17.10.18

her şey ayartabilir beni

william butler yeats


ey tutkunun, saygının ve sevginin bildiği
ve gökteki yüceliği simgeleyen varlıklar
ey doğuştan alaycıları insan çabalarının

yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
her şeyin değiştiğini
ve yitip gittiğini birer birer
pençe gibiydi elleri, su boylarındaki
dikenli ağaçlar gibi
bükülmüştü dizleri
yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
güzel olan ne varsa yitip gidermiş
sular gibi

neden suçlayayım onu günlerimi kararttı diye
ya da son günlerde birtakım kendini bilmezlere
isteklerine denk yürekleri olsaydı eğer
saldırganlığın en belalısını öğreteceği
ve birbirine katacağı için ortalığı
soyluluğun ateş gibi yalınlaştırdığı aklı
ve gerili bir yay gibi güzelliğiyle
onun gibi soylu, tek başına ve kararlı
bu çağda eşine rastlanmayan bir kişiyi
hangi güç köşesinde tutabilirdi elleri bağlı
ne yapabilirdi böyle biri olduğuna göre
bir başka troya var mıydı yakıp yıkacağı

orada atların yarıştığı çayırlarda
aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç
atlılar dörtnala atlarının sırtında
yüreği ağızlarında arkadan bakanların

bizim de seyircilerimiz vardı eskiden
dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren
yoldaşlık ederdik binicilerle
yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin
kesik soluklarıyla buğulanmadan

sürdürün türkünüzü
bir yerde doğarken yeni bir ay
göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını
duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu
yeryüzü hep delikanlı çünkü
sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi
ve insanlar olacak bizi yüreklendiren
atını sürüp gidenlerden

her şey ayartabilir beni şu şiir uğraşından
gün olur bir kadının yüzü ya da daha kötüsü
çektiği çile alıklarca yönetilen yurdumun
şimdi daha kolayı yok
elimin alıştığı bu işten
gençken metelik vermezdim türkülere
sazını çalmaz mıydı ozan
kılıç kında beklercesine
razıyım, dilediğim yerine gelsin de tek
balıktan daha soğuk, daha dilsiz, daha sağır olmaya

sen dans et orada kıyıda
senin ne umurunda
rüzgar ya da kükreyen sular
savur tuzlu damlalarla ıslanan
saçlarını havaya
gençsin, nereden bileceksin
soytarının zaferini ya da aşkın
ele geçer geçmez yitirildiğini
en iyi çalışanın ölüp gittiğini
bütün demetlerin dağıldığını
neden korkacakmışsın sen
rüzgarın acımasız uğultusundan

kimse söylemedi mi sana o korkusuz
seven gözlerin daha uyanık olmalı diye
ya da hatırlatmadı mı kimse nasıl umarsız
olduklarını yanarken pervanelerin
ben uyarabilirdim seni; ama gençsin sen
ve başka başka diller konuşuyoruz ikimiz

ah, ne verilse almaya hazırsın sen
ve bütün dünya dost senin gözünde
annen gibi sen de çekeceksin
sen de öyle incineceksin sonunda
ama ben yaşlıyım, sen gençsin
ve barbarca bir dille konuşuyorum ben

ağaçlar güz güzelliğinde
korunun yolları kuru
ekimin alacakaranlığında
duru bir göğü yansıtıyor sular
taşların üzerinden akan sularda
elli dokuz kuğu

düşlerle yıpranmışım ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde
ve bütün gün sabahtan akşama
gözlerim bu kadının güzelliğine takılı

sanki bir kitabı açıp
orada resmini bulmuşum
bakanların gözlerine şölen
ya da dinlemeyi bilen kulaklar
duyduğu için sevinen ve bilgeliğe
aldırmayan bir güzelin

ah keşke karşılaşsaydık
gençliğimin ateşi sönmeden
oysa düşler içinde kocuyorum ben
havanın aşındırdığı mermer
bir salyangoz kabuğu derelerde

birinin güzel bir yüzü vardı
sevimliydi öteki ikisi üçü
ama neye yarar sevimlilik
ve güzel yüz? çünkü ancak
bir gece biçimini koruyabilir
üzerlerinde yatan tavşanın
dağlarda biten otlar

ne korkar, ne de umutlanır
ölmekte olan bir hayvan
insansa her şeyden korkarak
umut içinde bekler sonunu
kaç kez ölmüştür de o
kaç kez dirilmiştir yeniden
yiğit ve onurlu bir insan
yüz yüze gelince katilleriyle
şöyle alaycı bir bakış fırlatır
soluğunu keseceklere
ölümü iliklerine kadar tanır o
çünkü insandır ölümü yaratan

masumların ve güzellerin
tek düşmanıdır zaman

yaşlanıp saçların ağardığında, uyuklarken
ocağın başında, eline al bu kitabı
ve oku yavaş yavaş düşleyerek bir zamanki
yumuşak bakışlarını ve gölgelerinin tatlılığını

şimdi eğil de korlaşmış kütüklere
mırıldan biraz üzgün bir sesle
aşk nasıl alıp başını dağlara gitti
ve gizledi yüzünü sayısız yıldızlarla diye

bir yoksul bedevinin çadırındaymışız gibi
bir zamanlar en olmadık düşlerin yaşanarak
artık tarihe karıştığı bir yerde dolaşıyoruz şimdi

son romantiklerdik biz, konu diye
geleneksel kutsallığı ve güzelliği seçtik
hangi şair adına ne yazılmışsa 
halkın kitabına, en çok ne kutsayabilirse
insan aklını ve yüceltebilirse bir şiiri
ama değişti her şey, binicisiz şimdi o soylu at
bir zamanlar homeros'u taşıdıysa da eyerinde
kuğunun sürüklendiği o karanlık sularda

emek çiçek açmış ya da dans ediyor
bedenin ruhu sevindirmek için incinmediği
güzelliğin kendi umarsızlığından, uykulu bilgeliğin
gece yarısı kandilinin yağından doğmadığı bir yerde

ey kökleri derinde çiçek açan kestane ağacı
yaprak mısın, çiçek mi, yoksa gövde mi
ey müzikle salınan gövde, ey ışıyan bakış
nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden

15.10.18

yan etkiler

woody allen

insan özgürleşmesi, hayatın absürtlüğünün farkına varmaktan geçer.

yakılmayı, toprağa gömülmeye bin kere; her ikisini de karımla bir hafta sonu geçirmeye sonsuz kere tercih ederim.

dünyanın en gelişkin bilgisayarının, bir karıncanın beynine dahi sahip olamadığını biliyoruz. aynı şeyi birçok akrabamız için de söyleyebiliriz ama en azından onları sadece düğünlerde ve özel günlerde görmek zorunda kalıyoruz.

insanın kendi varlığını gözlemlemesi için, önce onunla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapması, ardından bulunduğu mekanın diğer köşesine seğirtivermesi ve oradan kendisine bakmaya çalışması gerekir.

siyasi edimler herhangi bir ahlaki sonuç doğurmaz ve hakiki varlığın aleminin dışında yer alır.

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

bir adam çok güzel bir şarkı söylerse mest olursun. hiç aralıksız söylerse başına ağrılar girer. hele de susmamaya kararlıysa, sonunda adamı gırtlaklamak istersin. zaten kötülük dediğin, aşırıya kaçmış iyilik değil de nedir?

bir klasiği klasik yapan, bin kez okusan da hep yeni bir şeyler bulabilmendir.

insan eleştirmenleri çok ciddiye almamalı. yazar olabilmek için insan risk alabilmeli ve aptal durumuna düşmekten korkmamalı. "insan esaretine dair"e başlarken aklımda sadece "ve" bağlacı vardı. içinde "ve" geçen bir öykünün çok başarılı olabileceğini biliyordum. gerisi kendiliğinden geldi.

soru cümlelerinin sonuna soru işareti koymayı unutma. nasıl etkili olduğunu tahmin edemezsin.

kadınların yumuşak ve sarmalayıcı bir varlığı vardır.

acı bu ikileme, sevgili okuyucu! benim yaşımdaki adamların büyük bölümünü pençesine alan bir felakettir bu. karşı cinsten tüm beklediğinizi tek bir kişide asla bulamamak nedir, bilir misiniz? bir tarafta, ödün vermenin insanı ürküten boşluğu; diğer tarafta, yasak aşkın ayıplanan ve sinirleri allak bullak eden varlığı. fransızlar haklı mıydı acaba? insanın bir karısı bir de metresi olmalı, böylece farklı ihtiyaçlar için iki taraf arasında iş bölümü mü yapılmalıydı?

modern astronomlara göre uzay bitimlidir. bu çok rahatlatıcı bir bilgidir. özellikle de sürekli bir şeylerini kaybedenler için. evreni düşünürken gözetilmesi gereken önemli bir nokta, genişlemekte olduğu ve günün birinde parçalanıp yok olacağıdır. işte bu yüzden, karşıdaki işyerinde çalışan kız, tüm beklentilerinizi karşılamamasına rağmen bazı iyi özelliklere sahipse, işi daha fazla uzatmayın.

insanın kaderini tayin etmekte özgür olduğu ve ölümün hayatın bir parçası olduğu idrak edilene kadar varlığın tam olarak anlaşılması mümkün değildir.

dünya iyi ve kötü insanlara ayrılmış gibi. iyiler daha huzurlu uyuyorlar, kötülerse uyanık oldukları saatlerin tadını daha iyi çıkarıyorlar.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri? insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

13.10.18

din

thomas hobbes

dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. gelecek korkusu yüzünden insanlar, görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

şu dört şey dinin doğal kökenini oluşturur: hayaletlere inanmak, ikincil nedenleri bilmemek, korkulan şeylere bağlılık ve geçici şeyleri haberci olarak kabul etmek. bunlar, insanların çeşitli hayal güçleri, muhakeme yetenekleri ve duyguları nedeniyle, o kadar farklı törenlere yol açmışlardır ki bir insan tarafından kullanılanlar bir başka insan için genellikle gülünç olmaktadır.

görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekan tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur.

şimdiye kadar olmuş veya bundan sonra olacak şeylerin nedenleri olduğundan emin olunduğu için, korktuğu kötülüklerden kendini sakınmak ve arzu ettiği iyilikleri elde etmek için devamlı çabalayan insanoğlu, mutlaka sürekli bir gelecek endişesi içindedir.

böylece her insan, özellikle aşırı ihtiyatlı olanlar, prometheus'unkine benzer bir durumdadırlar. çünkü, kelime anlamı olarak dilimize çevrildiğinde "basiretli, geleceği gören adam" demek olan prometheus, görüş alanı büyük bir yer alan kafkas tepesine bağlanmıştı ve burada, onun karaciğeri ile beslenen bir kartal, onun geceleyin yenilenen karaciğerini gündüz yiyordu. yani gelecekten kaygı duyduğu için çok ileriye bakan bir insanın kalbi, bütün gün, ölüm, yoksulluk veya başka bir felaketin korkusuyla tükenip durur. ve sadece uykuda iken bu insan huzura kavuşabilir veya kaygı dolu kalbi dinlenebilir.

işte bu yolladır ki, insanların hayal gücünün sayısız çeşitlemelerinden, bu dünyada sayısız türde tanrılar yaratmışlardır. işte görülemeyen şeylerden duyulan bu korku, herkesin din dediği şeyin; ve, başkalarından farklı biçimde o güce tapanlar veya ondan korkanlarda bulunan batıl inancın doğal kökenidir.

şeylerin doğal nedenlerini pek az araştıran veya hiç araştırmayanlar, onlara bu kadar çok iyilik veya kötülük yapma gücüne sahip olan şeyin ne olduğunu bilmemekten gelen korkuyla, çeşitli türden görünmez güçler varsaymaya ve kendilerini bunlara inandırmaya ve kendi tahayyüllerinin önünde huşu içinde durup zor durumlarda bunların yardımına sığınmaya; ve ayrıca, başarılı oldukları vakit, onlara şükranlarını sunmaya eğilimlidirler. böylece, kendi hayallerinin ürünlerini kendi tanrılarına dönüştürürler.

dinin bu başlangıcını tespit etmiş olanlardan bazıları, bunu beslemiş, süslemiş ve yasa haline getirmişler ve ona, gelecekteki olayların nedenlerine ilişkin kendi uydurdukları görüşleri eklemişler, böylece başkalarına hükmedebileceklerini ve kudretlerinden en büyük faydayı elde edebileceklerini ummuşlardır.

merak veya nedenleri bilme isteği, insanı, sonuçların düşünülmesinden nedenleri aramaya götürür ve ayrıca, nedenlerin de nedenlerini. insan, böylece, zorunlu olarak, daha önceki başka bir nedene dayalı olmayan ezeli bir nedene varır. insanlar buna tanrı derler. dolayısıyla başı ve sonu olmayan bir tanrı'nın var olduğu inancına yönelmeksizin, doğal nedenlerin derin bir araştırmasını yapmak mümkün değildir.

ancak insanlar, kafalarında, onun doğasına uygun bir tanrı fikrine sahip olamazlar. çünkü, söz gelimi, insanların kendilerini ateşle ısıttıklarını söylemelerini işiten ve kendisi de ateşle ısınan, doğuştan kör bir adamın, insanların ateş dedikleri bir şeyin var olduğunu ve hissettiği şeyin nedeni olduğunu kolayca kavrayabilmesi ve bundan emin olabilmesi fakat onun nasıl bir şey olduğunu tasarlayamaması; veya onu gözleriyle görenler gibi, kafasında ona ilişkin bir fikre sahip olamaması gibi; insanlar da, bu dünyadaki gördükleri şeylere ve onların hayranlık verici düzenine dayanarak, bütün bunların tanrı denilen bir nedeni olduğunu kavrayabilir. fakat kafasında ona ilişkin bir fikir veya imaj oluşturamazlar.

bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir. ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır.

yine bu yüzden, numa pompilius, romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir. ve peru krallığının ilk hükümdarı ve kurucusu, kendisi ve karısının güneş'in çocukları olduğunu iddia etmiş ve muhammed ise, yeni dinini kurmak için, güvercin kılığındaki kutsal ruh ile konuştuğunu iddia etmiştir.

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar. üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan romalılar, roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun. ayrıca, tanrı'nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden yahudiler'in dini dışında, roma'da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz. işte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.

saçma veya yanlış beyanların, evrensel olmaları halinde, anlaşılma imkanı yoktur; yine de pek çok insan, sözcükleri usulca tekrarladıkları yahut iyice kafalarına yerleştirdikleri vakit onları anladıklarını sanırlar.

insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

11.10.18

pis moruğun notları

charles bukowski

kıç, cinselliğin ruhunun aynasıdır.

bir kuşu sikmek için önce yakalamak gerekir.

profesyonel fahişe, "mezara dek çalış ve didin" felsefesi üzerine kurulu amerikan tarzı yaşama açık bir tehdittir. fahişe, amcığın değerini düşürür.

aşk biraz anlam içeren bir yoldur, seks ise yeterince anlamlıdır.

düzüşmek bisiklete binmek gibidir: seleye oturduğun anda denge ve sihir oradadır yine.

kadınların istediği asla duyarlılık değildir. tek istedikleri, önemsedikleri birinden duygusal intikam almaktır. kadınlar aptal hayvanlardır aslında; ama erkeğin üstünde öylesine yoğunlaşırlar ki erkek başka şeyler düşünürken onu bozguna uğratırlar.

bütün kadınlar arkadaştılar, iletişim kuruyorlardı, doğrudan ya da ruhsal ya da erkeklerin anlayamayacağı, sadece kadınlara özgü bir biçimde; buna biraz da dış bilgi ekledin mi hiç şansı yoktu zavallı erkeğin.

basit öfkeler basit yarıklar gibi ekim güneşinde yok olurlar.

bazı erkekler kadınlarla ilişki yürütmekte başarılıdırlar. ben hiç beceremedim. çok sıkıcı bir şey ilişki. bittiğinde gerçekten düzülmüş hissedersin kendini.

kadınlar sahtekarlara çok güzel yalan söyledikleri için vurulurlar.

hiçbir erkeğin bedeline katlanamayacağı kadınlar vardır; ama birinin bıraktığı yerden devam edecek bir keriz vardır mutlaka.

zordur bir kadını memnun etmek. her erkek doyumsuz bir kadını yola getirebileceğine inanır ama bu inanç insanı mezara götürür.

bir keresinde yaşlıca bir kadını eve hapsetmiştik. şarapçıydı kadın. yatağa bağladık ve elli sentten mahallenin bütün erkekleri üstünden geçti: sakatlar, sapıklar, kaçıklar.. üç gün üç gece, beş yüz kişi yararlandı.

ben inatla tutunmaya çalışırken düzüyor muydum yoksa düzülüyor mu bilmiyordum; ama insan genellikle bilmez.

bol bol düzüşen insanlar başkaları düzüşemediğinde bunu gülünç bulurlar.

cinsellik çok yorucu bir göreve dönüşebiliyor bazen. bir keresinde, çaresizliğimle, o devasa memelerinden birini tutup ucunu ağzıma soktum. hüzün tadı geldi ağzıma, lastik, ıstırap ve ekşi yoğurt tadı. lanet şeyi tiksinti ile ağzımdan çıkarıp fırlattım.

cinsellik ilginç, ama o kadar da önemli değil. sıçmaktan daha önemsiz mesela. bir erkek hiç düzüşmeden yetmişine kadar yaşayabilir; ama bir hafta sıçmazsa hayati tehlike söz konusudur.

klas, görülebilen bir şeydir; hissedilir, tanımlanamaz. kimi insanda görürsün, hayvanlarda ve sirk trapezcilerinde vardır; yürüyüşte, tavırlarda kendini belli eder. genellikle içten gelen bir şeydir, dışa yansır.

sevgi başka nedir ki? iyi bir şeye değer verecek kadar sağduyulu olmaktır. kan bağı gerekmez, kırmızı bir deniz topu ya da üzerine tereyağı sürülmüş kızarmış ekmek de sevilebilir.

bir kadının yaktığı ilk adam sen değilsin.

intiharların havada asılı kaldığı ve sineklerin çamurla beslendikleri yerlerde daha uzun sürer yazlar.

kimseye güvenme. insan her zaman ihanet eder sonunda.

whitman'ın bir sözünü hatırlıyorum: "büyük şair yaratmak için büyük dinleyici gerek." ben whitman'ı her zaman kendimden daha iyi bir şair olarak görmüşümdür, önemi varsa, ama bu kez fena yanılmış, şöyle olmalıydı: "büyük dinleyici yaratmak için büyük şairler gerek."

deha mutlaka keşfedilir.

insanlığın büyük bir bölümü midemi bulandırır. bir şeyleri kurtaracaksak bu ancak mutluluk, gerçek ve akış kavramlarına yepyeni bir yaklaşımla mümkün olabilir; titreşimsel algılama ile.

kentler insanları öldürmek için inşa edilirler.

başka düzlemde bir dünya toplumu, birbirlerini mesleklerine göre değerlendirirler. yankesiciler araba hırsızları ile samimiyet kurmaz, araba hırsızları tecavüzcülerle, tecavüzcüler sübyancılarla, her mahkum işlediği suça göre değerlendirilir. porno film yapımcısı itibar görürken bir çocuğa sarkıntılık etmiş biri aşağılanır.

"sevgili bay bukowski, yazmaya otuz beş yaşınızda başladığınızı söylüyorsunuz. ondan önce ne yapıyordunuz?" e.r.

"sevgili e.r., yazmıyordum."

hayatta tahammül edemediğim bir şey varsa o da yapış yapış duygusallıktır.

toplum kanunları ile doğa kanunları farklıdır. biz doğal olmayan bir toplumda yaşıyoruz. her an havaya uçma tehlikesi içinde yaşamamızın nedeni bu. kadın, sahte erkeğin bu toplumda ayakta kalmayı başardığını sezgi yolu ile bilir ve onu yeğler. kadının tek amacı çocuğunu doğurup onu güvenli bir şekilde büyütmektir.

tanrım, çok tuhaf bir dünyada yaşıyoruz. her şeyimiz var ama hiçbir şeyimiz yok.

nixon ile humphrey arasında seçim yapmak sıcak bok ile soğuk bok arasında seçim yapmak zorunda bırakılmaktır.

herkesin mutlu olma biçimi farklıdır.

insanın talihi bozulunca ilk giden yüzü olur. diğer çürümeler daha yavaş gerçekleşir.

bazen delilik o denli gerçektir ki delilik olmaktan çıkar.

birer içki daha içtikten sonra onu yatak odasına götürdüm ya da o beni yatak odasına götürdü, önemi yoktu. ilk posta gibisi yoktur, kim ne derse desin. çoraplarını ve topuklu ayakkabılarını çıkarmamasını söyledim. sapığın tekiyim, insana olduğu gibi katlanamam, aldatılmalıyım. psikiyatrların bu konuda söyleyecekleri vardır mutlaka. benim de onların hakkında söyleyeceklerim var.

bir insanı mutlu etmek bile yaşamın hakkını vermeye yeter.

kamu bir yazardan ya da yazılarından ihtiyacı olanı alır, gerisini boş verir. ama genellikle aldığı en az ihtiyaç duyduğudur, boş verdiği ise en çok.

geri zekalının cesareti değil, düşünebilen kişinin cesareti önemlidir.

her şey posta kutusu ile başlar, posta kutusu ile biter. bir gün posta kutularından kurtulmanın yolu bulunursa çektiğimiz acılar büyük ölçüde azalacak. şu anda tek ümidimiz hidrojen bombası ve bütün kasvetime rağmen bunun uygun bir çözüm olacağını sanmıyorum.

"zaman bütün iyileştirmeleri yaralar."

sinsi hırsızı asıl heyecanlandıran, çaldığı nesnenin değerinden çok çalma eyleminin kendisidir.

herkes arada sırada annesine ihtiyaç duyar.

hastaneler sizi neden sunmaksızın öldürmeye çalıştıkları yerlerdir. hastanelerdeki soğuk ve ölçülü acımasızlığın nedeni doktorların fazla mesai yapmaları ya da ölümü kanıksamış, sıkılmış olmaları değildir. asıl neden çoğu zaman başları ile kıçlarını ayırt etmeyi beceremeyen, cahillerin hayranlığa boğulup merhemi elinde bulunduran büyücü olarak gördükleri ve çok az iş yapıp çok fazla para kazanan doktorların kendileridir.

bir metropol gazetesi kötü haber yazmadan önce kendi nabzını ölçer.

hemen hemen her insan aptallığının derecesini bilir ama şan ve şöhretin kısa ömürlü düşünde kim yaşar?

ahali geriden kopup gelen atları sever.

büyük olanlar küçük insanlar için büyük hedef oluştururlar. tüfekli ve daktilolu küçük adamlar, kapıların altında imzasız notlar, polis yıldızları, coplar, köpekler; bunlar da küçük insanların işleridir.

insanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini aynı kolaylıkla unutup nasıl neşelenebildiklerini anlayamıyorum. ve nasıl her şeye ilgi duyabildiklerini, üstelik her şey bu kadar sıkıcıyken.

9.10.18

neden baba?

pascal mercier

"kendini bu kadar önemseme!" derdin sen, biri yakındığında. kimsenin oturmasına izin vermediğin koltuğunda oturur, bastonunu sıska bacaklarının arasında tutar, guttan çarpılmış ellerini bastonun gümüş sapına koyar, başını -her zamanki gibi- aşağıdan öne doğru uzatırdın. (tanrım, seni bir kez olsun karşımda dik dururken görebilseydim, gururuna uygun düşecek biçimde başın yukarıda olarak! bir kerecik olsun! ama kamburlaşmış sırtını bin kez görmüş olmam, bütün öteki anıları sildi, bununla kalmadı, hayal gücümü de sakatladı).

hayatın boyunca katlanmak zorunda kaldığın bütün o ağrılar, senin hiç değişmeyen uyarılarına otorite katıyordu. kimse itiraz edemiyordu. sadece dıştan böyle değildi insanlar, içlerinden de itiraz edemiyorlardı. gerçi biz çocuklar senin konuşmanı taklit ediyor, sen yokken alay edip gülüyorduk; hatta annem bile bu yüzden bize söylense de, bazen yüzünden geçen bir gülümsemeyle kendini ele veriyor, biz de büyük bir iştahla saldırıyorduk. ama ancak görünüşte kurtuluyorduk, tanrı'dan korkanların çaresizce sövmesi gibiydi halimiz.

sözünü sayıyordum. yüzüme kırbaç gibi inen yağmur altında, içim sıkılarak okula gittiğim o sabaha kadar saydım. kasvetli sınıflarda, sevimsiz öğretmenlerin karşısında içimin sıkılması neden önemsemem gereken bir şey değildi? ben ondan başka hiçbir şey düşünemezken maria joao'nun bana yüz vermemesini neden önemsememeliydim? neden her şeyin ölçüsü senin ağrıların ve sana bahşettikleri vakar oluyordu?

"sonsuzluğun bakış açısından bakılınca" diye tamamlardın bazen, "önemi azalıyor." maria joao'nun yeni arkadaşına öfkelenerek, onu kıskanarak çıktım okuldan, kararlı adımlarla eve yürüdüm, yemekten sonra karşındaki koltuğa oturdum. "okul değiştirmek istiyorum." dedim sesim titremeden, oysa içimden o kadar güçlü hissetmiyordum kendimi, "bu okul dayanılır gibi değil." "kendini çok önemsiyorsun." dedin bana, bastonunun gümüş sapını okşayarak. "kendimi önemsemezsem neyi önemseyeceğim?" diye sordum. "hem sonsuzluğun bakış açısı diye bir şey yok."

odayı dolduran sessizlik patlayacak gibiydi. daha önce hiç böyle bir şey olmamıştı. terbiyesizce bir şeydi yaptığım, en sevdiği çocuğundan gelmesi, durumu daha da kötüleştiriyordu. herkes öfkeyle patlamanı bekliyordu, patlarken de sesin her zamanki gibi çatallaşacaktı. hiçbir şey olmadı. iki elinle bastonun sapına dayandın. annemin yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade belirdi. seninle neden evlenmiş olduğunu bu yüz ifadesi anlatıyordu -bunu daha sonra düşündüm. konuşmadan ayağa kalktın, yalnızca ağrıların yüzünden hafifçe inlediğin duyuldu. akşam yemeğine katılmadın. bu aile kurulduğundan beri böyle bir şey görülmemişti.

ertesi gün öğle yemeğine oturduğumda bana sakince ve biraz da kederle baktın. "hangi okula gitmeyi düşünüyorsun?" diye sordun. maria joao o gün bana teneffüste portakal isteyip istemediğimi sormuştu. "sorun halloldu." dedim.

bir duyguyu önemsememiz mi yoksa ciddiye alınmayacak bir huysuzluk olarak mı görmemiz gerektiğini nasıl anlarız? onu yapmadan önce neden benimle konuşmadın baba? hiç değilse neden yaptığını bilseydim.

7.10.18

hayalperestler

patti smith

kimse, olmadığı birine dönüşmez.

çocuk aklı alna kondurulan öpücük gibidir, kabule açık ama ilgisiz. doğum günü pastasının üzerindeki balerin gibi döner durur; hem zehirli, hem tatlı.

yeni doğmuş bir bebeğin gülümseyişinden daha güzel bir şey yok bu hayatta.

sıradan karşısında hayrete düşen çocuk, uğraşmaksızın bilinmeyene doğru ilerler; ta ki çıplaklık onu korkutup utandırana kadar. o zaman biraz örtünmek ister, düzen arar. bir an için her şeyi tüm çıplaklığıyla görür, eler, toplar, gerçeklerden yapılma çılgın bir yorgan örer. vahşi, tene batan türden gerçeklerdir onlar. bildiğimiz gerçeklerle uzaktan yakından alakaları yok gibidir.

bu acımasız, yoğun sürecin sonunda ortaya güzel bir şeyin çıkması mümkündür; ancak genelde sadece mücadele edilip kurtulunması gereken pırıl pırıl, titrek bir gözyaşı meydana gelir. ipten omurganla, her zamankinden daha uzak ve göz kamaştırıcı bir arenaya kayarsın.

etraf olduğu gibi duvardır. ve akıl -belli etmeksizin, balerinler gibi tek ayak üzerinde dönerken- kapabileceği ne bilgi parçacığı varsa kapar; flamanca, tuğlalara yontulmuş hiyeroglifler.

ünlemler! başlangıca, amaca dair sorular. küçükken, başka bir yerlerden gelme duygusu ile coşkuya kapılıp etrafı gözetleriz. içimize bakar, inceler, yabancı olanı çekip çıkartırız. göz alabildiğine açık, altından bir alana varırız. ya da çoğu kez bir buluta rast geliriz; bulutlarda yaşayanlardan bir ırka. bunlar, çocukkenki düşüncelerimizdir. sonunda her şeyi idrak ederiz. kendimizde annemizin elini, babamızın uzuvlarını tanırız. ancak akıl; o yine de başka bir şeydir. ne olacağından asla emin olamayız. çünkü o kudurmuş köpekle, horozibiğiyle, telden çemberle birlikte döner. varlığımızın bu yanı başka bir şeye dönüşebilir ve belki de yaşam denilen mekanizmanın gerçek düğüm noktası burasıdır. akıl bir resimdir. ve orada, köşede, spiralimsi bir şey görürsünüz. bir virüstür belki; belki de ruhsal bir dövmedir.

dikkat et, ruhunu sergilerken dikkat et, neyin varsa ortalığa dökme.

su kaynadı. bir avuç naneyi süzdürüp, suyunu kupaya döktüm. ne kadar hastalık varsa alsın götürsün, hepsini önemsiz dipnotlara dönüştürsün diye. kızgın korların üzerinde yürüyoruz. yapamayacağımız hiçbir şey yok.

"bir gün hepimiz öleceğiz
ama durmayıp yola devam edenler
attıkları adımın sonunu getirenler
onlar asla ölmeyecek
onların isimleri rembrant, columbus"

bir oğlan çocuğu için yangından daha heyecan verici bir şey yoktur.

çocukken ne mutluyuzdur! ışık, mantığın sesiyle nasıl da körelir! bu hayatta taşı düşmüş yüzükler gibi dolanıyoruz. ama sonra bir gün, bir yerden köşeyi dönüyoruz ve bir de bakıyoruz ki karşımızda, yerde yatıyor; mücevher gibi kesilmiş, ışıl ışıl bir damlası. hayalet değil, gerçek. dokunup rahatsız edersek yok olabilir. ama bir adım atmazsak da hiçbir şey düzelmeyecek. bu bulmacayı nasıl çözeceğiz? bir yolu var. dua edin. kendi duanızı söyleyin. nasıl söylerseniz söyleyin, fark etmez. çünkü bittiğinde, saklamaya değer tek mücevhere, bağışlamaya değer tek tohuma siz sahip olacaksınız.

5.10.18

sanayi toplumu ve geleceği

theodore kaczynski

sanayi devrimi ve sonuçları insan soyu için bir felaket oldu. bu sonuçlar, gelişmiş ülkelerde yaşayan bizlerin yaşamdan beklentilerimizi oldukça arttırırken toplumun dengesini bozdu, yaşamı anlamsızlaştırdı, insanları aşağılamalara maruz bıraktı, yaygın psikolojik acılara -üçüncü dünya ülkelerinde fiziksel acılara da- yol açtı ve doğal dünyayı şiddetli zararlara uğrattı.

insanlar, toplumlarının şeklini bilinçli ve akılcı olarak seçmezler. toplumlar, akılcı insan kontrolü altında olmayan sosyal evrim süreçleri yoluyla gelişir.

bir toplumun ekonomik ve teknolojik yapısı, sokaktaki adamın nasıl yaşayacağını belirlemede politik yapısından çok daha önemlidir.

toplumumuzda akıl sağlığı kavramı büyük oranda bireyin sistemin ihtiyaçlarına uygun olarak davranma ve bunu stres belirtileri göstermeden yapma düzeyine göre tanımlanır.

bir insan, toplumunun ahlaki törelerine inanıp uyarsa ve o toplumun işleyen bir parçası olarak içinde yer alırsa onun iyi sosyalleşmiş olduğu söylenir.

toplumsallaşmış bir insan, kabul edilmiş ahlaka karşı gelen duygu veya düşünceleri suçluluk duymadan yaşayamaz bile; "temiz olmayan" düşünceleri düşünemez. bu insan psikolojik bir tasma ile bağlanır ve yaşamını, toplumun onun için döşediği raylar üzerinde koşarak geçirir.

sistem, bireyin hayatını pek çok yönden kolaylaştırır; ama bununla birlikte onu kendi kaderini kontrol etmekten yoksun bırakır.

belirli bir dereceye kadar özgürlüğe izin vermek sistemin yararınadır. örneğin, ekonomik özgürlüğün -belirli sınırlamalar ve kısıtlamalarla- ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkilediği ortaya çıkmıştır. ama ancak planlanmış ve sınırları çizilmiş bir özgürlük sistemin yararınadır. birey her zaman bir tasmayla bağlanmalıdır, bazen bu tasma uzun bırakılsa bile.

modern toplumun insanları maruz bıraktığı en önemli anormal koşul, bizim güç sürecini doğru dürüst yaşama şansımızın olmamasıdır. yaşamı boyunca güç sürecine olan gereksinimi tatmin edilen kişi, o yaşamın sonunu kabullenmeye en iyi hazırlanmış kişidir.

toplum, insanlara, güç sürecinden geçmeleri için fırsat vermenin bir yolunu bulmalıdır. oysa insanlar için fırsatın değeri, bu fırsatı toplumun onlara verdiği gerçeğiyle zaten biter. onların ihtiyacı olan, kendi fırsatlarını yaratmaktır. sistem onlara fırsatlarını verdiği sürece, onları tasmayla bağlı tutar. bağımsızlıklarını elde etmek için bu tasmadan kurtulmalıdırlar.

bir diğer önemli sorun da çağdaş toplumda birçok insana acı veren bir amaçsızlık duygusudur. varoluşçuluk da büyük oranda, çağdaş toplumun amaçsızlığına bir tepkidir. bireyin güvenlik arayışı hayal kırıklığıyla sonuçlanır. bu da bir güçsüzlük duygusuna yol açar.

insan için güç de yeterli değildir. bir insanın uğrunda gücünü deneyeceği amaçları olmalı. ciddi psikolojik problemlere yakalanmamak için, bir insan, uğruna çaba harcaması gereken amaçlara gerek duyar ve bu amaçlara ulaşmada en azından makul bir oranda başarıya sahip olmalıdır.

anayasal haklar bir dereceye kadar yararlı olsa da, burjuva özgürlük anlayışı olarak tabir edilebilecek şeyi garantilemekten pek fazlasına hizmet etmez. burjuva anlayışına göre, özgür bir insan, sosyal bir makinenin önemli bir parçasıdır ve yalnızca tembihlenmiş ve sınırlanmış bir dizi özgürlüğe sahiptir; bu özgürlükler bireyin ihtiyaçlarından çok sosyal makinenin ihtiyaçlarına hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.

bir yetişkin insanın zamanının büyük bir bölümünü kendi işine vermiş olarak bir masa başında oturarak geçirmesi doğal değildir. normal bir yetişkin, zamanını gerçek dünyayla etkin bir ilişki kurarak geçirmek ister.

insan ırkı en iyi halde bile nispeten kolay sosyal problemleri çözmekte bile çok kısıtlı bir kapasiteye sahiptir. sistem çevre kirliliği ve politik yozlaşmayı, uyuşturucu ticaretini ya da aile içi şiddeti durdurmakta bile başarısız olmuştur.

artan depresyon oranı kesinlikle bugün toplumumuzda var olan bazı koşulların sonucudur. insanları depresyona iten koşulları kaldırmak yerine, modern toplum onlara anti-depresan (uyuşturucu) ilaçlar vermektedir. aslında, anti-depresanlar, bireyin iç dünyasını, normalde tahammül etmeyeceği sosyal koşulları kabullenmesini sağlayacak biçimde değiştiren araçlardır.

eğer eğlence endüstrisi olmasaydı sistem şu anda bize uyguladığı stres üreten baskıyı asla uygulayamazdı.

çağdaş toplumda tatmin arayışı çok yaygındır. ancak insanların çoğunluğu için, temel amacı tatmin olan bir etkinlik -yapay bir etkinlik- bütünüyle tatmin getirmez.

kitle eğlence aracını kullanmamız "isteğimize" bağlıdır. hiçbir yasa bizi televizyon izlemeye, radyo dinlemeye, dergi okumaya zorlamaz, yine de kitle eğlencesi, çoğumuzun bağımlı hale geldiği bir kaçış ve stres atma aracıdır. herkes televizyonun kötülüğünden bahseder; ama yine hemen hemen herkes onu izlemeye devam eder.

eğlence endüstrisi sistemin önemli bir psikolojik aracı olarak hizmet verir. eğlence modern insana önemli bir kaçış aracı sağlar. insan televizyona, videoya vs. gömülmüşken stresi, endişeyi, hayal kırıklığını, tatminsizlik duygusunu unutabilir.

insanlar çok fazla para kazansalar bile pazarlama endüstrisinin onların gözünün önünde salladığı parlak, yeni oyuncaklara duydukları şiddetli arzularını doyuramazlar. bu yüzden, gelirleri büyük olsa da kendilerini para açısından hep darda ve arzuları engellenmiş hissederler.

bir iki yıl önce fc'nin bir üyesi şunları açıkça söyleyen bir satış müdürüne rastlamıştı: "işimiz, insanların istemedikleri ve ihtiyaç duymadıkları şeyleri almalarını sağlamaktır."

bazı insanlar ise reklam ve pazarlama tekniklerine karşı dirençlidir. bunlar parayla ilgilenmeyen insanlardır. maddi kazanımlar onların güç sürecine olan ihtiyaçlarına hizmet etmez.

propaganda yalnızca reklamlarla sınırlı değildir; bazen onu yapan insanlar tarafından bilinçli olarak bile yapılmaz. örneğin, bir eğlence programının içeriği, güçlü bir propaganda biçimidir.

ilkel insanın daha az stres ve hayal kırıklığı çektiğine ve çağdaş insana oranla yaşam tarzından daha memnun olduğuna inanmak için pek çok sebep vardır.

pek çok ilkel kişi, çalışmak zorunda olmadığında, hiçbir şey yapmadan saatlerce oturmaktan oldukça memnun kalır, çünkü kendisi ve dünyası ile barışıktır. ama çoğu modern insan sürekli olarak meşgul kalmalı ya da eğlenmelidir; yoksa sıkılır, huzursuz ve asabi olur.

yaşamlarımız başka insanların verdiği kararlara bağlı. bu kararlar üzerinde hiçbir kontrolümüz olmadığı gibi genelde kararları veren kişileri tanımıyoruz bile.

insanların çoğunluğunun, kararlarını kendilerinin vermek istemedikleri ama liderlerden onların adına düşünmelerini istedikleri ileri sürülebilir. insanlar, sıradan konularda kendi kararlarını vermekten hoşlanır ama zor ve önemli sorunlarda karar vermek psikolojik çatışmayı göze almayı gerektirir ve çoğu insan psikolojik çatışmadan nefret eder.

genetik ilerleme, insanı, şansın -ya da tanrının, ya da dini inançlarımıza bağlı olarak her neyinse- özgür bir yaratısı olmaktan çıkarıp fabrikasyon bir ürün haline getirecektir.

muhafazakarlar aptaldır: bir yandan geleneksel değerlerin yıkılmasından dolayı sızlanırken diğer yandan da teknolojik ilerleme ve ekonomik gelişmeyi içtenlikle desteklerler.

bir iş için, işe en uygun kişi yerine, kuzeni, arkadaşı veya dindaşını atayan bir kamu görevlisi veya şirket yetkilisini düşünün. bu kişi, kişisel bağlılığının, sisteme olan bağlılığının önüne geçmesine izin vermiştir ve bu, akraba kayırma veya ayrımcılıktır ki bunların ikisi de çağdaş toplumda korkunç günahlardır.

tarih, genelde ne istediğini bile tam olarak bilmeyen çoğunluklar tarafından değil, kararlı ve etkin azınlıklar tarafından yazılır. tüm bu kokuşmuş sistemi yıkıp sonuçlarına katlanmak çok daha iyidir. 

3.10.18

dizeler


elin elimdedir
sen çekmedikçe
(franz kafka)

bir bağ bozumu şarkısı saçların yastıkta
öyle bir sonsuzluk ki ömrün ömrümde
sende duruyor dünyanın bütün zamanları
başucunda bir şarap kandili
mumdan mühürler çıplaklığının hazinesinde
(şükrü erbaş)

yalnızlık senin o konuşkan kuşun
kırk kapıdan geçmiş kırk kilitten
yaralı, dili lal, kanadı kırık
vurulmuş başında bir yokuşun
(behçet aysan)

kim demiş haram nedir bilmez hayyam
ben haramı helali karıştırmam
seninle içilen şarap helaldir
sensiz içtiğimiz su bile haram
(ömer hayyam)

ama unutkanlık yoktur, rüyalar yoktur
ten vardır, öpücükler bağlar dudaklarımızı
birbirine girmiş yeni damarlarda
ve ağrısını çeken, sonsuza dek çeker onu
ve kim korkarsa ölümden, sırtında taşır onu
(federico garcia lorca)

nedir ki zaten geçmiş dediğimiz
içinde közler bulunan külden başka
zaman zaman ürperip eşelendiğimiz
gereksinim duydukça sevgiye ve aşka
(metin altıok)

bilgelerin dediği kadar karanlık
bir düş değil hayat, inan
müjdeler sabah yağmuru çoğu kez güzel bir günü
kasvetli bulutlar olursa da bazen, geçicidir hepsi
gülleri açtıracaksa eğer yağmur
neden üzülelim yağdığına?
(charlotte bronte)

birer nehirdir hayatlarımız
adına ölüm denen
o denize doğru akan
(jorge manrique)

kutsal yalnızlığım benim
öyle bol ve temiz ve genişsin ki
canlanan bir bahçe gibi
benim kutsal yalnızlığım, sen
kapalı tut altın kapıları
önünde arzuların beklediği
(rainer maria rilke)

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu
(jean baudrillard)

1.10.18

jean-jacques rousseau

ünsal oskay

"rousseau, iktidarlarla görünüşte bile uzlaşmaya benzeyen her türlü anlaşmayı reddetmişti." (karl marx)

14 mart 1728 tarihinde, henüz on altı yaşındayken kenti cenevre'yi terk eden, bu kentte saatçi ustası olan babasının yanından ayrılan, mesleksiz, işsiz, parasız ve hiçbir toplumsal statü ile bağlantısı olmayan rousseau, yeni bir çağın oluşumunun öncesinde, çağımızın birçok sorununu yaşayacak ve bunları düşünüp değerlendirmeye çalışacak olan yeni bir insan tipinin ilk örneğidir.

kırsal kesimlerde, kasabalarda uzun yıllar, kimi zaman yaya, kimi zaman da hanlarda rastlayıp tanıştığı varlıklıların arabaları ile dolaşan ve kendisi gibi binlerce insanla tanışan rousseau, 1742 yılında paris'e ikinci kez gelişinde, tanıştığı bütün bu insanların yaşamını -onların her biri adsız karakterler olarak kalacak olsa da- anlatacağı; onların yaşamı ile çağı arasında yeni karşılaştırmalar, yeni değerlendirmeler yapacağı yeni bir marjinal kişi yaşamına da başlamış oluyordu.

paris'in saint-marceau meydanı'nda, çağdaşı diğer entelektüel kişiler gibi ucuz, bakımsız ve yoksul çatı katlarından birinde küçük bir odaya yerleşen rousseau için kırsal kesimlerdeki yersiz yurtsuzluk yerine bu kez de kentte yeni bir marjinallik başlamıştır.

tanışıklıklar kurmak ve bir koruyucu bulmak için salonlara devam eder. diğer marjinaller ile birlikte cafelere dadanır. bu yeni dönemin başlangıcında kendine bir yer bulabilmek için hiç okul yüzü görmemiş, paris lycee'lerinin eşiğinden içeri tek bir adım bile atmamış noksan biri olarak, bu noksanını gidermek için öteki marjinaller ile birlikte, onlardan edindiği bir idea'lar bouteique'i ile kendini donatmaya çalışır. bunları beceremez. 

çevresindekiler benimsemezler bu kendi kendini yetiştirmiş genç adamı. bu benimsememe ise o büyük entelektüel üstünlüğünü, yani yeni bir dünyanın oluşumunu kentin içinde marjinal olarak gözlemleme olanağından yararlanma yeteneğini korumuş olur.

daha sonraki yıllarda ise -ki artık hiç de uzak değillerdir- diderot ve d'alembert ile tanışacağı encyclopedie'yi kuracak olan çevrenin adsız ve bu çevrenin ortak görüşleri adına yazabilen düşünürlerden biri olur. avrupa'nın aydın çevrelerine adını duyurur. dijon akademisi ile, polonya kralı ile polemiklere girişir.

yazdıklarında, yoksulluğun kolektif bir ürün olduğunu, yoksulların çocuklarına ekmek bulamamalarının, dinin ve laik açıklamaların söylediği gibi onların tembelliklerinin değil, varlıklıların yaşam biçimlerinin bir ürünü olduğunu ileri sürer. çalışmayanların yoksullaşmalarının yanı sıra, uzun sürelerle ve ağır koşullar altında çalışanların da yoksulluğu yenemediklerini söyler.

1756 yılında ise ona aralarında yer veren yazın çevresini, salonlar ve yayınevi sahiplerini terk ederek yeniden bilinçli olarak seçtiği ve kapsamlı eleştirilerine başlayacağı marjinalliğine geri döner. çağının içinde bir yabancı olarak kalır.

ne var ki onun bu yalnızlığı; 1756 lizbon depremi'nde yayınladığı bildirisiyle olayı hâlâ tanrısal iradeye bağlayan papa'nın yalanını da; papa'nın deklarasyonundaki yalanı vurgulayan ama olayı yalnızca jeolojik bir olay olarak sunan voltaire'in yalanını da fark edip yaşanan depremin toplumsal sistemin ürünü olduğunu; çünkü yıkımın ve ölümün gelip yoksul mahallelerin başına çöktüğünü fark eden bir düşünürün yalnızlığıdır.

bu nedenle, günümüzdeki depremleri, çöküntüleri yalansız, dolansız anlamak isteyen hepimizin yeniden ve yeniden okuması gereken bir düşünürdür rousseau.