kemal tahir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemal tahir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2.02.2016

alışveriş

kemal tahir

marifet allah'tan korkup yahut da "cennete gideyim ne olacaksa" deyip iyilik etmekte değil ki.. allah'a, cennete, cehenneme inanmadan iyi olmak marifet. öteki türlüsü alışveriş oluyor. pazarlık oluyor. yani allah bile, kullarına boş boşuna söz geçiremeyeceğini anlamış da, "ey kullarım, iyi olursanız sizi cennete koyarım." demiş. analarımız da bize böyle demezler miydi? "uslu dur, sana şeker alırım; yaramazlık edersen babana söyler akşama seni dövdürürüm."

işte bundan da belli bir şey, allah'ı adamlar uydurmuşlar. o da tıpatıp bize benziyor. kanunları da bize benziyor, mükafatıyla mücazatı da.

22.11.2014

süprüntü bekçiliği

kemal tahir

fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım.. irili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamru yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar.. meşin kırpıntıları. bir sürü kırık dökük.. eski püskü.. bizim ev böyleydi. "bir gün lazım olur" diye saklıyorduk. hiçbirinin lazım olduğu zaman, bulunup kullanıldığını görmedim. yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil.. zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi.. yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. hisse senetleri.. tahviller.. değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler.. tablolar.. durmadan artırılmak istenen para.. dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş.. bunlar da bir çeşit süprüntü..

şu bakımdan süprüntü.. bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa.. hepsi maroken ciltli.. çoğu tek kalmış dünyada.. numaralı.. lüks baskılar.. birini bile açmamışsın.. okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun.. milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz.. gene de boyuna biriktiriyorsunuz.. "ilerde lazım olur belki" demeniz bile artık sizi gülünç edecekken.. topladıklarınız süprüntü değil de nedir?

rüzgarlarla uluyan ormanların kıyısında, eline geçirdiği bir sopaya dayanarak ayakları üzerinde ilk defa durmaya çalışan çıplak yaratığı düşünüyorum. dört ayaklılar dünyasından kopmuş.. iki ayaklıların dünyasını arıyor. kendi yaratacağı dünyayı.. başı, kim bilir nasıl dönmüştü, boyunun yüksekliğinden.. elleri, karnı, gözleri, iyi ayaklılığının dengesini kim bilir ne zorlukla bulmuştur. insanoğlunun yokluk içinde geçirdiği yüz binlerce yılı düşünüyorum da.. kim bilir ne yaman korkular kaldı o yıllardan içimizde, diyorum. evlerimiz gibi, ruhlarımız da kim bilir ne çeşit süprüntülerle dolu..

9.05.2014

edepsiz komünist

nazım hikmet

hep aklımda fikrimde sana [kemal tahir'e] "edepsiz komünist" diyen sertabip bey. bir komünist kadar yurtsever, halksever, namuslu olmak kolay iş değildir ve bizler yurdumuzu, milletimizi, insanlarımızı sevmeyi, namuslu olmayı çok ağır ve acı emekler sarfıyla, çok defa hayatımız, hürriyetimiz pahasına elde ettiğimiz, öğrendiğimiz için, birçokları, yurtlarını ve milletlerini sevmeyen birçok baylar bu sevgiden mahrum olduklarından, bizi "edepsiz" görürler. onların gözünde "edepsiz" olmayı, elbette ki onlar gibi yurt ve millet düşmanı olmaya tercih ederim.

16.03.2014

devlet ana

kemal tahir

uçlarda postu kurtarayım dersen, önce oku atacaksın, sonra kimi vurduğuna bakacaksın.

aslında pusu yeridir buralar. ya pusudasın, ya pusuya bilmeden uğramaktasın.

ekmek eskilerde aslanın ağzındaymış, şimdilerde işkembesine inmiştir. pençe salıp ele geçirilmesi cihan pehlivanlarına kalmıştır.

bir ülkede düzen bozulursa, her şey bozulur.

batak iz saklamaz, sazlar nişan tutmaz.

"iste, verilecektir. ara, bulacaksın. çaldığın kapı sana açılacak."

insan bir anlamda bütün insanlığa, yani, kendi kendine gerçekten düşman olmadıkça, doğanın, anlamını büsbütün yitirmiş bir parçasıyla bu kadar kaynaşamazdı.

ahilikte miras yürümez, babanın kazandığı oğula geçmez ve de herkesin kendi kazanması kanundur. ama kazanmak kolay, tutmak çetin. yüz yıl çabaladın, kazandın, bir gün şaştın, yaramazı işledin, gitti gider.

itle dalaşmaktan çalıyı dolaş.

kılığı düzgün olanın sözü güçlü olur.

azdan az gider, çoktan çok.

okun ilki hedefe yapışmadan, ikinci yarı yolda, üçüncüsü yayda..

bize dildar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

gerçek mertliği hiçbir nesne bozamaz.

bir devletin gideri gelirini aştı mı, rezilliği, hızır peygamber gelse önleyemezmiş.

sakın olma sen aman dört beldenin birinden
darende'den, kemah'tan, erzincan'dan, gürün'den

senin bildiğin kadar benim unuttuğum var!

koyu lacivert gökte, ışıklı bir iz bırakarak bir yıldız aktı.

tutkusuna gem vuramayan kısa yaşar.
gem de vurdu mu, yaşasa da bir, yaşamasa da..

koca tanrı, "atı yaratsam" demesiyle, elini uzatıp güney yelinin yakasını kavradı.

yayalık atlılıktan iyi, derlerse, diyene bakacaksın, yaya demekteyse buna hiç inanmayacaksın, atlı demekteyse, büsbütün inanmayacaksın!

insanlar ne yana gitseler, ölümlerine doğru giderler.

* padişah dahi, kullukçularına iyiliği ve nimeti endazeyle vermek gerek ki, korku ile umut arasında yaşayalar.. ne yoksulluk yüzünden kaçıp düşmana varalar ve ne baylık ve mallık yüzünden azalar ve padişaha asi olalar..

* benim, kendime öğütçü.. kendi nefsimden daha doğru kim ola.. bu ara, öğüt yeridir eğer makbul düşerse ve mesel vaktidir eğer akıl gücüyle dinlenirse..

* fesat ve zalim kişinin sırrını gizlemek ol kötü işte onunla ortaklık göstermek olur.

* söz ademde gizli değil, illa adem sözde gizlidir. zira ki, söz ademe perdedir, imdi bilmiş ol ey oğul, söz ulu nesnedir, sen dahi söz ulu bil ki, gökten gelmiş nesnedir..

* bir kişi duvarlı evceğizi içinde bir padişaha benzer.. içki meclisinden şöyle kalk ki, daha iki üç kadeh içmeye gücün ola, pes, sakın, tokluk lokmasından ve sarhoşluk kadehinden..

* konuktan özür dileme ki, özür dilemek pazar halkının işidir. aşk yiğitlerin oyunudur. pirler aşık olursa hiç özürü yoktur.

22.02.2014

yol ayrımı

kemal tahir

saray yerinde iftiradan keskin silah yoktur.

şurası iyicene bilinmelidir ki, fukara kayserilinin adı çıkmıştır. aslında, nevşehirli, kayseriliyi on kez suya götürür de, on kez susuz getirir. demek ki, bu dünyanın haracı bize verilmiştir.

nedir bu? kaparken sevinmek, açarken sevinmek.. köklü devrim neresinden bilinir? gelirken milleti sevindirmesinden, giderken bir kez daha sevindirmesinden!

bence bugün edirne şehri, sınırlarımızın içindeyse, biz bunu, enver
paşa'ya değil, hatta lozan sulhu'na değil, sinan'ın selimiye'sine borçluyuz. selimiye orada durdukça, edirne de bizim sınırlarımızın içinde durur, hepimiz toptan ölmedikçe..

yanında bunca kuldan bir ademin bile yok
bu nasıl seferdir ki beyim ihtiyar ettin

bana pek az şey sormuştur. ödevlerinde destek aramadı hiç.. bilirsin ya, ne zaman çalıştığını sen de anlayamazdın. çalışmaz gibi dururdu da, her zaman yeteri kadar çalışmış olurdu. bence en iyi öğrenci budur.

bazı şeyleri hep söylemek istiyoruz, karşımızdaki bakalım dinlemek istiyor mu, diye hiç düşünmüyoruz.

bütün tutkular aslında güçsüzlüktür.

birinin ne mal olduğunu anlamak için onunla ya birlikte geziye çıkacaksın ya da aksata edeceksin.

bütün pişmanlıklar da bilirsin, güçsüzlükten gelir. güçsüzlüklerine en berbatı da, yaşlanmak!

deli utanmaz, sahibi utanır.

bir memlekette insanlar namuslu olduklarıyla ayrıca övünüyorlarsa, o memleketin hali dumandır.

"teslim olmak başka şey
esir düşmek başka
seni sevmek başka bir şey hürriyet
uğrunda dövüşmek başka"

"vuruştuk mermisiz, kasaturasız
ne aman istedik, ne aman verdik."

"açtık yürüdük göğsümüzü izmir'e doğru
azrail'i kattık yunan'a, ezdik, öç aldık."

ölülerin anıları dışında, dirilere hükmetmesinden hiç hoşlanmıyordu.
(ölümsüz yiğitler, ölümsüz yazarlar, sanatçılar başka..)

"şu dağın oylumuna
doyulmaz yaylımına
hakkınız helal edin
geldik yol ayrımına."

"geçer günler, geçer günler
geçer ölümler düğünler
hepsi bir şey alır bizden
aşk mı, kin mi, boşvermek mi
hasret mi, murada ermek mi
ne kalacak ikimizden"

bu bizim iii. selim, taşımı ver, diyen türklerdendir, korkuludur, der. haklı! "taşımı ver" demek, hem taşı herife atıyorsun, hem de taş davasına dikiliyorsun!

inanmasa da seğirtir kayserili, ister istemez.

insanları, olayları, fikirleri abartmak.. kendini de -elbette- abarttığı için her şeye abartarak bakmak.. o kadar ki, bu abartış, osmanlı insanında doğal hale geldiğinden ancak, başka ölçülere sahip olanlarca farkına varılır. neden peki? nereden gelmiş? şuradan ki.. şuradan olabilir. çünkü, daha önceleri yoktu bu özellik galiba.. on yedinci yüzyılda.. başlamış, sonlarına doğru çok gelişmiş.. belki de kanuni'de başlamış.. çünkü, imparatorlukta gelişmenin, doğaya karşı büyümeye dönüşü süleyman döneminde başlar. doğaya karşı büyümeye, yani, kansere dönüş..

kanuni lakabı aslında, süleyman'a, kanunsuzluk dönemi açtığı için alay olsun, hakaret olsun diye takılmıştır. kanuni, bütün saltanat dönemini, kanunsuzluklardan kanunsuzluklara yuvarlanarak, hiç faydasız olduğundan, istememesi gerektiği halde evlatlarının etini yiyerek, yaşlanıp güçten düştüğü çağda ise, en fakir reayasına bile kolayca nasip olan bir rahat döşeği bulamayarak, bir eşya gibi, yüklenip zorla sürüklendiği bir seferde, yaralı bir hayvan gövdesi gibi oradan oraya atılarak, sonunda ise, devletin selameti adına ölümü bile diri gösterilmek için insafsızca tartaklanmıştır. böyle başlayan çöküş dönemi uzun süre, içten çürüyüp, dıştan dünyaya meydan okuduğu için osmanlı insanını bir bakıma gerçekçi, bir bakıma gerçek dışına düşürmüş olarak dünyaya başka türlü bakan abartıcı bir yaratık haline getirmiştir.

insanın başına bu memlekette her şey gelir, bunların en önünde aklı almaz alçaklık, en sefil kişisel çıkar, en korkunç aptallık vardır. sonunda, en yüksek makama çıkmışlar için bunun özrü: "haberimiz yoktu." ne demek, "haberimiz yoktu?" suçtur bu, suçtur. hem de en bağışlanmaz, en sefil suç..

"mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben
ölüm bir didinmenin sükuna inkılabıdır."

"yağsın nesi varsa kainatın
lakin bu derin sükut dinsin."

"uç!" demişler, "deveyim" demiş, "yük taşı" demişler, "kuşum" demiş ya.. bizim osmanlıya bir dönüp "emperyalist, talancı" diyoruz, bir dönüyoruz "yarı sömürge" diyoruz.

ben ömrümde hep, beni kesin güvene ulaştıracak, orada yaşatacak adamı aramışımdır. ayşe de tersine, istediği gibi çekip çevireceği, dilediği biçime sokacağı adamı arıyor. kendimden biliyorum, bu iki tip, gerçekten mutsuz bile olamazlar. çünkü bilemezler mutluluk ile mutsuzluk arasındaki farkı. daha korkuncu, bunu bilmek de istemezler.

yazı, acemi olursa haklı bir durumu kolayca haksız düşürebilir.

bir çeşit allahlık özentisidir bu.. insanları, insancıl yasalarla yargılamaktan çıkmaktır. kendilerini kutsal misyon yüklenmiş sayanların zulme varan, orada, rahatça yerleşen bağışlamazlığı.. en korkunç alçaklık..

bence kin tutmak, en korkulu duygumuzdur. bu nedenle, kendimizden bile saklarız kolayca..

gerçek romantikler, ne kadar yumuşak, hatta gözü yaşlı görünseler, gerçekten üzülmezler. çünkü, romantik olmak bencil olmaktan gelir bence. gerçekten üzülebilmek için insanın gerçekçi olması gerekir.

ölüm ki, yaşamaya karşı haksız düşmenin son boğumudur, bizde, anaların ezici çoğunluğu, körpe dulluklarında çocuklarının üstüne başka erkek getirmezler. mahpusluk da bir çeşit ölümdür. mahpus adamla, "ben haklıyım, sen haksızsın" davası görülmez. bunlar hep, herifin dışarı çıkmasına bırakılır.

fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım.. irili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamrı yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar.. meşin kırpıntıları. bir sürü kırık dökük.. eski püskü.. bizim ev böyleydi. "bir gün lazım olur" diye saklıyorduk. hiçbirinin lazım olduğu zaman, bulunup kullanıldığını görmedim. yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil.. zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi.. yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. hisse senetleri.. tahviller.. değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler.. tablolar.. durmadan artırılmak istenen para.. dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş.. bunlar da bir çeşit süprüntü..

şu bakımdan süprüntü.. bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa.. hepsi maroken ciltli.. çoğu tek kalmış dünyada.. numaralı.. lüks baskılar.. birini bile açmamışsın.. okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun.. milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz.. gene de boyuna biriktiriyorsunuz.. "ilerde lazım olur belki" demeniz bile artık sizi gülünç edecekken.. topladıklarınız süprüntü değil de nedir?

bence ayıp saymamalı insanoğlunun bu denli saçma oluşunu.. acıklı bir şey bu!

rüzgarlarla uluyan ormanların kıyısında, eline geçirdiği bir sopaya dayanarak ayakları üzerinde ilk defa durmaya çalışan çıplak yaratığı düşünüyorum. dört ayaklılar dünyasından kopmuş.. iki ayaklıların dünyasını arıyor. kendi yaratacağı dünyayı.. başı, kim bilir nasıl dönmüştü, boyunun yüksekliğinden.. elleri, karnı, gözleri, iyi ayaklılığının dengesini kim bilir ne zorlukla bulmuştur. insanoğlunun yokluk içinde geçirdiği yüz binlerce yılı düşünüyorum da.. kim bilir ne yaman korkular kaldı o yıllardan içimizde, diyorum. evlerimiz gibi, ruhlarımız da kim bilir ne çeşit süprüntülerle dolu..

saçmalıkların güçleri, saplantı sıralarında meydana çıkıyor. çünkü, hepimiz, kafamızla saplanıyoruz.

bütün saplantılarımız korkularımızdan geliyor. insanoğlu, deli değilse, korkar mutlaka.. saplantılarımızdaki korkunun bize saçma görünmesi, yüz binlerce yılda arta kaldıkları için.. bunlar, gerçek sebeplerini yitirdiğimiz korkuların tortusu.. bu açıdan bakılırsa, hepimiz, biraz köle değil miyiz?

dost olacaksak, birbirimize kabadayılık numaraları yapmayacağız. köleliklerimizi örtbas etmeye çabalamayacağız. tersine, birbirimize yardımcı olmaya çabalayacağız güçsüz düştüğümüz yerlerde.. sağ avucunun içini öptü: "sizi çok seviyorum" desem, bana inanır mısınız, şu kadarcık?

23.08.2012

kemal tahir

cemil meriç

hapishane mükemmel bir laboratuvardır. insanları tanımak için en mükemmel alandır hapishane. insanlar oraya maskesiz girerler. bütün zarafetlerini, medeniyetin vurduğu bütün cilayı dışarıda bırakırlar, soyunarak girerler hapishaneye. binaenaleyh kendileridir. oyun oynanmaz. hapishanede herkes kendisidir. hiddetleriyle, zaaflarıyla, efendilikleriyle, feragatlarıyla ve umumiyetle hapishaneye giren adamlar şahsiyet sahibi adamlardır. kavga edecek kadar cesaretleri vardır. adam öldürecek kadar cesaretleri vardır. yani köşelidirler, serttirler ve insanın belli vasıflarını temsil ederler.

kemal tahir bir defa bir müşahede adamıdır. başka kelime olmadığı için söylüyorum. türk insanını bizzat tanıdı. muhtelif örnekleri ile tanıdı, hapishanede. hapishane mükemmel bir laboratuvardır. insanları tanımak için en mükemmel alandır hapishane. insanlar oraya maskesiz girerler. bütün zarafetlerini, medeniyetin vurduğu bütün cilayı dışarıda bırakırlar, soyunarak girerler hapishaneye. binaenaleyh kendileridir. oyun oynanmaz. hapishanede herkes kendisidir. hiddetleriyle, zaaflarıyla, efendilikleriyle, feragatlarıyla ve umumiyetle hapishaneye giren adamlar şahsiyet sahibi adamlardır. kavga edecek kadar cesaretleri vardır. adam öldürecek kadar cesaretleri vardır. yani köşelidirler, serttirler ve insanın belli vasıflarını temsil ederler. kemal bu adamlarla 13 sene beraber yaşadı. hapishaneye girmeden evvel marksizm'le temas halindeydi. marx'i tanıyordu az-çok. çıktıktan sonra bu gençliğinin ideolojisine bağlı kalmak mecburiyetindeydi, çünkü marksizm birçok şeyleri izah etmekteydi onun dünyasında. ve gerçekten de eğer insan islâm değil ise, eğer insan hidayete ermemişse ve bütün ruhunu islâmiyet'e vakfetmemişse, dünyada benimsenebilecek tek ideoloji marksizm'dir. batı'nın bize sunduğu ideolojiler içinde tek tutarlı olan, batı'yı son vardığı noktada temsil eden düşünce bütün olarak marksizm'dir. yani böyle bir tercih bahis konusu olursa fikir adamı ya islam olabilir, ya marksist olabilir.

21.08.2011

karşılama

kemal tahir

mustafa kemal, mersin şehrine gitmiş. koşmuşlar, karşılamışlar. ağalar, beyler, yollara halı döşeyip ellerini öpmeye varmışlar.

kemal paşa, "kaldırın bu halıları! bana numara yapmayın!" demiş. "siz bana önce yoksulları, yani işleyenleri, yani ekip biçenleri, yani çarıklıları gösterin!" demiş.

"deha paşa'm, onlar kıyılarda dikelir, zatını uzaktan seyrederler!" diye cevap vermişler.

"söyleyin, yakına gelsinler!" demiş.

yol açmışlar, kendi ekip biçenler, ayağı çarıklılar, avucu nasırlılar gelmiş. yarıdan çoğu kemal paşa'yı önceden tanıyor. cephelerde yüzünü çok görmüşler. "buyur paşa'm" demişler.

sormuş: "bu konak kimin?"

"ali bey'in!" demişler.

"şu konaklar kimin?"

"veli bey'in!" demişler.

"şu bahçe kimin?"

"hasan ağa'nın!"

"şu tarla kimin?"

"hüseyin ağa'nın!"

"peki sizinkiler hani?"

"...." susmuşlar!

"susmayın, nerde sizinkiler?"

"bizimkiler yok, paşa'm" demişler.

"onlar bunları kapışırken sizin elleriniz armut mu topluyordu? siz ne yapıyordunuz?"

"biz o zaman bu topraklar için savaşıyorduk, paşa'm" demişler.

12.10.2010

eleştiri sorumluluğu

memet fuat

geleceğe dönük insan, yalnız birtakım gerçekleri bilen insan değil, o gerçeklerin bilincine vararak bugünkü insan ilişkilerinin baskısından kurtulma çabası içinde olan insandır.

şiirde dönüşüm yapmak, bir dönüşüme öncülük etmek önemlidir; ama sanıldığı kadar önemli değildir. bir işi iyi yapmış olmak, ilk yapmış olmakdan daha onur vericidir. öncülüğü, uğrunda gerçeklerin bile çarpıtılması göze alınabilecek, çok üstün bir nitelik sanmak küçük kentsoyluların özelliğidir.

sanatta gelişmeleri modalar sağlamaz; ama yozlaşmaların nedeni modalardır. her etkili güzelliğin ardına takılanlar, onun başarısından yararlanmak isteyenler, önce yaygınlaşmasına, sonra modalaşmasına, giderek de yozlaşmasına, yani etkisizleşmesine neden olurlar.

lenin: savaşın düşman için elverişli olduğu açıkken, savaşın bizim için elverişsiz olduğu besbelliyken, savaşı kabul etmek bir cinayettir.

"insanların bilinci varlıklarını belirlemez; tersine, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler."

insan doğru bir düşünceye kendi çabasıyla da ulaşabilir; bir modanın esintisiyle de gelebilir. en aşırılar çoğunlukla bu ikinciler arasından çıkar, en kolay kopanlar da.

ikinci yeni akımı, şiirimizin nedim çizgisinden şeyh galip çizgisine kaydırılarak bu yolda yozlaştırılması diye nitelenebilir.

metin erksan: dünyanın en büyük romancılarından biri olan düşünür kemal tahir'in dışında türk edebiyatı tanımıyorum. köroğlu'nun "tüfek icat oldu mertlik bozuldu" özdeyişi gibi, kemal tahir var olduktan sonra türk edebiyatı bir "magazin" edebiyatı oldu. bunlar değil kaynak, kese kağıdı olarak bile kullanılamaz.

18.08.2010

kemal tahir'e mapushaneden mektuplar

nazım hikmet

zafer, bütün felaketleri unutturacak kadar kuvvetli bir nesnedir.

hep aklımda fikrimde sana "edepsiz komünist" diyen sertabip bey. bir komünist kadar yurtsever, halksever, namuslu olmak kolay iş değildir ve bizler yurdumuzu, milletimizi, insanlarımızı sevmeyi, namuslu olmayı çok ağır ve acı emekler sarfıyla, çok defa hayatımız, hürriyetimiz pahasına elde ettiğimiz, öğrendiğimiz için, birçokları, yurtlarını ve milletlerini sevmeyen birçok baylar bu sevgiden mahrum olduklarından, bizi "edepsiz" görürler. onların gözünde "edepsiz" olmayı, elbette ki onlar gibi yurt ve millet düşmanı olmaya tercih ederim.

dostluk; kafa, yürek ve iş dostluğu, her sahada aynı işi yapmanın dostluğu insanlar arasındaki sevgilerin en harikasıdır.

doğru laf orijinal laftan daha değerlidir.

hikayeyi bilirsin: isa'nın önüne zina etmiş bir kadını getirmişler. recmetmek gerekiyor. isa: "kimin günahı yoksa ilk taşı o atsın" demiş.

ne güzel şey hatırlamak seni
bir mavi kumaşın üstünde unutulmuş olan elin
ve saçlarında
vakur yumuşaklığı canımın içi istanbul toprağının
içimde ikinci bir insan gibidir
seni sevmek saadeti

en kötü şey, en kötü haberi bile bilmemektir.

yeryüzünde, reel oldukça, iç bulandıracak hiçbir konu yoktur.

en güzel deniz
henüz gidilmemiş olanıdır
en güzel çocuk
henüz büyümedi
en güzel günlerimiz
henüz yaşamadıklarımız
ve sana söylemek istediğim en güzel söz
henüz söylememiş olduğum sözdür

yücel mecmuasında halide edip'le bir mülakat yapmışlar. orda "bugünkü gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye bir sual var. halide edip burda diyor ki: "içlerinde 'taranta-babu' ve sırf ideoloji propanagdası olan parçalar çıkarılırsa 'benerci kendini niçin öldürdü?' derecesindeki eserleriyle gençler arasında hatta bu devirde dahi sıfatını alabilecekler vardır." beni gençler arasında sayması tuhafıma gitti. hem içerledim hem sevindim. sonra ve belki hepsinden önce "ideoloji" meselesine güldüm. hey sersem bayan, dedim, ben bir dahi değilim; fakat iyi bir sanatkarım ve bunu her şeyden önce ideolojime borçluyum. eğer sizin sanatkarlarınız yoksa ideolojinizin bugün artık iyi sanatkara muhteva olamayacak kadar tefessüh etmiş olmasından gelir.

yaşamak ümitli bir iştir sevgilim
yaşamak
seni sevmek gibi ciddi bir iştir

namuslu insanların öfkesi yeryüzünün en güzel, en haklı, en müthiş kuvvetlerinden biridir.

bu dünyada ihtiyarlamamak, kör olmamak, yaşamak için güzel bir şeye bağlanmak ve onunla faal münasebette bulunmak biricik çaredir. sevmek; ihtiyarlığı, hastalığı ve ölümü yeniyor.

seni düşünmek güzel şey
ümitli şey
dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
fakat artık ümit yetmiyor bana
ben artık şarkı dinlemek değil
şarkı söylemek istiyorum

hikaye merakla okunmazsa hikaye değildir.

ne güzel şey hatırlamak seni
ölüm ve zafer haberleri içinden
hapiste
ve yaşım kırkı geçmiş iken

daktilo ile yazmak ne güzel şey; yeryüzünde mülkiyetini affedeceğim yegane istihsal aleti daktilo makinesidir.

ölümü, ömrün kısalığını tatlı bir kederle düşünerek
şarap içmek lale bahçesinde, ayın altında
bu tatlı keder doğduk doğalı nasip olmadı bize
bir kenar mahallede, simsiyah bir evde, zemin katında

diyalektik denen nesne bir acayip şeydir ve hakikat bazen en umulmadık şartlarla tecelli eder.

varılacak yere
kan içinde varılacaktır
ve zafer
artık hiçbir şeyi affetmeyecek kadar
tırnakla sökülüp koparılacaktır

22.07.2010

esir şehrin mahpusu

kemal tahir

don kişot'un eksiksiz iyi adamlığı, gülünç olmasından gelir!

burada, adamın gözünden sürmeyi çekiverirler.

dinler toplum için lazım.. bütün avadanlıkları, takımları taklavatlarıyla lazım.. hele bunalmış insanlar için mutlaka lazım.

"bazı insanlar, sevdiklerini, belli bir çevreyle beraber değerlendirirler. başka bir çevrede onları hemen yadırgarlar."

burası çıplak adamlar ülkesi. buradaki çıplaklık, üst başla ilgili değil, insanların iç yüzleriyle ilgili. dışarda insanı insandan saklayan çeşitli perdeler, peçeler, maskeler, burada birkaç güne varmadan sıyrılıp düşüyor. bir araya kapatılmış olmak hiçbirimizde, olduğumuzdan başka türlü görünebilmek gücü bırakmıyor. kendilerini olduklarından başka türlü göstermeye çabalayanlar, ancak bir iki hafta dayanabiliyorlar. dışarda da bu böyle ama, ne sizin beni araştırmaya vaktiniz var, ne de benim sizi.

yaşama sevinci dediğimiz duygu ne garip.. çıkıp gittikten sonra insanın içinde, utanca benzeyen buruk bir şey bırakıyor, bütün yalınkat sevinçler gibi..

köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler, sözü su katılmamış osmanlı sözüdür. osmanlıların, tarihleri boyunca, iki karışlık köprüleri bile, neden geçememiş olduklarını, bundan daha iyi anlatan bir başka söz yoktur. osmanlı, hiçbir zaman, ayılara dayı demeden köprü geçmeyi göze alamadı.

"ölümde yaşamayı arıyorum, mahpuslukta hürlüğü
kancıklıktan mertliği bekliyorum, sağlığı hastalıktan
olabilmezlerden umuyorum
olabilirlerin benden esirgediğini" (cervantes)

evet bu dünyanın yuvarlaklığına aklım yattı. yuvarlak.. yuvarlak olduğundan dönek.. dönek olduğundan cıvık..

erkek milletinin şeytanı iki: biri karı, biri aşırı övgü.

uykusuz gecelerin ertesi günü, ikindi üstü, insan ne kötü uyanır. başının içi bomboş. kendisine karşı bile huysuz.. yeniden yeniye birini sevmiyorsak bu hep böyledir.

dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz.

bence bu dünyada kadın milletinin yüzde doksan dokuzu, güvenden başka hiçbir şey istemiyor. aşk maşk, para mara, güzellik müzellik hep laf.. kadın kısmı yalnız güvenlik arar. güven dediğimiz meret de lafla olmuyor.

22.06.2010

karılar koğuşu

kemal tahir

her karının adı birdir, karanlıkta tadı birdir.

gece ayaz, gündüz bulut; evde kışı zayi eder.
sıcak yemek, soğuk su; o da dişi zayi eder.
genç avrat, koca kişi; o da işi zayi eder.

buranın bir günü bir senedir.

dükkan bir adam için açılmaz.

"aldırma ki şair sözü elbette yalandır."

şair yalan yazar da yalana benzetmez.

sebep olanlar sebepsiz kalsın. evleri yurtları yıkıla.

yiğidi kılıç kesmez, bir kötü söz öldürür.

dilim arkama giydirir kilim.

alacakla borç ödenmez.

insan ölümü görünce, hastalığa razı olur.

allah insanı topraktan yarattığını söyler. yalandır. insanlar asıl, allah'ı topraktan yarattılar. köylü, "bana rızkımı öküzle eşek veriyor." demeye utanmış olmalı. "allah veriyor" diye bir büyük yalan uydurmuş.

sevmek, en değersiz şeyleri, en feci sıralarda, en kıymetli şeyler haline getirdiği için mutlaka lazımdı. sevmek, işte belli bir şey, teselliden ibaretti. her şey ondan evvel ve ondan sonra diye ikiye bölünüyordu.

bu dünyada hiçbir şey mutlak değil.

"yürü güzel yürü yolundan kalma
her yüze güleni dost olur sanma
ölümden korkup da sen geri durma
yiğidin alnına yazılan gelir"

dostoyevski idama mahkum olmayı ümitsizlikten gelen faciaların en büyüğü sayıyordu.

ne halt edelim ki hacı, zamparalık bize peygamberimizden miras. mübarek de karı dedin mi şuraya yatar da ölürmüş.

on üç karısı varmış. hazreti ayşe anamızı, kendisine yemek getirdiği sırada kucağına çekmiş de öpüvermiş. o sıra ayşe kaç yaşında bakalım, yedi yaşında.

karı milleti peygamber, enbiya tanımaz. gönlüne göre iş görür. ayşe anamız ağlayarak babasına şikayete gitmiş. ebubekir hazretleti de, "vardır bir hikmeti.. sus hele.. senin aklın ermez." demiş.

bacım sen bana bak. onlarınki hiç olmazsa ele gelir. bizimki için için yanar tutuşur ya.

"sarı kavun dileyim
aç koynunu gireyim
uyu uyan sar beni
yar olduğun bileyim"

"gözümün bebeği yar
elimin emeği yar
mihnet ile kazandım
soframın ekmeği yar"

"bizim halk şiirinin bazı tarafları var. onlara artık yetişmek imkansız." (nazım hikmet?)

"yolunda durulan
zincire vurulan
insan.."

mahpuslar bir çeşit akraba oluyorlar. burası sanki ay'dır. biz başka cins mahluklarız.belki de bunun için arkadaşlar dışarı çıkınca derhal yabancılaşıyorlar.

velhasıl insanları hangi sebeple olursa olsun hapse koymak namussuzluktu.

ah bu orospular.. yüksek tahsil de görseler, böyle cahil de olsalar.. hepsi aynı matah.. bir yerden düşer gibi severler.

birisine kızmak arkadaşlık alametidir.

mahpushane, insanı demek ki farkına varmadan adileştiriyor. bizi buraya neden koyduklarını şimdi anlıyorum. adileşelim diye.. kendi kendimize karşı bile güvenimiz kalmasın diye.. aman dikkat arkadaş.. aman silah başına..

eski zaman iyi olmaz hacı.. eski zaman, yaşamaktan ümidini kesmiş ihtiyarlar için iyidir. genç adama eski zaman berbattır, bugün kötüdür, ancak yarın iyidir.

zaten marifet allah'tan korkup yahut da "cennete gideyim ne olacaksa" deyip iyilik etmekte değil ki.. allah'a, cennete, cehenneme inanmadan iyi olmak marifet.. öteki türlüsü alışveriş oluyor. pazarlık oluyor. yani allah bile, kullarına boş boşuna söz geçiremeyeceğini anlamış da, "ey kullarım, iyi olursanız sizi cennete koyarım." demiş. analarımız da bize böyle demezler miydi? "uslu dur, sana şeker alırım; yaramazlık edersen babana söyler akşama seni dövdürürüm." işte bundan da belli bir şey, allah'ı adamlar uydurmuşlar. o da tıpatıp bize benziyor. kanunları da bize benziyor, mükafatıyla mücazatı da..

eski dost, yeni kardeşten iyidir.

istanbul'un sınıfını, mevkiini aşağı doğru kaybetmiş bir orta halli ailenin sokağa düşmüş kızıyla, malatya'nın köylü kızı arasında hiçbir ruh ve şuur farkı olmadığını bir daha anladı. insanın gördüğü iş, maddi ve manevi varlığı üzerinde, belki de, orospulukta olduğu kadar hiçbir zanaatta böyle derin çizgilerle tebarüz etmiyordu.

mahpuslar, mahpushaneden çıktıktan sonra dahi, uzun müddet insanların yüzüne dik dik bakamazlar.

şeyhi şeyh eden mürididir.

"gençliğimizdeki kusurlarımızı, yaşlandıkça biz akıllandığımız için bırakmayız. maalesef onlar bizi yavaş yavaş terk eder."

kısrağa dost gibi bakacak, düşman gibi bineceksin.

herif devenin üzerinde leblebi unu yiyormuş. birisi aşağıdan sormuş, "ne yiyorsun birader?" devedeki eliyle işaret etmiş, "rüzgar böyle eserse, hiç.."

herkes bu dünyada "gözlerini kapayıp vazifesini yapıyordu." burada vazife diye anılan kuş da fevkalade mukaddesti.

mantık ve şuur, manevi varlığın, materyalizmi.. o bir adım ilerlese öteki bir adım geriliyor. öyleyse bir devir gelecek, insanlar kıskançlığı bilmeyecekler. onlara gıpta etmek elverecek. tıpkı bir gün gelecek şairler, muharrirler, sıcaklık ve amansızlık karşılığı olarak cehennem kelimesini değil "el'alemeyn" adını kullanacaklar. o günlerde yaşamak da ne zevklidir.

karılar hakikaten dövüşürken kahraman oluveriyorlar.

ben mahpusluğu hiç sevmiyorum beyim. ben karı milletine alışmışım. hem bir karıya değil.. iki tane olacak. iki yanıma yatacaklar. kımıldadıkça vücudum onlara değmeli. uykumun arasında: "ooh.. biz yaşıyoruz, hey allah'ım.." diyerek sevinçten parmağımı şakırdattığım çoktur.

"on birinde bir yar sevdim
yeni açmış güle benzer"

"evvela ol mübarek cisminin (yani resminin) gölgesi yere düşmezdi."

ara yere salavatlar serpiştirdiği ve secde icap ettirdiğinden, topluluk ruhunu süleyman çelebi'nin değme sosyologlardan ve psikologlardan iyi kavradığı belliydi.

"kocakarı bir uçurum gibi içini çekti." (benerci kendini niçin öldürdü)

mistik olan her ses, her hareket, her his allah'tan ziyade şehvete yakın yahu.

"insan siyasi hayvandır."

dünya bazen o kadar yaşanmaz bir hale geliyordu ki.. hakikat.. işte bu herifin silahıyla üç kişi ölmüştü. üç kişi.. bir genel sayımda, mesela kendisinden ve ismet paşa'dan farksız birer rakam..

"dünya limanlarında bugün
ölmek kolay yusuf
yaşamak zor"

dünyada insan gibi hayvan mahluk olmaz.

mahpushanede yazdan kışa girmek de, kıştan bahara çıkmak da insanı manen yıpratan bir şeydi. dünyada vuku bulan esaslı değişiklikler, mahpuslara, hürriyetsizliği daha gaddarca hatırlatıyordu. aynı his, bayramlarda da gelir, gırtlağa sarılır. terk edilmiş olmanın bütün biçareliği manasız bir öfke halinde, yüreğe çöker.

çileyi dağ çekemez de insan çeker.

zaten bir adam dinden, diyanetten fazla bahsetti mi, bir bokluğu vardır.

keder şüphesiz pek çirkin bir şeydi. şu çizgilerdeki iğrenç tecellisinden belli..

mahpushanede, büyük cezalılarla, az cezalıların arkadaşlığı doğru değildir. ceza miktarı mahpuslar arasında bir çeşit akrabalık -daha doğrusu hemcinslik- vücuda getirir. ağır cezalıların ümitleri, neşeleri, kederleri, öfkeleri ötekilere benzemez. kelimeler bile, iki mahpus nevi için başka başka manalar taşır. bu sebeple anlaşmaları hemen hemen imkansızdır.

ağır cezalıların koğuşunda az cezalılar bulunsa da, sık sık tahliye edilseler, koğuş, tahliyeden evvel ve tahliyeden sonra somurtkan ve sinirli olur, ümitsizliğe kapılır.

hafif cezalı, "af olacak" dese, ağır cezalı gizlice kızar, "af olmayacak" dese gene kızar. bu iki ayrı cins arasındaki münasebet çaresiz bir hastalığa yakalanmış, ölüm bekleyen bir adamla, sıhhatiyle mağrur sağlam bir adam arasındaki çekingen, şüpheli münasebete benzer. az cezalının "biz, aha geldik gidiyoruz. allah çok günü olanları kurtarsın." sözünde, bir cenaze merasiminin, henüz yaşayanlara verdiği hazin teselli vardır. bunu ağır cezalı mutlaka anlar. merhamet eğer hiçbir işe yaramıyorsa, insanları çileden en kolay çıkaran histir. işte bu his, mahpushanede can ciğer olan iki arkadaşı, birisi çıktıktan sonra, ilk ziyaret günü on dakika içinde birbirine tamamıyla yabancı hale getiriverir. dışardan gelen içerde kalanı, içerde kalan dışardan geleni yadırgar, birbirlerine karşı büyük birer kabahat işlemişler gibi mahcup bakışırlar. söz hemen tükenir. can sıkıntısı başlar. en fazla bu sebepten, mahpushane arkadaşlığı, mahpushanede doğar, orada ölür. içerdeyken, dostlarının neden kendisini sık sık ziyaret etmediğine, tahliye edilen koğuş arkadaşlarının niçin görüşmeye her zaman gelmediklerine şaşanlar, kendileri de aynı şeyi yaptıklarını, mahpusların kendi haklarında da öyle düşündüklerini, sövüp saydıklarını hatırlamak istemezler. bir de mahpushane ıstırap çekilen yerdir. insanlar ıstırap çektikleri yere devam etmekten hoşlanmazlar.

alışmak birçok iyi şeylerden bizi mahrum ediyor. birçok kötü şeyden de kurtarıyor.

ayrılmak ne tuhaf.. kalan daha çok ıstırap çektiği için, giden biraz vicdan azabı duyar. her ayrılışta galiba bir parça ölüm var, azizim..

kirli çamaşırlarınızı ortalık yerde yıkayınız.

mahpuslar için ömür uzun sürermiş.

mahpustan çıkan bir adam, uzun müddet insanların gözüne dikkatle bakamazmış.

dünyada yenilmemek lazımdı.

çirkin insanların çoğu yüreksiz olur.

"derya dediğin uyur uyur uyanır."

zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını idrak eden her insan kadar cesurdu.

birisi "cesaret bir çeşit vatandır." demiş. acaba fukaralık da mı bir çeşit vatan?

bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkarmak kolay ama, üstat, cihangir bir lisan çıkarmak zor, anlaşılan.. terim ile siyamal rezaletini biz bugün işte bu sebepten çekiyoruz.

büyük kederler büyük sevincin içimizde birleştiği bir yer var. ikisi de bazı insanları ağlatıyor. ikisi de ağır olmalı. bu ağırlık altında kimbilir, belki insan kendisini son derece yalnız hissettiğinden..

mahpuslukta namuslu şeylerin yükü böyle hafif, pahası böyle ağırdı. namussuz şeylerin de yükü pek ağır, pahası pek hafif olmalı.

kanunu bildin mi? küçük sineklerin takılıp kaldıkları, büyük sineklerin delip geçtikleri örümcek ağı..

biz millet değiliz beyim, illetiz.

insanoğlunun rahatlaması için mutlaka biraz kan ister.

22.11.2009

esir şehrin insanları

kemal tahir

umudunu yitiren her şeyi yitirmiş olur.

insan, bir kere tek başına kalmayagörsün! nerde olsa tek başınadır. meydan savaşında bile..

ben bilmez idim gizli ayan hep sen imişsin
tenlerde ve canlarda nihan hep sen imişsin.

akıl her zaman doğru çalışmıyor, çeşitli hırslar, isteklerde yanılmaları kolaylaştırıyor. en kötüsü kendi kendimizle çoğu zaman çelişmeli yaşadığımız halde, başka bir insanla birlik kurmaya, duygularımızı birbiriyle hiç ayrıntısız eşleştirmeye çabalıyoruz.

eski adamlar, bütün davranışlarını dine uydurmaya uğraşmışlardı. yürüyen ve değişen hayatı donmuş kalıplara uydurmaya çalışmaktan daha zavallı bir iş olur mu? zamanın hakim sosyal fikri (din) olduğu, herkes servetini, canını, şerefini ona bağladığı halde, onu kurtarıp yaşatalım derken nasıl da kolayca berbat etmişlerdi. işte, her vesika, her ferman, her kadı mahkemesi hükmü, dini, başka başka kazançlara alet edebilmek için, akıl almaz şeriat hileleriyle dolu..

mahpusun parası pul, karısı dul.

insan, biraz fakir olmasa hayatı olduğu gibi göremiyor.

bazı sözleri gereksiz yerlerde kullanmayı yasak etmeli.. bunların başına da "vatan" ve "millet" kelimelerini yazmalı..

bir milletin bayrağı o milletin başı gibi düşer.

"bir suçsuz insan hapiste yatacağına 99 suçlu serbest gezsin." (ingiliz sözü)

mücadeleli hayattan şu sırrı anladım ki ben
ölüm didinmelerin sükuna inkılabıdır

adam niçin öldürülür? bunun bin türlü sebebi var. bu sebeplerden yarısı topluma, yarısının yarısı da ölene ait.. kanun çoğunlukla, yüzde ancak yirmi beş olanı yakalayıp cezanın yüzde yüzünü ona veriyor.

affetmek daima iyidir.

yenilginin bir tek iyiliği var: insanların kuvvetini deniyor.

bir fikir kadınlar tarafından kolayca kabul edilirse o fikir er geç, yüzde yüz yener.

bunlar, akıllarına, deneylerine, ölme ve öldürme yeteneklerine rağmen birer kocaman bebektiler; saygıyı, acımayı, sevgiyi hak eden yönleri de buradaydı.

hani hastanelerde insan sıhhatli oluşundan hicap duyar. mahpushanede de ziyaretçi hür olduğundan utanır. hastaneden çıkınca insana çoğu farkına bile varmadan, "şükür ben sıhhatliyim!" diyen pis, kaba bir sevinç gelirmiş. belki mahpushane ziyaretinden çıkanlar da aynı şeyi hür oldukları için duyarlar.

gül fidanı çarpık, çurpuk, dikenli, bodur, sıskadır.

"her ölen insan, yaşayanların bir parçasını da beraber öldürmüş olur."

bu dünya devri alemdir daima durmaz döner
can feneri püf diye akıbet birgün söner
eğer felek mahvederse bu değersiz ismimi
size yadigar olarak veriyorum resmimi

bu pis dünyaya, bu pis deniz pek yaraşıyor.

bu dünyada alınıp satılan malların en eskimezi: kadın eti! bir de: yalan!

kızgın demirde tabanları yanınca, yavsurunu yere çalıp üstüne çıkan dişi maymun gibi..

"çöküntü devirlerinin en açık ispatı, iktidarın artık idare edilemez hale gelmesidir."

intihar eden bir şair: "ölmek biliyorum, orijinal bir şey değil ama, yaşamak da orijinal bir şey sayılmaz." gibi bir laf etmiş. [yesenin]

kamil bey eskiden beri başkasının sefaletine bakarak haline şükredenlerden iğrenirdi.

biz çanakkale'yi balkan harbi'nin asker kaçaklarıyla kazandık.

zaten soylu insanlarla basit insanlar arasındaki kuvvet farkı, birincilerin sabredebilmelerine karşılık, ötekilerin sonunu hesaplamadan kendilerini mahvetmelerindedir.

mahpus bir adam sekiz yıllık karısına, çocuğunun annesine bile, aşkını anlatırken ellerini öperek af dileyemez.

allah'ın insan icadı olduğunu anlamak için dahi romancıların insanlarına, dahi ressamların tablolarına, dahi kompozitörlerin eserlerine; hatta dahi aktörlerin temsillerine bakmak elverir.

yağsın nesi varsa kainatın
lakin bu derin sükut dinsin

hayır! hiçbir devirde, koyun kendi bacağından asılmamıştır. zaten, hayvanlarla insanları birbiriyle ölçmekten daha aptalca bir şey olur mu? hayvanda öyle özellikler var ki, insanda görünmüyor. söz gelimi, hayvanı fazla sıkıştırdınız mı, ölür. insan kepaze oluyor. ya da hayvanın alıştığı kepazeliğe şerefli insan alışamaz. kuvvetimiz de, zayıflığımız da işte bu dayanıklılıktan gelir.

uykunun da bir çeşit kurtuluş sayıldığı zamanlara lanet olsun!

alçak insanlar yükseldikçe alçaklıkları da o ölçüde artıyor.

"düşmek etrafı görememektendir." demiş bir büyük şair.

kürt'ü kovalaya kovalaya dövmeli!

belki de bütün kuvveti derinden derine hesap etmeyi bilmemesidir.

usta'nın güzel bir sözü vardı: "ne aman dileyeceksin, ne aman vereceksin!"