14.11.18

sisyphe

özdemir asaf


seni öylesine düşündüm ki
öylesine, yaşama'dan önce
senden başka bir şey yok sanki
ama nasıl da varsın derim sana
düşüncelerimce
seni öylesine, buldum ki
öylesine, kendimden fazla
yalnız sensin gölgesiz
ayrılmamacasına, yanımda
akların arasında karan
karaların ortasında akınla
öylesine istedim ki seni
senden önce
öylesine, her şeyin içinde
öylesine dışında
gün, gece
seni öylesine yaşadım ki
inan
artık nereye baktığım belli değil
ne yaptığım belli değil
vardığım sonrasızlıktan

13.11.18

şükrü yarbay

ülkü tamer

"sınıf arkadaşımız"* şükrü yarbay, 27 mayıs'tan sonra emekliye ayrılmıştı. 28 nisan olayları sırasında istanbul'da görevli olduğunu söylüyor, şimdi sınıfta sıraları paylaştığı bizlere o güç dönemde nasıl yardım ettiğini anlatıyordu.

işkenceci polislerden yakınıyordu:

"sırtımda yarbay üniformasıyla odaya girince bir de baktım ki polisler almışlar bir öğrenciyi ortalarına, hababam vuruyorlar! ama nasıl bir dayak! ben olsam oracıkta ölmüş gitmiştim. cop, tekme, tokat, yumruk.. dayanamadım."

acaba ne yaptı diye yüzüne bakıyoruz.

"dayanamadım. çıkıp gittim."

* istanbul üni. iktisat fak. gazetecilik enstitüsü, 1961.

aile

albert caraco

evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

aile günün birinde aşılması gereken bir kurumdur. varlık nedeni yoktur. aile çoğu durumda kalabalıktır. evren aşırı kalabalıktır. dahası, en tartışmalı fikirlerimizin kaynağı ailedir ve doğruluğu korkutan eserler arasında yanlış fikirleri sürdürme lüksümüz olamaz.

yoksulluğun tehdit ettiği bir dünyada her yoksul aile sefaleti arttırır. her yoksul aile, varlığı nedeniyle zaten kriminaldir.

şu an için otuzbir çekenler ve oğlancılar aile babalarından ve analarından daha az suçlu, çünkü onlar kendi kendilerini yok ederken, diğerleri gereksiz ağızları çoğalta çoğalta dünyayı yok edecekler.

asla çoğalmayın ve kesinlikle artmayın. facianın kaynağı üremedir. yeryüzünün kaynaklarını tüketmekten ve onun masum giysisini kirletmekten çekinin. ateşin milyarlarcasını yok ettiği, çerçöpün ve pisliğin ortasında varlığını sürdüren ve kendi dışkılarını içen o eciş bücüş yaratıkları hatırlayın. tek bir ağacın bile bitmediği, uğultunun ve leş kokusunun istila ettiği bir sürü canavarca şehirde beşi altısı tek bir odada yaşıyordu onların. babalarınız böyle insanlardı. onların iğrençliklerini hatırlayın ve onları sakın örnek almayın. aynı ölçüde iğrenç olan ahlaklarını aşağılayın, inançlarını bir kenara atın. onlar çocuk kaldıkları ve gökte bir baba aradıkları için cezalandırıldılar. gök boştur ve sizler özgür insanlar olarak yaşamak ve ölmek için öksüz kalmalısınız.

sayı kötülüğün aletidir. kötülük insanların çoğalmasını ister. çünkü insanlar ne kadar artarsa insan o kadar değersizleşir. beşer insan olmak için gereken enderlikte asla olmayacaktır.

canlılar hızla çoğaldığı andan itibaren hayat kutsal değildir. aşırı kalabalık insanların hayatı böceklerinkinden daha değerli değildir ve savaşta ölmüş askerler onları savaşa sürükleyenlerin gözünde daha değerli değildir.

efendilere köle gerekir. köleler ne kadar çoksa efendiler de o kadar çok zenginleşir. yeter ki kadınlar doğursun ve çocuklar doğsun, gerisi vız gelir onlara. nüfusun azalması onların yıkımı olacağından evrenin parçalanmasını tercih ederler. dünyayı kurtaracak olan hareketin durması onların zararınadır.

bizler bu dünyada derimizi yüzen soygunculara kanmışız ve tanrı'ya itaat ettiğimizi sanırken aslında insanlara itaat ediyoruz. hem de bizi kaosa sürükleyen ve ölümden sakınmayan insanlara, cahil insanlara, güçsüz ama bize dayattıkları gelenekler adına ölüme zorlayan insanlara.

otuzbir çekenlerle ve oğlancılarla dolu bir dünya bizimkinden daha az sefil olurdu, hakikat bu işte.

osmanlı neden yıkıldı?

comte de volney


cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı? aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar. genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da; putataparın da, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır. çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir, yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır. adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır! işte imparatorlukların alın yazısını yazan gerçek din budur.

osmanlılar! sizin de yazgınızı hep o yazmıştır. atalarınıza sorun. putatapar, yoksul ve sayıca az oldukları halde, tatar ülkesi çöllerinden gelip bu zengin ülkelere yerleşen atalarınıza, hangi araçlarla talihlerini yükselttiklerini sorun. yunanlılar ile arapları, o zamana dek bilmedikleri müslümanlık sayesinde mi; yoksa yüreklilik, önlem, ılımlılık, birlik ruhu gibi, topluluk durumunun bu gerçek güçleriyle mi yendiklerini sorun.

o zamanlar, sultanın kendisi haklıyı haksızdan ayırır, disiplini gözetirdi. doğruluktan ayrılan yargıç, rüşvet alan vali ceza görürdü. halk bolluk içinde yaşardı. çiftçi yeniçerilerin çapulculuğuna karşı korunmuştu. köylerde gönenç vardı. yollar güvenliydi. ticaret her yana bolluk saçardı.

siz birlik olmuş haydutlardınız; ama kendi aranızda hakkı gözetirdiniz. halkları egemenliğiniz altına alırdınız; ama onları ezmezdiniz. kendi prenslerine gücenen halklar size haraç vermeyi yeğlerlerdi. hristiyan, "efendimin putları sevmesinden ya da parçalamasından bana ne; yeter ki hakkımı gözetsin. tanrı, onun inancını öbür dünyada yargılar." derdi.

siz azla yetinen gözüpek insanlardınız, düşmanlarınız taşkın ve korkaktılar. siz savaş sanatında ustaydınız, düşmanlarınız bu sanatın ilkelerini unutmuştu. önderleriniz deneyimliydi, askerleriniz söz dinlerdi ve savaşa alışkındılar. ganimet çabayı kamçılardı. yiğitlik ödüllendirilir, korkaklıkla disiplinsizlik cezalandırılırdı. insanın benliğine hız veren her şey devinime geçmişti. böylece yüz ulusu yendiniz. ele aldığınız bir yığın krallıkla koca bir imparatorluk kurdunuz.

ama bunların yerini başka görenekler aldı. bu yeni göreneklerin getirdiği yıkımlar da yine doğa yasalarının gereği olarak ortaya çıkmıştır. hiç sönmeyen hırsınız, düşmanlarınızı yuttuktan sonra kendi yurdunuza yöneldi, koynunuzda toplandı; sizi de yuttu. zengin olunca paylaşmak ve yararlanmak yüzünden ayrılığa düştünüz. topluluğunuzun bütün sınıfları içine de düzensizlik girdi. ululuğundan sarhoş olan sultan, görevlerindeki amacı düşünemez oldu. uyruklarını canı istediği gibi yönetmenin doğurduğu bütün kusurlar da aldı yürüdü. zevklerine hiç karşı gelindiğini görmediği için soysuzlaşan bu zayıf ve gururlu adam, halkı kendisinden uzaklaştırdı. halkın sesi de artık ona ne ders verdi ne de kılavuzluk etti.

cahil, üstelik pohpohlanan adam, her tür bilgiyi, her tür okumayı savsaklayarak beceriksizliğe düştü. içinden çıkamayınca da işleri parayla tuttuğu adamlara yükledi, bunlarsa kendisini aldattılar. bu adamlar, kendi tutkularını doyurmak için onun tutkularını kamçılayıp genişlettiler. onun gereksinmelerini çoğalttılar. onun bu büyük lüksü de her şeyi yuttu. artık atalarının sıradan sofrası, gösterişsiz giysileri, gösterişsiz evi ona az geldi: gösterişini karşılamak için denizde, karada ne varsa tüketmek, kutuptan en bulunmaz kürkleri, ekvatordan en değerli kumaşları getirtmek zorunluluğuyla karşılaştı. bir yemekte bir kentin vergisini, bir günde bir eyaletin gelirini yuttu. çevresine bir yığın kadın, harem ağası, dalkavuk topladı. ona, "bağışlarda bulunmak, eliaçık olmak kralların şanıdır." dediler. halkların hazineleri de dalkavukların eline bırakıldı.

efendilerine öykünen köleler de onlar gibi görkemli evler, ince bir işçilikle yapılmış döşemeler, büyük harcamalarla işlenmiş halılar, en aşağılık işlerde kullanılmak üzere altından ve gümüşten kaplar edinmek istediler. imparatorluğun bütün zenginlikleri sarayda eridi.

köleler ve kadınlar, bu önüne geçilemeyen lüksü karşılamak için etki güçlerini sattılar. rüşvet de genel bir ahlak bozukluğu doğurdu. vezire yüksek ayrıcalıklar sattılar, vezir de imparatorluğu sattı. kadıya yasayı sattılar, kadı da adaleti sattı. hocaya mihrabı sattılar, hoca da öbür dünyayı sattı. altınla her şeye ulaşılabildiğinden altını elde etmek için her şey yapıldı. altın için dost dostu, çocuk babasını, uşak efendisini, kadın namusunu, tüccar vicdanını sattı. devletin içindeyse artık ne iyi niyet, ne ahlak, ne dirlik ne de güç kaldı.

ilinin yönetimini parayla satın alan paşa, buraya bir çiftlik gözüyle baktı. her türlü sömürüyü uyguladı. vergi toplamayı, askeri yönetmeyi, köylerin yönetimini o da başkalarına sattı. memurluklarda sürekli olarak durulamadığı için, derece derece hepsine yayılan çapulculuk da zaman geçmeden, tez elden yapıldı. gümrükçü, tüccarı haraca kesti; ticaret söndü. ağa köylüyü soydu, tarım kısırlaştı. sermayesiz kalan çiftçi toprağını ekemedi; üstelik ağır vergileri de ödeyemedi. dayak cezasıyla korkutuldu, borçlandı. güvenlik olmadığı için para ortadan çekilmişti. faiz çok yüksekti. zenginin tefeciliği de işçinin yoksulluğunu büsbütün artırdı.

kötü giden mevsimlerde kuraklık yüzünden ürün alınamadığı zamanlar bile, hükümet vergiyi bağışlamadığı gibi çiftçiye bir süre de tanımadı. bir köye yoksulluk çökünce de orada yaşayanların kimi kentlere kaçtı. kaçanların vergileri geride kalanlara yükletildi, bu da onları büsbütün ezdi. ülkede insan kalmadı.

sonunda, acımasızlığa ve aşağılanmaya artık dayanamayarak köyler başkaldırdı. paşa da buna çok sevindi, onlarla savaşa girişti. evlerine saldırdı, eşyalarını yağmaladı, hayvanlarını alıp götürdü. toprak çöle dönünce de "bana ne?" dedi, "ben yarın buradan kalkıp gideceğim."

toprağı işleyen kollar yok olunca göğün sularının ya da taşan sellerin birikmesinden bataklıklar belirdi. bu sıcak iklimde bataklıklardan yayılan pis buğular da salgınlara, vebalara, her türlü hastalıklara yol açtı. bu yüzden nüfus eksilmesi, kıtlık, yoksulluk bir kat daha arttı.

ah! bu kıyıcılık yönetiminin bütün kötülüklerini saymakla bitirebilecek hangi babayiğit vardır?

ara sıra paşalar birbirleriyle savaşa girişirler. kişisel sürtüşmeleri yüzünden aynı devletin illeri yanıp yıkılır. ara sıra efendilerinden korkarak bağımsızlık edinmeye kalkarlar. başkaldırılarının cezasını da uyruklarına çektirirler. ara sıra uyruklarından korkarak yabancıları parayla yardıma çağırırlar. bunların kendilerine bağlı kalması için de her türlü yağmacılığa izin verirler. bir yerde zengin bir adama dava açarlar. onu uydurma bir nedenle soyarlar. başka bir yerde yalancı tanıkları pusuda bekletirler. uydurma bir suç için zorla haraç alırlar. her yerde mezhepler arasına kin sokarlar, aşağılansınlar diye onları birbirine karşı kullanırlar. malları zorla alırlar, insanları yok ederler. paşaların önlemsiz açgözlülüğü bir ülkenin bütün servetini bir araya toplayınca da hükümet, iğrenç bir hainlikle, ezilen halkın sözde öcünü alıyorum diye, suçlunun mallarıyla birlikte halkınkini de kendisine çeker. ortaklık ettiği bir suç için boş yere kan akıtır.

hükümdar olsun, vezir olsun, ey halkın canı ve malıyla oynayan haydutlar! insana can veren siz misiniz ki ondan bu canı alıyorsunuz? toprak ürünlerini siz mi yetiştiriyorsunuz da saçıp savuruyorsunuz? tarla sürerek yoruluyor musunuz? ekin biçip, harman dövüp, güneşin sıcağına, susuzluğun acısına katlandığınız var mı? gecenin çiği altında çoban gibi bekliyor musunuz? tüccar gibi çöller mi aşıyorsunuz? ah! güçlülerin acımasızlığını, gururunu gördüğüm zaman iğrendim de, kızarak, "yeryüzünde halkların öcünü alacak, kıyıcıları cezalandıracak insanların çıkacağı yok." dedim.

bir avuç haydut yığınları ellerinde tutuyor. yığınlar da kendilerini yutulmaya bırakıyor. ey düşkün halklar, haklarınızı bilin! her yetki sizden geliyor, her güç sizin gücünüzdür. krallar tanrı'yla, mızraklarıyla size boşuna egemenler! askerler! yerinizden kımıldamayın! tanrı sultanı kayırdığına göre sizin yardımınız yararsızdır. kendi kılıcı ona yettiğine göre sizinkine gereksinmesi yok. bakalım yalnız başına ne yapabilir? askerler silahlarını indirdi. işte dünyanın efendileri de uyruklarının en küçüğü kadar zayıf.

halklar! şunu bilin ki sizi yönetenler sizin önderlerinizdir, efendileriniz değil. sizin memurlarınızdır, sahipleriniz değil. sizin üzerinizde kullandıkları yetkiyi sizin yararınız için yine sizden alırlar. servetleriniz sizindir. onlar bu servetlerin sizin için çalışan saymanlarıdır.

kral olsun, uyruklar olsun, tanrı bütün insanları eşit yaratmıştır. hiçbir ölümlünün de türdeşini ezmeye hakkı yoktur.

ama bu ulus ve önderleri, bu kutlu gerçekleri anlayamadılar. öyleyse düşüncesizliklerinin sonuçlarına da katlanırlar.

karar verilmiştir; bu koca devletin parçalanıp bütün gövdesiyle birlikte yıkılacağı gün yaklaşıyor. evet, ortadan kalkmış bunca imparatorluğun yıkıntıları üstüne ant içerim ki, hilalin imparatorluğu, yönetimlerine öykündüğü devletlerin uğradığı sona uğrayacaktır. yabancı bir halk, sultanları başkentlerinden kovacak; orhan'ın tahtı devrilecek; soyunun son türedisi parçalanacak; başsız kalacak oğuzlar da nogaylar gibi dağılacaklar. bu çözülmede, imparatorluğun içindeki halklar, kendilerini birleştiren boyunduruktan kurtularak eski ayrıcalıklarını elde edecekler. arap'ın ve yunan'ın içinden yasa koyucular yetişip yeni devletler ortaya çıkarıncaya değin de, safevilerin imparatorluğunda olduğu gibi, genel bir kargaşa çıkacak.

ah! yeryüzünde derin düşünceli, gözü pek insanlar olsa.. öyle büyük, öyle onurlu işler var ki.. ama şimdiden yazgı saati çalıyor. savaş çığlığı kulağıma çarpıyor. yıkım neredeyse başlayacak. sultan, ordularına boşuna karşı çıkıyor; onun cahil askerleri yenilip dağıldılar. uyruklarını boşuna çağırıyor. yürekler donmuş, uyruklar karşılık veriyor: "alnımızda böyle yazılı, efendimiz kim olursa olsun, ne çıkar? onun değişmesiyle bir şey yitirmeyiz."

gerçek inananlar, gökleri ve peygamberi boşuna yardıma çağırıyorlar. peygamber ölmüş, gökler de acımasızca yanıt veriyor: "bizi yardıma çağırmayı bırakın; acılarınızı kendiniz doğurduğunuz gibi kendi kendinize iyi edin. doğa yasalar koydu, onları uygulamak size düşer. inceleyin, düşünün, deneyimlerden yararlanın. insanı yıkıma götüren kendi deliliğidir; kurtaracak da kendi bilgeliği. halklar cahil mi, okuyup öğrensinler. önderleri mi bozulmuş, kendilerini düzelterek iyileşmeye baksınlar. çünkü doğa şu kararı vermiştir: topluluğun acıları hırstan ve cehaletten geldiğine göre, insanlar aydın ve bilge olmadıkça, aralarındaki ilişkilerin, örgütlerindeki yasaların bilgisine dayanan adalet sanatını uygulamadıkça acı çekmekten kurtulamayacaklardır."

beni ezen bu sert sözlerin verdiği acı duygunun baskısı altında "vay ulusların haline! vay kendi halime!" diye gözlerimden yaşlar boşanarak haykırdım. ah! şu anda, insan mutluluğundan artık umudumu kestim. onun acıları kendi benliğinden geldiğine, bunlara umarı yalnızca kendisi bulabileceğine göre, yazık onun geçireceği yaşama!

güçlü olanların hırsını kim dizginleyebilecek? zayıfın cehaletini kim aydınlatacak? yığınlara haklarını kim öğretecek? önderleri görevlerini yapmaya kim zorlayacak? böylece insanlar her zaman acı içinde kalacaklar. böylece, insanın insanı ezmesinin, bir ulusun başka bir ulusa saldırmasının sonu gelmeyecek. hiçbir zaman bu ülkeler için o şanlı bolluk günleri geri gelmeyecek. yazık! fatihler gelecekler, ezenleri kovarak yerlerine geçecekler. ama onların yetkisini alırken hırslarını da alacaklar. kıyıcılık yine o kıyıcılık. yeryüzü yalnızca kıyıcılarını değiştirecek.

içime umutsuzluk çöktü. insanın içyüzünü öğrenince, yönetenlerin bozukluğu, yönetilenlerin aşağılıklığı beni yaşamdan iğrendirdi. kıyıcılığın ya ortağı ya da kurbanı olmaktan başka tutulacak yol yoksa erdemli kişiye kemiklerini mezardakilerin kemikleriyle birleştirmekten başka ne kalıyor?

numantia kuşatması

yuval noah harari

romalılar yenilmeye alışıktı. tarihteki çoğu büyük imparatorluğun yöneticileri gibi üst üste pek çok muharebe kaybedip yine de savaşı kazanabiliyorlardı. aldığı darbeyi hazmedip ayakta kalamayan bir imparatorluk zaten imparatorluk sayılamaz.

fakat romalılar bile m.ö. 2. yüzyılda kuzey iberya'dan gelen haberleri kolayca hazmedemezdi. adanın yerlisi keltlerin yoğun olarak bulunduğu numantia adındaki küçük ve önemsiz bir dağ kasabası, roma boyunduruğundan kurtulmaya cüret etmişti. o sıralar roma tüm akdeniz havzasının tartışmasız gücüydü.

romalılar makedonya ve seleukos imparatorluğu'nu yenmiş, yunanistan'ın küçük ama gururlu şehir devletlerine boyun eğdirmiş ve kartaca'yı dumanları tüten bir yıkıntıya çevirmişti. numantialıların ellerinde elverişsiz toprakları ve özgürlüğe olan sevdalarından başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, ardı arkası kesilmeyen lejyonları teslim olmaya veya utanç içinde geri çekilmeye zorladılar.

nihayet m.ö. 134 yılında roma'nın sabrı taştı. senato roma'nın en önde gelen generallerinden, kartaca'yı yerle bir etmiş scipio aemilianus'u numantialılarla baş etmesi için bölgeye gönderme kararı aldı. numantialıların savaşma azmini ve savaş tekniklerini takdir eden scipio, 30 bin kişilik dev ordusuna rağmen askerlerini gereksiz şekilde harcamak istemedi. numantia'yı bir dizi müstahkem mevkiyle çevreleyerek kasabanın dış dünyayla ilişkisini kesti. onun işini açlık yapmış oldu. yaklaşık bir yıl sonra gıda stokları tükenen numantialılar, tüm umutları söndüğünde kendi şehirlerini yakıp yıkarak roma kölesi olmamak için kendi canlarına kıydılar.

numantia sonraları ispanyol bağımsızlığının ve cesaretinin sembolü oldu. don kişot'un yazarı miguel de cervantes numantia kuşatması adında bir trajedi yazdı, kasabanın yıkılışıyla sonlanan bu trajedi, aynı zamanda ispanya'nın gelecekteki büyüklüğüne dair bir görüş de içermekteydi. şairler kanlarının son damlasına kadar savaşan kahramanlar için zafer şarkıları yazdılar, ressamlar tuvallere kuşatmanın görkemli betimlemelerini yaptılar. 1882'de kasabanın yıkıntıları "ulusal anıt" ilan edildi ve ispanyol vatanseverleri için kutsal bir ziyaret haline geldi.

1950'ler ve 1960'larda ispanya'nın en popüler çizgi roman kahramanları superman veya örümcek adam değil, romalı zalimlere karşı savaşan hayali bir iberyalı kahraman olan el jabato'nun maceralarıydı. eski numantialılar, bugünün ispanyollarının kahramanlık ve vatanseverlikteki kusursuzluk örneğidir ve ülkenin gençlerine rol modeli olarak sunulur.

bununla birlikte, vatansever ispanyollar numantialıları scipio'nun latincesinin torunu olan ispanyolca olarak yüceltirler. numantialılar ise şu an ortadan kalkmış bir kelt dili konuşuyordu. cervantes numantia kuşatmasını latin harfleriyle yazdı ve oyun yunan-roma sanatsal çizgisini takip ediyordu. numantia'da tiyatro yoktu.

numantialıların kahramanlığına hayranlık duyan ispanyollar, aynı zamanda roma katolik kilisesi'nin de sadık takipçileriydi; bu kilisenin merkezi hâlâ roma'da ve duaları da latincedir. benzer şekilde, modern ispanyol yasaları roma yasalarından etkilenmiş, ispanyol siyasi sistemi de büyük ölçüde roma'dan devralınmıştır; son olarak ispanyol mutfağı ve mimarisi de iberya keltlerinden çok roma mirası tarafından şekillendirilmiştir.

numantia'dan geriye kalıntılar dışında bir şey kalmadığı gibi, meşhur hikayesi bile romalı tarihçiler sayesinde bugüne kadar ulaşabilmiştir. elbette bu hikaye özgürlük düşkünü barbarların hikayelerine bayılan romalı seyircilerin zevkine göre uyarlanmıştır. roma'nın numantia karşısındaki galibiyeti o kadar netti ki, galipler ortadan kaldırdıklarının hikayesine bile el koydular.

insanlar böyle hikayelerden çok mazlumların kazandıkları hikayeler isterler; oysa tarihte adalet yoktur. geçmişteki kültürlerin çoğu, er ya da geç onları tarihin çöplüğüne gönderecek acımasız imparatorlukların ordularına yem olacaktır. imparatorluklar da eninde sonunda yıkılır, ancak geride zengin ve kalıcı miraslar bırakır. 21. yüzyılda yaşayan neredeyse herkes bir imparatorluğun kalıntısıdır.

milton humason

carl sagan

19. yüzyılın başlarında, uzak gökadaların kırmızıya dönüş olgusunu incelemek üzere dünyanın en büyük teleskobu wilson dağı üzerine yerleştiriliyordu. o zamanlar göğü tertemiz olan los angeles'e bakar bu dağ.

teleskobun çok büyük parçalarının dağ tepesine katır sırtında taşınması gerekmişti. katır sürülerine sahip olan milton humason adında biri, dağın tepesine mekanik, optik malzemeyle bilgin, mühendis ve yetkili kişileri katır sırtında taşıma görevini üstlendi.

atıyla katır kervanının önüne geçen humason dağa tırmanırken, semerin hemen ardında duran köpeğinin pençeleri de omzundan eksik değildi. tütün çiğneyen, kumarbaz, polo oyununda başarılı ve o zamanlar hanımefendilerin erkeği tanımına giren biriydi. ortaokuldan öte bir öğrenimi yoktu; fakat zekiydi. her şeyi inceden inceye soruşturur, öğrenmeye çalışırdı. bu arada dağın ta tepelerine taşıdığı aygıtların da neyin nesi olduğunu sormaktan elbet geri kalmadı.

kurulan gözlemevinde çalışan mühendislerden birinin kızıyla da arkadaşlık ediyordu. mühendis baba bir seyis olmaktan öte ihtiras taşımayan bir adamla kızının arkadaşlık etmesinden endişe duymaktaydı.

derken humason gözlemevinde bir sürü garip görevlere atandı: elektrikçi yardımcılığına, kapıcılığa, kurulması için malzemesini ve aygıtlarını getirmeye yardımcı olduğu teleskop donanımı temizleyiciliğine.

bir gece, söylendiğine göre, teleskop gözlemci yardımcısı hastalanmış ve humason'dan yerine geçmesi istenmiş. aygıtları kullanmada öylesine özen ve ustalık göstermiş ki, kısa zamanda kendisine teleskop teknisyeni görevi verilmiş. aynı zamanda gözlemci yardımcısı da olmuş.

birinci dünya savaşı'ndan hemen sonra wilson'a ünü kısa zamanda yayılan edwin hubble geldi. çok parlak bir astronomdu. sarmal bulutsuların aslında "evren adaları" olduklarını, bizim kendi samanyolu galaksimiz gibi çok sayıda kocaman yıldız kümelerinden ibaret bulunduklarını kanıtlayan hubble'dır. galaksilere olan uzaklıkları ölçmeye yarayan yıldızlara ilişkin ışık birimini hubble akıl etmiştir.

hubble ve humason inanılmayacak kadar uyum içinde çalışan bir ekip oluşturdu. lowell gözlemevinde çalışan astronom vesto slipher'in bir buluşuna dayanarak uzak galaksilerin tayf incelemesine koyuldular. sonradan humason'un uzak galaksiler tayf ölçümünde büyük bir ustalık kazandığı görüldü. profesyonel astronomdan daha iyi sonuçlar elde etti. kısa zamanda wilson gözlemci kadrosuna alındı, bilimsel verilerin çoğunu öğrendi. astronomi camiasında sayılan ve zengin bir kişi olarak öldü.

yıllar değerini artırır insanların

william butler yeats



düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

oysa oysa
bir düş mü bu benim gördüğüm, yoksa gerçek mi
ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

12.11.18

din

bertrand russell

insandaki bu din gereksinimi nereden geliyor? sanırım her şeyden önce korkudan. çok güçsüz sanıyor insan kendini.

üç şey korkutuyor onu: birincisi, doğanın ona yapabilecekleri: yıldırım çarpması, depremde yok olmak. ikincisi, öbür insanların ona yapabilecekleri: örneğin savaşta ölmek. üçüncüsü de, işte burada dine yaklaşmaktayız, tutkularının ona neler yaptırabileceği: sessizliğe kavuşunca hayıflanacağını bildiği şeylerdir bunlar.

işte bundan ötürü insanların çoğu büyük bir korku içinde yaşar. din, kuşkularının azalmasında yardımcı olur onlara.

dinde akla uygun gelmeyen bir şey var, o da neyin önemli olduğudur. roma imparatorluğu yıkılıyordu; ama kilise ileri gelenlerinin umurunda değildi. onların kafasını kurcalayan, bekaretin nasıl korunabileceği idi. onlar için pek önemli idi bu. insanları kışkırtıyorlardı. ama sınırlara dayanan ordular ve vergi reformu onları ilgilendirmiyordu. bildikleri tek şey vardı. o şey, ülkelerinden de önemli idi.

insan türü de çöküyor bugün ve öyle kilise adamları tanırım ki en büyük sorunları suni döllenmeye engel olmaktır. bunu, sonuncumuza dek bizi yok edecek bir dünya savaşına engel olmaktan daha önemli bulmaktalar. bence oranların anlamını göremiyorlar.

insanların herkesin düşüncesini ve şaşmaz bir ahlaki saçmalığın dayandığı eğitim sistemini bozan varlığı doğrulanmamış birtakım şeylere inanmaları pek önemli sayılmaktadır. doğru ya da yanlış olduklarını araştırmadan bazı şeylere inanmak iyi, bazı şeylere inanmak kötüdür.

genel olarak bence dinlerin çok kötülükleri olmuştur. dar görüşlülüğü, geçmiş geleneklere kendini bırakmayı kutsallaştırmıştır. dahası, hoşgörmezlik ve kini baştacı etmiştir. özellikle avrupa'da hoşgörmezlikten dine aktarılabilen her şey gerçekten korkunçtur.

şunu gördüm ki tanrı'ya inanç, varlığına gösterilen kanıtlarla ters orantılı. kanıt ne kadar az olursa o kadar çok inanıyor insanlar. işler iyi gidince, inanmak zamanı gelince de inanmıyorlar. bana öyle geliyor ki, sosyal sorunların çözümlendiği gün din son bulacaktır. tersine, bu sorunlar süregeldikçe yaşayacaktır.

geçmişte örnekleri var. on sekizinci yüzyılda her şeyin sütliman olduğu sırada aydınların çoğu özgür düşünür kişilerdi. sonra fransız devrimi oldu ve ingiliz soyluları özgür düşünürlüğün insanı doğruca giyotine götürdüğünü gördüler. caydılar bundan ve kendilerini dine verdiler. viktorya dönemi bu. rus devrimi için de böyle. rus devrimi halkı dehşete düşürdü. tanrıya inanmazlarsa mal ve mülklerinin ellerinden alınacağını düşündüler ve inandılar. bu sosyal değişiklikler din için kusursuz bir ortamdır.

cehennem düşüncesini ortaya atanlar zalim insanlardır. insanların, yeryüzünde iken toplumlarının ahlakına karşı geldikleri için bağışlama şansı tanınmadan ebediyen acı çekmeye mahkum edilebilmelerini düşünmekten zevk almak insancıl duygularla bağdaşamaz. böyle düşünmek dürüst kişilerin harcı değildir.

günah duygusu, şiddet ahlakı diyebileceğimiz bir ahlakın ruhunu teşkil ediyor. vicdan azabı duymadan başkalarına acı çektirmek olanağı veriyor size; o halde kötü bir şeydir.

bir davranışın kimseye zararı olmayacaksa o davranışı suçlamak için sebep yoktur. pek eski bir tabunun kötü kabul ettiği gerekçesiyle bile suçlamamalı. bu tutumdan çıkan iyilik ya da kötülüğe bakmalı. cinsi ahlakın temeli budur. tüm ahlakların temeli budur.

hiçbir şey güvenilmeye değmez. insan inandığı her şeyde bir kuşku payı bırakmalı ve kuşkuya karşın hareket etmek gücünde olmalı.

maori vs. moriori

jared diamond

yeni zelanda'nın beş yüz deniz mili doğusundaki chatham adaları'nda moriori halkı yüzlerce yıllık bağımsızlığını 1835 yılı aralık ayı'nda akıl almaz bir vahşet sonucu yitirdi.

bir gün fok avlamaya çıkan bir avustralya gemisi yeni zelanda'ya giderken chatham adaları'na uğradı ve yeni zelanda'ya bu adalardan haberlerle döndü:

"balıkları, kabuklu deniz hayvanları çok bol; göllerinde yılan balığı kaynıyor; karaka meyvesi istemediğiniz kadar. epey insan var ama savaştan anlamıyorlar, silahları yok.''

900 maori'nin chatham adaları'na yelken açması için bu haber yeterliydi. çevre koşullarının ekonomiyi, teknolojiyi, siyasal örgütlenmeyi, savaş becerilerini kısa sürede nasıl etkilediğini bu sonuç çok açık olarak gösteriyor.

1835 yılının 19 kasım'ında silahlı, sopalı, baltalı 500 maori'yi taşıyan bir gemi gelmiş, 5 aralık'ta bunu 400 maori taşıyan bir başka gemi izlemişti.

maoriler gruplar halinde moriori yerleşim yerlerine geliyor, moriorileri esir aldıklarını ilan ediyor, karşı çıkanları öldürüyorlardı. morioriler örgütlü bir direniş gösterseler maorileri o zaman yenebilirlerdi; çünkü sayıları onlarınkinin iki katıydı. gelgelelim moriorilerin anlaşmazlıkları barışçı yöntemlerle çözmek gibi bir gelenekleri vardı. yaptıkları bir meclis toplantısında savaşmama, onun yerine barış, kardeşlik içinde kaynakları paylaşmayı önerme kararı aldılar.

morioriler bu önerinin teklifini yapamadan önce maoriler topluca saldırıya geçtiler. birkaç gün içinde yüzlerce moriori'yi öldürdüler, çoğunu pişirip yediler, geri kalanların hepsini de esir aldılar. ileriki birkaç yıl içinde çoğunu da canlarının istediği gibi öldürdüler.

hayatta kalan bir moriori şunları hatırlıyor:

"maoriler bizi koyun gibi boğazlamaya başladılar. çok korkmuştuk. çalılıkların arasına kaçtık, yerin altındaki oyuklara, düşmanın elinden kurtulmak için nereyi bulursak oraya saklandık. saklanmanın hiçbir yararı yoktu, bizi bulup öldürüyorlardı; erkek, kadın, çocuk demeden."

bir maori ise şöyle anlatıyor:

"göreneklerimize göre el koyduk ve herkesi yakaladık. tek bir kişi bile kaçamadı. bazıları bizden kaçtı, onları öldürdük, ötekileri de öldürdük. n'olmuş yani? bizim göreneğimiz buydu."

morioriler ile maoriler arasındaki bu çatışmanın acı sonunu tahmin etmek hiç de zor değildi. morioriler avcılıkla ve yiyecek toplamakla geçinen nüfusları az, yalıtılmış bir topluluktu, en basit teknoloji ve silahlarla donatılmışlardı, savaş deneyimleri yoktu, güçlü önderlerden ya da örgütlenmeden yoksundular.

yeni zelanda'nın kuzey adası'ndan gelen maorilerse sürekli olarak kıyasıya savaşlar yapan, nüfus yoğunlukları fazla olan çiftçi bir toplumun üyeleriydi, daha ileri teknolojileri ve silahları vardı, güçlü önderlerin yönetimi altında yaşıyorlardı. kuşkusuz bu iki toplum karşı karşıya geldiğinde maoriler moriorileri öldürecekti, bunun tersi olmayacaktı.

milliyetçilik

albert caraco

milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, ancak çılgınların ölümüyle şifa bulur. bu kadar zararlı düşüncenin iyice daralttığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz.

geleceğin tarihçisi, doğanın halklara baş döndürücü bir ruh musallat ederek halklardan öcünü aldığını ve milliyetçiliğin çok kalabalıklaşmış hayvan topluluklarını ele geçirmiş olana benzer bir çılgınlık olduğunu söyleyecektir.

milliyetçilik en aşağılık edimleri gerektiğinde çoğaltarak kendimize itibar vermemizi sağlar. bizi kurban olmaya mecbur bırakarak kendi kendimize bakıp sarhoş olmamızı sağlar. bizi tüm saflığımızla canavarlaştırır, erdemlerimizin bütün erdemsizliklerin sıfatıyla donanmasını sağlar.

arzuladığımız ama seçmeye cesaret edemediğimiz şeyi bizim için o seçecektir. bizler adamakıllı hapı yuttuk. bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez. bütün ülkeler onları birbirlerinin karşısına çıkartan ve boğaz boğaza gelecek denli harekete geçiren öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.

milliyetçilik, yalnızca bir kitle olan toplumu teselli etme ve ona narcissus'un aynasını sunma sanatıdır: geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır.

düşünen insan

robert musil

insanın yaptığı her şeyde masum olduğu ikinci bir vatanı vardır.

insan kendisi bundan zarar görmeden yaşadığı zamana kızamaz.

erkeğin kendini adayışındaki ince duygular, bir jaguarın bir parça etin başındaki homurdanışı gibidir ve bu sıradaki bir rahatsız edilme çok kötü karşılanır.

kendini sıradan bir yetişkinin dar sınırları içerisine hapsetmiş bir insanınki kadar içinden sıyrılıp çıkılamayacak bir durum yoktur.

gençlikteki dostlukların tuhaf bir yanı vardır; daha sarısının içindeyken görkemli bir kuş olacağını hisseden ama dışarı karşı henüz ötekilerden ayırt edilmesi olanaksız, biraz ifadeden yoksun yumurta çizgilerinden başka bir şey sergilemeyen bir yumurta gibidirler.

insan eğer yaradılışı gereği duyarsızsa, kahramanca hissetmesi ve her milimetrenin içinde ne kadar çok şeyi saklayabileceğini bilmeden kilometreler boyutunda düşünmesi zor olmasa gerek.

"kimse nereye gittiğini bilmeyen bir insan kadar yükseklere çıkamaz." (cromwell)

devlet yalnızca taçtan, halktan ve onların arasında yer alan yönetim mekanizmasından ibaret değildir. devlette bunlardan başka bir şey daha vardır ki, o da düşüncedir, ahlaktır, fikirdir.

ruh, insan cebir dizilerinden söz edildiğini duyduğunda kaçıp saklanıveren şeyin ta kendisidir.

ilk izlenimlerin çoğu kez ne kadar da doğru yanları vardır!

büyük ve etkileyici bir düşünceyi sıradan bir düşünceden ayıran yan şudur: büyük düşünce, bir tür erime durumundadır.

ne yazık ki güzel edebiyatta hiçbir şey, düşünen bir insanı anlatabilmek kadar güç değildir.

insanın hissettiği ve yaptığı her şey, şu ya da bu biçimde yaşam yönünde olup biter ve bu yönün dışına kayan en küçük bir hareket bile ağır ya da korkutucudur.

kelimeler.. kelimeler

özdemir asaf


yarıda kalmış aşkların hesapları içinde
denizlere açıldı içimizden biri
niçin gittiğini söylemeden
doyulmamış arzularla doluydu yelkenleri
yıpranmış kelimelerin verdiği güvenden
bulacak sanıyordu yenilikleri
her an bir yeni su vardı
her yeni suda bir yeni an
deniz, dalgalarıyla gösteriyordu dışından
yaşananla düşünülenler arasındaki farkı
bitmiyordu köpüklerle renkler
bir başka damlada, bir başka ışıkta başlamadan
gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun
dışında ne varsa yeni, ne varsa gerçek
yeni manzaralarla gelen yeni duygular
hani, eski kelimelerle olmasa
insanın ömrünce devam edecek
gözlerin önünde bir oyun, ardında bir oyun
anladı, ölmekle yaşamanın birleştiği noktada
yeni rüzgarlarla esen yeni korkulara
yeniliklerini bağışlamayan kelimelerin
nasıl düşman sığınaklar halinde direndiğini
anladı, bütün olmuşlarla olanların
ve bütün olacakların
o kelimelerin içinde
kendisine varmadan eskidiğini

11.11.18

yazma büyüsü

inci aral

yazmak çıplak kalmaktır.

kendi dünyandan başka insanların dünyasına geçmek ve gerçek hayatı bir yana bırakıp yazılmakta olan kitabın içinde yaşamaya koyulmak kolay değildir.

aşıklar er geç bir yolunu bulup kendilerini ifade ederler.

her yazma deneyimi öncelikle kendi karanlığını keşfetme yolculuğuyla başlar.

yazmak kendinde olmayana ya da başkalarının ihtiyacına yönelmiş bir heves değil, duygu ve düşünceleri sanatsal bir dille ve hayatın devingenliği içinde yeniden biçimleme içgüdüsüdür.

bazı yalnızlıklar üretkendir, insanı besler. bazıları da öldürür.

yazmak, bugün her zamankinden daha fazla yaşamsal bir tepki, ifşa etme gereksinimi, cehennemin içinden gelen bir çığlık ve kesinlikle ucuzluktan kaçış olmalı. günümüzün yazara yüklediği sorumluluk budur.

dostlarınız, sizi anlayan yakınlarınız, sohbetini sevdiğiniz, saygı duyduğunuz ya da yaşam serüvenlerini bilmek istediğiniz insanlar her zaman olacaktır. ama bunun dışındaki gereksiz ilişkiler ve kalabalıklar zaman alıcı, yorucu ve caydırıcıdır. araya belli bir mesafe koymak gerekir.

marguerite duras, yazmanın yalnızlıktan doğduğunu söylüyordu. doğru. bizi yazmadan yapamaz hale düşüren budur. belki de insan yalnızlıktan korktuğu için, daha çok da nedenini bilmediği tuhaf bir yalnızlığı hem sevdiği hem de umutsuzca yenmek istediği için yazıyor. evet, umutsuzca ve körlemesine.

çocukluk, dünyaya, yaşama ilişkin ilk izlenimlerimizi belleğin boş, beyaz sayfasına kaydettiğimiz dönemdir.

yazmak, çoktan unuttuğunuzu sandığınız birçok şeyi, yenilgileri, aldanışları, keşkeleri uygun dille kağıda dökmek, insan olmanın acısını derin bir kavrayışla anlatabilmektir.

yazarlık duygusu, sezgisi ve bilgisi insanın içindedir.

sistemli bir okuma, yazma, biriktirme çabası ve disiplinli çalışmayla yol alır ve yazar olma rüyası uzun sürer.

andre gide'in dediği gibi, "önem bakılan şeyde değil, nasıl baktığınızdadır."

yazma büyüsü, yazma eyleminin temelde bir başkaldırı olmasındadır.

yazılış amacı her ne olursa olsun, bir roman öncelikle yazarın varoluş bilinci, aklı, birikimi ve insanlık vicdanının ürünüdür.

bazen yatağımın içi kitaplarla dolar. onlarla birlikte uyumayı, uykumun içinde onlara dokunmayı severim. kitaplarla neredeyse erotik bir ilişkim olduğunu düşünüyorsanız haklısınız! ateşli, derin, vazgeçilmez bir ilişki bu.

dünyada her şey politiktir. politikasızlık bile.

yazdıklarımıza yüklediğimiz anlamlar bizimle birlikte değişir ama hala bizimdirler. eğer, bir gün belleğimizle ortak bellek arasındaki çizginin silinmeye başladığını hissedersek, geçmişle bağları sıkılaştırmak için yara izlerini yeniden göstermek ve unutulanı anımsatmak isteriz.

roman bir yaratıcılık ve keşifler sanatıdır.

bütün sanat dalları gibi edebiyat da insanın hiçliğini yeniden var etme ve sürdürme yanılsamasından, kendi kendisiyle olan yokluk ilişkisini ortadan kaldırma arzusundan doğar.

insanın hissettiklerini özgün bir iç görüye dönüştürebilmesi için soyut düşünmesi gerekir.

mallarme: "dünyada her şey sonunda kitap olmak üzere vardır."

beni yazar olarak uçlarda savrulmaya iten, kendime inancımı zorlayan, kırılgan, inatçı, zor beğenir kılan, göz önünde, yani iyilik ve sevgiye olduğu kadar kötü niyet ve yargılara da açık oluşumdur. çünkü yazmak çıplak kalmaktır.

kim olduğunu hem biliyorum hem de bilmiyorum. hem bilmek hem de bilmemek istiyorum. sesimin sana nasıl, ne kadar uzanabileceğini elbette merak ediyorum. çünkü ben seni sarsmak, eğlendirmek, unutmuş olduklarını hatırlatmak ve aşındırdığın soruları yeniden canlandırmak için yazıyorum. yazarken sahteliğe düşmekten, sana yalan söylemekten ve olmadığım biri gibi görünmekten sakınıyorum ve o kadar kendim oluyorum ki dünyaya karşı korunaksız kalıyorum. benim için sana yüreğimi sunmanın tek ve en iyi bildiğim yolu yazmak. bunu sen de dahil bütün riskleri göze alarak yapıyorum. çünkü seni seviyorum ve dostluğumuz sonsuzluk vaadi taşıyor.

bağlanma korkusu

zygmunt bauman

stuart jeffries, eski "ölüm bizi ayırana kadar" tarzının yerini alma eğiliminde olan yeni ilişki tipleri hakkındaki yakın dönem bir araştırmada, "bağlanma korkusu"nun yükselişine işaret eder ve "riske maruz kalmayı asgariye indiren bağlılık vaadi olmayan şemalar"ın "giderek yaygınlaştığı"nı ortaya serer. bu şemalar iğneyi sıkıp içindeki zehri çıkarmayı amaçlar.

birlikteliğin dikenleri ve tuzakları yavaş yavaş ortaya çıktığından ve bunların tam dökümleri önceden güç bela oluşturulabildiğinden, ilişkiye girmek her zaman riskli bir iştir. ilişkileri iyi günde kötü günde, ne olursa olsun idame ettirecek bir bağlanmanın eşlik ettiği ilişkilere girmek, boş bir çek imzalamaya benzer. bu, başvurulacak hiçbir özel kurtuluş şartının olmadığı, henüz bilinmeyen ve tasavvur edilemez sıkıntılar ve ıstıraplarla karşılaşma ihtimalinin habercisidir. "yeni ve gelişmiş" "bağlılık vaadi olmayan" ilişkiler, öngörülen sürelerini, beraberinde getirdikleri tatmin süresine indirger: bağlanma, tatmin canlılığını kaybedene ya da makul standardın altına düşene kadar geçerlidir, bir an bile fazla sürmez.

aşk bulunabilen bir şey değildir, buluntu nesne ya da hazır bir şey de değildir. her gün, her saat sürekli olarak yeniden yapılması gereken, daima diriltilmesi, teyit edilmesi, özen gösterilip ilgilenilmesi gereken bir şeydir.

insan ilişkilerinin gitgide kırılgan hale gelmesi, uzun vadeli bağlanmaların popülerliğini yitirmesi, "görevler"in "haklar"dan çekilip alınması ve "kendine karşı yükümlülükler"in ("bunu kendime borçluyum", "bunu hak ediyorum" vb.) dışındaki yükümlülüklerden sakınılmasıyla uyumlu olarak, aşk ya en baştan kusursuz bir şey ya da hüsran olarak görülür -iyisi mi, aşktan vazgeçilmeli ve gerçekten de kusursuz olacağı umulan "yeni ve gelişmiş" bir modelle ikame edilmelidir. böyle bir aşkın, ilk ciddi anlaşmazlık ve yüzleşme şöyle dursun, en küçük hırgüre katlanması bile beklenemez.

kant'ın teşhisini anımsarsak, "mutluluk, aklın değil hayal gücünün bir idealidir." ayrıca kant şu uyarıda da bulunmuştu: "insanlık denen çarpık çurpuk malzemeden dümdüz bir şey yapılamaz." görünen o ki, john stuart mill, uyarısında bu iki hikmeti birleştirmişti: "kendinize mutlu olup olmadığınızı sorduğunuz anda artık mutsuzsunuzdur."

muhtemelen antik bilgeler de bu kadarından şüphe etmişti, ancak "dum spiro, spero" (nefes aldığım müddetçe umudumu yitirmeyeceğim) ilkesinin kılavuzluğunda, sıkı çalışma olmadan, yaşamın yaşamaya değecek hiçbir şey ortaya koymayacağını ileri sürmüşlerdi. anlaşılan o ki iki bin yıl sonra bile, bu önerme güncelliğinden hiçbir şey kaybetmemiştir.

emek ve eğitim

albert einstein

üretim araçlarını elinde tutan biri, emekçinin iş gücünü satın alabilecek bir durumdadır. emekçi, üretim araçlarını kullanarak yeni yeni mallar üretir ve bunlar kapitalistin malı olur. bu olayda en önemli nokta, emekçinin ürettiği şeyle aldığı ücret arasındaki orandır. burada her ikisini de gerçek değeri ile ölçmek gerekir.

iş sözleşmesi serbest olduğu ölçüde, emekçinin aldığını, ürettiği malların gerçek değeri belirlemez. onu belirleyen, ihtiyaçlarının en aşağı çizgisi, bir de kapitalistin ihtiyaç duyduğu emekçi sayısı ile iş arayan emekçi sayısı arasındaki orandır. şunu da anlamak gerekir ki, teoride bile, emekçinin ücretini ürettiği malların değeri belirlemez. özel sermaye, gerek kapitalistler arasındaki yarışma yüzünden, gerekse -teknik gelişme ve gitgide genişleyen iş bölümü dolayısıyla- küçük üretim birliklerinin zararına daha büyüklerinin doğması ile daha az elde toplanmaktadır. bu gelişmelerden ortaya bir kapitalistler oligarşisi çıkmaktadır ki bunun korkunç gücünü hiçbir şey dizginleyemiyor; hatta politik düzeni demokrasi olan bir toplum bile. bu böyledir; çünkü yasama kurulunun üyelerini politik partiler seçmektedir. istedikleri pratik amaçlar uğruna seçmen topluluğunu yasama kurulundan ayıran kapitalistler bu partileri etek dolusu paralarla beslemekte ya da başka yollardan etkileri altında tutmaktadırlar. bu yüzden de halkın temsilcileri dar gelirlilerin çıkarlarını yeterince gözetemezler.

ayrıca bugünkü koşullar altında kapitalistler, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak başlıca haberleşme kaynaklarını da denetlemektedirler. bu bakımdan yurttaş için nesnel sonuçlara varmak ve politik haklarını akıllıca kullanmak son derece güç, çoğu hallerde de büsbütün imkansızdır.

sermayenin özel sahipliğine dayanan bir ekonominin ağır basan yönü iki önemli ilkeyle dile getirilebilir: öncelikle üretim araçları özel kişilerin elindedir ve bu araçları ellerinde tutanlar onları canlarının istediği yolda ve yerde kullanırlar. sonra, iş sözleşmesi serbesttir. bu anlamda "su katılmamış" bir kapitalist toplum yoktur elbette. özellikle şunu unutmamak gerekir ki, emekçiler uzun ve çetin politik savaşlar sonunda, bazı emekçi grupları için daha iyi bir "serbest iş sözleşmesi" biçimi elde etmişlerdir. ne var ki, bütünü ile alınacak olursa, bugünkü ekonominin saf kapitalizmden pek farklı olmadığı görülür.

üretim faydayı değil, kazancı gözeterek yapılmaktadır. çalışma gücü ve isteği olanların her zaman iş bulacaklarını önceden kestirmek kimsenin elinde değildir. bugün bile bir işsizler ordusu ile karşı karşıyayız. emekçi sürekli olarak işini yitirme korkusu içindedir. işsizler ve az ücret alan emekçiler büyük tüketici olmadıklarından, tüketim maddelerinin üretimi sınırlanmakta ve bu yüzden büyük sakıncalar doğmaktadır. teknik ilerleme herkesin çalışma yükünü azaltacağına, işsiz sayısının artmasına yol açmıştır. kazanç dürtüsü ile kapitalistler arasındaki yarışma sermaye birikimi ve kullanımındaki kararsızlıktan sorumludur. gittikçe tehlikeli olan ekonomik çöküntülerin kaynağı işte bu kararsızlıktır. sınır nedir bilmeyen bu yarışma, büyük ölçüde emek kaybına yol açmakta ve yukarıda değindiğim gibi, insanların toplumsal bilincini budamaktadır. insanların böylesine budanıp yıpratılması, kapitalizmin getirdiği kötülüklerin en büyüğüdür. 

bütün eğitim sistemimiz bu kötülüğün acısını çekiyor. aşırı bir yarışma tutumu aşılanan öğrenci, ilerideki mesleğine hazırlık olarak, kazanma başarısına tapınacak biçimde yetiştirilmektedir. bu büyük kötülükleri ortadan kaldırmanın bir tek yolu, toplumsal amaçlara yönelmiş bir eğitim sistemini içine alan bir ekonomi düzeni kurmaktır. böyle bir ekonomi düzeninde üretim araçları toplumun malı olacak ve planlı bir biçimde kullanılacaktır.

üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre ayarlayan planlı bir ekonomi, yapılması gerekli işleri bütün çalışabilenler arasında dağıtacak ve her erkeğe, kadın ve çocuğa geçim güvenliği sağlayacaktır. kişinin eğitimi, doğuştan getirdiği yetilerin gelişmesini kolaylaştırmalı ve onda, bugünkü toplumda olduğu gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, benzerlerine karşı bir sorumluluk duygusu yaratmalıdır.

insan ancak kendini topluma adayarak kısa ve tehlikelerle dolu hayatta bir anlam bulabilir.

10.11.18

aşk

victor hugo

beni dinleyin, sizlere bir nasihat vereceğim: birbirinizi sevin! bir sürü cilve yapacak değilim, doğru hedefe giderim. mutlu olunuz. bütün evrende kumrulardan daha zeki yaratık yoktur. filozoflar şöyle der: neşenizi ölçülü tutun. bense diyorum ki: neşenizi serbest bırakın. şeytanlar gibi aşık olun. çılgınlaşın. filozoflar saçmalıyorlar. onların görüşlerini gırtlaklarına tıkmak isterdim. yaşamda fazla koku, fazla yeşil yaprak, yeni açmış fazla gonca gül, şakıyan fazla bülbül, fazla şafak olur mu hiç? sevmenin de fazlası olur mu? birbirinden hoşlanmanın fazlası olur mu?

bilgelik neşenin coşmasıdır. önemli olan mutluluğa sahip olmaktır. güneşe gözü kapalı boyun eğelim. güneş nedir? aşktır! aşk demek kadın demektir. işte sarsılmaz güç: kadın. buna karşı duracak bir tek robespierre yoktur; kadının sözü geçer.

insan gözü bir genç kızın yataktan kalkışı karşısında, bir yıldızın doğuşu karşısında olduğundan da çok saygı duymalıdır. ulaşma olanağı, saygı artışına dönüşmelidir. şeftalinin havı, eriğin incecik buğusu, kar tanesinin parlak kristali, kelebeğin incecik toz serpilmiş kanadı saflığından haberi bile olmayan bu iffetin yanında pek kaba şeylerdir. genç kız sadece bir hayal ışığıdır, bir heykel olmamıştır daha. onun yatağı idealin karanlık kesiminde gizlidir; bakışın saygısız dokunuşu bu belli belirsiz alaca karanlığı incitir. burada seyretmek, günaha girmektir.

şeylerin adını değiştirmekle dünyada büyük değişiklikler yaptığınız zannına kapılmayın. kadınları daima çok sevin. o şeytancıklar bizim meleklerimizdir. aşk, kadın, öpüşme bir dairedir; onun içinden çıkmayın. uçurumun ulu güzeli, okyanusun celimene'i olan venüs yıldızının, hükmü altındaki her şeyi yatıştırarak, bir kadın gibi dalgalara bakarak sonsuzluklar içinde doğduğunu hanginiz görmüştür? okyanus, işte hırçın alceste. ama boş yere homurdanır durur. venüs yıldızı görününce gülümsemeden duramaz. ona boyun eğer. işte hepimiz böyleyizdir. öfke, fırtına, yıldırım, tavanlara kadar köpük. bir kadın sahneye girer, bir yıldız doğar ve hemen yerlere kapanırız.

sevmek ve sevilmek, gençliğin güzel mucizesi! aşk altı bin yaşında bir çocuktur. cupidon'un yanında mathusalem çocuk kalır. altmış yüzyıldan beri erkekle kadın severek işin içinden sıyrılıyorlar. kurnaz şeytan erkekten nefret etti, ondan daha da kurnaz olan erkek de kadını sevmeye başladı. böylece, kendi kendine, şeytanın ona yaptığı kötülükten daha fazla iyilik yaptı. bu incelik yeryüzü cenneti kuruluşunda keşfedilmişti. dostlarım, keşif eskidir ama hâlâ yepyenidir. ondan yararlanmaya bakın.

bambi

patti smith

1957 yazında en küçük kardeşim kimberly doğdu. benden on yıl sonra gelmiş, annem dahil herkese sürpriz olmuştu. annemle babamın hastaneye gitmek üzere evden çıkışlarını hatırlıyorum. televizyonda kağıt havlu üreticisi kimberly-clark şirketinin reklamı oynuyordu. annem kardeşime ismini bu reklamdan esinlenerek verdi. bebeği ilk gördüğünde, "ben bu yüzü bir yerden tanıyorum." diye düşünmüş annem; ama nereden olduğunu çıkartamamış. sonradan fark etmiş ki kendi yüzüne bakıyormuş. kimberly, astım ve çeşit çeşit alerjiden muzdarip olsa da son derece neşeli bir çocuktu.

annemin kedisi mittens'la köpeğim bambi'yi de sayarsak küçük evimizde toplam sekiz can olmuştuk. annem kedisini çok severdi, ben de bambi'yi çocuğum gibi severdim. köpeğim iyi bir dosttu, akıllıydı, sessizdi, söz dinlerdi. new jersey'nin güneyinde yeni bir hayat kurmak üzere germantown'dan gelirken onu da yanımızda getirmiştik.

babam, cebinde fazladan bozuk para bulduğunda saçını kestirmeye giderdi. berberi arada sırada beni de kocaman sandalyesine oturtup kaküllerimi düzeltirdi. ama her nasılsa kaküllerim hep yamuk olurdu.

bir gün dükkanına bir sepet dolusu köpek yavrusu getirmişti. minicik collie'si koca bir alman kurduyla çiftleşmişti. yavruların hepsi uzun tüylüydü, en zayıfları hariç. alman kurdunun tüylerini almıştı bu yavru; ama şekli collie gibiydi. küçük bir geyiği anımsatıyordu. sepetin içinde öylesine tatlı ve korunmaya muhtaç görünüyordu ki ona bambi adını verdim.

babam yeni bir köpeğe bakacak paramız olmadığını söyledi. benim payıma düşen yiyecekten yiyebileceğini söyledim. ama babam aslında hâlâ köpeği sambo'nun yasını tutan annemi düşünüyordu. cocker spaniel cinsi, hareketli bir köpek olan sambo, biz ailecek tren yoluna saçılan kömürleri toplarken, bir trenin altında ezilip ölmüştü. ocağımızı yakmaya yetecek kadar kömür dökülürdü o trenlerden. sambo asla söz dinlemez, hep trenin önünde koşardı. annem ölümüyle adeta yıkılmıştı. babam annemin başka bir köpek istemeyeceği düşüncesindeydi. ama bambi o kadar sevgi dolu ve uysaldı ki babam insafa geldi. kısa süren protestolardan sonra -mittens'ın bile ondan hoşlanmış oluşu da dikkate alınarak- ailemize kabul edildi.

aslında şehirden taşınmayı hiç istememiştim. german-town, philadelphia'ya tramvayla kısacık bir mesafedeydi. philadelphia ise kocaman kütüphaneler, sayısız kitaplarla doluydu. ancak yine de woodbury gardens'taki o küçük eve taşındık. burası ailemize ait ilk evdi. hemen sağında bir domuz çiftliği ile bataklık vardı. sokağın karşı tarafındaysa büyük, bakımsız bir çayırlık arazi, onun içinde de eski bir ahır vardı. bu bilmediğim yerleri dolaşırken köpeğimin yanımda olması bana güven verirdi.

mahallemizin ardındaki küçük ormanı keşfe çıkar, bambi'yle birlikte uzun saatler geçirirdik. ne görsem isimlendirirdim. kırmızı kil dağı. gökkuşağı deresi. punk bataklık. her yer hayat doluydu: merak uyandırıcı, enerjik.. zamanla çevremizi takdir etmeye başladım. üzgün bakışlı peri köpeğim bambi'yle birlikte peter pan tarzı yaşayıp gidiyorduk.

kimberly sık sık hastalanıyordu. doktor evimizin alerji yapabilecek her türlü maddeden arındırılmasını emretti ki, değerli ev hayvanlarımız da bu işe dahildi. büyük bir darbe olmuştu bu bana. gerçi durumu anlıyordum, ne bebeğe ne de doktora öfkeleniyordum. hepimiz biliyorduk, kimberly'e yardımcı olmak bizim görevimizdi. ancak mittens'la bambiden vazgeçmek fikri de yüreğimizi burkuyordu.

bambi'yle birlikte kaçmayı düşündüm. ama nereye giderdik? geceleri hayalperestlerin görünmez örtüsüyle örtülü çayırda yatabilirdim. ormanın içine saklanabilir, ağaçların arasına bir kulübe inşa eder, peter pan'daki kayıp çocuklardan biri gibi yaşayabilirdim. ama hayır, asla kardeşlerimi terk edemezdim. kimberly'den asla ayrılamazdım. annemle babam çalışırken beşiğini kim sallayacaktı? kim onu uyurken gözetecek, nefesini tutup bizi sonsuza dek bırakıp gitmediğinden emin olacaktı?

günler hızla geçiyordu. bambi'yi evlerine almayı öneren ailenin gelmesine çok kalmamıştı. birini okuldan hayal meyal tanıyordum. bambi'yi vereceğimi düşündükçe midem bulanıyordu. önceden hiç hissetmediğim derecede yoğun bir sahiplenme duygusu içindeydim. başka birinin benim köpeğime sahip olması fikrine tahammül edemiyordum.

o sabah erkenden kalkıp bambi'yle evden çıktım. sevdiğimiz neresi varsa onu son bir kez götürmek niyetindeydim. kırmızı kil dağı'na yürüyecek, gökkuşağı deresi'nde mola verecektik. yanımda yer fıstığı ezmeli sandviçle biraz köpek bisküvisi getirmiştim.

bambi'yle birlikte oturduk. o, ayaklarımın dibindeydi. etrafı kolaçan ettim. onun için getirdiğim yiyecekleri yemiyordu. biliyor, diye düşündüm. biliyor. neler olacağını saklamaktan vazgeçip ona her şeyi anlattım, tek bir sözcük bile kullanmadan. ona gözlerimle, kalbimle anlattım. yüzümü yaladı. anlamıştı, biliyordum.

bambi nadiren havlardı. üzgün, derin gözlerinde sadece sessizlik vardı. çok geçmeden eve dönme vakti geldi. ama önce onu thomas'ın arazisine götürdüm. otların üzerine uzanıp bulutlara baktık. güneş yüzümü ısıtıyordu. içim geçmiş; bambi'nin çenesiyle patisi göğsümde, uyumuşum.

uyandım. eve dönmek için acele etmemiz gerektiğinin farkındaydım. annemin beni aradığını hisseder gibi olmuştum. koşa koşa araziyi geçtim. ev hemen yolun karşısındaydı.

bambi önümden fırladı. ona seslendim. aniden yolun ortasında durdu. tekrar seslendim ama hareket etmedi. doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. o mesafeden bile kendi yansımamı gözlerinde görür gibi oldum. donakaldım. nereden geldiği belli olmayan itfaiye aracı ona çarparken orada öylece durdum.

itfaiyeci aracı durdurup dışarı çıktı. babam koşarak evden geldi. bambi'yi yerden kucakladığı gibi çalıların -kutsal çalıların- yanına yatırdı. kimse bir şey demedi. kimse ne olduğunu sormadı. itfaiyeci bambi'nin ölümüne neden olduğu için kendisini çok kötü hissediyordu. ama ben biliyordum, onun hatası yoktu.

eğilip köpeğime baktım. hâlâ sıcaktı. üzerinde en ufak bir yara, tek bir kan damlası bile yoktu. uyuyor gibi görünüyordu; ama ölmüştü. annem ağlıyordu. kız kardeşim linda'nın hayret verici güzellikteki mavi gözleri, merhametli yüzünün tümünü ele geçirmiş gibiydi. köpeğimi eski bir battaniyeye sardım babam. dualarımız eşliğinde onu evimizin yanına gömdü.

ağlamadım. duygularım öylesine yoğundu ki beni gözyaşlarının ötesinde bir yere taşıdı. o günü sonradan çok düşündüm. ölmesini ben mi dilemiştim, yoksa o mu yapmıştı? mutlaka biliyordu. ikimiz de onun bir başkasının olmasını istemedik.