thomas edison etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
thomas edison etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13.05.2022

din

thomas edison: din palavralardan ibarettir.

emil cioran: hiç kimse bir inanç uğruna acı çekenler kadar tehlikeli değildir. büyük işkenceciler, idam edilmemiş kurbanlar arasından çıkar.

will durant: hoşgörüsüzlük, güçlü bir inancın doğal sonucudur; hoşgörü ancak inanç kesinliğini yitirdiği zaman büyümeye başlar. kesinlik öldürücüdür.

umberto eco: peygamberlerden ve hakikat uğruna ölmeye hazır olanlardan korkun; çünkü onlar birçok kişiyi de kendileriyle beraber, genellikle kendilerinden önce, bazen de kendilerinin yerine ölüme sürüklerler.

richard dawkins: dine karşıyım; çünkü o bize dünyayı anlamadan tatmin olmayı öğretir.

lance morrow: herhangi bir agresif kabileciliği ya da milliyetçiliği deşerseniz genellikle yüzeyin altında dindar bir yapı, bağlayıcı, eski bir inanç ya da hurafe gücü bulursunuz. bu güç, inancın kendine has yok edici enerjisi sayesinde, kendini ölümcül bir kuvvete dönüştürebilir. dini düşmanlıklar acımasız ve mutlaktır.

anatole france: aptalca bir şeye 50 milyon kişi inansa bile, o aptalca bir şey olmayı sürdürür.

bertrand russell: en vahşi tartışmalar, iki tarafın da bir kanıta sahip olmadığı konular hakkındadır. işkence aritmetikte değil, teolojide kullanılır.

19.04.2022

din

oscar wilde: bir fanatiğin en büyük ahlak bozukluğu içtenliğidir.

alexander pope: inanç biçimleri için bırak da görgüsüz fanatikler savaşsın. hayatı doğru olanın yanılması imkansızdır.

michael shermer: david koresh, l. ron hubbard, joseph smith, isa, musa ne fark eder? hepsi de onların iddialarını abartan fanatik müritler edinmiş, hayatlarını mitleştirmiş ve sözlerini ilahileştirmiş, egoist, yanılgı dolu karakterlerdi.

ernestine rose: bize dinin doğal olduğu; tanrı'ya duyulan inancın evrensel olduğu söylendi. ilginç ve kanıtlanabilir bir gerçek ise, tüm çocukların ateist olduğu ve eğer din zihinlerine aşılanmazsa bu şekilde kalacaklarıdır.

alexander cockburn: din takıntısının yerleştirilmediği çocuksu zihinler her türlü zehirlenmeye oldukça açık oldukları için, incil ve kuran'ı her kütüphanenin rafından kaldırarak etkilere açık gençliği güvenceye almalıyız. böyle bir temizlik harekatı avrupa aydınlanmasının köklerine dönmemize olanak verecektir.

thomas edison: en büyük sorun, vaizlerin altı-yedi yaşlarındaki çocukları etkilemeleri ve onları neredeyse hiçbir işe yaramayan bir hale getirmeleridir. tedavi edilemez ölçüde dindar; birçok kişinin zihinsel koşullarını tarif etmenin en iyi yöntemi budur: tedavi edilemez ölçüde dindar.

sigmund freud: din insanlığın evrensel saplantılı nevrozudur; tıpkı çocukların saplantılı nevrozları gibi, ödipal kompleksinden, babayla kurulan ilişkiden türemiştir. medenileşmiş bireyin çocukluğundan olgunlaşma dönemine varıncaya dek geçirmek zorunda olduğu nevrozlarla paraleldir.

31.10.2017

uzun lafın kısası

thomas edison: din palavralardan ibarettir.

harper lee:
olayları onun gözüyle görmedikçe, arada bir onun ayakkabılarını giyip dolaşmadıkça, bir insanı asla gerçekten anlayamazsın.

j.k. rowling: sağduyu, insanların genellikle kendi ön yargılarına verdikleri isimdir.

hypatia b. bonner: ilerlemek için dine aykırı düşünceleri benimsemek gerekir.

peter ustinov: ben, okullarda bana öğretilenleri unutabilmek için on beş yılımı verdim.

henryk sienkiewicz: öteki dünyada kral olmaktansa bu dünyada en basit bir çoban olmak yeğdir.

philip roth: gerçek bir kuku odaya girdiğinde, bir erkek bunu bilir.

orhan kemal: gerçek olan öğrenmektir. nereden, nasıl öğrenirsen öğren. nereden, nasıl öğrendiğin, diploman; hatta neler bildiğin de önemli değil. ne yaptığın önemlidir.

hugo grotius: ülkem bensiz de olacaksa, ben de onsuz olabilirim. dünya o kadar küçük değil.

zygmunt bauman: paranın satın alamayacağı mal yoktur.

plinius: kesin olan bir tek şey vardır; o da hiçbir şeyin kesin olmadığı, yeryüzünde insandan daha sefil, daha kibirli bir yaratık bulunmadığı.

29.07.2017

albüm

adam fawer: edison puştun tekiydi.

v.s. naipaul: gandhi düşünceyle sezginin karışımıydı. her şeyin ötesinde, düşünce. o gerçek bir devrimciydi.

felicien challaye: konfüçyüs'ün öğretisi insandaki akla hitap eder. bu öğretide hiçbir gizemcilik, doğaüstü güçlere hiçbir çağrı yoktur. ölümünden az önce müritlerinden biri dua etme önerisinde bulunur. üstat, şu yanıtı verir: "benim duam, yaşamımdır."

memet fuat: derler ki yaşar kemal ince memed'i bir gazete patronuna götürmüş, para kazanmak amacıyla, kolay okunacak bir roman yazdığını, takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş. sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş.

paul auster: james joyce 1920'lerde paris'teyken bir partiye katılmış, yanına bir kadın yaklaşıp "ulysses'i yazmış olan elinizi sıkabilir miyim?" diye rica etmiş. joyce sağ elini kadına uzatmak yerine havaya kaldırmış, birkaç saniye inceledikten sonra, "size şunu hatırlatayım madam; bu el başka işlere de yaramıştır." demiş.

saul bellow: tolstoy, "krallar tarihin köleleridir." demişti. insan güç merdiveninde ne kadar yüksekteyse eylemleri de o kadar dış koşulların kontrolündedir. tolstoy'a göre özgürlük tamamen kişiseldir. yalın ve dürüst -yani gerçek- bir yaşantısı olan insan özgürdür. özgür olmak, tarihsel sınırlamadan kurtulmak demektir.

oğuz atay: derler ki meşhur fizikçi einstein, bir toplantıda şarlo'ya "siz büyük bir adamsınız." demiş, "herkes sizi anlıyor, herkes size hayran." şarlo, " siz daha büyüksünüz." diye itiraz etmiş, "size herkes, hiç anlamadığı halde hayran."

20.05.2012

ay sarayı

paul auster

jules verne: hiçbir şey bir amerikalıyı şaşırtmaz.

ilk: insanların ay'a ilk ayak bastığı yazdı.

ad, en kolay saldırılacak şeydir.

herkes kendi yaşamının yazarıdır. senin yazdığın kitap henüz bitmedi. onun için, müsvedde sayılır.

bu adların tanınmamış olması bile, ölümsüz olmaları için yeterli.

beyin, maddenin üstesinden gelemez; çünkü beyinden kaldıramayacağı kadar çok şey talep edilmeye başlandı mı, beynin kendisi de madde olur.

insanlar, inanmaları istenilen şeylere inanırlar.

kendime acıma duygusu aşırılıklara neden oluyordu ve dürtülerime boyun eğdiğim için de kendimden iğreniyordum.

ama benim işim var. herkes gibi sabahları kalkıyorum ve bir gün daha yaşamanın yolunu arıyorum. hem de "full time" bir iş bu. ne kahve molası var, ne hafta sonu, ne ikramiyesi, ne yıllık izni. gerçi yakınmıyorum; ama ücreti az.

beni sevenler olduğunu öğrendim. öylesine sevilmek her şeyi değiştiriyor. uçurumdan düşmenin dehşetini azaltmıyor; ama o dehşete yepyeni bir anlam boyutu getiriyor. uçurumdan atlamıştım ve son anda bir şey uzandı, beni havada yakaladı. o bir şeyin adına sevgi diyorum. insanı düşmekten alıkoyacak tek şey, yerçekimi yasalarını yok edecek kadar güçlü tek şey sevgidir.

hiçbir şey yapmadım, şimdi bu hiçliğin içinde yaşamam gerek.

başının üstünde bir dam olmadan yaşanabileceğini, ama iç ile dış arasında denge kurmaksızın yaşanamayacağını keşfettim.

yaşamını rüzgarın esintisine bıraktığın zaman, daha önce hiç bilmediğin, başka koşullarda öğrenilemeyecek şeyleri keşfediyorsun. açlıktan yarı ölü gibiydim; ama ne zaman iyi bir şey olsa, bunu şansa yormuyor, belirli bir düşünce tarzına bağlıyordum. istek ile kayıtsızlık arasında bir denge kurabilirsem, dünyanın şu ya da bu biçimde bunun karşılığını vereceğini hissediyordum.

zamanla, iyi şeylerin, ancak onları fazlasıyla istemekten vazgeçtiğimde olduğunu, gerçekleştiğini fark ettim. bu doğruysa, tersi de doğru demekti: yani bir şeyi çok fazla istemek, onun olmasını engelleyecekti. bu, teorimin mantıki sonucuydu. dünyayı kendime çekebileceğimi kanıtlamışsam, dünyayı kendimden uzaklaştırmam da doğaldı. bir başka deyişle, istediklerini, ancak onları istemeyerek elde edebiliyordun. bu hiç akla yakın gelmiyordu; ama fikrimin mantıksızlığı onu çekici kılıyordu.

ne zaman bir fincan kahve içmek için kafeteryaya gitsem, avuç dolusu kürdan alıyordum. bunlar, öğün aralarında ağzıma atıp çiğneyeceğim bir avuntu oluyor, dahası bana kendine yeten, dingin, serinkanlı bir hava veriyordu.

ben, sistemin başarısızlığının canlı kanıtı; bolluk ülkesinin oburluktan çatlayışının somut örneğiydim.

sesim, "korkma" diyordu. "insan yalnızca bir kez ölür. bu komedi yakında sona erecek ve onu bir daha yaşamak zorunda kalmayacaksın."

ilk söylediğinde de duydum. yinelemek, ne demek istediğini anlatmaya yetmiyor.

o kadar kansız cansızdım ki, doktor kolumda tek bir damar bile bulamadı. iki üç kez iğneyi sapladı, tenimi yırttı; ama tüpe kan akmadı.

yaşamımızı bir yığın rastlantı belirliyor ve biz dengemizi koruyabilmek için her gün bu şoklar ve rastlantılarla mücadele etmek zorundayız. iki yıl önce kişisel ve felsefi nedenlerle, bu mücadeleyi bırakmaya karar verdim. kendimi öldürmek istediğim için değil -böyle düşünmenizi istemem- kendimi dünyanın karmaşasına, olayların gelişine kapıp koyverirsem, sonunda belki dünya gizli bir uyumun yolunu gösterir, kendimi aşmama yardımcı olacak bir örnek, bir kalıp gösterir diye düşündüm. her şeyi olduğu gibi kabul edecek, evrenin akışına kendimi koyverecektim. bunu pek becerdiğimi söyleyemem. daha doğrusu, hiç beceremedim. ama başarısızlık, girişimin içtenliğini yok etmez. ölüme yaklaştımsa da, eskisinden daha iyi bir insan olduğuma inanıyorum.

iç duvarların yıkılması, yalnızlığın tam yüreğindeki bir deprem..

nikola tesla: güneş geçmiş, dünya bugün, ay gelecektir.

rastlantı diye bir şey yoktur. bunu yalnız cahiller söyler. ister canlı, ister cansız, dünyadaki her şey elektrikten yapılmıştır. düşünceler bile elektrik yükü yayar. bu elektrik yükü yeterince güçlüyse, insanın düşüncesi çevresindeki dünyayı değiştirebilir. bunu hiç unutma oğlum.

edison, değişken akımın tehlikesini kanıtlamak için elektrikli sandalyeyi icat etti, sonra da bunu sing sing hapishanesi'ne sattı. onlar da hala kullanıyorlar. harika, değil mi?

her şeye hazırlıklı olmazsan, hiçbir şeye hazırlıklı değilsin demektir.

sen bir düşseversin evlat! aklın ayda, görünüşe bakılırsa da hiçbir zaman oradan inmeyeceğe benzer. hırsın yok, parayı umursamıyorsun, felsefi yanının ağır basması yüzünden sanatçı da olamazsın. ne yapacağım seninle ben?

kurulamamış ilişkiler, yanlış zamanlamalar, karanlıkta el yordamıyla araştırmalar bu sonucu hazırlamıştı. hep yanlış zamanlarda doğru yerde, doğru zamanlarda yanlış yerlerdeydik. hep kıl payı kaçırmıştık birbirimizi.

her ölüm farklıdır, eşi yoktur.

evrendeki tüm nesnelerin içinde, dünyadan ufağı yoktur.

20.06.2011

empati

adam fawer

maya angelou: insanlar söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur; ama onlara neler hissettirdiğinizi asla unutmaz.

kişinin asıl efendisi zihni değil bedeniydi.

kişi istediğini yapabilir; ama ne isteyeceğini isteyemez.

daha ilk çatışmada ölürsen savaşı kazanma şansını da kaybedersin.

o duyguyu tanımlamanın tek yolu, sevişme sonrası gibi olduğunu söylemekti: bitkin, mutlu, tükenmiş, eksiksiz.

dukkha. yaşam acı çekmektir.
samudaya. arzu tüm acıların kaynağıdır.
nirodha. acı çekmek yalnızca arzuların bertaraf edilmesiyle sona erdirilebilir.
marga. sadece asil sekiz katlı yol arzuyu bertaraf edebilir.

yin ve yang: çin felsefesinde, insanların doğadaki olayları algılayışlarında karşılaştıkları ve evrendeki her devingen nesnede bulunduğuna inanılan doğal karşıtların genel tanımlamaları. edilgeni, karanlığı, dişili, olumsuzu ve tüketimi betimleyen yin geceye, etkeni, aydınlığı, erili, olumluyu ve üretimi betileyen yang ise gündüze karşılık gelir. sürekli bir mücadele içinde olan yin ve yang birlikte bütün’ü yaratırlar.

yin ile yang, dünyadaki tüm yaratıklarda bulunan ilkel karşıt güçlerdir. yin genellikle su olarak betimlenir. üzgün, edilgen, karanlık ve dişildir; geceyi simgeler. yang ise genellikle ateş olarak betimlenir. mutlu, etken, aydınlık ve erildir; gündüzü simgeler.

doğrudan ruhunun içine bakmak..

nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.

ouroboros: kusursuz bir daire şeklinde kıvrılmış, kendi kuyruğunu yutan bir yılan simgesi. dünyada umutsuzca hapsolmuş bir ruhun sürekli reenkarnasyonunu betimleyen gnostik bir sembol.

edison puştun tekiydi.

biraz daha bağır, çin’de seni duyamayan yaşlı bir keşiş var.

yüzünde kanarya kapmış kedi gülümsemesi vardı.

atom, bir elemanın tüm kimyasal özelliklerine sahip en küçük parçasıdır. atomlar üç atomaltı parçacığa bölünebilir: elektronlar, protonlar ve nötronlar. protonlar ve nötronlar atomun merkezinde ya da çekirdeğinde çok yoğun halde sıkıştırılmış olarak bulunurken, elektronlar da aynı çekirdeğin etrafında bir bulut halinde döner. elektronlar negatif yüke, protonlar pozitif yüke sahiptir; nötronlar yüksüzdür.

yeteneklerinizi sakladığınız sürece ne kadar dostunuz olursa olsun hep yalnız kalıyorsunuz.

schopenhauer pek mutlu bir kişi değildi. yaşamı acılarla dolu bir süreç olarak görüyor ve kurtuluşun sadece iradenin egemenliğinden kaçarak elde edilebileceğini düşünüyordu.

schopenhauer tüm sıkıntı ve üzüntülerin kaynağında iradenin arzuları olduğuna inanır; çünkü tatmin edilmemiş bir arzu bizi özlemle dolu olarak bırakır, tatmin edilen bir arzunun yerini bir yenisi alıncaya kadar da can sıkıntısı yaşarız. iradenin egemenliğinden kurtulmanın tek yolunun, estetik beğeniye layık bir nesnenin üzerinde derinlemesine yoğunlaşmak olduğunu düşünüyordu. schopenhauer o tür nesnelerin kendi benliğimizi içlerinde kaybedeceğimiz, kişiliğimizi unutacağımız ve nesnenin aynası haline dönüşeceğimiz özel bir algısal bilinç halini tetiklediğini söylüyordu.

schopenhauer müziğin yapısının doğal dünyayı kopyaladığına inanır: bas sesler cansız maddeleri, armoniler hayvanlar dünyasını, melodiler ise insan düşüncesini betimler. müzik, evrensel iradenin kopyasıdır. müziğin öteki sanat türlerinden farkı, kendi kendini içermesidir.

hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi önyargılı algılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. dolayısıyla, gerçekten bilebileceğiniz tek şey kendinizsinizdir.

unicorn: alnının ortasında tek bir boynuzu olan mitolojik bir hayvan.

hume, imgelemeyi iki kaynağa ayırdı: fantezi ve anlama. sonra fanteziyi de dört tip fikre böldü: bütünleştirici, değiştirici, artırıcı ve indirgeyici.

zihnin ve bedenin arasındaki bağlantı tam bir muamma.

zihnin beden üzerindeki etkisi, sana zihnimle dağları yerinden oynatabileceğimi söylememden daha akıl dışı değil.

tüm fikirler deneyimlerden gelir ve bizi tanrı’ya inanmaya itecek hiçbir deneyim yoktur.

ockham’ın usturası: en az varsayımı olan teori genelde doğrudur. ve tanrı da oldukça büyük bir varsayımdı. 

ögeler gerekenin ötesinde çoğaltılmamalıdır.

tanrı her zaman en doğru olanı seçtiğine göre, üstünde yaşadığımız dünya, olası dünyalar içinde en iyisi olmalıdır.

yüz binde birlik oranda yer alan kimilerinin yetenekleri o kadar güçlüdür ki, davranış bozuklukları sergilerler. etraflarındaki insanların duygularını algılamayı engelleyemedikleri için onların altında ezilirler. bazıları zihnini perdelemeyi öğrenir. ama çoğu bunu yapamaz. cinnet geçirirler. intihar ederler. ve bunu sadece beyinlerinde duydukları o son derece gerçek seslerden dolayı yaparlar. geleneksel bilimin ve toplumun inanmadığı sesler nedeniyle yani.

tüm duyuların merkezi olan beynin acı hissetmeyen tek organ olması ona hep garip gelmişti.