27.9.20

değişim

paul auster

dünya elle tutulabilir bir şeydir. insanlar elle tutulabilen varlıklardır. insanların gövdeleri vardır ve bu bedenler acıyı hissettikleri, hastalandıkları ve öldükleri için, insanın yaşamı insanlığın başlangıcından beri zerre kadar değişmemiştir. gerçi ateşin keşfi insanı ısıtmış ve çiğ et yemekten kurtarmıştır; köprülerin inşası insanın ayaklarını ıslatmadan ırmakları, dereleri geçmesine yaramıştır; uçağın icadı bir yandan insanı kıtaları, okyanusları aşmasını sağlarken, öte yandan da jetlag ve uçuş sırasında film izlemek gibi yeni olgular yaratmıştır; ama insanoğlu çevresindeki dünyayı değiştirmiş olsa bile, kendisi değişmemiştir. yaşamın gerçekleri değişmez. yaşarsın, sonra da ölürsün. bir kadının bedeninden dünyaya gelirsin, doğduktan sonra sağ kalmayı başarırsan yaşamını sürdürebilmen için annenin seni besleyip sana bakması gerekir ve doğduğun andan öldüğün ana kadar başından geçen her şey, içinde kabaran her duygu, her öfke patlaması, her ihtiras dalgası, her gözyaşı, her kahkaha, ömrün boyunca hissedeceğin her şey, ister mağara adamı ol, ister astronot, ister gobi çölü'nde, ister kuzey kutbu'nda yaşa, senden önce yaşamış herkesin hissettiği şeylerdir.

25.9.20

deha ve melankoli

andrew crumey

dehayla melankoli birbirine ayrılmaz bir şekilde bağlıdır.

melankoli deha için gerekli ama yetersiz bir koşuldur. görünüşe göre, tarih boyunca istisnai bir iki sanatçı da olmuştur; bunlar melankolik mizaçlarını öyle büyük bir beceriyle gizlemiştir ki, sıradan ahbapları bu ilhama gelmiş adamların neredeyse mutlu olduğunu düşünmüştür. evet, size bir düzine tarihsel vakadan, hepsi de insan içinde gayet güleç ve neşeli olan bir avuç şair, besteci ve ressamdan bahsedebilirim. ama ruhlarının karanlık mahremiyetine baktığınızda, hiç kimsenin şüphelenmediği bir yerde daima bir yeis damarı bulursunuz ve bu sert, ince damar dehanın özsuyunu taşır.

23.9.20

ebedi kadın

giovanni papini

neyin eksik olduğunu bir bilseydiniz, sevgili bayan! eksiğim sadece şuydu: ideal bir kadın, gerçekten ruha işleyen, onu değiştiren ve yücelten bir kadın. yani bir ruhun ruhani hikâyesinde, bir zihnin zihinsel romanında yer bulabilecek bir kadın. "ebedi kadın bizi yükseklere taşır." olabilir. bugün goethe'yle tartışacak halde değilim. fakat kendi adıma itiraf etmeliyim ki, ebedi kadın beni ne yükseğe, ne alçağa, ne yukarıya ne aşağıya taşıdı, hiçbir zaman.

kadın bana hiçbir zaman seni göksel harikalara götürmek için elinden tutan, maddesel düşlerden uyandıran beatrice gibi ya da erdem ve bilgeliğin peşinden gitmek için dünyaya gelmiş erkekleri, gölgeleri ve meşe palamuduyla zengin bereketli bahçelerde homurdanarak dolaşan domuzlara çeviren kirke gibi görünmedi.

kadınlar beni yolumdan çıkarmadı ama yüceltmedi de. bir kenarda duran, dinlenme anlarında hoş gelen ya da rahatsızlık veren misafirler, sıkıntılı dönemlerdeki avuntu arayışları, istenmiş neşe ve ıstırap araçları, zavallı varlığımın sevgili ve sadık yoldaşları, mutsuz işçilere özgü zor hayatımdaki şehvet ve tutku molaları, eserlerimin abartılı ve adaletsiz hayranları oldular ama kalleşçe doğruyu söylemem gerekirse, rehber, bağışçı ya da ilham kaynağı olmadılar.

benden aldılar, benden istediler -ben de onlara hayatımdan, gençliğimden, zamanımdan, yanılsamalarımdan, düşüncelerimden bir parça verdim; ama onlardan hiçbir şey almadım. ruhumun içsel öyküsü onların varlığıyla ne zenginleşti ne de değişti.

şikâyetçi değilim, tam tersi. verebileceğim için verdim ve çok şey -en çoğu- bana kaldı. ve ruhum adına onlardan hiçbir şey talep etmedim. bana hiçbir şey veremezlerdi. kadının yaradılış ve ihtiyaçlar bakımından bir parazit, bir sömürücü, bir hırsız olduğunu fazlasıyla iyi biliyorum. bunu olduğu gibi kabul ve buyur ettim, dolayısıyla benden çalınmasına izin verdim ve borçlarımı zamanında ödedim.

21.9.20

umut

giacomo leopardi

bilim adamlarının, konu çoğu kez son derece sıkıcı olsa da, okumaya doymadıklarını ve günün büyük bir bölümünde sürdürdükleri çalışmalarından hep zevk aldıklarını görürüz; çünkü hem birinde hem de ötekinde, her ne olursa olsun, gözlerinin önünde gelecekteki sabit bir amaç, bir ilerleme ve iyiye gitme umudu vardır; neredeyse oyalanma ya da eğlenme amaçlı okumalarda bile, o anki zevkin ötesinde, az ya da çok belirli bir başka amacı hiç gözden yitirmezler. oysa ötekiler, okumalarında deyim yerindeyse o okumanın sınırları içine hapsolunmuş herhangi bir amaç gütmedikleri için, en zevkli ve en hoş kitapların daha ilk sayfalarında, boş bir zevkin ardından, kendilerini doymuş hissederler; öyle ki genellikle büyük bir sıkıntıyla bir kitaptan ötekine dolaşırlar; sonunda birçoğu, başkalarının nasıl olup da uzun bir okumadan uzun bir zevk alabildiğine şaşar.

19.9.20

kahkaha benden yana

kierkegaard

başıma harika bir şey geldi. göğün yedi kat yukarılarına çekildim. tanrılar orada saf saf dizilmiş oturuyorlardı. bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. "ne dilersin?" dedi merkür, "gençlik mi, güzellik mi; güç mü, uzun bir ömür mü; en güzel bakireyi mi, yoksa sandığımızda bulunan öteki nimetlerden birini mi? sadece bir tanesini seçeceksin ama." bir an şaşırdım kaldım. sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: "çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun." tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi, hepsi gülmeye başladı. bundan dileğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla "dileğin kabul oldu." demek onlara pek yakışmazdı.

17.9.20

gerçek

ivan pavlov

en cesurca tahminlerle ve hipotezlerle bile olsa, bir bilgi yetersizliğini hiçbir zaman örtmeye kalkışmayın. bu sabun köpüğü, oyunlarıyla sizin gözünüze istediği kadar hoş görünsün, er geç patlayacak ve size utançtan başka bir şey kalmayacaktır. bir kuşun kanatları istediği kadar kusursuz olsun, havayı kendine dayanak yapmadan kuşu havalandıramaz. gerçekler bir bilim adamı için hava kadar önemlidir. onlarsız asla uçamazsınız. onlar olmadan 'kuramlarınız' hiçbir işe yaramaz. unutmayın ki bilim, bir insanın tüm hayatını alır. iki hayatınız olsaydı bile size yetmezdi. çalışmalarınızda ve araştırmalarınızda tutkulu olun.

15.9.20

gerçek

leyla erbil

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

13.9.20

tek yönlü bilet

abe kobo

şarkı söylemek isteyen keyfince söylesin. aslında, eline tek gidişlik bilet tutuşturulmuş bir insan, pek öyle kolay kolay gönlünce şarkı söyleyemez. elinde tek gidiş biletinden başka bir şey olmayan insan türü, ayakkabısının topuğu çakıllara bastığında çıkan sesten bile ürkecek kadar diken üstündedir. artık daha fazla yürümeye niyeti yoktur. canı gidiş-dönüş bileti için ağıt yakmak ister aslında. tek yön bileti, dün ve bugün, bugün ve yarın arasındaki bağın koptuğu, paramparça olmuş bir yaşamdır. öylesine yırtık pırtık olmuş bir tek yön bileti için ağıt yakabilenler, bir zamanlar gidiş-dönüş biletini sımsıkı yakalamış olan insanlarla sınırlıdır. işte o yüzden biletin dönüş için olan yarısını kaybetmemek, çaldırmamak için neredeyse histeri telaşıyla hisse senetleri alır, hayat sigortası yaptırır, sendikayla amirleri arasında ikiyüzlüce oynarlar. banyo oluklarından, tuvaletin deliğinden yükselen tek yön biletlilerin yardım isteyen çığlıklarından bıkar, kulak tıkamak için televizyonun sesini iyice açarak izler, tek gidiş bileti için gönül rahatlığıyla ağıt yakabilirler. kapatılan insanın şarkısı, çift yönlü bilet için ağıt bile olsa, hiç kuşkuya kapılmazlar.

11.9.20

hicviye

georg büchner

insanlık ebedi açlık içinde daha ne kadar kendi uzuvlarını yiyecek? ya da biz kazazedeler bir gemi enkazı üzerinde giderilmez bir susuzlukla daha ne kadar birbirimizin damarlarındaki kanı emeceğiz? ya da biz ten cebircileri sürekli reddedilen x bilinmeyeni ararken denklemlerimizi daha ne kadar parçalanmış organlarla yazacağız?

yaşam süresinin birazcık kısaltılması iyidir. ceket fazla boldu, bedenimiz onu dolduramıyordu. yaşam bir hicviye olacak, bundan böyle kimin elli ya da altmış şarkılık bir destana soluğu ve zihni yeter? birazcık usareyi kazandan değil de likör bardaklarından içmenin zamanı geldi. böylece ağzımız dolacak, yoksa işkembeye birkaç damlayı akıtmak zor olacaktı. sonunda haykırmam gerekiyor, bu gayret fazla geliyor bana. yaşam, onu sürdürmek için gösterilen çabaya değmez.

9.9.20

şiddet

pascal bruckner

insan en çok, değer verdiği varlıkları yaralar, yabancıları hırpalamak insana zevk vermez. uygarlık diye adlandırdığımız her şey zalimliğin derinleştirilmesi üzerine temelleniyor. fiziksel şiddet gözden düştüğü için gelişmiş acımasızlık bugün sözcüklerde gelişip büyüyor, canlanıyor. vahşiliğe son verişiyle gurur duyan bizim kuşağımız onu maskelenmiş bir halde geri gelmeye zorladı. insanlar gücünün dozunu yumruklarıyla ya da kaslarıyla ayarlamıyor artık; onu zekaları ya da dilleriyle pekiştiriyorlar. toplumumuz bu konuda incelik kazandı ama acı alay ve karalama suretiyle yaratılan büyük yıkımların telafisi için birtakım cezalar getirilmedi henüz. şunu da unutmayın ki, başkasını yıldırmak için, bir yüzyıldan beri topraklarımızda yeşermiş çeşitli kurtuluş ideolojileri de içinde olmak üzere, her yol mübahtır. hatta bireylere kendi özgürlükleri adına hakaret edebilmek çağımızın özel cazibelerinden biridir.

7.9.20

gardiyan

giovanni papini

insan, evrenden bir şey beklediği sürece, teslim alan, değişim ve değiş tokuş yapan, parası verilmediğinde, senedi ödenmediğinde, zarar ettiğinde sinirlenen, iflas ve intihar eden bir satıcıdan farkı olmaz. hiçbir karşılık beklemeyen ve yaptığı işin bozulacağını bile bile çalışan insan ise layık, evrende huzur içinde yaşamaya gerçekten layık olan yegâne insandır. etrafını saran tüccarların karşısında, dükkân tabelalarına en saf, en ideal, en metafiziksel isimlerini yazmış olsalar bile, tek soylu kişi odur.

herkesin sadece yemek yemek ve para kazanmakla, eğlenmek ve emir vermekle ilgilendiği bir dünyada ara sıra birisinin çıkıp şeylerin görünümünü tazelemesi, olağan şeylerin olağanüstülüğünü, banallikteki gizemi, çöpteki güzelliği hissettirmesi gerekir. fikir ve gelenek kölelerinden, asalak ve yapmacık ukalalardan, eski efsaneleri anlatan vaazcılardan, ahlaki ve mistik hapishanelerin tutsaklarından, tüm eski sosyal normların ve tüm ortak noktaların inatçı papağanlarından oluşan çok geniş ve çok güçlü bir katmanın ortasında, bir gece uyandırıcısına, bir saf zekâ gardiyanına, kaslı bir kazmacıya, meydan ışıklarına, yeniden kazanılmış özgürlük ağaçlarına, gelecekteki yapılara yer açmak adına yakan ve yıkan iyi niyetli bir yangıncıya gerek duyulur.

ben, en zor görevi ve en tehlikeli rolü kabul eden bu insanlardan bir tanesiyim. istediğim ve yaptığım şeyler iyi de olsa kötü de olsa nefes alma, kendimi ısıtma, yürüme, başkaldırma, yüze tükürme, kendi yasamın kurallarınca var olma hakkına sahibim.

5.9.20

çağların bilgeliği

paul auster

ömrün boyunca yaşadığın sayısız sidik zorlamaları, idrar keseni boşaltmak için kıvrım kıvrım kıvrandığın ve tuvalet bulamadığın nice olay; örneğin tıkanmış trafiktesin ya da aheste aheste ilerleyen metro vagonunda, çişini tutmak için kendini zorlamanın verdiği o dayanılmaz ıstırap. bu, hiç kimsenin sözünü etmediği; ama herkesin günün birinde o noktaya geldiği evrensel bir çözümsüzlüktür; herkesin başına gelmiştir ve bu insanların çektiği acıların idrar kaçırmak kadar gülünç bir başka örneği yoksa da, insan işeyip rahatlamadan önce bu olaya gülmekten kaçınır; çünkü üç yaşından yukarı olan kim ortalık yerde altına kaçırmak ister? o yüzden, bir arkadaşının ölüm döşeğindeki babasının şu son sözleri hiç aklından çıkmaz: "unutma, işemek için hiçbir fırsatı kaçırma." çağların bilgeliği işte böyle kuşaktan kuşağa aktarılıyor.

3.9.20

manifesto

duygu asena

mutlu bir sabah, ne istediğimi biliyorum. kendime inanıyorum. kendimi seviyorum. yaşayacağım, daha çok şey öğreneceğim, savaşacağım. aykırı mı, peki, aykırı olacağım. kendime ihanet etmeyeceğim, onlara uymayacağım, onlar kim, kim öğretmiş onlara bu kuralları, kim karar vermiş bizi etiketlemeye, kim bizi, onların altında yaşamaya mahkum etmiş, onlar için, onların kuralları doğrultusunda, aşksa yaşamımın ilkesi, aşk için yaşayacağım; heyecansa yaşamımın çekirdeği, heyecansız kalmayacağım; ünse ünlü olacağım; işse, işimde en yüksek yere geleceğim; paraysa zengin olacağım; boyun eğmemekse, eğmeyeceğim; tümü birdense tümünü yapacağım; onlar kendi çıkarlarına uygun kalıplarına sokamayacaklar beni, kendi diledikleri etiketi yapıştıramayacaklar üzerime; onların koruması altına girmeyeceğim; benim onlardan hiçbir eksiğim yok; bunu onlara kanıtlayacağım; hiç kimsenin muavini olmayacağım ben.

1.9.20

ütopya

schopenhauer

iş, endişe, didinme ve sıkıntı neredeyse herkesi hayatları boyunca etkiler. ama her arzu ortaya çıkar çıkmaz doyurulursa insanlar hayatlarını nasıl meşgul edip zamanlarını nasıl geçirirler? insan ırkının her şeyin otomatik olarak yetiştiği ve güvercinlerin rosto yapılmış olarak uçtuğu bir ütopya ülkesine götürüldüğünü düşünün; herkesin sevgilisini hemen bulduğu ve elinde tutmada zorluk çekmediği bir yere; o zaman insanlar can sıkıntısından ölür ya da kendilerini asarlardı; ya da dövüşür, birbirlerini gırtlaklayarak öldürür ve dolayısıyla kendilerine şu anda doğa tarafından verilenden daha büyük bir acı verirlerdi.