidir.

şebnem şenyener: tehlike güvenin içinde büyür; insan en fazla kendini güvende hissettiğinde en büyük tehlike ile karşılaşır, en büyük hasara uğrar.

paul lafargue: ilerlemenin tek yolu, tanrıya savaş açmaktır.

susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.

7.09.2011

özel mülkiyet

thomas more

özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır. özel mülkiyet var olduğu sürece insanlığın en büyük ve en faydalı kesimi yoksulluğun ve çetin yaşamın getirdiği kaygıların malum yükü altında ezilecektir. kabul, bu yük bir dereceye kadar hafifletilebilir; ama asla tamamen ortadan kaldırılamaz.

belki bir yasa çıkarırsınız ve insanların belli bir dönüm araziden fazlasına sahip olamayacağını ya da belirlenmiş meşru bir gelirin üstünde gelir elde edemeyeceğini söylersiniz. birtakım başka yasalarla kralın haddinden fazla güç sahibi olmasını, halkın da fazla asi olmasını önlersiniz. iyileşme umudu hiç kalmayan hasta bir bedeni sürekli pansuman yaparak canlı tutmaya çalışır gibi, bu tür yasalarla toplumsal marazları bir dereceye kadar hafifletebilir, yumuşatabilirsiniz. ama özel mülkiyet var olduğu sürece bunların tamamen iyileşmesini ve sağlıklı bir doğaya kavuşmasını asla bekleyemezsiniz. çünkü bedenin bir kısmındaki yarayı iyileştireceğim derken başka bir kısmında daha kocaman yaralar açarsınız. bir yaraya verdiğiniz ilaç başka bir yerde hastalığa neden olur. çünkü bir taraftan almadıkça diğer tarafa hiçbir şey veremezsiniz.

27.08.2011

hırsızlık

thomas more

hırsızlara uygulanan idam cezası aslında hiçbir hukuka sığmaz, kamuya da pek yararı yok. çünkü hırsızlık yapandan intikamınızı bu kadar zalimce aldığınız halde, insanları hiçbir şekilde bu işten vazgeçiremiyorsunuz. adi hırsızlık bir insanın kellesini uçuracak kadar büyük bir suç sayılamaz; geçimini bir şekilde karşılayamayan insana ne kadar büyük ceza verirseniz verin onu hırsızlıktan alıkoyamazsınız. hırsızlık yapana ağır ve korkunç cezalar vermeden önce, insanlara yaşamlarını idame ettirecekleri imkanlar sunarsanız, hiç kimseyi ölümü bile göze almak pahasına hırsızlık yapmak zorunda bırakmazsanız, sonuçta kazançlı çıkan yine siz olursunuz.

bir hırsızın ya da bir katilin eşit şekilde cezalandırılmasının toplum için ne denli yanlış ve ne denli zararlı olacağını bilmeyen yoktur. çünkü bir hırsız hırsızlığa mahkum olmanın katilliğe mahkum olmak kadar tehlikeli olduğunu bilirse, sadece parasını çalıp kaçacağı adamı bu kez bir de öldürecektir. çünkü nasıl olsa yakalandığında çok daha büyük bir tehlikeyle karşılaşmayacaktır; hatta cinayet onun için daha büyük bir güvencedir; çünkü olayın tek tanığı ortadan kalkınca işlenen suçu gizleme olasılığı da artacaktır. demek ki biz hırsızların gözünü bu kadar acımasızca korkutalım derken, aslında onları masum insanları katletmeye sürüklüyoruz.

19.07.2011

altın sevgisi

thomas more

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

doğa altına ya da gümüşe insanoğlunun öyle kolay kolay vazgeçemeyeceği bir değer yüklememiş. nadir bulunduklarından ötürü onları değerli kılan salt insanların budalalığı. buna karşın o müşfik anamız doğa; hava, su ve toprak gibi olmazsa olmazları gözlerimizin önüne sermiş, değersiz ve bir yararı dokunmayacak şeyleri ise bizden olabildiğince uzaklaştırmış.

hazinen çalındı farz et ve sen çalındığından bihaber 10 yıl sonra bu dünyadan göçtün gittin; o 10 yıl boyunca altınların ha bıraktığın yerde duruyor olsun, ha alınıp götürülmüş olsun, senin için artık bir anlam ifade eder mi? nasıl olsa her iki türlü de seninle bir alakaları yoktu ki.

kimseye bir faydası olmayan şu içi boş saygı gösterilerinden gurur duyanlar da aynı şekilde akılsız değil mi? birilerinin huzurunuza başı çıplak olarak çıkması ya da önünüzde diz çökmesi size doğal ve gerçek bir haz verebilir mi? dizlerinizdeki ağrıyı geçirebilir mi mesela? ya da aklınızı başınıza getirebilir mi? böyle sahte haz görüntüsü sergileyenlerin başında, soylu olduklarını düşünüp kendileriyle gurur duyanlar ve böyle atalardan doğmuş olmalarını ellerini çırparak kutlayanlar gelir ki, aslında muhteşem birer delilik örneğidir her biri.

29.06.2011

uzun lafın kısası

shakespeare: hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.

aristoteles: ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden.

dragan babic: aşk arzuyla başlar. arzusuz aşk, düdüklemeyi beceremeyen kimselerin uydurdukları masallardır.

franz kafka: çocuklar için ana babanın yapması gereken tek şey onları bağrına basmaktır.

herman melville: kulağa garip gelecek olsa da, genç ve güzel bir kadını sigara içmek kadar çekici kılan bir şey daha yoktur.

jorge luis borges: belki de bizim insan olarak hayatımız bir ormanda sessizce yürüyen bir kaplanın kafasından geçenlerdir.

tommaso campanella: her şey kendi benzerini arar ve bulur.

paulo coelho: insanlar yalnızca elde edip edemeyeceklerinden emin olamadıkları şeylere değer verirler.

thomas more: kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.

albert einstein: sadece iki şey sonsuzdur: evren ve insanın aptallığı ve ben ilkinden o kadar da emin değilim.

tomris uyar: oyalayıcı bir şey yazmaktansa kopkoyu bir karamsarlığı yeğlerim.

montaigne: insanın doğuşunu görmekten herkes kaçar; ama ölümünü görmeye koşa koşa gideriz. insanı öldürmek için gün ışığında, geniş meydanlar ararız; ama onu yaratmak için karanlık köşelere gizleniriz.

2.01.2011

ütopya denen arzu

fredric jameson

şiddet bir ideolojidir ve devlet iktidarının ve yasaların icazet verdiği fiziksel baskının yapısal ihmali etrafında inşa edilmiştir. şiddet her zaman sağ ve muhafazakar ya da karşıdevrimci baskı tarafından başlatılır; sol şiddet yalnızca buna bir yanıttır. siyasal şiddet kendi başını yer ve diyalektik olarak muarızlarının elini güçlendirir.

burrhus frederic skinner: hiçbir zaman, sanata yer kalmayacak denli tatmin edici bir dünya yaratamayacağız.

toplumsal bütünlük hiçbir zaman; hatta sayısal açıdan en sınırlı insan grupları söz konusu olduğunda bile temsil edilemez; ama kimi zaman haritası çıkarılabilir ve temel eğilimlerin ve uçuş hatlarının çok daha açık bir şekilde okunabileceği küçük ölçekli bir modelin oluşturulmasına olanak tanıyabilir. diğer zamanlarda, bu temsili süreç olanaksızdır; insanlar tarihle ve toplumsal bütünlükle, güçleri fark edilemeyen şaşırtıcı bir kaos olarak karşılaşırlar.

"bu tapınakların içi gün ortasında bile alacakaranlıktır. böyle olması mimari konusundaki bilgisizliklerinden değil, rahiplerin isteğinden ötürüdür. rahiplere göre fazla ışık düşünceleri dağıtır; oysa donuk, loş ışık düşünceleri toplar, dini duyguyu yoğunlaştırır." (ütopya/thomas more)

jean-jacques rousseau: hayata gözlerini yeni açmış olan bir halkın sıhhatli siyaset ilkelerinin zevkine varabilmesi ve devlete ilişkin temel akıl kurallarını uygulayabilmesi için, sonucun neden durumuna geçmesi, kurumun yaratacağı kolektif ruhun bu kurumu yönetmesi; insanların da yasaların etkisi altında varacakları duruma daha önceden varmış olmaları gerekir.

jean-françois lyotard: şunu açıkça belirtmek gerekir: ilkel ya da vahşi topluluk yoktur; hepimiz vahşiyiz ve tüm vahşiler kapitalleşmiş kapitalistlerdir.

insan aklı aynı anda ancak birkaç şeyle meşgul olabilir. şuracıkta ve şu anda, önümüzde olup biteni görebilir; ne ölçüde bütünleşmiş, ne ölçüde birbirini tamamlıyor olsa da, bu süreçler silsilesine zihnimizde eşzamanlı yer veremeyiz. dolayısıyla algılama yetilerimiz de pek basit fenomenler karşısında bile sınırlıdır. tek insanın yazgısı anlamla dolup taşabilir; birkaç yüz kişininki az da olsa yine anlamlı olabilir; ama binlerce, milyonlarca insanın tarihi hiçbir anlam taşımaz; bu noktada kelimeler kifayetsiz kalır. bakışıkça ise milyon; hatta milyar üzeri n'dir: kavranamaz. her biri on kronecker sığasında uçsuz bucaksız dehlizlerden geçer, araştırma ışıklarının parlaklığında renkten renge bürünen ve yükseklerde kanat çırpan kirişlerin uçuşunu, çapraz inen ve birbirini tam anlamıyla dengeleyen esnek kubbeleri izleyebilmek için, soluk alıp veren kemerlerin büklümlerine tutuna tutuna, kuşlar gibi boynumuzu uzata uzata, sürüyle karınca misali emekleriz. gördüğümüz bir tek anın yetkinliğidir o kadar. çünkü burada, her şey gelip geçer; sonunda sönüp gider. sürecin yalnızca bir bölümünü gözlemleyebiliriz, bir devler orkestrasında yalnızca bir tek telin titreşimini duyar gibi. yukarıda ve aşağıda, algılamanın da imgelemin de sınırları ötesinde, adeta matematiksel kontrpuanla yazılmış bir partisyon gibi iç içe geçmiş binlerce, milyonlarca eşanlı dönüşümün sürüp gittiğini bilirdik; ama bunu asla kavrayamazdık. geometrik bir senfoni gibi tasarlanmıştı her şey; ama onu işitecek kulak yoktu bizde. (solaris/stanislaw lem)

başını soktuğun yeri kırağı çaldıysa
gecenin bittiğine şükredersin

"özgürlük alemi gerçek anlamıyla ancak emeğin zorunluluk ve dışsal faydalarla belirlendiği alanın bittiği yerde başlar; dolayısıyla bu alem, doğası gereği, gerçek maddi üretim alanının ötesinde yer alır. nasıl vahşi insan, ihtiyaçlarını karşılamak, yaşamını sürdürmek ve soyunu devam ettirmek için doğayla boğuşmak zorundaysa, uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir ve bunu, bütün toplumsal biçimlerde, bütün muhtemel üretim tarzlarında yapmak zorundadır. insan geliştikçe ihtiyaçları da artacağı için, bu doğal zorunluluk alanı genişler. bu alanda özgürlük ancak toplumsallaşmış insanın, birleşik üreticilerin, doğayla ilişkilerini rasyonel bir biçimde düzenlemesine dayanır; doğanın kör güçlerinin tahakkümüne boyun eğmek yerine doğayı kolektif olarak denetim altına almasına ve bunu insan doğasına layık ve uygun koşullarda gerçekleştirmesine dayanır. ama bu her zaman bir zorunluluk alemi olarak kalır. gerçek özgürlük alemi, insanın güçlerinin başlı başına bir amaç haline gelmesi, bunun ötesinde başlar; yine de ancak bu zorunluluk alemi temelinde gelişebilir. işgününün kısaltılması bunun temel önkoşuludur." (kapital/karl marx)

16.10.2010

ütopya

thomas more

servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

kralların meclisinde felsefenin yeri olmaz.

bilgeler caddelere dökülen halkın sağanak halde yağan yağmurdan iliklerine kadar ıslandıklarını görünce onca dil dökerler; ama insanları bir türlü yağmurun altından kaçıp evlerine girmeye ikna edemezler. dışarı çıksalar, bu kez kendileri de diğerleri gibi ıslanacak, kimseye bir faydaları olmayacaktır. bu yüzden evlerinde kalırlar; diğerlerinin budalalığını tedavi edememiş olsalar da hiç değilse kendilerini güvenceye alır ve bununla yetinirler.

kibir için zenginliğin ölçüsü kendisinin neye sahip olduğu değil, başkalarının neye sahip olmadığıdır.

özel mülkiyet tamamıyla terk edilmedikçe, malların eşit ve adil bir yöntemle dağıtılması ya da insanların yaşamının refaha kavuşması olanaksızdır. özel mülkiyet varolduğu sürece insanlığın en büyük ve en faydalı kesimi yoksulluğun ve çetin yaşamın getirdiği kaygıların malum yükü altında ezilecektir. kabul, bu yük bir dereceye kadar hafifletilebilir; ama asla tamamen ortadan kaldırılamaz.

belki bir yasa çıkarırsınız ve insanların belli bir dönüm araziden fazlasına sahip olamayacağını ya da belirlenmiş meşru bir gelirin üstünde gelir elde edemeyeceğini söylersiniz. birtakım başka yasalarla kralın haddinden fazla güç sahibi olmasını, halkın da fazla asi olmasını önlersiniz. iyileşme umudu hiç kalmayan hasta bir bedeni sürekli pansuman yaparak canlı tutmaya çalışır gibi, bu tür yasalarla toplumsal marazları bir dereceye kadar hafifletebilir, yumuşatabilirsiniz. ama özel mülkiyet var olduğu sürece bunların tamamen iyileşmesini ve sağlıklı bir doğaya kavuşmasını asla bekleyemezsiniz. çünkü bedenin bir kısmındaki yarayı iyileştireceğim derken başka bir kısmında daha kocaman yaralar açarsınız. bir yaraya verdiğiniz ilaç başka bir yerde hastalığa neden olur. çünkü bir taraftan almadıkça diğer tarafa hiçbir şey veremezsiniz.

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

bazen yapacak bir şey kalmadığında zorunluluk sizi cesur kılar.

hırsızlara uygulanan idam cezası aslında hiçbir hukuka sığmaz, kamuya da pek yararı yok. çünkü hırsızlık yapandan intikamınızı bu kadar zalimce aldığınız halde, insanları hiçbir şekilde bu işten vazgeçiremiyorsunuz. adi hırsızlık bir insanın kellesini uçuracak kadar büyük bir suç sayılamaz; geçimini bir şekilde karşılayamayan insana ne kadar büyük ceza verirseniz verin onu hırsızlıktan alıkoyamazsınız. hırsızlık yapana ağır ve korkunç cezalar vermeden önce, insanlara yaşamlarını idame ettirecekleri imkanlar sunarsanız, hiç kimseyi ölümü bile göze almak pahasına hırsızlık yapmak zorunda bırakmazsanız, sonuçta kazançlı çıkan yine siz olursunuz.

bir hırsızın ya da bir katilin eşit şekilde cezalandırılmasının toplum için ne denli yanlış ve ne denli zararlı olacağını bilmeyen yoktur. çünkü bir hırsız hırsızlığa mahkum olmanın katilliğe mahkum olmak kadar tehlikeli olduğunu bilirse, sadece parasını çalıp kaçacağı adamı bu kez bir de öldürecektir. çünkü nasıl olsa yakalandığında çok daha büyük bir tehlikeyle karşılaşmayacaktır; hatta cinayet onun için daha büyük bir güvencedir; çünkü olayın tek tanığı ortadan kalkınca işlenen suçu gizleme olasılığı da artacaktır. demek ki biz hırsızların gözünü bu kadar acımasızca korkutalım derken, aslında onları masum insanları katletmeye sürüklüyoruz.