3.4.20

genç kız kalbi

mehmet rauf

bir erkeğin güzelliği zekâsından ibarettir.

geçmişe gıpta, onunla iftihar, bugün iftihar edecek şeyi olmayanlara mahsustur. buna ise ilerleme değil gerileme derler. büyük milletler ise yalnız ilerleme gösterenlerdir.

hatta bizimki gerileme bile değil. gerileme için mevcut bir şey olmalı ki onu da kaybetmeli. bizde ise önceden beri gafletten, cehaletten başka bir şey yoktu. halimiz bence bugün ancak yeis ve kederle ifade olunabilir. hiçbir işe yaramayacağımızı, hiçbir şey yapamayacağımızı anlamaktan dolayı bir yeis ve keder..

işte böyle kadere bağladığımız bu sefalet içinde acizlik ve ıstırapla sürünüyorken buna nazaran önemsiz, görünürdeki sefaletlere karşı duygusuz kalamayan bütün millet, samimi hayatını harap eden bir yaraya karşı tevekkül ve ihtiyat içinde sükut ediyor.

medeniyet yıkmak değil yapmaktır ve insanlığı aydınlatacak önemli bir keşifte bulunan bir milleti yüz büyük savaş kazanmış bir millete bin kere tercih ederim.

kadınlık kutsal ve kıymetlidir; çünkü evvela hayatı, sonra da saadeti kendilerine borçluyuz.

evlilik yapılırken soruşturulan şey yalnız mevki, yalnız servet ve yalnız namus meselesidir. ahlak ve tavır, eğilimler ve fikirler bizim için o kadar önemsiz şeylerdir ki bahse bile layık görülmez. düşünmezler ki hayat yalnız bunlardan oluşmuş ve yalnız bunlardan ibarettir.

bazen düşünüyorum da dünyaya gelmek bir afetken, sonra bu memlekette, üstelik kadın olarak doğmanın dayanılmaz azabına nasıl tahammül ettiğime hayret ediyorum.

bizim milletin büyük bir gelecek sahibi olması için yegane eksiğimiz, toplumsal hayatımızın olmaması, kadınsızlıktan, kadınları erkeklerden uzak bulundurmamızdır.

ah nasıl ve ne kadar nefret ediyorum! bütün bu hayattan, bu hayatı memnuniyetle kabul eden ve severek yaşayan, bütün bu gelenek ve görenek adını verdikleri şeylere sersemce bağlı olan bu adamlardan ne kadar nefret ediyorum!

bütün bu kalabalık içinde çölde garip ve avare kalmış, yolunu şaşırmış bir seyyah gibiyim. ben bu hayatı sevmiyorum. bu insanları hep manasız, hep adi buluyorum. dünyada muhitine yabancı olmak kadar katlanılmaz bir felaket yoktur sanırım.

ah yarabbim, insana en yakın varlıklar, hatta anası babası bile ne kadar uzak, ne kadar, ne kadar yabancı..

kalbimin bütün şiir ve coşkusuyla göklerde kanat çırpmak, yıldızlar arasında dolaşmak, kimseyi titretmemiş heyecanlarla titremek, hiçbir vücudu kendinden geçirmemiş zevklerle sarhoş olmak istiyorum.

yoksa bazı tenha bahçelerde yalnızlık ve bilinmezlik içinde büyüyerek bütün ihtiraslı ruhuyla titrediği okşayıştan mahrum kalıp, hasret içinde solan, harap ve perişan yerlere serilen öksüz ve bahtsız çiçekler gibi yok olmaya mı mahkumum?

ah bu aşk.. yarabbim, bütün bu kâinatı, bütün varlıkları yarattın, pek, pek büyük bir harikadır. fakat yalnız aşkı yaratmak onların hepsinden büyük, hepsinden mukaddes bir şeydir.

fakat yaşamak için hayat lazımdır, hayal değil.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

2.4.20

kuyruklu yıldız altında bir izdivaç

hüseyin rahmi gürpınar

meğerse âdemoğlu hileden ibaretmiş.

bir kadın ne kadar güzel olursa olsun onun sahibi olan erkek, hislerini tatmin ettikten sonra çarçabuk dışarıya göz gezdirmeye başlar.

insan toplumu içinde itirafı zararlı olan hakikatler çoktur. henüz insanların anlama ve kavrama yetisi her hakikati sindirebilecek mükemmel terbiyeye erememiştir.

lakin gerçeği görenler, kendi zararlarına da olsa onu duyurmaktan çekinmeyerek hemcinslerinin olgunlaşması için uğraşmaya kayıtsız kalmamalıdır.

itirafı zor olan hakikatlerin saklanması daha zordur.

hemcinslerimizin korktuklarından çok korkmadıkları şeylerden korkunuz ve sakınınız.

biz tabiattan bir cüz yani bir parçayız. onun, aklımız erdiğince ve tahsil derecemize göre anlaşılabilir kısımlarını öğrenmeye çalışırsak birçok hatalardan kurtulmuş oluruz. çünkü insanlar her felakete cehaletleri sebebiyle uğramışlar ve hâlâ uğramaktadırlar. insanlık, çocukluk zamanında akıl erdiremediği konularda daima batıl zanlara düşerek işte bundan dolayı ilerleme yolunda gecikmiştir.

sırf görünüşe bağlı dostluklar çabucak yok olur. kalıcı olanlar içsel münasebetler, samimi sevgilerdir ki bunlar da ilk bakışta ortaya çıkamaz.

ölüm ne kadar muhakkak olsa da insan yine bir kurtuluş çaresi aramaktan kendini alamıyor.

dünyada saadet denilen şey tamamıyla kuruntuya dayanan bir söz değilse işte onun en belirgin şekli mutlaka bağdaşması mümkün iki ruhun birleşmesinde vücut bulan haldir.

çok sevinmek de insanı büyük bir kedere uğramak derecesinde üzüyor.

insanların çok defa saadetten yoksun kalmaları, onun hangi tabii kanunlar üzerine kurulduğunu bilmemelerinden ötürüdür.

insanlarda, korkanları daha çok korkutmak muzipliğine düşkünlük çoktur. vaiz efendilerden tutunuz da fen adamlarına kadar insanların okumuşları, filozofları, âlimleri de diğer kardeşlerini korkutma eğiliminden kendilerini alamıyorlar.

aynı hastalığa yakalanmış bulunanlar birbirlerinin halinden tamamıyla anlarlar.

insanlığın en büyük hastalığı, kendini kemiren illetlerin cidden tedavisine başvurmaktan çok, daima tehlikeyi hakiki derecesinden aşağı göstermeye çalışmak hastalığıdır. bu yaraların derman bulunmaz niteliğini açık ve kesin bir dille açıklamaya uğraşanlar daima halkın lanetine uğrarlar. yaranmak için halkı aldatan ikiyüzlüler beğenilir ve saygı görürler.

insanlara hakikat kadar hayalin de lazım olduğunu hayatımın henüz yirmiyi bulmayan yılları içinde tecrübe ettim. hayalin lezzeti hakikate dönüşmesinde değil, o ilk şeklini daima korumasındaymış.

insan tabiatında yasak olan şeye karşı sakınmaktan çok yönelmeye yatkınlık vardır.

yakında çökmeye mahkum o nefis ilahi yapıyı, bir tapınak olan vücudunuzu sizin için çırpınan bu inleyen ruha adamış olsanız dünyadan giderayak sonsuz sevaba erecek kadar büyük bir hayır işlemiş bulunursunuz.

dosta en büyük ihtiyacı olanlar çirkinlerdir. onlar bu yoksunluklarını bildiklerinden çirkinliklerini örtmek için ekseriya hünerler, faziletler edinmeye uğraşırlar.

cidden çirkin olanlar bu yaradılış kusurlarını değil herkese, kendilerine bile itiraf edemezler. herkes kendisinin beğenilecek bir tarafını mutlaka bulur. zekâlarıyla öne çıkmış akıl fikir sahibi kimseler bile bu hastalıktan kurtulamıyor. hele kızlar ne kadar yüzce düşkün olsalar kendilerine çirkin dedirtmemek için her sıkıntıyı, her türlü fedakârlığı göze almaktan çekinmezler.

hep sıradan ölümle bitip yeri hendek olacak yaradılışta, hepsi bu arzuda bir alay ahmaktan başka bir şey değiliz.

her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. bu değişmez, umumi bir kanun. niçin endişe etmeli? şu dünyada erilen başka ne var? hayat yalan, ölüm hakikat.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

ferdi ve şürekâsı

halit ziya uşaklıgil

çocuklarını evlendirmek üzere olan babaların, anaların kalbini eşiniz, altında bir keder bulursunuz.

gençlik, bir bahar göğü gibi saf, aydınlık ve parlaktır; fakat birden ters bir rüzgâr eser, önünde bulutlar, fırtınalar yığarak o aydınlık göğü karanlıklara boğulmuş bir hale getirir.

felakete saadet kadar ölçü olamadığı gibi fakirliğin derecesini de servetten fazla gösterecek bir şey yoktur. mutsuzlar bahtiyarlara rastladıkça mutsuzluklarını anlarlar. yoksulluk belki kendi kendine teselli icat eder, yalnız kalırsa bir yetinme durumu ortaya çıkar; fakat onu servetin yanından geçiriniz; o vakit anlar, feryat eder, ağlar.

rakam işi! pis iş! bilmem, fikri bunun kadar yüksek derecesinden düşürecek, insanın bütün hislerini iptal ederek zihni manasız, ruhsuz birtakım şekiller içinde boğacak başka bir meslek var mıdır? cinnete rakam kadar yardım edecek bir şey olamaz.

gariptir, insan bazen tamamıyla açık olan şeylere dikkat etmez de en gizli şeyleri hisseder.

sokak! orası öyle bir bayağılık çıkmazıdır ki toplum, kurbanlarını buraya atar. orası öyle bir yerdir ki kaza rüzgârı savurduğu çiçekleri buraya döker. insanlığın sefaletine merhamet gözü çevrili olanlar, sokaklarda neler görürler, sokaklarda ne âlemler keşfederler, ne belalar okurlar!

insan, felaketlere her şeyden güç inanır.

hayatta bazen bir bakış, iki ruh arasında bir duygu tesadüfü vardır ki bir an sürer; fakat ayrıntılı bir kitaptır. bu bir an içinde iki ruh arasında ne güzel manalar, iki kalp arasında ne gizli sırlar alınıp verilir! aşkın böyle bir saniyesi vardır ki kalp bütün içindekileri, ruh bütün sırlarını bir bakışta ifade eder.

merhametle alınmış bir eş sizi mesut edemez.

genç kızların hayatında yatak odası, kutsal bir hayal tapınağı gibidir. hayalin, o altın kanatlı şiirin yuvası, yatak odasıdır. yatak odası o kadar saf, o kadar hassas, o kadar nazik hayallere, emellere sığınak olmuş bir yerdir ki merak fikri bile oraya girmeye cesaret edemez, o gençlik hayal yuvasına sokulmaktan çekinir. bu oda kapanıp da genç kız yuvasında yalnız kaldığı vakit, işte o vakit genç kızdır. bahar göğü lacivert dalgalarını, geceler yıldızlarının şiirini genç kızların gözlerine o odanın küçük penceresinden sunar.

insan en kederli zamanlarında bile bir şey bekler ki işte o bekleyiş, bir perdenin arkasına gizlenmiş belirsiz bir ümitten başka bir şey değildir.

ihtiyarlar, kalpleri artık aşka, şiire uzak kaldığı için başkalarının kalbindeki aşkı, fikrindeki şiiri özel bir titizlikle gözden geçirirler.

gözyaşları bulaşıcıdır. insanın kalbinde gizli duran bazı hisler vardır ki kendilerine benzeyen bir hisse rastlar rastlamaz meydana çıkar.

dünyada serveti saadet için kullanırlar ama saadet, servet için feda edilmez. bunlar pek süslü sözlerdir, bir kitapta görülürse ağlanır; fakat hayatta bu sözlerin emrine uyarak hareket etmek, aldanmaktan başka bir şey değildir.

ümit, insan zihni için bıktıran bir illet gibidir; onu tamamıyla silmek mümkün olamaz.

gariptir, insanın sözünün, fikrine bağlı olması kuralken bazı durumlar olur ki fikir söze uyar. insan düşündüğünü söylerken söylediğini düşünür.

bir ümidin tükendiğini görenler için varlığından vazgeçmeye karar vermek kadar teselli edici bir şey olamaz.

insanın duyguları bazı büyük sarsıntılara hedef olduğu zamanlar öyle müthiş bir bunalım içinde kalır ki kasırgalara çarpan dalgalar gibi bir yön belirleyemez.

insan bir felakete engel olamayınca hiç olmazsa ona sahip olmak ister.

zihin! o tuhaflıklar hazinesi! kendi kendisini aldatmak için bile neler icat eder, duygularını nasıl örtüler altında gizler, onlara nasıl acayip işler yaptırır!

kadınlar, yaradılışın çiçeklerden narin, kelebeklerden nazik yarattığı o zayıf, o zarif yaratıklar, kalplerinin gizli bir noktası açığa çıktığı zaman ne müthiş bir dayanıklılık, ne garip bir kuvvet gösterirler!

gençlik, hiç o, iskemle üstünde, defter karşısında harcanacak bir zaman mıdır? fakat bir kere de gençliğin ne demek olduğunu anlamadan hayatınızı orada geçirdiniz mi, ondan sonra bir köşeye büzülüp arpacı kumrusu gibi düşünmekten başka bir şey kalmaz.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

mürebbiye

hüseyin rahmi gürpınar

has bahçenin baldıranı çöplüğün gül fidanı olur.

gönül aşk sarayını yıkılmış görmektense bazı hakikatleri çiğnemekten çekinmez.

tiyatroda ağlamak gülmenin bir diğer çeşididir. zaten fizyoloji bakımından gülmekle ağlamanın bazı durumlarda farkı yok gibidir. ikisi de sinir zayıflığından ileri gelir. eğer ağlamakla ahlak düzeltmek mümkün olsaydı dünyada çocuklardan uslu akıllı kimse bulunmazdı.

eski filozoflardan platon ve bir parça onun yolunu izleyen sofistlerden bir grup ve stoacılar, bu dünyayı küçüklükte adeta bir portakal, üzerinde yaşayanları da mikroskobik mantar sayarlardı.

başkalarının hareketlerinde gördüğümüz, kendi fikir ve görüşümüze uymayan her şeye gülmemiz, şaşmamız lazım gelse, ömrümüzün büyük bir kısmını gülmek ve şaşmak ile geçirmemiz gerekirdi.

laf lafı açar ama her açılan laf gediğine kalem sokmak konuşmayı büsbütün çığrından çıkarır. serde zevzeklik, kalemde isyankârlık olursa ne yapmalı?

çocuğunun babalığına layık gördüğü bu zat ünlü yazarlardan mösyö baudelaire isminde birisiydi. hiç yazar olup da hassas olmamak, hassas olup da insaflı bulunmamak, insaflı olup da buna uygun davranmamak mümkün müdür? hem yazarlar dalgın adamlardır. hele romancı, tiyatrocu güruhunu kandırmak kolaydır. bunlar eserlerinde her gün bir türlü yalan yaza yaza yalanı doğrudan, olmuşu olmamıştan, gerçeği gerçek olmayandan ayırt edemeyecek bir hale gelirler. bütün hayat manzaralarına roman konusu diye bakarlar. yalan yanlış her konuyu hakikat şeklinde göstermeye, her hakikati romanlaştırmaya uğraşırlar. ağızla söylenen yalan ahlaksızlık sayılırken kalemle yazılanı hüner sayılmak, kitap şeklinde para ile satılmak, ileri medeniyetin yazarlara bağışladığı garip bir ayrıcalıktır. işte mösyö baudelaire de yazdığı yalanlara kendisi gülüp âlemi ağlatan bu yazar takımındandı.

anjel yazarı önemli bir eser yazmakla meşgul bulur. baudelaire eline kalemi almış -hangi yanlışı, hangi iftirayı, hangi haksızlığı yazmaya kalksak yazmam demeyen o kalemi- parmakları arasına sıkıştırmış, kendisi adamlıktan, insanlıktan sıyrılmış, göklere çıkmış, oradan kuş bakışı, küçümseyici bir bakışla izleyerek insanlığın bütün rezillik ve kötülüklerini parlak renkler, yerinde tabirlerle betimliyor.

ahlakçılardan olmak için ahlaksızlığı incelemek gerekir. bir konuyla fazla uğraşmak, insanın o şeyle fazla içli dışlı olmasına yol açacağından, tehlikeli bir bilimsel deney yapanların bazen deney sırasında bilim yoluna kurban gitmeleri gibi, âleme ahlak dersi vereyim derken ahlaksızlık bataklığına düşüp de tâ dibini boylayanlar da görülmemiş değildir.

yunanlılar için ahlakçı sayılan theophrastus'lar, pultarkhos'lar, maksim'ler, romalıların cicero'ları, seneca'ları, marcus aurelius'ları ve daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim fransızların dünkü montaigne'leri, rocefoucauld'ları, pascal'ları, la bruyere'leri bugün hayata dönmüş olsalar bunlardan her biri kendi zamanlarında öğrettikleri ahlakın bugün tersine dönmüş olduğunu görerek hayrette kalırlar ve şimdiki ahlakı öğrenmek için de yeniden eğitime başlamak gerektiğini anlayınca buna da belki canları sıkılır.

herkes işittiği şeyi inceden inceye araştırmaya lüzum görmeksizin onu kötüye yormaya eğilimlidir.

içimizde en talihsiz olanlar bir erkeğe cidden gönül vermek felaketine uğrayanlardır. bir erkeğe âşık olmak bizim gibi kadınların yıkımına yol açar. samimiyetle seven, çoğunlukla aşağılanır, ihanete uğrar. işte bu sebeple, sevilip sevmemek, aldatıp aldanmamak, uymaktan hiç vazgeçmemeye uğraştığımız bir kuralımızdır. bizce sevmek ahmaklık, merhamet kabahattir. bize göre ahlaka aykırı hareket işte bu kuralın dışına çıkmaktır. 

bizim oyunumuz gönülleri eğlendirmek, sermayemiz kurnazlıktır. işin içine samimiyet, sevgi gibi budalalıklar girse işin sonu korkunç olur. bu çağın medeni ilerlemelerinin etkisiyle her şeyde görülen değişim, aşk ve sevgide de kendini gösterdi. eski saf ve masum sevgiler şimdi yalnız modası geçmiş bazı hikâyelerde kaldı. şimdi hayvan gibi sevişiyorlar.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

haspa

nabizade nazım

gözünü açtığı zaman vapurun içinde bir sükun ve sükunet hüküm sürmekteydi. pervane muntazaman dönüyor, kuvvetli bir sabah güneşinin parlak huzmeleri kamaranın penceresinden gözlerinin içine giriyordu.

geceki şiddetli sallantıdan rahatsız olan yolcular rahat rahat sabah uykusu çekmekteydiler.

behzat birkaç defa sağına soluna dönmek suretiyle tekrar uykuya niyetlendiyse de muvaffak olamadı. kamara arkadaşını taciz etmek korkusuyla sigara da içemiyordu. bir çeyrek kadar devam eden tahammülü gayete erince kalktı. giyinip tuvaletini de icra eyledikten sonra yukarı güverteye çıktı.

vapur saatte dokuz on mil süratiyle kıbrıs sahilini takip etmekteydi.

deniz durgun, hava sakin, güneş kuvvetli, mevsim ekim, saat sekiz. hafif, fakat biraz serin lodos behzat'ı güverte üzerinde hızlı hızlı yürümeye mecbur etti. hem geziniyor hem de istanbul'u, istanbul'da yolunu bekleyenleri düşünüyordu.

geçici memuriyet ile dört beş aydan beri o sevimli dostlardan ayrı düşmüş, şeria nehri vadilerinde, taberiye gölünün cehennemi iklimi içinde bunalmış kalmıştı. sevgili zevcesi münire'den, mini mini oğlu şevki'den üç dört aydır bir kâğıt parçası bile alamayarak merakından ölüm azapları çekmekteydi.

vapurun şu yavaşlığına kızmakta, mümkün olsa hemen kanatlanıp uçmak istemekteydi.

sürekli bir çıngırak birinci kamara yolcularını sütlü kahveye davet etmekteydi. birinci mevki yolcuları dün akşamdan, yani beyrut'tan beri diğerlerini görüp tanıyamamışlardı. şu sabah kahvesi büyük kısmını bir araya getirmiş oldu.

kaptan sandalyesinin solunda ak sakallı, irice yapılı, genç bünyeli bir efendi oturmaktaydı ki isminin galip bey olduğunu ve yafa'dan istanbul'a dönmeye çalıştığını behzat sonradan öğrendi. galip bey'den başka türk olarak sadece kendisi vardı.

diğer yolcular iki ihtiyar ingiliz ile ticaret seyyahı olduğunu seyahatlerinin ananesiyle anlatıp durmakta olan bir isveçliden ibaretti.

sofrada behzat, galip bey ile sohbete koyuldu. tesadüfe bakınız ki akraba dahi çıktılar. behzat'ın teyzesinin kocası galip bey'in kayınpederinin biraderiymiş. şu tesadüften ikisi de gayet memnun oldular. şimdiye kadar bu yakınlık iki tarafça da meçhuldü.

galip bey hemen kalktı, bir hususi kamarada bulunan zevcesi aliye hanım'ı şu hayırlı tesadüften haberdar eyledi ve karşılık olarak teşekkürler ve selamlar getirdi. ikisi birlikte yukarı salona çıktılar.

bu sırada galip bey'in yanına koşa koşa sevimli bir kız çocuğu geldi. galip bey'in tariflerine göre bu kızcağızın ismi şahinde olup henüz on iki yaşındadır. dünyada tek bir evlatları olduğu için gerek galip gerek aliye bunun meftunudurlar.

şahindecik epeyce tahsil görmüş, terbiyeli, biraz da oynak, afacan bir yavrucaktı. behzat ile galip muhabbeti ilerlettiler. birbirine kendilerinden bahsettiler. galip şimdi elli yaşında olup on sene kadar paris'te bulunmuş ve dört yıldan beri yafa'da bir büyücek memuriyetle istihdam olunmuştu da bazı sebeplerle bu memuriyetten istifa ederek istanbul'a dönüyordu.

behzat ise kırkını geçkin bir şey olup taşralarda birçok memuriyetler verdikten sonra on sene evvel evlenerek istanbul'a yerleşmişse de arada sırada böyle bazı geçici memuriyetler vermekteydi.

galip ile behzat sohbete koyulup gittikleri sırada şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta ve bazı bazı bunların yanlarına gelerek laubaliyane konuşup yine gitmekteydi.

behzat şu mini mini kızdan hoşlanmaya başladı. kız da behzat'tan hoşlanmıştı. yanlarına geldikçe behzat'a öteden beriden sormakta, behzat ise kızcağızın lepiska saçlarını okşamaktaydı. işte bu suretle kisi arasında bir yakınlaşma peyda oldu.

behzat şahinde'ye, "haspa" vasfını pek münasip bulmuş ve bu tabirden şahinde de hoşlanmıştı.

bugün akşama kadar haspa'yla behzat yakınlığı arttırdılar. hele galip ile sıkı fıkı dost oldular. ertesi günü haspa yataktan fırladığı gibi behzat'ı aradı, güverte salonunda buldu. iki dost karşı karşıya oturdular. dereden tepeden konuşmaya başladılar. şahinde uslu akıllı lakırdı söylemekte, behzat dahi karşısında bir büyük kadın bulunuyormuş gibi davranmaktaydı.

behzat, şahinde'nin kendisini göstermeye başlamış olan güzelliğine asıl bugün dikkat etmeye başladı.

bu örtülü güzelliğin üç dört sene sonra ne yaman bir pervasız güzellik olacağını tahmin etmekte ve daha şimdiden o kara kirpiklerinin gölgesi içinde gizli kalan kara gözlerdeki çekiciliğin sıcaklığının pek çok tahammülleri cam gibi eritmeye kifayetini teslim etmekteydi.

behzat artık kendisini haspa ile işgal etmekteydi. fakat bu iştigalden de şüphelenmeye başladı. çünkü haspa'yı birkaç dakika gözden kaybedince arzu etmeye başlamıştı. ertesi sabah adeta şahinde'yi kendisi aramaya mecbur oldu. işte asıl bu mecburiyetin sebebini gönlünden sorduğu zamandı ki kendisinden korkmaya başladı. istanbul'a varabilmek için daha beş gün lazımdı.

bu müddet zarfında ise gönlü pek çok yol alabilecekti. evladı yerindeki bir çocuğun âşığı olmaktan hayâ etmekteydi. fakat gönlünün şimdiki gidişi haspa'ya karşı sevdalı bir yürüyüşten başka bir şey değildi.

behzat bu gidişten endişelenmekte haklıydı. ne olursa olsun gönlünü yolundan çevirmek lazımdı. daha mukaddemede olan tehlikeyi savuşturmak için haspa ile artık ilişkiyi kesmeliydi. halbuki daha ilk tecrübesinde irtibatı kesmenin imkansızlığını değilse bile zorluklarını gördü, anladı.

haspa bir dakika peşini bırakmıyordu ki.. hatta o bıraksa bile behzat'ın gözleri onu aramaktan vazgeçmiyordu. vapur daha ertesi günü sakız'a doğru yaklaşmaktayken behzat'ın gönlü dahi hedefine adeta yaklaşmış sayılabilirdi. behzat hemen kararı verilmek üzere bulunan bu neticeye karşı gönü ayıplama ve aşağılamadan başka hiçbir şeye kadir olamamaktaydı.

halbuki gönlü gemini azıya almış sert başlı bir hayvan gibi delicesine alabildiğine koşmaktaydı. az zaman içinde pek çok mesafe katetmiş, gözüne hiçbir tehlike görünmeyerek gitmekte bulunmuştu. behzat artık gayret dizginlerinin etkisizliğini görünce arzu dizginini tesadüfün idaresine terk ediverdi. yani adeta evladı makamındaki haspa'nın âşığı oldu gitti.

eğer şahinde kalp durumlarını bilen yaşlarda olsaydı babası ve belki büyük babası yerinde olan behzat'ın kendisine karşı gösterdiği âşıkça ve tutkulu durumların farkına varırdı. halbuki haspa henüz bu kadarını idrak edemiyordu. o yalnız behzat'tan hoşlanmış, onun şakalarına, hikâyelerine alışmıştı.

vapur izmir'e vardı. behzat'ın ilk işi karaya çıkıp bir aktarma imkanını araştırmak oldu. fakat iki üç güne kadar istanbul'a vapur olmadığını anladığı gibi galip'in ısrarlarına ve özellikle şahinde'nin ricalarına karşılık yine bu tehlike beşiğinde kalmaya mecbur oldu. güya aktarma vesilesiyle haspa'dan ayrılmakta gönlü için bir kurtuluş çaresi görmekteydi.

vapur izmir'den ertesi akşam hareket edeceğinden, bu geceyi ve yarını dışarıda eğlenceyle geçirmekle olsun duygularını yatıştırmaya çare aradı. galip ile birlikte kafe konserlere falanlara başvurdularsa da behzat'ın gözü gönlü hep vapurda, yani haspa'da idi. nihayet gece saat on ikide kendisini vapura attı ama mini mini maşukası çoktan uyumuş gitmişti.

kamara salonunda yarım saat kadar gezindikten ve bir saat kadar da gözleri haspa'nın kamarası kapısına yönelik olarak melul melul oturduktan sonra yatağa girdi.

yatak içindeki vaziyeti tefekküre pek müsait olduğundan halini düşünmeye başladı. yaşı kırkı geçkin, sakalına kır düşmüş, özellikle altı yaşında bir çocuk babası olduğu halde on iki yaşında bir çocuğa divanece gönül vermek hafifliğini yaşının gerekliliği olması lazım gelen metanet ve ağırbaşlılığa ayıp görmekteydi. özellikle neticeyi düşündü: ne olacak? haydi bu muhabbetteki ciddiyet artsın. peki bu muhabbetten ne ümidi olacak? haspa ile muradına ermek mi? heyhat!

yaşın uygunsuzluğunu hesaba katmasa bile o kavuşma için hiç olmazsa üç sene beklemek lazım gelecek. ya o kadar müddet bu sevgi üzerinde sebat ve devam göstermek özellikle her muhabbete sine açan mizacı için mümkün mü? daha iki gün evvel bir ingiliz karısına karşı peyda ettiği hissiyat meydanda duruyor. beklemek de lazım olmasın. ya sevgili zevcesini, elmas oğlunu nasıl feda etmeli?

fakat bu muhabbetten de nasıl geçmeli? haspacığı nasıl unutmalı? işte bu düşünceler zavallı adamda birbiriyle çelişen birçok duygu uyandırdı. bu muğlak meselenin içinden nasıl sıyrılıp çıkacağında şaşırdı kaldı. üzücü düşünceler ve hayaller içinde saat ikiye doğru uyudu gitti.

sabahleyin uyandığı zaman kulaklarını bir elemli gözyaşı tırmaladı. salonda birisi için için ağlamaktaydı. bu hüzünlü sesi haspa'sının sesine pek benzetti. yüreği hopladı. derhal giyinip kendini dışarı attı. gerçekten şahinde salonda piyanonun yanı başındaki koltuğa oturmuş, başını kollarına dayamış ağlamaktaydı. behzat'ın âşıkane ve tutkulu duygular diline toplandı. yüreği kabardı. en nazik, en gönül okşayıcı sözler ile kızcağızı teselliye başladı. bir taraftan da eliyle haspa'nın lepiska saçlarını okşamaktaydı.

"yavrucuğum! seni kim darılttı söyle bana, canın neye sıkıldı? yüzüme baksana. bak dostun geldi. ben geldim. hani her gün çıtı pıtı dil döktüğün dostunu unuttun mu? haydi bakalım. ver elini bana. güverteye çıkalım, hava alalım. birazdan dışarı çıkar seninle birlikte gezeriz dolaşırız. haydi bakayım yüzüme bir gül, hah şöyle."

şahinde, behzat gibi bir dostun şu rahatlatıcı sözlerinden latif bir teselli bulmuştu. behzat'ın bir elini mini mini elleri içine alarak bir müddet yüzüne bakakaldı. bu masumca bakış behzat'ın gönlüne bir heyecan verdi. vücudundan bir titreyiş geçti.

şahinde artık ağlamayı bırakmıştı. âşığına latif bir hande (tebessüm) gösterdi. behzat sendeledi.

gözlerinde biriken yaşlar kendilerini serbest bularak yanağından sakalına doğru tekerleniverdi. behzat bu yaşları göstermemek için başını çevirmek istediyse de onlar kendilerini şahinde'ye göstermiş gitmişti.

şahinde dedi ki:

"siz niye ağlıyorsunuz?"

behzat sükut etti. şahinde latif bir tatlı gülüş daha göstererek dedi ki:

"demek beni bu kadar seviyorsunuz haa? teşekkür ederim dostum. ben de sizi severim."

behzat'ın elini öptü. mini mini elleriyle onun gözyaşlarını kurutmaya uğraşmaktaydı. behzat bu masumca ve çocukça iltifattan pek memnun oldu. küçücük maşukasına bir teşekkür edercesine bakış atfetti. ikisi birden el ele yukarıya çıktılar. bu andan itibaren şahinde'yle behzat'ın dostluğu güçlenmiş oldu.

bugün galip, behzat, şahinde birlikte şehri dolaşmaya çıktılar. çarşıdan bazı şeyler aldılar. galip, şahinde'yle behzat'ın arasında gerçekleşen uyuşmadan memnun olmaktaydı.

akşam oldu. vapur hareket etti. şahinde güverte üzerinde koşup oynamakta, galip'le behzat ise bir sandalye üzerinde tatlı tatlı görüşmekteydi.

behzat ansızın dedi ki:

"benim hatırıma bir şey geliyor."

galip:

"neymiş o?"

behzat biraz tereddüt gösterdi. fakat yine cüretkârane dedi ki:

"haspa'yı istanbul'da bir yatılı mektebe versek."

galip onaylarcasına başını sallayarak dedi ki:

"bu fikir beni de birkaç gündür işgal ediyor. ama hangi mektebe vermeli?"

behzat'ta yine bir tereddüt görüldü. bir türlü cesaret edemiyordu.

yine galip dedi ki:

"siz öyle bir mektep biliyor musunuz?"

behzat tereddüdü bertaraf ederek dedi ki:

"aranan her türlü şarta sahip bir mektep var. talebesi hep islam kızlarından ibaret. fakat ayda bir kere izin.."

behzat'ın asıl tereddüt sebebi olan nokta, burasıydı.

şahinde'yi bu mektebe koymak onun mahrumiyetine alışmak ve böylece aşkından kurtulmak demekti. fakat bir taraftan da bu mahrumiyete birdenbire rıza göstermek de büyük bir cüret sayılırdı.

galip kayıtsızca dedi ki:

"ne zararı var? kızım rahat etsin, tahsil görsün de.."

işe karar verildi. istanbul'a varıldığının haftasında şahinde bu mektebe konulacak.

ertesi gün behzat bu kararı şahinde'ye açtı.

şahinde önceleri bunu bir şaka olarak gördüyse de ciddiyetini anlayınca ağlamaya başladı. hem ağlıyor hem de karardan dolayı behzat'ı suçluyordu.

behzat afacan haspa'yı ikna için çok uğraştı fakat muvaffak olamadı. kızın artık behzat'a güven ve muhabbeti kaybolmuştu. bu andan itibaren behzat'a karşı soğuk bir kayıtsızlık tavrı takındı.

başlangıçta behzat bu dargınlığı geçici bir çocukça kırgınlık telakki ettiyse de hatasını anlamakta gecikmedi. haspa'sı kendisine cidden gücenmişti. çünkü kızcağız serbest serbest gezip oynamaya alışmış olmakla mektep kahırlarına ve hele bir aylık mahpusiyete dayanamayacağını daha behzat kararı açıklamaya başladığı zaman hüküm ve tahmin eylemişti. bu fikri anasına babasına verenin ise behzat olduğunu yine onun ifadesinden anlamıştı.

behzat akşama kadar şahinde'nin hissiyatını eski yerine getirmeye beyhude uğraştı. mümkün değil eski teveccühü, eski iltifatları bulamadı.

damla kadar bir çocuğun teveccüh ve iltifatını hayatı için müjdelerin en büyüğü ve kurtuluş ilacı addetmek derecesindeki aşağılanmayı nefsine yedirememek mertebesine kadar sevk-i zihne muktedir olduğu halde, nefsini o alçalmadan tenzihe bir türlü imkan-ı cesaret bulamamaktaydı.

akşama kadar şahinde'nin peşinde dolaştı. hatta galip'in aracılığına bile müracaat etti. kabil değil afacan haspa mütarekeye bile yanaşmadı. yarın sabahsa birbirlerinden ayrılacaklardı.

behzat bu geceyi bir şiddetli azap içinde geçirdi.

vapur saat üçte istanbul'a varıp fındıklı açıklarında demir attığı zaman behzat hâlâ gözünü kapamamıştı.

şahinde'nin kırgınlığından ziyade yarınki mutlak ayrılıktan dehşete düşmekteydi. bu sevgili çocuktan kolay kolay ayrılmak mümkün olmayacak. hele bir kere şahinde yatılı mektebine girdikten sonra ayrılık hasretine alışıncaya kadar ne işkenceler çekeceğini, kim bilir ne tehlikeler, ne felaketler geçireceğini tahmin ve hesap etmekteydi. ya kalbinde bu ayıplanacak sevgiyle karısının ve özellikle evladının yüzüne ne yüzle bakacak! bu hissiyatını açık edecek olursa bundan kim bilir ne feci neticeler çıkacak.

acaba bu muhabbet behzat'ı her ne olursa olsun noktasına kadar sevk edip de şimdi çocuğu addettiği haspa'yı karşısında zevce sıfatıyla görmek arzu ve hatta derecesine kadar cesaret mi bulacak? behzat bu hesaplar ve ihtimallerin her yönünü dikkate alarak mazisini, şu anını, geleceğini şaşırmış kalmıştı.

hesap ile, tahmin ile bu meselelere bir çözüm bulmaktaki aczini görünce herkesin yaptığı gibi o da işi doğal akışına, yani tesadüfün sevkiyatına terk etmeyi uygun gördü. "yarın olsun hayrolsun!" hükmünü yapılacak işin rehberi saydı. aklınca diyordu ki:

"gün doğmadan neler doğar."

saat onu falan geçmişti ki duyguların gücü ağır bir gevşeklik içinde bunalıp kaldı, ıstıraplı bir uykuya daldı gitti.

rüyasında hep haspa ile bugünkü maceraya dair hayaller ile uğraşmaktaydı. kâh şahinde'yle barışıp tatlı tatlı muhabbet ediyor kâh onun şiddetli azarlarını çekiyor, acı sözlerini dinliyordu. hatta bir keresinde şahinde'den mükemmel bir de dayak yedi. bu karışık hayaller arasında da sık sık uyanmakta ve fakat ne uykusundan ne de uyanıklığından haberdar olabilmekteydi.

zavallı behzat!

sabahleyin saat sekizi geçmişti ki behzat gözlerini açtı. hafızasını, gönlünü yokladı. yine efkâr ve hissiyatını eski merkezinde buldu.

vapur geçici demirini almaktaydı. behzat yatağı içinde doğruldu. ayrılık vaktinin gelmekte olduğunu demirin gürültüsünden anlıyordu. vapur kalkıp tophane önüne kadar gelecek ve orada yerleşince ayrılık gerçekleşecekti. kalktı, eşyasını topladı. yüreği kabarmış, bir ağlama istek ve arzusu bastırmıştı. sık sık başını kamaradan çıkarıp salona meraklı bakışlar atmaktaydı. fakat haspa henüz meydanda görünmüyordu.

neden sonra galip göründü. ailesinin hazırlığına yardım etti. bu sırada şahinde de salona çıktı. gayet süslenmiş, masumane güzelliği bu süs içinde daha ziyade parlamıştı.

çatık kaşlı dargın çehresiyle behzat'ı ezip geçtikten sonra merdivenlerden sıçraya sıçraya yukarı güverteye çıktı. behzat bir "ah!" çekmekten kendini alamadı. hemen de gözlerinden yaşlar boşandı. tenha bir köşeye çekilerek büyük korku içinde haylice yaş döktü. bu yaşta şu kadarcık bir çocuğun elinden çektiklerine ağladı. hem ağladı hem de bu ağlayışından utandı.

ayrılık vakti geldi. vapura akrabadan birisi karşılama için gelmişti. özellikle bu adam karşısında her türlü hissiyatını mutlaka boğması ve saklaması gerekiyordu. eşyanın taşınması gürültüsü esnasında nasılsa şahinde'yi bir yerde rast getirebildi. ellerini yakaladı. çocuk kaçmak istediyse de zaptetti. büyük üzüntü ve rica tavrıyla diyebildi ki:

"allahaısmarladık mini mini meleğim! beni hatırından çıkarma. fakat lanet etme."

lepiska saçlarını okşadıktan sonra koyuverdi. haspa kafesten kurtulmuş bülbül gibi kaçtı gitti.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

1.4.20

mai ve siyah

halit ziya uşaklıgil

"mezar taşı, şöhret heykelinin ayaklığıdır."

bir matemin derin üzüntüsü altında ezilip kalan kalplere dayanma gücü vermek için hayat vazifelerinin baskın sesi kadar etkili bir şey olamaz.

bazen birden, hiç beklenmeyen bir zamanda zihne çarpıvermiş hakikatler vardır ki senelerden beri damla damla, çeşitli zamanlarda döküle döküle birikmiş belirtilerin, küçük küçük, başlı başlarına manasız işaretlerin birdenbire doğuveren neticesidir. bir hiç, fikirden geçen bir rüzgâr, o manasız belirtileri, işaretleri açıverir. bunlar, aralarından engelleyici duvarla kalkıvermiş zerreler gibi birbirine katılır, birbirini bulur, onlardan bir küme meydana gelir ki görülmemesi mümkün olmayan bir hakikat hükmünü alır.

insan kendisinin sefaletini bir servetin ihtişamı yanında, talihsizliğinin hükmünü bir saadet görünüşü karşısında daha büyük bir acıyla anlar.

karı koca arasına bir sevgi kopukluğu girince bir daha iyi bir geçim mümkün değil, sağlanamaz. kadın, ölünceye kadar boşa çıkan hayatına ağlar; yahut gözyaşları çare olmazsa başka bir yerde eğlence aramak ister. erkek de hep kendi hareketine karısını sebep bulmaya çalışarak sonuna kadar devam edip gidecektir.

insanlar tuhaftır. fena bir şey yapmakta olduklarını hissedecek olurlarsa mutlaka en önce vicdanlarını susturacak bir sebep bulurlar. kötü iş sahibi olanlara sorunuz, hepsinde kendi kendilerine icat edilip özenle pekiştirilmiş sebeplere tesadüf edersiniz.

halk, nerede gürültü olursa oraya yönelir.

bunların hemen hepsi namusludur. fuhşun çirkefi içinde yüzdükleri halde hemen hepsi memleketlerine döndükleri zaman nişanlılarına izdivaç elini pak ve saf olarak uzatırlar.

yeni fikirler için yeni kelimeler lazım gelir. eski kelime altında fikirlerin tazeliği görülemez.

hiç mahalle çocuklarının oynadıkları bir viranelikten süslü bebek gibi küçük bir kız geçerken tesadüf ettin mi? bütün o kaldırım çocukları o küçük nazlı kızın zarafetine karşı duydukları bir kıskançlıkla birden nasıl tutuşurlar, nasıl arkasına düşerler, bağırırlar. içlerinde taş atan, söven, hatta güzel elbiselerinin eteklerine sarılan azgınlar olur. bu, insanlarda tabii bir histir. emin ol ki pencerelerden seyredenler için o çocuklar arsız, utanmaz çocuklardan başka bir şey değildir.

insan, bedbahtlığını da bahtiyarlığını da kendi meydana getirir.

insanların bazı köpürme devreleri vardır ki küçük bir hazırlık dakikasıyla başlar. bu dakikada gözler birbirini anlamaya çalışıyor gibi durur, bakışır. bu dakika uzun bir zaman kadar hatıralarla doludur, bu bir dakikada bütün yaralar -henüz taze kanayarak, her biri bir başka hatıranın ateşiyle yanarak- ortaya çıkar. kalbin binlerce noktalarından birer ıstırap iniltisiyle binlerce delik açılır; türlü kırık ümitler, acı ümitsizlikler, matem hayalleri, bütün hayatın o ağlayan hediyeleri acı -bir kabristanın ruhlar meclisi gibi- feryatlarıyla, gözyaşlarıyla sürüne sürüne buluşurlar. bir bağırış çağırış ve matem toplanması! yalnız küçük bir dakika: o vakit gözler kapanır sanki şu elem mahşerinin üzerine düşmüş bulutlarla yüklü bir sema.. artık ağlamak zamanı gelmiştir.

dünyada hiçbir kimse düşünemezsin ki hayatından hiç olmazsa bir büyük matem geçmiş olmasın.

insanlar ne kadar büyürlerse büyüsünler, ne kadar ihtiyar olurlarsa olsunlar yine bazı dakikalar vardır ki annelerine sokularak çocuk olmak isterler.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

eylül

mehmet rauf

adi denilen kadınların diğerlerinden sadece şu farkları vardır ki onlarda her şey önceden bellidir, aldanmak tehlikesi yoktur. kimle iş gördüğünüzü bilirsiniz.

emin olun ki istiskalin ne olduğunu bilmeyen bir mahluk varsa o da kadındır. fakat ihanete gelince.. bakınız bunda benzeri yoktur. sanki sadece bunun için yaratılmıştır.

biz papaz değiliz ki bu manastırda yaşayalım. hayat kalabalık, güzel hava içinde olur. kalabalık içinde yalnız yaşamak, kalabalık içinde gezip beraber bir köşeye kaçmak, işte asıl zevk budur. insan, kalpleri birbirine bağlayan bu bağları o zaman anlar. öyle bir yer olmalı ki insan kalabalıkta yaşamalı fakat içine girmeden.

herkesin hayatında başkalarının iğrenç bulacakları anlar vardır.

ben seni ne kadar sevdiğimi başka kadınları gördüğüm zaman anlıyorum. bazen rast gelip hatta senden güzel bulduğum kadınlara bakıyorum da kendi kendime hiçbirini senin kadar, senin gibi sevemeyeceğime yemin ediyorum. sende bir şey var, öyle bir şey ki hiçbirinde rast gelmiyorum. öyle bir şey ki, işte bütün endişelerim senin yanında mahvoluyor. ruhuma bir şifa, bir dinginlik geliyor. dudaklarını gözlerime dokundurduğun zaman bütün canımın koşa koşa gelip toplandığını, orada seninle kavuşmaktan mutlu olarak kaldığını hissediyorum. hele şimdi bana öyle geliyor ki ben dünyada senden başka hangi kadını alsaydım hiçbirisiyle senin gibi olamayacaktım; senin kadar böyle samimi, ruhuma kadar, böyle canıma kadar samimi..

dünyada intikam kadar tanımadığım bir his yoktur. bugün beni döven birini yarın biri döverken görsem ağlayacağım gelir.

azıcık fedakârlık olmayınca hiçbir şeyin uygulamaya geçmesi mümkün değildir.

eğer bütün ıstıraplarım bir ses bulsaydı hiç şüphe yok ki bu kadar vahşi, bu kadar merdümgiriz, bu kadar mutsuz olur, bu kadar karamsar ve karanlık olurdu.

insanın, hayatını temizliği, saflığı, dürüstlüğü için feda edebileceği bir kadın bulmanın ne kadar güç olduğunu düşündükçe kalbi ağlayacak kadar derin bir acıyla sızlıyordu. onun gibi biri; kendi şüphelerini, hâlâ tedavi edilemeyen bütün yaralarını ipek elleriyle saracak, onları iyi edecek, saflık ve sakin bir hayat içinde güzel kokularla dolduracak bir kadın..

kadınlar daima heyecan, daima telaş ederler; daima sinirleri rahatsızdır ve başları ağrır.

ona bakarak bu gözlerin, bu dudakların, böyle kirli ihanetlerin kadını olmadığını düşünmek, bütün o kadar zamandır hayran olduğu melekliğini düşünmek istiyor, "nasıl olur? başkaları için peki fakat onun için olacak şey değil." demeye uğraşıyordu. onun her günkü hayatını göz önüne getirerek bu hayatta öyle ihtimaller olmadığını tekrar ediyordu. fakat o sorular, o hain sorular tekrar kulaklarına, tekrar ruhuna sokuluyor, sürüp gidiyordu. "kadın değil mi?" diyordu. onları ne zaman insan kâfi derecede anlamış, tanımış olurdu? görünürde bir sebep, bir işaret yoksa bile herkes bilmez miydi ki kadınlarda böyle şeyleri gizleyebilmek için ne haince kabiliyetler, kolaylıklar, ne başarılar vardır. sebep? lakin kadınlara sebep sormak kadar budalalık olur mu? bu onlar için bir ihtiyaç, aldatmak, ihanet etmek doğal bir hayat görevi gibi değil midir? ah, onlar böyle pisliklerle aldattıklarına, kendilerine, büyük, temiz ruhlarına aldananlara acaba nasıl bir nazarla bakarlar yarabbim!

bir kadın mutlu etmek isterse her şeyi, severse her şeyi yapar.

türklük eğer kurtulacaksa kadınlar tarafından ve kadınlar sayesinde kurtarılacaktır. bunun için kadınlarımızı yükseltmeye çalışalım. yalnız, yalnız buna.

her şey boş, hep felsefeler, inançlar, sistemler.. hepsi. lakin bu kadınlardan bir tane olmayacak mıydı ki yüce bir ihtiyaca gönül versin ve tutkunu olsun, hayalî yüksek fikirlere özlem duysun, bu lekelerden tiksinsin, pak ve parlak yaşasın? hiç, hiçbir tane? halbuki o, bu imkânsızlığı olabilir zannetmişti.

ah, sadece aşk, sadece birbirini sevenlerin her şeyi unutup aydınlık, yaldızlı gördükleri coşkulu ve heyecanlı rüya var, sadece o, sadece o.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

aşk-ı memnu

halit ziya uşaklıgil

insan halk için değil kendisi için yaşamalıdır.

kadınlık emellerinden el çekmiş bütün çaresiz kadınların kalbinde her türlü mahrumiyetlerin gözyaşları dinebilir; fakat bunlardan biri, analıktan mahrum kalmış olmak acısı, daima zehirden birer damlayla damlayan kapanmak bilmez bir yaradır. sanılır ki tabiat, kadınların ruhuna boş kalmaya tahammül edemeyen bir beşik koymuştur.

öyle zamanlar olur ki gözyaşları mantıktan çok selamet verir.

kadınlar, bu âlemin kadınları adi bir baştan çıkmış kadın gibi anılmak istemezler. bu öyle bir şey, öyle beklenmedik, öyle birdenbire ortaya çıkıvermiş bir olay olmalı ki her şeyden çok bir kazaya benzemeli.

dünyada en güzel şeyler çılgınlıklardan meydana gelir.

bir kadın kendisine bütün gençliğinin samimiyetiyle kalbini vermek isteyen, ruhunun bütün sevda ateşiyle ayaklarına atılarak nihayet aşkının feryadını saklamamaya müsaade dileyen bir zavallıya karşı hiçbir zaman tamamıyla kayıtsız kalamaz.

işte kır eğlenceleri böyledir. insan eğlenmek ümidiyle gider; eğlenmemiş, yorulmuş, kırılmış olarak döner.

daima evde, odaların basık havasında yaşayıp da birden güneşin tufanları altında geniş havalara çıkıveren kadınlar bir serbestlik eğilimiyle kafesinden kaçıp da henüz evin çatısından ayrılmadan bayılıveren kanaryalara benzerler.

bir kadın ki sizden kaçınıyor, sizden korkuyor demektir. daha doğrusu size karşı kendisinden korkuyor demektir.

kadınlar takip edildikçe içleri ferahtır. sizin hâlâ onlarla meşgul olmanız, hâlâ onların arkasından koşmanız çoğunlukla kalplerinin ihtiyacını karşılamaya kâfi gelir. fakat kayıtsız kalmanızı asla affedemezler ve o zaman o ilk düşüşten sonra onlar sizi takip eder.

erkekler bir kadını sevebilmek için ona hürmet edebilmelidirler. namuslarından düşen kadınlar için, en şiddetli aşklar arasında bile, onlara bir hor görülme payı ayırmaktan geri kalmazlar.

işte hemen kadınların hepsinde bulunan bir hastalık: fedakâr görünmek.

bu bir mevsimlik sevişmenin son günleri onun için öyle bir dönemin başlangıç zamanı olmuştu ki o dönem sırasında elde olmadan, henüz aşk bıkkınlığının başladığı apaçık anlaşılacak kadar hisler açıklık kazanmaksızın, sevilen kadına yüklenecek kusurlar bulunur, onu aşkın baharında süsleyen bütün hülya çiçekleri artık solgun görünür. bir vakitler sevmek için icat olunan sebepler yavaş yavaş sevmemek için birer sebep kuvvetini alır.

hasta odaları hiçbir vakit, hiç kimse için pek iyi bir yer değildir.

nihayet erkeklerin hayatında bir saat çalar ki bütün o gelip geçici sevdaları bırakarak hayatta saadeti bir genç kızın ellerinde aramak zamanını hatırlatır.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

şıpsevdi

hüseyin rahmi gürpınar

ey zarafetine kurban olduğum cananım sabret. sevgimizin iftarı yakındır.

az bilmek ve bildiğini insanlık için bilgi gayesi ve bundan dolayı kendini de her şeyin âlimi sanmak, bu çeşit öğrenim erbabını hakikatten çok hayale, ciddiyetten çok bilgiçliğe sevk eder. şarlatanlık bu gibi noksan bilgilerden çıkar. şarlatanlar işte böyle yetişir.

incelmek, kâmil olmak için daha çok yontulmak lazım. çok yontulmak lazım.

korkulacak şey ölüm değil, belki cahilce bir sevda ile temenni edip durduğumuz ebediyettir.

özel menfaatlerimiz ikiyüzlülük ve dalkavukluk en büyük marifetimiz diplomatlığımızdır. çünkü dün istibdat döneminin parçası olan beyinler, bugün meşrutiyet hizmetkârı kesildi. bu iki zıt durumun birinden diğerine geçişte çarçabuk eski ve kötü alışkanlıktan kurtulabilmek mümkün müdür? mademki o uzun istibdat sona erdi, bu kısa komediler de geçer; zaman her şeyin foyasını meydana çıkarmak kuvvetine sahiptir.

kişinin tavrı kendi aynasıdır.

en büyük edebi başarı, eserin sanat harikası olmasında değildir. o eseri methedecek dostların olmasındadır. şimdi bendeniz yazar arkadaşlarımın çekiciliklerinden birkaçını yemlemezsem, sonra benim yayımlanacak eserimi övmek için acele eden olur mu?

zaman olarak ebediyete karşı yürümekte yüzyılların dakikalardan farkı yoktur.

hastalanan bir insan kendini tedavi ile uğraşır. niçin? bir müddet sonra yine hastalanıp ölmek için. insanları düşüncesizlikten düşüncesizliğe sevk eden şey işin sonundaki bu hiçliği terk edememekteki ahmaklıklarıdır.

bir şeye başlayıp da yarım bırakmak uğur değildir.

bizim memlekette kocayı kız değil, velileri seçer. duygu ve düşünceye gelince kızlarımızın duyguları çok bayağı, düşünceleri ise yok gibidir. "kızı keyfine bırakırsan zurnacıya varır." sözü de işte bunun için söylenmiştir. eğer duygusu ince, düşüncesi olgun bir kocaya düşmek bahtiyarlığına nail olabilirlerse bu iki erdemi kocalarından alırlar.

"dünyada rahat sadece mezardadır." (arap atasözü)

alaturkada yemekler pek pişkin ve çok da olsa yine aynı kapta herkesin parmaklarıyla didikleyip durduğu bir kemiği siz de didiklemek, sofradakilerden birinin incelikle eliyle koparıp size ikram ettiği bir parçayı alıp yemek, bu yemek usulüne alışkın olmayanlar için uyulması pek sıkıntılı bir durumdur. ellerin temiz olduğu iddia olunsa da ağza girip çıktıkça parmaklar salya ile her daim temasa geleceğinden bu temizlik bir iddiadan ibaret kalır. meselenin önemi yalnız temizlikten ibaret değildir. bu usul ile yemek yemek sağlık ve hastalık bulaşması bakımından cidden sakınılmaya değerdir.

güzellik, insanı gereksiz birtakım süslenme masrafına yönelten, çoğunlukla birtakım kötülüklere uğratan bir yaratılış belasıdır.

zengin kadınların aptal olmaları kocaları için bir mutluluktur. zeki olurlarsa kocalarını adeta bir hizmetkâr gibi kullanırlar.

kız kısmının adı çıkmasındansa canı çıkması hayırlıdır.

yaşamak en sade tarifiyle emelleri yenilemekten başka bir şey değildir. şu kadar ki çevre ve zaman değişikliği ve yaş ilerledikçe emellerin çeşidi değişir. en emelsiz yaşamaya uğraşan filozofların şu kararlarında bile bir amaç, bir arzu gizlidir.

en samimi sevdalar umutsuz olanlarıdır.

kardeşiniz meftun bey'in kardeşime görücü göndermesi evin içinde büyük bir fırtına kopardı. annem küplere bindi. pederim para vermekten korktuğu için o hiçbir şeye binmek istemez. o da yaya olarak öfkelendi. birbirlerini yediler. ne anlamsız şamata!

başkasında kınadığımız, eleştirdiğimiz durumların birçoğunu nefsimize uygun buluruz da kendi kendimizi ayıplama, kınama aklımıza gelmez.

züğürtlere sınırsız hayal kadar ruha mutluluk veren seyrangâh mı olur? hayal, o sermayesiz servet, yokluk içinde o varlıktır ki hayal ve yaratma kuvveti geniş olan hayal erbabı şu âlemde imkânsız sayılan ne cennetler, ne bedava mutluluklar verir. her hakikatin sonucu hayal değil midir? daima biri diğerini izleyen bu iki kelime arasında avunmak yolunu keşfedebilenler akıllı kimseler sayılırlar.

"hakikatin şimşekleri fikirlerin çarpışmasından doğar."

insanların bütün mutsuzlukları, talihsizlikleri, kendilerini doğa kanunlarına uydurmayı bilmemelerindendir.

bugünkü milletlerin en uygarlarında bile birer ceza kanunları, meclisleri, zindanları, cellatları vardır. insanlar henüz buna benzer cezalardan vazgeçecek dereceye yaklaşamamışlardır.

ilerici her fikrin bir uygulama yeri bulması için zaman ve mekân koşulları dikkate alınır. insanların geneli, daima yüksek düşünen küçük bir bilgin güruhuna oranla fikren pek geride bulunduklarından yeni bir fikir her ne kadar faydalı da olsa çok çabuk taraftar bulamıyor. her yerde halkın bu cehaleti o derecededir ki düşünürler, bilginler her düşündüklerini doğruca söylemekten bile çekinerek sözlerini daima halkın düşüncelerinin gidişine ılımlı düşecek şekilde söylemek mecburiyetinde bulunuyorlar.

bu yüzyılın ilerleyen düşünceler şelalesinin cereyanına az çok zıt düşecek düşünce besleyenlerin cümlesi benim gözümde gericidir.

hayatın mahiyetini tahlil edebilenler ölümü anlamaya en çok yaklaşmış olanlardır.

bazı şüphe çeken hareketlerine karşı soru sorulduğu zaman durumu kurtarmak için kadınlarda erkeklere karşı yalan söylemek eğilimi pek fazladır. gerektiğinde yalanları yüzlerine çarpılmaz, daha kötüsü aldatmacalarına inanmakta gaflet gösterilirse bu cesaretleri daha çok artar, açıkça karşı koyacak bir dereceye varır.

"âşık âlemi kör, dört tarafını duvar sanırmış."

özgürlük kelimesi hiçbir millette gelenek sayılacak bir noktaya henüz erişemedi. birçok konuda özgürlük söz olarak vardır, maddeten değil. özgürlüğümüzün her bir adımını kanuni bir engel kapatıyor. bunun pek farkında değiliz. kanun başkasının hukukuna saldırı sırasında varlık ve hakimiyetini ispat etmelidir. tabiat insanların keyfi baskılarının hizmetkârı değildir. kendi kanunlarına aykırı olan şeyleri reddederler ve daima iradeleri galip gelir.

dünyada her şey bir sebeptir. insanların en büyük filozofundan en küçük işçisine kadar cümlesinin görevi, işi, gücü işte bu sebepleri  güzel kullanmaya yol aramaktır.

şimdiki hastalıkların çoğu kötü yaşamaktan dolayı ihtiyarlardan çok gençlere geliyor.

insanlarda bir kural vardır. önlerine doğal bir sakınca, giderilmesi mümkün olmayan bir kuvvet çıktığı zaman ona karşı yenilgiyi itiraf etmezler, ikiyüzlülük gösterirler. o gerçeği diğer bir şekle sokmaya uğraşırlar. gerçek şeklini örtbas etmek isterler. o fenalık yine bakidir. onlar yalnız görüntüyü kurtarmaya çabalarlar.

karşımızdakine hoşnutluk vermenin en uygun yolu, yalnız dinlemek, kısa takdir kelimeleriyle karşınızdakinin zekâsına hayret etmek ve dinlemektir.

schopenhauer: insanlar dünyaya nasıl her şeyden habersiz süt emen bir çocuk olarak geliyorlarsa doğanın amacı onları bir yaşın gayesine, yaşlılığın bunama devresine, yani tamamıyla ikinci çocukluğa erdirerek yine öyle hemen habersizce öbür dünyaya göndermektir. fakat hayat o kadar çığrından çıkarılmış, kötüye kullanılmış ki, şimdiki insanların çoğu doğal ömrünün yarısına bile varmadan tekerleniyor.

bu şifa bulmaz manevi hastalıklar, kederler, ağlayışlar sonuna kadar sürecek mi? çünkü bugünkü uygarlık, övündüğü ve görkemiyle dolu olan sinesinden bu sefaletleri kovup çıkaramadı.

insanın hayatı için yetmiş yaşı hakikaten dünyadan ahrete bir geçit olsaydı, bu âlem çok karışırdı. kimsenin ömrünün sonunu tayin edememesinde büyük bir hikmet vardır.

"ger bana uymazsa eyyam, uyarım eyyama ben."

mezbahaların yakınındaki çayırlarda süreksiz bir neşe içinde gafletle otlayan koyunlar gibi hayatımızın zevklerinde aptalca bir ölümsüzlük, sonsuzluk düşüncesiyle kendimizi aldatarak sahte zevkler arkasında dolaşıp duruyoruz. sonunda böyle mutlak bir karanlığa varan hayatın gösterişinden tat almak, bunca aşikâr gerçeklere karşı göz yummak.. işte insan zekâsı!..

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim