31.5.13

uzun lafın kısası

anton çehov: kadınlar başarısızlığı bağışlamazlar.

alain: yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

clive bell: anlayışlı insanların hâlâ acısını çektikleri ya da başkalarına acısını çektirdikleri günah duygusu, gerçekte, barbarlığın bir parçasından başka bir şey değildir.

miguel de unamuno: iyi kalpli, duygusal ve iyi bir insan eğer delirmezse, tam bir budala demektir. deli olmayan ya aptaldır ya da namussuzdur.

la rochefoucauld: etkilerinin çoğuna bakarak yargıda bulunursak aşk dostluktan çok nefrete benzer.

sandor marai: yaşamın bazı anları, inancımıza ve iyi niyetimize güç veren ve çoğu zaman beklenmedik, kendiliğinden gelen bir hediyedir.

johannes mario simmel: rahat bir vicdan yumuşak bir yastığa benzer.

thomas bernhard: insanları hesaba katmak hatadır. herhangi bir insanı hesaba katmak büyük bir hatadır.

buket uzuner: çoğu kez insanlar aslında birlikte yaramazlık yapacak, beraber ortak bir dil geliştirecek, yan yana eğlenecek, dinlenecek ve haz alarak sevişecekleri "o biri"ne hiç rastlayamadan ölüp gidiyorlar.

latife tekin: dünyada, parayı görünce kendini tanıyamayan çok insan vardır.

henry miller: insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.

paul eluard: yanlışlarla, güzel kokularla yaşayın.

29.5.13

neden?

botho strauss

bir kamera, bir insanın en intim kopmuşluğuna girer ve bize okuru gösterir. salt okuru ve onun mekanını, kapıları bahçeye açılmış yaz odasını, başka hiçbir şeyi değil. yarım daire kolluksuz deri koltuğunda oturmuş, eğilmiş, bacaklarını çapraz yaparak sıkıştırdığı, dizlerinin arasındaki kitabına yumulmuştur okur. ardından yalnızca onu rahatsız eden bir sinek; okur, satırlardan gözünü kaldırmaksızın onu kovmaya çalışıyor. bunu, daha önce neredeyse yüzü hiç yokmuş gibi okuyan adamın görünürleşen tavrına yönelik çok yakın bir çekim izler. adam arkasına yaslanır, dizlerini açar ve kitabı eline alır. bu ağır ağır, sonunda öylece duran ve son derece yavaş olarak yine gevşeyen büyük açılım! kuşku mimikleri, kenar notu, sıkılmaya başlama. açık kitap ters çevrilerek dize konur. açık teras kapısından, hiçbir şey görmeksizin dışarıya bakış. adam parmaklarını dudağına götürür. bir nefes alır. okumaya devam eder. birden koltuğunda yukarı doğrulur, döner, bir kez daha satırlara bakar: "ne?" kalkar, yazıyı açık olarak oturduğu yere koyar. bir esinti geliverir, sayfaları çevirir. adam çıkar, bahçesine birkaç adım atar, döner, sandalyesine bakar, ellerinin tersini kalçasına dayar, başını sallar: "eğer böyleyse, vay canına!" diye mırıldanır, "eğer bu böyleyse, tanrı seni korusun!"

kitabı kastetmiştir, parmağıyla tehdit eder. sonunda belli ki hileli hesaplı bir düşünceye çatmıştır, abartılı denecek kadar kesin kararlı adımlarla tekrar koltuğa gider. bu gidişi "daha esaslıca yine bir bakalım hele" anlamındadır ve yine oturur, kitabı burnunun önüne getirir, takıldığı noktaya dek sayfaları karıştırır. hiç üstüne alınmaz bir havayla okur. daha o erkekçe aldırmasız yüzünün önünden ancak 2 sayfa geçmiştir ki içinde bir şeyler çökmeye başlar. okuması gözle görülür biçimde daha duraksamalı, mırıltılı ve zayıf olur, boynu ile dizi arasına gömülür adam. ama az sonra sarsılarak keyiflenmeye başlar, acı acı gülmeler gelir, gülme krizi geçiriyor gibi olur, keser, benzi uçar, eli saçlarına gider, birden gövdesini geriye atar, satırlardan gözünü ayırır, ellerini ensesinde kavuşturur, gözü boşluğa dalıp gider, dudakları oynar. gözleri yaşla dolar. sinek, yanağında yeniden belirir. adam hıçkırarak ağlar. "neden?" diye kekeler. "neden bunu yazdın?"

sıtmayla mücadele

sabahattin ali

güneş epeyden beri arkadaki bayırın arkasına girmiş, karşıdaki sırtların eteklerinden tepesine doğru yükselmeye başlamıştı. boğazın benim geldiğim tarafından doğru çam kokulu bir rüzgar esiyordu. biraz ilerde, biçilmiş tarlada cırcır böcekleri ötüyor, çekirgeler sıçrıyordu. boğazın alt ucunda ancak küçük bir parçası görünen ova, yandan vuran güneşin ışıkları altında parlıyor, ağaçlar arasında uzayıp giden yollardan köylerine dönenlerin kaldırdığı toz bulutları dalga dalga yükselip, ovaya sisli bir sabah manzarası veriyordu.

bu sırada gözlerim, boğazın alt başından, ova tarafından bulunduğum yere doğru ağır ağır gelen bir şeye takıldı. biraz yaklaşınca, bunun, sırtında ağır bir yük bulunan biri olduğunu fark ettim. herhalde, bu kuş uçmaz, kervan geçmez yerin sahibi olacaktı. yerimden kalkarak o tarafa doğru yürüdüm. ne biçim bir insan olduğunu ve benim burada bulunuşumu nasıl karşılayacağını bilmediğim için, ona yolda rastlamak istemiştim.

çalılar arasındaki patikada bir müddet gözümden kayboldu. birkaç yüz adım yürüdükten sonra yavaşladım. buralarda karşılaşacağımızı kestiriyordum. fakat uzun zaman yürüdüğüm halde kimseye rastlamadım. ovaya iyice yaklaşmıştım ki, yolun kenarında bir karaltı gördüm. akşam iyice çökmüştü. bir şey seçemiyordum. daha yaklaştım, o zaman yerde birinin yattığını, başka birinin de onun başı ucunda diz çöküp oturmuş olduğunu gördüm.

"merhaba hemşerim!" diye seslendim.

genç; fakat karanlık bir ses, mırıldanır gibi cevap verdi:

"merhaba!"

yanına sokulduğum zaman, yerde yatanın bir kadın olduğunu anladım. yamalı bir pazen şalvardan çıplak ayakları fırlıyordu.

delikanlıya sordum:

"hastan mı var?"

"öyle.."

bir zaman sustum; sonra ben de yakına çömeldim:

"şu yukardaki bahçeyle dikmeler senin mi?"

"benim!"

"dikmelere iyi bakmışsın maşallah.. bir iki seneye kadar zeytin verir."

dudaklarını büktü:

"beş altı sene ister daha!"

yüzünün sesinden daha genç olduğunu görüp şaştım. hiç de on yedi on sekizden yukarı göstermiyordu.

kadını işaret ederek:

"kardeşin mi?" dedim.

başını salladı:

"yok.. ailem!"

gülmeye çalışarak:

"pek erken evlenmişsin!" dedim.

"öyle oldu.."

"hastalığı ne?"

"sıtma!"

"sulfata veriyor musun?"

"bırak efendi, allahını seversen, sulfata nerde?"

"sıtma mücadelesi'ne gitmedin mi?"

"ordan geliyoruz!"

"ne dediler?"

"bir şeysi yok dediler!"

"deme canım!"

"öyle dediler!"

deminden beri her sözüme kısa kısa cevaplar veren ve sanki her cevaptan sonra benim hemen kalkıp yoluma gitmemi bekleyen delikanlı birdenbire içini dökmek isteğini duymuş gibi, yüzüme baktı. yanı başında, toprağın üstünde, yan üstü yatıp yaman bir nöbetle tir tir titreyen kadını gösterdi:

"şunun haline bak, efendi!" dedi. allah'tan korkmadan bir şeysi yok deyip savdılar!"

olduğum yerde doğrulup hastaya bir göz attım, ona bir kadın demek de tuhaftı, hummanın tesiriyle büzülen vücudu minimini görünüyordu. alacakaranlıkta terden parlayan yüzü de daha pek çocuktu.

delikanlıya döndüm:

"sen meramını anlatamamışsın herhalde, oğlum!" dedim.

"meram anlamayana nasıl anlatırsın, beyim!" diye yüzüme baktı. sonra gözlerini önüne çevirerek devam etti:

"bak başından anlatayım.. hilafım varsa, yerimden sağ kalkmayayım.. aliye sıtmayı bizim köyde almış. ben askerdeydim, gelince öğrendim."

sözünü kestim.

"kaç yaşındasın?"

"iki sene evvel askerden döndüm!"

"ne zamandan beri evlisin?"

"kuram çıkmadan üç ay evvel aliye bana kaçtıydı. yaşı küçük diye kasabada nikah etmediler. babası da laf dinlemez bir koca yörüktü. kızını ovalıya vermek istemedi. allah razı olsun, bizim köyün imamı duamızı okuyuverdi de bizi birleştirdi. gelgelelim ben askerdeyken, bizim peder, kızcağıza etmediği hakaret komamış. 'kocan askerde, ben sana bakamam, git kendi baban baksın, kızılbaş dölü!' demiş; kız ortada kalıvermiş, komşuların yanında çalışmış, orağa, çifte gitmiş. şükür allaha çocuğu yoktu. ben tezkereyi alıp gelince babamla zorlu kavga ettim. 'malın da, tarlan da senin olsun. neyin varsa, kızlarınla eloğlu damatların alsın. ben gayrı senin ocağını tüttürmem!' dedim, rahmetli anamdan kalan bir tek tarlayı sattım. 'gel kız, aliye, kısmetimizi dağda taşta arayalım!' dedim, aldım karıyı buraya geldim. tarlanın parası bizi bir sene idare etti. burada çalıları söktüm, ikimiz yüklendik, kasabada sattık; kalan odunlarla kömür yaktık, daha çok para etti. açılan yerlere ekin ektik, ekmeğimiz çıktı. dört el bir olunca ne olmaz ki.. çalıları kökledik, deli zeytinlere aşı vurduk, kuyu açıp dikmelerimizi suladık. kerpiç kesip bir odacık kurduk. kimseye muhtaçlık etmedik. o yandan geliyorsun, görmüşsündür: bahçe yapıp yeşillik bile ektik. geçen yıl kasabada devlet nikahı kıydırdık, bu yıl da iki keçi ile beş on yumurtlar tavuk alacaktık. ama aliye'nin sıtması tepti. dedim ya, ben askerdeyken bizim köyde almış. onlar obalıdır. dağlık yerde sıtma olmaz; ama bizim köy sulak yer.. bu meret de öyle yerlerden hoşlanırmış. tam orak zamanıydı. yağmur bastırır filan demedim, hemen alıp kasabaya indirdim. sıtma mücadelesi'ne götürdüm. ne de olsa askerlik ettik, bu yolları biliriz. doktor, tüyü bozuk bir oğlandı. kaytan bıyık bırakmış, kocaman bir gözlük takmıştı; yüzümüze bile bakmadı, ak gömlekli bir hademeye: 'al şunun kanını!' dedi, bizi de: 'iki gün sonra gelin!' diye savdı. iki gün sonra aliye'yi yalnız gönderdim. ben ekini biçiyordum. doktor, kıza: 'senin kanına baktık, bir şeyin yok!' demiş. kız, 'aman derim, doktor, bak şu halime, benzimde kan kalmadı. ben bu derdi eskiden de çektim, kurban olayım, azıcık sulfata ver!' deyince yüzüne bağırıvermiş: 'senin hastalığın sıtma değil dedik ya!' demiş. 'başka derdin varsa git belediye doktoruna!' aliye, belediye doktoruna gitmiş, adam kadının yüzüne bir bakınca: 'kızım, ne buraya geldin? senin sıtman var, mücadele'ye git!' diye savmış. aliye döndü geldi ama, perişandı. üç gün yattı. ardıç ezip suyunu içirdim. ne bileyim ben.. şaşkınlık işte.. kar etmedi, büsbütün yüreğini döndürdü. üçüncü günü biraz canlandı, aldım yanıma, yeniden kasabaya indirdim. mücadele doktoru bizi tanıdı, 'ne diye geldiniz sulfatacılar?' dedi. 'aman bey' dedim, 'sen bir şey yok dedin ama, bacın üç gündür başını kaldırmadı, kurban olayım, bir muayene et de derdine derman ol!' doktor başını bile çevirmedi: 'biz kan muayenesine bakarız.. kanı temiz çıktı, üst yanına karışmam.' dedi. o zaman, allah bilir ya, bir yalan attım: 'belediye doktoru baktı, dalağını yokladı, ille de sıtması var diye sana yolladı!' dedim. doktor, ters ters yüzüme baktı: 'öyleyse ateşi geldiği zaman getir de bir daha kanını alalım!' dedi. ayağına düştüm: 'üç saatlik dağda otururuz' dedim, 'yangını olunca yattığı yerden başını doğrultamıyor, buraya nasıl gelir?' yerinden kalktı, üstümüze yürüdü, tepine tepine bağırdı: 'ne laf anlamaz hödük şeylersiniz siz!' dedi. kanun var, nizam var, size yol gösteriyoruz, daha da kafa tutuyorsunuz. defolun şurdan!' ak gömlekli hademeyi çağırdı: 'at şu miskinleri dışarı!' dedi. dışarı çıkınca: 'kız aliye!' dedim. 'yat şu kapının dibine. domuzun sıtması nerdeyse gelir.. hemen içeri varır, kanını aldırırız.' duvarın dibine çöktük, akşamacak bekledik. daha ortalık kararmadan doktor çıktı. hademe kapıyı kitlerken: 'hemşeri, doktorun evi nerdedir?' diye sordum, adam, ne yapışkan şeylermiş bunlar, diye bir yüzümüze baktı: 'doktorun evi yok, bekardır; gece yatmaya buraya gelir!' dedi. daha iyi ya, dedim, biz de bekleriz. gün kavuşurken aliye'nin sıtması bastırdı. yanıyom, mustafa, yanıyom! diye inledi. hemen oraya, taşların üstüne yatırdım, başını dizime aldım. bekledim de bekledim. gavurun doktoru gelemedi. kız yandı, tere battı, yeniden yandı, doktor yatmaya gelmedi. ta geceyarısı iki yanına devrile devrile yolun başından söküldü. amanın, sarhoş olmuş, kan alırken kızın bir yanını kesmeye ola! diye aklımdan geçti. şeytan dedi ki, şu sarhoş halinde vur başına odunu, gebersin! ama ne edersin, aliye'nin dermanı onun elinde. kapıya gelince, bir türlü anahtar deliğini bulamadı. seğirttim, kapıyı açtım. önünde selam durdum: 'doktor bey, hastam kapının önünde. sıtmadan yanıyor. hadi şunun kanını alıver!' dedim. gök gözlerini üstüme dikti, yüzüme doğru bir geğirdi, ondan sonra aman anam bir bağırmaya başladı, mahalleli uyanıp pencerelerden dışarı sarktı. 'yine mi siz? geceyarısı bile sizden rahat yok mu? allahın gündüzünü gözünüz görmüyor mu? iş zamanında sizinle uğraştığımız yetmiyor mu? nankör herifler.. saygısız herifler..' diye ortalığı ayağa kaldırdı, içeri girip kapıyı yüzüme kapayıverdi. öte yandan gürültüye gelen bir bekçi de bizi oradan kovdu. aliye'yi sırtlayıp kasabanın dışına bırakıverdim. eh, bey, artık bundan sonra o doktorun yanına varmadım dersin ya.. çünkü insan olan bir daha oraya gitmez. ama ben gittim. bak, fukara kızcağız gün günden eridi. ölüp gidiverecek. bu gittikten sonra ben tarlayı, zeytini n'ideyim? ahdım olsun, evi kazmayla yıkar, bahçeyi dağıtır, kuyuyu yeniden doldurur, dikmeleri birer birer söker, başımı alıp giderim.. uzatmayalım.. beş on gün bunu evde yatırdım. kasabadan tanesi on kuruşa beş on tane sulfata aldım, içirdim, hani faydasını da gördü. ben de bu aralık ekini kaldırdım, bahçeyi belledim; ama sulfatalar tükenince sıtma geri geldi. bende her gün otuz kırk kuruş verip sulfata alacak hal var mı? olsa da aradığın zaman bulunmuyor ki.. neyse, bir gün aliye bana dedi ki: 'mustafa, bugünlerde sıtma bana öğlenleri geliyor, sabahtan kasabaya inelim, ateş basınca orda oluruz!' işte bu sabah kalktık gittik. mücadele'nin kapısına varıp oturduk. akşamacak bekledik. ama domuzun sıtması gelmedi. o da bize düşman.. zaten dost olsa bizi gelip bulur muydu? doktor şapkasını giyip gidene kadar ateşi gelmedi. kalktık gerisingeriye dönerken yolda, şu bayırın altında yakaladı. eve varmamızı bile beklemedi. sırtıma alıp çıkarayım dedim, buraya kadar getirdim. kuş gibi çocuk ama, yol çetin, dermanım kalmadı."

mustafa sustu ve önüne baktı. ortalık büsbütün kararmış, yıldızlar gökyüzünü doldurmuştu. fakat ben, yerde yatan kadının çıplak ayaklarının titrediğini fark ediyordum. zavallı, yabancı bir erkeğe duyurmamak için inlemesini bile zapt etmeye çalışıyor, açık ağzından ıslık gibi sesler çıkararak hızlı hızlı soluyordu.

"hadi sana yardım edeyim de eve kadar götürelim!" dedim.

"zahmet etme, bey.. ben dinlendim, kendim götürürüm, ne kaldı ki.."

ona herhangi bir yardımda bulunmak için düşünüyor, bir şey bulamıyordum. bu kasabada gelir geçer olarak oturduğum için doktoru tanımıyordum. bir şey yapamamanın verdiği acılıkla yerimden kalktım. birdenbire aklıma bir çare geldi:

"bana bak mustafa!" dedim. "sen şimdi bir yerden küçük bir cam parçası bul.. iyice temizle.. sonra karına nöbet geldiği zaman bir topluiğneyle şahadetparmağının ucunu azıcık del.. çıkan kanı camın üstüne sür, onu doktora götür.."

mustafa, inanmayan gözlerle beni süzdü:

"olur mu ki?"

"neden olmasın? sıtmalı kanda herhalde mikrop bulunur, bunu görünce de sana sulfata verirler."

mustafa:

"başüstüne beyim.." dedi. fakat ben onun sesinden, bakalım, bir kere de senin dediğini deneyelim, demek istediğini anladım.

kasabaya üç saatlik yolum vardı. daha geç kalmak istemiyordum. onları bulundukları yerde bırakarak bayır aşağı yürüdüm.

iki gün sonra akşamüzeri mustafa'ya kasabanın çarşısında rastladım. ağır ağır yürüyor, dalgın gözlerle elindeki bir şeye bakıyordu. yanına sokuldum:

"ne oldu mustafa?"

evvela tanıyamadı, uzun uzun süzdü, sonra hatırlar gibi oldu:

"sen o dağda gördüğümüz beysin, tanıdım!" dedi.

"ne yaptın?"

"dediğini yaptım beyim!" diye acı acı güldü. "doktora camı götürdüm. sıtması üstündeyken parmağını delip kanını bulaştırdığımı söyledim. yerinden kalktı, üstüme yürüdü: 'ulan kimbilir hangi sıtmalının kanını aldınız da bana yutturmak istiyorsunuz! benden dalavereyle sulfata koparmaya kalkıyorsun, ha! çabuk arabanı çek, yoksa şimdi seni polise teslim ederim!' diye bağırdı. ak gömlekli hademe de beni kolumdan tuttuğu gibi dışarı attı.."

elindeki camı hızla yere çaldı, kırıklarının üzerine çıplak ayaklarıyla basarak, başka bir tek kelime bile söylemeden ve yüzüme bakmadan yürüdü gitti.

gözlerim uzun zaman onun sırtına takılıp kaldı. sonra dönüp yoluma devam ettim. sıtma mücadelesi'nin önünden geçerken, sarışın, mavi gözlü, ince bıyıklı ve iri gözlüklü genç doktorun, dispanserin kapısını kilitleyen hademeye sinirli sinirli homurdandığını duydum:

"sana kaç defadır söylüyorum" diyordu. "sokma bu herifleri benim yanıma! dışarda kininin pahalı satıldığını duyunca hepsi sıtmalı kesiliyorlar. ben bilirim bu köylülerin ne yalancı mahluklar olduğunu.."

27.5.13

yazı

gordon childe

yazının gerçek önemi, insan bilgisinin aktarılmasında yepyeni bir devrim yaratmasıdır. yazı aracılığıyla insan, deneylerini ölümsüzleştirebilir, çok uzaktaki kişilere, henüz doğmamış yeni kuşaklara aktarabilir; yazı, bilimi yer ve zaman sınırının üstüne yücelten araçtır.

ilk yazıların bu yüce görevdeki payı abartılmamalıdır. yazı, yayın aracı olarak değil, yönetimin pratik gerekleri için bulunmuştur. ilk sümer ve mısır yazıları, düşünleri anlatamayacak kadar kaba saba işaretlerdi. tam 2000 yıl süren basitleştirme sürecinden sonra bile, çivi yazısında 600 ile 1000 arasında harf vardı. okuryazar olmak için en önce bu sayısız işaretleri ezberlemek ve bileşimleri için hayli çetrefil kuralları bellemek gerekirdi. mısır hiyeroglif ve hiyeratif yazılarına gelince, bunlarda alfabe niteliği de bulunmakla beraber, öylesine çok ideogram ve saptama simgeleri içerirdi ki, harflerin sayısı 500'ü bulurdu.

özgürlük

pierre-joseph proudhon

eski medeniyetin sonu geldi; yeni bir güneş doğacak ve yeryüzü yeniden şekillenecek. bırakalım bir kuşak zayi olsun, eski yalancılar ölüp gitsin çölde. kutsal yeryüzü onların kemiklerini kabul etmeyecek.

çağın yozlaşmasıyla öfkelenmiş, adalet özlemiyle içi içini yiyen delikanlı; ülken senin için mukaddes ise, insanlığın menfaatiyle ilgiliysen, özgürlük davasına bağlanmaktan çekinme. eski bencilliğinden sıyrıl, doğmakta olan eşitliğin halkı saran dalgasına karış. orada yenilenen ruhun yeni bir hayata ve güce kavuşacak, sönen dehan başa çıkılmaz bir güce kavuşacak, belki çoktan pörsümüş olan kalbin gençleşecek. aydınlanmış gözlerinin önünde her şey bambaşka görünecek: yeni duygular içinde yeni fikirler doğuracak; din, ahlak, şiir, sanat, dil, hepsi de önünde çok daha güzel, çok daha soylu biçimlere bürünecekler ve böylece kendi inancından emin ve düşünceli bir heyecanla dünyanın yeniden doğuşunun şafağını selamlayacaksın.

siz iğrenç yasaların mahzun kurbanları, alaycı bir dünyanın yağmalayıp taciz ettiği, çalışıp didinmesinde fayda, istirahatinde ümit olmayan insanlar, metin olun, bitimsiz değil gözyaşlarınız. babalar ıstırap içinde diktiğini, çocuklar keyif içinde biçecekler.

ey özgürlük tanrısı! eşitlik tanrısı! daha aklım ermeden kalbime adalet duygusunu koyan, işit coşkun duamı! bütün bu yazdıklarımı bana sen bildirdin. düşünceme şekil verdin, çalışmamı yönlendirdin, efendinin ve kölenin önünde senin gerçeğini yayayım diye zihnimi garabetten, kalbimi esaretten korudun. bana bahşettiğin güç ve yetenekle konuştum, eserimi tamamlamak da sana kalıyor. kendi çıkarımın mı peşindeyim, yoksa senin şanının mı, en iyi yine sen bilirsin ey özgürlük tanrısı!

ah adım anılmasın da insanlık özgür olsun! kendim zulmet içinde kalayım da tek halkın aydınlandığını göreyim; soylu ruhlar aydınlatsın halkı, çıkar gütmeyen yürekler rehberleri olsun. mümkünse bir an önce sonuçlansın davamız; kibri ve cimriliği eşitlik içinde boğ tanrım; bizi köle eden bu zafer aşkını sustur; zavallı evlatlarına özgürlüğün bağrında kahramanların veya büyük adamların yeri olmadığını öğret. güçlüye, zengine, huzurunda ismini ağzıma almadığım insanlara, suçlarının dehşetini ilham et ki en başta onlar topluma borçlarını ödemeye gönüllü olsunlar; pişmanlıklarının çabukluğuyla bağışlansınlar. böylece büyüğü küçüğü, alimi cahili, zengini fakiri tasviri imkansız bir kardeşlikte birleşsinler ve hepsi de yeni bir marş söyleyerek, senin sunağını baştan inşa etsinler ey özgürlük ve eşitlik tanrısı!

25.5.13

açlık çoğunluktadır

turgut uyar


gülü çiğdemi filan bırak
sardunyayı karidesi filan bırak
acıyı ve ölümleri bırak
oy pusulalarını ve seçimleri bırak
evet
seçimleri özellikle bırak
çünkü açlık çoğunluktadır

her kişinin ukala ömrü
yeter sanılır çiçeklenmeye
ve dünyanın karanlığından
bir aşk bahanesiyle kurtulmaya
kaçıp giden baharların anısı
elden ele devredilen bir gençlik duygusu
laleler sümbüller bütün öbür boklar püsürler
hakkım var mıdır bunları söylemeye
-vardır
güneş doğarken ve batarken
yazdan kışa girerken ve kıştan çıkarken
ve dağda ve kırda
hakkım vardır -
çünkü en azından dünyadan
dölsüz katırlar geçer
yüklü vagonlar geçer
demir yüklü şilepler geçer
yedenleri işletenleri ve tayfalarıyla
ve onların karıları ve çocuklarıyla
ve bilinmez sanılır geleceği
bir demiryolu makasçısının
oysa kesinlikle yazılmıştır
her sevgi kitabında
asıl olan açlıktır
çoğunluktadır

sevişmek o yüzden gereklidir
evet açlık, yok olsun bütün incelikler
mendiliniz var mı, kabak ograten
böf strogonof mantar fileminyon
güneş görmemiş midye
midye görmemiş güneş
ve soygun halindeki otel malzemeleri
ve altın arayıcılar
ve istedikleri yerlerde
yüksek graviteli petrol bulanlar
hem thames kıyısında
hem mekong deltasında
bir kalça fotoğrafına bunlarla birlikte bakanlar
çoğunlukta değildir
açlık çoğunluktadır

artık her şeyi yaşadık
ve birlikte düşündük
ve düşündük ki her şey cehennem
bir bakışta
ve cehennem
başarılmamış bir savaştır
dünyanın ortasında kullanılmamış bir su
cehennem, insanın kendi ciğeri
at sırtında taşınan ölü
kundağa girmeyen bebe
karanlıklarda açan çiçeklerin
bir insanın ölümüne dönüşü
bir insan ölümü olmaya
çünkü açlık çoğunluktadır

-işte o zaman diyorum ki-
gelişin şen olsun senin
her şey esirgesin seni
çünkü açlık çoğunluktadır
ve ezecektir gücüyle dünyayı
-ikimize bir aşk elbette yetmez
türlü şeylerin savunulduğu-
diriliğe eşitliğe tokluğa
artık ayıp olan tokluğa
çünkü açlık çoğunluktadır
açlık

esmaralda

iain banks

küçük esmaralda'yı öldürdüm; çünkü kendime ve dünyaya borçluydum bunu. iki erkek çocuğu öldürmekle kadınları istatistiki açıdan kayırmıştım. inançlarım doğrultusunda hareket ettiğimi kanıtlamak istiyorsam, diye düşündüm kendi kendime, az da olsa dengeyi sağlamak zorundayım. kuzenim en kolay ve en rahat ulaşabileceğim hedefti.

yine, ona karşı hiçbir garezim yoktu. çocuklar gerçekten insan sayılmazlar; çünkü küçük kadınlar ve erkekler olmaktan ziyade zamanla bunlardan biri haline gelecek apayrı bir türdürler. özellikle de toplumun ve ailelerinin sinsi ve şeytani etkisi altına henüz girmiş olan küçük çocuklar cinsiyetsizce açık ve bu yüzden de çok sevilesi yaratıklardır. esmaralda'yı severdim (adının onca tumturaklı olmasına rağmen hem de) ve kalmaya geldiğimde onunla durmadan oyun oynardım. harmsworth ve morag stove'un, yani babamın ilk evliliği vasıtasıyla üvey dayım ve yengemin kızlarıydı; üç yaşından beş yaşına kadar eric'e onlar bakmışlardı. bazen yazı geçirmek için belfast'tan kalkıp giderlerdi; babam harmsworth'le iyi anlaşırdı, ben de esmaralda'ya baktığımdan burada güzel ve rahat bir tatil geçirirlerdi. küçük paul'ü hayatının baharında haklamamın üzerinden topu topu bir yıl geçmiş olduğu için bayan stove o yaz kızını bana emanet etmekten pek hoşnut değildi; ama 9 yaşında, gayet mutlu ve uyumlu, sorumluluklarımın bilincinde ve düzgün konuşan bir çocuktum ve lafı geçtiğinde kardeşimin başına gelen felaketten son derece üzgünmüş gibi görünüyordum. sanırım vicdanımın kesinlikle rahat oluşu büyükleri benim tamamıyla suçsuz olduğuma inandırmıştı. hatta yanlış sebeplerden kendimi suçlu hissediyormuşum gibi davranarak ikili blöf yapıyordum; büyükler de paul'ü zamanında uyaramadığım için kendimi suçlamamam gerektiğini söylüyorlardı. zekama diyecek yoktu.

esmaralda'yla ailesi tatile gelmeden çok önce onu öldürmeye karar vermiştim bile. eric bir okul gezisine gitmişti, yani esmaralda ve ben yalnız olacaktık. paul'ün ölümünden bu kadar kısa bir süre sonra bu çok riskli olacaktı; ama dengeyi sağlamak için bir şeyler yapmam lazımdı. bunu çok derinlerde, iliklerimde hissediyordum; ama mecburdum. kaşıntı gibi bir şeydi, karşı koymam mümkün değildi, porteneil'de kaldırımda yürürken ayaklarımdan birinin kaldırıma sürtmesi gibi bir şeydi. kendimi iyi hissedebilmek için diğer ayağımı da aynı güçle kaldırıma sürtmem gerekir. kollarımdan biri duvara ya da elektrik direğine değse yine öyle hissederim; hemen ötekini de değdirmem gerekir ya da en azından elimle dokunmam. işte bu tür şeyler yaparak dengeyi korumaya çalışırım; ama nedendir bilmem. sadece yapılması gereken bir şeydi; aynı şekilde bir kadını haklamam gerekiyordu, öteki kefeye de ağırlık koymalıydım.

o yıl uçurtma yapmakla bozmuştum. 1973 yılıydı sanırım. uçurtma yapmak için envai çeşit malzeme kullanıyordum: kamıştan, tahtadan, madeni askılar, alüminyum çadır direkleri, kağıt ve naylon kap kağıtları, çöp torbaları, çarşaflar, ip, naylon sicim, kayış parçaları, kopçalar, halat parçaları, elastik bantlar, teller, raptiyeler, vidalar, çiviler ve model yatlardan ve türlü oyuncaklardan araklanmış çeşitli parçalar. iki kollu ve kilitli bir vinç yapmıştım, makarasına yarım kilometrelik ip sarılabiliyordu; uçurtmalar için çeşit çeşit kuyruklar yapmıştım, düzinelerce büyüklü küçüklü uçurtma, birkaç tane de akrobat. onları barakaya koymuştum, koleksiyon fazlaca büyüyünce bisikletleri dışarı, saçağın altına çıkarmam gerekti.

o yaz küçük esmaralda'yı habire uçurtma uçurmaya götürüyordum. onun eline tek ipli basit bir uçurtma tutuşturup ben akrobatımla oynamaya girişiyordum. benimkini onun uçurtmasının etrafında döndürüyor ya da kendim bir kum tepesine çıkıp kumlara doğru dalış yaptırıyordum, uçurtmayı önceden yapmış olduğum yüksek kum kulelerinin üzerine indiriyor, sonra birden ipini çekip yıkılan kum kulesinin havaya saçılan kumlarını izliyordum. ama bu denemeler uzun sürmüştü, bir iki kere de yere çakılmıştı; hatta bir keresinde bir barajı yıkmayı bile başarmıştım. uçurtmayı dalışa geçirirken öyle bir açı veriyordum ki her seferinde baraj duvarının üzerine bir köşesiyle çarpıyordu, böylece ağır ağır duvarın üzerinde bir çentik oluşturdu ve su kumun üzerinden akmaya başladı, sonra da kısa zamanda barajı aşıp aşağıdaki kum-evli köyü yerle bir etti.

sonra günün birinde kum tepesinin üzerinde durmuş, uçurtmayı çeken rüzgara karşı direniyordum, ipi sıkı sıkıya kavrıyor, çekiyor, tartıyor, ayarlamalar yapıyor ve sarıyordum ki o sardığım ip birdenbire esmaralda'nın boynuna dolanmış gibi hissettim, fikir ortaya çıkmıştı işte. uçurtmaları kullan.

sanki aklımda uçurtmayı yönlendiren sürekli çekimden başka hiçbir şey yokmuşçasına sükunetle bu fikri düşündüm ve oldukça mantıklı buldum. düşündükçe fikir kendiliğinden şekil aldı, adeta tomurcuklar verip kuzenimin sonunu belirleyecek noktaya kadar tırmandı. hatırlıyorum da bir sırıtma yayıldı yüzüme o zaman ve akrobatı hızla otların ve suyun üzerine doğru indirmeye başladım, kumun ve dalgaların üzerine, rüzgara karşı şöyle bir çektim ipini ki elindeki gökyüzüne bağlı ipi durmadan çekiştirip durarak kum tepesinin üzerinde oturan kıza çarpmadan önce iyice hız kazansın. dönüp güldü, sonra bir kahkaha attı, gözleri yaz güneşinde şaşı olmuştu. ben de kahkaha attım, hem yukarılardaki hem de beynimin derinliklerindeki o şeyleri eşit ölçüde kontrolüm altında tutuyordum.

kocaman bir uçurtma yaptım.

o kadar büyüktü ki barakaya bile sığmadı. bir kısmını uzun zaman önce tavanarasında bir kısmını da kasaba çöplüğünde bulduğum alüminyum çadır direklerinden yaptım onu. ilk başta siyah naylon torbalarla kapladım, sonra değiştirip yine tavanarasından bulduğum çadır bezini kullandım.

kalın, portakal rengi bir misina kullandım uçurtma ipi olarak, onu da bir pantolon askısıyla iyice sağlamladığım vinç makarasına sardım. uçurtmanın kuyruğu bükülmüş dergi sayfalarından oluşuyordu; silah ve mühimmat dergisi, o zamanlar düzenli olarak alırdım. kırmızı boyayla tentenin üzerine bir köpek kafası resmetmiştim, o zamanlar köpek burcundan olmadığımı bilmiyordum daha. babam yıllar önce o sırada gökyüzünde sirius olduğu için köpek burcundan olduğumu söylemişti. her neyse, sadece bir simgeydi işte.

bir sabah erkenden, güneş bile doğmadan, herkes uykudayken dışarı çıktım. barakaya gidip uçurtmayı aldım, kum tepelerinin üzerinden bir süre yürüyüp onu kurdum, yere bir çadır çivisi çaktım, misinayı ona bağladım, sonra ipini kısa tutarak uçurtmayı bir süre uçurdum. hafif bir rüzgar olduğu halde beni epeyce zorlayıp terletmişti, ellerim de giydiğim iş eldivenlerine rağmen yanmaya başlamıştı. uçurtmanın bu işi halledeceğine karar vererek aşağı çektim.

ikindi vakti biraz daha hızlanmış olan rüzgar adadan kuzey denizi'ne doğru esmekteyken esmaralda'yla ben her zamanki gibi dışarı çıktık ve uçurtmayı almak için barakaya uğradık. onu taşımama yardım etti; misinayı ve vinci küçük düz göğsüne bastırmış, aletin kilidini şıklatıyordu, sonunda evden epeyce uzakta bir yere vardık. norveç ya da danimarka'ya yüzünü dönmüş yüksek bir kum tepesiydi, otlar kaşlara dökülmüş saçlar gibi kuzeyi işaret ediyordu.

ben duruma uygun gayet ciddi bir tavırla ağır ağır uçurtmayı bir araya getirirken esmaralda çiçek topluyordu. yanlış hatırlamıyorsam, kendilerini göstersinler, koparılıp demet yapılmaya razı olsunlar diye çiçekleri kandırmak için onlarla konuşuyordu. o yürürken, çömelir, emekler ve konuşurken rüzgar sarı saçlarını uçuruyor, ben de uçurtmayı kuruyordum.

sonunda uçurtma bitmiş, bütün parçaları birbirine takılmış bir halde çökmüş bir çadır gibi otların üzerine serilmişti, yeşil üstüne yeşil. rüzgar içine doluyor, onu kımıldatıyordu; dalgalanırken çıkardığı sesler ona canlıymış gibi bir hava veriyordu, köpeğin suratı asıktı. portakal rengi misinayı alıp gerekli düğümleri attım.

esmaralda'yı çağırdım. elinde bir tomar küçük çiçek vardı, adlarını unuttuğu ya da hiç öğrenmemiş olduğu için yeni isimler uydurarak hepsini bana tek tek tanıtırken sabırla bekledim. bana verdiği papatyayı nezaketle alıp ceketimin sol cebinin iliğine taktım. ona yeni uçurtmayı bitirdiğimi, onu rüzgarda denemek için bana yardımcı olabileceğini söyledim; ama tabi kontrol bende olacaktı. çiçekleri de elinden bırakmak istemiyordu, ben de bunun mümkün olduğunu söyledim.

esmaralda uçurtmanın büyüklüğünü ve üzerindeki vahşi köpek resmini görünce küçük çığlıklar atmaya başladı. uçurtma, rüzgarın kırıştırdığı otların üzerinde sabırsız bir mantabalığı gibi yatıyordu kanatlarını ağır ağır kımıldatarak. ana kontrol iplerini esmaralda'ya verip onları nasıl ve nereden tutacağını gösterdim. bileklerine geçirmesi için birkaç ilmek attığımı söyledim ona, böylece ipi elinden kaçırmayacaktı. ellerini düğümlenmiş misinanın arasına soktu, bir eliyle sımsıkı ipi, ötekiyle ise rengarenk çiçekleri ve diğer ipi tutuyordu. ben kendi payıma düşen ipleri toparlayıp uçurtmanın öte tarafına geçtim. esmaralda yerinde zıplıyor, bana uçurtmayı bir an önce uçurtmamı söylüyordu. etrafa son kez baktıktan sonra içine rüzgar dolsun diye uçurtmanın başını hafifçe kaldırdım. hemen kuzenimin arkasına koştum, bu sırada uçurtmayla arasında gevşek duran ip de gerilmişti.

uçurtma vahşi bir şey gibi, kuyruğunu yırtılan mukavvaya benzer bir sesle sallayarak göğe yükseldi. silkinip havada bir çatırtı çıkardı. kuyruğunu kesip attı ve içi boş kemiklerini esnetti. esmaralda'nın arkasına geçip küçük çilli bileklerinin hemen altından ipi tuttum, uçurtmanın asılmasını bekliyordum. ipler gerildi ve uçurtma asıldı. dengemi kaybetmemek için topuklarımı toprağa gömmem gerekti. esmaralda'ya çarptım, bağırdı. ilk vahşi savrulmada misinanın gerilmesiyle ipleri bırakmıştı, ben üzerimizdeki göklerin gücünü denetim altına almaya çabalarken o da durmuş bana ve gökyüzüne bakıyordu. çiçekleri hala bırakmamıştı, iplere attığım ilmekler kollarını bir kukla gibi indirip kaldırıyordu. vinç göğsüme dayalıydı, ellerimle arasında gevşek bir bölüm vardı. esmaralda son kez kıkırdayarak bana baktı, ben de güldüm. sonra ipleri bıraktım.

vinç ensesine çarpınca bir çığlık attı. sonra ipin çekmesi ve ilmeklerin bileklerini iyice kavramasıyla ayakları yerden kesildi. sırtüstü yuvarlandım, hem bir gören varsa manzaranın daha inandırıcı olmadı için hem de vinci bıraktığımda dengemi kaybettiğimden. esmaralda'nın sonsuza kadar bir daha ayak basmayacağı toprağa yuvarlandım. uçurtma dalgalanıyor, savruluyordu, kızı vinçle birlikte yerden kaldırıp havaya çekti. sırtüstü yattığım yerden bir an olanları izledim, sonra kalktım ve sırf onu yakalayamayacağımı bildiğimden olabildiğince hızlı peşinden koştum. bütün gücüyle haykırıyor, bacaklarını sallıyordu; ama bileklerine dolanmış acımasız misina ilmekleri onu bırakmıyordu, uçurtma rüzgarın dişleri arasındaydı, zaten onu yakalamayı gerçekten istemiş olsam bile çoktan yetişemeyeceğim kadar uzaklaşmıştı.

koştum koştum, kendimi bir kum tepesinin üzerinden atıp denize doğru yuvarlandım, uçurtmanın çektiği, çırpınan küçük gövde gitgide daha uzaklara sürükleniyordu. rüzgarın sürüklediği çığlıklarını hayal meyal duyabiliyordum. kumların, kayaların üzerinden denize açıldı, ben tepinen ayaklarının altında sallanan vinci seyrederek soluk soluğa altında koşuyordum. elbisesini rüzgar şişiriyordu.

o habire yükselirken ben de koşmayı sürdürüyordum, rüzgar ve uçurtma beni çoktan geride bırakmıştı. denizin kenarındaki su birikintilerinin içinden geçtim, sonra dizlerime kadar denize girdim. tam o sırada, ilk başta tek bir şey gibi görünen; ama sonra dağılan bir şey düştü ondan aşağı. ilk başta korkudan altına işediğini düşündüm, sonra tuhaf bir yağmur gibi gökyüzünden yuvarlanıp biraz ötemde suya çarpan çiçekleri gördüm. sığ sularda onlara ulaşana kadar kulaç atıp bulabildiklerimi topladım, başımı hasadımdan kaldırdığımda esmaralda ve uçurtma kuzey denizi'ne yönelmişlerdi. rüzgar dinmezse şu kahrolası denizi aşıp karaya ayak basabileceği geçti aklımdan; ama öyle bile olsa elimden geleni yaptığımdan şerefimi kurtarmış sayılırdım.

iyice küçülene kadar seyrettim onu, sonra dönüp karaya çıktım.

dört yıl içinde benim hemen yanıbaşımda meydana gelen üç ölümün şüphe uyandıracağını bildiğimden tepkimi dikkatle planlamıştım bile. hemen eve koşmak yerine kum tepelerine dönüp elimde çiçeklerle oturdum. kendi kendime şarkılar söyledim, hikayeler anlattım, acıktım, biraz kumlarda yuvarlandım, biraz kumu gözlerime sürdüm ve kendimi küçük bir çocuğun asla içinde bulunamayacağı korkunç bir ruh haline sokmaya çalıştım. akşamüzeri genç bir orman işçisi beni bulduğunda hala orada oturmuş denize bakıyordum.

babam ve akrabalarımız bizi merak edip bulamayınca polise haber vermişler. diggs de bir arama ekibi kurmuştu, adam da onlardan biriydi. adam kum tepelerinin üzerinde ıslık çalarak ve otların arasını bir sopayla karıştırarak dolanıyordu.

onu görmezlikten geldim. denize bakarak titremeyi ve çiçekleri elimde sımsıkı tutmayı sürdürdüm. babam ve diggs, adam kum tepelerini arayan insanlarla haber gönderdikten çok sonra geldiler; ama o ikisine de hiç aldırmadım. bir süre sonra etrafımda düzinelerce insan birikmişti, bana bakıyor, sorular soruyor, saatlerine göz atıp etrafı kolaçan ediyorlardı. yeniden yan yana sıralanıp esmaralda'yı aramaya koyuldular, bu arada ben eve taşındım. bana çorba içirmeye çalıştılar; açlıktan ölüyordum; ama hiç aldırmadım, bana sordukları sorulara donuk bir bakış ve sessizlikle karşılık veriyordum. dayım ve yengem yüzleri kıpkırmızı, gözleri ıslak beni sarsıyorlardı; ama hiç aldırmıyordum. sonunda babam beni yukarı odama çıkarıp üzerimdekileri çıkardı ve yatağa yatırdı. 

bütün gece beni hiç yalnız bırakmadılar, yanımda babam, diggs ya da her kim varsa, bir süre sessizce yatıp uyuma taklidi yaparak sonra da bütün gücümle bağırıp kendimi yataktan atarak ve yerde tepinerek, hem onu hem kendimi uyutmadım. her seferinde tekrar uyumuş gibi yapıyor, sonra yine çıldırıyordum. birisi benimle konuşmaya kalksa titreyerek yatakta yatıyor, sağır ve dilsiz onlara bakıyordum.

şafak vakti arama ekibi esmaraldasız dönene kadar uyanık durdum, sonra kendimi bıraktım.

kendimi toparlamam bir hafta sürdü, hayatımın en güzel haftalarından biriydi. eric okul gezisinden geri döndü, ben de o döndükten kısa bir süre sonra konuşmaya başladım; ilk başta saçma sapan şeyler, sonra olup bitenlerle ilgili kopuk kopuk ipuçları, bunları hep çığlıklar ve donma takip ediyordu.

hafta ortasında diggs'in babamın beni kendinden başka kimsenin muayene etmesine izin vermemekte gösterdiği ısrarı kırmasıyla dr. maclennan'ın beni görmesine izin verildi. yine de babam şüpheyle odada kaldı, muayenenin belli sınırları aşmamasına özen gösteriyordu; doktorun bütün vücudumu kontrol etmesine izin vermemesi hoşuma gitmişti, ben de biraz daha açıldım.

hafta sonunda hala ara sıra sahte bir kabus görüyor, ikide bir sessizleşip titremeye başlıyordum; ama az da olsa yemek yemeye ve birçok soruya memnuniyetle cevap vermeye başlamıştım. esmaralda ve başına gelenler hakkında konuşmak hala küçük nöbetlere, çığlıklara ve kısa süreli kapanmalara neden oluyordu; ama babamın ve diggs'in sabırlı, uzun sorgulaması sonunda düşünmelerini istediğim şekilde anlattım olayı: büyük bir uçurtma, esmaralda iplere dolanıyor, umutsuzca koşuyorum; sonrası boşluk.

lanetlenmiş olduğumdan korktuğumu, yakınımdakilere ölüm ve felaket getirdiğimi, aynı zamanda insanların esmaralda'yı benim öldürdüğümü düşüneceklerini sandığımdan hapse atılmaktan korktuğumu anlattım onlara. ağlayarak babama hatta diggs'e bile sarıldım, üniformasının sert, mavi kuşamının kokusu doldu burnuma, adeta içten içe eriyip bana inandığını hissettim. ondan barakaya gidip oradaki bütün uçurtmalarımı yakmasını rica ettim, o da şimdi uçurtma yangını oyuğu adını taşıyan bir oyukta onları yaktı. uçurtmalara üzülmüştüm ve rolümün gerçekçiliği uğruna artık bir daha elime hiç uçurtma almamam gerektiğinin farkındaydım; ama değmişti. esmaralda hiç ortaya çıkmadı; diggs'in balıkçılar ve petrol platformlarından aldığı bilgiler onu en son benim gördüğümü gösteriyordu.

böylece hem sayıyı dengelemiş hem de güç olmasına rağmen muhteşem bir rol kesme haftası yaşamıştım. beni eve getirdiklerinde hala elimde tuttuğum çiçekler parmaklarımın arasından zorla çıkarılıp bir torba içinde buzdolabının üzerine konmuştu. onları iki hafta sonra orada bulduğumda kurumuş ve unutulmuşlardı. bir gece onları tavanarasındaki tapınağa çıkardım ve küçük bir cam şişeye atılmış selobant parçalarına benzeyen küçük, kahverengi, kurumuş bitkileri bugüne kadar sakladım. bazen kuzenimin sonunun nerede geldiğini merak ediyorum; denizin dibinde belki ya da kayalık ve ıssız bir kumsalda ya da yüksek bir dağın tepesinde martılara ve kartallara yem..

onun havada, dev uçurtma tarafından sürüklenirken öldüğünü düşünmek daha çok hoşuma giderdi, gitgide yükselerek dünyanın çevresinde dönerken açlıktan ve oksijensizlikten ölüyordu ve iyice hafifleyip gezegenin jetrüzgarlarında dolaşan incecik bir iskelete dönüşüyordu; bir tür uçan hollandalı. ama gerçeğin böyle romantik bir görüntüyle alakası olduğunu sanmıyorum.

23.5.13

yazmak

georges perec

gerçeğini arayan yazı serüvenini satır aralarında belli eden şu nafile arayışın izidir kitap: kuralları son derece basit ama oynanışı fena halde umutsuzca karmaşık bir oyun.

sınırsız, sonsuzluğa uzanan, gıdasını muazzam bir kurgu yığınından, durmadan artan bir sürpriz duygusundan alan bir düş gücünün yaratıcılığına sahip olmak için, bir sözcüğün dahi kazara yazılmaması, bir sözcüğün dahi varlığını rastlantıya, sözümona samimi bir üsluba, alışkanlığa borçlu olmaması, bilakis bütün kurmacanın mutlak bir yasanın kısıtlayıcılığı altında, sıkı bir yazınsal kalbur kullanarak yazılması, kafi olmasa dahi şarttır.

varlığı üzerine yazılar döktürmek, kendi çelişkiler bulamacına yapışıp kalmak edebiyatçının mayasında var: bilinçli ve umutsuz, yalnız ve sorumlu, suçluluk duygusunu okkalı sözlere döken geveze vs.

nasıl kalbin mantıktan daha güçlü bir öz mantığı varsa, bir anlatının da yazarının arzularından daha güçlü, daha buyurucu öz arzuları, tatminini arayan gizli ihtiyaçları vardır.

mezar

nilgün marmara


tükenirdi monolog
kaçarken içine düştüğüm kara toplum
big bang sonrası büyük yalnızlık bilinmeyeni
saçlarında titreyen iblisler karartırken güneşi
üst üste gömülürken
saydam yaşamlar
bir yankı duyulurdu hiçlikten
bütün yalnızlıklarınızın ilenci
korusun çoğulluklarınızı
cinnet koyun erdemin adını
maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın
hepiniz mezarısınız kendinizin

22.5.13

tante rosa

sevgi soysal

"sevgi" sözcüğü bir kadına her zaman bir şeyler anlatır.

her yeni aşka yeni bir aptallıkla başlarsan sonunda orospudan beter olursun. o bile olamazsın; aşkı tadabilmek gibi satabilmek de beceri ister.

durmayacağını, gerilemeyeceğini, hep biraz daha iyisini yapacağını bildiğiniz, sezdiğiniz insanlar vardır. hayatı şöyle olur, böyle olur; iyi gider, kötü gider; ama zekası donuklaşmaz, üretkenliği tıkanmaz.

suluboya kır çiçekleri ölebilen şeylerdendir.

yasaklar prensesler için değildir. prensesler hangi yasayı çiğnerlerse çiğnesinler bir şeycikler olmaz; çünkü bir gün prens atla gelerek prensesi kurtaracaktır.

bir kadın bıktığı kocasını iş yolculuğuna gönderircesine gönderir savaşa. kır çiçeklerinin yapraklarında dudakları. yapraklar soluk, ölü susuz.

yokluk ne rezilliklere gebedir! yoksulluk her zaman küçültücüdür.

sabrın sonu selamet değildir.

bir kedi her zaman güzeldir. açlık, tokluk, aşk, nefret tanımayan sürekli bir güzellik.

insanları sevmemeye başladı mı insan, insan gibi yaşamayı da sevmemeye başlıyor; insan gibi çalışmayı, kazanmayı, yemeyi, içmeyi, sevişmeyi, ölmeyi.

"hayat bir denizdir; yüzme bilmeyen boğulur."

bir duyguyu tek başına yaşamak, acı çekmek tek başına; bundan sadece genç aşıklar hoşlanır. onlar bile bunu şiire döküp acınmak, 'aman nasıl da sevmiş' dedirtmek isterler.

bir kadının yaşamında bir napolyon'la rusya dönüşü olmalı.

21.5.13

korsan kitap

murathan mungan

5 temmuz 2002 tarihli milliyet gazetesinde bir haber çıktı. haber aynen şöyle:

"kadıköy belediyesi tarafından toplanan yaklaşık 10 bin korsan kitap, istanbul'daki cezaevlerine gönderildi. belediye başkan yardımcısı gürsel tekin, kitapları öncelikle ilçede kütüphanesi olan okullara, anadolu'da birçok köy ve beldenin de aralarında bulunduğu 67 noktaya dağıttıklarını kaydetti. kamyona yüklenen kitaplar, ümraniye, bayrampaşa, kartal, metris ve paşakapısı cezaevlerine gönderildi."

bir kültür hizmeti, hayırlı bir iş, bir eğitim seferberliği gibi görünsün diye her çeşit halkçılık numarasına başvurulmuş olsa da; kanunsuzluk, hukuksuzluk ve ahlaksızlığa örnek oluşturacak birçok unsurun iç içe geçtiği bir durumla karşı karşıyayız.

kadıköy belediyesi, bu mantıkla sahte para yakalandığında da fakirlere mi dağıtacak? hırsızlık malları ele geçirildiğinde parti delegelerine mi paylaştıracak?

korsan kitap tanımlamasını kendi telaffuz ettiğine göre, bunların yasa dışı olduğunu, suç delili teşkil ettiğini kendi de kabul ediyor olmalı.

kadıköy belediyesi, kimin malını kime dağıtıyor? gasp edilen haktan, sömürülen emekten kime, neyin hizmetini veriyor?

bilindiği gibi korsan kitaplar yasa dışı oluşları nedeniyle suç delili teşkil ederler ve teslim edilmeleri gereken yer savcılıktır. haklarında açılan mahkemeler sonuçlanana kadar da elde tutulmaları gerekir. belediyeler gerçekten kültür hizmeti vermek istiyorlarsa, bunun adil, uygar ve onurlu bir yolunu bulmalılar. yoksa "yağma ve talan ganimeti dağıtmanın kültürü"yle kültür hizmeti verilemez. bu; yağmayı, talanı, gaspı tanımak ve meşrulaştırmak demektir.

kitapların "sahtesinin" hapishanelere süpürülmesinin altındaki mantığın izini sürmek ise, insanı foucault'ya, "hapishanenin doğuşu"na kadar çıkarıyor. belediye asıl bu kitabı dağıtmalı hapishanelere.

kadıköy belediyesi'nin korsan kitapçılara göz yumduğu; hatta kimi belediye çalışanının korsanlarla işbirliği yaptığı yolunda ciddi suçlamalar içeren söylentiler yıllardır dolaşır durur ortalıkta. kadıköy'ün yıllardır bir korsan kitap cenneti diye bilinmesiyse, bu söylentileri haklı çıkaran bir izlenim edinilmesine yol açıyor.

kadıköy belediyesi zan altından kurtulmak için asıl mücadele etmesi ve hizmet vermesi gereken alanları iyice tanımlamak ve belirlemek durumundadır. suç teşkil eden malın sergilenmesine ve satılmasına izin vererek suça zemin hazırladığını, kalemi ve emeğiyle geçinenleri zarara uğrattığını anlamak durumundadır.

kadıköy belediye başkanı'nın chp'li olduğuna bakılırsa, yoksa bu chp'nin resmi kültür politikası da, biz kalemi ve emeğiyle geçinen sanatçıların bunu anlaması için kadıköy pilot bölge olarak mı seçildi?

gillian lynne

ken robinson

zekanın özelliği, kendine özgü olmasıdır. şu an yeni bir kitap yazıyorum, adı "tezahür". insanlarla yeteneklerini nasıl keşfettiklerine dair yapılan röportajlarından oluşuyor. insanların vardıkları noktalara nasıl geldiklerine hayran kalıyorum.

belki daha çoğu insanın duymadığı, gillian lynne adındaki harika kadın ile yaptığım konuşmadan esinlenmiştim bu kitabı. onu duymuş muydunuz? o bir koreograf ve herkes onun yaptığı işleri bilir. "cats" ve "phantom of the opera"yı yaptı. o harikadır.

ingiltere'de royal ballet'te bulundum bir süre. gillian ve ben bir gün öğle yemeği yedik ve dedim ki: "gillian, nasıl dansçı oldun?" ilginç bir hikayesi olduğunu söyledi; okuldayken gerçekten ümitsizmiş. okulu, 30'lu yıllarda, ebeveynlerine bir yazı göndermiş, yazıda diyormuş ki "biz gillian'da öğrenme bozukluğu olduğunu düşünüyoruz." konsantre olamıyormuş, durduğu yerde duramıyormuş. bence şimdi olsaydı hiperaktif olduğunu söylerlerdi. öyle değil mi? ama bu 1930'lu yıllarda oluyor ve daha o zaman hiperaktivite bulunmamıştı. mevcut bir durum değildi.  insanlar buna sahip olabileceklerinin farkında değillerdi.

bir uzmanı görmeye gitmişler, annesi ile birlikte. o, uzaktaki bir sandalyede ellerinin üzerine oturmuş beklerken, annesi 20 dakika boyunca bu uzman ile gillian'ın yaşadığı problemleri konuşmuş. işte insanları rahatsız ettiğinden, ödevini her zaman geç verdiğinden gibi, 8 yaşındaki bu küçük kızın sebep olduğu sorunlar. sonunda doktor annesinin yanından ayrılıp gillian'ın yanına oturmuş. ve demiş ki: "gillian, annenin bana anlattığı her şeyi dinledim ve onunla özel olarak konuşmam gerekiyor. burada bekle, döneceğiz, uzun sürmeyecek." ve onu orada bırakıp annesi ile ayrılmışlar. ama onlar odadan çıkarken masasının üzerinde duran radyoyu açmış doktor ve onlar odadan çıkınca annesine, "sadece dur ve onu izle." demiş.

onlar odadan çıkar çıkmaz ayaklarının üzerinde, müziğe doğru hareket ettiğini söyledi. onlar birkaç dakika onu dışarıdan izlemişler. uzman, annesine dönüp: "bayan lynne, gillian hasta değil, o bir dansçı. onu bir dans okuluna götürün." demiş.

"ne oldu?" dedim, dedi ki "evet, beni bir dans okuluna götürdü. sana ne kadar harika olduğunu anlatamam. bir odaya girdik ve orası benim gibi insanlarla doluydu. kıpır kıpır insanlarla. düşünmek için hareket etmesi gereken insanlarla." bale yaptılar, step yaptılar, jazz yaptılar, modern dans yaptılar, çağdaş dans yaptılar.

sonunda royal bale'ye giriş sınavına katıldı, orada dansçı oldu, royal bale'de mükemmel bir kariyeri oldu. nihayet royal bale okulu'ndan mezun oldu ve kendi şirketini kurdu: gillian lynne dans şirketi. andrew lloyd weber'le tanıştı. tarihteki en başarılı müzikal yapımların bazılarından sorumlu oldu, milyonlara keyif verdi. ve o bir multimilyoner.

bir başkası ona ilaç tedavisi verip sakinleşmesini söyleyebilirdi.

20.5.13

yaşam başka yerde

milan kundera

anne sevgisi erkek çocukların alnına, diğer çocukların yakınlık duymasını engelleyen bir damga vurur.

kadın, bedeniyle yeterince yaşamadığı zaman, sonunda onu düşman gibi görür.

savaş insanı yüzünden ve kafasından mahrum bırakmadı mı? kafasız adamların, kafasız kadın parçasının peşinden koşmaktan başka bir şey bilmedikleri bir dünyada yaşamıyor muyuz? dünyanın gerçekçi bir açıdan görülmesi en boş yanılsama değil midir?

aşk ya çılgınlıktır, ya da yoktur.

en kötüsü dünyanın özgür olmaması değil, insanın özgürlüğünü unutmuş olması.

şairlerin gözlerini dünyaya açtıkları büyük evlerde kadınlar hüküm sürer: essenine ve mayakovski'nin kız kardeşleri, blok'un teyzeleri, hölderlin ve lermontov'un büyükannesi, puşkin'in sütannesi ve özellikle de anneler, babanın gölgesini örten şair anneleri. leydi wilde, oğlu oscar'ı kız çocuğu gibi giydirirdi. çocuğun aynada kaygıyla kendini seyredişini
düşünebiliyor musunuz?

şefkat, yetişkin yaş eşiğine fırlatıldığımız ve çocuk olduğumuzda anlayamadığımız çocukluk avantajlarının kaygıyla farkına vardığımız an doğar. şefkat, yetişkin yaşın bizde uyandırdığı korkudur. şefkat, öbürüne çocuk gibi davranması gereken yapay bir alan yaratmaktır. şefkat, aynı zamanda aşkın fizik sonuçlarından korkudur; aşkı (aldatıcı, zorlayıcı olduğu, tenle ve sorumlulukla ağırlaştığı) yetişkinler dünyasından çıkarma ve kadını çocuk gibi görme girişimidir bu.

annesi babası olmamak özgürlüğün ilk koşuludur. özgürlük ana babalann reddedildiği ya da gömüldüğü yerde değil, olmadıkları yerde başlar. insanın, kimden olduğunu bilmeden dünyaya geldiği yerde. insanın ormana atılmış bir yumurtadan dünyaya geldiği yerde. insanın, gökyüzü tarafından yere tükürüldüğü ve hiçbir minnet duygusu olmaksızın ayağını yere bastığı yerde.

bence aşkta anlaşma olmaz. birbirini sevdiğinde insan her şeyini vermeli.

kız sordu: “çıplakken mi daha güzelim, giyinikken mi?” kadınların, her erkeğin yaşamı boyunca er ya da geç karşılaşacağı bazı klasik sorulan vardır ki, eğitim kurumları genç insanları bu sorulara karşı hazırlamalıdır. ama jaromil hepimiz gibi kötü okullara devam ettiğinden, nasıl cevap vereceğini bilemiyordu; genç kızın ne işitmek istediğini çözmeye çabaladı, ama işin içinden çıkamadı; kız zamanın büyük bölümünde, topluluk içinde giyinikti, o halde giyinikken daha güzel olmak kuşkusuz hoşuna gidecekti; ancak çıplaklık bedenin gerçeği olduğundan, çırılçıplakken daha güzel olduğunu söylemesi onu daha da mutlu edecekti. "çıplakken de giyinikken de güzelsin" dedi jaromil, kız bu cevapla hiç tatmin olmamıştı. odanın ortasında zıplayıp kendini genç adamın bakışlarına sunuyor ve onu kem küm etmeden cevap vermeye zorluyordu.

sevgililer yaralar, anneler teselli eder.

"gençlik, şiir ve devrim, tek ve aynı şeydir!"

şiir nehirlerin akışlarını değiştirdikleri büyülü bir ülkedir.

gözyaşları en iyi leke çıkarıcıdır.

ama büyük aşk, sevilen kişiyi, kusurlu olması ölçüsünde insani olan, kusurlu bir yaratıktan yaratmayı ister.

şiir, her söylenenin gerçek olduğu bir ülkedir. şair dün, yaşam gözyaşları kadar boş, dedi, bugünse yaşam kahkaha kadar keyifli diyor ve her ikisinde de haklı. bugün, her şey sona eriyor ve sessizlikte yitip gidiyor, diyor, yarın, hiçbir şey sona ermiyor ve sonsuza dek yankılanıyor diyecek; ikisi de doğru. şairin hiçbir şeyi kanıtlamaya ihtiyacı yoktur; tek kanıt duygunun yoğunluğunda bulunur. lirizmin dehası, deneyimsizliğin dehasıdır.  şair dünyaya dair pek az şey bilir, ama ondan fışkıran sözcükler, kristal kadar kesin olan güzel eklemlenmeler oluşturur, şair olgun bir adam değildir, ama sözleri, karşısında kendisinin de eli kolu bağlı kaldığı bir kehanet havası taşır.

şair, dizelerin ekranında kavranan yüzünün sevilmesi ve hayran olunması isteğiyle otoportresini dünyaya sunan kişidir.

zalimlere karşı zalim olma cesaretini gösterememek en büyük zalimliktir.

ağlattığımız bir kadının gözyaşları kefaretimizdir, bizim için çarmıhta can veren isa'dır.

aşk ya her şeydir ya da hiçtir. aşk ya tam vardır ya da yoktur. gerçek aşkın yanında her şey solar, geri kalanın önemi yoktur. gerçek aşkın kulağı, dünyanın geri kalan bölümünün söylediklerine tıkalıdır, bu özelliğinden tanınır.

gözyaşları, insanın insan olmakla yetinmeyip, doğasının sınırlarını aşmak istediğinde içinde eridiği cevherdi; insan bir gözyaşının aracılığıyla maddi yapısından, sınırlı varlığından kurtulup uzaklara karışıyor ve sonsuz oluyordu.

bir tek küçük yıldız bile, aniden yerinden sökülüp alındığında bir evrenin uyumunu tatsız bir şekilde bozabilir.