#zenginlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#zenginlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.09.2022

modern toplum

jack london

frederic harrison şöyle diyor: "dikkate alacağımız şey sanayinin yerleşik hali ise, en azından bana göre, modern toplumun köleliği ya da sertliği pek aşamadığını söylemek yeterlidir. servetin gerçek üreticilerinin yüzde doksanı, evim diyebilecekleri kalıcı bir konuttan yoksundur. ne bir parça toprakları ne de kendilerine ait bir odaları bulunur. küçük bir at arabasına sığan eski mobilyalardan gayrı hiçbir değerli eşyaları yoktur. alacaklarına emin olamadıkları, hayatta kalmalarına zar zor yeten haftalık ücretleri vardır. çoğu, köpek bağlasan durmayacak evlerde kalır. öylesine yokluğun kıyısında yaşarlar ki bir ay işleri kötü gitse, hastalansalar ya da beklenmedik bir kayba uğrasalar açlık ve muhtaçlıkla yüz yüze gelirler. ama şehir ve kırlardaki ortalama işçilerin bu normal vaziyetinin de altında, yokluk içinde yaşayan bir sürü dışlanmış insan vardır. sanayi ordusunu geriden takip eden, iç kaldırıcı bir perişanlık içindeki bu insanlar, toplam işçi sınıfı nüfusunun en az onda birini oluşturur. modern toplumun yerleşik düzeni böyle olacaksa, medeniyetin insanlığın büyük çoğunluğuna lanet getireceğini söylemeliyiz."

1.12.2021

neden servet peşinde koşarız?

john fowles

hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz.

işte bu yüzden hepimiz zengin olmak isteriz. farklı olmak isteriz. ihtiyacımız olan güvenliği de eğlenceyi de sadece para satın alabilir. bu nedenle paranın ardından onursuzca koşma, aynı zamanda onurlu bir şekilde hem eğlencenin hem de güvenliğin ardından koşma anlamına gelir.

para gizil güçtür, rastlantının kontrolü ve rastlantıya erişmedir, seçme özgürlüğüdür, iktidardır.

zenginler bir zamanlar parayla cennete gidebileceklerini düşünüyorlardı, şimdiyse cennet yeryüzüne taşınmıştır. ama zengin adam değişmemiştir ve hâlâ parayla yeryüzündeki cennete gidebileceğine olan inancı kanıtlanmış gözükmektedir.

hem zenginler hem de yoksullar servetin dağılımındaki var olan orantısızlığı karşılıklı olarak desteklemektedirler. siyasal bir sistem servetin dağılımını ne kadar fazla eşitlerse böylesi bir eşitlikten kaçınma yolları o kadar fazla yaygınlık kazanmaktadır. nasıl yoksul bireyler zengin bireyleri karşılıklı olarak destekliyorsa yoksul ülkeler de dünya ülkelerindeki servet farklılığını öyle desteklemektedir. amerika ve batı avrupa ülkelerinden nefret edilmekte ama kıskanılmakta ve taklit edilmektedir.

zenginler eğlence satın alırlar. kapitalist toplumların büyük yasası budur. bu toplumlarda psikolojik hayal kırıklığından kaçmanın tek yolu zengin olmaktır. bütün öteki çıkışlar kapalıdır. daha soylu insani niteliklerin herhangi birinin para kazanması zorunlu olarak gerekmez. bu yüzden paranın kazanılması bir çeşit eşitleyici ögedir. bir insanın, eğer paralı doğmamış ise, herhangi bir koşulda hiçbir zaman elde edemeyeceği bir şeyle değil de elde edebileceği şeyle -yani parayla- yargılanması gerekliliği doğallaşır.

sözlüklerde paraya "bir alışveriş aracı" deniyor. ben buna, varoluşa egemen olan insan dışı rastlantıya verilen insani yanıt diyorum. deha, zeka, sağlık, bilgelik, istenç ve beden gücü, iyi fiziksel görünüm; bütün bunlar doğumumuzdan önce gerçekleşen piyangoda çekip kazandığımız ödüllerdir.

iyi bir toplumun karşılıksız sağlayacağı şu şeyleri satın alabilmek için parayı istiyoruz: yani bilgiyi, anlamayı ve deneyimlemeyi, dünyanın sonları hakkında okumayı ve dünyanın sonlarına gitmeyi, görülen şeylerin çoğunu anlamayarak ve dolayısıyla da bakılan şeylerin çoğunu görmeyerek yaşamın deneyimine varmamayı.

para, ilk kozmik piyangoda başarısız olanları yarı yarıya telafi eden, geçici bir çare anlamında insani piyangodur. ancak para kötü bir piyangodur; çünkü doğum öncesi ilk piyangoda kazanılan ödüller daha sonraki piyango için bol keseden verilen bedava bir bilet oluştururlar. eğer ilkinde şanslıysanız mutlaka ikincisinde de şanslı olursunuz.

yoksullar serveti şu sırayla hoşgörürler: en çok, doğumdan sonra tamamen şans eseri olarak kazanılan serveti; sonra, var olan sisteme göre adilce kazanılan serveti; en az da, doğumda edinilen serveti, miras kalan serveti. en yüce rastlantı, olduğum kişi olmamdır: teksaslı bir multimilyarderin ya da orta afrikalı bir pigmenin çocuğu.

23.11.2021

yoksulluk

john fowles

yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

yoksul bir ülke, zengin olmayan zengin bir ülkedir. piyango çekilişleri, spor totolar, şans oyunları ve buna benzer şeyler, modern zenginlerin modern yoksulların öfkelerine karşı başlıca korunma aracıdır. insan nefret ettiği kişiyi lamba direğine asar, olmak istediği kişiyi değil.

kapitalist toplumlar harcama için maksimum bir fırsatı gerektirirler, hem doğaları gereği ekonomik nedenlerden ötürü hem de çoğunluğun başlıca zevki harcamada yattığı için. bu hazzı kolaylaştırmak için taksitle satın alma sistemleri geliştirilmiştir. bir zamanlar gezgin panayırların pırıl pırıl aydınlatılan barakalarının köylüleri büyülemesi gibi çeşitli piyango biçimleri zengin adaylarını büyülemektedir.

böylece tüketici nevrozu adıyla sınıflandırılan bütün o semptomlar ortaya çıkmaktadır; ama bunlardan çok daha kötü bir etki vardır. bu, hazzın parasallaşmasıdır; hazzı ele geçirme ve harcamayla bir şekilde bağlantılı olarak görmenin dışında tasarlayamama yeteneksizliğidir. bir nesne üzerinde uzun zaman kullanılmasıyla oluşan görülmez parlaklık, onun gerçek içsel güzelliği değil, şimdi onun değeridir.

şimdi bir deneyim, satın alınan bir nesnenin sahip olunabileceği gibi sahip olunması gereken bir şeydir; hatta öteki insanlar, kocalar, karılar, metresler, sevgililer, çocuklar, arkadaşlar bile insanlık dünyasından çok, para dünyasından türetilen değerlerle bağlantılı olarak sahip olunan ya da olunmayan nesneler olup çıkmaktadırlar.

bir zamanlar insan kendi hazlarını yaratabileceğine inanıyordu, şimdi onların bedelini ödemesi gerektiğine inanıyor. sanki çiçekler artık tarlalarda ve bahçelerde değil de sadece çiçekçi dükkanlarında yetişiyormuş gibi.

5.05.2020

batı'dan doğu'ya

hüseyin rahmi gürpınar

insan batı'dan doğu'ya geçince maddiyattan maneviyata kadar her şeydeki büyük değişikliklerin birbirinin tersi etkileri arasında kalıyor. bu iki muhit arasında dünyadan ahrete kadar her şey değişiyor. doğulularda her çeşit dünya işine karşı büyük bir kayıtsızlık görüyorum. hayatın sürmesini sağlayacak ilerleme nedenlerinin hiçbirine önem verilmiyor. her şeyde deve yürüyüşünü andırır o eski ihmalkârca gidişten uzaklaşılmıyor. geçmiş ibret ve uyanış bakışıyla görülmüyor. gelecek için zihin harcanması faydasız, adeta günah sayılıyor. türkler avrupa'nın uygar etkilerinin tamamen dışında kalsa, hemen göçebeliğe, insanlığın ilkel haline dönmek için kendilerinde büyük bir heves var.

bunun gerekçesini bazı türklerden sordum. şu cevabı verdiler:

"bu dünya bir misafirhanedir. o sizin tapındığınız altın ve servet adeta kirdir. dünyanın gösterişine kapılmak ahret işlerini unutmak demektir. geçici bir hayat için sonsuz ihmal ise akla uygun değildir. siz frenkler dünyaya taparsınız, biz müslümanlar ahret adamıyız."

bu cevap güzel, lakin doğuluların sözleri eylemlerine uymuyor. bu konuda size küçük fakat etkili bir örnek arz edeyim: ne zaman sur dışına çıksam islam mezarlığını esef edilecek bir hürmetsizlik içinde harap ve terk edilmiş görüyorum. ahrete bağlılık ölüye hürmetle başlar. birçok mezar kovuklarında köpekler yavruluyor. söylemesi insanı korkutacak başka birçok günahlar oluyor. mezarlıkları kuşatan büyük yolların birinden diğerine geçmek için mezarlıklar kestirme yol sayılarak çiğneniyor. atalarınızın kemiklerini, insana ve hayvanlara çiğnetmekten korkmuyorsanız yüzyıllar süren ihmalinizden dolayı devrilmiş, harap ve yıkık yerlerde yatan ve bazıları ayetlerle süslü mezar taşlarını küstahça nasıl tepip geçiyorsunuz?

ahrete, dine karşı gösterdiğiniz hürmet bu mudur? avrupa'ya kadar gitmeyelim. feriköyü'nde, şişli'deki hristiyan mezarlıklarının etrafını kuşatan sağlam duvarları, demir kapıları, temiz, güzel bahçe şeklindeki ağaçları devamlı dikkatle gözlemekle görevli bekçileri görmüyor musunuz? dünyaperestlerle ahreti önemseyenlerin kutsal karargâhlarına bakınız. ölüye, ölüme saygı eseri hangisinde var denilse ne cevap verilecek?

ahrete saygı çalışmakla olur. siz doğulular aslında tembel, uyuşuk adamlarsınız. çalışmamak için her şeye bir özür icat ediyorsunuz. müslümanlık ilerlemeye uygun pek yüce bir dindir. uygarlaşmak için bu yüce dini engel göstermek büyük bir vebaldir. o kadar büyük bir vebaldir ki dine iftira ve bu tembellikte devam ederseniz çekeceğiniz ceza pek ağır olur. bu cezayı, dünyada ilerleyen milletlere çiğnenmek, ahrette de kim bilir nasıl cezalarla çekersiniz.

22.04.2020

piyango

hüseyin rahmi gürpınar

halkımız, ciddi girişimler ve büyük çabalar sonucunda servet toplayanların çalışma ve kazanma biçimlerini ve ticari işleri incelemek bile istemez. bu tarafı kendi yaratılışı, yeteneği için kapalı, karanlık, kuşkulu bulur. bu konuda talihini deneme cesaretini gösterebilen kararlı kişiler pek azdır. onlar da hemen çoğunlukla büyük sıkıntılar karşısında apışıp kalırlar. fakat piyango gibi zahmetsiz, havadan gelme ihtimali olan bir serveti duyunca buna külahlarını atarlar. piyango denilen şeyin esasını, bunun kaç yüz bin yahut milyonda bir kişiye isabet ihtimali bulunduğunu incelemezler. şehrimizde ceplerindeki cüzdanları yabancı piyangolarının adeta birer faturasına benzeyen bazı kişiler vardır. bunlar hamburg'un, lyon'un, atina'nın, filadelfiya'nın daha bilmem nerelerin amaçları kuşkulu piyango biletlerine haftada, ayda para yetiştirmeyi iş güç edinmişlerdir. her biletin günü, saati vardır. bu merakta bir adam sarraf sarraf dolaşır. almanya'dan, avusturya'dan mektup, telgraf sorar. ciddi işini terk ederek aldığı numara listelerinde, saatlerce biletlerin rakamlarını araştırır. dört buçuk ayda bir üçte bir hissenin beşte birine çeyrek numara isabet eden ne akıl ermez dolambaçlı hesaplara zihin sardıracağım diye hırsla didinir, çabalr, bunalır. ayda bu uğurda dört beş yüz kuruşu fedadan sonra iki üç ayda bir isabet eden yarım kramiç yahut çeyrek krona, "talihin lütfuna uğradım, kâr ettim." diye sevinir durur.

24.02.2020

milyoner

hüseyin rahmi gürpınar

sen bu akılla, bu saflıkla yaşarsan dünyada refah yüzü göremezsin. onun bunun emellerine, hilelerine hizmetkâr olmaktan kurtulamazsın. çünkü saf adamlar birtakım hilekârları zengin etmek için çalışırlar.

mesela bir bankada en ağır işleri hamal görür. en çok parayı yönetici alır. bir gazete idarehanesinde bütün mesai yazarların üzerindedir. bu zavallıların hepsi birkaç yüz kuruş maaşla imtiyaz sahibinin kasasını doldurmaya uğraşırlar. mesela kalemde sen iki yüz kuruş alıyorsun. mümeyyiz bin beş yüz, müdürün altı bin, nazırın otuz kırk bin alıyor. hepsinin emri altında ezilen, en çok iş gören sensin.

bu memuriyetler onlara tanrı tarafından dağıtılmadı ya! onlar tamahkârlık yaptılar. alt taraflarındaki zavallı hımbılları tekmeleyip ileri geçtiler. hırsızlık sözünü burada tam anlamıyla uygula bakalım! demek ki subaşlarını evvelce çevirenler patlayıncaya kadar susuzluklarını gidersinler. açlıktan ölmemek için kenardan kıyıdan avucunu doldurmak, bir yudum tatmak isteyen nasipsiz sefillere hırsız adı verilsin. sermaye ve akıl sahibi olmayı bir hak sayarak yüzlerce kişiyi çalıştırıp onların mesaisinin semerelerini bir veya birkaç adamın kendi kasalarına indirmeleri devam ettikçe bu dünya düzelmez.

milyonlarca liraya sahip bir adam o kadar serveti nerede kazanmış? dünyadaki mevcut serveti nüfus başına bölersek her ferde büyük bir şey isabet etmiyor. nasıl olmuş da o milyoner, o bir adam binlerce insanı hisselerinden yoksun ederek kendi kasasının erinine yahut imzası altına o kadar serveti toplayabilmiş? bunu kazanç adıyla insanlardan çalmış fakat kazancını dışarıdan görenleri aldatacak biçimde kanuna uydurmuş. hele bu kazancı noktası noktasına tahsil edelim. karşımıza çalınmış büyük bir hırsızlık çıkar.

sonra bu büyük hırsızlar servetlerinin yüzde biri-ikisi oranında fedakârlıklarla okullar, kütüphaneler inşa ettirip insanların saygısına hak iddiasına uğraşıyorlar. ne gülünç komedi!

vicdan sahibi bir adam hiçbir meslekte milyoner olamaz. çünkü az bir tutarın yokluğu yüzünden köşede bucakta can veren zavallıların müthiş sefaletleri, o vicdan sahibini gereğinden çok para biriktirmekten daima yasaklar, adeta iğrendirir. sen asıl hırsızı ceplerinde maymuncuk ve çalık benizle yarı aç yarı tok dolaşan o zavallıları zannetme. insanlığı soyan hırsızın büyüğü işte o milyonerdir.

aletle kapı, kasa açan hırsızlar hayatlarını tehlikeye koyup bir yere giriyorlar. onları tutmaya, dövmeye, yaralamaya hatta öldürmeye yetkilisin. fakat berikileri kanun koruyor. onlar seni, beni çalıştırıyorlar. bize yok gibisinden bir ücret vererek çalışmamızın hakkını elimizden alıyorlar. bunlar için çalışmaya mahkûm olan insanların, bu sermaye sahipleri gözünde boğaz tokluğuna akşamlara kadar dolap çeviren beygirlerden hiç farkları yoktur.

işte o milyonerler benim gibi sivri akıllıları sevmezler. çünkü ben kafadakiler röntgen ışını verilmiş gibi onların içini dışını seyrederler. hakikati bilirler. senin gibi ahmaklar ise "cenab-ı hak ona vermiş, bana vermemiş." sözüyle iki elini böğrüne sokup otururlar.

2.02.2020

robot

ludwig von bertalanffy

zengin toplumun büyüyen ekonomisi, şu yönlendirme olmadan ayakta kalamaz: sadece insanları giderek artan ölçülerde skinner kobaylarına, robotlara, satın alan otomatlara, homeostatik olarak uyum gösteren konformistlere ve fırsatçılara dönüştürerek bu büyük toplum sürekli artan gayri safi milli hasılasıyla ilerleme gösterebilir. bir robot olarak insan kavramı, hem sanayileşmiş kitle toplumunun bir dışavurumu hem de toplumdaki güçlü bir güdü gücüdür. ticari, ekonomik, siyasi ve diğer reklam ve propagandalardaki davranış mühendisliğinin temeli budur.

14.06.2018

arzu

rene descartes

sahip olduğumuzdan fazla kolumuz, sahip olduğumuzdan fazla dilimiz olmasını arzu etmediğimiz halde, sahip olduğumuzdan fazla sağlığımız ya da servetimiz olmasını arzu etmemizin nedeni, sırf, bu şeylerin davranış tarzımız sayesinde elde edilebileceğini ya da bunların bizim doğamız gereği olduğunu; ama başkaları için böyle olmadığını sanmamızdır. bu sanıdan kurtulmamız ancak -daima aklımızın öğüdüne göre hareket ettiğimize göre- gücümüz dahilinde bulunan hiçbir şeyi ihmal etmediğimizi ve hastalıklarla talihsizliklerin de bir insan için refah ve sağlık kadar doğal şeyler olduğunu düşünmemizle mümkündür.

kaldı ki, arzuların her türlüsü mutlulukla uyuşmaz da değildir; uyuşmaz olanlar ancak sabırsızlık ve kederle birlikte gidenlerdir. yine, aklımızın hiç yanılmaması da zorunlu değildir; en iyi olduğuna hükmettiğimiz bütün şeyleri yapmak için kararlılık ve erdem göstermekte asla kusur etmediğimize vicdanımızın tanıklık etmesi yeterlidir. böylece, bizi bu hayatta mutlu etmeye yalnızca erdem yeter. ama şu var ki, erdem zihnin ışığı ile aydınlanmadığı takdirde sahte olabilir, yani iyilik yapmak iradesi ve kararlılığı bizi iyi sandığımız bazı kötü şeyleri yapmaya götürebilir ki, bu takdirde bu davranışlardan doğan mutluluk sağlam bir mutluluk değildir ve mutat olarak bu erdem, hazlarla, iştihalarla ve ihtiraslarla zıtlaştırıldığına göre, uygulanması da son derece güç olur. halbuki, aklın doğru kullanılması iyilik hakkında hakiki bir bilgi verdiğinden, erdemin sahte olmasını önler; hatta onu meşru hazlarla birlikte sunarak uygulanışını o kadar kolaylaştırır ve bize doğamızın şartlarını öğreterek arzularımızı öylesine sınırlandırır ki, insan için en büyük mutluluğun aklın doğru kullanılışına bağlı bulunduğunu ve dolayısıyla, bu doğru kullanılışı elde etmeye yarayan inceleme ve araştırmanın mümkün en yararlı ve aynı zamanda en hoş ve haklı uğraş olduğunu itiraf etmek zorunda kalırız.

2.05.2018

özgür insan

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

frederic gros: sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?

9.11.2017

zenginlik

halit ziya uşaklıgil

zenginlik! işte o zenginlik dedikleri şey böyle zevkinden saçlarını sallayan iki atlı, ispirli, uşaklı, bütün talihini yoksulluğun acısına iyice göstermek istiyormuş gibi açık bir arabaya biner, gözlerinin önündeki insanları iki gözle bakmaya layık görmüyormuş gibi tek bir gözlük takar, ayağının altında gördüğü âleme karşı ayağını uzatmaktan utanmaz, etrafından geçen fakirin çamuru üstüne sıçrar korkusuyla arabasının bir köşesine çekilir, büyüklüğünden fışkıran küçümsemeyle senin gibi, benim gibi buraya yayan gelmiş fakirleri kirleterek geçer.

zenginlik! o öyle bir kuvvettir ki insanları yüksek, yoksulluğun içinde çırpındığı çöplükten pek yüksek bir konuma çıkarır; âlemi, toplumu oradan gösterir. zenginler ile fakirler arasındaki fark bundan ibarettir. onlar bizi görmek için yukarıdan bakarlar, biz onları görmek için başımızı kaldırırız. aman yarabbi! insan kim bilir servet dedikleri o noktaya çıktığı vakit kalbinin nasıl şiştiğini hisseder? göz o yüksekliklerden baktığı zaman kim bilir aşağısını nasıl derin bir uçurum, o çurum içinde kaynaşan yaratıkları nasıl küçük görür! elbette o insanlık, bizim insanlığımızın üstünde bir şeydir; elbette o âlem bizim âlemimizden başka bir şeydir.

12.11.2016

sefalet

halit ziya uşaklıgil

bazen birden, hiç beklenmeyen bir zamanda zihne çarpıvermiş hakikatler vardır ki senelerden beri damla damla, çeşitli zamanlarda döküle döküle birikmiş belirtilerin, küçük küçük, başlı başlarına manasız işaretlerin birdenbire doğuveren neticesidir. bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, o manasız belirtileri, işaretleri açıverir. bunlar, aralarından engelleyici duvarla kalkıvermiş zerreler gibi birbirine katılır, birbirini bulur, onlardan bir küme meydana gelir ki görülmemesi mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır.

insan kendisinin sefaletini bir servetin ihtişamı yanında, talihsizliğinin hükmünü bir saadet görünüşü karşısında daha büyük bir acıyla anlar.

4.09.2016

cömertlik

halil cibran

cömertlik bana, senden daha çok gereksindiğimi değil, benden daha çok gereksindiğini vermendir.

sahip olduklarınızdan verdiğinizde çok az şey vermiş olursunuz; gerçek veriş, kendinizden vermektir. çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

çok fazla şeye sahip olup çok az verenler, bunu gösteriş isteyen gizli arzuları için yaparlar; ki bu da armağanlarını yararsız kılar.

ve bazıları vardır ki, çok az şeye sahiptirler ve hepsini verirler. bunlar hayata ve hayatın definesine inananlardır ve kasaları hiç boş kalmaz. bazıları sevinçle verirler, bu sevinç onların ödülüdür. bazıları ise ıstırap içinde verirler ve bu acı onların vaftizidir.

ve bazıları vardır ki, ne vermenin acısını hissederler, ne sevinç ararlar ne de bir erdemlilik düşüncesi taşırlar; onlar, şu vadideki mersin ağacının kokusunu salışı gibi verirler. böyle kişilerin ellerinde tanrı dile gelir ve onların gözlerinden tanrı, dünyaya gülümser.

"hak edene vereceğim!" dersiniz; oysa bahçenizdeki meyve ağaçları ve otlağınızdaki sürü böyle demez. onlar yaşayabilmek için, yok olmamak için verirler. emin olun ki, gündüz ve geceleri yaşayacak kadar değeri olan insan, ona vereceğiniz her şeyi alacak değerdedir.

vermekten alıkoyacağınız herhangi bir şey olabilir mi? sahip olduğunuz her şey bir gün verilecektir.

10.11.2015

lüks

gabriel-françois coyer

lüks, ısıtan ve yakıp kavurabilen ateşe benzer. zengin evleri sardığında, bizim imalathanelerimizi besler. bir sefa pezevenginin servetini silip süpürdüğünde, bizim işçilerimizi geçindirir. azınlığın zenginliğini azalttığında, çoğunluğun gelirini artırır.

eğer bizim lyon kumaşlarımız, kuyumlarımız, halılarımız, dantellerimiz, aynalarımız, mücevherlerimiz, giysilerimiz, şık möblelerimiz, sofralarımızın lüksü göz ardı edilirse, milyonlarca elin bir anda atıl duruma düştüğünü görürdüm: aynı anda da ekmek için yalvaran sesler duyardım.

27.04.2012

okumak

zülfü livaneli

hayatta anlamlı olan değerler, parayla sahip olunamayanlardır.

zenginlik insana ait bir özellik değildir. para insanın doğal bir parçası değil; kaybolabilir, çalınabilir, soyut bir kavram, birtakım sıfırlar.. kitap, çalışacak insan, eşya alabilirsin; ama bunlar bilginin, dostluğun, paylaşma duygusunun yerini tutamaz. oysa zengin aptallar paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar; bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık, özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar. bu mümkün olmayınca, içleri de boş olduğu için can sıkıntısı başlıyor. konuşacak bir şeyleri olmadığı için tavla, kağıt oyunu falan oynayarak tahammül edebiliyorlar bu hayata ve birbirlerine. veya işkolik oluyorlar; sanki kıtlık koşullarından kurtulmaları gerekiyormuş gibi işlere dalıyorlar. onların yerinde olsam intihar ederdim.

okumak, sadece okumak. okuyan insan, dünyanın aklına yaslar sırtını. o zenginlerin arkadaşları birkaç finansçı, üç beş holding yöneticisi. üstelik içtenlikten her zaman şüphe duyulan ilişkiler içindeler. oysa benim dostlarım dünyanın gelmiş geçmiş en akıllı ve en yaratıcı insanları: aristoteles, platon, ibn rüşd, faulkner, homeros, nietzsche, ibn haldun.. bunları hangi maddiyatla bir tutabilirsin?

19.07.2011

altın sevgisi

thomas more

mezarı olmayanı gökyüzü örter.

doğa altına ya da gümüşe insanoğlunun öyle kolay kolay vazgeçemeyeceği bir değer yüklememiş. nadir bulunduklarından ötürü onları değerli kılan salt insanların budalalığı. buna karşın o müşfik anamız doğa; hava, su ve toprak gibi olmazsa olmazları gözlerimizin önüne sermiş, değersiz ve bir yararı dokunmayacak şeyleri ise bizden olabildiğince uzaklaştırmış.

hazinen çalındı farz et ve sen çalındığından bihaber 10 yıl sonra bu dünyadan göçtün gittin; o 10 yıl boyunca altınların ha bıraktığın yerde duruyor olsun, ha alınıp götürülmüş olsun, senin için artık bir anlam ifade eder mi? nasıl olsa her iki türlü de seninle bir alakaları yoktu ki.

kimseye bir faydası olmayan şu içi boş saygı gösterilerinden gurur duyanlar da aynı şekilde akılsız değil mi? birilerinin huzurunuza başı çıplak olarak çıkması ya da önünüzde diz çökmesi size doğal ve gerçek bir haz verebilir mi? dizlerinizdeki ağrıyı geçirebilir mi mesela? ya da aklınızı başınıza getirebilir mi? böyle sahte haz görüntüsü sergileyenlerin başında, soylu olduklarını düşünüp kendileriyle gurur duyanlar ve böyle atalardan doğmuş olmalarını ellerini çırparak kutlayanlar gelir ki, aslında muhteşem birer delilik örneğidir her biri.

7.10.2010

zengin

nazım hikmet

bizde zenginlerin çoğu okuma yazma bilir, hatta lisan bilir; fakat okumazlar. bunların en büyük alaka merkezleri içki, kumar, dans, kadın gibi, şahsi zevk ve eğlencelerdir. memleketteki hayatla, kültür hareketleriyle hiçbir alakaları yoktur. bunların çoğu memleketle sosyal alakaları bakımından egoist, dejenere bir tipi temsil ederler. orta sınıf ise tesadüfen okur; tesadüfen okuyan tabii ki okur değildir. köylü, memleketin en büyük nüfusunu teşkil eder; fakat okuyup yazma bilmediği için, şehirle hiçbir alakası olmadığı için, şehirliden ve şehirden gelecek fikirden korktuğu için okumaz. köylüye göre şehir, istismar demektir. bizde en çok okuyanlar, yeni nesil ve küçük bir adet teşkil eden entelektüeller ve işçilerdir. halk dersanelerinde ekseriyeti bunlar teşkil ediyorlar. fakat umumi nüfusa nisbeten işçi miktarı az olduğu için, bunlar da geniş bir okur kitlesi meydana getiremiyorlar.

25.02.2010

zenginlik

alain de botton

adam smith "milletlerin zenginliği" adlı kitabında, modern toplumların büyüleyici üretkenliğiyle ilkel toplayıcı ve avlayıcı toplumların kısır kaynaklarını karşılaştırır. smith'e göre ilkel toplumlar fakirlik içinde yaşamaktaydı. hasattan yeterince ürün alınmıyor, temel besin maddelerinde hep bir kıtlık yaşanıyor, kriz zamanlarında çocuklar, yaşlılar ve fakir insanlar "vahşi canavarların" ellerine terk ediliyordu.

oysa modern toplumlarda yenilikçi üretim modelleri ve smith'in deyişiyle "işgücünün eşit pay edilmesi" sayesinde ürünler bütün toplum üyeleri tarafından paylaşılabiliyordu. öyleyse tutup da başka yaşamlar peşinde koşanlar yalnızca romantikler ve cahillerdi: "modern toplumlarda bir işçinin, en fakir kesimden bile olsa tutumlu olduğu ve verimli çalıştığı takdirde yaşamın olanaklarından ve gereklerinden aldığı pay, ilkel toplumlarda yaşayan yabanıl bir işçiye göre çok daha büyük olacaktır."

ancak smith'ten yirmi iki yıl önce, topluma karşı atılan çığlığa benzer bir ses tam tersi yönde üretmişti savını. bu ses, yabanıl işçiden yanaydı. j.j. rousseau, "insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı" adlı eserinde, acaba, diye soruyordu, herkesin düşünmeye alıştığının tam tersi olmasın? ilkel ve yabani işçiyle modern işçiyi karşılaştıracak olursak yabanıl işçi daha zengin olmasın sakın?

rousseau'nun savı zenginlikle ilgili bir teze dayanıyordu: zenginlik, illaki çok şeye sahip olmak anlamına gelmiyordu aslında. zenginlik, sahip olmak istediğimiz şeylere sahip olmak demekti. varlıklı olmak mutlak bir kavram değildi, arzuya bağlıydı ve göreceliydi. paramızın yetmediği bir şeyi arzuladığımızda fakirleşiyorduk, kaynaklarımız her ne olursa olsun. ve elimizdekilerle yetinebiliyorsak eğer zengindik aslında, sahip olduklarımız ne kadar az olursa olsun.

rousseau'ya göre insanları zengin etmenin iki yolu vardı: onlara daha çok para vermek ya da arzularını sınırlandırmak. modern toplumlar ilk bakışta ilk seçeneği gerçekleştirmiş gibi görünüyordu; ancak bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek başarılarını yetersiz kılmışlardı. kendini zengin ve varlıklı hissetmenin en etkili yolu daha çok para kazanmaya çalışmak değildi belki. bizimle eşit şartlarda yaşıyormuş gibi görünen ama zaman içinde bize göre daha zengin olan insanlarla aramıza -pratik ve duygusal olarak- mesafe koyabilmekti. enerjimizi, daha büyük balıklar haline gelmeye çalışmak yerine, etrafımıza daha küçük yoldaşlar toplamaya yoğunlaştırabilirdik. yan yana geldiğimizde kendi boyumuzun bize iç sıkıntısı yaratmayacağı arkadaşlar edinmeliydik.

modern dünyada, geçmişe göre gelirimiz daha fazlaymış gibi görünebilir; ancak modernitenin getirdiği zenginlik yalnızca görünüştedir. aslında artık daha fakiriz; çünkü beklentilerimiz fena halde tetiklenmiş, paramızın yettiğiyle elde edebildiklerimiz arasında derin bir uçurum oluşmuştur. olduğumuzla "aslında olabileceğimiz" kişi arasında dağlar kadar fark vardır artık.

modern toplumlar, yabanıl bir insana göre çok daha güçlü bir mahrumiyet hissiyle baş başa bırakır bizi. rousseau'nun savı da şöyle devam eder: "ilkel ve yabanıl işçi en azından başını sokacak bir yuvası varsa, yiyecek birkaç elma ya da fındık bulabiliyorsa, akşamlarını ilkel bir enstrümanla müzik yaparak ya da keskin taşlarla bir balıkçı kanosu yontarak geçirebiliyorsa bu dünyada hiçbir şeyinin eksik olmadığını düşünebilirdi pekala."

beklentilerimiz azla yetinmek yönündeyse eğer, azla yetinebiliriz. ve eğer beklentilerimizin yüksek olması gerektiği öğretiliyorsa bize, çok kazandığımızda bile kendimizi fakir ve sefil hissederiz.

atalarımızın sahip olduğundan çok daha fazlasına sahip olabileceğimiz beklentisinin ağır bir bedeli olmuştur: olabileceğimizle o anda olduğumuz arasındaki aşılamaz mesafenin doğurduğu sonu gelmez bir endişe yakamızı bırakmaz olmuştur artık.

15.02.2010

üniforma

ece temelkuran

yoksullar, zenginlerle karşılaşmadan önce kılık değiştirirler. zenginlere hizmet etmek üzere girdikleri mekanlarda yoksullara giydirilen üniformalar, insanlar arasındaki eşitsizliği estetize ederken yoksulluğun "kirini" örter.

zenginlerin böyle tuhaf bir yanı var. yoksulluğun üzerini üniformalarla örterler. sanırım birinin kendilerine kölelik etmesi fikri rahatsız ediyor onları. o yüzden bir insandan başka bir şeye benzetmeye çalışıyorlar hizmetkarları. üniformalar bu işe yarar. sakın unutma bunu ve asla bir üniforma giyme.

29.11.2009

servet ve mutluluk

boethius

hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. insanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.

bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir. bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur. ayrıca çok mutlu kişiler müşkülpesent olur ve en ufak bir zorlukla karşılaşmaya alışık olmadıklarından, herhangi bir şey beğenilerine uygun düşmediğinde yere yıkılırlar. en ayrıcalıklı kişilerin mutluluğunu toptan yok edecek şeyler o kadar küçüktür ki!

senin sürgün olarak adlandırdığın yer burada doğanların yurdudur. sen zavallı olduklarını düşünmezsen, hiçbir şey zavallı olmaz. serinkanlılıkla katlandığın sürece her türlü şans sana mutluluk getirecektir. bunalıma düştüğünde, içinde bulunduğu durumun değişmesini istemeyecek kadar mükemmel bir insan olabilir mi? insanın mutluluğundan aldığı tada ne kadar acı karıştığını bir düşünsene! belki ağızda hoş bir tat bırakıyormuş gibi gelir; ama gitmeye niyetlendiğinde hiç kimse onu yolundan edemez. işte dünyevi şeylerin sağladığı mutluluğun ne kadar sefil olduğunu görüyorsun; kendileriyle yetinen kişiyi yüzüstü bırakırlar, endişeyle yaşayanları da zaten bütünüyle tatmin etmezler.

ey ölümlüler, kendi içinizde yerleşmiş olan mutluluğu neden dışınızda arıyorsunuz? yanılgı ve cehalet kafanızı karıştırıyor.

insanların mücevherlere hayranlık beslemesi beni çok şaşırtıyor. yaşamla donatılmış akıl sahibi bir varlığa, nasıl olur da bir canlının hareket yeteneğinden ve iskeletinden yoksun bir şey güzel gelebilir?

ne kadar çok malın olursa gereksinimlerin de o kadar çok olur.

servet kendisine sahip olana hep zarar verir; çünkü hep başkasının malında gözü olan aşağılık yaratıklar dünyanın bütün altınına ya da mücevherine sahip olmanın sadece kendilerinin hakkı olduğunu düşünür. bu yüzden sen sopanın, kılıcın acısını bildiğinden korku içindesin; ama yaşam yoluna çulsuz bir gezgin olarak çıkmış olsaydın, hırsızla karşılaştığında gülüp geçecektin. dünyevi zenginlik ne muhteşem bir şey! ona sahip olduğunda bütün güvenliğini yitiriyorsun!

zenginlik ya da yetke ve yüksek mevki taşıdığı adın hakkını vermiyor. kaderin bahşettiği armağanlar arzulanacak şeyler değildir, doğalarında yaradılıştan iyilik diye bir şey yoktur, her zaman iyi insanlara bahşedilmezler; bahşedildikleri insanları da iyi insan yapmazlar.

kendine sahipsen, asla yitirmeyi göze alamayacağın ve kaderin de senden kapıp götüremeyeceği bir şeye sahipsin demektir.

1.10.2009

zihinsel hazlar

schopenhauer

en yüksek, en çeşitli ve en kalıcı hazlar, zihinsel hazlardır; gençliğimizde bu konuda ne denli çok yanılsak da bu hazlar zihinsel güce bağlıdır. ayrıca, iç dünyası zengin olan bir kişi yazgıdan çok şey beklemez; buna karşılık bir aptal, sonuna dek bir aptal olarak, bir hödük olarak kalır; isterse kendisi cennette, etrafı hurilerle çevrili olsun.

her zaman, bir kişinin ne olduğu ve buna göre kendinde neye sahip olduğu önemlidir. çünkü bireyselliği ona sürekli ve her yerde eşlik eder ve yaşadığı her şey rengini bireyselliğinden alır. her şeyin içinde ve her şeyde öncelikle kendini tadar: bu, fiziksel hazlarda zaten böyledir; zihinsel hazlarda ise daha da geçerlidir.

birinin kendinde neye sahip olduğu, yaşamının mutluluğu açısından en önemli olandır. ama bu esasen çok az olduğu için, açlıkla savaşımın ötesine geçmiş bulunanlar da, henüz bu savaşımı verenler kadar kendilerini mutsuz hissederler. iç dünyalarının boş oluşu, bilinçlerinin yavanlığı, zihinlerinin yoksulluğu onları dostluklar kurmaya yöneltir; ama yine kendileri gibi olanlarla; çünkü similis simili gaudet (lat. davul bile dengi dengine). o zaman hep birlikte oyalanıp eğlenmeye çalışırlar ve bunu da öncelikle duyusal hazlarda, her türden zevkte ve sonunda sefahatte ararlar.

sokrates, satılmak için sergilenen lüks mallara bakarak, "gereksinmediğim ne çok şey var!" demişti.

eksiksiz bir sağlıktan ve kusursuz bir bedenden kaynaklanan sakin ve neşeli bir mizaç; duru, canlı, nüfuz edici ve doğru kavrayan bir zeka; ılımlı, yumuşak bir istenç ve bunlara uygun olarak iyi bir vicdan; bunlar, yerini hiçbir rütbenin ya da zenginliğin dolduramayacağı üstünlüklerdir. çünkü bir kişi kendisi için neyse, yalnız başınayken ona eşlik eden ve başka birisinin ona veremeyeceği ve ondan alamayacağı şey neyse, açıkça bu, onun sahip olabileceği şeyden ya da başkalarının gözünde olabileceği şeyden daha önemlidir. iç dünyası zengin insan tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle eşsiz bir eğlence bulur; öte yandan, ruhsuz biri sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile, can sıkıntısından kurtulamaz. iyi, ılımlı, yumuşak bir karakter kısıtlı koşullarda hoşnut olabilir; öte yandan, hırslı, kıskanç ve kötü biri tüm zenginliğe karşın hoşnut değildir. ama ancak, sürekli sıradışı, zihinsel açıdan olağanüstü bir bireyselliğin tadına varan bir kişi için, genel olarak ulaşılmaya çalışılan hazlar bütünüyle gereksizdir; hatta sadece rahatsızlık verici ve usandırıcıdır.

insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha çok uğraşırlar; oysa insanın mutluluğu üzerinde ne olduğunun, neye sahip olduğundan kesinlikle daha çok katkısı vardır. bu yüzden, bitmez tükenmez bir çalışma içinde, bir karınca gibi gayretle, sabahtan akşama kadar, zaten var olan zenginliğini daha da artırmaya çalışanları bile görürüz. o kişi, araçlar alanının dar ufkundan ötesini göremez: zihni boştur; bu yüzden başka her şeye kapalıdır. en yüce hazlara, zihinsel olanlara ulaşamaz; bunların yerini geçici, duyusal, az zamana ama çok paraya mal olanla, kendine ara sıra izin verdiği şeyle doldurmaya çalışır boş yere. yaşamının sonunda, şansı iyi gitmişse, bu çabasının bir sonucu olarak gerçekten de bir yığın parası olmuştur; bunu daha da artırmayı ya da harcayıp bitirmeyi, mirasçılarına bırakır. ne kadar ciddi ve önemli bir çehreyle sürdürülmüş olsa bile, böyle bir yaşam da en az simgesi bir soytarı külahı olan kadar budalacadır.