31.12.10

uzun lafın kısası

feodor gladkov: en iyi memurlar budalalardır. görmeyi ve almayı bilirler.

aslı erdoğan: her şeyi yitirdiğinde elinde yalnızca hayat kalır.

edmundo paz soldan: adaleti sağlamanın pek çok yolu vardır ve hukuki yolları izlemek bunlardan biri değildir. 

felicien challaye: yaşamak için para kazanmak gerekir ama, para kazanmak için de yaşamamak gerekir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

g.b. shaw: biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

howard stern: öldüğünüz zaman gerçekleşecek olan şudur: bir kutuya konulmak ve solucanlar tarafından yenmek.

emile zola: tehlikenin gözünün içine baktın mı onun sana zararı dokunmaz.

muriel barbery: evren boşlukla el birliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır.

platon: felsefe, insanların ve toplumların güçlü oldukları çağlarda yararlıdır; zayıf oldukları zamanlarda ise acınacak bir şeydir.

ursula k. le guin: bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın. suç yaratmak istiyorsanız, yasalar koyun.

ernesto sabato: tüm devrimler olanca saflıklarıyla ve özellikle de öylelerse, pis bir polis bürokrasisine dönüşmeye mahkumdur; bu sırada en büyük ruhların sonu zindan ya da tımarhane olur.

29.12.10

oz

bütün sıçanlar batan gemiden ne zaman kaçacaklarını bilirler.

eğer şairleri dinlerseniz başa gelen kötü olayların hayatı değiştirdiğini söylerler. sevdiğiniz kadını ya da bacaklarınızı kaybederseniz, içinizdeki güzelliği birden fark edersiniz. şairler işte bunu söylerler. işin aslı böyle değildir. büyük, kötü bir olaydan sonra, sadece daha fazla kendiniz olursunuz.

ihtiyacımız olan şeyi biliriz. tüm zamanımızı istediğimizi nasıl elde ederiz diye planlayarak geçiririz; kimin yardımı dokunur, yolumuza kim çıkar diye. hamlemizi yaparız ve kimi zaman şanslıyızdır. tam da istediğimizi elde ederiz ve hayat daha berbat hale gelir.

ne dilediğine dikkat et kardeşim. çok ama çok dikkat et.

lisedeki tarih hocanızın, insanlığın gidişatını büyük liderlerin verdiği kararların değiştirdiğini söylediğini hatırlıyor musunuz? sürtük yalan söylüyordu. sezar'ı siktir et, lincoln'u siktir et, gandhi’yi siktir et. dünya sizin ve benim yüzünden dönüyor, bilinmeyen kişiler yüzünden. devrimler olur çünkü yeterince ekmek yok.

"ölüm kesindir, hayat değil."

her gün yeniden doğarsın ve seçimini yaparsın.

daha fazla hapishaneye ihtiyacımız yok, daha büyüğüne, daha iyisine. daha iyi bir adalete ihtiyacımız var. kaybetmenin ya da kazanmanın önemli olmadığını söylerler, önemli olan nasıl oynadığın derler. bence bu saçmalık. önemli olan kazanmaktır kardeşim. oyunun mantığı budur.

mercier ile camier

samuel beckett

bu cennet gezegende, mercier ve camier en özgür ve en yararlı konuşmaları meyhanelerde yaptılar. sonunda düşüncelerini berraklığa kavuşturan bir ışık belirdi ve şu noktalar aydınlandı:

1. paranın yokluğu bir beladır. ama yararlı bir şeye dönüşebilir.

2. kaybolan kaybolmuştur.

3. bisiklet çok yararlı bir araç. ama kötü kullanıldığında tehlikeli olabilir.

4. insan parasız pulsuz olduğunda kafası işlemeye başlar.

5. iki gereksinim vardır: insanın duyduğu gereksinim ve bu gereksinimi duyma gereksinimi.

6. sezgileri insanı çılgınlıklara sürükleyebilir.

7. ruhun kustuğu şeyler asla kaybolmaz.

8. ceplerin her geçen gün kaynaklarından biraz daha yoksun kaldığını duyumsamak en güçlü kararlardan vazgeçmek için yeter de artar bile.

9. bir erkek pantolonu, özellikle bacak aralarına indirilip orada gözlerden ırak açılabilmeli ve testisler, mide bulandırıcı işemeyle ilgili her türlü sorundan bağımsız, kimseler görmeden dışarı çıkarılıp havalandırılabilmelidir. ardından don da aynı yöntemle değiştirilmelidir doğallıkla.

10. yaygın bir inanışın aksine, tanrı'nın yok gözüktüğü yerler vardır doğada.

11. kadınsız ne yapardık? başka delikleri keşfe çıkardık.

12. ruh: bir başka üç harfli sözcük.

13. yaşam üzerine söylenmemiş ne söylenebilir? birçok şey. götüyle iyi nişan alamadığı, örneğin.

28.12.10

solgun bir gül dokununca

behçet necatigil


çoklarından düşüyor da bunca
görmüyor gelip geçenler
eğilip alıyorum
solgun bir gül oluyor dokununca

ya büyük şehirlerin birinde
geziniyor kalabalık duraklarda
ya yurdun uzak bir yerinde
kahve, otel köşesinde
nereye gitse bu akşam vakti
ellerini ceplerine sokuyor
sigaralar, kağıtlar
arasından kayıyor usulca
eğilip alıyorum, kimse olmuyor
solgun bir gül oluyor dokununca

ya da yalnız bir kızın
sildiği dudak boyasında
eşiğinde yine yorgun gecenin
başını yastıklara koyunca
kimi de gün ortası yanıma sokuluyor
en çok güz ayları ve yağmur yağınca
alçalır ya bir bulut, o hüzün bulutunda
uzanıp alıyorum, kimse olmuyor
solgun bir gül oluyor dokununca

ellerde, dudaklarda, ıssız yazılarda
akşamlara gerili ağlara takılıyor
yaralı hayvanlar gibi soluyor
bunalıyor, kaçıp gitmek istiyor
yollar ya da anılar boyunca
alıp alıp geliyorum, uyumuyor bütün gece
kımıldıyor karanlıkta, ne zaman dokunsam
solgun bir gül oluyor dokununca

dokunuşlar

güngör tekçe



elma çöpü altı ayda yok olur
cam şişe dört bin yılda
insan bir anda bir anda

kuş havai
dala konar konar kalkar
dal uçar
kuş kalır

her zaman daha hüzünlü
tren tarifesinde rakamlar
ayrılanlardan

en sabırsız tekerler
en çok mahkum toprağa

herkes kirlidir biraz
kimi çiçek tozuyla
kimi insan tozuyla

öylesi yalnız bir adam
kendi evine girmeden önce
hep zilini çalardı

büyük kuşlar toprağa düşer sonunda
büyük düşler büyük aşklar kanatlarında
gök küçük kuşlar mezarlığıdır

27.12.10

kızılöz

fakir baykurt

bir ara caminin önünde vali beyimiz dedi ki, "genel meclis'e önerelim de, köyün adı değişsin. kızılöz çok kötü!" ne diyeceğimi şaşırdım. "vali beyimiz, çok affedersin ama, kızılöz bu köyün kadim adıdır. belkim atamız adem'den kalmadır. değişir mi?" tilki gibi kıstı gözlerini: "değişir, değişir!" dedi. ataların günü başka, şimdi başka. kızıl'ın anlamı kötüdür. kötü dedim mi, orda dur! güzel bir ad buluruz yerine. zaten de, güzel bir köy. daha da güzel olacak. güzelöz deriz mesela; kızıl'ı değişir, öz'ü kalır."

kaymakam efendimiz geldi. dedi: "kızılöz köyünün adı değişti. il meclisi karar aldı; güzelöz oldu. yakışanı da budur!" böylece bizim "kızılöz", "güzelöz" oldu.

25.12.10

öğle uykusundan uyanırken

melih cevdet anday

öğle uykusundan uyanırken deniz yükselirdi, bilirdim, hep gün o saatte yükselirdi. kendimi büyümüş bulurdum. birbiri arkasına uyanırdım. koştuğumu anlamadan. cilalı taş ormanları içinden geçerdim. düş, doğaya dönüşürdü. yoksa hangi çiçek büyüyebilir ki! uykunun çiçekli perdesi duvara vurmuştu ama o sabırsız, damıtık, büyü bilmez ışık, imgelemin bütün haritasını parça parça ediyordu. her uyanışında dünyayı baştan yaratan çocuğu tanrı korusun! parçaları toplamaya başladım ağır ağır.

bellek bir kalıtımdır. öç duygusu kişiliğin kanıdır. duvar ancak düşle aşılabilir. araf hem inançsızlığımızın, hem de korkaklığımızın imidir; insan, cennetle cehennemden başka bir şey daha olsun istemiştir. ağırlık, ölümün yaşlanmasıdır. öz niteliklerin tümü tedirgindir. ne geceden günü, ne de günden geceyi çıkarabildim. ama tanrı'ya hiç özenmedim. bunca acıyı nasıl barındırdım. kaç kez bulamadım kendimi. şiir, baş dönmesinden başka nedir ki!

nice düşüncemi bulutlar gibi rüzgara bıraktım. tümü eksiktir bu yüzden. ruh, yalnızlığın akrebidir. yalnız olan, gerçekte yalnız değildir, saldırıya uğramış bir insandır. çünkü akıl, doğar doğmaz ölen bir böcektir. delilik bu böceği her gün yeniden dünyaya getirir. bir gerçeğin düşünü sonsuzca görmek, gerçeği yadsımaktan başka anlama gelmez. ben hem ölüm, hem yaşam olmak isterdim hep. gerçekte uyanmak, bize dinlenelim diye verilmiştir. yoksa düşlerin ağırlığı altında beyin çarçabuk tükenir. ölüm uyumaksa, büyük bir işkence demektir. cehennem uyumaktır.

doğada giz yoktur. kuşlara bakın, konacak yeri çok ararlar. rüzgarın bir tüneği olmaması bundandır. delilik bugün saygın bir hastalıktır. saçmayı yalnız deliler bilir. insanın öyle günleri olur ki, bir ses duyar, duyduğuna inanmaz; bir şeye basıyorum sanarak atlar; oysa üstüne basacağı bir şey yoktu; bir geminin uzaklaştığını sanır; oysa kendi de içindedir; güçsüzlük duyar; oysa bütün güç ayaklarının altındadır; karmaşık sandığı basit, basit sandığı karmaşıktır; yitirdiğini kazanır, kazandığını yitirir; ölecek iken yaşar, yaşayacak iken ölür; konu yok iken söz bulur, sözü bulduğunda konuyu unutur. ama yaratan odur, kendini öldürür.

düşler de, anılar gibi eski duyumların tozlarıdır. çünkü gelecek ve şimdi birdir. "ruhum bütün dünyadadır." anlamak, yapabilmek demektir. yalnızlık, insanı güçlendirdiği ölçüde yararlıdır. bir kezlik varoluşu anlayana ne mutlu! öznel zaman her şeyi varoluş anları ile ölçer. bu anlar eşdeğerli değildir. gizil güç! insanı doğuran sensin.. yaşam sınırsızdır.

24.12.10

antonius ve kleopatra

william shakespeare



yaradılışımızın garip bir cilvesi de bu
en isteyerek yaptığı şeylerden
pişmanlık duyuyor insan

sevgide ölçü mü aranır
dilencilerin olsun öyle sevgi

kötü haber dert açar getirenin başına

işlenmeyen düşünce tarlasını yaban otları sarar
kötülüklerimizi yüzümüze vurmaksa
düşünce tarlamızı sürmek gibidir

hor görüp başından attığını
yok olunca yeniden bulmak istiyor insan
bugün en çok sevdiğimiz şey dönüp dolaşıp
en az sevdiğimiz şey oluyor yarın

durgunluğun paslandırdığı yürekler
belalı da olsa bir değişiklik özlüyor

tanrı yardımı geç gelir; ama gelmemezlik etmez

her gün hangi meseleyi çıkarırsa ortaya
onun sırası gelmiş demektir

yaş yıpratamaz o kadını
alışkanlık tüketemez sonsuz değişmelerini
başka her kadın uyandırdığı isteği doyurup giderir
o en çok doyurduğu zaman acıktırır insanı

elleri ne yaparsa yapsın yüzleri dürüsttür insanların

büyük işler ikinci adama çok görülür; bunu bil
buyruğunda olduğumuz komutan uzaktayken
bize fazla ün kazandıracak bir işi yapmamak
yapmaktan daha iyidir

gösterilmeyen sevgi, çok kez sevgi olmaktan çıkar

zaman, haber doğurma sancıları içinde
her dakika yumurtluyor bir tane

ağlama sakın, bir damla gözyaşın senin
kazanıp yitirdiğim her şeyden üstündür

kudurmuş öfke korkusuzluğa varan bir korkudur
güvercin de bu hale gelince saldırır şahine

yiğitlik akla kafa tutar oldu mu
kendi kullanacağı kılıcı kendi körletir

büyüklüğün elden gitmesi daha acı gelir
canın bedenden çıkmasından

hayır, umut istemem artık, en olmayacak
en korkunç ne gelecekse buyursun gelsin başıma
ama umut eksik olsun! acımız bahtımıza denk
bu acıyı verenin kendisi kadar büyük olmalı

ama ey tanrılar, insan kalmamız için
biraz kusur katarsınız hep mayamıza

yılan dediğin yılanlığını hiç şaşmaz, yapar

tanrılar niçin yükseltir insanları
bir gün onlara kızmaya hak kazanmak için

böyle birden yok oluveriyorsa insan, ey dünya
vedalaşmak bile gerekmez seninle

23.12.10

cep telefonu

paulo coelho

cep telefonu dünyayı tam bir çılgınlığa götürüyor. ayda sadece 5 euro'ya, londra'da oluşturulan dahiyane bir sistem aracılığıyla, bir çağrı merkezi size 3 dakikada bir standart bir mesaj gönderebiliyor. etkilemek istediğiniz biriyle konuşacağınızı bildiğiniz zaman, sistemi harekete geçirmek için belirli bir numarayı tuşlamanız yeterli. telefon çalınca hemen açarsınız, mesajı görüntülersiniz, hızla okursunuz ve "haa, bu bekleyebilir." dersiniz (elbette bekleyebilir; ısmarlama bir mesajdır zaten). böylece, konuşmakta olduğunuz kişi kendini önemli biri gibi hisseder ve işler daha hızlı çözülür; çünkü işleri başından aşkın biriyle konuştuğunu sanır. 3 dakika sonra konuşma bir başka mesajla kesilir, baskı artar ve servisi kullanan kişi telefonunu 15 dakikalığına kapatmayı seçebilir ya da yalan atıp telefona mutlaka yanıt vermesi gerektiğini söyleyerek, konuşmakta olduğu münasebetsizden kurtulmaya karar verebilir.

tüm cep telefonlarının kapatılmasını gerektiren tek bir durum vardır. ne ki, resmi yemeklerde, bir oyunun ortasında, bir filmin en önemli sahnesinde ya da bir opera şarkıcısı en zor aryalardan birine başlarken değil; böyle anlarda cep telefonlarının çaldığını hepimiz duymuşuzdur. hayır, insanların, cep telefonlarının tehlikeli olabileceğine inandıkları biricik an, uçakta şu alışılmış yalanı duydukları andır: "uçuş güvenliğini tehlikeye sokabileceği için tüm cep telefonlarının kapatılmasını rica ederiz." buna hepimiz inanırız ve uçuş görevlilerinin isteğini yerine getiririz.

bu efsane nasıl yaratıldı peki? yıllar önce, havayolu şirketleri yolcuları koltuklarına takılı telefonları kullanmaya ikna etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. dakikası 10 dolara gelen bu konuşmalar cep telefonlarıyla aynı transmisyon sistemiyle yapılıyor. bu oyun tutmadı; ama efsane varlığını sürdürdü; uyarıyı, kalkıştan önce uçuş görevlisinin okuması gereken yasaklar listesinden çıkarmayı unutmuşlardı. kimsenin bilmediği ise, her uçuşta en az iki-üç yolcunun cep telefonlarını kapatmayı unuttuğuydu; kaldı ki, laptop'ların internete bağlanmasında cep telefonlarıyla aynı sistem kullanılıyordu. üstelik bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde hiçbir uçak bu yüzden düşmedi.

şimdi yolcuları fazla ürkütmeden ve fiyatı düşürmeden bu uyarıyı değiştirmeye çalışıyorlardı. uçuş moduna geçirilebiliyorsa cep telefonunuzu kullanabiliyordunuz. bu tür telefonlar ise dört misli daha pahalı. bugüne kadar hiç kimse "uçuş modu"nun ne olduğunu açıklamış değil; ama insanlar böyle kandırılmaya ses çıkarmıyorlarsa kendileri bilirler.

özgürlük

paulo coelho

insanlar özgürlükten bahsediyorlar ve bu biricik haklarını savundukça ailelerinin isteklerine daha çok boyun eğiyorlar; yaşamlarının geri kalanını birlikte geçirmeye söz verdikleri insanlarla evliliklerine, ekonomiye, yaptıkları diyetlere, yarım kalmış projelere, "hayır" ya da "bitti" demeyi bir türlü beceremedikleri sevgililerine, hiç sevmedikleri insanlarla öğle yemeği yemeye mecbur oldukları hafta sonlarına esir oluyorlar. lükse, lüksün görüntüsüne, lüksün görüntüsünün görüntüsüne köle olanlar. kendilerinin seçmediği ancak onlar için en iyisinin bu olduğuna inandırıldıkları bir yaşantının kölesi olanlar. ve birbirinin aynı günler ve geceler geçirenler, "macera" kelimesinin sadece kitaplarda geçen bir sözcük ya da daima açık duran televizyonda bir hayal olduğu günler ve geceler; ve ne zaman önlerinde yeni bir kapı açılsa "ilgilenmiyorum. havamda değilim" diyenler. oysa hiç denemedikleri bir şey için hazır olup olmadıklarını nereden bilebilirler? ancak bunu sormanın bir anlamı yok; gerçek ise içinde büyüdükleri ve alışkın oldukları dünya düzeninin bozulmasından korkmalarıdır.

bazıları mutlu görünüyor ama bu konu üzerinde fazla düşünmüyorlar. diğerleri planlar yapıyor: bir kocam, yuvam, iki çocuğum, şehir dışında bir evim olacak. bunlara sahip olmak için uğraşırken matadora bakan boğa gibiler: içgüdüsel tepkiler veriyorlar, hedefin nerede olduğu hakkında hiçbir fikirleri yokken aptalca hareket ediyorlar. araba alıyorlar; bazen bir ferrarileri bile oluyor ve yaşamın anlamının bu olduğunu düşünüyorlar ve asla bunu sorgulamıyorlar. oysa ruhlarında taşıdıklarını bile bilmedikleri keder, gözlerinden okunuyor.

herkes mi mutsuz bilmiyorum. hepsi bir şeylerle meşgul; fazla mesai yapıyor, çocukları, kocaları, kariyerleri, dereceleri, yarın yapmayı planladıkları, satın almak istedikleri, başkalarından aşağı kalmadan sahip olmak istedikleri ve buna benzer şeyler için endişeleniyorlar. çok az kişi gerçekten "mutsuzum" diyor. çoğu "iyiyim. her istediğime sahibim" der. sonra ben "seni ne mutlu eder?" diye sorarım. yanıt: "bir insanın sahip olmak isteyebileceği her şeye sahibim: bir aile, ev, iş, sağlıklı bir hayat." yine sorarım: "yaşam sadece bundan mı ibaret?" yanıt: "evet, bu kadar." ısrar ederim: "öyleyse yaşamın anlamı iş, aile, bir gün büyüyecek ve sizi terk edecek çocuklar, gerçek bir sevgiliden çok, bir arkadaşa dönüşecek bir zevce ya da koca. ve elbette bir gün gelecek iş de bitecek. bunlar olduğunda ne yapacaksınız?" yanıt: yok. hemen konuyu değiştiriverirler.

hayır, aslında söyledikleri: "çocuklar büyüdüğünde, kocam -ya da karım- tutku dolu bir aşıktan daha çok arkadaşım olduğunda, emekli olduğumda her zaman yapmak istediğim şeyi yapmak için zamanım olacak: seyahat edeceğim." soru: "ama şimdi mutlu olduğunuzu söylemediniz mi? zaten hep yapmak istediğiniz şeyleri yapmıyor musunuz?" yine çok meşgul olduklarını söyleyecek ve konuyu değiştireceklerdir.

ısrar edersem, daima yokluğunu duydukları bir şeyle yanıt verirler. işadamı henüz istediği anlaşmayı yapamamıştır, ev kadını daha fazla özgürlük ve daha çok para sahibi olmak isteyecektir, aşık delikanlı sevgilisini kaybetmekten korkar, üniversiteden yeni mezun genç mesleğini kendisinin mi seçtiğini yoksa mesleğin kendisi için mi seçildiğini merak eder durur, diş hekimi şarkıcı olmak istemiştir, şarkıcı politikacı olmayı, politikacı yazar, yazar da çiftçi olmayı hayal eder. kendi seçtiği işi yapan biriyle karşılaştığımda bile, onun da ruhu hala azap içinde kıvranıyordu. henüz huzura da kavuşmamıştı.

bilmek bir şey değiştirmiyor. insanlar hatırlamak ve sahip oldukları uçsuz bucaksız büyülü potansiyeli kabul etmemek için ellerinden geleni yapıyorlar; çünkü bu, derli toplu küçük evrenlerini altüst edebilir. hepimizin yeteneği var; sadece düşlerimizin peşinden gidecek ve işaretleri izleyecek cesaretimiz yok. belki de keder bundan kaynaklanıyor.

hepimiz büyüyor ve şekil değiştiriyoruz, düzeltilmesi gereken bazı zayıflıklarımızı fark ediyoruz, her zaman en iyi çözümü bulamıyoruz; ama duvarları veya kapıları ya da pencereleri değil, içimizdeki boşluğu, içinde ibadet ettiğimiz ve bizim için en sevgili ve önemli olanı beslediğimiz boşluğu şereflendirmek için, her şeye rağmen dimdik ve dürüst biçimde ayakta kalmak için çabalamayı sürdürüyoruz. 

bazı şeylerin gitmesine izin vermek işte bu nedenle önemlidir: onları serbest bırakmak. gevşek olanı kesmek. insanların hiç kimsenin işaretli kağıtlarla oynamadığını anlaması gerekiyor; bazen kazanırız ve bazen de kaybederiz. hiçbir şeyi geri almayı bekleme, yaptıkların için takdir edilmeyi bekleme, ne kadar zeki olduğunun keşfedilmesini bekleme ya da aşkının anlaşılmasını. daireyi tamamla. gururlu, yetersiz ya da kibirli olduğun için değil, sadece artık, onun senin yaşamında yeri olmadığı için. kapıyı kapat, plağı değiştir, evi temizle, tozdan kurtul. geçmişte olduğun kişi olmayı bırak ve şu anda kimsen o ol.

mutluluğa yol açan şeyin aşk olduğu fikri modern bir buluştur, on yedinci yüzyılın sonlarından bugüne gelir. o günden beri insanlara aşkın sonsuza dek sürmesi gerektiği ve aşkın yaşanacağı en iyi yerin de evlilik olduğu öğretildi. geçmişte arzunun uzun ömürlü olmasıyla ilgili çok daha kötümser düşünülürdü. son on yılda, evlilikle ilgili beklentiler oldukça arttı, bireysel gelişimi tamamlamaya giden yol gibi görüldü, hayal kırıklığı ve doyumsuzluk da onunla birlikte arttı.

insanlar üzgün; çünkü kendi hikayelerinin tutsağı onlar. herkes yaşamın asıl anlamının bir planı izlemek olduğuna inanıyor. bu planın kendi planları mı olduğunu yoksa bir başkası için mi yapıldığını asla sorgulamıyorlar. deneyimler, anılar, diğer insanların fikirlerini ve daha birçok şeyi topluyorlar ve bu belki de başa çıkabileceklerinden çok daha fazla oluyor. ve işte bu nedenle hayallerini unutuyorlar.

22.12.10

yayla

fakir baykurt

birçok şey sakıncasıyla güzeldir.

ben bizim köylülerin uyanacağını sanmıyorum. dünyaya buzağı gelmiş, öküz gider bunlar. oylarını götürüp yalancı dürzülere kakarlar. ulan insan yalana bir kanar, iki kanar, sürekli kanmaz ki!

nane kokusu, ana kokusu; fesleğen kokusu, oynaş kokusu.

boş oturmaktansa boşa çalışmak iyidir.

dedikleri kadar varmışsın. gönlümün ortasına kurdun tahtını!

bozuk, hem de yorgun bir yönetim bizimki! tükenmiş bir sınıf ve onun bürokrat kadroları ancak bu kadarını yapabiliyor! tükenmiş, iflas etmişler.

acı, her şeyi bastırıyor.

"sınırlarımız ve olanaklarımız içinde cipi çalıştırıp gülcan'ı hastaneye götüreceğiz, sayın hocam! size bunun için yalvarmaya geldim. altan'a baktı. kendisinin yirmi, yirmi beş yıl öncesini buldu çırpınışlarında. bir süre böyle yalvaracak, ardından saldırıya geçecek. biliyor şimdi böyle olanın az sonra nasıl olacağını. "benim bunu istemediğimi düşünmüyorsun herhalde, değil mi altan? böyle düşünürsen, yanlıştan yola çıkmış olursun. sen de, arkadaşların da, önce doğruyu bilin. biz burda bir üniversite ekibiyiz. amacımız ve sınırımız saptanık. burda sadece bir kazı yapmakla görevliyiz. bir cipimiz var. bir de hastamız. hastanın şehirdeki hastaneye en hızlı araçla gitmesi gerekiyor. yol durumu kötü. başka araç yok. üstelik her durumda en uygun araç bir land rover cip. o da bizimki. aracı verelim, sorun çözülsün. sorun + araç = amaç! mantık böyle gösteriyor. ama işin bir yanıdır bu ve görünüşüdür. öz ise değişiktir. çünkü bu cip, halkın sağlık işleri için ayrılmış değildir. kazı hizmetleri için ayrılmıştır. lastik ve yakıt giderleri kazı hizmetleri için ayrılmıştır. şoförü de bunun içindir. biz bunu, o amaç yerine bu amaç için kullanırsak, yasa önünde sorumlu düşeriz. bunu yapamam! yapmak isterim. fakat yapamam. burda iki şeyi kesin ayırmak zorundayız: duygularımızın dediğiyle, aklımızın dediğini."

"hiçbir şey candan değerli olamayacağına göre, bütün bürokratik koşulları aşıp karar vermek gerekir, hocam. sorun budur. bir aydın ve hoca olarak bizim önümüzde böyle bir sınavla karşı karşıyasınız şimdi! özür dilerim. kusurumu hoş görün; ama açık sözle anlatılmak istenirse durum budur."

"gene aynı tezi savunacağım. duygularımla gülcan'ın tam yanındayım. ama devletin resmi cipini başka bir iş için kullanma konusunda aklımı duygularımın yanında bulamıyorum. duygularım o yanda, aklım bu yanda kalıyor. üstelik cip yalnız benim sorumluluğumda. sizin için burda sadece görüş ileri sürmek var; sorumluluk yok. yarın bir kovuşturma yapılırsa, sorular bana sorulacak. böyle bir soruşturma olabilir; iki kez iki dört! adım asım al gibi biliyorum bunu."

"daha çok gençsin! çok saf, çok arısın! herkesi kendin gibi arı, duru sanıyorsun. ama üniversitenin genellikle ne çirkin bir kurum olduğunu bilirim. yükselebilmek, daha iyi pozisyonlar ele geçirebilmek için yaparlar. başka hesapla yapanlar da çıkar. bunları bilirim ben. sizin bilmeniz gerekmez. keşke bilmeden kalsanız. bizim üniversitemizin bozulmuş yanından bütünüyle haberiniz olmasa, çok daha iyi. ülke için iyi, halk için iyi, üniversite için iyi. çünkü bu kötü özellikler yayılgandır. hemen geçer sizlere de. böylece hastalığı oluşturan mikroplar bu jenerasyondan öteki jenerasyona ulaşmış olur."

elindeki dereceyi silkti altan. "vakit geçiyor, hocam! oysa saniye yitirecek durumda değiliz! anlıyorsunuz değil mi? şehir uzak üstelik. geçten geç karar verirseniz, korkarım, işe yaramayabilir!"

"buraya kadar getirdiğim düzgün bir sicilim var. yarın dekan olmam söz konusu. rektör olmam söz konusu. bu sicili şu ya da bu duygusal gerekçeyle bozamam. söylenecek şeyleri söyledim altan, bundan sonrası söylenenleri yinelemek olur. kanımca buna gerek yoktur."

halka yarayışlı olmayan bilim, bilim değildir. bilimse bile, bizim istediğimiz bilim değildir.

"insanlar bir isteği kafalarına taktı mı, işte böyle saplantı oluyor. birden dallanıp budaklandı, sadece öğrencilerin şehre ulaştırılmasına ayrıldı, vermek yüzde yüz zorunlu; ama ben vermiyorum! görevle ilgili bir kurala uymak istediğimi kimse anlamıyor. bir kızın sağlığını kurtarmaya yardımcı olurken, bütün akademik geleceğimi sakıncaya atmamı istiyorlar. bir bilim adamının kolay yetiştiğini sanıp, kendimi harcamamı bekliyorlar. basit halkın idrakine, hele bizdeki bozkır felsefesine hiçbir zaman güvenmedim. bir parça sağduyu gösterdikleri zaman bile yalınkat ve sığ oluyorlar."

"serpil, kızım! seni ne kadar sevdiğimi, pek çok olan özelliklerini ne kadar yürekten takdir ettiğimi söylememe gerek yok, sanırım. çok duygusal davranıyorsun evladım. şu anda senin ve arkadaşlarının hocanız olarak, insan olarak, gülcan çakır'a ben hepinizden çok üzülüyorum. bay çakır kendisi de, gerçekten erdem sahibi, sevdiğim bir kimse. kızı da ayrıca çok takdir ediyorum. onlar ne güzel gözler öyle! bir insan olarak o güzel gözlerin şu dağ başında ölümün eline terk edilmesine gönlüm razı olamaz. fakat bir bilim adamı, her şeyden önce serinkanlı olur. soruna serinkanlı yaklaşır. ekibimiz buraya gelmeseydi, gülcan gene burda olacak ve sancılanacaktı. o zaman ne yapacaktı bay çakır? türkiye'de her sancılanan çocuğun yanında bir kazı ekibi bulunamaz. türkiye'nin bugünkü durumunda, yurttaşların sağlık sorununa henüz çözüm yoktur. başka ülkelerde yönetimler, bir yandan gagarin'i, titov'u, bir yandan aldrin'i, armstrong'u aya, uzaya gönderir, merih'e araç indirirken, biz daha yerleşme alanlarımızın hepsine yol götüremedik ve doktorlarımızı dürüst bölüştüremedik yurda. yüzeyden çözümlerle kendimizi tatmin olmuş sayamayız, serpil kızım! bırakalım şimdiye kadar böyle gelmiş olanı; ama birer aydın olarak, böyle gitmesin diye ne yapılması gerekiyorsa, onun savaşımını verelim. gülcan çakır konusu, duygularımızla tartılıtsa, acıdır. ama aklımızla tartılırsa, 'bütün'ün yanında bir küçük noktacıktır."

altan sürdürdü konuşmasını: "bizim daha gerçek anlamda 'gerçekçi' olabilmemiz için biraz daha deneyime ihtiyacımız var. hoca bey'i her durumda bizim gibi düşünür, davranışları da bizimki gibi olur sanıyoruz. olanak var mı? o şimdi bütün maddesel, sosyal, kültürel yaşamıyla bizlerden ve gülcan'dan ayrı bir insan. fakülte'de bir kürsünün şefi. onu elinden kaçırmak istemez. altında arabası, önünde dekanlık, rektörlük gibi parlak gelecekler var. bunları yitirmek istemez. biz genç aydınlar çok farklıyız hocamızdan. onun için, biz yaparız; onlar konuşur. biz korkmayız, onlar çekinir. onlar her zaman hesaplı davranmayı seçer. biz belki biraz paldır küldürüz; ama gerekli olanın üzerine hızla yürürüz. şimdi deöyle bir durumun içindeyiz. hiç vaktimiz yok. bu cümle çok söylendi; fakat gene de çok vakit yitirildi. hemen önerilerime geçiyorum. eğer bir şey yapacaksak. iyi düşünelim ve karar verelim. kazı işine el koyuyoruz, bir! hoca bey'i ve ali şirin bey'i, planımız sonuçlanıncaya kadar çadırlarında kapalı tutuyoruz, iki! cipe ve şoföre el koyup gülcan'ı şehre götürüyoruz; üç! eğer gerçekçiysek, yapılacak iş budur!"

şehirde çarşısı, kırda yönetimi bozuk bir ülkenin orman yolu düzgün olabilir mi?

hangi dediğini tuttum öğretmenlerimin? yaşam nereye çekerse, oraya gidiyorum.

"ben de haklıyım! elimde yetki yok! işçi sigortası'na kayıtlı, hem de karnesi yanında olmadı mı, şu kapıdan içeri babamı sokamam!"

zeke gelin'e bakıp yutkundu. "onca yolu uykusuz tüketti! günlerdir uyumadı doğru dürüst! nasıl dayandı? acıya bunca dayanıklı olması iyi mi bir halkın? acaba halkımızı anlatmak için bilmem gerekenleri biliyor muyum? acaba altan biliyor mu? halkım biliyor mu sonsuz sabırlı olmanın kötülüğünü? öbür dünyada cennet var diye başını hep eğmesi, eğmesi; başını kaldırmaktan korkması, hep korkması.."

senin onları anlayabilmen için, onların seni anlaması gerekir!

fazla mı telaşlı yüzü, yoksa kanıksadı mı? biliyor mu her yüzün anlatmakla bitmez öyküleri olduğunu? yoksa öyküleri olsa ne olacak diye geçiştirmek mi istiyor bıkıntıyla?

"başınız sağ olsun! gerek kalmadı!"

ne çok öğrendim kısa zamanda!

öksüz mıstık pınarı'nda durdular. suyunun çok güzel olduğunu biliyor uzatmalı. hemen indi. doldurup boşalttı ciğerlerini; salladı kollarını havada. sonra içti dinlene dinlene. izin verdi; jandarmalar da içti. dinlenip birer daha içtiler. uzatmalı, "sen direksiyonun başında bekle!" dedi nuri'ye. topladı erleri çevresine. fısfıs ederek yukardaki görevle ilgili buyruklarını söyledi. "şakşuk! göz açtırmak yok! karşı gelene dipçik! hem de şakşuk yere toza! iki dakikanın içinde birbirine bağlayacağız itleri! hiç yüz vermeye gelmez anarşiklere! hımmm! ulan siz devleti ne sanıyorsunuz puştlar?"

uzatmalı, yukarı düzlüğe çıkardı öğrencileri. ileri geri biraz gezindi önlerinde. ellerinin birini manevra kayışına takıp konuşmasını sürdürdü: "bütün sorun nedir, bilir misiniz sayın öğrenciler? yasaları egemen kılmak! anladınız mı? açık söylüyorum, hiçbirinizin saçında, sakalında öğrenciyi andırır görünüş yok; anlaşıldı mı? fakat şimdi bunlar söz konusu değil! çadırlara girip beş dakika içinde eşyanızı toplayın! yalnız beş dakika izin verdim, altı değil! haydin, marş marş!"

21.12.10

the beatles

peter wicke

beatles'ın kuruluş hikayesi liverpool'un allerton semtindeki quarry bank grammar school'da başlamıştı. okulun öğrencilerinden 15 yaşındaki john lennon, 1955 yılında okul arkadaşlarından oluşan quarrymen adlı bir dörtlü kurmuştu. çok basit çalgılarla müzik yapan bu tip gruplara "skiffle" deniyordu. elemanları ve ismi birçok kere değişen grup en sonunda yarı profesyonel bir şekil aldı ve 1960 yılından itibaren bodrum katlarındaki, britanya'ya özgü salaş kulüplerde müzik yapmaya başladı. ellili yıllardan kalma bu kulüpler gençler için bir sığınak görevi yapıyordu. o yıllarda gençlerin dükkan ve büroların alt katlarını kulüp haline getirmesi, dış dünyadan ayrı olması, toplumdaki çatışma potansiyelini düşürüyordu.

beatles'ı ilk defa 1962 yılında liverpool'daki cavern club'da dinleyen beatles grubunun menajeri georg martin kulübün atmosferini şöyle betimlemekte: "kulüp ağzına kadar tahta sıralarda oturan teenager'larla dolmuştu ve ortada dans edecek yer yoktu. duvarlardan sular sızıyordu. bunca rutubet varken, sahnede gençleri elektrik çarpmaması doğrusu bir mucizeydi. her taraf nemliydi ve her yerden sular damlıyordu. nemin ve terin karışımı duvarlarda su damlacıkları haline geliyordu."

20.12.10

suskunlar

ihsan oktay anar

voyvoda yolunu diklemesine kesip ta küçük kule kapısı'na kadar giden o upuzun taş merdiveni tırmanmaya başlayan eflatun, çağrının bu yol üzerinde bir yerden geldiğinden emin gibiydi. ama kendisine seslenenler, başlarında kırmızı tunus fesleri, hem aşk hem de fiyaka olsun diye göğüslerine dövdürdükleri kadın isimleri, sine perçemleri ve kuşaklarında kulaklı yatağanları ile bu yolda nedense bir aşağı bir yukarı, avare avare yürürken birbirlerine ağalık taslayan, kavga gürültü çıkarmaya adeta yeminli şu bıçkınlar ve kopuklar olamazdı. havanın iyice kararmaya başladığı o saatte, bu tür bitirimlerden sakınarak, çevresine bakına bakına basamakları çıkan eflatun bu yoldaki bazı evlerin kapı üstlerine, ne hikmetse, kırmızı fener asılı olduğunu gördü. bu evlerden tambur, def dümbelek ve çalgı çağanak sesleri geliyor, şuh kadın kahkahaları erkek naralarına karışıyordu. galiba burası pek tekin bir yer değildi. üstelik bazı hanımlar da sokaktaydı. hatta telli pullu, gözlerine sürme ve kaşlarına rastık çekmiş bu kadınlardan biri, ayaklarında demir pabuçlar, boynuna nefir ve omzuna da çıkın asmış, eli asalı ihtiyar bir dervişin kolundan çekiştire çekiştire, "baba! baba! gel içeri! sana bedava!" diye bağırıyor, yüzü bu davet karşısında kızaran ihtiyar derviş de, "la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyül azim! o nasıl söz kızım!" diye bu hanımdan kurtulmaya çalışıyordu.

işte bu evlerden birinin kapısı açıldı ve dışarıya, suratı kıpkırmızı, merhemle burulup uçları dik tutulması gereken gür bıyığı lif lif, tel tel dağılmış, başındaki kalafatın rengine bakılırsa küçük rütbeli olması gereken bir yeniçeri zabiti çıktı. arkasından ışık sızan kapıda, biri yaşlı diğeri ise nispeten daha genç iki de güzelce hanım vardı. kaşlarına rastık ve gözlerine de sürme çeken bu kadınlar, fettan fıngırdak halleriyle, kırıta kikirdeye yeniçeriyi uğurluyorlardı. yeniçeri bir ara eflatun'u süzer gibi olunca delikanlı olduğu yerde kalakaldı ve bu adama bakmaya başladı. bu elbette büyük bir hataydı. eflatun'un gözlerini üzerinde hisseden yeniçeri sinirlenerek delikanlıya bağırdı:

"ne var? ne bakıyorsun öyle dik dik? belanı mı arıyorsun?"

eflatun ise çekine çekine, "hiç olur mu öyle şey efendim?" diye cevap verdi. "kulaklarım yalan söylemiyorsa bana seslenen sizsiniz. yanınıza yaklaşıp bir hacetiniz, bir emriniz mi var diye soracaktım. ama yenge ile konuşuyordunuz. bu yüzden rahatsız etmek istemedim. üstelik valideniz de kapıdaydı. neşeleri bol olsun! gelen kahkahalara bakılırsa evde de galiba kerimeleriniz var. belki de kına gecesi yapmaktalar. namuslu bir koca ve bunca kızı yetiştirmiş bir baba olan size, saygıda kusur ettiysem lütfen affediniz!"

öfkeden kuduracak gibi olan yeniçeri, "bre gavat! aba altından baba ölçen bu aşifteleri nasıl olur da benim akrabam sayarsın!" diye bağırıp eflatun'un suratına okkalı bir şaplak çarparken, kadınlar da adamın bu sözlerine bozulmuş olacaklar ki, "aşk olsun! biz aşifte miyiz ayol?" diye söyleniyorlardı.

bazıları var ki buraya gelir ve huzur bulur; yine bazıları var ki buraya gelir ve bizler onda huzuru buluruz.

hiç kimseye 'kötüdür' deme. aslında onlar, bilmeden iyilik eden insanlardır.

eflatun kudümün ne olduğunu biliyordu. ama diğer sazın sesi onu hayrete düşürmüştü. bu sazdan üflenen nağmeler, sırrın ufulevi vüsafası olan ehl-i vukuf füsunkarların bezediği o vasi füseyfisada raks ve vüsub eden vüsema gibi birer ufkuhe idiler. ama füsus ki, üflendikçe gönüllerdeki menhus ufunetin uful olduğu, bu fuyuz dolu, tabii bir vus ve vüs'at taşıyan nefesler, hangi yusuf-ı kalbiden nasıl hasıl olur diye sanki, fusul-ı erbaa teessüf ediyordu. üflenenler adeta, şems'in uful ettiği ufka gönderilen canlardan ibaret bir demet vufud idiler.

kalabalık az sonra galata mevlevihanesi'nin avlusunu tıklım tıklım doldurmuştu. cenaze buradaki bir hazirede, "suskunlar" diye anılan küçük kabristanda toprağa verilecekti.

neyzen ibrahim dede gülümseyerek, "kin şeytanın kahkahasıdır." dedi. "bu duygu seni yoldan çıkarmış. tekrar bize katılıp bu duygudan arınmaya ne dersin?"

derviş, "sevsinler!" dedi. "yamak, aşçı olmak ister. aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. paşaların istediği de vezir olmaktır. kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. yazıklar olsun size! ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. kinin ve nefretin ne olduğunu siz nederen bileceksiniz! bu dergahta kötülüklerden uzak yaşıyorsunuz. padişah tarafından korunup kollanıyorsunuz. üstüne üstlük bir de saygı görüyorsunuz. hal böyleyken sizlere kim kötülük yapmaya cesaret edebilir ki! en önemlisi, sizin hiçbir yaranız yok! ya benim yaralarım? işte!"

başlangıçta sükut var idi. ve her yer karanlık idi. ve yaradan yegah makamında terennüm eyledi.

kusur, benim imzamdır. bir ismim olduğu sürece bir kusurum da olacak ve olmalı.

çirkin bir şeyi güzel yapmak mümkündür ama, mükemmel bir şeyi güzel kılmak çok daha zahmetli bir iştir.

kanundur bu: nihai hakikati bir kez görünce, kişi kör olur. çünkü artık başka bir şeye bakmasına hacet kalmaz. yedi iklim dört bucağı dolaşarak nice garaibe şahit olmuş ve bir asra yakın ömür sürmüş cümle maceraperestin gördüğü şeylerin yekununun bin katının bile, bizim gökte gördüğümüz mucize yanında esamesi okunmaz.

gözün vazifesi sadece görmek değil, hakikati görmektir. hakikati gören bir göz, artık başka bir şeyi göremez.

ney-i şerifinizle bu güne kadar üflediğiniz her şey, kusurlu olduğu için kusursuzdu. ama şimdi üflediğiniz, kusursuz olduğu için kusurlu!

insanın alçaldıkça yükseleceğine veya yükseldikçe alçalacağına inanmıyorum! şairane bir söz bu. keşke şairin bu sözü edebi olduğu kadar doğru da olsaydı. ama bir söz, güzeldir diye doğru kabul edilemez. güzel söz başka, doğru söz başka! ben doğruyu söylemeyi tercih ederim; her ne kadar vezinli kafiyeli olmasa da. bana göre insanlar, alçaldıkça alçalır ve yükseldikçe yükselir. ben yükselenlerdenim!

yüzünden iyilik akan birinin, daima sahtekarın teki olduğuna inanırdı.

her musiki, sesin değil de, aslında sessizliğin bir taklidi.

musiki sessizliğe ne kadar yakınsa, o kadar da mükemmel olur.

bu şehirde saygın olmak için ya paraya, ya nüfuza ya da ilme sahip olmak gerektiğini anlamıştı. ama ilim, bu dünya hakkında değil de, asıl ahiret hakkında olduğu zaman geçer akçeydi.

kahin, görebilen tek gözüyle aynaya baktı ve eflatun'u gördü. bu efendi, sessizliği sessizce dinleyerek, galata mevlevihanesi'nin mutfak-ı şerifindeki dibekte kahve dövme işini bırakmadı ve hiçbir zaman da bir mevlevi dedesi olmadı. bu onun, olduğu kişi olmaya devam edeceği anlamına geliyordu. seneler sonra kalbi durduğunda, defnedileceği yer de belliydi: dergahtaki suskunlar haziresi.

gözlerinin ona gösterdiği yegane şey, o uçsuz bucaksız karanlıktı. tıpkı sessizliği dinleyen eflatun gibi, kahin de sustu. belki de susmak, gerçeği anlatmanın tek yoluydu.

19.12.10

16 yaş

duygu asena

şu 16 yaş berbat bir yaş. ne büyükler arasındasın, ne küçükler. hiçbir özgürlüğün yoktur, her şeyine ailen karar verir; ama kafan en az 18'indeki kadar çalışmaktadır. bedenin ise aynı bir büyüğünki gibi. memelerin çıkmış, boyun iyice uzamış, kalçaların, belin son şeklini almış. erkekler sana bakıp iç geçiriyor ve sen küçük olduğun halde derli toplu giyinip derli toplu oturmak zorundasın. çocuk doğurabilirsin, sevişebilirsin, orgazm olabilirsin. ama bunların hiçbirini yapman uygun görülmez; sen küçüksündür. ama aslında sen büyüksündür de; çünkü sokaklarda oynaman doğru değildir, bacaklarını açarak oturamazsın, lunaparklarda eğlenmene bile garip bakılabilir.

josef mengele

isabel fonseca

meşhur nazi doktoru josef mengele, çingenelerle özel olarak ilgileniyordu. toplu olarak öldürülmeleri emri geldiğinde yıkılmıştı; çünkü onlarla ilgili araştırmalarına tutkuyla bağlıydı. yine de, bir tanığın anlattığına göre, saklanmış tek bir çocuk bile kalmaması için tüm kampı karış karış aramıştı. bir önceki gecenin nakliyatından kaçanları kendi arabasına koyup gaz odalarına götürmüştü. çingene çocuklar da isteyerek onun arabasına binmişlerdi; çünkü bu adam onları çok seviyor, onlara her zaman kurabiye veriyordu; mengele'yi çok seviyor ve ona güveniyorlar, "pepi amca, pepi amca" diye bağırarak arkasından koşturuyorlardı.

mengele'nin kliniğinde bulunanlardan biri, onun "tuhaf insanlardan oluşan dehşet verici bir koleksiyonu" olduğunu söylemiştir. bu koleksiyonda bir grup cüce, devler, bir gözü mavi bir gözü kahverengi olan insanlar ve doktorun özel olarak ilgilendiği ikizler vardı. mengele'yle çalışmak zorunda bırakılan hapishane doktorlarından birine göre "çingene kampından alınma saç, göz [ikizlerin gözleri] örnekleri saklıyor; el, ayak ve parmak izi almak için aletler bulunduruyordu. "insanlarla işi bittikten sonra, vücutlarının bazı parçalarını bir kenara ayırıp berlin'deki eski enstitüsüne gönderiyor, geriye kalanını krematoryuma yolluyordu. ikizler üzerindeki otopsiler, krematoryumun yanındaki özel laboratuvarda gerçekleştiriliyordu. ikizlerin çoğu çingene'ydi. çingene ikizlerden bazıları da gerçekten ikiz değillerdi. ikizlerin özel muamele -daha iyi yemekler yiyor, daha iyi ranzalarda yatıyor, dövülmüyorlardı- gördüklerini anlayan bazı kadınlar, aynı boydaki iki çocuğu ikiz diye gönderiyorlardı.

çingenelerde suç işleme oranlarıyla ilgili araştırmalar için "genetik olarak sonraki kuşağa geçen özdeş nitelikler"e ilişkin çalışmalar yapılıyordu; ikizler bu araştırmaların paha biçilmez denekleriydiler. ikizlerin diğer mahkumlardan daha iyi koşullara sahip olduğu doğruysa da bu tüm ikizler için geçerli değildi. bir gece mengele, vücutları parçalara ayırmaya başlamak için sağlıklı 14 ikiz çocuğun kalplerine kloroform enjekte etmişti.

eğer doktorlar arasında hangi hastalığın hastalara daha çok zarar verdiği konusunda bir anlaşmazlık varsa hasta hiç vakit kaybedilmeden incelenmek üzere parçalara ayrılıyordu. mengele, en sevdiği ikizlerini, "muhteşem bir ikili olan" yedi yaşındaki çingene çocuklarını böyle bir "tartışma"yı çözüme kavuşturmak için vurmuş ya da kendi deyişiyle "feda" etmiştir. (çocuklarda tüberküloz olduğundan şüpheleniliyordu.) kesinlikle tüberküloz olmalı, demişti mengele, tutsak doktorlardan birine; bir saat sonra geri dönmüş, "sakin bir şekilde" şunları söylemişti: "haklısın. hiçbir şey yokmuş." aradan geçen sürede iki çocuğu da öldürmüş, akciğerlerini ve diğer organlarını incelemişti.

18.12.10

düello

heinrich von kleist

kuzey italya'da alp dağlarının eteklerinde, locarno'ya yakın bir yerde eskiden italyan bir markiye ait bir şatonun kalıntıları bugün bile st. gotthard yönünden gelindiğinde görülebilir. bir gün bu şatonun sahibesi kapısına dilenmek için gelen yaşlı ve hasta bir dilenci kadına acıyarak şatonun yüksek tavanlı ferah odalarından birinde yere biraz saman serdirdi ve orada yatmasına izin verdi. avdan döndüğünde silahını her zaman koyduğu yere bırakmak için rastlantı sonucu odaya giren marki öfkelenerek kadına yattığı köşeden kalkıp sobanın arkasında bir yere yatmasını emretti. kalkmaya çalışırken sopası cilalı zeminde kayan kadın düştü ve sırtı ciddi bir biçimde incindi. buna karşın zor zahmet ayağa kalkmayı başardı, binbir güçlükle olduğu yerden gösterilen yere geçti ve sobanın arkasına inleyerek yığıldıktan sonra son nefesini verdi.

birkaç yıl sonra savaş ve art arda kötü giden hasat yüzünden para sıkıntısına düşen markiyi floransalı bir şövalye ziyaret ederek güzel bir konumu olan şatoyu satın almak istedi. bu satışı gerçekleştirmek isteyen marki karısına yabancı için yukarıda anlatılan, boş duran, çok güzel ve görkemli döşenmiş odayı hazırlamasını söyledi; ama gece yarısı yabancı bembeyaz bir yüzle aşağıya inip karı kocaya odanın perili olduğunda ısrar edince ikisi de çok şaşırdı. yabancının dediğine göre, gözle görülemeyen bir şey sanki odanın köşesinde saman serili bir yerden kalkmış ve açıkça işitilen ayak sesleriyle odayı geçip inleyerek sobanın arkasında yere yığılmıştı.

neden bu kadar ürktüğünü kendi de çözemeyen marki, konuğunun korkusunu yapmacık bir gülüşle geçiştirmeye çalıştıktan sonra gecenin geri kalan saatlerini onunla birlikte odada geçirmeyi önerdi. ama şövalye markinin yatak odasındaki bir koltukta uyumasına izin verilmesini rica etti ve sabah olduğunda arabasını çağırıp oradan ayrıldı.

bu olay çevrede heyecan yarattı ve şatoyu satın almak isteyen birkaç kişinin vazgeçmesi markiyi çok öfkelendirdi; hizmetlileri bile gece yarısı o odada bir hayaletin yürüdüğünü söylemeye başladıktan sonra bu garip ve anlaşılmaz söylentilere son vermek için bir gece bu işi kendisi ele almaya karar verdi. tasarladığı gibi, akşam olduğunda yatağını oraya yaptırdı ve uyumadan gece yarısını vurduğunda duyduğu, açıklayamadığı sesler onu dehşete düşürdü; sanki biri yerden samanları hışırdatarak kalkmış, odanın bir tarafından öbür tarafına yürümüş ve sobanın arkasında ölmek üzereymiş gibi inleyerek yere yığılmıştı. ertesi sabah aşağıya indiğinde karısı markiz geceki araştırmasının nasıl geçtiğini sorduğunda ürkek bakışlarla çevresine baktıktan sonra kapıyı kapatıp sürgüledi ve söylentilerin doğru olduğunu söyledi. bunun üzerine markiz hayatında hiç korkmadığı kadar korktu, kocasından onun önünde olayı bir kez daha soğukkanlılıkla denemeden kimseye bir şey söylememesini rica etti. ama o gece hem onlar hem de yanlarına aldıkları sadık uşakları açıklaması olmayan, sanki bir hayalete ait aynı sesleri duydular. şatoyu ne olursa olsun bir an önce elden çıkarmak istedikleri için uşaklarının önünde onları saran dehşeti saklamayı başardılar ve olayı kesinlikle çözümlenecek önemsiz bir rastlantıya bağladılar. üçüncü günün akşamı bu işi çözmeye kararlı karı koca kalp çarpıntıları içinde bir kez daha yukarıdaki konuk odasına çıktılar. rastlantı sonucu evin bağlanmamış köpeğiyle odanın kapısında karşılaştılar ve nedenini fazla düşünmeden köpeği de odaya aldılar; belki de yanlarında üçüncü bir canlıya ihtiyaç duyuyorlardı. aşağı yukarı saat on birde ikisi de yatağın üzerine oturdular. masada iki mum yanıyordu, markiz giyinikti, marki de dolaptan çıkardığı kılıcını ve tabancalarını yanında hazır tutuyordu. konuşarak oyalanmaya çalışırken köpek odanın ortasında başını ayaklarının üzerine koyup uykuya daldı. gece yarısı ürkünç gürültüler yeniden başladı. elinde sopa olan göze görünmeyen biri odanın bir köşesinde ayağa kalkmıştı, saman hışırdıyor, tak tak diye ses çıkararak ilerleyen ayak sesleri duyuluyordu. ilk adımla uyanan köpek kulaklarını dikerek yerinden fırladı ve biri ona doğru geliyormuşçasına havlayıp hırlayarak sobaya doğru geri geri gitmeye başladı. o an saçları diken diken olan markiz odadan kaçtı. kocası çıldırmış gibi, "kim var orada?" diye haykırarak kılıcını havada dört bir yana salarken, kente gitmeye karar veren markiz arabasını çağırdı; ama henüz birkaç parça eşyasını toplayıp dişleri birbirine vurarak avlu kapısından çıkmadan şatonun alevler içinde kaldığını gördü. hayatından bezmiş olan marki korkudan kendini kaybetmiş, bir mum alıp her tarafı tahta kaplı odanın dört köşesini ateşe vermişti. karısı talihsiz adamı kurtarmaları için uşakları boş yere yolladı; çünkü ne yazık ki adamcağız çoktan perişan bir halde ölmüştü. çevredekilerin topladığı kemikleri bugün bile locarnolu dilenci kadına yatağından kalkmasını emrettiği odanın bir köşesinde duruyor.

17.12.10

fikre saygı

murathan mungan


türkiye'de çoğu durumlarda asıl üzücü olan; onca yaşanan, söylenen ve öğrenilenlere karşın aradan hiç zaman geçmemiş gibi olmasıdır.

önemsiz görünen bazı ayrıntılar, içerdikleri önemli sorunsallar nedeniyle aklımızda kalır.

bir tarihte ahmet kaya'nın katıldığı bir tv programına telefonla bağlanan, benim kibarca "light-faşist" diye tanımlayabileceğim bir "müzik adamı", sözleri karşısında öfkelenen ahmet kaya'ya "ben sizin fikirlerinize saygı duyuyorum; lütfen siz de benim fikirlerime saygı duyun." diyerek fikir ve saygı ilişkisi üzerine yalan yanlış öğrendiği bir sözü uygarca tartışmanın bir gereği gibi sunmaya çalışmıştı.

oysa kimse kimsenin fikirlerine saygı duymak zorunda değildir. saygı duyulması gereken, başkalarının fikirlerini serbestçe dile getirip söyleyebilme hakkıdır. burada onaylanan fikrin kendisi değil, onun dile getirilme hakkıdır. kaldı ki memleketimizde fikir diye öne sürülen "şey"lerin çoğunun kulaktan dolma bilgiler, önyargılar, hurafe mantığıyla türetilmiş yalan yanlış kanaatler olduğu düşünülürse, bu durumun insanı saygı sınırlarını korumak konusunda hayli zorladığını da kabul etmek gerekir.

hoşlanmadığımız durumlarda bize uygar ve modern biri havası kazandırdığına inandığımız "bu sizin fikrinizdir, saygı duyarım" şeklinde vücut bulmaya çalışan bu içeriksiz bağlam, kemiği olmayan dilimizde bir müsamere repliğine dönüşür.

hadi üşenmeyip iki buçuk yüzyıl öncesine gidelim, herkesin yalan yanlış aklında kaldığı kadarıyla gündelik dile çevirmeye çalıştığı, çeşitli tartışmalarda yerli yersiz kullanarak "medeni olma puanı" kazanmaya kalkıştığı bu sözün kaynağına inelim: "düşüncelerinize tamamen karşıyım; ama düşündüklerinizi söyleme hakkını, hayatımın sonuna kadar savunacağım." demiş voltaire.

aradan geçen iki buçuk yüzyıl en azından saygımızı doğru yerde kullanmak için yeterli süre olmalı.

breaking bad

bir uyuşturucu bağımlısına asla güvenemezsiniz.

kendinden nefret etmek hiçbir halta yaramaz. sadece gerçek değişime engel olur.

kumarı mantıklı kılmak için kendinize anlattığınız hikayeler çok hayret vericidir. sizi son bir el daha oynamaya, ruleti son bir kez çevirmeye, zarı son bir kez yuvarlamaya iten yalanlarınız.

her hayat yanında bir ölüm cezasıyla gelir.

cüzdanın delinmeye başlayınca başının dertte olduğunu anlarsın.

bazı insanlar parlak şeylere bağımlıdırlar.

bilimde "neredeyse" diye bir şey yoktur. doğru cevaplar ve yanlış cevaplar vardır. insanlar ay'a "neredeyse" gitmedi.

bazen yasak meyvenin tadı en güzeli oluyor.

polisler kasap gibidir. tartı ağır çeksin diye çaktırmadan parmak basarlar.

gerçek şu ki, geçmişi değiştiremeyiz. olan olmuştur. hareketlerimizi kabullenmeliyiz; ancak kendimizi yargılamaya kalkmak; kendi yargıcımız, jürimiz, celladımız olarak davranmak çözüm değil. çünkü çoğu zaman, kendimizi yargılayarak döngüyü tekrarlayışımızı garanti altına almış oluruz.