29.6.18

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

27.6.18

osmanlı'nın mirası

daron acemoğlu / james a. robinson

neolitik devrim'de dünyaya öncülük eden orta doğu'ydu ve ilk şehirler günümüzdeki ırak'ta ortaya çıkmıştı. demir ilk kez türkiye'de izabe edildi ve orta doğu orta çağ'a dek teknolojik bakımdan dinamik bir bölgeydi.

neolitik devrim'in dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkmasını sağlayan, orta doğu'nun coğrafyası değildi; ayrıca orta doğu'yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. bunun nedeni osmanlı imparatorluğu'nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün orta doğu'nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.

nasıl latin amerika'nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca ispanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse orta doğu'nunkiler de osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.

1453'te sultan ii. mehmet komutasındaki osmanlılar konstantinopol'ü ele geçirdiler ve başkent yaptılar. yüzyılın geri kalanında osmanlılar balkanların büyük kısmını ve türkiye'nin geri kalanının büyük bölümünü fethetti. 16. yüzyılın ilk yarısında osmanlı hakimiyeti tüm orta doğu ve kuzey afrika'ya yayıldı. 1566'da, muhteşem süleyman olarak bilinen sultan süleyman öldüğünde, imparatorlukları doğu'da tunus'tan başlayıp mısır üzerinden arap yarımadası'nda mekke'ye ve bugünkü ırak'a kadar yayılmıştı.

osmanlı devleti mutlakıyetçiydi, sultanlar çok az kişiye karşı sorumluydu ve gücü kimseyle paylaşmıyorlardı. osmanlıların uygulamaya koyduğu ekonomik kurumlar son derece sömürücüydü. toprak için özel mülkiyet söz konusu değildi, resmi olarak tümü devlete aitti. toprak ve tarımsal ürünün vergilendirilmesi savaştan elde edilen ganimetle birlikte devlet gelirinin temel kaynağını oluşturuyordu.

buna karşın, osmanlı devleti orta doğu'ya anadolu'ya hakim olduğu gibi ya da ispanyol devletinin latin amerika toplumuna hakim olduğu ölçüde bile hakim olamadı. osmanlı devleti arap yarımadası'nda sürekli olarak bedevilerin ve diğer kabilelerin meydan okumalarıyla karşılaştı. orta doğu'nun büyük kısmında yalnızca kalıcı bir düzen kurabilmekten değil aynı zamanda vergi toplayacak idari kapasiteden de yoksundular. dolayısıyla becerebildikleri yoldan vergi toplasınlar diye bu hakkı başkalarına devretmek suretiyle işi şahıslara havale ettiler. bu mültezimler özerk hale geldiler ve güçlendiler.

orta doğu'da vergi oranları çok yüksekti, köylülerin ürettiğinin yarısı ile üçte ikisi arasında değişiyordu. bu gelirin büyük kısmı mültezimlere gidiyordu. osmanlı devleti bu bölgelerde kalıcı bir düzen sağlamayı başaramadığından mülkiyet hakları güvence altında olmaktan çok uzaktı ve silahlı gruplar bulundukları bölgelerin kontrolü için yarıştıklarından hukuksuzluk ve eşkıyalık almış yürümüştü. örneğin filistin'de durum öyle vahimdi ki, 16. yüzyıl sonundan itibaren köylüler en verimli toprakları bırakarak eşkıyaya karşı kendilerine daha fazla koruma sağlayacak dağlık bölgelere kaçtılar.

osmanlı imparatorluğu'nun kentsel alanlarındaki sömürücü ekonomik kurumları bundan daha az boğucu değildi. ticaret devlet kontrolündeydi ve meslekler loncalar ve tekeller tarafından katı bir biçimde düzenlenmişti. sonuç, sanayi devrimi sırasında orta doğu'nun ekonomik kurumlarının sömürücü nitelikte olmasıydı. böylece bölge ekonomik açıdan durgunlaştı.

1840'lara gelindiğinde osmanlılar kurumlarda reform yapmaya -örneğin, iltizam sistemini tersine çevirerek yerel özerkliğe sahip grupları kontrol altına almaya- çalışıyordu. fakat mutlakıyetçilik birinci dünya savaşı'na kadar sürdü ve reform çabaları hem yaratıcı yıkımın doğurduğu bildik korkular hem de elit grupları saran ekonomik ve siyasal anlamda kaybedecekleri endişesi nedeniyle engellendi. osmanlı reformcuları tarımsal verimliliği artırmak için arazi mülkiyeti haklarını uygulamaya koymaktan söz etseler de siyasal kontrole ve vergiye duyulan istek nedeniyle statüko devam etti.

osmanlı sömürgeciliğini 1918'den sonra avrupa sömürgeciliği izledi. avrupa hakimiyeti bittiğinde ve sömürücü sömürge kurumları bağımsız elitlerin kontrolüne geçtiğinde sahra-altı afrika'da gördüğümüz dinamikler devreye girdi. bazı durumlarda, örneğin ürdün monarşisinde, bu elitler doğrudan sömürgeci güçlerin ürünüydü; fakat bu, afrika'da sık rastlanan bir durumdu.

günümüzde petrolü olmayan orta doğu ülkeleri fakir latin amerika ülkeleriyle benzer gelir düzeylerine sahiptir. köle ticareti gibi yoksullaştırıcı kuvvetlerden mustarip değildiler, avrupa kaynaklı teknoloji akışından daha uzun bir dönem boyunca yararlandılar. orta çağ'da orta doğu da nispeten dünyanın ileri bölgelerinden biriydi. dolayısıyla bugün afrika kadar fakir değil; fakat insanlarının büyük çoğunluğu hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

25.6.18

kolektif narsisizm

erich fromm

insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsist kıvanç tek -ve çoğu zaman çok etkili- bir doyum kaynağıdır. yaşamları kendilerine "ilginç" bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek olanakları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirirler.

ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş -köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için- hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan geri kalmış bir sınıfın tek doyum yolu vardır: kendini dünyada en büyük hayranlığı toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk diye damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: "yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben; çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğun üyesiyim."

aşırı narsist bir topluluk kendisini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister. topluluk, kendi narsisizmini yansıttığı bu öndere hayranlık duyar. aslında birlikte yaşama ve özdeşleşmeden başka bir şey olmayan bu öndere boyun eğme durumu içinde bireyin narsisizmi öndere aktarılır. önder ne denli büyükse onun izleyicileri de o denli büyük olacaktır.

bireysel yapıları yüzünden, özellikle kendilerine hayran olan kişiler önderin peşine takılmaya en yatkın olan kişilerdir. kendisinin büyüklüğüne inanmış ve bu konuda hiçbir kuşkusu olmayan önderin narsisizmi, kendisine boyun eğenlerin narsisizmine son derece çekici gelir. yarı deli önderler çoğu zaman en başarılı olanlardır; ama nesnel yargıdan yoksun olmaları, yenilgi karşısında gösterdikleri öfkeli tepkiler, her şeyi yapabilen bir insan imgesini koruma gereksinmeleri yüzünden bunlar yanlışlara düşerek kendi yıkımlarını hazırlarlar. ne var ki narsist kitlenin isteklerini doyuracak, yetenekli ama yarı psikozlu kişiler her zaman bulunabilir.

topluluk narsisizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordur. birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "ben ve benim ailem dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur; öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlaksız ve sorumsuzdur." pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir.

oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "ben" ve "benim ailem" yerine ulus -ya da ırk, din, siyasal parti vb.- koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar, hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir.

topluluk narsisizmi hastalığıyla ilgili en belirgin, en çok rastlanan belirti, bireysel narsisizmde de görüldüğü gibi nesnelliğin ve akla uygun yargıların bulunmamasıdır. küçük küçük gerçekler bir araya toplanır; oysa bu yolla oluşturulan bütün, yalanlar ve uydurmalarla doludur.

siyasal eylemler narsist bir biçimde kendini yüceltmeden kaynaklandığında nesnelliğin bulunmaması yüzünden büyük yıkımlar doğar. yüzyılımızın ilk yarısında ulusal narsisizmin sonuçlarının en belirgin iki örneğine tanık olduk:

birinci dünya savaşı'ndan yıllar önce fransızlarca benimsenen resmi stratejik öğretide fransız ordusunun ağır toplara ya da çok sayıda makineli tüfeğe gereksinme duymadığı savunuluyordu; fransız askeri fransızlara özgü gözüpeklik ve saldırganlık ruhuyla öylesine doluydu ki düşmanı yenebilmesi için yalnızca süngüsü yeterdi. sonuç binlerce fransız askerinin alman makineli tüfekleriyle biçilmesi oldu; fransızları yenilgiden kurtaran tek şey almanların stratejik planlarındaki bazı yanlışlarla daha sonra yapılan amerikan yardımı olmuştur.

ikinci dünya savaşı'nda da buna benzer bir yanlışı almanlar yapmıştır. aşırı kişisel narsisizmi yüzünden hitler milyonlarca alman'ın topluluk narsisizmini kışkırtmış, almanya'nın gücünü olduğundan çok büyütmüş, yalnızca birleşik amerika'nın gücünü değil -öteki narsist general napoleon gibi- rusya'daki kışın etkisini de küçümsemişti. zeki olmasına karşın hitler gerçekliği nesnel bir gözle göremiyordu; çünkü onun kazanma ve yönetme tutkusu silahların, iklimin gerçekliklerine ağır basıyordu.

topluluk narsisizmi de tıpkı bireysel narsisizm gibi doygunluğa gereksinme duyar. bir düzeyde bu doygunluk insanın kendi topluluğunun üstün, öteki bütün topluluklarınsa aşağı olduğuna ortaklaşa inanmakla sağlanır. dinsel topluluklarda bu doygunluk şu kolay varsayımla kazanılır: "benim topluluğum gerçek tanrı'ya inanan tek topluluktur; bu yüzden tek gerçek tanrı benim tanrım olduğuna göre öteki toplulukların hepsi saptırılmış, inançsız kişilerle doludur."

bununla birlikte narsist bir üstünlük duygusu içinde olan topluluğun karşısında narsist doygunluğun nesnesi olarak kullanılacak küçük, çaresiz bir azınlık yoksa topluluğun narsisizmi kolaylıkla askeri fetihlere kayacaktır; 1914'ten önceki pan-almancılık ve pan-slavcılık fikirlerinde izlenen yol bu olmuştur. her iki durumda da uluslar "seçkin ulus" olma rolünde ötekilere karşı üstünlük duygularıyla doluydular, bu yüzden üstünlüklerini kabul etmeyen uluslara saldırmakta kendilerini haklı görüyorlardı.

topluluk narsisizmi zedelendiği zaman da bireysel narsisizmde de gördüğümüz öfke tepkisiyle karşılaşabiliriz. tarihte topluluk narsisizmi simgelerinin aşağılanmasının deliliğe yakın bir öfke yarattığını gösteren pek çok örnek vardır. bayrağa karşı saygısızlık; tanrı'nın, imparatorun, önderin aşağılanması, savaşın ya da toprağın yitirilmesi -bunların hepsi kitlelerde şiddetli öç alma duyguları uyandırmış, sonunda yeni savaşlara yol açmıştır. zedelenen narsisizm ancak saldırganın ezilmesiyle, narsisizme yöneltilen aşağılamanın ortadan kaldırılmasıyla kurtarılabilir. ister bireysel isterse ulusal olsun öç alma duygusu, çoğu zaman zedelenmiş narsisizmden, bu zedelenmeyi saldırganı ortadan kaldırarak bir anlamda "tedavi etme" gereksinmesinden doğar.

topluluk narsisizminin localar, küçük dinsel mezhepler, "eski okul arkadaşlıkları" vb. gibi küçük toplulukları içeren daha zararsız biçimleri vardır. bunlarda narsisizmin yoğunluğu büyük topluluklara göre az olmasa da narsisizm o denli tehlikeli değildir, çünkü toplulukların gücü sınırlı, bu yüzden de zarar verme olanakları küçüktür.

tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini  -özgürlüğü- yitirirler.

halkın çoğunluğunun akla uygun olarak kabul ettiği şey halkın tümünün değilse bile büyük bir kesiminin kabul ettiği bir şeydir; pek çok insanın gözünde "akla uygunluk" yargısını akıl değil toplumun onayı belirler.

öğrenim, "eğitilmiş" birçok insanı çağdaş topluluk narsisizminin belirtileri olan ulusal, ırksal ve siyasal eylemlere coşkuyla katılmaktan alıkoyamamıştır.

insanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsisizminden kurtulması gerekir.

23.6.18

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

21.6.18

kitaplar üzerine

carl sagan

kitaplar kaderimizi değiştirdi. düşük fiyatlara alınabilen kitaplar geçmişi yüksek kesinlikle sorgulamamızı, türümüzün bilgeliğini damıtmamızı, yalnız güç sahibi olanların değil herkesin bakış açısını anlamamızı, tüm tarihimiz boyunca yetişmiş en büyük zekaların acı dolu deneyimlerle doğadan ve tüm gezegenden edindikleri anlayışı kavramamızı sağlar. çoktan ölmüş kişilerin kafamızın içinde konuşmalarına izin verir. kitaplar bize her yerde eşlik edebilir. yavaş anladığımız yerlerde bize sabır gösterir, zor kısımları dilediğimiz kadar tekrar etmemize izin verir ve hatalarımızı asla yüzümüze vurmaz. kitaplar dünyayı anlamanın ve demokratik toplumda yerimizi almanın anahtarıdır.

zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir. virginia kolonisi ingiliz kraliyet valisi 1671'de şöyle yazmış:

"tanrı'ya özgür eğitim ve basın olmadığı için şükrediyor, önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca da olmaması için yakarıyorum. çünkü öğrenim dünyaya asilik, dinsizlik ve yoldan çıkmış mezhepler getirdi; basın da onlara gerekli sırları vererek en iyi hükümetlere ihanet etti. tanrı bizleri ikisinden de korusun!"

sappho

eduardo galeano

sappho hakkında çok az şey biliniyor.

iki bin altı yüz yıl önce lesbos adasında (bugünkü midilli) doğduğu ve lezbiyen teriminin de oradan geldiği söyleniyor.

evli ve bir erkek çocuk sahibi olduğu ve bir denizci aşkına karşılık vermediği için kendini sarp kayalıklardan aşağı attığı söyleniyor. ayrıca ufak tefek ve çirkin olduğu da söyleniyor.

bunların doğru olup olmadığını bilmiyoruz. bir kadının, bizim dayanılmaz cazibemize vurulmak yerine başka bir kadını tercih etmesi biz erkeklerin hoşuna gitmez.

1703 yılında, erkek iktidarının burcu konumundaki katolik kilisesi, sappho'nun bütün kitaplarının yakılmasını emretti.

az, çok az şiiri bu kıyımdan kurtulabildi.

19.6.18

hakiki aşk üzerine

thich nhat hanh

buddha, aşkın öğreticisidir. hakiki aşkın. dünyamıza duyulan aşk hakiki aşk olmalıdır. eğer aşkınız hakiki ise size ve dünyamıza çok fazla mutluluk getirecektir. romantik aşk da şayet hakiki aşk ise pek çok mutluluk sunabilir. ama hakiki aşk değilse size de başkalarına da acı verecektir.

buddha'nın öğretisinde hakiki aşkın dört temel unsuru vardır:

öncelikle maitreya vardır. mutluluk sunan şefkatli sevgi anlamına gelir. mutluluk sunamıyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. dolayısıyla kendinizi karşınızdaki insana mutluluk sunabilecek şekilde eğitmeniz gerekir. bu olmaksızın iki taraf da acı çeker.

hakiki aşkın ikinci unsuru şefkattir. şefkat, acının silinmesini sağlayacak türden bir enerjidir. sizdeki ve karşınızdaki insandaki acının değişmesini sağlar. sizdeki ve karşınızdaki insanın acısıyla baş edemiyor, bu acıyı dönüştüremiyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. işte bu yüzden hakiki aşkın ikinci unsuru olan karuna sizin ve karşınızdakinin gayretiyle gerçekleşir. aşkın romantik olup olmaması önemli değildir. önemli olan, duyulan aşkın hakiki olup olmadığıdır.

hakiki aşkın üçüncü unsuru neşedir. severken karşınızdakini sürekli ağlatıyorsanız ve siz de sürekli ağlıyorsanız hakiki aşk değildir bu. romantik olsun veya olmasın. hakiki aşk kapsayıcıdır. dışlamak söz konusu değildir. karşınızdakinin acısı sizin acınızdır. onun mutluluğu sizin mutluluğunuzdur. bireysel acı ve mutluluk yoktur artık.

hakiki aşkta kapsayıcı olma, ayrım yapmama unsuru vardır. sizinle karşınızdaki arasında bir ayrım, bir duvar yoktur. böyle bir durumda "senin sorunun bu!" diyemezsiniz. olmaz. senin sorunun benim sorunumdur. benim acım senin acındır. hakiki aşkın dördüncü unsuru budur. romantik aşkta bu dört unsur varsa o da çok fazla mutluluk getirebilir. 

buddha, hakiki aşk hakkında asla olumsuz bir şey söylememiştir. romantik aşkta başarılı iseniz bol miktarda şefkat ve merhamet işleyeceksiniz demektir. ve çok geçmeden aşkınız her şeyi kapsayacaktır. aşkınızın tek öznesi artık sadece karşınızdaki olmayacak; çünkü aşkınız büyümeye devam edecek hepimizi kapsayacaktır. ve mutluluk sınırsız hale gelecektir.

hakiki aşkın dördüncü unsurunun anlamı budur: kapsayıcılık. hakiki aşk ise duyduğunuz, büyümeye devam edecektir ve giderek daha fazlasını kapsayacaktır. sadece insanları da değil hayvanları, bitkileri, madenleri de kapsayacaktır. işte bu, büyük aşktır. maha karuna, maha maitreya. buddha'nın aşkı işte budur.

via umidgurbanov | bir nevi dipnot!

17.6.18

epigraflar


vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.
yaşam, yaşam adını almış ama gerçekte ölümdür onun adı.
(herakleitos)

optima sors homini non esse.
doğmamış olmak insan için en iyi şey olmalı.
(theognis)

omnis hominum vita est plena dolore.
insanın tüm yaşamı acı doludur.
(euripides)

non enim quidquam alicubi est calamitosius homine omnium, 
quotquot super terram spirant.
şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında
insandan daha acınacak bir yaratık yok.
(homeros)

nullum melius esse tempestiva morte.
hiçbir şey zamanında bir ölümden daha değerli değildir.
(plinius)

o, if this were seen -the happiest youth
-would shut the book and sit him down and die.
ah, bir görebilseydi, en mutlu genç bile
kitabı kapatır ve oturup ölümü beklerdi.
(shakespeare)

natum non esse sortes vincit alias omnes.
hiç doğmamış olmak insan için en iyisidir.
(sophokles)

this something better not to be.
daha iyisi var olmamaktır.
(lord byron)

via marcel proust

15.6.18

din

jiddu krishnamurti

inancı ve dogmayı salt kabullenmek değil; tanrı, hakikat veya ne derseniz deyin onu arayıştır hakiki din.

çoğu insan dünyanın maddi nimetlerinden uzaklaşmanın dine doğru atılmış ilk adım olduğunu düşünür. fakat bu doğru değildir. yapılması en kolay işlerden biridir bu. ilk adım, tam ve bağımsız düşünme özgürlüğüne sahip olmak, yani hiçbir inanca bağlanmamak ve koşulların, çevrenin boyunduruğu altında ezilmemektir. böylece dinç, yetkin, özgüvenli, tam bir insan olabilirsiniz. ancak o zaman zihniniz özgür, tarafsız ve şartlanmasız bir halde tanrı'nın ne olduğunu bulabilir.

günahkâr denilen kişi saygın insandan daha yakındır tanrı'ya; çünkü saygın insan ikiyüzlülük kisvesine bürünmüştür.

genel anlamda bildiğimiz haliyle din bir dizi inanç, dogma, ayin, hurafedir; putlara, muskalara ve gurulara tapınmadır ve bizler bütün bunların bizi mutlak hakikate götüreceğini düşünürüz. nihai amaç kendimizi korumaktır; istediğimiz şey, bizi mutlu edeceğini sandığımız şey ölümsüzlük halinin garantisidir. bu kesinlik arzusuna saplanan zihin dogmalardan, papazlık işinden, batıl inançlardan ve puta tapınmadan oluşan bir din uydurur ve o dinin içinde uyuşur kalır.

eğer bir çocuk -iyi, zeki ve uyanık bir çocuk- sadece yedi yıl bir din adamı tarafından eğitilirse o çocuk öylesine şartlanır ki geri kalan yaşamı esasında hep aynı tarzda sürüp gider.

sadece bir kitapta cevap aramak veya kendini ne kadar ümit vaat etse de siyasi veya ekonomik bir sistemle özdeşleştirmek ya da batıl inançlarıyla dinsel bir saçmalığı hayata geçirmek veya bir gurunun peşinden gitmek, bunların hiçbiri insani sorunları anlamanıza yardım etmez; çünkü o sorunlar siz ve sizin gibiler tarafından yaratıldı. onları anlamak için kendinizi anlamalısınız.

13.6.18

bir diktatörün doğuşu

carl gustav jung

kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

görünüşte her şeye gücü yeten yüce devlet doktrini, tüm gücün yoğunlaştığı en yüksek hükümet mevkilerini işgal eden kişilerce idare edilir. seçilerek veya hayatın cilvesiyle bu mevkilerden birine yerleşen her kim olursa olsun, o artık otoriteye boyun eğmez; çünkü artık kendisi devlet politikası haline gelmiştir ve keyfine göre bir yol tutabilir. 14. louis'nin dediği gibi "devlet benim" diyebilir. bu insan kendi hayali dünyasının kölesi haline gelir.

kitle insanının aptallaştırılmasına ve ahlaki sorumsuzluğuna salt entelektüel veya ahlaki olarak yaklaşmak olumsuz bir kabullenme olur ve bireyi atomlara ayırma yolunda biraz tereddüt etmekten başka bir işe yaramaz. bu yaklaşım dini inancın itici gücünden yoksundur; çünkü tümüyle rasyoneldir.

burjuva mantığında diktatör devletin büyük bir avantajı vardır: bireyin yanı sıra dinsel güçleri de yutar. devlet tanrı'nın yerini almıştır. işte bu nedenle, sosyalist diktatörlükler din haline gelmiş ve devlet köleliği bir ibadet biçimi olmuştur. ancak dinin işlevi, geçerli egemen kitle zihniyeti ile çatışmaları engellemek için hemen bastırılan gizli kuşkulara yol açmadan bu şekilde yerinden sökülemez ve yalanlanamaz.

bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız. kitle devletinin liderleri de tanrılaştırılmayı önleyemezler.

sonuçta durum, her seferinde olduğu gibi, fanatizm şeklinde aşırı bir yolla telafi edilir ve fanatizm en ufak bir muhalefet kıvılcımını bile ezen bir silah olarak kullanılır. "amaca ulaşmak için tüm yollar, en aşağılık olanlar bile meşrudur." gerekçesiyle özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlaki yargı hakkı acımasızca bastırılır. devletin politikası iman mertebesine yükseltilir, lider veya parti başkanı konumundaki kişi iyi ve kötünün ötesinde bir yarı-tanrı haline gelir ve ona kendini adayan insanlar birer kahraman, din şehidi, havari veya misyoner gibi şereflendirilir. sadece bir tek gerçek vardır, ondan başka hiçbir gerçek yoktur. bu gerçek çok kutsal ve dokunulmazdır, eleştiri-üstüdür. farklı düşünen herkes bir zındıktır ve tarihten de bildiğimiz gibi, her türlü kötü akıbetle karşılaşma tehlikesi içindedir. sadece politik gücü elinde tutan parti başkanı devlet doktrinini aslına sadık biçimde yorumlayabilir. bunu da kendine uygun gördüğü bir şekilde, kafasına estiğince yapar.

psikolojik içgörü yeteneğinden yoksun rasyonalistler tarafından sihirli yararı inkar edilen ve büyü, boş inanç, hurafe diye karşı çıkılan resmi törenler her yerde ve her zaman yapılagelmiştir. zira, sihir veya büyünün önemi azımsanamayacak büyük bir psikolojik etkisi vardır. büyülü bir performans gerçekleştirmek, bunu yapan kişiye, kararını yerine getirmek için kesinlikle gerekli olan güven duygusunu verir; çünkü karar almak kaçınılmaz olarak tek yanlı bir eylemdir ve bu nedenle bir risk olarak hissedilir.

bir diktatör bile kendi devlet kanunlarını tehditlerle yerine getirmekle kalmaz, bunların çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesini ister. bandoların, bayrakların, flamaların, törenlerin ve kitlesel gösterilerin, kilise cemaati yürüyüşlerinden, şeytanı kaçırmak için yapılan şeylerden prensipte hiçbir farkı yoktur. ancak devletin güç gösterileri, dinsel törenlerin aksine, bireye içindeki şeytani hislere karşı hiçbir korunma sağlamayan kolektif bir güven duygusu verir. sonuç olarak, birey devletin gücüne, yani kitle zihniyetine daha fazla sarılacak, böylece kendini devlete hem fiziksel hem de manevi olarak daha fazla teslim edecek ve sosyal kudretini ve yetkisini tümüyle yitirecektir.

tıpkı kilise gibi devlet de kişilerden şevk, özveri ve koşulsuz sevgi talep eder. nasıl ki dinler tanrı korkusuna gerek duyar veya bunun var olduğunu farz ederlerse diktatör devlet de gerekli korku ortamını yaratmaya aynı ölçüde özen gösterir.

diktatör devlet bireyin haklarını elinden almakla kalmaz, varlığını metafizik temellerinden yoksun bırakarak bilfiil ayaklarının altındaki zemini de kaydırır. bireylerin kişisel ahlaki kararlarının hiçbir hükmü yoktur -önemli olan kitlelerin kör hareketidir ve yalan politik hareketin etkin bir prensibi haline gelir. tüm haklarından yoksun bırakılmış milyonlarca devlet kölesinin varlığının kanıtladığı gibi, devlet bu durumdan kârlı sonuçlar çıkartır.

bir topluluğun değeri, onu oluşturan bireylerin ruhsal ve ahlaki büyüklüklerine bağlıdır.

toplumun kendisi bireyleşmemiş insanlar tarafından oluşturulduğu sürece, tamamen acımasız bireycilerin merhametine kalacaktır. ne kadar gruplar ve örgütler halinde bir araya gelinirse gelinsin, -toplumu bir diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye hazır kıvama getiren de işte bu gruplaşma ve bireysel kişiliğin yok olmasıdır.

yan yana toplanan milyonlarca sıfır, maalesef, bir etmez. önünde sonunda her şey bireyin kalitesine bağlıdır; ama çağımızın uzağı görememe alışkanlığı sadece büyük sayıları ve kitle örgütlerini hesaba katmaktadır. sanki, iyi disiplinli bir kalabalığın bir tek deli adamın elinde neler yapabileceğini tüm dünya yeterince görmemiş gibi. maalesef bu gerçek kafalarımızda pek derine işleyememiştir ve bu konudaki körlüğümüz son derece tehlikelidir. insanlar gayet hoşnut bir şekilde örgütlenmeye devam etmektedirler. en güçlü örgütlerin ancak liderlerinin korkunç acımasızlığı ve sloganların en ucuzu sayesinde ayakta kaldığı konusunda en ufak bir bilince sahip olmadan, çare kitle hareketinin egemenliğinde aranmaktadır.

birey kendini ruhen yeniden yaratamazsa toplum da yaratamaz; çünkü toplum, kurtuluşu arayan bireylerin toplamından oluşur.

tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolay kayarlar. kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır. çoğunluğun inandığı şey tabii ki doğru olmalıdır. çoğunluğun istediği şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. kalabalığın çıkardığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar.

hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir. her sorunun cevabı hazırdır, tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir; çünkü gücünü daha da arttıracaktır. otoritenin gücü ne kadar artarsa birey o kadar zayıflar ve çaresizleşir.

bu tür sosyal koşulların yaygın olarak geliştiği her yerde zorbalığa giden yol açılmıştır ve bireyin özgürlüğü spiritüel ve fiziksel köleliğe dönüşmüştür. her zorba ipso facto (doğası gereği) ahlaksız ve acımasız olduğu için, yöntemlerini seçmekte hâlâ bireyi hesaba katan bir kurumdan çok daha özgürdür. böyle bir kurum örgütlü devletle bir çelişkiye düştüğü zaman ahlak değerlerinin gerçek bir dezavantaj olduğunu fark eder ve kendisini rakibinin yöntemlerini benimsemek zorunda hisseder. böylece enfeksiyon direkt yoldan bulaşmasa bile kötülük neredeyse zorunluluktan ötürü yayılır. enfeksiyon tehlikesi, tüm batı dünyasında olduğu gibi, büyük sayılara ve istatistiklere belirleyici önem verilen yerlerde daha da ciddidir.

kitlelerin boğucu gücü şu veya bu şekilde her gün gazeteler yoluyla gözlerimizin önünde resmi geçit yapar ve bireyin önemsizliği öyle kuvvetle aşılanır ki insan kendi sesini duyurabilme ümidini tümden kaybeder. o eskimiş liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) fikirleri bireye yardımcı olamaz; çünkü isteklerini yöneltebileceği tek insanlar onun cellatları, yani kitlelerin sözcüleridir.

kitle devletinin insanların birbirlerini karşılıklı olarak anlamalarını teşvik etmek gibi bir niyeti yoktur; o daha ziyade insanı atomlarına ayırmanın ve bireyi ruhsal olarak soyutlamanın peşindedir.

nasıl ki bireyin kendisiyle ilgili anlamadığı ve anlamak istemediği her şeyi bir başkasına yükleyerek başından atmak gibi vazgeçemediği bir eğilimi varsa, kötülüğü daima karşı tarafta görmek de politik oluşumların doğasında vardır.

bireyler birbirlerinden ne kadar kopuk olurlarsa devletin gücü o kadar pekişir; veya tam tersi.

örgütlü kitleye direnebilmek, ancak ve ancak, insanın bireyliğini o örgütün organizasyonu kadar iyi organize etmesi ile mümkündür.

gölge yönümüzü tanımak, kusursuz olmadığımızı kabul etmemiz için bize gereken alçak gönüllüğü sağlar. ve insani bir ilişkinin kurulabilmesi için tam da bu bilinçli kabullenmeye ve saygıya ihtiyacımız vardır. insani bir ilişki ayrımlara ve kusursuzluğa dayanmaz; zira bunlar sadece farklılıkları vurgularlar veya tam karşıtın ortaya çıkmasına neden olurlar. insani bir ilişki, daha ziyade mükemmel olmamaya, zayıf, çaresiz ve desteğe muhtaç olmaya dayanır -bağımlılığın bizzat temelini ve itici gücünü oluşturan budur.

kusursuz olanın başkasına ihtiyacı yoktur; ama zayıf olanın vardır. çünkü o kendisine bir destek arar ve partnerini daha aşağı bir konuma düşüren; hatta aşağılayan herhangi bir şeyle yüzleşemez. bu aşağılama ancak idealizmin çok önemli bir rol oynadığı durumlarda çok kolaylıkla gerçekleşebilir.

insani ilişki ve toplumun birleşmesi sorunu, özgürlüğünü kaybetmiş, kişisel ilişkileri karşılıklı güvensizlik sonucu zayıflamış olan kitle insanının atomlara ayrıldığı günümüzde acil bir önem taşımaktadır. nerede adalet belirsizse, polis casusluğu ve terör iş başındaysa, insanlar soyutlanmaya ve yalnızlığa düşerler; ki diktatör devletin amacı ve hedefi de budur; çünkü varlığını güçleri ellerinden alınmış sosyal ünitelerin mümkün olduğunca çok sayıda bir araya yığılmasına dayandırır.

bu tehlikeyi göğüsleyebilmek için, özgür toplumun etkili bir birleştirici bağa ihtiyacı vardır; yani "komşunu sev" türünden bir ilkeye. ama bu sevgi, içimizdekini karşımızdakine yansıtmamızdan doğan anlayışsızlık yüzünden acı çekiyor.

insan ilişkileri sorununu psikolojik bakış açısıyla düşünmek özgür topluma büyük fayda sağlayacaktır; çünkü toplumu bir arada tutan ve ona güç veren şey burada saklıdır. sevginin bittiği yerde güç savaşları, şiddet ve terör başlar.

önünde sonunda, sadece popüler yalanlar değil, gerçekler bile dalga dalga yayılabilir.

11.6.18

ışıma

şükrü erbaş

adam bozkırın ruh atlası. denizi susuyor. kız, kirpikleriyle sonsuzluk veriyor sulara. sonra bir söz oluyor, bir bakış. ışık gölgeye değiyor. dünyanın bütün karıncaları yürüyor parmak uçlarına. hayal oluyor. heves, ten ateşini düşürüyor kana. sarı zamanda masmavi bir ağız. kız, yaşını unutuyor. adam ömründen özgür. iki deniz bir uçuruma akıyor, korkarak, cesur. gözyaşı boncukları veriyor adam kıza. kız nar ocakları bağışlıyor. yaz değil, taşlarda çileyen bir yaşama tutkusu. salyangozlar ağustos böceklerine bırakıyor bahçeyi. yaprakların duasına tutunuyor adam. kızın saçları bir bulut türküsü ağzında. günah, başkaları artık. adam acıyla mutlu, kız korkuyla kanatlı. kırmızı bir soluk, kırmızı bir solukla halkalanırken, bütün zamanlardan sesleniyor ölüm: aşktan başka gerçeklik yok. her şey dünyada olur. sevincinizi sevin. iki denizde iki ayrılık usul usul ışıyor. aynı arzuyla çınlıyor iki soğuk zaman. ey uzaklığın salkım bıçakları! gün başlıyor yalnız gövdede.

9.6.18

oslo, 31. august

joachim trier

babam bana bisiklete binmeyi ve yakalanmadan hız limitini aşmanın püf noktalarını öğretti. limit 50'yken 60, 90'ken 108'le gitmeyi.

annem yetişkin konuşmalarını ingilizce yapardı.

bana diş ipi kullanmayı, eşyaları ait oldukları yerlere koymayı öğretti.

ikisi de tutuculuğa karşıydı ama video oynatıcı almak için yıllarca beklediler.

ikisi de osloluydu, dolaştığımız yerlere ait anılar anlatırlardı.

babam ağır işitirdi. duymayınca uydururdu: "en iyisi hangisi sence?" yerine "kırıntı mı var çenemde?"

onlara göre zihinsel başarı sportif başarıdan daha üstündü.

özel hayatlarıyla gündeme gelmeyen ünlülere hayranlık duyarlardı: lars lillo-steenberg, kjell askildsen, trond kirkvaag.

bana, eleştirel bir okuyucu olmayı ve kendini ifade edemeyenleri küçümsemeyi öğrettiler. ama eve getirdiğim herkesi sevgiyle karşıladılar.

akşam haberlerini hiç kaçırmazlardı.

babam bir test uygulayıp gururla sanatçı bir kişiliği olduğunu söylemişti.

askerlik tecrübelerini önemseyenleri sıkıcı bulurdu.

annem uyuşturucuya hoşgörüyle yaklaşır, babam parkta mangal yapılmasına kızardı.

demokrasi en mükemmel rejim değildi ama yeterince iyiydi.

annem, "brigitte bardot, hayvanlara değil insanlara yardım etmeli." derdi.

ikisi de özel hayatıma saygılıydı. belki de çok fazla.

bana dinin zayıflık olduğunu öğrettiler. aynı fikirde miyim, bilmiyorum.

yemek pişirmeyi, ilişki kurmayı asla öğretmediler.

ama hep mutluydular. dostlukların zamanla nasıl bittiğini, insanların yabancılaşıp arkadaşların birer isim olarak kaldığını öğretmediler.

7.6.18

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

ey sen, dünyada mevcut her şeyi yarattığı söylenen: hakkında en ufak bir fikrim olmayan sen; ancak lafta tanıdığım ve her gün yanılan insanların bana söyledikleri kadar bildiğim sen; tanrı denen acayip ve hayal mahsulü varlık, kesinlikle, gerçekten ve herkesin önünde ilan ediyorum ki sana en ufak bir inancım yok. ve bunun da nedeni gayet mükemmel: dünyadaki hiçbir şeyin akla yatkınlığına kanıt olmadığı saçma bir varoluşa beni ikna edecek hiçbir şey bulamıyorum.

hayal mahsulü ve işe yaramaz varlık, adın bile yeryüzünde hiçbir politik savaşın döktüremeyeceği kadar kan akıttı. insanlar çılgınca umutları ve gülünç korkularıyla ne yazık ki seni hiçlikten çıkartmaya cüret ettiler; keşke geri girsen o hiçliğe! sen insan soyuna eziyet etmek için çıktın ortaya yalnızca. senden söz etmeyi aklından geçirmiş ilk sersem boğazlansaydı yeryüzünde ne çok cinayet engellenirdi!

varsan göster kendini! benim gibi zavallı bir yaratık sana hakaret etmeye cüret etti, sana meydan okudu, seni hiçe saydı diye, senin mucizelerini inkara kalkıştı ve varlığını alaya aldı diye acı çekmeye kalkma sakın, sözde mucizelerin beş para etmez uydurukçusu! var olduğunu bize kanıtlamak için bir mucize göster! göster kendini; ama iyi kalpli musa'ya göründüğün söylendiği gibi, alev alev yanan çalılık halinde değil; senin oğlun olduğunu söyleyen beş para etmez cüzzamlıya göründüğün dağın tepesinden de değil, insanları aydınlatsın diye yararlandığın yıldızın yakınından görün; mademki onlar senin elinin bu yıldıza rehberlik ettiğine inanmak istiyorlar, o halde bu evrensel, belirleyici eylem sana her gün gerçekleştirdiğin söylenen bütün o okült büyüleyiciliklerden daha fazlaya mal olmaz. şanın, şöhretin buna bağlı; ya bunu yapmaya cüret et ya da bütün zeki insanların senin iktidarını reddetmesine ve senin sözde itkilerinden, senin tatsız tuzsuz varlığını bize vaaz ederek domuz yavruları gibi yağlananların ve sunaklarda öldürülen kurbanlarla beslenen o pagan rahipler gibi, holocaust'ları çoğaltmak için kendi idollerini yüceltenlerin senin hakkında yaydıkları, tek kelimeyle masallardan kurtulmasına artık şaşma!

işte siz, fenelon'un övdüğü sahte tanrının rahipleri; sizler isyan eden yurttaşları karanlık bir köşeden tahrik etmekten hoşnuttunuz: kilise kan görmekten dehşete kapıldığını söylese de sizler, kendi yurttaşlarınızın kanını döken çılgınların başında, darbelerinizi daha az tehlikeyle yöneltebilmek için ağaç tepelerine çıkıyordunuz. barış tanrısı isa'nın doktrinini ancak böyle vaaz etmeyi biliyordunuz siz. ama ona hizmet etmeniz için sizi altınla kapladıklarından bu yana, onun davası için ömrünüzü riske atmıyor olmaktan gayet memnun bir halde, şimdi onun kuruntularını alçaklık ve safsatalarla savunuyorsunuz. ah, o da sizinle birlikte sonsuza kadar yok olsun ve bir daha asla tanrı ya da din sözü işitilmesin! ve nihayet huzura kavuşacak insanlar; kendi mutluluklarıyla uğraşmak zorunda kalmadıklarında, bu mutluluğu oluşturan ahlakın destek olarak masallara ihtiyacı olmadığını hissedeceklerdir; aklın en hafif sınavıyla bile tuzla buz olan gülünç ve nafile bir tanrı'nın sunaklarında erdemleri üst üste koyup kurban etmek, bütün bu erdemleri kirletmek ve lekelemek olur.

defol git, tiksindirici kabus! doğduğun karanlıklara geri dön; bir daha gelip de insanların belleğini kirletme; senin lanetli adın artık küfürle anılmasın, gelecekte seni yeryüzüne yeniden yerleştirmek isteyen kalleş düzenbaz sonsuza dek azap çeksin! özellikle yüz bin lira gelirli besili rahiplerin yüreklerinin keyiften oynamasına ya da sevinç çığlıkları atmalarına yol açma! bu mucize benim sana önerdiğime denk değil ve eğer bize bir mucize sunmak istiyorsan, en azından senin şanına layık olsun.

seni arzulayanlardan niçin gizleniyorsun ki? onları ürkütmekten mi çekiniyorsun; yoksa intikamlarından mı korkuyorsun? ah canavar, nasıl da layıksın bu intikama! senin yaptığın gibi, mutsuzluklar uçurumuna onları yuvarlamak için mi yaratmanın bunca zahmeti? kudretini acımasızlıkla ve insanları ezen elinle mi göstermek zorundasın? elin onların lanetini hak etmiyor mu, iğrenç hayalet? saklanmakta gayet haklısın! gudubet suratın insanlara hiç görünmemiş olsa da sana lanetler yağıyor; bahtsızlar, yaratılan esere isyan edenler, yakında işçiyi de unufak edecekler!

yanlışın ve fanatizmin kör ettiği zayıf ve saçma faniler, tepesi tıraşlı rahiplerin batıl inancının sizi gömdüğü tehlikeli yanılsamalardan vazgeçin! onların size bir tanrı sunmalarındaki müthiş çıkarı, bu tür yalanların sizin mallarınız ve ruhlarınız üzerinde onlara sağladığı itibarı düşünün! göreceksiniz ki bu tür hergeleler ancak bir hayalin habercisi olabilirler ve karşılığında, bu kadar alçaltıcı bir hortlağın ardından ancak eşkıyalar gelebilir.

yüreğinizde bir ibadet ihtiyacı duyuyorsanız tutkularınızın somut nesnelerine yönelin: gerçek bir şey sizi en azından bu doğal saygı içinde tatmin edecektir. ama tanrıya yönelik iki, üç saatlik sofuluğun ardından ne hissediyorsunuz? sizin duyularınıza hiçbir şey sağlamayan soğuk bir hiçlik, tiksinti verici bir boşluk. düşlere ve gölgelere tapınmış olsaydınız da duyularınız aynı durumda olurdu! gerçekten de, maddi duyularımız kendilerini oluşturan özlerden başka bir şeye nasıl bağlanabilir ki? sizin tanrı tapıcılarınızın hepsi de asla gerçek olmayan, ayakları havada maneviyatlarıyla, değirmenleri dev sanan don kişot'lara benzemiyor mu?

iğrenç gudubet, artık seni kendinle baş başa bırakmalıyım, tek başına bile esinlemeye yettiğin küçümsemeye seni teslim etmeliyim ve fenelon'un hayallerinde yeniden seninle mücadele etmeye son vermeliyim. ama görevimi tamamlamaya söz verdim; sözümü tutacağım, eğer çabalarım seni sersem müritlerinin kalbinden söküp almayı ve senin yalanlarının yerine biraz akıl koymayı, senin sunaklarını sarsarak onları sonsuza dek hiçliğin uçurumlarına gömmeyi başarırsa ne mutlu bana!

5.6.18

anti-dühring

friedrich engels

her zor kullanımı, onu kullananın ahlakını bozar.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir."

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlikte de yeni bir ilerlemedir.

dünyanın gerçek birliği maddeselliğine dayanır ve bu maddesellik birkaç hokkabaz çığırtkanlığıyla değil; ama felsefe ve doğa biliminin uzun ve sıkıntılı bir geliştirilmesiyle tanıtlanır.

karşıt bir yönde birbiriyle boy ölçüşen güçlerin uzlaşmaz karşıtlığı, dünyanın ve onu meydana getiren varlıkların varoluşundaki bütün eylemlerin temel biçimidir.

"evrenin ya da daha doğrusu maddenin hiçbir geçici değişiklik birikimi içermeyen, değişiklikten bağışık bir varlığının başlangıç durumu, ancak kendi üretici yeteneğinin gönüllü sakatlanışında bilgeliğin doruğunu gören bir anlığın ortadan kaldırabileceği bir sorundur."

yaratıcı bir eylem olmadıkça hiçlikten, bir matematik diferansiyel denli küçük de olsa, herhangi bir şey çıkaramayız.

bir ülkede -fetih olayları bir yana bırakılırsa- devletin iç zorunun, şimdiye değin hemen her siyasal iktidar bakımından belirli bir aşamada olduğu gibi, ülkenin ekonomik evrimi ile çatışma durumuna girdiği bir yerde, savaşım her zaman siyasal iktidarın yıkılması ile sonuçlanır.

"doğada da, en aşağısından en yükseğine, bütün organizmaların temelinde yalın bir tip vardır ve bu tipe evrensel özüyle birlikte, en gelişmemiş bitkinin en aşağı hareketinde, hiç eksiksiz rastlanır."

belirli bir sorun üzerinde bir adamın yargısı ne denli özgürse bu yargının içeriğini belirleyen zorunluluk o denli büyüktür; oysa çok sayıda çeşitli ve çelişik karar arasında, görünüşte canının istediği gibi seçen, bilgisizliğe dayanan kararsızlık, bununla özgür olmayışını, egemenliği altına alacağı şeyin egemenliği altında bulunduğunu göstermekten başka bir şey yapmaz.

özgürlük, kendimiz ve dış doğa üzerinde, doğal zorunlulukların bilgisi üzerine kurulu egemenliğe dayanır; böylece o, zorunlu olarak, tarihsel gelişmenin bir ürünüdür.

"insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey, ozana göre altın ve gümüş ama filozofa göre demir ve buğdaydır."

uygarlıkta doğmuş toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

spinoza şöyle diyordu: "omnis determinatio est negatio", her sınırlama ya da belirleme, aynı zamanda bir yadsımadır.

bütün ekonomik olayların siyasal nedenlerle yani zorla açıklandıkları ortadadır. ve bunun kendisine yetmediği kimse, gizli bir gericinin ta kendisidir.

modern savaş gemisi, büyük sanayinin yalnızca bir ürünü değil ama aynı zamanda onun bir örneği, ne var ki her şeyden önce para israfı yaratan yüzen bir fabrikadır.

"iktisatta, maddi bir çıkar olmaksızın hiçbir şey olmaz."

modern devlet, biçimi ne olursa olsun, esas olarak kapitalist bir makinedir: kapitalistlerin devleti, düşüncedeki kolektif kapitalist. üretici güçleri ne kadar çok kendi mülkiyetine geçirirse o kadar çok gerçek kolektif kapitalist durumuna gelir, yurttaşları o kadar çok sömürür.

joseph fourier: uygarlıkta yoksulluk, bolluğun kendinden doğar.

üretimin doğal bir gelişme izlediği her toplumda, -ve bugünkü toplum bu durumdadır- üretim araçlarını egemenlikleri altına alanlar üreticiler değil; ama üreticileri egemenlikleri altına alanlar üretim araçlarıdır. böyle bir toplumda her yeni üretim kaldıracı, zorunlu olarak, üreticileri üretim araçlarına yeni bir köleleştirme aracı durumuna dönüşür.

roma imparatoru vespasianus, tuvaletlere vergi koyduğu için onu suçlayan oğluna "paranın kokusu yoktur." karşılığını vermiştir.

"özgür toplumda tapınış olamaz; çünkü üyelerinin her biri, doğanın arkasında ya da üstünde, kurban ya da dua yoluyla etkili olunabilecek varlıklar bulunduğu ilkel ve çocuksu kuruntusunu aşmıştır. öyleyse, doğru olarak anlaşılmış bir sosyalite sisteminin, kiliseye değin tüm gözbağcılık aygıtını ve bunun sonucu bellibaşlı bütün din ögelerini ortadan kaldırması gerekir."

din, insanların günlük yaşayışını egemenlik altında bulunduran dış güçlerin, onların kafalarındaki düşlemsel yansımalarından, dünyasal güçlerin içinde dünyaüstü güçler biçimine büründükleri bir yansımadan başka bir şey değildir.

3.6.18

korku ve özgürlük

jiddu krishnamurti

anne babamıza, eşimize, oğullarımıza, kızlarımıza ve mallarımıza sımsıkı sarılıyoruz. korkunun dışadönük biçimi budur.

bir şeyi istediğiniz sürece korkuya mahkum olursunuz ve korku zihninizi köreltir, dolayısıyla özgür olamazsınız.

korku çürümenin kaynağı, bozulmanın başlangıcıdır ve korkudan kurtulmak bütün sınavlardan ve bütün diplomalardan çok daha önemlidir.

ancak korkudan arınıldığında anlayışın içsel niteliği, içinde hiçbir bilgi veya deneyim birikimi barındırmayan yalnızlık varlık kazanır.

insan büyüdüğünde ve yalnız başına yürüyüşe çıkabildiğinde birçok güzelliği keşfediyor, kendi düşünme tarzını keşfediyor ve çevresinde olup biten her şeyi gözlemlemeye başlıyor: dilenciyi, aptal adamı, zeki adamı, zengini ve yoksulu. kuşların, ağaçların, yaprakta yansıyan ışığın farkına varıyor. yalnız başınıza dışarı çıkarsanız bunları görebilirsiniz.

yalnız kaldığınızda çok geçmeden korktuğunuzu fark edersiniz. ve işte korktuğumuz için din adını verdiğimiz şeyi icat ettik. tanrı ve ona nasıl yaklaşmanız gerektiği hakkında ciltlerce kitap yazıldı; ama hepsinin temeli korkudur. insan korktuğu sürece gerçeği bulamaz.

yalnızlık zihnin kendini bir aynada berrak görebilmesini sağlar. yalnızlık zihni benmerkezci etkinliğin ürünü olan bütün karmaşaları, korkuları ve yılgınlıklarıyla doymak bilmez hırstan arındırır. yalnızlık zihne zaman açısından ölçülemeyen bir dinginlik ve tutarlılık kazandırır. bu berraklık zihnin karakteridir. karaktersizlik ise kendiyle çelişme halidir. duyarlı olmak sevmektir.

gerçek özgürlük arayışı, beraberinde kendi aydınlanmasını getiren, böylece sizi belli şeyleri yapmaktan kurtaran farklı bir süreçtir.

hiç kuşkusuz, bizim bu dünyada ihtiyaç duyduğumuz şey, daha fazla taklitçi, daha fazla lider ve daha fazla takipçi değildir. bizim şimdi ihtiyaç duyduğumuz şey tüm bu sorunları yüzeysel veya üstünkörü değil de derinlemesine incelemeye başlayan insanlardır. ancak o zaman zihin yaratma özgürlüğüne, düşünme özgürlüğüne, sevme özgürlüğüne sahip olabilir.

özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

yeni bir dünya korkudan, batıl inançtan, kimi insanların yeni dünya idealinden değil; ancak özgürlükten doğabilir.

o halde insan geleneğin hapishanesinin duvarlarını yıkıp gerçek olanı, doğru olanı kendi başına bulmalıdır. o kişi ne kadar iyi, saygın ve heyecan verici olursa olsun ve insan kendini o kişinin huzurunda ne kadar mutlu hissederse hissetsin, kişi başkalarının peşinden gitmeyip kendi başına deneyimleyerek keşfetmelidir. önemli ve anlamlı olan, geleneğin yarattığı değerleri ve insanların söyledikleri tüm o iyi, faydalı ve kayda değer şeyleri kabullenmeden araştırabilmektir. kabul ettiğiniz anda uyum göstermeye, taklit etmeye başlarsınız ve uyum göstermek, taklit etmek, takip etmek insanı asla özgür ve mutlu kılmaz.

1.6.18

din ve tanrı

marquis de sade

dinden sakınmalısın, hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

üzerinde durmamız gereken diğer önemli nokta ise, onun bir hayalet olduğu ve güçsüze, güçlünün merhamet etmesi gerektiği yönünde bize dikte ettiği safsatalardır. bu onun aptallığını ortaya koymaktadır ve ben asla kimseyi affedecek değilim. onun zayıflıklarını sempatik buluyorum ama onun dini zincirleri bana ölümcül geliyor. her fırsatta kendi aptallığını ve güçsüzlüğünü bize kanıtlıyor.

ben içimde tanrının verdiği tüm endişelerden kurtuldum. onun adının anıldığını duyduğumda sinirlerim bozuluyor. onun hakkında konuşan, ona inanan insanların hiçbir şeyden haberi olmayan salaklar olduklarını düşünüyorum. insanların kalbinden ve aklından bu saçmalıkları silip yok etmeyi ve onların gerçek olan bu fikirleri kabul edip benimle kardeş olmalarını istiyorum.

ceza, ödül, kural, emir, yasak, kural dışı gibi kelimeler mecazi terimlerdir ve bunlar aslında insanlar tarafından üretilmiştir.

insan ruhunun ölümden sonra mutlu olup olmayacağı üzerinde düşünmek, insanın gözleri olmadığı halde görebileceğine, kulakları olmadığı halde duyabileceğine, burnu olmadığı halde koku alabileceğine, parmaklan olmadığı halde dokunabileceğine inanmak gibidir. oysa o toprağa girdikten sonra artık bir gübre ya da çöp konumundadır.

yorulmak bilmeden gözlerimizi ölümden sonra yaşam dogması ile boyamaya devam ediyorlar. bu ise sadece toplum ahlakını korumak için sürdürülen, insanların doğru yoldan sapmalarını engellemek için uydurulan büyük bir yalandır. bu dogmanın gerçekten insanı iyi huylu ve ahlaklı yaptığı konusunda şüphelerim var. bence bu sadece insanları delirtmeye, acımasızlaştırmaya, ikiyüzlü yapmaya, sinirli yapmaya yarıyor.

dinin ağır dogmaları, yükü altında ezilmeyen, onu kabul etmeyen insanların daha iyi davrandığı açıktır. fakat yetkililer, kural koyucular eğer insanları bu masallarla uyutmaktan vazgeçse, toplumun yeniden düşünmesini engellemeyi durdursa, insanların nedenleri ve sonuçları sorgulamasına izin verse, bunu yasalara yansıtsa o zaman durum çok daha farklı olacaktır.

tanrı ile insan arasında arabuluculuk yapan din adamları, halkın aklını çelerek onları kandırıyorlar. tüm bunlar hırslı insanların tanrı dedikleri masalla diğerlerini kandırmaları ve bu yolla istediklerini elde etme çabalarıdır. bu sistem tamamen insanları mutsuz etmek ve yaşayış biçimlerini kontrol altına almak için vardır.

işte bunun nedeni, ülkenin ve yöneticilerin işine gelen insanları kontrol altında tutup özgürlüklerini ellerinden almak için kullanılan en basit yöntem oluşudur. sınırlayıcı bu kurallara, bu engellemelere, felsefenin ışığında bakıldığında aslında hiçbirinin gizli olmadığı, hatalarının ne kadar ortada olduğu, oyundan ibaret olduğu ve doğanın esas ilkelerini gizlemek amacıyla geliştirildiği açıkça ortaya çıkıyor.

oysa doğa bizi engelleyecek, sınırlarımızı kısıtlayacak, manevi huzursuzluğa neden olacak bir şey yapmamıştır. doğada hiçbir şey ahlaka aykırı değildir. o bizim üzerimize ahlak yükünü yıkmaz ya da bizi ahlak ve davranış ile engellemez.

dünyanın kendini mahkum ettiği dini ideolojiler, insanlık için tam anlamıyla bir musibettir. bu kutsal zırvalar tüm hayal gücünü, insanın tüm ateşini söndürmektedirler. yalanın peşinden giden insanlık kendini sonsuz mutsuzluğa teslim etmektedir.

ulusu dinden daha iyi bir korkutma yöntemi yoktur. hükümdarlarına karşı gelmemeleri için onları cehennem ateşi ile korkutmak gerekmektedir.

eğer biri cehennem dogmasını ve sonsuz acı zırvasını kabul ediyorsa akıl ya da sağlık sorunu olduğu kesindir.

gerçek ateş her şeyi içine alarak yakar ve sonunda yakacak bir şey kalmayınca da sona erer. o halde cehennemdeki ateş da sonsuz değil, sonludur.

son olarak gerçek ateşin ruha hiçbir etkisi yoktur. zaten eğer tanrı materyal bir ateşin ruhani varlığa etkisi olduğunu söylüyorsa, o halde ruhları kolayca yanabilir türden yaratmış demektir. zaten bu da din adamlarının boşa zaman öldürdüklerini kanıtlayan büyük gerçeklerden biridir ve onların ne kadar aptal ve acımasız oldukları da ortadadır.

hayır, bir kez daha hayır; hiçbir akıl ya da sağlık sorunu böyle bir saçmalığı kabul edemez.

tüm teologlar cehennemin acılarında hemfikirler, buna olan inançları sonsuz. baştan beri insanlar sürü halinde rahipler ve ruhban sınıfı tarafından buna inandırılmaya çalıştılar. romalı rahipler diğer mezheplerin inanışlarını reddetmişlerdi. insanlığın bu küçük kirli azınlık tarafından yönetilmesi doğru mudur? içlerinden biri bile çıkıp gerçeği bulmak için çaba gösterdi mi? asırlardır yalan söyleyen hilebazlara kimse karşı gelemedi.

tanrı açıkça kinci bir varlıktır, çok barbardır, çok kötüdür, çok adaletsizdir, çok acımasızdır.

doğru yolu görmek için başka neye ihtiyaçları var? sadece iki tür insan dini sistemin kendi isteğine uygun olduğunu düşünebilir. birincisi, tüm bunları kabul eden, hiçbir kuşku duymadan kabul eden; ikincisi ise üzerinde düşünmeye gerek duymayan ve hiçbir zaman incelemeyen. fakat ben meydan okuyorum ve düşünen her varlığın, bir zerrede olsa aklı olan her varlığın dinlerin sadece zulüm getirdiğini görmesini istiyorum.