31.1.16

uzun lafın kısası

alexandre dumas: iyi nedenler kadar hiçbir şey insana cesaret veremez.

andre breton: en yalın gerçeküstü edim, elde tabanca sokağa fırlamak ve kalabalığa, gücünün yettiğince, gelişigüzel ateş etmektir.

bertolt brecht: ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı.

choderlos de laclos: erkekler böyledir işte; hepsi de alçakça şeyler kurar, kurduklarını yapmakta bir beceriksizlik, bir korku gösterdiler mi adına ahlak temizliği, namus derler.

william blake: hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

erich fromm: esenlik, insanın insana ve doğruya duyguyla bağlı olması demektir; ayrılıktan, bölüklükten, kopukluktan, yabancılaşmadan kendini kurtarıp var olan her şeyle bir olduğunu bir yaşantı durumuna getirmek demektir.

jaroslav hasek: insanları boğazlamanın ilk hazırlıkları, her zaman, ya tanrı adına ya da insanoğlunun kendi kafasında yarattığı yüce bir varlık adına yapılmıştır.

kierkegaard: tüm ruhunla umutsuzluğa kapıl; umutsuzluğa kapılan, sonsuz insanı bulur.

mehmed uzun: bireyin dilini, dinini ve kimliğini yasaklamak ya da yok etmek için çalışmak bölücülüktür. sadece bölücülük değil bir insanlık suçudur da.

orson welles: kabil'den bu yana binlerce yıl geçti ve cinayet hala genellikle amatörlerin elinde olan bir iş.

sabahattin eyüboğlu: en büyük ahlaksızlık ahlak adına yapılandır.

yasunari kawabata: belki de doğrudur, bir insan o kadar doğru olamaz; öteyi beriyi düşünmek zorundadır çünkü.

29.1.16

bir kadının mazeretleri

clarissa pinkola estes

bir kadının birbirine iliştirebileceği tüm mazeretleri işittim: "yetenekli değilim. önemli değilim. eğitimli değilim. bir fikrim yok. nasıl bilmiyorum. ne bilmiyorum. ne zaman bilmiyorum." ve içlerindeki en kötüsü: "zamanım yok." pişman olup bir daha asla yalanlar söylemeyeceklerine dair söz verene kadar onları altüst etmek, sarsmak istemişimdir hep. ama buna gerek kalmaz; çünkü bunu, düşlerdeki karanlık adam yapacaktır. eğer o da yapmazsa, o zaman bu işi bir başka düş aktörü üstlenecektir.

ruhun ve benliğin ıskartaya çıkarılmış, değersizleştirilmiş ve "kabul edilemez" boyutları karanlıkta öylece yatmaz; tersine, ne zaman ve nasıl bir özgürlük hamlesinde bulunacaklarının planlarını yaparlar. bilinçdışında fokurdayıp köpürürler, çağıldarlar, kaynarlar; ta ki bir gün üstlerindeki kapak, ne kadar sıkı kapatılmış olursa olsun, taşkın bir sel halinde ve kendi bildikleri gibi dışarıya ve yukarıya doğru patlayana kadar.

yazarlar, ressamlar, dansçılar, anneler, arayıcılar, mistikler, öğrenciler ya da gezginler; yazmayı, resim yapmayı, dans etmeyi, anneliği, araştırmayı, bakmayı, öğrenmeyi, talimi bıraktıklarında, gölge hayat ortaya çıkar. bunları yapmayı uzun zaman harcamalarına karşın, istedikleri sonuca ulaşamamaları ya da hak ettikleri kadar tanınmamaları ya da sayısız başka nedenler yüzünden bırakmış olabilirler. yaratıcı güç hangi nedenle olursa olsun durunca, tabii bir şekilde ona doğru akan enerji de fırsatını bulduğu her an ve her yerde yüzeye çıkabileceği yer altına iner. bir kadın, gündüzleri istediği her şeyi tam anlamıyla yapamayacağını hissettiğinden, garip bir ikili hayat sürdürmeye başlar. gündüz saatlerinde "miş" gibi yaparken, fırsatını bulduğunda bambaşka bir şekilde davranır.

bir kadın, hayatını güzel, temiz ve küçük bir pakete tıkıştırırmış gibi yaptığı zaman, aslında sadece bütün hayati enerjisini gölgeye sokarak yay gibi germektedir. böyle bir kadın, "iyiyim, ben iyiyim" der. odanın diğer köşesinden ya da aynada ona bakarız. biliriz ki iyi değildir. sonra bir gün bir zurnacıyla tanışıp bilardo salonu güzeli olmak için tippicanoe'ye kaçtığını duyarız. ve ne oldu diye şaşırırız; çünkü biliriz ki, zurnacılardan nefret etmektedir ve her zaman tippicanoe'de değil, orcas adası'nda yaşamak istemiştir. üstelik, daha önce bilardo salonlarından hiç söz etmemiştir.

kadınlar kendilerini bu şekilde kandırırlar. bir yandan ne türden olursa olsun hazinelerini fırlatıp atarken, diğer yandan da mümkün olan her şekilde ıvır zıvır şeylerin peşinden koşarlar. yazıyorlar mı? evet ama gizlice; bu yüzden de kendilerine destek olabilecek geri besleme bulamazlar. öğrenci olarak sınırlarını zorluyor mu? evet ama gizlice; bu yüzden de hiçbir yardım göremez ve ustası yoktur. sanatçı tamamen özgün işler üreterek riske mi giriyor, yoksa soluk taklitler sunarak örnek olmak yerine taklitçi haline mi geliyor? peki, ya hiç hırsları yokmuş gibi davranan ama kendisinin, halkının, dünyasının başarılarını yüreğinde hisseden tutkulu kadınlar? sıkı ve güçlü bir hayalperesttir, yine de kendini suskunluk içinde mücadeleye verir. sırdaşsız, rehbersiz, küçücük bir yüreklendirici bölüm bile olmadan yaşamak ölümcüldür.

vahşi olanın kapısında her zaman bir muhafıza ihtiyacı vardır; yoksa istismar edilecek ve hor kullanılacaktır.

içerideki ve dışarıdaki büyük tehlikeler karşısında ya da psişeyle veya gerçek hayatla ilgili vahim bir durumu gizlemek için iyi, terbiyeli ve uyumlu olmaya çalışmak kadını ruhsuzlaştırır. onu bilgisinden, hareket etme yeteneğinden koparır. yüksek sesle karşı çıkmayan, açlığını gizlemeye çalışan, içinde hiçbir şey yanmıyormuş gibi davranan masaldaki çocuk gibi modern kadınlar da aynı bozukluğa sahiptir ve anormal olanı normalleştirirler. bu bozukluk, bütün kültürlerde dal budak salmıştır. anormalin normalleştirilmesi, normalde durumu düzeltmek için sıçrayıp duran tinin can sıkıntısı, kendini beğenmişlik ve sonunda da yaşlı kadın gibi körlüğün içinde batıp kalmasına neden olur.

yaşam alanının yitirilmesinin özgür bir yaratığın başına gelebilecek en feci olay olduğunu çok iyi biliyoruz. sanki biz aynı şeylerle kuşatılmamışız, sanki biz bunlardan etkilenmiyormuşuz gibi, diğer yaratıkların doğal yaşam alanlarının kentler, çiftlikler, otoyollar, gürültü ve diğer uyumsuzluklarla çepeçevre işgal edildiğine ateşli bir şekilde işaret ediyoruz. hayvanların hayatlarını sürdürmeleri için en azından zaman zaman bir yuvaya, kendilerini hem korunmuş hem de özgür hissettikleri bir yere sahip olmaları gerektiğini biliyoruz.

bir kadına psişik olarak ölmekte olduğunu hissettiren şey daha fazla enerji, bilgi, fikir ve heyecan yatırımının olmamasıdır.

bir kadının depresyonlarının, can sıkıntılarının ve sayıklamalı kafa karışıklıklarının çoğu, yeniliğin, şevkin ve yaratıcılığın kısıtlandığı ya da yasaklandığı son derece sınırlı bir ruhsal yaşamdan kaynaklanır. kadınların doğal ve vahşi içgüdülerinin kültürel olarak kısıtlanması ve cezalandırılması yüzünden, yeteneklerinin hala büyük oranda çalındığını ve sakatlandığını görmezden gelemeyiz.

bir kadın kıtlık, esir düşme, içgüdülerinin yaralanması, yıkıcı seçimleri ve buna benzer diğer tüm yollarla iyice dibe vursa bile, unutmayın ki dip, psişenin yaşayan köklerinin bulunduğu yerdir. bir kadının vahşi temelleri tam da buradadır. yeni bir şeyi tekrar ekmek ve büyütmek için en iyi topraktır dip. bu anlamda dibe vurmak, son derece acı verici olsa da, aynı zamanda tohum ekmenin zeminidir.

peri masalları on sayfa içinde sona erse de, yaşamlarımız daha uzun sürer. bizler çok ciltli kitap takımlarıyız. hayatımızın bir bölümü duvara toslayıp yansa da, her zaman bizi bekleyen bir bölüm ve sonra başka bir bölüm daha vardır. doğrusunu yapmak, hayatlarımızı sahip olmayı hak ettiğimiz şekillerde biçimlendirmek için her zaman daha başka fırsatlarımız olacaktır. bir başarısızlıktan nefret ederek zamanınızı harcamayın. başarısızlık, başarıdan daha büyük bir öğretmendir. dinlemeyi öğrenin, devam edin.

hayat ve adanma birbirini tamamlar. kırmızı, hayatın ve adanmanın rengidir. coşkulu bir hayat yaşamak için çeşitli fedakarlıklarda bulunmamız gerekir. eğer üniversiteye gitmek istiyorsanız zaman ve parayı feda etmeli ve bu girişim üzerinde yoğunlaşmalısınız. eğer yaratmak istiyorsanız, yüzeyselliği, kısmen güvenliğinizi ve çoğu zaman sevilme arzusunu feda etmeli; en yoğun içgörülerinizi, en uzun menzilli görülerinizi düzene sokmalısınız.

27.1.16

faşizm

nazım hikmet

faşizm, burjuvazi ile işçi kavgasında burjuvaziyi tutmaktır.

cemiyet içindeki sınıfları paralize ederek sermayedar diktatoryasını kuvvetlendirmektir.

işçi hareketlerine, teşekküllerine, siyası fırkalara, halkın serbest cemiyet kurmasına mani olmaktır.

parlamenter demokrasiyi kaldırmak; kelam, içtima, fikir hürriyetini boğmaktır.

mali sermayenin hakimiyetini temin etmektir.

emperyalizmi kuvvetlendirmek, müstemlekeler elde etmektir.

büyük devletler arasındaki karşıtlıkları çoğaltarak, bütün dünyayı harbe sürüklemektir.

eğitim

sigmund freud

cinselliğin yaşamlarında hangi rolü oynayacağını gençlerden gizlemesi, günümüz eğitimine yöneltilmesi gereken tek suçlama değildir. eğitim, gençleri nesnesi durumuna düşmeleri kaçınılmaz olan saldırganlığa hazırlamama günahını da işler. gençleri böyle hatalı bir psikolojik yönelmeyle yaşama salan eğitim, kutupları keşfe giden bir ekibin eline yazlık giysiler ve kuzey italya'nın göller bölgesi haritasını veren birinden farklı hareket etmiş olmaz. burada ahlaki talebin kötüye kullanımı söz konusudur.

eğer eğitim "insanlar, mutlu olmak ve başkalarını mutlu etmek için şöyle olmak zorundadır; ama böyle olmadıklan da hesaba katılmalıdır." diyecek olsa, bu talebin sertliği pek zarar vermezdi. bunun yerine gençler, diğer insanların ahlakın gereklerine uyduğuna, yani erdemli olduğuna inandırılır. kendilerinin de erdemli olması talebi buna dayandırılır.

günümüz uygarlığında böylesi bir kurala uyan kişi, kuralı tanımayan kişi karşısında dezavantajlı durumdadır.

25.1.16

severdim seni

orhan pamuk

okuldayken aynı sıralarda oturmazdık; ama sıcak bahar günlerinde sınıfta uzun tartışmalardan sonra pencere açıldığında, hemen arkasındaki kara tahtanın karasından aynalaşan camın içinde yansıyan yüzünü şimdiki gibi seyrederdim.

ilk rastlaştığımızda bacakların o kadar ince, o kadar narin gözükmüştü ki bana, onların kırılıvereceğinden korkmuştum. tenin sanki çocukken daha sertti de, büyüdükçe, ortaokuldan sonra renklenerek inanılmaz bir incelikle yumuşadı. evin içinde oynamaktan kudurduğumuz sıcak yaz günlerinde, bizi bir plaja götürmüşlerse eğer, dönüş yolunda, ellerimizde tarabya'dan aldığımız dondurmalarla yürürken, sivri tırnaklarımızla kollarımıza, üzerindeki tuzu kazıyarak harfler yazardık. ince kollarının üzerindeki küçük tüyleri severdim. güneş yanığıyla pembeleşen bacaklarını severdim. başımın üzerindeki raftan bir şey almak için uzandığında yüzüme dökülüveren saçlarını severdim.

annenden alıp giydiğin askılı mayonun sırtında bıraktığı askı izlerini, sinirlendiğin zaman saçlarını dalgın dalgın çekiştirmeni, filtresiz sigara içerken ortanca ve baş parmaklarınla dilinin ucundaki tütün parçasını yakalayışını, film seyrederken ağzını açışını, kitap okurken elinin altındaki bir tabakta bulduğun leblebileri ve fındıkları farkında olmadan yiyişini, anahtarlarını kaybedişini, miyopluğunu kabul etmediğin gözlerini kısışını severdim. gözlerini kısıp uzaktaki bir noktaya bakarken başka bir yere gittiğini, başka bir şey düşündüğünü anlayınca seni endişeyle severdim. aklının içindekilerin bildiğim kadarını ve daha çok da bilmediğim kadarını korkuyla korkuyla severdim, allahım!

birlikte gittiğimiz bir misafirlikte, ağır havası sigara dumanlarıyla mavileşmiş bir odada, senden üç adım ötede oturan bir anlatıcının hikayesini dikkatle dinlerken, geceyarısı o 'ben burada değilim' ifadesi ağır ağır yüzünde belirdiğinde seni severdim. tembellikle geçen bir haftadan sonra, gömleklerinin, yeşil kazaklarının ve bir türlü atmaya kıyamadığın eski geceliklerinin arasında bir kemeri istemeye istemeye ararken, açık kapısından içerisi gözüken dolaptaki inanılmaz karışıklığı fark ettiğinde yüzünde beliren yılgınlık ifadesini severdim. bir heves ressam olmaya karar verdiğin çocukluk günlerinde, dede'yle birlikte masaya oturup ağaç çizmeyi öğrenmeye koyulduğunda, dede'nin konu dışına çıkan takılmalarına öfkelenmeden güldüğünde seni severdim. dolmuşun kapısını ucu dışarıda kalan mor paltonun üzerine kapadığında ve şimdi elinde tuttuğun beş liranın, şimdi yere düşüp kaldırım kenarındaki ızgaraya doğru kusursuz bir yay çizerek ne güzel yuvarlandığını gördüğünde yüzünde beliren oyuncu şaşkınlığı severdim.

severdim seni, pırıl pırıl bir nisan günü küçük balkonumuza çıkıp sabah astığın mendilin hala kurumadığını, demek ki güneşin seni aldattığını anladığında ve hemen sonra, arka arsadan gelen çocuk cıvıltılarına hüzünle kulak kabarttığında seni severdim. birlikte gittiğimiz bir filmi bir üçüncü kişiye hikaye ederken belleğinin ve hatırladıklarının benimkinden ne kadar farklı olduğunu korkuyla anladığımda seni severdim.

severdim seni; aile içi izdivaçlar ve akrabalar arasındaki evlilikler üzerine bol resimli bir gazetede makale döktüren profesörün incilerini bir köşeye çekilip bana sezdirmeden okuduğunu gördüğümde ve ne okuduğunu değil; ama okurken yalnızca üst dudağının tolstoy kahramanları gibi hafifçe öne çıktığını gördüğümde seni severdim. asansör aynasında kendine bir başkasına bakar gibi bakışını ve nedense bu bakıştan sonra hatırladığın şeyi telaşla çantanın içinde arayışını severdim. biri yan yatmış ince bir yelkenli, öteki kambur bir kedi gibi yan yana durarak saatlerce seni bekleyen topuklu ayakkabılarının içine aceleyle girişini ve saatler sonra, eve döndüğünde ayakkabıları gene aynı çamurlu ve asimetrik yalnızlığa terk etmeden önce kalçalarının, bacaklarının ve ayaklarının kendi kendilerine yaptıkları hünerli hareketleri seyretmeyi severdim. sigara küllüğünü tepeleme dolduran izmaritlere ve kara başlarını umutsuzca bükmüş yanık kibritlere bakarken kederli düşüncelerin kimbilir nereye gittiğinde seni severdim.

severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim. birden çıkan lodosla karların eridiği ve istanbul'un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin uludağ'ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim. çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni. dilencilere para vermeyin, onlar aslında çok zengin diyenlerle alay ettiğinde ve herkes labirentimsi merdivenlerden kıvrılarak sinemadan yeryüzüne ağır ağır çıkarken, bir kestirme bulup bizi bütün kalabalıktan önce kaldırıma çıkardığın zamandaki mutlu gülüşünü gördüğümde seni severdim. saatli maarif takvimi'nden bizi birlikte ölüme yaklaştıran bir yaprağı daha kopardıktan sonra, en altta günün yemeği olarak önerilen etli nohut, pilav, turşu ve karışık kompostoyu, yaklaştığımız ölümün bir işaretini okur gibi ağırbaşlı ve hüzünlü bir sesle okumanı ve kartal marka ançuvez tüpünün önce rondelayı çıkartıp, sonra kapağı sonuna kadar çevirip açılacağını bana sabırla öğrettikten sonra, üretici mösyö trellidis'in saygılarıyla, demeni severdim. kış sabahları yüzünün renginin şehrin üzerindeki soluk beyaz göğün renginde olduğunu gördüğümde, çocukluğumuzda, caddenin ırmağından akan arabalar arasından, bir kaldırımdan öteki kaldırıma bir koşu çılgın ve neşeli geçişini seyrettiğim zamanki gibi, seni endişeyle severdim.

severdim seni, cami avlusunda, musalla taşında yatan tabuta konan kargaya dikkatle ve gülümseyerek baktığında, radyo tiyatrosu taklidi sesinle annenle babanın kavgalarını oynadığında seni severdim. ellerimin arasına dikkatle başını alıp gözlerinde hayatımızın gittiği yeri korkuyla gördüğümde seni severdim. vazonun yanında, neden orada bıraktığını anlayamadığım yüzüğünü günler sonra gene orada gördüğümde seni severdim. efsane kuşlarının ağır ağır uçup havalanışını andıran uzun bir sevişmenin sonunda, ağırbaşlı şenliğe kendi şakaların ve yaratıcılığınla en sonunda senin de katıldığını anladığımda seni severdim. dikine değil yanlamasına kestiğin elmanın içindeki kusursuz yıldızı bana gösterdiğinde seni severdim. öğle vakti, yazı masamın üzerinde oraya kadar nasıl geldiğini anlayamadığım bir tel saçını gördüğümde ve birlikte çıktığımız bir yolculukta, tıkış tıkış belediye otobüsünün tutunma demirlerine sarılan öbür eller arasında yan yana duran ellerimizin birbirine ne kadar az benzediğini kederle gördüğümde, seni kendi gövdemi tanır gibi, beni terk eden ruhumu arar gibi, bir başka kişi olduğumu acı ve sevinçle anlar gibi severdim.

seni çok iyi anlıyordum. ben de senin gibi sinemalara, futbol maçlarına, fuarlara, panayırlara giden o kalabalıklardan artık nefret ediyordum. hiçbir zaman adam olmayacaklarını, her zaman aynı budalalıkları edeceklerini, aynı masallara kanacaklarını, en masum gözüktükleri o içler acısı, göz yaşartıcı fukaralık ve zavallılık anlarında bile yalnızca kurban değil, aynı zamanda suçlu ya da en azından suç ortağı olduklarını düşünüyordum. kurtarıcı diye bekledikleri sahtekarlardan da, en son başbakanlarının en son budalalıklarından da, askeri darbelerinden de, demokrasilerinden de, işkencelerinden de, sinemalarından da bıkmıştın artık. bunun için seviyordum seni.

severdim seni, nereye gittiğini bilmediğimiz bir trene bakarken yüzünde beliren esrarlı ifadeyi ve bu kederli bakışının tıpatıp aynısını, bir akşamüstü sürülerle kargaların çığlıklar atarak çılgın gibi uçuştuğu bir saatte, elektrikler birden kesildiğinde evimizin karanlığı ile dışarısının aydınlığı yavaş yavaş yer değiştirirken gene esrarlı ve hüzünlü yüzünde ben gördüğümde kapıldığım o çaresizlik, acı ve kıskançlıkla severdim seni.

24.1.16

yaralarım aşktandır

füruğ ferruhzad



kendi varlığımın sesi olayım
istedim; yazık ki kadındım

söz iki cismin cılız birleşmesinden değildir
ve kucaklaşmasından eski bir defterin yapraklarında
söz benim mutlu saçlarımdadır
senin öpüşünün yanık gelincikleriyle
ve çalmadaki tenlerimizin içtenliğinden
ve çıplaklığımızın parıltısındandır
sudaki balıkların pullarına benzeyen
söz, bir şarkının gümüşsü yaşamındandır
sabahları küçük fıskiyenin söylediği

sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var
güneşin konukluğunu bekleyen

güçsüzlük bilmezliğin değil yoksulluğun özelliklerindendir

acaba bu ülkede hala
kimseler var mı
kendi yok olmuş yüzleriyle tanışmaktan
korkmayan 

biz yitmiş olması gereken
her şeyi yitirmişiz
biz yola koyulmuşuz ışıksız
ve ay, ay, sevecen dişi hep oradaydı
kagir bir damın çocuksu anılarında
ve çekirge saldırısından korkan genç ekin tarlalarının üzerinde
daha ne kadar ödemeli

ve tüm yaralarım benim aşktandır
aşktan, aşktan, aşktan

22.1.16

aynı yürek lekesi

şükrü erbaş


babam gelirdi ve akşam olurdu
bahçedeki akasya ağacı
gün boyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza

siyah beyaz bir fotoğraf gibi gelirdi babam
kamyonlar hep geceleri, hep uzaklara giderdi
ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım
yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam
kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı
tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç
babamdan yapılmış bir korkuydu dünya
ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım
ne kadar susarsa o kadar terlerdi
boncuk boncuk döktüğü ter, hep uzağından geçen kadınların
içinde göveren gözleri miydi
babam en çok kışa yakışırdı
bütün oyunlarımız, başkalarının evlerine bir güzellemeydi
annem, babamın günahları için bir namaz yumağı hala
ey penceresi dışarıya açık, içeriye kapalı evler
babam neden yalnızca içince güzeldi
şimdi beş ayrı evde aynı yürek lekesi
süt kokularına yayılıp duruyor
babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor

21.1.16

kürt sorunu

murathan mungan

milliyetçilik, tarihin en büyük çıkmazıdır.

mardin jandarma alay komutanı rıdvan özden'in, savur ilçesi yakınlarında pkk ile girilen bir çatışmada vurulması, ardından karısının ve kızının yaptığı şaşkınlık yaratan açıklamalar, geçtiğimiz günlerin tartışma getiren en önemli olaylarından biriydi. anımsayacak olursak şöyle diyordu karısı:

"kocam kendisine düşen görevi yaptı. ancak bunun çözüm olmadığını da biliyordu. sadece kendisine verilen görevi ifa etmeye çalışıyordu. ben kocamı şehit olarak kabul etmiyorum. insan ancak savaşta ölürse şehit olur. burada çirkin bir politikanın sonucu ölüm oluyor. göstermelik şaşaalı tören istemiyorum. kocamın kanını bu devlete helal etmiyorum."

kocasının kendisine yazdığı mektuplarda, ettiği telefonlarda söylediklerini aktardıktan sonra: "ancak bu politikayla ne vatan kurtulur ne de bu sorun çözülür. ölmekle öldürmekle güneydoğu sorunu çözülmez." diyordu. kızının açıklaması da özlü ve etkileyiciydi: "babam öldürüyordu; onu da öldürdüler."

goethe'nin ünlü sözü: "tarihi anlamayan, onu bir daha yaşamak zorundadır." bizim "milli tarih" anlayışımız: "tarih tekerrürden ibarettir." çünkü, anlamadığımız tarihi tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmayı tarih sanıyoruz.

ateş kirlendi. prometheus'un insanları aydınlatmak için tanrılardan çaldığı aydınlığın ateşi değil bu. bu ateş, tıpkı barbar toplumlardaki gibi yakmak, kavurmak, yok etmek için yakılıyor. uygarlığın bütün izlerini yok etmek için. insanlığın bütün değerlerini yok etmek için. çözemedikleri her şeyi ateşin ellerine teslim ederek kurtulabileceğini sananlar için yakılıyor. ateşin kendi aydınlığını değil, sonrasının karanlığını sevenlerin tutuşturduğu bir ateş bu. ateşlere atılıyoruz. bir alev kapanındayız. bir gün hepimizin üzerine kapanacak bir alev kapanındayız. halka genişliyor. köyler yakılıyor, ormanlar yakılıyor, insanlar yakılıyor, çaresiz kalan insan sonunda kendi üzerine gaz yağı dökerek yakıyor. yalnızca dirilerimiz değil, ölülerimiz de yakılıyor. yakılan kitapların, yakılan köylerin, yakılan insanların tarihinden geçiyoruz. 1978 maraş'ını unuttuğumuz için 1993 sivas'ını yaşadık. geleceğimiz unuttuklarımızdır.

toprak kan içinde. yüzyıllardır kan içinde; hem uğruna ölenlerin kanı, hem kendi kanı; bunca yıldır çözülmemiş derinliklerinde biriktirdiği lav, 2000'li yıllara girmeye çalıştığımız şu günlerde bütün gazabıyla üzerimize patlıyor. bölüşülmemiş, işlenmemiş, yağmalanmış toprak feodal bir kin gibi bütün zulmüyle üzerimize lavını püskürtüyor. toprağın kanını kaç gap yıkayabilir?

bu topraklarda derdini anlatmanın yolu hep zor kullanmaktan geçti. bunun sonuna dek böyle gitmeyeceği açıktır. sonuçta oturulacak yer bir masanın etrafıdır. 20 milyon kürt'ü öldüre öldüre bitiremezsiniz; hitler bile 5 milyonda kalmıştı.

iki eser

victor hugo

her büyük adam iki eser üzerinde çalışır. yaşayan biri kimliğiyle yarattığı eser üzerinde, bir de ruhsal eseri üzerinde. yaşayan, kendini ilk esere adar. ama gecenin derin sessizliğinin ortasında, -tanrım, ne korkunç!- bu canlının içinde ruhlar evreninden gelen yaratıcı uyanır. "nasıl?" diye bağırır canlı, "hepsi bundan ibaret değil miydi?" "hayır" diye yanıtlar ruh; "uyan ve kalk; fırtına patladı, köpekler ve tilkiler ulumaktalar, her yan karardı, doğa dehşet içinde. ruhlar evreninden gelen yaratıcı, karşısında hayalet düşüncesini görüyor. sözcükler diken diken oluyor ve cümle, korkudan donup kalıyor. pencere camları soluklaşıyor, lamba, korkunun pençesine düşüyor. sen, ey canlı insan, bir yüzyılın insanı, topraktan gelen bir düşüncenin tutsağı olan insan, koru kendini! çünkü bu, deliliğin ta kendisidir, mezardır, sonsuzluktur, bu bir hayalet düşüncesidir."

20.1.16

granit ve gökkuşağı

virginia woolf

yaşam, onu ifade etmeye çalışan bizlerden her zaman ve kaçınılmaz olarak daha zengindir.

katherine mansfield: bölünmüş bir benlikten değerli bir şey ortaya çıkamaz.

yokuş dik olsa da, tepenin üstünde durduğumuzda ödül bizimdir.

gerçek okuyucu aslında gençtir. oldukça meraklı, fikir sahibi, açık görüşlü ve iletişim becerisi olan bir kişidir; bu kişi için okumak, kuytu köşelerde çalışmak yerine açık havada yapılan canlı bir egzersizdir. anayolda yorgun argın yürür; atmosferin nefes alınamayacak kadar inceldiği noktaya kadar tepeler üzerinde daha da yükseklere tırmanır; onun için okumak hiç de sabit bir eylem değildir.

"düzyazı, esas olarak akla; şiir ise duygulara ve hayal gücüne seslenme aracıdır."

george meredith: katıksız realizm en iyi ihtimalle gübre sineği yetiştiricisidir.

eğer yazarlar değerli kişilerse asla tavsiye almazlar. her zaman riske girerler.

zarif ve görgülü ruhlar bu dünyaya ait değillerdir.

kadınların yazdığı romanların hala en zayıf olduğu nokta şiirsellikleridir.

insanların her şeye inanması gerçekten gariptir.

tamamen seremonilerden ve işten oluşan hayatlar ve tamamen dedikodudan ve skandallardan oluşan hayatlar vardır.

sempati müdahaleden, anlayış yargılamadan daha değerlidir.

sidney lee: biyografinin amacı, kişiliğin doğru bir şekilde aktarılmasıdır.

"her şey ruhun aşırı gururu ve sıkıntısıdır."

eğer doğru malzemeden oluşurlarsa hayaller şaşırtıcı derecede etkili olabilir.

walter raleigh: diğerleri için, her türlü dünyevi fikirle tüm düşüncelerinizi işleyip yorunca, en sonunda acıyla oturacaksınız.

"şiir, müziğin entelektüel bir alana adapte edilmesidir."

"shakespeare, yüce kişiliklerin şairidir."

eğer dünya sadece kısmen gülünçse asla çok olağanüstü olamaz.

nostaljinin geleceği

svetlana boym

mutluluk, iki insanın doğru zamanda, doğru yerde buluşmaları ve bir şekilde o anı yakalamayı başarmaları anlamında bir iyi zamanlama meselesidir.

meçhul kadın modernliğin bir alegorisidir; aynı anda hem abidevi hem de uçucu olan bu kadın ebedi güzelliğin ve modern geçiciliğin sembolüdür.

ev bireysel hatıralardan değil, kolektif yansıtmalardan ve "rasyonel hezeyanlar"dan müteşekkildir. evin paranoyakça yeniden inşası zulmetme fantezisine dayalıdır. bu sadece "gerçekliğin unutulması" değil, gerçek deneyimlerin yerine karanlık bir komplocu görüşün psikotik anlamda ikame edilmesidir: hayali bir anayurdun yaratılması.

19.1.16

horoz

~boardwalk empire

"irlanda'da genç bir kızken pejmürde bir adam her bahar yanında bir horozla gelirdi. horoza göğsüne asılı piyanoda gagasıyla 'the mountains of mourne' çalmayı öğretmişti. geldiği ilk yıl hepimiz, bütün kızlar, bunu büyülü bir şey olarak görüyorduk. ikinci sene ellerimiz belimizde gülüp eğlendik. üçüncü sene gitmedik bile. çünkü 'the mountains of mourne'u artık bütün horozlar çalabilirdi."

"anlatmak istediğin ne?"

"belki de amcığın düşündüğün kadar çekici değildir artık."

18.1.16

boncuk oyunu

hermann hesse

dünyaya gönül vermiş insanların çocuklardan geri kalır yanı yoktur.

her şeyin hakkından gelebilmek, her şeyin hakkını verebilmek için kuşkusuz ruh gücünden, coşku ve sıcaklıktan yeterince nasibini almamış olmak değil, bunlara fazlasıyla sahip olmak gerekir.

iki insanı birbiriyle her şeyden kolay dost kılacak bir şey varsa o da müziktir.

yüksek makam seni bir göreve getirdi mi şunu bilmelisin ki, üst kademelere tırmanış özgürlükten değil, bağımlılıktan içeri atılmış bir adımdır. mevki ve makamın otoritesi arttıkça hizmet zorlaşır. kişilik güçlendikçe keyfi davranışlar geri plana atılır.

her bilim bir bakıma düzene sokma, sadeleştirme uğraşıdır; sindiremeyeceği şeyi akıl için sindirilebilir duruma getirmektir.

yatmadan yıldızlı gökyüzüne bir bakmak ve kulağını müzikle doldurmak, bütün uyku ilaçlarından daha etkilidir.

gereği gibi çözülmüş bir matematik problemi insana entelektüel haz verebilir; iyi bir müzik onu dinleyen, hele çalan kimsenin ruhunu yüceltebilir, bir erginlik, bir büyüklük bağışlayabilir bu ruha; huşu içinde yapılan bir meditasyon insanın kalbini yatıştırıp evrenle uyum sağlayabilecek bir havayla donatabilir.

sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

bir tez ne kadar sivri ve ödün vermez biçimde dile getirilirse, kendi antitezini davet edişi de o kadar kesinlik taşır.

gençler için büyük adamlar, dünya tarihi pastasının içindeki kuru üzümler gibidir.

çünkü bir büyüyü içerir her başlangıç
tutar elimizden, kol kanat gerer yaşamımıza

şansın ne mantık, ne ahlakla ilgisi vardır; özünde bir büyüselliği içerir şans; insanlığın çok gerilerdeki gençlik döneminden kalmadır.

dindar biri için ruhani bir alayın yağmur altında yürüyüşünde bile bir kutsallık vardır; bir şölen sofrasında yenen dibi tutmuş yemekler bile onun içindeki coşkuyu silip atamaz.

döner boşlukta zorlamadan yaşamımız özgürce
yoksunluktan uzak, oyunlara gönüllü her vakit
yine de çekeriz susuzluğunu gerçeğin gizlice
doğurtmaların ve doğumların, acıların ve ölümün

insanın yorgun düşüp de uyuyabilmesi, uzun süre taşıdığı bir yükü sırtından atabilmesi eşi bulunmaz, harikulade bir şeydir.

bir gerçek var, sevgili dostum. ama senin şiddetle arzuladığın öğreti, o mutlak, mükemmel, insanı bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. mükemmel öğretiyi bırakıp kendini mükemmelleştirmeye bakmalısın. tanrı senin içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değil. gerçek yaşanır, öğretilmez. kavga ve savaşlara hazırlamalısın kendini. gördüğüm kadarıyla, savaş başladı bile.

insan, hayat

"zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı. ama senin için bu hayat neredeyse bitmiştir, o hayatı yaşarken kendine hiç dikkat etmedin, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğun saydın. oysa kendi ruhlarındaki hareketleri dikkatle izlemeyenler mutlaka mutsuz olurlar." (marcus aurelius)

"hepimiz küçük parçalardan oluşuruz, bu parçalar öyle şekilsiz, öyle farklıdırlar ki birbirlerinden, her biri her an canının istediğini yapar; bu yüzden kendimizle kendimiz arasındaki farklılıklar, kendimizle başkaları arasındaki kadardır." (montaigne)

"her birimiz birden çok kişiyiz, pek çoğuz, ifrat sayıda kendimiziz. bu yüzden, çevresini küçümseyen kişiyle o çevreden zevk alan ya da onun yüzünden üzülen kişi aynı değildir. varlığımızın engin sömürgesinde farklı düşünen ve farklı hisseden pek çok türde insan vardır." (fernando pessoa)

"bu denizde ne olduğunu kimse bilmiyor -diyorlar bize- ve araştırılamaz da; çünkü denizdeki yolculuk sırasında pek çok engel çıkar karşımıza: zifiri karanlık, yüksek dalgalar, sık sık çıkan fırtınalar, orada yaşayan sayısız canavar ve şiddetli rüzgarlar." (muhammed idrisi)

"dünya, hayallerimizin önemli ve üzücü, gülünç ve önemsiz dramasını sahneye koymamızı bekleyen bir sahne. bu fikir ne kadar dokunaklı ve şirin! ve ne kadar kaçınılmaz!" (pascal mercier)

17.1.16

gerçek

dostoyevski

"gerçeği olduğu gibi yansıtmak gerekir." diyorlar; oysa böyle bir gerçeklik kavramı yoktur ve yeryüzünde hiçbir zaman da olmamıştır; çünkü nesnelerin özüne varamaz insan, doğayı, duyguları aracılığıyla düşüncesinde yansıttığı biçimde algılayıp benimser.

ne yazarsanız yazın, ne çıkarırsanız çıkarın, ağzınızla kuş tutsanız gerçeği asla olduğu gibi anlatamazsınız. istediğiniz kadar betimleyin, gerçeğine göre yavan kalacaktır.

bir yapıtta, günlük yaşamımızdan belli bir olayı aktarırken en gülüncüne ulaşabileceğinizi, en ilginç yanını yakalayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? asla! gerçeklik, gözlemlerinizin ve imgeleminizin yaratabileceği her şeyi aşan, sizin henüz düşünmediğiniz evreyi sunar bir bakıma size.

felaket

saul bellow

en önemli, en hayati şeyler ışığını yitirdi, sönüp gitti. bu yüzden ölenler, özel hayatlarını kaybedenler var; milyonlarca, milyonlarca insan bir iç dünyadan mahrum yaşıyor. dünyanın pek çok köşesinde kıtlıklar, polis devletleri, diktatörlükler iç dünyanın gelişmesine imkan vermiyor. toplumsal krizlerin baskısıyla, özel alan teslim bayrağını çekti. herkesin dudak büktüğü, tiksindiği bireyin sonu, atom bombasını, kitle imha silahlarını bile gölgede bırakan bir felakete yol açacak. sadece aptalların, kafasız bir güruhun yaşadığı bir dünyada yok etmeye değer bir şey kalmayacak. onlarca yıldır, dünyanın herhangi bir köşesinde, en yüksek devlet yöneticileri arasında insani vasıflar taşıyan neredeyse tek kişi bile bulamazsın.

16.1.16

bitmeyen vals

catherine clement



"leylaklar görünüyor açık pencereden
kokuları dolmuş odaya baş döndüren
en sevdiği çiçekler ölümün
tatlı kokularıyla şükran sunarlar ölüme
buğuları sinmiş cansız bedenlere
en diplerine girmiş koku, koyu saçların
günahın zerresi yokmuş orada
bu koku ki çiçeğin çiçek olduğuna işarettir
yayılarak elinden gelenin en iyisini ölüme verir
o da güler, gülümser sakin ve pek naziktir"

kader bir orospudur, hem de gönlü çok rahat bir orospu. karşından bir saç perçemi uçurur, kaçamak bir öpücük kondurur, sonra da uçar gider.

aşk gibi küçük acılar zamanla iyileşir. üstlerine şiirler yazılır, en güzel anılar bunlarla oluşur.

15.1.16

terapist

irvin david yalom

"uzmanların şu afra tafrası var ya, gösteriden başka bir şey değil. işin aslı, çoğu zaman ne bok yemekte olduğumuzu kendimiz de bilmiyoruz. ne diye sahici olmuyorsun, ne diye bunu kabullenmiyorsun, ne diye hastanın karşısında bir insan evladı olmuyorsun?"

"sana bahsetmiş miydim hiç?" diye devam etti paul, "zürih'teki analizimden? dr. feifer diye birine gitmiştim, eski zamanlardan kalma bir herif, bir zamanlar jung'un yakın çalışma arkadaşıymış. terapistin rüyalarını anlatırdı bana, hele bir de rüyada ben varsam, yahut benim terapimle uzaktan ilgili bir konuyla rüyanın uzaktan ilgisi varsa. jung'un 'anılar, rüyalar ve düşünceler' kitabını da okudun mu?"

ernest başını sallayarak doğruladı. "evet, tuhaf bir kitap. dürüst de değil ayrıca."

"dürüst değil mi? nasıl dürüst değil? önümüzdeki ayın gündemine alalım bunu. ama şimdilik, yaralı şifacı üzerine söylediklerini hatırlıyor musun?"

"ancak yaralı bir şifacının gerçek anlamda şifa dağıtabileceğini mi?"

"bizim moruk daha da ileri gitmiş. diyor ki, terapide ideal durum, hastanın, terapistin yarasına en iyi gelecek merhemi ortaya çıkarmasıyla oluşurmuş."

"hasta, terapistin yarasına şifa buluyor, ha?" diye sordu ernest.

"tam olarak böyle! bunun ne anlama gelebileceğini bir düşün! akıl alacak şey mi bu? ve de, jung hakkında başka ne düşünürsen düşün, allah biliyor ki ahmak değil herif. freud'un klasında değilse de ona çok yakındı. evet, jung'un çevresindekilerin pek çoğu bu düşünceyi bayağı ciddiye alıp terapide kendi meselelerini konuşur olmuşlar. senin anlayacağın, analistim bana kendi rüyalarını anlatmakla kalmadı; rüyalarını yorumlarken gayet kişisel mevzulara da girdi; mesela bir zamanlar bana karşı eşcinsel bir ilgi duyduğunu falan söyledi. işte o saat topuklarım kıçıma vura vura kaçtım muayenehanesinden. sonraları anladım ki aslında derdi benim kıllı götüm değilmiş, kadın hastalarından ikisini pompalamakla meşgulmüş herif."

"eminim bunu da işin duayeninden öğrenmiştir." dedi ernest.

"hiç şüphesiz. koca jung, kadın hastalarına atlama konusunda hiç tereddüt yaşamamış. o ilk analistlerin elinden bir uçanla bir kaçan kurtulurmuş zaten, hepsi öyle. otto rank, anais nin'i düzüyormuş; jung, sabina spielrein ile toni wolff'u düzüyormuş; ernest jones da tuttuğunu düzüyormuş, seks skandalları yüzünden en az iki şehri terk etmek zorunda kalmış. ve tabii ferenczi de hastalarından uzak durma konusunda epey zorlanmış. neredeyse bir tek freud yapmamış hastalarıyla."

"herhalde baldızı minna'yı becermekle meşgul olduğu içindir."

"yo, sanmıyorum" diye cevapladı paul. "bununla ilgili gerçek bir kanıt yok. bence freud, erbezlerinin sükunu evresine vaktinden evvel varmıştı."

14.1.16

kafamda bir tuhaflık

orhan pamuk

bu şehirde herkesin bir kalbi, bir de sayacı vardır.

evli olmanın en müthiş yanı, insanın istediği zaman ve istediği kadar sevişebilmesidir.

iyi bir eğitim, zenginle fakirin farkını ortadan kaldırır.

en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır.

görücü usulü evlilikte zor olan şey, kadının hiç tanımadığı biriyle evlenmesi değil, hiç tanımadığı birini sevmek zorunda olmasıdır.

ülkemizde en aptal vatandaş bile rüşvet vermeyi en sonunda öğrenir.

aşkı diri tutan şey imkansız olmasıdır.

kafamda bir tuhaflık var, ne yapsam bu alemde yapayalnız hissediyorum kendimi.

mutlu musun gerçekten? bazen insan şuna niyet eder; ama şu değil de bu olur. gene de mutluyum der insan.

13.1.16

osho

anthony storr

bhagwan shree rajneesh (osho), 93 tane rolls-royce'a sahip olması kadar, cinselliği aydınlanmaya giden yol olarak göklere çıkaran bir guru olması ile de oldukça ünlüdür. diğer gurulardan farkı, öğretisinin tamamen eklektik olması ve neyin ona ait olduğunu belirlemenin zorluğudur.

11 aralık 1931'de, madhya pradesh eyaletinin küçük bir kasabası olan kuchwada'da, çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği, annesinin ailesinin oturduğu evde dünyaya gelmiştir.

çocukken yalnız, içe dönük ve çok zekiydi. guruların tipik özelliklerinden biri olan "arkadaş edinmektense yandaş toplama" özelliği onda epey küçük yaşlarda ortaya çıkmıştı. diğer çocukları kandırmış ve sürekli otoriteye kafa tutmuştu. astımlı ve hastalıklı bir çocuktu. birçok defa ölümle burun buruna gelmişti. ölümle oyun oynar ve korkusunu yenme adına riskli hareketler yapardı. örneğin shakkar nehrindeki girdaba atlar, burgaç tarafından dışarı itilene kadar dibe dalardı.

diğer sağlığı bozuk, zeki ve yalnız kişiler gibi o da çok okumaya başladı ve bu alışkanlığı uzun yıllar sürdürdü. bu sayede doğu'nun kutsal yazılarını, batı'nın önemli filozoflarını yakından tanır hale geldi. dini inanç arayışları, her zaman başkaldırma ve dalga geçme ile son buldu. otoriteye itaat etmesi gereken hiçbir ideolojiyi kabul edemiyordu. kavgacı, saldırgan ve küstahtı.

rajneesh, gandhi'nin oruç tutmasının mazoşizm, cinsellikten uzak durmasınınsa bir çeşit sapıklık olduğunu ileri sürmüştür. rahibe teresa'nın da bir şarlatan olduğunu söylemiştir.

"fakir bir toplumda din anlamlı olamaz; çünkü onlar henüz başarısızlığı tatmamışlardır. yani ev sahibi olmanın, zengin olmanın ya da gönüllerinde hangi maddi çıkar yatıyorsa onun mutluluk getirmeyeceğini henüz anlamamışlardır."

rajneesh; dinin, maddi ihtiyaçlarını gerçekleştirmiş ve bu nedenle de yaşamın anlamını sorgulamaya gücü yeten kişilerin lüksü olduğunu belirtir. "ne kadar fazla şey toplarsanız yaşamınız o kadar boşa gider; çünkü bunların bedeli yaşamın kendisidir." der. bu açıdan, çarpıcı biçimde, kendi öğretisine ters düşmektedir.

rajneesh'e göre insanlar üçe ayrılır: nesne toplayan ve dışa dönük olanlar, bilgi toplayan ve daha az dışa dönük olanlar ile farkındalığa ulaşmaya çalışan içe dönükler. son gruptakilerin amacı, gittikçe daha fazla bilinçlenmektir.

rajneesh'e göre cinsellik, kutsallığa ulaşmanın yollarından biridir. bekareti yücelten ve cinselliği bastırmaya çalışan dinler, engellenmişlik duygusu ve nevroz yaratmaktadır. bir keresinde, insanların ona getirdiği sorunların %99'unun cinsellikle ilgili olduğunu söylemiştir.

rajneesh'e göre gerçeğe ulaşmanın üç ana yolu vardır: deneye dayalı bilimsel yol, akla dayalı mantık yolu ve kendisini şiir ile dinde ortaya koyan eğretileme yolu.

"şiir, nesnelle özneli birbirine bağlayan bir köprüdür. din de esasen şiirdir. tantrik öğretide yaşama her zaman 'evet' denir. gerçek ateist, yaşama 'hayır' demeyi sürdürendir."

"insan, doğal olmayan tek hayvandır. bu nedenle de dine ihtiyaç duyar."

rajneesh'e göre, çoğu insan çocuk sahibi olmaya uygun değildir ve zaten dünyada da gereğinden fazla çocuk vardır. tüm dünyada yirmi yıl boyunca doğumlar yasaklansa, çoğu sorunun çözüleceğine inanır.

rajneesh, lord acton'ın düsturunun canlı bir örneğidir: "güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır." rajneesh de bir hırs canavarı olana kadar yozlaşmıştır.

o, her zaman bir liderdi; küstah, otoriteye karşı hoşgörüsüz, kendi kendini yetiştirmiş, hiçbir üstada borcu olmadığını iddia eden biriydi. olağanüstü bir bilgi birikimi ve hayatın nasıl yaşanması gerektiği hakkında bir düsturu vardı. ancak maalesef, kendi görüşünü izlemede başarısız oldu.

yalnızlık dolambacı *

octavio paz

cennet diye bir şey varsa eğer, şimdi ve buradadır, bedensel kucaklaşmadadır; yoksa zamandan ve bedenden yoksun öteki dünyada değil.

bilmek, bilineni değişime uğratan bir eylemdir.

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir; demokrasiden yoksun bir özgürlük de hayalden başka bir şey değildir.

"her şey boştur; çünkü her şey doludur. söz konuşmaz; çünkü konuşan, yalnızca suskunluktur." (sunyata)

özgürlük su kadar değerlidir ve üzerine titremediğimiz takdirde aynen su gibi akıp gider.

her şey bize bir konuda hizmet eder ve hepimiz birer aracızdır.

alışılmamışın ortaya çıkmasını sağlamanın bir yöntemi de, normal bir nesneyi hep ait olduğu yerden alıp başka bir yere koymaktır.

dünyayı yaşanabilir kılan, dildir.

her anlam tarihseldir. tarih, varlık denen şeyi anlamın içinde eritir.

sağlıklı insan usunun tüm sakınganlığını gülünç kılıveren tuhaf bir olay, mutlu ya da uğursuz bir rastlantı her zaman vardır.

novalis: şiir, insanın doğal dinidir.

aşk, bize özgürlüğün en yüce biçiminin, zorunluluğu özgürce seçmenin yolunu açar.

andre breton: cinsel ilişkinin zorunlu olarak iki insan arasındaki erotik gerilimin azalmasına, yineleme durumunda o iki insanı birbirinden bıktıracak bir azalmaya yol açtığı iddiası, düşünülebilecek en kötü sofizmdir.

gerçek aşk, özgür ve özgürleştirici aşk, her zaman mutlaktır ve her türlü sadakatsizliği engeller.

charles baudelaire: düşlem, yeteneklerimizin en bilimsel olanıdır; çünkü evrensel benzeşimi, mistik bir dinin uygunluk diye adlandıracağı şeyi yalnızca o kavrayabilir. doğa bir sözcüktür, bir alegoridir, bir modeldir.

sanat eseri, bir an için bu dünyanın ötesini, şimdideki sonrasızlığı görmemizi sağlar.

nesnelerle değil, adlarla çevrili olarak yaşamak, insana korku veren bir deneyimdir. bir ad taşımak, tedirgin edicidir.

dostoyevski: yaşamı, yaşamın anlamından daha çok sevmek zorundayız.

şeytana inanmak için tanrı'ya inanmak şart değildir.her iktidar, bir doğa yasası gereği yalnızca düşünceleri değil, aynı zamanda ayrımları etkisiz kılma ve ortadan kaldırma eğilimindedir. 

tarih, beyaz bir sayfa, boş bir yüzdür. şairlere ve romancılara düşen, bu yüze insancıl çizgilerini yeniden kazandırmaktır.

rene char: şiir, tutkunun gerçekleştirilmiş olan aşkıdır.

çeviri, uygar bir çabadır; bize, ötekinin bir resmini sunar ve bu resim aracılığıyla bizi, dünyanın bizde son bulmadığını, insanın aslında 'insanlar' olduğunu öğrenmeye zorlar.

şiirle tarih, birbirlerini tamamlarlar; ancak bunun koşulu, şairin belli bir mesafeyi korumayı bilmesidir.

cervantes: özgür olmayı öğrenmek, gülümsemeyi öğrenmek demektir.

kendimize geri dönmenin koşulu, önce kendimizden çıkıp uzaklaşmaktır; ama boşlukta yitip gitmemenin koşulu da, yeniden çıkış noktasına geri dönmektir.

her ayrılıktan yara izi kalır.

yaşamın bir döneminde varlığımızın sadece kendimize özgü ve çok değerli bir şey olduğunu anlarız. 

insan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir. 

düşünde sayıklar ozan
tarih uykuya dalınca 

insanın kendini bütünüyle bir şeye, bir başka kişiye adaması zordur. az kişi bunu başarır. aşkın ne demek olduğunu öğrenecek kadar kendini sahip olma tutkusundan kurtarabilenlerin sayısı daha da azdır. aşk; sürekli yaratış, gerçeği yaşamak ve bitip tükenmeyen yeniden varoluştur.

novalis: düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

insanoğlu toplumsal ilişki kurmadan sağlıklı olamaz.

tutsaklar, uşaklar ve baskı altında ezilen halklar sürekli maske taşırlar; gülen ya da asık yüzlü bir maske.

luis cernuda: istek, yanıtı olmayan bir sorudur.

tarih, gerçek fakat acımasız karabasanlarla doludur. insanoğlu o karabasanların malzemesinden güzel ve kalıcı eserler yaparak büyür ve yüceleşir. başka bir deyişle, insanın büyüklüğü, korkulu düşü bir yaratıcılığa çevirmesinden, gerçeğin o akıl almaz korkusunu yenmesinden başka bir şey değildir.

andre malraux: masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

jose ortega y gasset: bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

henri poincare: her şey düşüncedir.

simone de beauvoir: kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

insanoğlu kuşkusuz her yerde yalnızdır.

* "düşler boyunca yaratmak" ile birlikte.

12.1.16

yeni toplum görüşü

robert owen

en iyi yönetilen devlet, en iyi ulusal eğitim sistemine sahip olan devlettir.

yönetenler de yönetilenler de içinde olmak üzere, en fazla sayıda kişiye pratikte en büyük mutluluğu veren hükümet, en iyi hükümettir.

insan koşulların yarattığı bir varlıktır.

suçu önlemek, onu cezalandırmaktan, karşılaştırılamayacak ölçüde daha iyidir. dolayısıyla, cehaleti ve bunun sonucunda suçu önleyecek bir hükümet sistemi, cehaleti teşvik ederek suç için bir zorunluluk yaratıp sonra da bunların her ikisini cezalandıran bir sistemden sonsuz derecede daha üstündür.

insan karakterinde suça yol açan koşulları ortadan kaldırın, suç da ortadan kalkacaktır.

en iyisinden en kötüsüne, en cahilinden en aydınlanmışına kadar her türlü genel karakter, beşeri olaylar üzerinde etkisi olanların büyük ölçüde ellerinde tuttukları ve kontrol altında bulundurdukları uygun araçların kullanılmasıyla, herhangi bir topluluğa, hatta bütün dünyaya kazandırılabilir.

yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.

gerçek, sonunda yanlışı yenecektir.

herhangi bir ülkede yanlış adetler hüküm sürerken, herhangi bir bireyin bunların yanlışlığı konusunda topluluğu ikna etmeden önce söz konusu adetlere karşı saldırıya geçmesi, insan doğası hakkındaki bilgisizliğinin kanıtıdır.

gerçekten, şimdiye kadar, bütün çağlarda ve bütün ülkelerde, insanoğlu körcesine kendi mutluluğuna ihanet etmiş ve kopernik ile galile'den önce güneş sistemi hakkında ne kadar cahilse, kendi hakkında da o kadar cahil kalmış gibidir.

bugüne kadar öğretilen bütün sistemlerin temel ilkelerinden biri şu olmuştur: "o sistemin doktrinlerine inananlar erdem kazanacak ve ebediyen ödüllendirileceklerdir; bunlara inanmayanlarsa ebediyen cezalandırılacaklardır; yaşadıkları zaman ve koşullar dolayısıyla o sistemin ilkelerini öğrenmemiş sayısız insan, ebediyen mutsuzluğa mahkumdur."

devlet piyangosunun dayandığı kanun kumarı meşrulaştırmakta, gafilleri tuzağa düşürmekte, cahilleri soymaktadır.

insanın iradesinin kendi kanıları üzerinde hiçbir gücü yoktur; insan her zaman ve kaçınılmaz olarak, önceki nesillerin ve kendisini çevreleyen koşulların zihnine soktuğu şeylere inanmıştır ve inanacaktır.

bütün insanlar, doğumlarından itibaren, onları çevreleyen koşullar tarafından akıl dışı ve bulundukları yerle sınırlı canlılar olmaya zorlanmış ve bunun sonucunda, gerçeklerle taban tabana zıt verilerle düşünüp davranmaya ve tabii ki hem kendi mutluluklarına hem de insanlığın mutluluğuna zarar veren yolları izlemeye mecbur olmuşlardır.

uygarlıkta ilerleme ve genel bir iyileşme, ancak insan doğasını etkileyen koşulların bilimi ve bu koşulları kolayca kontrol edebilmeyi sağlayacak araçların bilgisi sayesinde başarılabilecek bir şeydir.

insanlar, işlerini savaş olmadan yürütmelerini sağlayacak ilkeleri keşfedip uygulamaya koymadıkça, akılcı varlıklar olarak adlandırılamazlar.

her zaman koyu bir karanlığın hüküm sürdüğü bir yerde aniden güçlü bir ışığın parlaması, gelişmemiş görme gücünü mahvedebilir. en yararlı gerçekler bile, yüzyıllık ön yargılara karşı durdukları zaman, akılları doğumlarından beri bir hatalar labirentinde dolanıp duran insanlara yeterli ihtimamla sunulmadığı takdirde, akılcılığın zayıf tohumlarını aynı şekilde mahvedecek ve cehalet ile ıstırap bilgi ve mutluluğa baskın gelmeyi sürdürecektir.

dünyanın geçmiş çağları bize sadece insanın akıl dışılığının tarihini sunmaktadır; oysa artık biz aklın şafağına ve insan zihninin yeniden doğacağı bir döneme doğru ilerliyoruz.