31.1.16

uzun lafın kısası

alexandre dumas: iyi nedenler kadar hiçbir şey insana cesaret veremez.

andre breton: en yalın gerçeküstü edim, elde tabanca sokağa fırlamak ve kalabalığa, gücünün yettiğince, gelişigüzel ateş etmektir.

bertolt brecht: ihtiyacımız olan şey kahramanlar değil, kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum olmalı.

choderlos de laclos: erkekler böyledir işte; hepsi de alçakça şeyler kurar, kurduklarını yapmakta bir beceriksizlik, bir korku gösterdiler mi adına ahlak temizliği, namus derler.

william blake: hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

erich fromm: esenlik, insanın insana ve doğruya duyguyla bağlı olması demektir; ayrılıktan, bölüklükten, kopukluktan, yabancılaşmadan kendini kurtarıp var olan her şeyle bir olduğunu bir yaşantı durumuna getirmek demektir.

jaroslav hasek: insanları boğazlamanın ilk hazırlıkları, her zaman, ya tanrı adına ya da insanoğlunun kendi kafasında yarattığı yüce bir varlık adına yapılmıştır.

kierkegaard: tüm ruhunla umutsuzluğa kapıl; umutsuzluğa kapılan, sonsuz insanı bulur.

mehmed uzun: bireyin dilini, dinini ve kimliğini yasaklamak ya da yok etmek için çalışmak bölücülüktür. sadece bölücülük değil bir insanlık suçudur da.

orson welles: kabil'den bu yana binlerce yıl geçti ve cinayet hala genellikle amatörlerin elinde olan bir iş.

sabahattin eyüboğlu: en büyük ahlaksızlık ahlak adına yapılandır.

yasunari kawabata: belki de doğrudur, bir insan o kadar doğru olamaz; öteyi beriyi düşünmek zorundadır çünkü.

24.1.16

yaralarım aşktandır

füruğ ferruhzad



kendi varlığımın sesi olayım
istedim; yazık ki kadındım

sevgili, ey biricik sevgili
ne de çok kara bulut var
güneşin konukluğunu bekleyen

güçsüzlük bilmezliğin değil yoksulluğun özelliklerindendir

acaba bu ülkede hala
kimseler var mı
kendi yok olmuş yüzleriyle tanışmaktan
korkmayan 

biz yitmiş olması gereken
her şeyi yitirmişiz
biz yola koyulmuşuz ışıksız
ve ay, ay, sevecen dişi hep oradaydı
kagir bir damın çocuksu anılarında
ve çekirge saldırısından korkan genç ekin tarlalarının üzerinde
daha ne kadar ödemeli

ve tüm yaralarım benim aşktandır
aşktan, aşktan, aşktan

18.1.16

boncuk oyunu

hermann hesse

dünyaya gönül vermiş insanların çocuklardan geri kalır yanı yoktur.

her şeyin hakkından gelebilmek, her şeyin hakkını verebilmek için kuşkusuz ruh gücünden, coşku ve sıcaklıktan yeterince nasibini almamış olmak değil, bunlara fazlasıyla sahip olmak gerekir.

iki insanı birbiriyle her şeyden kolay dost kılacak bir şey varsa o da müziktir.

yüksek makam seni bir göreve getirdi mi şunu bilmelisin ki, üst kademelere tırmanış özgürlükten değil, bağımlılıktan içeri atılmış bir adımdır. mevki ve makamın otoritesi arttıkça hizmet zorlaşır. kişilik güçlendikçe keyfi davranışlar geri plana atılır.

her bilim bir bakıma düzene sokma, sadeleştirme uğraşıdır; sindiremeyeceği şeyi akıl için sindirilebilir duruma getirmektir.

yatmadan yıldızlı gökyüzüne bir bakmak ve kulağını müzikle doldurmak, bütün uyku ilaçlarından daha etkilidir.

gereği gibi çözülmüş bir matematik problemi insana entelektüel haz verebilir; iyi bir müzik onu dinleyen, hele çalan kimsenin ruhunu yüceltebilir, bir erginlik, bir büyüklük bağışlayabilir bu ruha; huşu içinde yapılan bir meditasyon insanın kalbini yatıştırıp evrenle uyum sağlayabilecek bir havayla donatabilir.

insan, hayat

"zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı. ama senin için bu hayat neredeyse bitmiştir, o hayatı yaşarken kendine hiç dikkat etmedin, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğun saydın. oysa kendi ruhlarındaki hareketleri dikkatle izlemeyenler mutlaka mutsuz olurlar." (marcus aurelius)

"hepimiz küçük parçalardan oluşuruz, bu parçalar öyle şekilsiz, öyle farklıdırlar ki birbirlerinden, her biri her an canının istediğini yapar; bu yüzden kendimizle kendimiz arasındaki farklılıklar, kendimizle başkaları arasındaki kadardır." (montaigne)

"her birimiz birden çok kişiyiz, pek çoğuz, ifrat sayıda kendimiziz. bu yüzden, çevresini küçümseyen kişiyle o çevreden zevk alan ya da onun yüzünden üzülen kişi aynı değildir. varlığımızın engin sömürgesinde farklı düşünen ve farklı hisseden pek çok türde insan vardır." (fernando pessoa)

"bu denizde ne olduğunu kimse bilmiyor -diyorlar bize- ve araştırılamaz da; çünkü denizdeki yolculuk sırasında pek çok engel çıkar karşımıza: zifiri karanlık, yüksek dalgalar, sık sık çıkan fırtınalar, orada yaşayan sayısız canavar ve şiddetli rüzgarlar." (muhammed idrisi)

"dünya, hayallerimizin önemli ve üzücü, gülünç ve önemsiz dramasını sahneye koymamızı bekleyen bir sahne. bu fikir ne kadar dokunaklı ve şirin! ve ne kadar kaçınılmaz!" (pascal mercier)

15.1.16

terapist

irvin david yalom

"uzmanların şu afra tafrası var ya, gösteriden başka bir şey değil. işin aslı, çoğu zaman ne bok yemekte olduğumuzu kendimiz de bilmiyoruz. ne diye sahici olmuyorsun, ne diye bunu kabullenmiyorsun, ne diye hastanın karşısında bir insan evladı olmuyorsun?"

"sana bahsetmiş miydim hiç?" diye devam etti paul, "zürih'teki analizimden? dr. feifer diye birine gitmiştim, eski zamanlardan kalma bir herif, bir zamanlar jung'un yakın çalışma arkadaşıymış. terapistin rüyalarını anlatırdı bana, hele bir de rüyada ben varsam, yahut benim terapimle uzaktan ilgili bir konuyla rüyanın uzaktan ilgisi varsa. jung'un 'anılar, rüyalar ve düşünceler' kitabını da okudun mu?"

ernest başını sallayarak doğruladı. "evet, tuhaf bir kitap. dürüst de değil ayrıca."

"dürüst değil mi? nasıl dürüst değil? önümüzdeki ayın gündemine alalım bunu. ama şimdilik, yaralı şifacı üzerine söylediklerini hatırlıyor musun?"

"ancak yaralı bir şifacının gerçek anlamda şifa dağıtabileceğini mi?"

"bizim moruk daha da ileri gitmiş. diyor ki, terapide ideal durum, hastanın, terapistin yarasına en iyi gelecek merhemi ortaya çıkarmasıyla oluşurmuş."

"hasta, terapistin yarasına şifa buluyor, ha?" diye sordu ernest.

"tam olarak böyle! bunun ne anlama gelebileceğini bir düşün! akıl alacak şey mi bu? ve de, jung hakkında başka ne düşünürsen düşün, allah biliyor ki ahmak değil herif. freud'un klasında değilse de ona çok yakındı. evet, jung'un çevresindekilerin pek çoğu bu düşünceyi bayağı ciddiye alıp terapide kendi meselelerini konuşur olmuşlar. senin anlayacağın, analistim bana kendi rüyalarını anlatmakla kalmadı; rüyalarını yorumlarken gayet kişisel mevzulara da girdi; mesela bir zamanlar bana karşı eşcinsel bir ilgi duyduğunu falan söyledi. işte o saat topuklarım kıçıma vura vura kaçtım muayenehanesinden. sonraları anladım ki aslında derdi benim kıllı götüm değilmiş, kadın hastalarından ikisini pompalamakla meşgulmüş herif."

"eminim bunu da işin duayeninden öğrenmiştir." dedi ernest.

"hiç şüphesiz. koca jung, kadın hastalarına atlama konusunda hiç tereddüt yaşamamış. o ilk analistlerin elinden bir uçanla bir kaçan kurtulurmuş zaten, hepsi öyle. otto rank, anais nin'i düzüyormuş; jung, sabina spielrein ile toni wolff'u düzüyormuş; ernest jones da tuttuğunu düzüyormuş, seks skandalları yüzünden en az iki şehri terk etmek zorunda kalmış. ve tabii ferenczi de hastalarından uzak durma konusunda epey zorlanmış. neredeyse bir tek freud yapmamış hastalarıyla."

"herhalde baldızı minna'yı becermekle meşgul olduğu içindir."

"yo, sanmıyorum" diye cevapladı paul. "bununla ilgili gerçek bir kanıt yok. bence freud, erbezlerinin sükunu evresine vaktinden evvel varmıştı."

14.1.16

kafamda bir tuhaflık

orhan pamuk

bu şehirde herkesin bir kalbi, bir de sayacı vardır.

evli olmanın en müthiş yanı, insanın istediği zaman ve istediği kadar sevişebilmesidir.

iyi bir eğitim, zenginle fakirin farkını ortadan kaldırır.

en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır.

görücü usulü evlilikte zor olan şey, kadının hiç tanımadığı biriyle evlenmesi değil, hiç tanımadığı birini sevmek zorunda olmasıdır.

ülkemizde en aptal vatandaş bile rüşvet vermeyi en sonunda öğrenir.

aşkı diri tutan şey imkansız olmasıdır.

kafamda bir tuhaflık var, ne yapsam bu alemde yapayalnız hissediyorum kendimi.

mutlu musun gerçekten? bazen insan şuna niyet eder; ama şu değil de bu olur. gene de mutluyum der insan.

13.1.16

osho

anthony storr

bhagwan shree rajneesh (osho), 93 tane rolls-royce'a sahip olması kadar, cinselliği aydınlanmaya giden yol olarak göklere çıkaran bir guru olması ile de oldukça ünlüdür. diğer gurulardan farkı, öğretisinin tamamen eklektik olması ve neyin ona ait olduğunu belirlemenin zorluğudur.

11 aralık 1931'de, madhya pradesh eyaletinin küçük bir kasabası olan kuchwada'da, çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği, annesinin ailesinin oturduğu evde dünyaya gelmiştir.

çocukken yalnız, içe dönük ve çok zekiydi. guruların tipik özelliklerinden biri olan "arkadaş edinmektense yandaş toplama" özelliği onda epey küçük yaşlarda ortaya çıkmıştı. diğer çocukları kandırmış ve sürekli otoriteye kafa tutmuştu. astımlı ve hastalıklı bir çocuktu. birçok defa ölümle burun buruna gelmişti. ölümle oyun oynar ve korkusunu yenme adına riskli hareketler yapardı. örneğin shakkar nehrindeki girdaba atlar, burgaç tarafından dışarı itilene kadar dibe dalardı.

diğer sağlığı bozuk, zeki ve yalnız kişiler gibi o da çok okumaya başladı ve bu alışkanlığı uzun yıllar sürdürdü. bu sayede doğu'nun kutsal yazılarını, batı'nın önemli filozoflarını yakından tanır hale geldi. dini inanç arayışları, her zaman başkaldırma ve dalga geçme ile son buldu. otoriteye itaat etmesi gereken hiçbir ideolojiyi kabul edemiyordu. kavgacı, saldırgan ve küstahtı.

rajneesh, gandhi'nin oruç tutmasının mazoşizm, cinsellikten uzak durmasınınsa bir çeşit sapıklık olduğunu ileri sürmüştür. rahibe teresa'nın da bir şarlatan olduğunu söylemiştir.

"fakir bir toplumda din anlamlı olamaz; çünkü onlar henüz başarısızlığı tatmamışlardır. yani ev sahibi olmanın, zengin olmanın ya da gönüllerinde hangi maddi çıkar yatıyorsa onun mutluluk getirmeyeceğini henüz anlamamışlardır."

rajneesh; dinin, maddi ihtiyaçlarını gerçekleştirmiş ve bu nedenle de yaşamın anlamını sorgulamaya gücü yeten kişilerin lüksü olduğunu belirtir. "ne kadar fazla şey toplarsanız yaşamınız o kadar boşa gider; çünkü bunların bedeli yaşamın kendisidir." der. bu açıdan, çarpıcı biçimde, kendi öğretisine ters düşmektedir.

rajneesh'e göre insanlar üçe ayrılır: nesne toplayan ve dışa dönük olanlar, bilgi toplayan ve daha az dışa dönük olanlar ile farkındalığa ulaşmaya çalışan içe dönükler. son gruptakilerin amacı, gittikçe daha fazla bilinçlenmektir.

rajneesh'e göre cinsellik, kutsallığa ulaşmanın yollarından biridir. bekareti yücelten ve cinselliği bastırmaya çalışan dinler, engellenmişlik duygusu ve nevroz yaratmaktadır. bir keresinde, insanların ona getirdiği sorunların %99'unun cinsellikle ilgili olduğunu söylemiştir.

rajneesh'e göre gerçeğe ulaşmanın üç ana yolu vardır: deneye dayalı bilimsel yol, akla dayalı mantık yolu ve kendisini şiir ile dinde ortaya koyan eğretileme yolu.

"şiir, nesnelle özneli birbirine bağlayan bir köprüdür. din de esasen şiirdir. tantrik öğretide yaşama her zaman 'evet' denir. gerçek ateist, yaşama 'hayır' demeyi sürdürendir."

"insan, doğal olmayan tek hayvandır. bu nedenle de dine ihtiyaç duyar."

rajneesh'e göre, çoğu insan çocuk sahibi olmaya uygun değildir ve zaten dünyada da gereğinden fazla çocuk vardır. tüm dünyada yirmi yıl boyunca doğumlar yasaklansa, çoğu sorunun çözüleceğine inanır.

rajneesh, lord acton'ın düsturunun canlı bir örneğidir: "güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır." rajneesh de bir hırs canavarı olana kadar yozlaşmıştır.

o, her zaman bir liderdi; küstah, otoriteye karşı hoşgörüsüz, kendi kendini yetiştirmiş, hiçbir üstada borcu olmadığını iddia eden biriydi. olağanüstü bir bilgi birikimi ve hayatın nasıl yaşanması gerektiği hakkında bir düsturu vardı. ancak maalesef, kendi görüşünü izlemede başarısız oldu.

yalnızlık dolambacı *

octavio paz

cennet diye bir şey varsa eğer, şimdi ve buradadır, bedensel kucaklaşmadadır; yoksa zamandan ve bedenden yoksun öteki dünyada değil.

novalis: şiir, insanın doğal dinidir.

bilmek, bilineni değişime uğratan bir eylemdir.

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir; demokrasiden yoksun bir özgürlük de hayalden başka bir şey değildir.

"her şey boştur; çünkü her şey doludur. söz konuşmaz; çünkü konuşan, yalnızca suskunluktur." (sunyata)

özgürlük su kadar değerlidir ve üzerine titremediğimiz takdirde aynen su gibi akıp gider.

her şey bize bir konuda hizmet eder ve hepimiz birer aracızdır.

alışılmamışın ortaya çıkmasını sağlamanın bir yöntemi de, normal bir nesneyi hep ait olduğu yerden alıp başka bir yere koymaktır.

şiirle tarih, birbirlerini tamamlarlar; ancak bunun koşulu, şairin belli bir mesafeyi korumayı bilmesidir.

kendimize geri dönmenin koşulu, önce kendimizden çıkıp uzaklaşmaktır; ama boşlukta yitip gitmemenin koşulu da, yeniden çıkış noktasına geri dönmektir.

* "düşler boyunca yaratmak" ile birlikte.

10.1.16

şakşuka

salah birsel

orhon murat arıburnu içkiye pek yatkın değildir. ama evinde dostlarını ağırlayacak içki bulundurmayı da hiç eksik etmez. hem de içki şişelerini dolaplarda saklamaz, onları salonda iplerle tavana asarak konuklarının gözüne sokar. hemen hemen her koltuğun yanında tavandan sarkmış bir votka şişesi bulunur. içki içmek isteyenler yine yanındaki orta masası üzerinde duran bardağı alır, şişeden buraya içkiyi boca eder.

1946 yılında arıburnu, hacı emin efendi sokağında otururken bir pazar sabahı evine gelen behçet necatigil, oktay akbal ve salah birsel'i de yine böyle bir odada, duvardan duvara salıncak gibi sallanan içki şişeleriyle karşılamıştır. şişeler her üç konuğu iyisinden büyülemiş, şişelerin içindekiler ise onları yere sermiştir. bereket orhon içki şöleninin arkasından bol biberli bir şakşuka -meyhanelerdeki adı: menemen- şölenini de uygulama alanına koymuştur ki, bizimkiler iyice ayılmışlardır. o günden sonra içkiye değilse bile şakşukaya tövbe etmişlerdir.

edebiyat

louis baillot: sanatsal yaratışı sadece siyasal boyuta indirgemek, sanatı da yoksullaştırmaktır, politikayı da.

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye "masa" kelimesini kullanacaksınız ne kuşu anlatacağım diye "kuş" kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye "aşk" kelimesini.

nazım hikmet: bir derecesini geçtikten sonra felaket denen şeyin acısı duyulmuyor.

jean-paul sartre: edebiyatı bilimsel iletişimden ayıran, tek sesli, tek anlamlı olmayışıdır; dil sanatçısı, üzerlerine düşürdüğü ışıkla, verdiği ağırlıkla, sözcükleri değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir.

lukacs: edebiyat gerçek yaşantıya dayanır; kararlar, ne kadar iyi niyetle varılmış olurlarsa olsunlar, yaşantının yerini tutamazlar.

reşat nuri güntekin: ne istediğini ve ne yapacağını bilen sekiz on münevver insan; karanlık fikirli, karanlık maksatlı hesapsız cahil sürülerini dilediği gibi sevk ve idare edebilir.

paul nizan: bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. ya da savaşla, devrimle.

cennet

a.l. kennedy

kimse tamamlanmış değildir, hepimiz katkılara ihtiyaç duyarız. alkol biraz katkıda bulunabilir ama esasen halihazırda mevcut olanı büyütür.

bir işe girmek uzun vadede kaçınılmaz. işin kötüsü, bunun bir zamanlar seçtiğin ve hala hazırlıklı olduğun tutkularla bir ilgisi yoktur; yani asla altın arayıcısı, öğretmen ya da arkeolog olamazsın, asla kalbinin gerçek sirkinde palyaçoluk yapamazsın. iş namına yapabileceğin şeyler, işe yaramazlığını günbegün kanıtlamaktan öteye gitmez.

hayattaki seçeneklerin de altı üstü iki tanedir: gülmek ya da ağlamak, ağlamak ya da gülmek. ister hızlı ister yavaş fark etmez, günün birinde kendinin ne korkunç, hiç gülünmeyecek bir fıkra olduğunu keşfedersin, hepimizin öyle olduğunu. bu durum çözümsüzdür, devasız, değişmez; kimsenin elinden bir şey yapmak gelmemiştir ama yine de burada durup vaktini doldurman gerekir.

çok yorgunum. günler, günler var ki yorgunum. bu endişe seviyeleri, yeni edindiğim, en kıymetli şeyleri şüphelerle, zehirli anılarla ve korkuyla mahvetme yeteneği, zihnimin bir türlü susmayışı, işimdeki sefillikler, her uykuma hücum eden dehşet taburları.. bıktım.

burayı bir an önce terk etmemiz gerek; bu kadarı yetti, hemen başlamamız gerek, kendimizi uyandırmamız gerek, kafamızı dağıtacak kadar soyunmamız gerek; elden, dilden, sevişmekten ibaret kalmamız, tuzda boğulmamız gerek. içimdeki değirmi aşındırması, ona çepeçevre tutunan direncim bizi silene, isimsizleştirene kadar ısırmalı, morartmalıyız.

rubailer

ömer hayyam



mevki sahipleri bildiğinden caymazlar
nice pisliğe gömülseler de aymazlar
şaşılacak bir iş ki, kendileri gibi
hırsa kapılmamışı adamdan saymazlar

bir yürek ki bilmez sevgi ne, acımak ne
ne manastır kurtarır onu ne seccade
aşk defterine adı yazılı olanlar
cehenneme aldırmaz, boşverir cennete

alaca "sabah-akşam" atının konağı
"dünya kervansarayı" denen şu durağı
bil ki, yüzlerce behram'dan kalmış bir köşk o
yüz cemşid'in sofrasının artık çanağı

derede akan su, çölde esen yel gibi
senin benim ömrümden bir gün daha geçti
iki günün gamını yememeli insan
geçip gitmiş gün biri, gelmemiş gün diğeri

şu evrende elinde oldukça fırsatın
şarapsız, sakisiz tek soluk alma sakın
niceleri sınadı senden, benden önce
dünya değmez kalbini kırmaya tek canın

hep söz eder durursun yasin'den berat'tan
yaz beratımı meyhaneye, kurtul ondan
beratımızın meyhanede olduğu gün
daha iyidir berat gecesi'nden, inan

şu dünyada en üstün söz, kuran denilir
sık ele alınmaz, okunur arada bir
ne ayetler yazılıdır ki şu kadehte
her an, her yerde, hiç durmadan hatmedilir

şu yaşamı gönül, yaşayarak öğrendin
çözümü ölümde tanrısal bilmecenin
bugün kendinde iken bir şey bilmiyorsan
yarın kendinde değilken ne bileceksin

tanrı cenneti, kevser şarabıyla över
akıl ermez dünyada nasıl yasak eder
hamza sarhoşlukla bir deve öldürmüş de
bize ne ki, ona "yasak" demiş peygamber

dul kadının öyküsü

joyce carol oates

dulluk bir kadının eş olduğu için çarptırıldığı cezadır. kısır eleştiriler, her türlü aşağılanma da bir yazarın yazar olduğu için çarptırıldığı cezadır.

albert camus: yalnızca bir tane ciddi felsefi problem vardır, o da intihardır. yaşamın yaşamaya değip değmediğine karar vermek zaten felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır.

yas tutmak kendine acımaktır.

yaşam mücadelesinin daha "medeni" bir halinde en büyük korku, aklını yitirmektir.

franz kafka: hiçbir zaman istediğim yiyeceklere sahip olamadım. olsaydım ben de herkes gibi tıka basa yerdim.

bir yazarla editörün evliliği en idealidir.

insan kendisine güvenen birini terk edince, bu durumun hiç tesellisi olmuyor.

anne sexton: ister yaşa ister öl; yeter ki dünyayı başkalarına zehir etme.

ırk konusu insanda en ilkel ve sinir bozucu biçimlerde aşırı kaygı yaratır.

delirmek, bir şeyin inanmak istediğimiz gibi olduğuna inanmaktır, öyle olmadığını bilmemize karşın. delirmemek ise insanın en derin ve derinlikli isteklerinin gerçekte olanla hiçbir ilgisi olmadığını kabullenmektir.

4.1.16

armağan

alciatus


çocuklar cevizlerle oynayıp unuturlar zamanı, gençler zarlarla
yaşlılar gün öldürür iskambil kağıtlarıyla
biz boş vaktimizde bu remizleri nakşederiz
sanatçıların usta ellerinden çıkan bu simgeler
elbiselere iliştirilen süsler, şapkalara takılan rozetler gibi
biz de sessiz işaretlerle yazabiliriz
soylu imparatorumuz değerli madalyonlarla donatsın seni
eskilerin seçkin eserlerini versin eline
ben şairim, kağıttan armağanlar verebilirim ancak bir şaire
sevgimin nişanesi olarak, ey chonradus, kabul et bunları öyleyse

3.1.16

evlilik

john milton: iyi bir evlilik, uyumlu ve mutlu bir muhabbettir.

maupassant: evlilik ve aşk birlikte var olamaz. insan bir aile kurmak için evlenir ve aileyi de toplumu oluşturmak için kurar. insan yalnızca bir kez evlenir; çünkü dünya böyle ister; ama yaşam içinde yirmi kez sevebilirsin; çünkü doğa bizi böyle yarattı.

montaigne: iyi bir evlilik, eğer varsa, arkadaşlığı ve aşk koşulunu reddeder.

balzac: kadın sözleşme yoluyla elde edilen bir maldır; taşınır cinstendir; çünkü kim kullanıyorsa onun malıdır; açıkçası erkeğe eklentiden başka bir şey değildir.

montaigne: dini ve dindarlığı gösteren bir bağdır evlilik. işte bu yüzden, ondan alınan haz bastırılan, ciddi ve birtakım zorunluluklarla karışık bir hazdır.

george sand: evlilik, toplumun hazırladığı en barbar kurumlardan biridir.

pascal bruckner: çiftleşme aynı zamanda hem topluma karşı isyandır hem de insan doğasının gereğini yerine getirmektir. özgürleştirme hareketinin öncülerinin coşkuları ve kavgacı tonları, duygululuğun kaynağına müdahale etmeye can atıyor olmalarından kaynaklanır.

georg c. lichtenberg: aşk kördür, onun görmesini sağlayan, evliliktir.

1.1.16

laura

margaret atwood

laura'nın dünyaya gelmeye karar vermesi uzun zaman aldı, demişti reenie. doğmanın akıllıca bir iş olup olmadığına karar veremiyordu sanki. başlarda zayıf, hastalıklı bir bebekti, az kalsın kaybediyorduk onu. sanırım hala tam karar verememişti. ama sonunda bir denemeye karar verdi, hayatı yakaladı ve iyileşti.

laura'nın doğumundan sonra annem her zamankinden daha yorgun bir kadın oldu. irtifa kaybetti, direncini yitirdi. iradesi zayıfladı, günlerini sürüyerek yaşıyor gibiydi. daha fazla dinlenmeye ihtiyacı var, diyordu doktor. iyi değil, diyordu reenie, çamaşıra yardıma gelen bayan hillcoate'a. sanki elf cinleri eski annemi kaçırıp götürmüşler, yerine bu daha yaşlı, daha gri, pörsümüş ve cesaretini kaybetmiş kadını bırakmışlardı. daha dört yaşındaydım o zaman ve annemdeki bu değişiklikten korkmuştum, kucaklanmak ve güven tazelemek istiyordum ama annemin bunu verebilecek enerjisi yoktu artık.

bağırıp çağırmalıydım. sinir nöbetleri geçirmeliydim. ağlamayan bebeğe meme verilmez, gıcırdamayan tekerleği yağlamazlar, derdi reenie.

laura kolay bir bebek değildi, huysuz olmaktan çok vesveseli bir bebekti. çocukluğu da kolay geçmedi. gardırop kapakları, yazı masası çekmeceleri ürkütürdü onu. sanki sürekli bir şeye kulak kabartır gibiydi, uzaktan ya da döşemenin altından gelen, sessizce yaklaşan bir şeyi, bir rüzgar trenini dinler gibi. sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzünde karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. onu mutsuz eden şey kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.

sokak köşelerinde takılan sakat savaş gazilerinden, aylak insanlardan, kalem satıcılarından, dilencilerden, hiçbir iş yapamayacak kadar perişan insanlardan ürkerdi. tahta bir kutunun içinde kendini sürükleyerek giden bacakları kopmuş, sert bakışlı, kırmızı yüzlü o adam ödünü kopartırdı. kimbilir, adamın gözlerindeki öfkeydi belki onu korkutan.

bütün çocuklar gibi, laura da kelimelerin gerçek anlamlarıyla söylendiğine inanırdı ama bunu aşırıya götürürdü. "yok ol" ya da "git kendini göle at" diyecek olsanız, sonucuna katlanmak zorunda kalırdınız. "laura'ya ne söyledin? hiç öğrenmeyecek misin?" diye azarlardı beni reenie. ama reenie'nin kendisi de tam olarak öğrenememişti. bir keresinde, o kadar soru sormasın diye, dilini tut biraz, demişti de, laura günlerce yemek yiyememişti.

laura, annemin çocuğuydu. bazı bakımlardan, aynı sofuluğu taşırdı; yüksek, temiz bir alnı vardı.

geceleri laura odama girip beni sarsarak uyandırır, yanıma yatardı. uyuyamıyordu: tanrı yüzünden. annemin cenazesine kadar laura'yla tanrı'nın arası gayet iyi olmuştu. annemin bizi gönderdiği ve sonrasında reenie'nin de prensip olarak göndermeye devam ettiği metodist kilisesi'nin pazar okulu'ndaki öğretmen, "tanrı sizleri sever" diyordu. laura buna inanıyordu. ama artık emin değildi.

tanrı'nın bulunduğu yeri tam olarak bilmek istiyordu. öğretmenin kabahatiydi bu çünkü tanrı her yerdedir, demişti. şimdi laura bilmek istiyordu: tanrı güneşte miydi, ayda mıydı, mutfakta mıydı, banyoda mıydı, yatağın altında mıydı? laura, hiç beklemediği bir anda tanrı'nın birden karşısına çıkmasını istemiyordu, başımıza getirdiği son olaydan sonra laura'nın bundan korkması anlaşılır bir şeydi. "ağzını aç, gözlerini kapa. sana büyük bir sürpriz vereceğim" diyordu reenie, arkasında bir kurabiye saklayarak. ama laura artık bunu yapmak istemiyordu. gözlerini sürekli açık tutmak istiyordu. reenie'ye güvenmediği için değil, artık sürprizlerden korktuğu için.

tanrı herhalde süpürge dolabındaydı. en muhtemel yer orası gibi görünüyordu. dolabın içinde acayip davranışlı ve muhtemelen tehlikeli bir amca gibi gizleniyordu. ama laura onun her an orada olup olmadığından emin değildi; çünkü dolabın kapağını açmaya korkuyordu. "tanrı sizin yüreğinizdedir." demişti pazar okulu öğretmeni ve bu daha da kötüydü. çünkü tanrı süpürge dolabında olsa, bir şeyler yapılabilirdi, örneğin kapısını kilitlemek gibi.

laura'ya en çok uyuduğu zamanlar şefkat duyardım. ağzı biraz aralık, kirpikleri hala ıslak olduğu zaman. huzursuz uyurdu, uykusunda inler ve tekme atardı, bazen horlardı ve uyumama engel olurdu. yataktan kalkar, ayak uçlarıma basarak pencereye gider, dışarısını seyrederdim. gökyüzünde ay olduğu zamanlar, çiçek bahçesi gümüşsü gri bir renk alırdı, sanki bütün çiçeklerin renkleri solmuş gibi. havuzun kenarında, karanlıkta boyu kısalmış taştan peri heykelini görürdüm, zambak havuzuna ay'ın şavkı vururdu, peri kızı havuzun soğuk ışığına ayak parmaklarını daldırırdı. soğuktan ürpermiş halde tekrar yatağa dönerdim ve perdelerin hareket eden gölgelerini seyrederek ve uykudaki evin çıtırtılarını ve homurtularını dinleyerek yatardım. ne kabahat işlediğimi düşünerek.