sokrates etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sokrates etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7.06.2022

huzur

ahmet hamdi tanpınar

hayatın gafiliydi.

ben sefil, maddi, ayyaş, vazifesinden kaçan bir adamım. benim ömrüm biçare bir israftır.

bizim memlekette aranan kaybolur. şark oturup beklemenin yeridir. biraz sabırla her şey ayağınıza gelir.

albert sorel: dünya gömlek değiştireceği zaman hadiseler sakınılmaz olur.

her şey değişebilir, hatta kendi irademizle değiştiririz. değişmeyecek olan, hayata şekil veren, ona bizim damgamızı basan şeylerdir.

her ninnide milyonlarca çocuk başı ve rüyası vardır.

suyun sesi, aşkın, ihtirasın sesinden kuvvetlidir. karanlıkta su sesi insanın içindeki ölüm mayasının dilini konuşur.

insanın sevdiği bir ev olunca kendisine mahsus bir hayatı da olur.

bir şairin en büyük keşfi, kendi muharririni, iç âlemine doğru kendisini götürecek olanları bulmaktır.

hayat tanzim edilmeye daima muhtaçtır.

dostoyevski, içinde bulunduğumuz çıkmazı en iyi gören adamdır.

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir.

ne olursa olsun kendime mağlup olmayacağım.

uzviyet dediğimiz cihazın ruhla el ele yaptığı o ahenkli miraç ki, hangi göklere çıktığını bilmeden yükseldiğimizi duyarız.

kendi vatanımızda belki hayat şartlarının ve görgüsüzlüğün, öpüşmenin zevkine bile yabancı bıraktığı insanlar vardır.

düşünce ile hayatı ayırmak lazımdır. o, evin herkese açık olmayan tarafıdır. oraya ne aşk ne de hayatın diğer unsurları girer.

vücudun düşüncemin evidir.

bir hikâyenin behemehal bir yerde başlayıp bir yerde bitmesi, behemehal kahramanların kesif şekilde, döşenmiş bir rayda yürüyen bir lokomotif gibi yürümesi lazım mı?

belki hayatı zemin gibi alması, onu birkaç kişinin etrafında toplaması yeter.

aşk, hayatın içimizde gülümseyen yüzü.

hayat mucize ile doludur. hayatın sırrı, gene kendisindedir.

vücutlarımız, birbirimize en kolay verebileceğimiz şeydir; asıl mesele, hayatımızı verebilmektir.

baştan aşağı bir aşkın olabilmek, bir aynanın içine iki kişi girip oradan tek bir ruh olarak çıkmaktır.

bir çocuk fantezisi için insan saadetini tehlikeye atmamalıdır.

hayat, çok defa bir şeye asılmakla kabildir.

zeki bir adam, kötü bir vaziyetten kurtulmasını bilir.

ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir. fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. insanda insanı öldürür. insanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. çalışmaya imkan verecek bir refah!

hayat, etrafında döneceği değerleri bulur. düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür. cemiyette bazı boş ferdi gayelerin yerine mesuliyet duygusu başlar.

acaba, hep alışkanlık mı? hep yanımızdakileri mi seviyoruz?

niçin ruhi hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? maddenin sükununun peşinde miyiz? yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? yoksa zalim zaman nizamından mı şikayet ediyoruz?

herhalde musiki yaptığını bir anda bozan, hal dediğimiz o zaman platformunu, asgari bir gözle dokunup geçme ama indiren nizamıyla bizde bu hasreti en çok konuşturan sanattır ve ney bunun en belagatli aletidir.

derin şekilde hatırladığımız her eserin altında, onunla temas ettiğimiz anın hususiyetleri, bir bakıma bu anın, musikiyi az çok hayatımıza nakletmekten ibaret olan macerası vardır.

şiir, bütün bir hayat, kuru bir yaprak yığını gibi yakıldığı zaman seyredilen parıltıya benzer.

hayatımızı geriye dönemeyecek bir uca taşımazsak, şiirin peteğini nasıl doldururuz?

aldous huxley, "allah var ve görünüyor; fakat sadece kemanlar çalarken." diyor.

vakti olmayanlar acele ederler. herkes kendi zamanının şuuruyla doğar.

en iyi arzulardan bile bir yığın manasız üzüntü doğar. üzüntüler, küçük üzüntüler.

ıstırap günlük ekmeğimizdir. ondan kaçan insanlığı en zayıf tarafından vurmuş olur, ona en büyük ihanet ıstıraptan kaçmaktır.

bir çırpıda insanlığın talihini değiştirebilir misin? sefaleti kaldırsan, bir yığın hürriyet versen, yine ölüm, hastalık, imkansızlıklar, ruh didişmeleri kalır. o halde ıstırap karşısında kaçmak kaleyi içinden yıkmaktır. ölüme kaçmak ise büsbütün korkunçtur. o sadece mesuliyetsiz hayvanlığa sığınmaktır.

insan talihinin mahpusudur. ve bu talihinin karşısında imandan ve bilhassa ıstıraba katlanmaktan başka silahı yoktur.

sokrates, akıllı âşık ihtiraslı âşıktan iyidir diyor. akıl, insanın ayırıcı vasfıdır.

hakikatte bir şafak diye baktığın şey bir yangındır.

hiçbir yara kurcalamakla iyileşmez.

belki insanoğlunda tek kalan hayvani insiyak, küçük kızların, adeta hoşa gitmek için yaşıyor gibi görünmeleridir.

bir insanda fazla gecikilmez. birçok şeyler gibi insanlar da kuyuya benzer. içlerinde boğulabiliriz.

haksızlığı her kabul ediş, daha büyüğünü doğuruyor.

ah bu eşyanın bizden ayrılmaya fırsat bekler gibi halleri..

ne hayat ne eşya bütün değildir. bütünlük insan kafasının vehmidir.

biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz, diğer taraftan bir iktisadi reforma ihtiyacımız var. iş hayatına açılmamız lazım. bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. buna hakkımız da yok. insan birdir. çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur. iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur. o halde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. bize sadece maddi hayatımızı tanzim etmek kalıyor.

25.12.2020

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?

insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

24.09.2020

aristoteles

diogenes laertios

"umut, uyanıkken görülen düştür."

güzelliğin her türlü tavsiye mektubundan daha etkili olduğunu söylerdi. bazılarına göre bu tanımı diogenes yapmıştır, o ise güzelliğin tanrı armağanı olduğunu söylemiştir. 

sokrates'e göre güzellik, kısa süren bir tiranlıktır; platon'a göre doğanın tanıdığı bir ayrıcalık; theophrastos'a göre sessiz bir aldanma; theokritos'a göre fildişinden bir bela; karneades'e göre de korumasız bir krallıktır.

"eğitimin kökü acı, meyvesi tatlıdır."

eğitimli insanların eğitimsizlerden hangi noktada farklı olduğu sorulduğunda, "diriler ölülerden ne kadar farklıysa" dedi. eğitimin iyi günde bir süs, kötü günde bir sığınak olduğunu söylerdi. ona göre, çocuklarına eğitim veren ana babalar, onları dünyaya getirmekle yetinen ana babalardan daha saygıdeğerdir; çünkü biri yaşam bağışlamıştır, öbürü ise iyi bir yaşam.

"dostluk, iki bedende yaşayan tek ruhtur."

büyük bir kentin yurttaşı olmakla övünen birine, "önemli olan bu değil" dedi, "önemli olan, büyük bir ülkeye kimin layık olduğudur."

"çok dostu olanın hiç dostu yoktur."

felsefenin ne yararını gördüğü sorulduğunda, "kimilerinin yasa korkusuyla yaptığı şeyleri bana buyrulmadan, kendiliğimden yapmayı öğrendim." diye karşılık verdi.

"dostlarımıza nasıl davranmalıyız?" diye sorulduğunda, "onların bize nasıl davranmalarını istiyorsak öyle." diye karşılık verdi.

"ışığı gözümüz bizi çevreleyen havadan alır, ruhumuz da bilgiden."

ona göre adalet, herkese hak ettiğini veren bir ruh erdemidir. eğitimin yaşlılığa en güzel yolluk olduğunu söylüyordu.

bir yığın çene çaldıktan sonra, "başını şişirmedim ya?" diye soran gevezeye, "yok canım, zeus hakkı için" dedi, "zaten seni dinlemiyordum ki."

13.05.2019

araba sevdası

recaizade mahmut ekrem

aşk her şeyi unutturur.

"bağımlılığın her türlüsü insanlara türlü maskaralıklar ettirir. özellikle aşk ve sevda insanı hepsinden ziyade maskara eder."

kadınlar çok muzırdırlar. onlar azap meleklerinin yeryüzünde ortaya çıkmış benzerleridir. bizi cennet kapısından cehenneme düşürürler. bir âmâya demişler ki: "eşiniz bir güldür." o da, "dikenlerinden öyle anlıyorum." cevabını vermiş.

sokrates: kadın her türlü fenalığın kaynağıdır.

"oyunda talihi yâr olan aşkta şanssız, oyunda talihi yâr olmayan aşkta şanssız olur." (fransız atasözü)

aristophanes: dünyada kadınlar kadar idaresi zor mahluk yoktur. ne deliler ne de canavarlar onlar kadar kaçınılmaya layık olamaz.

"kız dinle nush ü pendimi kavline sadık ol
gönle rıza-i kaynanayı kul halayık ol
kim der sana ki bir çamura var bulaşık ol
ne kesret ile zahide ne pek de açık ol
olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol" (enderunlu vasıf)

"bir siyeh-çerde civandır
hüsnü mümtaz-ı cihandır
aşkı gönlümde nihandır
bunca dem bunca zamandır" (enderunlu vasıf)

(bir karayağız delikanlıdır.
güzelliği dünyada önde gelenlerdendir
aşkı bunca zamandır gönlümde gizlidir)

sevda -ki bir insanın yalnız gönlüne değil akıl ve fikrine, cüzi iradesine velhasıl bütün duyularına, manevi yetilerine hakimdir- daima şüphe ve kuruntular içinde bulunmaktan hoşlandığından kulak ve göz her işittiği, her gördüğü şeyi onun mizacına göre işitip görmeye, akıl yetisi her hükmünü onun arzusuna göre vermeye mecburdur.

9.03.2018

sokrates

diogenes laertios

"bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir."

satışa sunulmuş malların çokluğuna bakıp birçok kez kendi kendine "gerek duymadığım ne çok şey var!" demişti.

"gümüş sofra takımları ve erguvan giysiler yaşamda değil, tragedyada işe yarar."

insanın bilmediği bir şeyi öğrenmesinin hiç de tuhaf olmadığını söyleyerek ileri yaşta lir çalmayı öğrendi.

evlenmeli mi evlenmemeli mi, diye sorulduğunda, "hangisini yaparsan yap pişman olacaksın." diye karşılık verdi.

kendi dışındaki insanların yemek yemek için yaşadıklarını, kendisinin ise yaşamak için yemek yediğini söylerdi.

"atinalılar seni ölüme mahkum ettiler." diyene, "doğa da onları" diye karşılık verdi. kimilerine göre bunu anaksagoras söylemiştir.

karısının "haksız yere ölüyorsun." demesi üzerine, "yoksa sen ölümü hak etmiş olmamı mı isterdin?" dedi.

"falanca senin hakkında kötü konuşuyor." diyen birine, "iyi konuşmayı öğrenememiş de ondan." diye karşılık verdi.

ksenophon'un şölen'de dediğine göre, boş zamanı kazançların en güzeli olarak göklere çıkarıyordu. ona göre bir tek iyi vardı: bilgi; gene bir tek kötü vardı: bilgisizlik.

3.12.2017

bugünü yaşama arzusu

irvin yalom

hayat birbiri ardına gelen kahrolası kayıplardan oluşur.

thomas kempis: ne zaman insanların arasına çıksam daha az insan olarak geri dönüyorum.

anne sevgisinden yoksun büyüyen çocuklar, kendilerini sevmek, diğerlerinin onları seveceğine inanmak veya başkalarını sevmek için gerekli olan temel güven duygusunu geliştiremezler. yetişkin hayatlarında yabancılaşırlar, içlerine kapanırlar ve başkalarıyla genellikle düşmanca ilişkiler kurarlar.

sokrates: iyi yaşamayı öğrenmek için kişinin iyi ölmeyi öğrenmesi gerekir.

gracian: insanın başkasının meselelerine girmesi, kendi meselesiyle çıkmasıdır.

terentius: ben bir insanım ve insana ilişkin hiçbir şey bana yabancı değildir.

küçükken öğrenilen şey en iyi öğrenilendir.

schopenhauer: her şey olmaya kalkan insan hiçbir şey olamaz.

dün ve yarın yok. geçmiş hatıralar, gelecek özlemler yalnızca memnuniyetsizlik yaratır. zihinsel sükunete giden yol şu anı gözlemekte ve farkındalığımızdan oluşan nehirde rahatsız edilmeden akıp gitmesine izin vermekte yatar.

johanna schopenhauer: şaşaa, rütbe ve unvan genç kızların yüreği üzerinde baştan çıkarıcı bir etki yaratıp onları evlilik düğümüyle bağlar. bu, onları hayatları boyunca en büyük cezaya katlanmak zorunda bırakan yanlış bir adımdır.

chapman: gecenin ruh halinde demlenmeyen hiçbir kalem edebi bir şey yazamaz.

"hayat acı çekmektir. acıya bağlar neden olur; nesnelere, fikirlere, bireylere, hayata olan bağlar. acının panzehiri vardır; arzunun, bağın, benliğin sona erdirilmesi." (buddha)

19.10.2017

putların alacakaranlığı

friedrich nietszche

içimizdeki en cesur bile, gerçekten bildiği şeyi yapmaya nadiren cesaret eder.

"yalnız yaşamak için ya bir hayvan ya da bir tanrı olmak gerek." demiş aristoteles. üçüncü durum eksik burada: ikisinin de birlikte olması gerek: filozof.

yaşamın savaş okulundan: beni öldürmeyen daha güçlü kılar.

kadınların derin olduğu düşünülür, neden? çünkü insan onlarda asla dibi bulamaz. kadınlar sığ bile değildir.

kadında erkeğin erdemleri varsa insan ondan kaçmalı. kadında erkeğin erdemleri yoksa, kendisi kaçar gider.

sokrates: yaşamak, uzun süren bir hastalıktır.

duyusallığın tinselleştirilmesine sevgi denir.

güç insanı salaklaştırır.

bizim yıka basa doldurulmuş liselerimiz, bizim yığınlaştırılmış, salaklaştırılmış lise öğretmenlerimiz yozlaşmış, yetersizdir.

amaçsız olmak ahlak amacı gütmekten daha iyidir.

cesare borgia: 6. aleksander'ın oğlu. her tür kaygıdan uzak serüvenci yaşamı, usta diplomatlığı, romagna'daki kusursuz yöneticiliği macchiavelli'ye prens portresini ilham etti.

demokrasi her çağda örgütlenme gücünün çöküş biçimidir.

insan buyrukçuların çıkarı için eğitilirse bir köle olmayı isteyecek nitelikte salaktır.

11.08.2017

gerçek yaşam

alain badiou

filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.

"yaşam" diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak: işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

paul nizan: yirmi yaşındaydım. bunun yaşamın en güzel çağı olduğunu kimsenin söylemesine izin vermem.

gençlik -der bize nizan- kesinlikle yaşamın en iyi kısmı değildir. o halde, gençlik bir zafer midir, yaşamın bir zaferi midir, yoksa çelişik bir dönem, bir kafa karışıklığı dönemi olduğundan, belirsiz, daha ziyade dayanması güç bir dönem midir?

arthur rimbaud: vaktiyle, eğer yanlış hatırlamıyorsam, bir şölendi yaşamım; bütün kalplerin açıldığı, bütün şarapların aktığı.

daha ileride, metnin sonuna doğru, uçup gitmiş güzel günleri güçlükle hatırlayan bir yaşlı gibi yine şöyle diyecektir rimbaud: vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalsı?

"muzaffer sabahları vardır gençliğimizin 
bir zafer gibi sıyrılıp çıkar gündüz geceden" (victor hugo)

"aşk sabahlarını, şehvet zaferinin tadıldığı sabahları hem ölçülü hem de güçlü bir şekilde anıştırarak, gençlik bir zaferdir." der hugo.

sizi siz yapan özneyi asla kendi evinizi sağlam bir şekilde inşa ederek gerçekleştiremezsiniz; aynı zamanda kendinize doğru yola çıkmayı da bilmeniz gerekir.

sokrates: hiçbir şeyi abartmayalım. iktidar âşıklarının iktidara gelmemesi gerektiğini veri kabul edelim; çünkü eğer iktidara gelirlerse, iktidar talipleri arasındaki savaştan başka bir şey olmaz.

esasen, der sokrates, -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, ön yargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.

"anabasis" yunancada "yeniden yükselerek geri dönmek" anlamına gelir; erişilmesi güç bir istikamete doğru geri dönen ya da yeniden yükselen bir gezginliktir. bu anlamda bir gençlik metaforudur bu. anabasis, pers ülkesinde bir iç savaşa katılmış paralı askerlerin öyküsünü anlatan yunanca bir kitabın adıdır. bu kitabın yazarı, paralı askerlerin komutanı olan ksenofon'dur.

kadın, kendi içinde daima tanrı'nın var olmadığının, var olma ihtiyacı duymadığının dünyevi kanıtıdır. tanrı'dan rahatlıkla vazgeçebileceğimize derhal ikna olmak için bir kadına bakmak, ona gerçekten bakmak yeterlidir. geleneksel toplumlarda kadın bu yüzden gözden uzak tutulur. bu, sıradan bir cinsel kıskançlıktan çok daha ciddidir. gelenek, tanrı'yı ne pahasına olursa olsun hayatta tutabilmek için kadınları kesinlikle görünmez kılmak gerektiğini bilir.

17.01.2017

ütopya

karl marx: gerçeği belirleyen, insanların bilinci değildir; aksine bilinçlerini belirleyen, gerçektir.

maurice merleau-ponty: felsefe, uzaktan sahip olmanın ütopyasıdır. filozof, uyanan ve konuşan insandır ve insan sessizce felsefenin çelişkilerini taşır; çünkü tamı tamına bir insan olmak için, bir insandan biraz az ve biraz fazla olmak gerekir.

georges gusdorf: filozofun görevi, insanlık durumunu aydınlatmaktır.

moritz schlick: felsefemizin gerçek babası, hepsi uzun bir zincirin son halkaları olan ne comte'dur, ne frege'dir, ne poincare'dir, ne russell'dır, ne bir bilim adamıdır ne de mantıkçıdır. bu kişi sokrates'tir. öğrencilerine doğru sorular sormayı öğreten ilk insan odur.

victor brochard: platon'un gözünde tamamen saf gözlem her zaman yaşamın en mükemmel biçimidir.

immanuel kant: hiçbir bilgi içimizde deneyden önce değildir. her şey deneyle başlar.

maine de biran: herhangi bir nesne veya biçim ancak algılayan veya hisseden özne ile ilişkisiyle kavranabilir. ne kadar çok etkilenirsek o kadar az algılıyor ve biliyoruz.

henri bergson: en fazla tutunduğumuz görüşler, en büyük zorlukla farkına varabildiklerimizdir ve onları doğrulamamızı sağlayan nedenler, çok ender olarak, onları benimsememize yol açanlardır.

bossuet: zihnin en büyük problemi, şeylere gerçekte oldukları gibi değil, olmaları istendiği biçimde inanmaktır. bu, tutkularımızın neden olduğu bir hatadır. doğru olsun veya olmasın, istediğimiz veya umduğumuz şeye inanma eğilimi içindeyizdir.

emile durkheim: gerçeğin içinden karşı konulamaz bir ışık yayılır.

albert burloud: yetişkin birçok bilinçte, bazı soyut kavramlar niteliksel evreyi aşamazlar ve hiçbir zaman gerçekten genel haline gelemezler. yücenin, iyi yüreklinin, güzelin ve çirkinin, adilin ve adaletsizin sadece ayrı değil, aynı zamanda açık bir fikrine sahip kaç kişi vardır?

maurice merleau-ponty: dünyaya tutulmuşuz ve bu dünyadan, kendimizi ayıramadığımız için dünyanın bilincine varamıyoruz. eğer bunu yapabilseydik, niteliğin hiçbir zaman hemen kavranamayacağını ve tüm bilincin bir şeyin bilinci olacağını görecektik.

karl marx: filozoflar yalnızca dünyayı farklı tarzlarda yorumlamışlardır; şimdi söz konusu olan, bu dünyayı değiştirmektir.

1.11.2015

sanat

şükrü erbaş

yağmurun tenimde sustuğu, rüzgarın aklımda ıslık çaldığı, güneşin duvarları aşarak kalbime doğduğu o herkese ait günlerden bir gün, çağdaşı bir düşünür için: "iyi de hep öğreniyor; ne zaman bilecek?" diyen sokrates, "başarıyla insana ne yapacağı öğretilmedikçe başarının can sıkıntısına yol açması önlenemez." diyen bertrand russell ve "gökyüzü açık da olsa kapalı da insan sevmedikçe onu göremez." diyen paul eluard el ele vererek, herkesin zamanından kendi zamanıma yeni bir yol açtılar ömrümde.

"sanat, yabancı bir deneyimi, o kişinin kendisinin deneyimini, bizim kendimizin edinmesine yol açar."

daha yakından görebilmek için daha uzaktan bakmak, sanatsal yaratıcılık için, sanatta yabancılaştırma için olmazsa olmaz bir ilkedir. şu ya da bu nedenle içinde yer aldığımız bir etkinliğin, eylemin, durumun olumlu yanları da olumsuz yanları da kendi gerçekliklerinin ötesinde bir değer içerirler. çünkü biz o durumla sıcağı sıcağına bir ilişki içindeyizdir. bu nedenle duygularımız, durumun bütününden çok, o bütünü oluşturan ve bizi kuşatan ayrıntıya odaklanmıştır. abartı kaçınılmazdır ve değerlendirme, överken de yererken de ister istemez haksızlık taşımaya başlayacaktır.

4.10.2015

ironi kavramı

kierkegaard

söylev sanatında sık kullanılan bir söz oyununun adı ironidir ve özelliği, söylenen sözün aksinin ima edilmesidir.

deneyci belirlemeyi kare, sezgisel olanı da çember olarak aldığımız zaman ikisi arasındaki niteliksel farkın sonsuz olduğu konusunda okuyucunun bize katılacağını umuyorum. ksenephon'da amaçsızca dolaşan bilinç, karenin içinde sonsuza dek yürür ve kuşkusuz çoğunlukla kendini kandırır. önünde bir düzlem gören bu bilinç, gerçek sonsuzluğa eriştiğini sanır ve köşeye vardığında bir böcek gibi tepetaklak gider; çünkü sonsuzluk gibi görünen şey aslında sadece karenin bir kenarıdır.

ksenephon'a göre, sokrates öğretisinin çıkış noktalarından biri de yararlılıktır. ancak yararlılık, sadece iyinin iç sonsuzluğuna denk gelen karedir: kendinden çıkıp kendine döner, kayıtsızca uğraklarından herhangi birine doğru gitmek yerine, tümünün ve her birinin içinde hareket eder. yararlının diyalektiği sonsuzdur; ama bu diyalektik aynı zamanda son derece kötüdür. yararlı, iyinin dış diyalektiği, onun olumsuzlayanıdır; ama parçalandığı zaman, hiçbir şeyin dayanıklı olmadığı, bir şekli ve formu olmayan cisimlerin gözlemcinin süreksiz ve yüzeysel bakışlarına göre sıkışıp dağıldığı, her bir tikel varolanın daimi bir hesap işlemi içinde varlığın sonsuzca bölünebilen parçalarından biri haline geldiği bir gölgeler krallığına dönüşür.

yararlı, her şeyin ortasıdır; hatta yararsızın bile. çünkü hiçbir şey mutlak olarak yararlı ya da yararsız olamaz; zira mutlak yararlılık hayatın sürekli değişen akışında, çabucak uçup giden tek bir andır.

sokrates: bir tezek sepeti güzel midir? elbette ve altın bir kalkan da çirkindir; eğer biri işlevi için iyi şekilde yapılmış ve diğeri yapılmamışsa.

safsata, bilginin fenomene karşı sürekli verdiği, bencilliğe hizmet eden ölüm kalım savaşıdır; bu savaş hiçbir zaman sonuca bağlanamaz; çünkü fenomen düştüğü yerden çabucak kalkar. nasıl ki bilgi tek başına, bir kurtarıcı melek gibi, ölüm fenomenini sürüp atar ve hayata dönüştürür; safsata da sonunda sayamayacağı kadar çok fenomen tarafından ayaklar altına alındığını görür.

aristophanes: her birimiz bir insanın tamamlayıcı parçasıyız; pisi balıkları gibi bir bütünün yarısına benzeriz.

aşk, insanın sahip olmadığı bir şeyin eksikliğini hissetmesi ve onu arzulamasıdır.

ironinin doğası, onun hiçbir zaman maskesini çıkarmasına izin vermediği için, hatta ironinin özünde proteus gibi kılık değiştirme zorunluluğu bulunduğu için, ona tutkuyla bağlanan gençlerin çok acı çekmesi de kaçınılmazdır. ironinin nahoş bir tarafı da olduğundan, olağanüstü baştan çıkarıcı ve büyüleyici anları vardır. türlü türlü kılıklara girmesi ve o muhteşem gizemliliği, başlattığı mesafeli iletişim, ayrıca bir de ironistin belli bir uzaklıktan anlaşılma zorunluluğu, bir türlü yakalanamayan ve görkemi sözle anlatılamayan anlama anının hemen ardından gelen yanlış anlama korkusu, insanları kopmaz bağlarla kendine esir eder. birey ironistle ilk temasında, ironistin bireye açıldığı oranda, kendisini özgür bırakılmış ve yücelmiş hissederse de, bir an sonra onun gücüne esir düşer.

kuşkuculuk bile her zaman birtakım varsayımlarda bulunurken, ironi, yaşlı bir cadı gibi, önce görebildiği her şeyi, ardından da kendisini yiyip yok etmek için olağanüstü bir çaba gösterir.

doğulu, vücudundan kurtulmak isteyebilir ve bunu bir baskı unsuru olarak görebilir; ama bunun nedeni daha özgür olmak değil, daha da bağımlı hale gelmektir; sanki özgürce hareket etmek yerine bir bitkinin hayatını tercih etmektedir. bir esrarkeşin buğulu, uykulu esnemesi, düşüncenin genişliğine yeğrid; tıpkı hareketin enerjisindeki aldatıcı bir duraklamanın dolce far niente'sinin (tatlı avarelik) yeğlenmesi gibi.

bu hayat kusurludur ve özlemin nesnesi şekilsizdir.

insan hayatının iki kutup arasında uykulu uykulu dolaştığından söz edilebilir: birinci kutupta ironi, insan ruhunu göreceliliğin ağlarından kurtardığı için sağlıktır; ikinci kutupta ise, hiçlik biçimi dışında hiçbir mutluulğa dayanamadığı için hastalıktır; ama bu hastalık çok az kişinin yakalandığı, daha da azının kurtulduğu, belirli insanlar özgü ateşli bir hastalıktır.

bilge insanlar, başka bir bilgili insanın değil, bilgisiz bir insanın söylediğinden daha fazlasını söylemek için çaba gösterirler; ama bilgisiz insanlar, hem bilgili hem de bilgisiz insanların söylediğinden fazlasını söylemek isterler.

safsata, benlikçi düşüncenin çılgınca ve ahlaksızca debelenmesi; sofist de onun nefes nefese kalmış rahibidir. safsatadaki daimi düşünce, sonsuz bir düşünceler zinciri olmak üzere dağılırken, bu düşünce yığını da aynı yoğunlukta bir sofist yığını ile canlandırılır.

ahlaklı birey iyiyi asla gerçekleştiremez; ancak olumlu anlamda özgür olan birey iyiyi sonsuz olumlu algılayabilir, görevi bilir ve gerçekleştirir.

"her kim canını kurtarmaya çalışırsa onu kaybedecektir." (yeni ahit, luka 17:33)

her bilgede cesaret vardır ve ancak hayatını öne sürecek kadar cesur bir adam onu kurtarabilir. geri kalan herkes, karısını geri getirmek için yeraltına inen orpheus gibidir; tanrılar ona karısının ancak hayaletini gösterirler; çünkü onu, aşkı için hayatını öne sürecek cesareti olmayan samimiyetsiz bir çalgıcı gibi görürler.

herakleitos: birlik, kendi içinde çatışan şeylerin uyuşmasıdır; tıpkı ok ile yay arasındaki uyuşma gibi.

thrasymakhos: doğru insan iyi yüreklidir; ama istediğini bilmez.

hegel: ölüm, hastalık ve nöbete tutulma gibi durumlarda insanlar, eşyanın bilinen ilişkisi içinde henüz belirlenmemiş olan, gelecekteki ya da halihazırdaki bazı durumları kavrayabilirler.

"insan bilgeliği ya çok az şeydir ya da hiçbir şey değildir. ey insanlar! içinizde en bilge kişi, sokrates gibi bilgeliğin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir." (delphoi bilicisi)

her ne kadar cicero sokrates'in felsefeyi gökyüzünden indirip insanların evine getirdiğini yazsa da, onun yaptığı aslında insanları evlerinden ve yaşamakta oldukları yeraltı dünyasından yükseklere çıkarmaktı.

"ceset her nerede ise, akbabalar da orada toplanmış olur." (matta, 24:28)

gorgias: hiçbir şey var olmaz. var olsa bile, bilinemez. bilinebilse bile, başkasına bildirilemez.

olumsuz, kendi içinde yansıyan şeyle ilişki içindeki su gibidir: doğurduğu her şeyin kendisinin çok üzerinde görünmesini sağlarken, karşı olduğu her şeyin kendisinin çok altında görünmesine de yol açma özelliğine sahiptir. ancak olumsuz da, bundan ancak suyun olduğu kadar haberdardır.

schlegel: bir zaman gelecek ki, ikimiz tek bir akıldan, bir bitkinin çiçekleri ya da bir çiçeğin yaprakları olduğumuzu düşüneceğiz. o zaman şimdi umut olarak gördüğümüz şeyin aslında hatırlama olduğunu, gülerek fark edeceğiz.

14.09.2015

bilinmez

şükrü erbaş

generallerin en iyi dostu düşmanıdır. (rus atasözü)

bir varlığın yazılı tarihi yoksa bu dünyada bir hayatı yoktur.

tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

insan denen bilinmeze mektuplar gönderdik biz. üstelik yanıt beklemeden. yaşamak adına başka çaremiz olmadığından; gelecek adına başka çaremiz olmadığından; "insan olmaktan başka" çaremiz olmadığından..

dağıstan'da avarlar, hayatını istediği gibi yaşayamamış insanların mezar taşlarına "100 yaşına kadar yaşadı ama dünyaya gelmedi" diye yazarlarmış. 

huysuz bir kişi için "seyahat, adamı hiç değiştirmedi; gitti geldi ama yine aynı aksi, lanet adam" diyorlar. "gayet tabi" diyor sokrates, "kendisini de beraber götürdü."

günlük hayat bizden, bir ısrar ve vazgeçme bilgisi ister. geçmiş de gelecek de ancak bu bilgiyle bizim olacaktır.

ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

hey sevgisiz toplum! kimse kimsenin yerini yaşayamaz. yüreğindeki "süveyda"ya sahip çık. ütopyanı ellerinle kur ve koru. geleceğin olmayacak yoksa.

24.04.2015

sokratik yaşam

zygmunt bauman

yaşam sanatı üzerine felsefi fikirlerden oluşan yetkin bir incelemede alexander nehamas, avrupalı filozofların sokrates'in şahsından, daha doğrusu ksenofon ve platon'un onun sıradışı yaşam tarzına ilişkin ortaya koyduğu renkli portresinden gizemli bir şekilde büyülenmelerini ortaya koyup açıklamaya çalışır.

bu iki yazarın ölümsüzleştirdiği düşüncelerin hiçbirini sokrates'in kendisi yazmamıştır. sokrates, kendisi haline nasıl geldiğinin nedenlerini bildirmekten kaçınmıştır. nehamas'ın dile getirdiği gibi, sokrates "kendisi hakkında inatla susmuştur."

modern çağın en güçlü düşünürleri ve onların müritleri, hem politik bağlılık duygusu ve değerlerine hem de dünyayı algılayışları ve felsefenin görevine ilişkin keskin ve esaslı farklılıklara rağmen, platon'un sokrates'ini anlamlı ve vakur bir yaşam modeli olarak seçmekte mutabıktılar. üstelik hepsi de aynı nedenle onu seçmişti: sokrates'i -özellikle de platon'un ilk diyaloglarındaki sokrates'i- seçtiler çünkü bu antik bilge ve modern düşüncenin atası, tamamen "kendi kendini yetiştirmiş bir insan", özyaratım ve kendine güvenin erbabıydı. ancak kendi tercih ettiği varoluş biçimini, diğer bütün insanların öykünmesi gereken yegane kıymetli bir yaşam tarzı modeli olarak asla sunmadı.

platon, ancak savunma'dan başlayarak, son diyaloglarında, ani fikir değişimiyle, hem sokrates'in, seçtiği yoldan ayrılmamaktaki tutarlılığını hem de seçimin kendisini evrensel olarak taklit etmeyi salık vermeye başlamıştı. ancak, platon araştırmacıları arasında yaygın olan fikirlerle mutabık olan nehamas'ın belirttiği gibi, kendini sokrates gibi felsefeye adamanın saygın bir yaşam için tek reçete olduğuna okuyucularını inandırmak üzere platon'un başvurduğu savlar, hem ikna edici olmaktan uzak hem de yetersiz ya da kusurluydu ve karşı konması da görece kolay savlardı.

sokrates'i takip edilecek bir model olarak öneren büyük modern filozoflara göre, "sokrates'i taklit etmek" kişinin kendisini, kişiliğini ve/veya kimliğini özgürce ve özerk bir şekilde oluşturması demekti. bu, sokrates'in kendisi için yarattığı kişiliği veya kim oluşturmuş ve icra etmiş olursa olsun bir başka kişiliği kopya etmemek demekti. kişinin yaşamını "sokratik tarzda" yaşamasının anlamı, kendi kendini tanımlamak ve kendini ispatlamaktı; ayrıca yaşamın, erdemleri ve kusurlarından (tasarının hem tasarlayanı hem de uygulayanı olan) "müellif"in tek başına sorumlu olduğu bir sanat yapıtından başka bir şey olamayacağını kolayca kabul etmek demekti. başka bir deyişle "sokrates'i taklit etmek", sebatla taklidi reddetmek demekti; ne kadar değerli olursa olsun "sokrates"in -veya bir başkasının- kişiliğini taklit etmeyi reddetmek demekti.

sokrates'in tercih ettiği, titizlikle oluşturduğu ve emek vererek kendisi için geliştirdiği yaşam modeli, kendi kişilik tarzına mükemmel biçimde uymuş olabilir, ancak bu, sokrates'in yaptığı gibi yaşama önem veren herkese ille de uygun düşmez. sokrates'in kendisine kurduğu ve tereddütsüz, sebatla sadık kaldığı özgül yaşam tarzını körü körüne taklit etmek, onun mirasına ihanet etmek, mesajını yadsımak demektir. bu, insanların her şeyden önce kendi akıllarını dinlemelerine ve bu münasebetle bireysel özerklik ve sorumluluğa çağrıda bulunan bir mesajdır. böyle bir taklit, bir fotokopi makinesine ya da tarayıcıya uyabilir, ancak asla özgün bir sanatsal yaratımla sonuçlanmayacaktır; oysa -sokrates'in varsaydığı gibi- insan yaşamının hedefi özgün bir sanatsal yaratım olmaktır.

10.03.2015

kelimeler şehri

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da, yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

william hazlitt: özgürlük aşkı, başkalarına duyulan aşktır; iktidar aşkı ise kendi kendimize duyduğumuz aşk.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

alfred döblin: sanatta yönteme yer yoktur, ahmaklık daha iyidir.


alfred döblin: bitmiş kitap beni ilgilendirmez; ancak yazılmakta olan, sıradaki kitap beni ilgilendirir.


eric ormsby: kimi zaman, kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdüklerine inanıyorum ve bana, bilhassa güçlü duygularla dolu olduğumuz anlarda konuştuğumuzda ya da yazdığımızda, yardımımıza nazır birtakım hecelere ya da birtakım uygun ifadelere atlayıp bir gezintiye çıkmaktan başka pek bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor.


sokrates bilinçli bir şekilde şunu öğretmişti: "kendini bil!" am
a kendimi nasıl bilebilirdim; hem bilecek hem de bilinecek olan bensem?

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, öteki'nin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur, bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

"her şeyi görmüş, coşkudan yeise bütün duyguları tatmıştı.
her şeyin, her gizli yerin, tufan'dan önce olup bitenin sırrına ermişti.
dünyanın ucuna kadar gitmiş ve uzun yolculuktan bitkin; fakat sapasağlam olarak dönmüştü." (gılgamış destanı)

franz kafka: ilerlemeye inanmak, onun zaten gerçekleşmiş olduğuna inanmak anlamına gelmez. çünkü buna inanmak denmez.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

oscar wilde: ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, öteki'ni görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

jorge luis borges: iyi bir dize ya hiç kimseye ait değildir ya da edebiyata aittir.

kierkegaard: filozofların gerçeklik üzerine söyledikleri bitpazarında bulunan bir tabelada yazanlar kadar yanıltıcıdır: "burada ütü yapılıy." çamaşırlarını getirirsin ve kandırıldığının farkına varırsın: tabela, satılmak üzere oradadır.

bellek, zamanın akışının yanı sıra, geçmişimizin mahzenleriyle olan bağımızdır.

jorge luis borges: gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur.

cervantes: eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış. içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar "senin" ve "benim" kelimelerini bilmedikleri için.

tarihsel gerçek, olup bitenler değildir; tarih, bizim olduğuna hükmettiğimiz olaylardır.

don quijote'u düzenli bir toplumdaki deli bir adam yerine koyan her okumaya karşılık, onu delirmiş ve adaletsiz bir dünyanın en rasyonel adalet arayıcısı olarak gören biri mutlaka çıkacaktır.

berkeley: var olmak algılanmaktır. (esse est percepi)

17.09.2013

how i met your mother

herkesin bir yükü vardır. bu, hayatın gerçeğidir. ama tıpkı her şeyde olduğu gibi biri size yardımcı olursa bu yükü taşımanız kolaylaşır.

tüm yapılan istatistikler evde silah bulundurmamanın bulundurmaktan çok daha güvenli olduğu gerçeğine işaret eder.

imparator penguenler. birleşme öncesinde erkek ve dişi penguenin birbirlerini selamladıklarını biliyor muydunuz?

insanlar yerlerini bilmezlerse kimse mutlu olamaz.

güzel bir kravat takmış bir adamdan daha seksi bir şey olamaz. güzel bir kravattan anlayan kadın dışında.

"bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir." (sokrates)

evrenden istediğiniz her şeyi dileyebilirsiniz; ama sonuçta, hazır olduğumuzda yalnızca görmek istediğimizi görürüz.

iki tip erkek vardır: aramasını istediğin ama aramayan erkekler ve aramamasını istediğin ama sürekli arayan erkekler.

yalanlar, birilerinin gerçeklerle kirlettiği güzel hikayelerdir.

birisiyle çıkmaya başladığında karşındaki kişiyi tanımak için derse giriyormuş gibi hissedersin; ama sonra ayrıldığında öğrendiklerinin hiçbiri işe yaramaz.

23.04.2013

ermeni soykırımı

alberto manguel

adolf hitler, 1939'da polonya'nın istilasından kısa süre önce askeri bakanlar kuruluna şunu soruyordu: "yani bugün artık ermenilerin imha edilmesinden söz eden kaldı mı?"

hitler'in retorik sorusunun binlerce cevabı var; çünkü osmanlı türk hükümetinin emriyle bir buçuk milyon ermeni'nin kıyıma uğradığı korkunç onyıldan beri, dünyadaki don quijote'lar tekrarlayıp duruyor: "işte affedilmez bir zulüm, işte unutulamaz kötülük, işte son derece adaletsiz, korkunç bir eylem. imkansıza inanmak isteyebilirsiniz, büyük suçun asla işlenmediğine. ama işlendi. söyleyebileceğiniz hiçbir şey bu trajik olayı silemez."

hitler'in döneminden beri dünya nazi almanyası'nın mezalimini mahkum etti, mahkum etmeye de devam ediyor ve bizzat almanya bu mezalimi kabul etti, kabul etmeye de devam ediyor. "evet" diyor almanlar, "bu oldu. atalarımız adına pişmanız ve bağışlanmayı diliyoruz, böyle bir şey mümkünse eğer. burada, topraklarımızda olanları unutmayacağız, kimsenin unutmasına izin vermeyeceğiz. bunun bir daha olmasına da izin vermeyeceğiz."

ama türkiye, en azından türk hükümeti, ne yazık ki henüz bu kabul aşamasına erişmedi. dünyanın dört yanındaki kabul eden o binlerce sese rağmen, türk toplumunun büyük bölümü, sanki hitler'in sorusuna bir suç ortağı sessizliğiyle kuvvet kazandırmaya çalışırmış gibi, tarihi olguları teslim etmeyi hâlâ reddediyor: bütün anadolu nüfusunun, o sırada bölgede mevcut olan en eski nüfusun, bir buçuk milyondan fazla erkek, kadın ve çocuğun, 1909 ve 1918 yılları arasında, şair carolyn forche'nin deyişiyle "çağımızın ilk soykırımı"nda imha edildiğini reddediyor.

hrant dink her ciddi gazetecinin, her dürüst entelektüelin, kendine saygısı olan her yurttaşın istediğinden fazlasını istemiyordu: hakikatin kabul edilmesini. katledilmesi, sokrates'in "dünyada, ait olduğu devlette pek çok hatanın ve hukuka aykırılığın meydana gelmesini vicdanına dayanarak önleyen hiç kimsenin canını kurtarması mümkün değildir." sözünü doğruluyor. hrant dink bunu biliyordu mutlaka ve sokrates'in çıkardığı şu sonucu da: "adaletin hakiki savunucusu, kısa süreyle bile olsa sağ kalmaya niyetliyse eğer, mutlaka özgürlüğünü özel hayatla kısıtlayıp siyaseti kendi haline bırakmalıdır." böyle bir kısıtlama, dink'in anladığı ve sokrates'in kendisinin de bildiği gibi imkansızdır; çünkü yaptığımız her şeyin, verdiğimiz her kararın, sivil yurttaşlar olarak belirttiğimiz her fikrin siyasi sonuçları vardır.

siyaset, tanım olarak, birkaç kişinin iktidar koltuklarını işgal ettiği ve diğerlerinin de geri kalan pek çok rolü üstlendikleri ortak bir etkinliktir. toplumlarımızın kendilerini olduğundan daha az farklı gösterme ve daha fazla kendileri gibi olma mücadelesinde hiçbir yurttaş gözden çıkarılamaz, hiçbir ses yararsız değildir.

hrant dink, basılan son yazısında "tek silahım, samimiyetim" diye yazmıştı. sokrates'in de gayet iyi bildiği gibi samimiyet, birden fazla şekilde ölümcül olabilen bir silahtır. bu, dink'in son dersiydi: hakikati arayan kişi susturulabilse de, samimiyeti, nihayetinde yalanı ortadan kaldıracaktır.

21.12.2012

doğruyu söylemek

michel foucault

kim hakikati söyleme hakkına sahiptir, kim bunu bir ödev olarak görür ve kim kendinde bunu yapacak cesareti bulur?

galenos: başkalarının hatalarını görürüz; ancak, kendimizinkiler söz konusu olduğunda kör oluruz.

bir insan birtakım ahlaki niteliklere sahipse bu, onun hakikate erişebilme imkanı olduğunun ispatıdır.

bir konuşmacının çoğunluğun inandıklarından farklı, tehlikeli bir şey söylemesi, o kişinin parrhesiastes olduğunun güçlü bir işaretidir.

parrhesia'da* konuşmacı özgürlüğünü kullanır ve kandırma yerine dürüstlüğü, sahtelik ya da sessizlik yerine hakikati, hayat ve emniyet yerine ölümü, yaltaklanma yerine eleştiriyi, kendi çıkarını koruma ve ahlaki kayıtsızlık yerine ahlaki ödevi tercih eder.

iktidarını kullanan insan, ancak onu eleştirmek ve böylece iktidarına ve emirlerine bir sınır koymak üzere parrhesia kullanan biri varsa bilge olabilir.

euripides: en cesur ruhlu insanı köle yapacak tek bir şey vardır, o da anne ya da babasının yaptığı utanç verici bir şeyin sırrını haiz olmaktır.

seneca: kendimden hiçbir şeyi saklamam, hiçbir şeyi görmezden gelmem. kendimle bu şekilde hoşbeş etmek dururken neden hatalarımı olduklarından küçük göstereyim ki?

sokrates: ruhunun iyi olup olmadığını anlamak isteyen bir adamda bulunması gereken üç özellik vardır: bilgi, iyi niyet ve açıksözlülük.

dio chrysostom: korkan bir insan kral olma konusunda asla bir köleninkinden daha büyük şansa sahip olamaz. 

galenos: ruhun herkesin bildiği tutkuları vardır: öfke, gazap, korku, keder, haset ve şiddetli şehvet.

sorunsallaştırma, gerçek bir somut duruma verilen bir cevaptır.

* parrhesia: hakikati söyleme konusundaki dürüstlük.

31.05.2012

uzun lafın kısası

albert camus: terör, kin dolu yalnızların insan kardeşliğine sundukları saygıdır.

moliere: bol yemekli sofralar birer cinayet sofrasıdır.

carlos fuentes: bir insanın dikkatleri kendisine çekmesinin en iyi yolu, yokluğuna dikkat çekmektir.

diogenes laertios: bayağı insanların tanrılarına inanmamak kutsala saygısızlık değil; tanrıları, bayağı insanların düşünceleriyle nitelemek kutsala saygısızlıktır.

francis bacon: talih bir pazara benzer. insan biraz beklemeyi bilirse, çoğunlukla fiyatlar düşer.

sokrates: ruhunun iyi olup olmadığını anlamak isteyen bir adamda bulunması gereken üç özellik vardır: bilgi, iyi niyet ve açıksözlülük.

lenin: sonunda devlet gücünü artırmamış bir devrim örneği yoktur.

herbert spencer: bütün tartışmalara karşı kanıt olan ve insanı sonsuz cehalette bırakmaktan vazgeçmeyen, tüm bilgilere engel oluşturan bir prensip vardır. bu, araştırmadan önceki yargıdır.

jorge amado: bir filozof için bir hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

simone weil: kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

pauline melville: gerçek benlik yalnızca ölümde kendini gösterir.

tolstoy: eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

15.04.2012

secretum

francesco sorti / rita monaldi

büyük sahtekârlıklar, büyük olanaklara ihtiyaç duyar. ve bunlara sadece devlet sahiptir.

her tuhaf ve açıklanamayan ölüm, devletin ya da onun gizli güçlerinin bir komplosunu işaret eder.

"kaderin iyi de olsa, kötü de; hiçbir şey arkadaştan daha güvenilir değildir; ama onu en kolay saraylarda değil kırlarda bulursun."

gerçeğe ulaşma arzusu yakıcı bir şekilde hissedilmiyorsa asla ulaşılamayacaktır.

hiçbir edip, ne kadar büyük olursa olsun düzeltiyi reddetmemelidir; çünkü kendi bilgisinin yanılgısına düşmeyecek adam yoktur.

herkes gizeme bayılır. insanlığın yarısı kendi amaçlarında giz sahibi olmak isterler. öteki yarısı da kendilerine yarar sağlamak için bu gizi çözmeye çalışırlar.

aziz augustinus: iyiliğin yokluğundan kötülük doğar.

"büyüklerin özel nefretlerinden halkların mutsuzlukları doğar."

sophokles: hayat, mantık aranmadığı zaman daha güzeldir.

işinden yorulup evine döndüğün zaman merdivenin başında seni bekleyen kızını görmek kadar güzel bir şey yoktur. öyle neşe ve hevesle bekleyen çocuk seni karşılar; seni kucaklar, öper, seni karanlık düşüncelerden kurtaracak pek çok tatlı söz söyler, seni oynatır ve kederini, gamını dağıtır.

"ne mutlu ruhta yoksul olanlara; çünkü tanrının krallığı onlarındır." (incil)

delinin özelliği, kendinden hoşnut olmamasıdır.

dünyayı yerinden oynatmak için bir çocuğun masumiyeti yeter. hiçbir şey ondan güçlü değildir.

solon: çok varlıklı insan eğer büyük nimetlerin tadını çıkararak hayatını iyi bir biçimde sonlandıramadıysa, gündelik yaşayandan daha mutlu değildir.

"gerçeğin olmadığı yerde gerçekmiş gibi yapmak en iyi şeydir."

insana hem kendi hem başkaları için zamansız bir bilgelikten daha tehlikeli bir şey yoktur.

iskender bütün dünyayı fethetti
bir kölenin verdiği içkiyle öldü
dara canını kurtardı savaşlardan
bessos'un hançerine kurban gitti

dünya tek ve devasa bir ziyafettir ve ziyafetlerin yasası şudur: "ya iç ya defol!"

insan anlamadığı şeyden korkar.

en korkunç düşman iki kulağımızın arasında uyuyandır.

platon: seven kişinin çılgınlığı bütün çılgınlıkların en iyisidir.