29.08.2022

selim ışık

oğuz atay

saat dörde doğru uyandım. sabah yaşadığım öldürücü saatleri düşündüm. bu duruma nasıl geldim? neden bana yaşamayı öğretmediler? neden bana, bizden bu kadar, gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? hayata atılmak gibi bir çılgınlığı nasıl yaptım? insanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? ben insan değildim ki. yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? beni nasıl gürültüye getirip de bu soğuk bakışlı mimar gibi insanların karşısına çıkardılar? onlar da bilemezdi: görünüşümle insana benziyordum. denemelerden geçmiştim. onları aldatmayı başardım. sonumu kendim hazırladım. her an ne yapacağımı söyleyemezlerdi bana. beni aldattılar; gene de suçluyum. insanların en verimli olduğu çağda tükendim. her an'ı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum. bana müsaade.

kimsenin yaşantısını beğenmedim. kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.

beni kötü yetiştirdiler. annem de, babam da bana gerekli eğitimi vermediler. yaşamak için demek istiyorum. bana yaşamayı öğretmediler. daha doğrusu, bana her şeyin öğrenilerek yaşanacağını öğrettiler. yaşanırken öğrenileceğini öğretmediler. ben de kolayca razı oldum bana öğretilen bu yanlışlara. insan, kendi bulurmuş doğru yolu. ben bulamazdım. bana, başkalarına gösterdikleri basmakalıp yolları öğrettiler. başka türlü bir itinayla tutmalıydılar beni. daha fazla değil, farklı. normal bir insan olmaya zorladılar, bana boş yere vakit kaybettirdiler. olmayınca da anormal dediler. ben de kendimi anlamadım: bütün hayatım boyunca normal bir adam olmaya çalıştım. onlara biraz olsun benzeyebildiğim ölçüde kendimi mutlu sayıyordum. kendimi onlardan ayırmayı beceremedim. oysa onlar gibi hissetmiyordum. duyduğum bu yabancılığı onlardan geri kalmak diye nitelendirdim ve nefes nefese onlara yetişmeye çalıştım. bu bakımdan yakınmaya hakkım yok. onlar gibiydim.

kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.

reichstag yangını

uğur mumcu

1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.

hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,

"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.

hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,

"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.

ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:

"sinyal ateşi."

hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:

"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."

yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:

"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."

"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,

"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.

bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,

"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.

bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.

reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.

hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.

hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.

profil

rabindranath tagore



yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım.

öyle hafif, öyle yumuşak, ince, hüzünlü, karanlık ki; onu bu yüzden seviyorsun, sen, ey temiz, ey duru! o da senin o korkunç beyaz ışığını bu yüzden kapatıyor üzgün gölgelerle.

bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

gece derin, ev sessiz, kuş yuvaları uykuya bürünmüş. kararsız gözyaşların, çekingen gülümseyişin, tatlı utancın, acınla yüreğinin gizini söyle bana!

geceleyin bahçede gençliğimin köpüren şarabını sundum sana. ben peçeni kaldırır, saçlarını çözer, sessizlikle güzelleşen yüzünü göğsüme çekerken, tası dudaklarına kaldırdın, indirdin gözlerini, gülümsedin -ayın düşleri uyku dünyasından taşınca geceleyin.

bugün seherin çiyle serinleyen durgunluğunda sen, yıkanmış, beyazlar giyinmiş, tanrının tapınağına yürüyorsun elinde bir sepet çiçekle. tapınağa giden ıssız yolun kenarında, ağacın gölgesinde, seherin durgunluğunda, başım eğik, duruyorum.

yok olmuş günlerimin gençliğinden bir çağrı geldi bana: gülüşlerin gözyaşına döndüğü, saatlerin söylenmemiş şarkılarla sızladığı daha doğmayan mayısın titreyişleri arasında bekliyorum seni.

yılların yıpranmış izlerinden, ölüm kapılarından geçip gel bana. düşler solar çünkü, umutlar söner, çürür yılın koparılmış yemişleri; ben sonsuz gerçeğim ama, beni yeniden, yeniden göreceksin kıyıdan kıyıya ettiğin yaşam yolculuğunda.

ben gece gibiyim sana, küçük çiçek.
yalnız duruluk, yalnız karanlıkta gizlenen uyanık bir sessizlik verebilirim sana.

durul yüreğim, bu büyük ağaçlar yakarışlardır.

kimsenin konuğu değilim günün sonunda.
önümde uzun gece var, yorgunum.

kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda.

8.08.2022

kelebek düşleri

matsuo basho



dipsizdir
dönüşsüz yolun
gezgin heybesi

gel, gör
çiçeklerini
acılı dünya

yapabilseydim
düşen kiraz çiçeği gibi
söylerdim şiirimi

serin geliyor
burada ne görsem
gözlerime

peş peşe düşer
dağgülü yaprakları
çavlan sesiyle

dağ yolunda
birdenbire enfes
menekşe

çiy damlalarıyla
yıkayacağım yüzen dünyanın
tozlarını

9.07.2022

din

john adams: bu dünya, olası dünyaların en iyisi olabilirdi; tabii eğer içinde din olmasaydı.

pascal: insanlar dinsel inanç yoluyla yaptıkları kötülükleri başka bir yolla asla bu kadar eksiksiz ve neşeyle yapmazlar.

robert m. pirsig: yanılgıdan bir kişi acı çekiyorsa buna delilik denir. yanılgıdan birçok insan acı çektiğinde ise buna din denir.

thomas jefferson: farklı dinsel cemaatlerin din adamları, tıpkı cadıların gün ışığından korktukları gibi bilimin ilerlemesinden korkar ve benimsedikleri aldatmacaların yok oluşunu müjdeleyen kaçınılmaz sona nefretle kaş çatarlar.

clarence darrow: tanrıya inanmam, tıpkı anne kaz hikayesine inanmadığım gibi.

mark kohen: zaman, çaba, acı ve gizlilik gerektiren dünyanın dört bir yanını sarmış dinsel ayin saçmalıkları, bir evrim psikoloğu için dinin insanoğluna hiçbir şekilde uyum sağlayamayacağının en belirgin işaretleridir.

christopher hitchens: tanrının varlığını bile cesurca sorgula; çünkü eğer bir tanrı varsa, akla saygıyı gözü kapalı korkudan daha çok takdir edecektir.

george bernard shaw: bir inançlının bir septikten daha mutlu olduğu görüşü, bir sarhoşun bir ayıktan daha mutlu olduğu görüşü kadar isabetli bir saptama değildir.

oscar wilde: dini meselelerdeki gerçeklik, temelsizce süregelmiş bir fikirden başka bir şey değildir.

muhammed

elias canetti

muhammed, bütün peygamberler bağlamında istenilenlerin gerçekleşmesi gibi bir şeydir. o, yasa koyucu ve fiili iktidar sahibi olur, peygamberler ilk kez onunla gerçek iktidara kavuşabilmişlerdir; daha önce hiç kimse tanrıyı böylesine tutarlı ve başarılı bir biçimde kullanmamıştır.

inanç, muhammed için itaat etmektir. öbür dünya için vaat ettikleri, yani "tanrının olanlar" konusunda eli açıktır, bir kral kadar cömert olmaktan hiç kuşkusuz hoşlanırdı. muhammed, kendini "tanrının peygamberi" diye adlandırır: bu ad, aslında veya daha iyisi, "tanrının buyruğu" olabilirdi.

selefleri arasında yalnızca büyük başarıya ulaşmış olanları; ibrahim'i, musa'yı ve isa'yı tanır. babasını hiç tanımamıştır, başkalarının malına ve mülküne duyduğu saygı, uslu bir yetim çocuğun saygısıdır; bu saygıyla zengin bir dulla evlenir ve karısı her bakımdan ona tapar.

kabe'de hacıları karşılar, rehber yerine bir peygamberdir ve kendini oraya konumlandırmayı, kureyşlilerin oligarşilerinin yerine kendi hükümranlığını geçirmeyi giderek daha çekici bulur. medinelilerle yaptığı görüşmelerin daha en baştan itibaren politik bir yanı vardır, ittifaklarla kendini güvence altına alır ve doğduğu kente karşı planlı bir biçimde savaş hazırlığı yapar.

muhammed mezarlara büyük ilgi duyar. kendisini öldürecek olan hastalığı da mezarların arasında kapar. cesetler, onu dirilme nesneleri olarak ilgilendirir. mahşer günü, onun için iktidarın en yoğun özeti ve odaklaşmasıdır. herkes yargılanacak ve herkes hakkında hüküm verilecektir. savaşların asıl amacı olan ölüler yığını, bütün ölüleri kapsayacak kadar büyür. muhammed, savaşları kararlı bir tutumla hastaları iyileştirmeye yeğler. artık ölünmeyecek olan mahşer günü'nden itibaren bütün ölüler yaşayanlara dönüşür ve onların diriltilişinin tek amacı, birlikte doğrudan ve derhal tanrının buyruğu altına girmeleridir.

tanrı'ya soru

rabindranath tagore

çağlar boyunca bu acımasız dünyaya habercilerini gönderdin, tanrım, aynı sözleri bıraktı hepsi: "herkesi bağışla. herkesi sev. yüreğini düşmanlığın kan kırmızı lekesinden temizle."

tapınılacak kimseler onlar; ama bugün, bu korkunç gün, kapımı açmadım onlara, selam bile vermedim.

gizli kötülüğün, ikiyüzlü güç kılığında, çaresizleri ezdiğini görmemiş miydim? güçlülerin çığlıkları, adaletin susturulmuş sesini ağlamaya dönüştürmemiş miydi; duymamış mıydım hıçkırıkları? gözüpek gençlerin canlarını acılar içinde sert kayalara vurarak parçaladıklarını, bütün bunları görmemiş miydim?

sesim kısıldı bugün, şarkılarım dilsiz, karanlık bir düşe kapatılmış dünyam, soruyorum sana, tanrım, gözyaşları içinde: "havana ağu katanları, ışığını söndürenleri, onları bağışladın mı, hiç sevdin mi onları?"

8.07.2022

sevgi

jose ortega y gasset

sevgi, bir bakıma kusursuzluğa ulaşma çabasıdır.

gerçek sevginin en büyük belirtisi şudur: sevgiliye, yer birliğinin sağladığından daha derin bir bağlılık ve içtenlikle yakın olmak. aslında bu, o kişiyle canlı bir birliktelik yaşamak demektir. sevgiliyle birlikte var olma durumu içinde, nasıl olursa olsun, onun alınyazısını paylaşarak birlikte olmak. bir hırsızı seven kadın, kendi bedeni nerede bulunursa bulunsun, duygularıyla hapiste yaşıyor demektir.

sevgi, ruhun en incelikli ve en kapsayıcı edimi olduğundan, ruhun durumunu ve özünü yansıtır; sevgi içindeki insanın nitelikleri ister istemez sevginin kendisine atfedilmelidir. eğer o birey duyarlı değilse, sevgisi nasıl duygu yüklü olabilir? o kişi derinlikten yoksunsa, sevgisi nasıl derin olabilir? insan nasılsa, sevgisi de öyledir.

insan, sevgi denen görüngüyü, ta içinden açık seçik görmek isterse, her şeyden önce, sevginin, hemen herkesin ulaşabileceği, içinde yaşadığımız toplum, ırk, ulus ve dönem söz konusu olmadan her dakika her yerde olan evrensel bir duygu olduğu yolundaki yaygın fikirden kendisini kurtarmak zorundadır. sevgi az rastlanan bir olay; ancak belli ruh yapısındakilerin yaşamayı umabilecekleri bir duygudur: aslında, bazı bireylerde bulunan, normalde başka yeteneklerle birlikte bahşedilen; ama tek başına da görülebilen özgül bir yetenektir.

don juan, kadınları seven erkek değil, kadınların sevdiği erkektir.

tüm sevgilerin özünde, seven kişinin, belli bir eksiksizlik taşıyormuş gibi görünen bir başka varlıkla birleşme arzusu yatar. öyleyse sevgi, ruhlarımızın bir bakıma üstün, ortalamadan daha yüksek, yüce olan bir şeye doğru kayması demektir.

aslında hiç kimse nesneleri çıplak gerçeklikleri içinde görmez. bunun gerçekleştiği gün, dünyanın son günü olacaktır; en büyük aydınlanma günü olacaktır.

sevgiyle nefret; arzunun, iştahın ya da şehvetin iki değişik biçimidir. sevgi, iyi olduğu sürece iyi bir şeye karşı duyulan arzudur. olumsuz bir arzu olan nefretse kötülüğün yadsınmasıdır. kendimizi ruhsal bir devinim içinde, bir nesneye doğru yönelmiş ve hiç durmadan iç benliğimizden başka birine doğru akar durumda bulmamız, sevginin ve nefretin temel özelliğidir. sevdiğimizde, içimizdeki dinginliği ve sürekliliği terk ederek gerçekten o nesneye doğru göç ederiz. sürekli bir göç durumu içinde olmak, sevgi içinde olmak demektir.

bir insanın özünden kaynayıp taşan sevgi hiçbir durumda ölemez. duyarlı ruhun üzerinde sonsuza dek sürecek, aşıya benzer bir iz bırakır.

sevgi üzerinde en iyi düşünebilecek olanlar, sevgi deneyimini en az yaşamış olanlardır; oysa sevgiyi yaşamış olanlar, bu konuda düşünme yetisi olmayanlar, sevgiyi saran o yanar döner, hiçbir zaman yakalanamayacak renkli tüyleri inceden inceye çözümlemeden geçirme yetisi olmayanlardır.

yüce bir ruhun ateşli tutkuya boyun eğmesi güç iştir.

hayata dair

bertrand russell

- mutluluğu yapan ögeler nelerdir sizce?

"dört ögeyi en önemliler sayarım: bunların birincisi sağlıktır belki, ikincisi yoksulluğa düşmeyecek kadar varlık, üçüncüsü yakınlarımızla iyi geçinme, dördüncüsü de işte başarı."

- insan yaşadığı dönemin yaşanabilir olduğunu nasıl bilir?

"özgür kurumlardan anlarsınız. basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz."

- genel olarak, hükümetlerin birazcık daha az etkin olmasından yana mısınız?

"kötü işlerin yapıldığı yerde, bu etkinlik ne kadar az olursa o kadar iyidir. insanoğlunun yaradılışı öyledir ki, öyle büyük kötülükler vardır ki, halk onları işlemekte etkinliğe can atar. denebilir ki, insan soyu dünya yüzünden kalkmadıysa, etkinsizlik yüzünden kalkmamıştır. zeki bir katilseniz, etkinsiniz ve bir hayli insan öldürebilirsiniz demektir. budala bir katilseniz, yakalanırsınız, öldüremez olursunuz. ne yazık ki, katiller gittikçe zeki, daha zeki oluyorlar."

- insanlar savaştan hoşlanıyorlar mı sizce?

"eh, birçokları hoşlanıyorlar. insanların birçoğu, yakınlarında olmayan ve kendilerine büyük kötülüğü dokunmayan bir savaştan hoşlanıyorlar. ama savaş kendi yurdunuza girdi mi, pek o kadar hoş olmuyor."

- insanlara savaş fırsatı verilmediği zaman saldırganlık isteklerini nasıl doyurabilirler?

"onların duyduğu aslında saldırganlık değil, serüven ihtiyacıdır. bence insanların serüven sevenlerinin hepsine imkan ölçüsünde serüven fırsatı sağlamaya çalışmak önemli, çok önemlidir. fazla para harcamadan dağlara tırmanma fırsatını bulabilmelisiniz. canı isterse kuzey kutbu'na, güney kutbu'na gidebilmeli insan. serüven için her çeşit fırsatı bulabilmeli."

- herkesin yazdığı müstehcen her şey yayınlanırsa, halkın ilgisini artırmaz mı bunlar?

"bence azaltır. aşağılık, açık saçık posta kartlarına izin verildiğini düşünelim. bence, ilk bir iki yıl bunlar kapış kapış alınır; sonra, herkes kanıksar ve kimse yüzlerine bakmaz olur."

* woodrow wyatt tarafından sorulan sorulara bertrand russell'ın verdiği yanıtlar.

güzellik

pascal bruckner

güzellik, zamanın eninde sonunda yıkıma uğrattığı sonsuzluk parçasıdır.

güzellik bir mutluluk vaadi değil, kesin bir yıkımdır. kadın olsun, erkek olsun, güzel varlıklar bizlerin arasına inmiş ve güzelliklerinden dolayı bizleri küçümseyen tanrılardır. geçtikleri yere bölücülük, mutsuzluk tohumları ekerler ve herkese kendi vasatlığını hatırlatırlar. güzellik belki bir ışıktır; ama geceyi daha da derinleştirir, bizi çok yükseklere çıkarır ve daha sonra öylesine alaşağı eder ki insan ona yaklaştığına bin pişman olur.

insan güzelliği her şeyden önce bir adaletsizliktir. bazı kişiler yalnızca görünümleriyle bizim değerimizi düşürürler, bizi canlılar dünyasından silerler. neden onlar da biz değil? herkes günün birinde zengin olabilir; ama çekicilik, eğer insan doğuştan ona sahip değilse sonradan asla edinilmiyor.

güzellik her ne kadar ender olsa da fazlasıyla mevcut, fazlasıyla onur kırıcı. onun hilesi, her gün ayrıkotu gibi biterken, bizleri kendisinin kırılgan olduğuna inandırmak. 

güzelliğin hiçbir yararı yok. o sadece bir çoğunluğun belli bir fizyonomi tipi hakkındaki rastlantısal bir düşünce birliğidir. güzelliği insanın onu görmediği yerde, ayrıksıda, anormalde, hatta basitte aramak daha verimli sonuç verir. mükemmel olmayış, iç karartıcı düzenlilikten çok daha çekicidir. heyecan veren bir yüz, uyum içerisinde paylaştırılmış bir kusurlar bütünüdür. 

herkes kendi yüzünden sorumludur. her iki cinsiyete ait göz kamaştırıcı insanlar yüzlerini bir peçeyle gizlemedikleri ya da bir cerrahın neşteri altına yatıp onları yeniden şekillendirmedikleri sürece bizler huzur bulmayacağız.

7.07.2022

sevmek korkusu

sait faik abasıyanık

bir yaylı hatırlıyorum. hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları, alkışlar görüyorum. sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robunun içinde dolaşır seyrediyorum. korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. sevmekten korkuyorum. başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum.

her şeyi, herkesi, ilmi, felsefeyi bir ortaoyununa çıkaran, yumuşak ve nefesleri yediklerinin değil güzelliklerinin buharlarını çıkaran insanlar olacağını çocukluktan biliyorum.

yalnız, yüzleri, gözleri, kaşları, kirpikleri, omuzları ve ayakları değil; midesi, kalbi, hançeresi ve hicabı hacizi güzel insanlar var. seven insanda ise fiziki güzelliklerin deruni taraflarını gören gözler olurmuş. varsın olsun, inanmıyorum! inanmadığım halde bu korku niçin? allah'a inanmayanlar içinde pek çokları samimi olmadıklarını, bazen son nefeslerinde, bazen de ani tehlikelerin karşısında "allah" diyerek, ispat ediyorlar. o halde ben de samimi değilim. çünkü korkuyorum. bu muhakemeyi evvelce, "varsın olsun, inanmıyorum!" dediğim zaman yapmadım.

bir kıştı. kar, küçük şehri "kayakçı"larla doldurmuştu. kahveler çivili ayakkabılı, yüzleri pembe, kafaları sarılı, mesut sporcu kadın ve erkeklerle dolmuştu. müzik, her ışıklı çarşıda bir fırtınayı, çamların üzerinde birikmiş kışı, kiliselerin çanları üzerinde serseri karların çıkardığı işitilmez sesleri hikaye ediyordu. bütün önsezilerim beni aldatmıştır. yani her şeyi olmuş gibi hisseder; fakat bunların hiçbiri doğru çıkmadığı zaman bütün önsezilerim beni aldatmıştır, derim. oluşundan önce duyulan şeyler çok defa felaketlerdir. felaketlerin de kendilerine has kokuları olmasa, burnumuzdan gayrı, köpeğinkinden daha hassas bir başka şammemiz olduğunu söyleyemezdim. korku da bir önsezidir. fakat vukudan kilometrelerce uzak değil, hemen hemen bir adım geridedir.

korkudan buz gibi ter dökülmekle beraber o, sıcak, ılık ve karanlık gibi tatlı ve münzevi bir şeydir. korkmak için her an elimizde vasıtalar vardır. eğer o bir zevk olsaydı, kollarımızın arasındaki yumuşak göğüsten ve ağzımızda kırılan hararetle kurumuş dudaktan farkı olmayacaktı. işte ben, bu küçük şehirde oturmayı kararlaştırmadan evvel, korkuyu, isterseniz önseziyi, bir behimi zevk gibi kucaklamış; avuçlarımın hararetini ona vakfetmiştim. yeni bir zevk bulmuş gibi, asfaltları biraz daha mor, ampulleri biraz daha karanlık tenha caddelerde dolaşırdım; kar, paltomun yakasına musallat olur, oraya birikir, gözlerim yakamdan ayrılmazdı. sokağın kenarındaki sinemanın zili çalmaya başlardı. beklediğim çok defa gelmezdi. yanımdan acele acele geçenler, beni gördükleri zaman, bilmem korkarlar mıydı?

beklediğimin gelmediği günlerden bahsedecek değilim. o günler birbirinden, şehre yağan şeyin kar veya yağmur olmasıyla ayrılabilir. sinemanın zili aynı tarzda çalar, sinemanın içinde aynı film oynanır, aynı insanlar önümden geçip giderler; biletlerini alıp sinemaya girerlerdi. beklenilen, gelmek için iyi havaları seçerdi.

rüzgarsız fakat soğuk havayi nesiminin içinde ve yıldızların altında zil daha berrak sesler çıkarır. sinemacı filmi barometreye göre değiştirir; bulutsuz havaların insanları sinemayı doldururlardı. bu sinema, uzak ve sessiz bir amele mahallesinin sinemasıydı. uzun bir koridordan girilirdi. antresinde iki cılız palmiyenin içinde yemyeşil ampuller yanmıştı. kenarcıkta bir havuz vardı. fıskiyesinden rengarenk ışıklı bir ampul zaman zaman fışkırırdı.

sessiz filmler oynanırdı. su sesi gibi bir piyano dar salonun uzak bir köşesinden aksederdi. bir sürü çocuğun arasına otururduk. adeta ıslıkla yaşanırdı. ellerimiz birbirinin içinde yumuşardı. ve perdede de bir haydut.. elinde kama.. haydutlar düşer, hafiyeler vurulur, nihayet genç kız sevgilisine kavuşurdu.

salonun içinde hemen hemen hiç konuşmazdık. ben kafamın içinde biraz sonra çevireceğimiz filmi çevirir; o, masum, habersiz şekillerle güler, hayallerle ağlardı. sonra herkesle beraber sinemadan çıkardık. konuşmazdık. ben kapının kilidine anahtarı sokar; karanlık ve boş odama dolardık.

bir gün bir masa karşısındaydım. üstüne yeşil çuha örtmüşlerdi. üzerinde oyun oynamıştık. parti bittikten sonra masanın örtüsünü kaldırdılar. o zaman ben masanın birdenbire küçüldüğünü hayretle görmüştüm. o da bu masa gibi olurdu. fakat aksine; birdenbire küçükken büyüyüverir, kısa iken uzar; kalkar giderdi.

o yanımda iken korkmazdım. evin dış kapısı kapanır kapanmaz, pencereme vurmuş sokağın ışıkları ve karşı meydanlığın ağaçları yatağımın ayakucundan ışıklı gölgelerle uçuşurlar, yapraklara ve ışıklara karışmış ayak sesleri, yatağımın ayakucunda uçuşan gölgelerle birleşir, kalkar odamın içine bambaşka bir gözle bakardım. ufuksuz, seri ve maddesiz kuşlar her tarafta uçuşurlardı.

bütün bunlar bana bir cennet dekoru içinde irtikap edilmeye müsait bir katil vakası tahayyül ettirirdi.

haftada bir gün gelirdi. saat ikide kalkar giderdi. o gittikten sonra ben onu öldürmüş kadar harap, katil yatağımın üzerinde sabahı, polisi, kanunları beklerdim.

alaca karanlıkta, hele sabahın alaca karanlığında hiçbir cinayet işlenmemiş; hatta sabahın alaca karanlığında, muharebe bile olmamıştır. sabahlara kadar asabiyetsiz bir anı, bir daha yakalayamayacağımı tahmin ettiğim için, bir sabah, bu dağ şehrinden arkama dönüp bakmadan ayrıldım.

sosyalizm ve din

marcel cachin

çağımızda, egemen sınıflar ayrıcalıklarını kaptırmamak amacıyla dinlerin yaşamasını kendileri için yararlı görüyorlar. iktidarda bulunan burjuvazi; kitleleri uyuşturmak, gerçeği görmelerini önlemek üzere dini bir araç olarak kullanıyor. onun gözünde din, ezilenlerin acıları için bir uyuşturucudur, bir teselli kaynağıdır. bu yüzden, halkın bir dini olması egemen sınıfça isteniyor; oldum olası tutucu ve yavaşlatıcı bir büyük kuvvet şeklinde kendini gösteren dinsel geleneklerin sürüp gitmesine çalışılıyor. ama dinler kapitalizm için sonsuz bir korunak ve destek olmayacaktır.

tanrı düşüncesi özneldir, yani insan tarafından yaratılmıştır. insanoğlu tanrı'ya kendi özelliklerini vermiş, onu kendi hayaline göre biçimlendirmiştir. dinler insan zihninin ürünleridir; insan bilincinin dışa vurmuş izdüşümleri, tasarımlarıdır. ilkel toplumlarda, doğa güçlerinin yendiği, ezdiği insan, bu güçleri tanrılaştırmıştır. zihninin bu ürünleri, ona dışarıda özel bir yaşam sürüyormuş gibi görünmüştür. daha sonra, sınıflara ayrılmış toplumlarda, sömürülen sınıf köleleşmesinin nedenlerini bilmediğinden, bu ürünlere anlaşılmaz bir güç yükleyerek tanrı'yı yaratmıştır. 

çökmekte olan kapitalizmin doğurduğu acılarla ezilmiş üzgün insanlık için sosyalizmden başka bir kurtuluş yolu yoktur. sosyalizm, yalnızca insan uygarlıklarındaki ilerlemelerin doğurduğu bir ihtiyaç değil, aynı zamanda modern bilimin aydınlattığı aklın da bir gereğidir. bir zorunluluktur.

ernst neizvestny

john berger

moskova sanatçılar birliği, üyelerinin geçmiş 30 yıl içinde yaptığı çalışmaları sergilemeye kalkışır. serginin belirgin eğilimi 'liberal', amacı da dikkatleri akademi'nin dar görüşlülüğüne çekmek olacaktı. neizvestny'den de sergiye katılması istenir; çünkü neizvestny akademi'ye karşı verdiği savaşın ciddiliği ve yoğunluğuyla tanınmaktadır. bu da, kendi görüşünü kuvvetlendirmesi bakımından o sırada birliğin işine gelmektedir.

neizvestny yeni çalışmalar deneyen öbür genç sanatçıların da çağrılması koşuluyla daveti kabul edebileceğini söyler. birlik bunu reddeder. fakat, ortaya bir kez atılmış bulunan bu yeniyi deneyen ve resmi olmayan sanat gösterisi fikrini, o sırada öğretim atölyesi olan bilyutin adında bir adam ele alır ve her nasılsa bu sergiyi moskova belediye meclisi himayesinde düzenlemeyi becerir. sergide hem bilyutin'in öğrencilerinin hem de neizvestny'nin önerdiği genç sanatçıların eserleri yer alacaktır.

bu serginin açılmasına nasıl izin verilmiştir, bunu anlamak son derece güç. ya, akademi bu olayı bir provokasyon olarak kullanıp; unutulmuşken yeniden ortaya sürülen ve gelenek dışılığa bir etiket olarak yapıştırılan 'nihilizm'in yayılmasını önlemek zorunda olduğunu hükümete göstermek istemişti ya da, muhtemeldir ki, bürokrasinin yavaş çalışması ve dairelerin birbirlerinden habersizliği yüzünden kimse bu serginin ne anlama geldiğini iş işten geçmeden anlayamamıştı.

sergi açılır ve büyük bir heyecan yaratır; çünkü sergilenen eserler, halkın 20 yıldır görmediği türdendir; daha önemlisi, genç kuşak bu eserleri büyük bir ilgiyle karşılamaktadır. beklenmedik bir kalabalık oluşur ve kuyruklar dolusu insan gelir sergiye. bir iki gün sonra da sergi resmen kapatılır ve sanatçılara eserlerini kremlin'in bitişiğindeki binada toplamaları söylenir. öyle ki, eserlerinin ortaya çıkardığı bütün sorunlar hükümet ve merkez komitesi'nce görüşülsün.

bir yandan tartışma umudu saklayan, öbür yandan da önceden kestirilemeyecek sonuçlarla yüklü bu resmi tepki, sanatçıların gözünde, stalin'in mutlak bağnazlığına oranla küçümsenemeyecek bir ilerleyiştir. bir başka gerçekse, o güne değin sanat politikasında resmen hiçbir değişiklik yapılmadığıdır. işte bundan ötürü kimse, görünüşteki bu yeni hoşgörünün nereye varacağını söyleyememekte, ne derece ciddi yargılara uğratılacağını da kestirememektedir. kendilerini beklenmedik tehlikeler, belki de olmadık fırsatlar beklemekteydi. her şey kruşçev'in şahsen nereye kadar ikna olacağına bağlıdır. kişilik bilmecesi, gene etmenlerin en can alıcısıdır.

bilyutin, sanatçılara çok aşırı sayılabilecek eserleri almamalarını, daha geleneksel olanları götürmelerini önerir. neizvestny buna kimsenin kanmayacağını, ayrıca eserlerinin varlığını resmen kabul ettirmek için ellerine geçen bu fırsatı mutlaka kullanmaları gerektiğini ileri sürerek karşı çıkar.

sanatçılar sonunda, eserlerinin hepsini kremlin'in yanındaki binada sergilerler. aralarından birkaçı bütün gece çalışmıştır. başlarlar beklemeye. bina güvenlik kuvvetleriyle çevrilmiş, galeri aranmış, camlar ve perdeler sıkıca örtülmüştür.

derken içeriye, aşağı yukarı 70 kişilik bir heyet girer. kruşçev'in merdiven başında görünmesiyle bağırması bir olur: "köpek boku! pislik! rezalet! nerede bunun sorumlusu? elebaşı kim?"

bir adam öne çıkar.

"kimsin sen?"

duyulmayacak kadar alçak bir sesle adam, "bilyutin" der.

"kim?" diye haykırır kruşçev.

hükümet üyelerinden biri, "asıl elebaşı o değil, biz onu istemiyoruz, işte asıl elebaşı" der ve neizvestny'yi gösterir.

kruşçev yeniden bağırmaya başlamıştır; ama bu kez neizvestny de bağırmaktadır:

"hükümetin ve parti'nin başı olabilirsiniz; ama burada, benim eserlerimin önünde değil. burada baş benim ve sizinle eşit iki kişi gibi tartışacağız."

neizvestny'nin bu cevabı, oradaki arkadaşlarının çoğunluğuna, kruşçev'in hiddetinden kat kat tehlikeli gelir.

kruşçev'in yanındaki bakanlardan biri, "sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? karşında başbakan var. seni uranyum madenlerine yollayalım da gör" der.

güvenlik kuvvetlerinden iki adam bir anda neizvestny'yi kollarından kavrayıverirler. neizvestny, bakana aldırmadan, doğrudan kruşçev'e hitap eder. ikisi de aşağı yukarı eş boyda, tıknaz adamlardır.

"kendisini her an öldürebilecek bir adam var karşınızda. tehditleriniz bana vız gelir."

söylenişteki kesinlik, sözlerin inandırıcı olmasını sağlamıştır. neizvestny'yi yakalamalarını söyleyen bakanın bir işaretiyle, iki adam kollarını çözerler.

kollarının bırakıldığını hissedince neizvestny ağır ağır arkasını döner ve eserlerine doğru yürümeye başlar. bir an için herkes olduğu yerde donakalır. neizvestny, hayatında ikinci kez yok olmakla burun buruna geldiğini hisseder. kulaklarını dikmiş, tetiktedir. en sonunda, arkasında birinin ağır ağır nefes aldığını duyar. kruşçev peşi sıra gelmektedir.

iki adam, önlerindeki eserler hakkında, çoğu kez yüksek perdeden tartışmaya koyulurlar. yeniden başbakanın etrafını saranlar tarafından sözü sık sık kesilir neizvestny'nin.

polis şefi:

"şu üstündeki cekete bak, bitnik kıyafeti bu."

neizvestny:

"bütün gece burada bu sergiyi hazırlamak için çalıştım. adamlarınız bu sabah bana temiz bir gömlek getirmiş olan karımı içeri sokmadılar. emeğe değer veren bir toplumda böyle sözler etmekten utanmalısınız."

neizvestny, sanatçı arkadaşlarının eserlerinden söz edince, homoseksüellikle suçlanır. buna da gene doğrudan kruşçev'e dönerek cevap verir:

"böyle meselelerde, nikita sergeyeviç, insanın kendi lehine tanıklık etmesi pek yakışık almaz. ama gene de, isterseniz bana şu anda şurada bir kız bulun, size göstereyim."

kruşçev güler. neizvestny'nin kendisine bundan sonraki bir karşı çıkışında ansızın sorar:

"bronzu nereden buluyorsun?"

neizvestny:

"çalıyorum."

bir bakan:

"karaborsa falan, bir sürü kanunsuz işlere bulaşmıştır o."

neizvestny:

"bir hükümet yetkilisinden gelen çok ciddi suçlamalar bunlar. hemen etraflı bir soruşturma yapılmasını istiyorum. bu araştırmanın sonuçları bir yana, şimdi şunu söylemek isterim ki, anlatıldığı biçimde çalmıyorum. kullandıklarım hurda malzemelerdir. ama çalışmamı sürdürebilmemin tek yolu, bu malzemeyi yasa dışı yollarla ele geçirmektir."

iki adam arasındaki konuşmanın gerginliği gittikçe azalmaktadır; konu da, oradaki eserlere özgü olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır.

kruşçev:

"stalin devrindeki sanat için ne düşünüyorsun?"

neizvestny:

"kokuşmuş bir sanattı. ve o tür sanatçılar sizi aldatmaya devam ediyorlar."

kruşçev:

"stalin'in kullandığı yöntemler yanlıştı, sanatın kendisi değil."

neizvestny:

"birer marksist olarak nasıl böyle düşünebiliriz, anlamıyorum. stalin'in kullandığı yöntemler kişiyi putlaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştı; bu da izin verdiği sanatın özü durumuna gelmişti. dolayısıyla, sanatın kendisi de kokuşmuştu."

bu minvalde bir saat sürer konuşmaları. salonun içi son derece sıcaktır. herkes ayakta durmak zorunda kalmıştır. gerilim yüksektir. bir iki kişi bayılmıştır. buna rağmen, kimse kruşçev'in sözünü kesememektedir. bu ikili konuşma ancak neizvestny kanalıyla sona erebilecektir. kulağının dibinde hükümetten birinin, "artık toparlansanız" dediğini duyar. neizvestny kendine söyleneni yaparak kruşçev'e elini uzatır ve artık konuşmaya son vermenin iyi olacağını söyler.

heyet, merdivenlerin üst başındaki kapıya yönelir. kruşçev döner ve şöyle der:

"hoşuma giden adamlardansın. ama senin içinde bir melek var, bir de şeytan. melek kazanırsa seninle anlaşabiliriz; şeytan kazanacak olursa seni yok ederiz."

gorky sokağı'nın köşesine varmadan tutuklanmasını bekleyerek çıkar binadan neizvestny. tutuklanmaz ama.

bu olaydan sonra neizvestny'nin istediği soruşturma açılır. bakan suçlamasını geri alır ve neizvestny'nin namuslu bir adam olmadığına delil sayılabilecek ciddi hiçbir olayın bulunmadığını açıklar. soruşturma, deli olup olmadığını anlamak amacıyla neizvestny'nin muayene edilmesini de kapsar.

bu muayeneden önce, fakat kremlin'in yakınlarındaki karşılaşmadan sonra, aralarında başka konuşmalar da geçer ve bir seferinde kruşçev, neizvestny'e devlet baskısına bu kadar uzun süre nasıl dayanabildiğini sorar.

neizvestny:

"bazı bakteriler vardır, küçücük, yumuşacıktırlar; ama bir su aygırının boynuzlarını eritebilecek yoğunluktaki tuz eriğinde bile yaşayabilirler."

doktorlar, kruşçev'e neizvestny'nin deli olmadığını bildirirler.

6.07.2022

nasıl yazmalı?

goethe

bir milyon okuyucuyu hedeflemeyen kişi, bir satır bile yazmasın.

wieland: imla ve din insanın kendine kalmış konulardır.

öncelikle fazla ayrıntılı konuları işlemeyin; her gün yaşadığınız şeyleri vakit kaybetmeden ve hiç tereddüt etmeden yazmalısınız.

okuyucunun gözünde yazarı önemli kılan şey, onun kişiliğidir. napolyon, corneille için "yaşasaydı onu prens yapardım!" demiştir; ama onu okuma gereği bile duymamıştır.

yazılarınızı dergilere gönderin, kitap olarak bastırın; ama başkalarının arzularına göre değil, içinizden geldiği şekilde davranın.

birçok şeyi yazabilirsiniz; ama yeterince araştırıp öğrenmediğiniz şeyleri yazamazsınız.

bitirdiğiniz her bölümü bağımsız olarak anlatmışsanız, doğru yolda olduğunuz kesin demektir.

konu isabetli değilse, yetenek bir işe yaramaz. genel bir konuyu ele aldığımız zaman, bizi herkes taklit edebilir; ama özel bir şeye değiniyorsak, kimse bizi taklit edemez. çünkü diğerleri sizin yaşadıklarınızı yaşamamıştır da ondan.

yaşadığınız an'a sıkı sıkıya bağlı kalın. içinde bulunduğunuz her durumun, her anın değeri sonsuz ve her an da sonsuzluk denen şeyin bir parçası.

tümüyle küçük olanda büyük olanı algılamak için insanın yeterince görme yetisine, deneyime, genel bir bakış açısına sahip olması yeter. diğerleri için okudukları yaşam gerçek yaşam olarak yeterli olur.

düzyazı yazmak için insanın söyleyecek bir şeylerinin olması gerekir; söyleyecek bir şeyiniz yoksa, bir sözcüğün diğerini çağrıştırdığı, sonuçta hiçbir şey olmayan; ama sanki bir şeymiş gibi duran bir şeyin ortaya çıktığı dizeler, uyaklar yazabilirsiniz ancak.

gerçek dünyayı gör ve onu dile getirmeye çalış.

yazınsal bir ürün ne kadar ölçülemez, ne kadar akılla kavranamaz olursa, o kadar iyi demektir.

asıl önemli olan, insanın büyük bir istencinin olması ve bir şeyi yapacak yetenek ve azme sahip olmasıdır; geri kalan hiçbir şey önemli değildir.

şiddet

özgürlüğün bedeli ebedi ihtiyattır. (edward peters)

edward shils: her toplumun, toplumsal hayatın tekdüze gerekliliklerine hiçbir otorite ve başarı düzeyinde ayak uyduramayan kendi toplum dışı insanları, sefilleri ve lanetlileri vardır.

milan kundera: bir halkı tasfiye etmenin ilk adımı, onun belleğini silmektir. kitaplarını, kültürünü, tarihini imha et. sonra başka birilerinin yeni kitaplar yazmasını, yeni bir kültür imal etmesini, yeni bir tarih icat etmesini sağla. çok geçmeden bu ulus şimdi ve geçmişte ne olduğunu unutmaya başlayacaktır. bu unutuş, çevresindeki dünyada daha da hızlı gerçekleşecektir.

george mikes: bir yabancı olmak utanç verici ve kötü bir duygu; böyle değilmiş gibi yapmanın yararı yok. bundan kurtuluş yok. bir suçlu ıslah olabilir ve toplumun nezih bir üyesi haline gelebilir; ama bir yabancı ıslah olamaz. bir kez yabancı olan daima yabancıdır. ondan kurtuluş yoktur. britanyalı olabilir; ama asla ingiliz olamaz.

edmund leach: teröristlerin eylemleri ne denli anlaşılmaz olursa olsun yargıçların, polislerin ve siyasetçilerin, terörizmin hayvanlaşmış yamyamların değil, insan kardeşlerimizin bir faaliyeti olduğunu unutmalarına asla izin vermemeliyiz.

noam chomsky / edward herman: güçlünün anlamsal aletleri haline gelmiş bulunan terör ve terörizm sözcükleri, genellikle şiddetin bireysel ve marjinal gruplar tarafından kullanılmasıyla sınırlandırılmıştır. hem kapsam hem de tahripkarlık bakımından çok daha geniş olan resmi şiddet tamamen farklı bir kategoriye yerleştirilir.

yalnızca ilkbahar ve yazlar hiç geri gelmiyordu

andre verdet


bir gong çaldı ormanda
koca ağaçların yüreğine dek salarak titreşimini
yankısı uzun uzun denizin üstüne yayıldı
dinlence aylarının sonuydu
ve insan kendi kendine bile
itiraf etmekten çekiniyordu

yalnızca ilkbahar ve yazlar hiç geri gelmiyordu

bir tavşan durdu bir an
gözünde insanca bir gözyaşı parlıyordu
sonra yürüdü gitti eskisi gibi tavşan
çalılıklar tarlalar arasından

kadın kadehi kaldırdı
gün batımı pınarın buz gibi suyunda yalazlandı

bir çığlık tıkandı kaldı
bacaklarının kemer gibi üstünden aştığı
büyüleyici istekler koyağında

içiyordu şimdi
erkekse dizüstü dudaklarını yosunlara dayamıştı

dağların suyu boğazını dondurarak onun da içinden geçiyordu
bir ara dilinin ucuyla bir alabalık kaçışına dokunur gibi oldu
oynak su ve pul kokuları arasında

ilk yıldız dimdik yükselen kolun ucundaki kadehe düştü

erkek kalkmıştı ve dudak dudağa
ama kavga ateşinden sonra bir dağ boğazının
gölgeliklerinde unutulmuş öç alıcı kılıcın çeliği kadar
soğuktu sevgilinin dudakları

bir bekleyiş uçurumunun kenarında
gözleri yarı kapalı kıpırtısız duruyordu kadın

hangi istek soymuştu onu
beyaz taş yontu geceye meydan okuyordu

dudak dudağaydı soluğumuz ve göz göze
aynalarımız içinden birbirimize uzanmış
deniz hafifçe sallıyor sessizliğin dibinde sözlerimizi
ve dalga alıp götürüyordu son anıyı
geçip giden ay görüverirse gecesinde
çakıl çarşaflarda yatan şu bitkin gövdeleri

ne çok yürüdük o gece
gözlerimiz ayın görkemli parlaklığında

ilerliyorduk
ne bir yankı ne bir gölge yolun billuru üstünde
ilerliyorduk yine
ne bir çığlık ne bir korku aşağıda sel boğazlarında
ne bir yankı ne bir tehlike yukarıda kayaların çatısı altında
yürüyorduk durmaksızın
ve hep o yok olmuş ses devinim koku vardı
karşımıza çıkan masalda destanda
donup kalmış tarih öncesi ordularına benzer ormanlarda

ne çok yürüdük o gece gözlerimiz ayın görkemli parlaklığında
güneşin sonsuza dek sürecek yokluğu boyunca

ne çok baktık birbirimize gülümseyerek
kesinliğin kılıcı bir anıt gibi dururken aramızda
ve başımızın üstünde o tek gökyüzü
çaresiz bir sevinç çölüne benzer kumu bile boşalmış
kuşları uçmuş

pencerede çıplak yakalıyordu seni şafak
ve işte o zaman çayırların mutlu gölgeliğinden
güneş tayları ayaklandırıyordu gözlerin

benim için hep dingin bir coğrafya oldu bedenin
uysal deniz suyunun gökkuşaklarıyla çevrili
ve sert rüzgarlarına adanmış kız kadırgaların
bin yıllık kepezlerin açığından yelkenler fora
aşıp geçen yıldızların ulu burnunu

eski buluşma yerine geri dönmek istedi
yeniden o koca
gözyaşı damlası mavi bir göz gibi duvarın bir taşı
üstünde yeniden o ayakta ve kanlı çığlık patikada
ve başka bir yerin rüzgarında tek başına

her zaman sarmaş dolaş mercan düşleyenlere dönüşmüşlerdi
kıpırtısız ahtapotların uykusu nöbet tutarken uzun denizlerin dibinde

bu kez iyice yitirdiler birbirlerini
biri öteki oldu ve o anda tersi de
şaşırtıcı biçimde gerçekleşti

bilmiyorlar daha
hiç bilecekler mi

farkında olmadan bırakıp gittiler yatağı odayı yeri göğü
sınırlar ötesindeler şimdi
iç içe sarmaş dolaş
biraz da telaşlı
serüvene kapılmış yürekleri

sonra da bir geceyarısı güneşinin apansız çarpması
tenlerinin en uzak ucunda

birbirlerini bulduklarında
bulabilecekler mi
o iki ayna gibi olacaklar yakın
yüz yüze
alabildiğine dingin

sana doğru iniyordum ve sen bana doğru yükseliyordun
her akşam bizi yaklaştıran boşlukta
o adını anmaya çekindiğimiz şeyin gölgesi ve ışığı vardı yolun üstünde
zaman güneşin kayığının tartımıyla yalpalıyordu
ineğin memelerinin altında

ne kaldı
kasemde o süt maviliği

ve kehanetlerini hiç tüketmeden içebileceğim yüzün
belirgin izi o kırlangıç çığlığı başımın üstünde
ve önümde batan o güneş o yüzyıllardan güçlü şafak
dirençle yükselirken insan sırtımın gerisinde

beller saban demirleri traktörler
koyaklar yamaçlar ovalar boyu
denizde gemi provalarına benzer
çiziyorlardı gökyüzüne yeni burçlar kuşağını

böcek hiyeroglifleri tozda
suyun ve kabukların filigranı
otlarda kuş damarları
havada duvar karalamaları

sabahın içinde yürüyecektik o benzersizle birlikte
ve her gün yeniden biçimlenecekti yüzümüz
açıklanan gizin yasalarına göre