29.6.18

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

27.6.18

osmanlı'nın mirası

daron acemoğlu / james a. robinson

neolitik devrim'de dünyaya öncülük eden orta doğu'ydu ve ilk şehirler günümüzdeki ırak'ta ortaya çıkmıştı. demir ilk kez türkiye'de izabe edildi ve orta doğu orta çağ'a dek teknolojik bakımdan dinamik bir bölgeydi.

neolitik devrim'in dünyanın bu bölgesinde ortaya çıkmasını sağlayan, orta doğu'nun coğrafyası değildi; ayrıca orta doğu'yu fakirleştiren de coğrafyası değildi. bunun nedeni osmanlı imparatorluğu'nun genişleyip güçlenmesiydi ve bugün orta doğu'nun fakir kalmasının nedeni de bu imparatorluğun kurumsal mirasıdır.

nasıl latin amerika'nın siyasal ve ekonomik kurumları 500 yıl boyunca ispanyol sömürgeciliği tarafından şekillendirildiyse orta doğu'nunkiler de osmanlı sömürgeciliği tarafından şekillendirildi.

1453'te sultan ii. mehmet komutasındaki osmanlılar konstantinopol'ü ele geçirdiler ve başkent yaptılar. yüzyılın geri kalanında osmanlılar balkanların büyük kısmını ve türkiye'nin geri kalanının büyük bölümünü fethetti. 16. yüzyılın ilk yarısında osmanlı hakimiyeti tüm orta doğu ve kuzey afrika'ya yayıldı. 1566'da, muhteşem süleyman olarak bilinen sultan süleyman öldüğünde, imparatorlukları doğu'da tunus'tan başlayıp mısır üzerinden arap yarımadası'nda mekke'ye ve bugünkü ırak'a kadar yayılmıştı.

osmanlı devleti mutlakıyetçiydi, sultanlar çok az kişiye karşı sorumluydu ve gücü kimseyle paylaşmıyorlardı. osmanlıların uygulamaya koyduğu ekonomik kurumlar son derece sömürücüydü. toprak için özel mülkiyet söz konusu değildi, resmi olarak tümü devlete aitti. toprak ve tarımsal ürünün vergilendirilmesi savaştan elde edilen ganimetle birlikte devlet gelirinin temel kaynağını oluşturuyordu.

buna karşın, osmanlı devleti orta doğu'ya anadolu'ya hakim olduğu gibi ya da ispanyol devletinin latin amerika toplumuna hakim olduğu ölçüde bile hakim olamadı. osmanlı devleti arap yarımadası'nda sürekli olarak bedevilerin ve diğer kabilelerin meydan okumalarıyla karşılaştı. orta doğu'nun büyük kısmında yalnızca kalıcı bir düzen kurabilmekten değil aynı zamanda vergi toplayacak idari kapasiteden de yoksundular. dolayısıyla becerebildikleri yoldan vergi toplasınlar diye bu hakkı başkalarına devretmek suretiyle işi şahıslara havale ettiler. bu mültezimler özerk hale geldiler ve güçlendiler.

orta doğu'da vergi oranları çok yüksekti, köylülerin ürettiğinin yarısı ile üçte ikisi arasında değişiyordu. bu gelirin büyük kısmı mültezimlere gidiyordu. osmanlı devleti bu bölgelerde kalıcı bir düzen sağlamayı başaramadığından mülkiyet hakları güvence altında olmaktan çok uzaktı ve silahlı gruplar bulundukları bölgelerin kontrolü için yarıştıklarından hukuksuzluk ve eşkıyalık almış yürümüştü. örneğin filistin'de durum öyle vahimdi ki, 16. yüzyıl sonundan itibaren köylüler en verimli toprakları bırakarak eşkıyaya karşı kendilerine daha fazla koruma sağlayacak dağlık bölgelere kaçtılar.

osmanlı imparatorluğu'nun kentsel alanlarındaki sömürücü ekonomik kurumları bundan daha az boğucu değildi. ticaret devlet kontrolündeydi ve meslekler loncalar ve tekeller tarafından katı bir biçimde düzenlenmişti. sonuç, sanayi devrimi sırasında orta doğu'nun ekonomik kurumlarının sömürücü nitelikte olmasıydı. böylece bölge ekonomik açıdan durgunlaştı.

1840'lara gelindiğinde osmanlılar kurumlarda reform yapmaya -örneğin, iltizam sistemini tersine çevirerek yerel özerkliğe sahip grupları kontrol altına almaya- çalışıyordu. fakat mutlakıyetçilik birinci dünya savaşı'na kadar sürdü ve reform çabaları hem yaratıcı yıkımın doğurduğu bildik korkular hem de elit grupları saran ekonomik ve siyasal anlamda kaybedecekleri endişesi nedeniyle engellendi. osmanlı reformcuları tarımsal verimliliği artırmak için arazi mülkiyeti haklarını uygulamaya koymaktan söz etseler de siyasal kontrole ve vergiye duyulan istek nedeniyle statüko devam etti.

osmanlı sömürgeciliğini 1918'den sonra avrupa sömürgeciliği izledi. avrupa hakimiyeti bittiğinde ve sömürücü sömürge kurumları bağımsız elitlerin kontrolüne geçtiğinde sahra-altı afrika'da gördüğümüz dinamikler devreye girdi. bazı durumlarda, örneğin ürdün monarşisinde, bu elitler doğrudan sömürgeci güçlerin ürünüydü; fakat bu, afrika'da sık rastlanan bir durumdu.

günümüzde petrolü olmayan orta doğu ülkeleri fakir latin amerika ülkeleriyle benzer gelir düzeylerine sahiptir. köle ticareti gibi yoksullaştırıcı kuvvetlerden mustarip değildiler, avrupa kaynaklı teknoloji akışından daha uzun bir dönem boyunca yararlandılar. orta çağ'da orta doğu da nispeten dünyanın ileri bölgelerinden biriydi. dolayısıyla bugün afrika kadar fakir değil; fakat insanlarının büyük çoğunluğu hâlâ yoksulluk içinde yaşıyor.

26.6.18

milyoner

hüseyin rahmi gürpınar

sen bu akılla, bu saflıkla yaşarsan dünyada refah yüzü göremezsin. onun bunun emellerine, hilelerine hizmetkâr olmaktan kurtulamazsın. çünkü saf adamlar birtakım hilekârları zengin etmek için çalışırlar.

mesela bir bankada en ağır işleri hamal görür. en çok parayı yönetici alır. bir gazete idarehanesinde bütün mesai yazarların üzerindedir. bu zavallıların hepsi birkaç yüz kuruş maaşla imtiyaz sahibinin kasasını doldurmaya uğraşırlar. mesela kalemde sen iki yüz kuruş alıyorsun. mümeyyiz bin beş yüz, müdürün altı bin, nazırın otuz kırk bin alıyor. hepsinin emri altında ezilen, en çok iş gören sensin.

bu memuriyetler onlara tanrı tarafından dağıtılmadı ya! onlar tamahkârlık yaptılar. alt taraflarındaki zavallı hımbılları tekmeleyip ileri geçtiler. hırsızlık sözünü burada tam anlamıyla uygula bakalım! demek ki subaşlarını evvelce çevirenler patlayıncaya kadar susuzluklarını gidersinler. açlıktan ölmemek için kenardan kıyıdan avucunu doldurmak, bir yudum tatmak isteyen nasipsiz sefillere hırsız adı verilsin. sermaye ve akıl sahibi olmayı bir hak sayarak yüzlerce kişiyi çalıştırıp onların mesaisinin semerelerini bir veya birkaç adamın kendi kasalarına indirmeleri devam ettikçe bu dünya düzelmez.

milyonlarca liraya sahip bir adam o kadar serveti nerede kazanmış? dünyadaki mevcut serveti nüfus başına bölersek her ferde büyük bir şey isabet etmiyor. nasıl olmuş da o milyoner, o bir adam binlerce insanı hisselerinden yoksun ederek kendi kasasının erinine yahut imzası altına o kadar serveti toplayabilmiş? bunu kazanç adıyla insanlardan çalmış fakat kazancını dışarıdan görenleri aldatacak biçimde kanuna uydurmuş. hele bu kazancı noktası noktasına tahsil edelim. karşımıza çalınmış büyük bir hırsızlık çıkar.

sonra bu büyük hırsızlar servetlerinin yüzde biri-ikisi oranında fedakârlıklarla okullar, kütüphaneler inşa ettirip insanların saygısına hak iddiasına uğraşıyorlar. ne gülünç komedi!

vicdan sahibi bir adam hiçbir meslekte milyoner olamaz. çünkü az bir tutarın yokluğu yüzünden köşede bucakta can veren zavallıların müthiş sefaletleri, o vicdan sahibini gereğinden çok para biriktirmekten daima yasaklar, adeta iğrendirir. sen asıl hırsızı ceplerinde maymuncuk ve çalık benizle yarı aç yarı tok dolaşan o zavallıları zannetme. insanlığı soyan hırsızın büyüğü işte o milyonerdir.

aletle kapı, kasa açan hırsızlar hayatlarını tehlikeye koyup bir yere giriyorlar. onları tutmaya, dövmeye, yaralamaya hatta öldürmeye yetkilisin. fakat berikileri kanun koruyor. onlar seni, beni çalıştırıyorlar. bize yok gibisinden bir ücret vererek çalışmamızın hakkını elimizden alıyorlar. bunlar için çalışmaya mahkûm olan insanların, bu sermaye sahipleri gözünde boğaz tokluğuna akşamlara kadar dolap çeviren beygirlerden hiç farkları yoktur.

işte o milyonerler benim gibi sivri akıllıları sevmezler. çünkü ben kafadakiler röntgen ışını verilmiş gibi onların içini dışını seyrederler. hakikati bilirler. senin gibi ahmaklar ise "cenab-ı hak ona vermiş, bana vermemiş." sözüyle iki elini böğrüne sokup otururlar.

25.6.18

kolektif narsisizm

erich fromm

insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsist kıvanç tek -ve çoğu zaman çok etkili- bir doyum kaynağıdır. yaşamları kendilerine "ilginç" bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek olanakları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirirler.

ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş -köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için- hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan geri kalmış bir sınıfın tek doyum yolu vardır: kendini dünyada en büyük hayranlığı toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk diye damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: "yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben; çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğun üyesiyim."

aşırı narsist bir topluluk kendisini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister. topluluk, kendi narsisizmini yansıttığı bu öndere hayranlık duyar. aslında birlikte yaşama ve özdeşleşmeden başka bir şey olmayan bu öndere boyun eğme durumu içinde bireyin narsisizmi öndere aktarılır. önder ne denli büyükse onun izleyicileri de o denli büyük olacaktır.

bireysel yapıları yüzünden, özellikle kendilerine hayran olan kişiler önderin peşine takılmaya en yatkın olan kişilerdir. kendisinin büyüklüğüne inanmış ve bu konuda hiçbir kuşkusu olmayan önderin narsisizmi, kendisine boyun eğenlerin narsisizmine son derece çekici gelir. yarı deli önderler çoğu zaman en başarılı olanlardır; ama nesnel yargıdan yoksun olmaları, yenilgi karşısında gösterdikleri öfkeli tepkiler, her şeyi yapabilen bir insan imgesini koruma gereksinmeleri yüzünden bunlar yanlışlara düşerek kendi yıkımlarını hazırlarlar. ne var ki narsist kitlenin isteklerini doyuracak, yetenekli ama yarı psikozlu kişiler her zaman bulunabilir.

topluluk narsisizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordur. birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "ben ve benim ailem dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur; öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlaksız ve sorumsuzdur." pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir.

oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "ben" ve "benim ailem" yerine ulus -ya da ırk, din, siyasal parti vb.- koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar, hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir.

topluluk narsisizmi hastalığıyla ilgili en belirgin, en çok rastlanan belirti, bireysel narsisizmde de görüldüğü gibi nesnelliğin ve akla uygun yargıların bulunmamasıdır. küçük küçük gerçekler bir araya toplanır; oysa bu yolla oluşturulan bütün, yalanlar ve uydurmalarla doludur.

siyasal eylemler narsist bir biçimde kendini yüceltmeden kaynaklandığında nesnelliğin bulunmaması yüzünden büyük yıkımlar doğar. yüzyılımızın ilk yarısında ulusal narsisizmin sonuçlarının en belirgin iki örneğine tanık olduk:

birinci dünya savaşı'ndan yıllar önce fransızlarca benimsenen resmi stratejik öğretide fransız ordusunun ağır toplara ya da çok sayıda makineli tüfeğe gereksinme duymadığı savunuluyordu; fransız askeri fransızlara özgü gözüpeklik ve saldırganlık ruhuyla öylesine doluydu ki düşmanı yenebilmesi için yalnızca süngüsü yeterdi. sonuç binlerce fransız askerinin alman makineli tüfekleriyle biçilmesi oldu; fransızları yenilgiden kurtaran tek şey almanların stratejik planlarındaki bazı yanlışlarla daha sonra yapılan amerikan yardımı olmuştur.

ikinci dünya savaşı'nda da buna benzer bir yanlışı almanlar yapmıştır. aşırı kişisel narsisizmi yüzünden hitler milyonlarca alman'ın topluluk narsisizmini kışkırtmış, almanya'nın gücünü olduğundan çok büyütmüş, yalnızca birleşik amerika'nın gücünü değil -öteki narsist general napoleon gibi- rusya'daki kışın etkisini de küçümsemişti. zeki olmasına karşın hitler gerçekliği nesnel bir gözle göremiyordu; çünkü onun kazanma ve yönetme tutkusu silahların, iklimin gerçekliklerine ağır basıyordu.

topluluk narsisizmi de tıpkı bireysel narsisizm gibi doygunluğa gereksinme duyar. bir düzeyde bu doygunluk insanın kendi topluluğunun üstün, öteki bütün topluluklarınsa aşağı olduğuna ortaklaşa inanmakla sağlanır. dinsel topluluklarda bu doygunluk şu kolay varsayımla kazanılır: "benim topluluğum gerçek tanrı'ya inanan tek topluluktur; bu yüzden tek gerçek tanrı benim tanrım olduğuna göre öteki toplulukların hepsi saptırılmış, inançsız kişilerle doludur."

bununla birlikte narsist bir üstünlük duygusu içinde olan topluluğun karşısında narsist doygunluğun nesnesi olarak kullanılacak küçük, çaresiz bir azınlık yoksa topluluğun narsisizmi kolaylıkla askeri fetihlere kayacaktır; 1914'ten önceki pan-almancılık ve pan-slavcılık fikirlerinde izlenen yol bu olmuştur. her iki durumda da uluslar "seçkin ulus" olma rolünde ötekilere karşı üstünlük duygularıyla doluydular, bu yüzden üstünlüklerini kabul etmeyen uluslara saldırmakta kendilerini haklı görüyorlardı.

topluluk narsisizmi zedelendiği zaman da bireysel narsisizmde de gördüğümüz öfke tepkisiyle karşılaşabiliriz. tarihte topluluk narsisizmi simgelerinin aşağılanmasının deliliğe yakın bir öfke yarattığını gösteren pek çok örnek vardır. bayrağa karşı saygısızlık; tanrı'nın, imparatorun, önderin aşağılanması, savaşın ya da toprağın yitirilmesi -bunların hepsi kitlelerde şiddetli öç alma duyguları uyandırmış, sonunda yeni savaşlara yol açmıştır. zedelenen narsisizm ancak saldırganın ezilmesiyle, narsisizme yöneltilen aşağılamanın ortadan kaldırılmasıyla kurtarılabilir. ister bireysel isterse ulusal olsun öç alma duygusu, çoğu zaman zedelenmiş narsisizmden, bu zedelenmeyi saldırganı ortadan kaldırarak bir anlamda "tedavi etme" gereksinmesinden doğar.

topluluk narsisizminin localar, küçük dinsel mezhepler, "eski okul arkadaşlıkları" vb. gibi küçük toplulukları içeren daha zararsız biçimleri vardır. bunlarda narsisizmin yoğunluğu büyük topluluklara göre az olmasa da narsisizm o denli tehlikeli değildir, çünkü toplulukların gücü sınırlı, bu yüzden de zarar verme olanakları küçüktür.

tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini  -özgürlüğü- yitirirler.

halkın çoğunluğunun akla uygun olarak kabul ettiği şey halkın tümünün değilse bile büyük bir kesiminin kabul ettiği bir şeydir; pek çok insanın gözünde "akla uygunluk" yargısını akıl değil toplumun onayı belirler.

öğrenim, "eğitilmiş" birçok insanı çağdaş topluluk narsisizminin belirtileri olan ulusal, ırksal ve siyasal eylemlere coşkuyla katılmaktan alıkoyamamıştır.

insanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsisizminden kurtulması gerekir.

yaşamak

michel houellebecq

zor olan, kurallara göre yaşamanın tam olarak yeterli olmaması. gerçekten de kurallara uygun yaşamayı başarırsınız (bazen kıl payı, son derece kıl payı, ama toplamda bunu başarırsınız).

vergi kağıtlarınız gününde hazırdır. faturalarınız tam zamanında ödenmiştir. kimlik kartınız olmadan şurdan şuraya asla adım atmazsınız (ve de kredi kartına özel küçük cüzdan olmadan) buna rağmen dostunuz yoktur. kural karmaşıktır, çokbiçimlidir. iş saatleri dışında yapılması gereken alışverişler, para çekmeniz (ve çoğu zaman beklemek zorunda kaldığınız) gereken bankamatikler vardır.

hepsinden önemlisi, hayatınızın farklı alanlarını düzene koyan kurumlara yönlendirmeniz gereken çeşitli ödemeler vardır. üstelik hastalanabilirsiniz, bu da masraf kapısı ve yeni formaliteler demektir.

gene de boş zaman kalır. ne yapmalı? bunu nasıl kullanmalı? başkalarının hizmetine mi adamalı kendini? ama aslında başkaları sizi hiç ilgilendirmemektedir. plak mı dinlemeli? bu bir çözümdür ama yıllar geçtikçe müziğin sizi gitgide daha az heyecanlandırdığını teslim etmeniz gerek.

en geniş anlamıyla el uğraşları bir çıkış yolu sunabilir. ama mutlak yalnızlığınızın, her yeri kuşatan boşluk duygusunun, varlığınızın acı ve kesin bir felakete doğru yaklaştığı sezgisinin sizi somut bir ıstırap haline sürüklemek için yarıştığı o anların gitgide daha sık bastırmasını gerçekte hiçbir şey engelleyemez.

gene de ölmeyi her zaman istemezsiniz. bir hayatınız olmuştur. bir hayat yaşadığınız anlar olmuştur. kuşkusuz, artık bunu pek iyi hatırlamıyorsunuzdur; ama bunu kanıtlayan fotoğraflar vardır. şu herhalde ilk gençliğinizde çekilmiş olmalı ya da biraz daha sonra. o zamanlar yaşama iştahınız ne kadar da büyükmüş! hayat size yepyeni olasılıklardan yana zengin görünürdü. varyete şarkıcısı olabilir; venezuela'ya gidebilirdiniz.

şimdi kıyıdan açıktasınız: a, evet! kıyıdan ne kadar da açıktasınız! uzun zaman başka bir kıyı olduğuna inanmıştınız; artık böyle bir şey yok. gene de yüzmeye devam ediyorsunuz ve yaptığınız her hareket sizi boğulmaya daha çok yaklaştırıyor.

23.6.18

kadın

peter handke

insan başkaları hakkında yeni her ne biliyorsa, o arada geçerliliğini kaybetmiş şeylerdir bildikleri.

benim düşlediğim adam bendeki, ona olan bağımlılığını koparmış kadını sevecek adamdır.

ah siz kadınlar, sizin bu zavallı aklıbaşındalığınız! her şeye, herkese gösterdiğiniz o gaddarca anlayış! hiç de canınız sıkılmaz, aylak yaratıklar! keyifli keyifli oturur durur, zaman geçirirsiniz. biliyor musunuz, niçin asla bir yere varamazsınız siz? hiç yalnız başınıza sarhoş olmazsınız da ondan! kendi kendinizin çıtkırıldım fotoğrafıymışınız gibi yayılır durursunuz derli toplu evlerinizde. yoktan yere sırlarınız varmış gibi yaparsınız; o kuru gürültünüz sizin, o harika dostluklarınız, o budalaca insancıllıkla karşısına çıkanı boğan dostluklarınız, canlı ne varsa vesayetinize alma makinalarısınız siz. yeri koklaya koklaya sürünür durursunuz, ölüm çenenizi düşürünceye kadar.

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

22.6.18

genç kızlar

mehmet rauf

ah, biçare genç kızlar.. ne zor, ne yorucu bir hayat devri içinde çırpınıyorsunuz. bir kere muhafazasına son derece dikkat ve itinayla mecbur olduğunuz önemli hazinelere sahipsiniz. kalbinizin telkinlerine rağmen, aynı yaşta olduğunuz erkeklerin hayatlşarına serbestçe devam ettikleri bu yaşta siz kendinizi tutmaya, hislerinizi saklamaya mecbursunuz. halbuki ruhunuz erkeklerden ziyade şiirle, aşkla, hülyayla, nihayet sonsuz saadet emelleriyle doludur. her rüzgâr darbesiyle sarsılan bir yaprakçık gibi titreşirsiniz.

varlığınız özlemle, sevmek ve sevilmek ihtiyacıyla tıka basa doludur, taşıyor, kendinizi nasıl olursa olsun feda etmek için inliyorsunuz. her önünüze çıkan genci seveceğim zannetmek deliliğiyle hastasınız. bunun için teklif olunan evliliği hemen kabul edersiniz, kocanız olan bu zat o kadar lakayt bir gaflet, o kadar kör bir hafiflikle seçilmiş, sizin emelleriniz, arzularınız bu seçimde o kadar ihmal edilmiştir ki ilk temasta kahır ve pişmanlık, hezimet ve felaket muhakkaktır.

her genç kadın mutlak birçok emelinden, birçok hayalinden ayrı düşmenin matemi ve hüznü içindedir. ah, o mahzun gözlerde ne derin yaralar, ne tedavi kabul etmez matemler vardır!

genç kızlık.. hayatın baharı demektir. bir bahar ki en renkli, en şuh, en güzel çiçeklerle bezenmiş, en baş döndürücü, en nazlı, en gönül açan rayihalarla kokar. bir bahar ki orada tabiatın yalnız okşayan nefesi, yalnız aşkın renkleri dolaşır. bir bahar, bir bahar ki onda en saf ve altın ümitler, en temiz ve gümüş emeller kanat çırpar. bütün şiir, bütün güzellik, yalnız şiir ve güzellik.. yalnız neşe ve gülümseme, yalnız renk ve nur.,

fakat sonra, o zamana kadar bir bulut görmemiş olan bu bahar seması azgın ve zalim bir hücumla karanlıklar içinde kalır. ondan sonra hiç eksilmeyen bir yağmur, merhametsiz, insafsız, o senelerce kıymet verilerek büyütülmüş, özen gösterilmiş, o nazlı, ipek kelebeklere karşı inatçı, kahreden bir düşüşle devam eder. bir ateş yağmuru ki ölünceye kadar kesintisiz devam eder.

bir genç kız, hayatını paylaşacağı ve teslim edeceği erkeği tanımalı, bilmeli, sevmeli. hiç olmazsa evlilikte yalnız servet gibi, namus gibi şeyler değil, hayatın esasını oluşturan ahlak ve eğilimler dikkate alınmalı.

21.6.18

kitaplar üzerine

carl sagan

kitaplar kaderimizi değiştirdi. düşük fiyatlara alınabilen kitaplar geçmişi yüksek kesinlikle sorgulamamızı, türümüzün bilgeliğini damıtmamızı, yalnız güç sahibi olanların değil herkesin bakış açısını anlamamızı, tüm tarihimiz boyunca yetişmiş en büyük zekaların acı dolu deneyimlerle doğadan ve tüm gezegenden edindikleri anlayışı kavramamızı sağlar. çoktan ölmüş kişilerin kafamızın içinde konuşmalarına izin verir. kitaplar bize her yerde eşlik edebilir. yavaş anladığımız yerlerde bize sabır gösterir, zor kısımları dilediğimiz kadar tekrar etmemize izin verir ve hatalarımızı asla yüzümüze vurmaz. kitaplar dünyayı anlamanın ve demokratik toplumda yerimizi almanın anahtarıdır.

zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir. virginia kolonisi ingiliz kraliyet valisi 1671'de şöyle yazmış:

"tanrı'ya özgür eğitim ve basın olmadığı için şükrediyor, önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca da olmaması için yakarıyorum. çünkü öğrenim dünyaya asilik, dinsizlik ve yoldan çıkmış mezhepler getirdi; basın da onlara gerekli sırları vererek en iyi hükümetlere ihanet etti. tanrı bizleri ikisinden de korusun!"

sappho

eduardo galeano

sappho hakkında çok az şey biliniyor.

iki bin altı yüz yıl önce lesbos adasında (bugünkü midilli) doğduğu ve lezbiyen teriminin de oradan geldiği söyleniyor.

evli ve bir erkek çocuk sahibi olduğu ve bir denizci aşkına karşılık vermediği için kendini sarp kayalıklardan aşağı attığı söyleniyor. ayrıca ufak tefek ve çirkin olduğu da söyleniyor.

bunların doğru olup olmadığını bilmiyoruz. bir kadının, bizim dayanılmaz cazibemize vurulmak yerine başka bir kadını tercih etmesi biz erkeklerin hoşuna gitmez.

1703 yılında, erkek iktidarının burcu konumundaki katolik kilisesi, sappho'nun bütün kitaplarının yakılmasını emretti.

az, çok az şiiri bu kıyımdan kurtulabildi.

bıçak sırtı

philip k. dick

aşk, sekse verilen bir başka addır.

üzüntü gibi bir hisse kapıldığında başka bir numara çevirerek ondan kaçamazsın. yaşamın her anını kapsayan bu tür bir üzüntü, keder kendi kendini yeniler.

her yaşam birdir. shakespeare'in eskiden dediği gibi, "hiçbir insan bir ada gibi yalnız değildir."

bu tür insanların dış dünyada yaşamaları imkânsız. şizoid kişilikler fark edilmeden ortalıkta dolaşamazlar.

insana benzeyen bir robotun herhangi bir makineden farkı yoktur.

bir empati kutusu sahip olunabilecek en özel nesnedir. bu bedeninin bir çeşit uzantısıdır. diğer insanlara dokunmanın, kendini yalnız hissetmemenin tek yoludur. herkes bilir bunu.

sürüngenler ve böcekler haricinde tüm hayvanlar yaşamak için ilgiye ve sıcaklığa ihtiyaç duyarlar.

mars yalnızlıklar beldesidir. buradan daha da beter bir yalnızlık.

keçinin en önemli avantajı, onu çalmak isteyecek kişiyi boynuzlamasının ona öğretilebilmesidir. keçi sadık bir hayvandır ve hiçbir kafesin zincirleyemeyeceği özgür, doğal bir ruhu vardır. ayrıca sizin farkında olmadığınız ek bir özelliği de vardır. çoğunlukla bir hayvanı satın alıp eve götürürsünüz ve sabah uyandığınızda herhangi bir radyoaktif nesneyi yiyip ölmüştür. oysa bir keçi için radyoaktif yemekler tehlike yaratmaz; çünkü keçi seçtiği her şeyi yiyebilir. hatta bir ineği, atı ve özellikle kediyi öldürebilecek nesneleri bile.

hayvanlar, hatta yılan balıkları, sincaplar, yılanlar ve örümcekler bile kutsaldır.

biz kahrolasıca üstün zekâmıza fazla güveniyoruz ve sonunda bizi mahveden de bu oluyor.

nereye gidersen git, yanlış yapmaya devam edeceksin. yaşamın temel şartı bu. kendi kimliğini çiğnemek zorunda kalmak. zamanı geldiğinde yaşayan her canlı bunu yapmak zorunda. bu en büyük gölgedir. yaradılışın bozguna uğratılmasıdır. bu evrendeki tüm canlı yaşamın kanını emen lanettir.

bazen yanlış bir şey yapmak doğrusunu yapmaktan daha iyi oluyor.

19.6.18

kanıt

william blake


kükrer rintrah ve savurur ateşlerini kasvetli havada
derinlerde sürüklenir aç bulutlar
uysaldı eskiden ve adil insan
tuttu ölüm vadisi boyunca
tehlikeli bir patikanın yolunu
güller dikilir çalıların arasına
ve kıraç fundalıkta
vızıldar bal arıları
o tehlikeli patika yapıldı sonra
ve bir ırmak ve bir pınar
her uçuruma, her mezara
ve kızıl balçıkla sıvandı
ağarmış kemiklerin üzeri
kötü adam terk edene dek kolaylığın patikalarını
tehlikeli yollarda yürümek ve sürmek uğruna
çorak iklimlere adil insanı
az bulunur bir tevazuyla
sinsice ilerliyor şimdi yılan
ve aslanların dolaştığı diyarlarda
öfkeden kuduruyor adil insan
kükrer rintrah ve savurur ateşlerini kasvetli havada
derinlerde sürüklenir aç bulutlar

uzak tepeler

kazuo ishiguro

birisinin kaç yaşında olduğu hiç fark etmez, neler görüp geçirdikleri önemlidir. insan yüz yaşına gelip de hiçbir şey görüp geçirmemiş olabilir.

insanlar bugünlerde eğitimlerini kimlere borçlu olduklarını kolayca unutuyorlar.

sınıf arkadaşlarının hep yolları ayrılır, o zaman da ilişkilerini korumak zor gelir. işte bu toplantılar bunun için çok önemlidir. insan bağlarını bu kadar çabuk unutmamalı. arada sırada geriye şöyle bir göz atmak iyi olur, olayları gerçek açıları içinde görmeyi sağlar.

insanlar hep mutluymuş gibi davranırlar.

insanın tıpkı kendi bedenindeki bir yara gibi, en rahatsız edici şeylerle bile bir yakınlık geliştirmesi olmayacak şey değildir.

"çocukları bilirsin," dedi saçiko. "yalan şeylere sahipmiş gibi inanma oyununu oynarlar ve düşlerin nerede başlayıp nerede bittiğini karıştırırlar."

her zaman ileriye bakmayı sürdürmenin ne kadar önemli olduğunu söyler. elbette haklı. insanlar bunu yapmazlarsa, o zaman bütün her şey, bütün her şey yıkıntı olarak kalır."

bir çocuğun ilk duyduğu sesler arasında iyi müzik de bulunmalıdır.

satranç, tutarlı stratejileri sürdürmek demektir. düşman senin bir planını bozduysa vazgeçmek değil, hemen bir yenisini yapmak gerekir. sonunda şah köşeye sıkıştırılana kadar oyun kazanılmış ya da kaybedilmiş değildir. oyunculardan biri strateji oluşturmaktan vazgeçerse oyun tıkanır. savaşçılarının hepsi dağıldığında ortak bir amaçları kalmamıştır, hepsi tek tek hareket eder, işte o zaman kaybedersin.

lung-gom-pa

frederic gros

alexandra david-neel himalayalar'da yaptığı bir uzun yürüyüşte, ıssız bir ovadayken uzaklardan kendisine doğru hızla yaklaşan siyah bir nokta gördüğünü anlatır. derken onun bir adam olduğunu anlamış. yol arkadaşları bu adamın lung-gom-pa olduğunu, onunla konuşulmaması ve yürüyüşünün engellenmemesi gerektiğini; çünkü vecd halinde olduğu için uyandırılırsa ölebileceğini söylemişler. geçip gitmesini izlemişler:

yüzü ifadesiz, gözleri açık, koşmayan ama her adımda rüzgârın uçurduğu hafif kumaşlar gibi yükselen bir insan.

hakiki aşk üzerine

thich nhat hanh

buddha, aşkın öğreticisidir. hakiki aşkın. dünyamıza duyulan aşk hakiki aşk olmalıdır. eğer aşkınız hakiki ise size ve dünyamıza çok fazla mutluluk getirecektir. romantik aşk da şayet hakiki aşk ise pek çok mutluluk sunabilir. ama hakiki aşk değilse size de başkalarına da acı verecektir.

buddha'nın öğretisinde hakiki aşkın dört temel unsuru vardır:

öncelikle maitreya vardır. mutluluk sunan şefkatli sevgi anlamına gelir. mutluluk sunamıyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. dolayısıyla kendinizi karşınızdaki insana mutluluk sunabilecek şekilde eğitmeniz gerekir. bu olmaksızın iki taraf da acı çeker.

hakiki aşkın ikinci unsuru şefkattir. şefkat, acının silinmesini sağlayacak türden bir enerjidir. sizdeki ve karşınızdaki insandaki acının değişmesini sağlar. sizdeki ve karşınızdaki insanın acısıyla baş edemiyor, bu acıyı dönüştüremiyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. işte bu yüzden hakiki aşkın ikinci unsuru olan karuna sizin ve karşınızdakinin gayretiyle gerçekleşir. aşkın romantik olup olmaması önemli değildir. önemli olan, duyulan aşkın hakiki olup olmadığıdır.

hakiki aşkın üçüncü unsuru neşedir. severken karşınızdakini sürekli ağlatıyorsanız ve siz de sürekli ağlıyorsanız hakiki aşk değildir bu. romantik olsun veya olmasın. hakiki aşk kapsayıcıdır. dışlamak söz konusu değildir. karşınızdakinin acısı sizin acınızdır. onun mutluluğu sizin mutluluğunuzdur. bireysel acı ve mutluluk yoktur artık.

hakiki aşkta kapsayıcı olma, ayrım yapmama unsuru vardır. sizinle karşınızdaki arasında bir ayrım, bir duvar yoktur. böyle bir durumda "senin sorunun bu!" diyemezsiniz. olmaz. senin sorunun benim sorunumdur. benim acım senin acındır. hakiki aşkın dördüncü unsuru budur. romantik aşkta bu dört unsur varsa o da çok fazla mutluluk getirebilir. 

buddha, hakiki aşk hakkında asla olumsuz bir şey söylememiştir. romantik aşkta başarılı iseniz bol miktarda şefkat ve merhamet işleyeceksiniz demektir. ve çok geçmeden aşkınız her şeyi kapsayacaktır. aşkınızın tek öznesi artık sadece karşınızdaki olmayacak; çünkü aşkınız büyümeye devam edecek hepimizi kapsayacaktır. ve mutluluk sınırsız hale gelecektir.

hakiki aşkın dördüncü unsurunun anlamı budur: kapsayıcılık. hakiki aşk ise duyduğunuz, büyümeye devam edecektir ve giderek daha fazlasını kapsayacaktır. sadece insanları da değil hayvanları, bitkileri, madenleri de kapsayacaktır. işte bu, büyük aşktır. maha karuna, maha maitreya. buddha'nın aşkı işte budur.

via umidgurbanov | bir nevi dipnot!

18.6.18

the end of the f***ing world

çoğunlukla hayatının en önemli anlarını oldukları anda kavrayamazsın. önemlerini geriye dönüp baktığında anlarsın.

insanlar sarhoş olur ve belki gündüz olsa yaşanmayacak şeyler gece yaşanabilir. ve bunun sürpriz olması aynı zamanda kötü olduğu anlamına da gelmez.

cinayetten sonra diğer suçlar daha kolay gelmeye başlamıştı.

dünya öyle bir yer ki.. "çocuklar, uyuşturucu kullanmayın. ama modern kölelerin alın teri ve gözyaşlarıyla üretilmiş telefonlardan alması için annenizin başının etini yiyin." sistemle savaşman gerek. mecbursun evlat. çünkü gerçekten boktan bir zamanda yaşıyoruz. bunu sakın unutma.

biriyle önemli bir şey konuşacaksanız onun gözlerine bakmamak daha iyi. yüzleşmemiş oluyorsunuz böylece.

bana birinin söylediği en bilgece şey şuydu: "dengesiz bir dünyada çılgın olmak delilik değil, akıllılıktır."

o kadar garip ki.. bir şeyi bu kadar uzun zaman istedikten ve berbat bir şey olmasından o kadar korktuktan sonra, hiç berbat olmadığını, muhteşem olduğunu görmek öyle güzel ki..

yıllarca görmeyince birinin her şeye cevap olacağını düşünmek kolay. çünkü o aslında gerçek değil. insanlar cevap olamazlar, sadece yeni sorular yaratırlar. "neden bu kadar işe yaramaz bir babasın?" gibi sorular.

sonunda terk edeceksen gidip çocuk yapmamalısın. çünkü hayatları boyunca yanlış bir şey yaptıklarını düşünürler.

edebiyat

cenap şahabettin

edebiyat dünyasında dikkat ettim, herkes düzeyindekini alkışlıyor. kimi alkışladığını söyle, edebi düzeyini söyleyeyim.

insan tükenir, şiir tükenmez. gökteki kimi yıldızlar gibi yerde henüz ışığı insanlara ulaşmamış şiirler vardır.

edebiyatta beğenilmenin çaresi ölmektir ya da meslektaşları korkutabilecek kadar yetenekli olmamak.

zamanımızda gerçekten kalem sahibi olmak isteyen, her yazacağı satıra karşılık bir kitap okumalıdır.

bütün çocuklar az çok şairdir. gerçek şairler de mutlaka yaşamlarının bir yanını çocuk bırakırlar.

17.6.18

epigraflar


vitae nomen quidem est vita, opus autem mors.
yaşam, yaşam adını almış ama gerçekte ölümdür onun adı.
(herakleitos)

optima sors homini non esse.
doğmamış olmak insan için en iyi şey olmalı.
(theognis)

omnis hominum vita est plena dolore.
insanın tüm yaşamı acı doludur.
(euripides)

non enim quidquam alicubi est calamitosius homine omnium, 
quotquot super terram spirant.
şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında
insandan daha acınacak bir yaratık yok.
(homeros)

nullum melius esse tempestiva morte.
hiçbir şey zamanında bir ölümden daha değerli değildir.
(plinius)

o, if this were seen -the happiest youth
-would shut the book and sit him down and die.
ah, bir görebilseydi, en mutlu genç bile
kitabı kapatır ve oturup ölümü beklerdi.
(shakespeare)

natum non esse sortes vincit alias omnes.
hiç doğmamış olmak insan için en iyisidir.
(sophokles)

this something better not to be.
daha iyisi var olmamaktır.
(lord byron)

via marcel proust

güvercin

patrick süskind

öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendilerine hayır yanıtını verirler. öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar.

yürümek yatıştırır. yürümede sağaltıcı bir güç vardır. düzenli biçimde hep bir ayağı öbürünün ilerisine basma, aynı zamanda kolları ritmik bir biçimde kürek çeker gibi sallayıp soluma sıklığının yükselmesi, nabzın hafifçe uyarılması, gözün ve kulağın yönün saptanmasına ve dengenin korunmasına yönelik etkinlikleri, akıp giden havanın deri yüzeyinde duyumlanışı - bütün bunlar bedenle zihni hiç karşı durulmaz biçimde birbirine yaklaştıran ve ruhu, ne kadar dumura uğramış, zedelenmiş de olsa, büyüten, genişleten olaylardır.

jonathan'ın ruhunda clochard'a karşı her tür gıpta duygusu silinmişti. bugüne kadar içinde zaman zaman, bir insanın hayatının üçte birini bir bankanın kapıları önünde geçirmesinin anlamlı olup olmadığı, arada sırada bir avlu kapısı açıp müdürün limuzini önünde selam durmasının, az bir izin ve en büyük bölümü vergiler, kira, sosyal sigorta payları biçiminde iz bırakmadan kaybolan az bir maaş karşılığında. hep aynı şeyleri yapmasının anlamlı olup olmadığı konusunda hafif bir kuşku kıpırdanmış idiyse - şimdi bu sorunun yanıtı, rue dupin'de içine işleyen o korkunç görünümün açık seçikliğiyle gözlerinin önünde bulunuyordu: evet, anlamlıydı. hem de çok anlamlıydı; çünkü onu, kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan koruyordu. kıçını açıp sokağa sıçmak zorunda kalmaktan daha rezilce ne vardı? bu indirilmiş pantolondan, bu çömelişten, bu zoraki, çirkin çıplaklıktan daha aşağılayıcı ne vardı? o ayıp işi bütün dünyanın gözleri önünde görmek zorunluluğundan daha zavallıca, daha küçük düşürücü? defi hacet! daha adı bile açığa vuruyor ne azap olduğunu. ve bu işte de, karşı konulamayacak her zorunlukta olduğu gibi, bir parçacık olsun katlanılır bir şey olabilmesi için, ortada kesinlikle başka insanların olmaması şarttı. ya da en azından yoklarmış görüntüsünün olması: bir orman, eğer şehir dışındaysa insan, açıklık arazide yakalanmışsa bir çalılık ya da en azından bir tarla kanalı ya da akşam alacası ya da hiçbiri yoksa, en az bir kilometre ileride hiç kimsenin görülmediği bir düzlük.

ya şehirde? insanların kaynaştığı şehirde? hiçbir zaman doğru dürüst karanlığın çökmediği şehirde? terk edilmiş bir viraneliğin bile insanı saygısız bakışlardan yeterince korumadığı şehirde? işte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu. bu dört duvara, defi haceti için güvenli bir köşeye sahip olmayan, bütün insanların içinde en zavallı, en acınası olanıydı, istediği kadar özgürüm desin. az parayla geçinebilirdi jonathan. eski püskü bir ceketle, lime lime bir pantolonla dolaşmayı gözünün önüne getirebilirdi. gerekirse, olan bütün romantik düş gücünü seferber edecek olursa, bir mukavva parçası üzerinde yatıp kendi evinin mahremiyetinin herhangi bir köşeyle, bir kalorifer dairesi parmaklığıyla ya da metro istasyonunun bir merdiven sahanlığıyla kısıtlamayı bile düşünülür bir şey olarak görebilirdi. ama insan bir büyük -şehirde sıçmak için bile olsun arkasından bir kapıyı çekip kapatamıyorsa- bu isterse ortak bir kat tuvaletinin kapısı olsundu-, bu bir tek, en önemli özgürlük, yani kendi ihtiyaç görme durumunda başka insanların bakışlarından kaçınma özgürlüğü kişinin elinden alınmışsa o zaman bütün öbür özgürlükler değersizdi. o zaman hayatın hiçbir anlamı kalmazdı. o zaman ölüm daha iyiydi. jonathan, insan özgürlüğünün özünü bir kat tuvaleti mülkiyetinin oluşturduğu ve kendisi için bu temel özgürlüğün sağlama bağlanmış olduğu yargısına vardığında derin bir hoşnutluk duydu. evet, hayatına verdiği düzen doğruydu! varlığı, baştan sona başarılı bir insan varlığıydı. ortada üzülecek, kendinde olmayıp başka insanlarda olduğu için gıpta edilecek hiç ama hiçbir şey yoktu.

15.6.18

kitap

murathan mungan

kitaplar her şey olup bittikten sonrası içindir.

kitapları saklayanlar, kişileri, hayatları, hikâyeleri de saklarlar.

kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden bir şey vardır.

sahaf dediğin o an için en işe yaramaz görünen bilgileri bile saklayıp günün birinde yararlı hale getiren kişidir.

bir kitabın kapağı, ona hep tekinsiz bir dünyanın kapısı gibi gelir, o kapıdan bir kez girdikten sonra bir daha dönememekten korkardı. kelimelerin çölünde kaybolmaktan korkuyordu. hayatı boyunca kelimelerden korkmuştu. kelimeler ona içinin tehlikeli bir yer olduğunu söylüyor, bu yüzden mümkün olduğunca kelimeler olmadan düşünmeye çalışıyordu. kelimeler, içiyle dünya arasında engeldi. dünyayı kelimelerle tarif etmeye kalktığında da dünya büsbütün ürkünçleşiyordu.

din

jiddu krishnamurti

inancı ve dogmayı salt kabullenmek değil; tanrı, hakikat veya ne derseniz deyin onu arayıştır hakiki din.

çoğu insan dünyanın maddi nimetlerinden uzaklaşmanın dine doğru atılmış ilk adım olduğunu düşünür. fakat bu doğru değildir. yapılması en kolay işlerden biridir bu. ilk adım, tam ve bağımsız düşünme özgürlüğüne sahip olmak, yani hiçbir inanca bağlanmamak ve koşulların, çevrenin boyunduruğu altında ezilmemektir. böylece dinç, yetkin, özgüvenli, tam bir insan olabilirsiniz. ancak o zaman zihniniz özgür, tarafsız ve şartlanmasız bir halde tanrı'nın ne olduğunu bulabilir.

günahkâr denilen kişi saygın insandan daha yakındır tanrı'ya; çünkü saygın insan ikiyüzlülük kisvesine bürünmüştür.

genel anlamda bildiğimiz haliyle din bir dizi inanç, dogma, ayin, hurafedir; putlara, muskalara ve gurulara tapınmadır ve bizler bütün bunların bizi mutlak hakikate götüreceğini düşünürüz. nihai amaç kendimizi korumaktır; istediğimiz şey, bizi mutlu edeceğini sandığımız şey ölümsüzlük halinin garantisidir. bu kesinlik arzusuna saplanan zihin dogmalardan, papazlık işinden, batıl inançlardan ve puta tapınmadan oluşan bir din uydurur ve o dinin içinde uyuşur kalır.

eğer bir çocuk -iyi, zeki ve uyanık bir çocuk- sadece yedi yıl bir din adamı tarafından eğitilirse o çocuk öylesine şartlanır ki geri kalan yaşamı esasında hep aynı tarzda sürüp gider.

sadece bir kitapta cevap aramak veya kendini ne kadar ümit vaat etse de siyasi veya ekonomik bir sistemle özdeşleştirmek ya da batıl inançlarıyla dinsel bir saçmalığı hayata geçirmek veya bir gurunun peşinden gitmek, bunların hiçbiri insani sorunları anlamanıza yardım etmez; çünkü o sorunlar siz ve sizin gibiler tarafından yaratıldı. onları anlamak için kendinizi anlamalısınız.

deha

jonathan swift

bu dünyaya gerçek bir deha geldiğini şöyle anlayabilirsiniz: ahmaklar ona karşı bir araya gelir.

insanlar da toprak gibidir, bazen yüzeyin altında sahibinin farkında olmadığı bir altın damarı bulunur.

bilge insan, tüm koşulları hesaba katarak bağlantılar kurmaya ve sonuçlar çıkarmaya çalışır; ama araya giren en küçük bir rastlantı bile öylesine farklılıklar ve değişimler yaratır ki, sonunda bilge kimse de, olaylar karşısında en cahil ve deneyimsiz kimse kadar donanımsız kalır.

hiçbir bilge adam genç olmayı dilemez.

her haz eşit derecede acı ya da bıkkınlık ile dengelenir; bir sonraki yılın gelirinden bir parçayı bu yıl içinde harcamaya benzer. bilge bir insanın yaşamının geç dönemleri, erken dönemlerinde edindiği aptallıkları, önyargıları ve yanlış düşünceleri düzeltmekle geçer.

bazı insanlar bilgeliklerini saklamaya, aptallıklarını saklamaktan daha fazla özen gösterir.

bilge bir adamın en az yalnız olduğu zaman, tek başına kaldığı zamandır.

13.6.18

bir diktatörün doğuşu

carl gustav jung

kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

görünüşte her şeye gücü yeten yüce devlet doktrini, tüm gücün yoğunlaştığı en yüksek hükümet mevkilerini işgal eden kişilerce idare edilir. seçilerek veya hayatın cilvesiyle bu mevkilerden birine yerleşen her kim olursa olsun, o artık otoriteye boyun eğmez; çünkü artık kendisi devlet politikası haline gelmiştir ve keyfine göre bir yol tutabilir. 14. louis'nin dediği gibi "devlet benim" diyebilir. bu insan kendi hayali dünyasının kölesi haline gelir.

kitle insanının aptallaştırılmasına ve ahlaki sorumsuzluğuna salt entelektüel veya ahlaki olarak yaklaşmak olumsuz bir kabullenme olur ve bireyi atomlara ayırma yolunda biraz tereddüt etmekten başka bir işe yaramaz. bu yaklaşım dini inancın itici gücünden yoksundur; çünkü tümüyle rasyoneldir.

burjuva mantığında diktatör devletin büyük bir avantajı vardır: bireyin yanı sıra dinsel güçleri de yutar. devlet tanrı'nın yerini almıştır. işte bu nedenle, sosyalist diktatörlükler din haline gelmiş ve devlet köleliği bir ibadet biçimi olmuştur. ancak dinin işlevi, geçerli egemen kitle zihniyeti ile çatışmaları engellemek için hemen bastırılan gizli kuşkulara yol açmadan bu şekilde yerinden sökülemez ve yalanlanamaz.

bir insanın elinden tanrılarını alırsanız, karşılığında ona yeni tanrılar vermek zorunda kalırsınız. kitle devletinin liderleri de tanrılaştırılmayı önleyemezler.

sonuçta durum, her seferinde olduğu gibi, fanatizm şeklinde aşırı bir yolla telafi edilir ve fanatizm en ufak bir muhalefet kıvılcımını bile ezen bir silah olarak kullanılır. "amaca ulaşmak için tüm yollar, en aşağılık olanlar bile meşrudur." gerekçesiyle özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlaki yargı hakkı acımasızca bastırılır. devletin politikası iman mertebesine yükseltilir, lider veya parti başkanı konumundaki kişi iyi ve kötünün ötesinde bir yarı-tanrı haline gelir ve ona kendini adayan insanlar birer kahraman, din şehidi, havari veya misyoner gibi şereflendirilir. sadece bir tek gerçek vardır, ondan başka hiçbir gerçek yoktur. bu gerçek çok kutsal ve dokunulmazdır, eleştiri-üstüdür. farklı düşünen herkes bir zındıktır ve tarihten de bildiğimiz gibi, her türlü kötü akıbetle karşılaşma tehlikesi içindedir. sadece politik gücü elinde tutan parti başkanı devlet doktrinini aslına sadık biçimde yorumlayabilir. bunu da kendine uygun gördüğü bir şekilde, kafasına estiğince yapar.

12.6.18

yoksulluk

jack london

sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!

inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.

bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.

bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.

bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."

yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.

bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."

biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.

devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.