11.11.19

kadınlar

eduardo galeano

arjantin'in patagonya bölgesindeki arazilerde çalışan tarım işçileri çok düşük ücretler ve çok uzun çalışma saatleri yüzünden greve gidince, ordu düzeni yeniden sağlamak üzere devreye girdi.

kurşuna dizmek insanı yorar. 1922 yılının 17 şubat gecesinde onca insanı öldürmekten bitkin düşen askerler hak ettikleri ödülü almak için san julian limanı'ndaki geneleve gittiler. ama orada çalışan beş kadın kapıyı suratlarına kapadı ve "katiller, katiller, defolun gidin buradan!" diye bağırarak onları kovdu.

osvaldo bayer o kadınların isimlerini sakladı. isimleri consuelo garda, angela fortunato, amalia rodriguez, maria juliache ve maid foster'di. fahişeler. saygıdeğer kadınlar.

***

birleşik devletler'de her altı dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. meksika'daysa her dokuz dakikada bir. bir meksikalı kadın şöyle diyor: "daha sonra adamların sana hoşuna gitti mi diye sormasının dışında, tecavüze uğramakla bir kamyonun çarpması arasında bir fark yok."

***

1901 yılında, elisa sanchez ve marcela grada isimli kadınlar galiçya bölgesindeki a coruna şehrinin san jorge kilisesi'nde evlendiler. elisa ve marcela gizlice sevişiyordu. düğün, papaz, imza ve fotoğraflarla falan durumu normalleştirmek için bir koca icat etmek gerekti: elisa ismini mario yaptı, damat kıyafeti giydi, saçını kestirdi ve sesini kalınlaştırarak konuştu.

daha sonra gerçek ortaya çıkınca bütün ispanya'nın gazeteleri bu iğrenç skandal ve utanmaz ahlaksızlık karşısında yeri göğü inlettiler ve bu acıklı fırsattan istifade, hiç satmadıkları kadar sattılar. bu arada iyi niyeti suistimal edilen kilise, işlenen bu kutsala saygısızlık suçunu polise ihbar edecekti. ve sürek avı başladı.

elisa ve marcela portekiz'e kaçtılar. porto'da yakalandılar. hapisten kaçınca isimlerini değiştirdiler ve denize açıldılar. kaçakların izi buenos aires'te kaybedildi.

***

toplumsal psikolojinin kurucularından biri olan gustave le bon, akıllı bir kadının iki kafalı goril kadar ender bir şey olduğunu kanıtlayabildi. charles darwin kadınların, mesela sezgi gibi bazı erdemlerini kabul ediyordu ama bunlar "aşağı ırkların karakteristik özellikleriydi."

***

alarm: bisikletler! "dünyadaki kadınların eşit haklara ulaşması yolunda bisikletin yaptığını ne başka bir şey ne de başka bir kimse yaptı." diyordu susan anthony. mücadele arkadaşı elizabeth stanton da şöyle diyordu: "biz kadınlar oy kullanma hakkına doğru pedal çeviriyoruz."

philippe tissie gibi bazı doktorlar bisikletin düşük ve kısırlığa sebep olabileceği konusunda uyarırken, başka meslektaşları bu edepsiz aletin ahlaksızlığı teşvik ettiğini, zira mahrem yerleri seleye sürtündükçe kadınların zevk aldıklarını savunuyorlardı.

gerçek şu ki, bisiklet yüzünden kadınlar kendi başlarına çıkıp dolaşıyor, evden uzaklaşıyor ve özgürlüğün tehlikeli zevkini tadıyorlardı. ve yine bisiklet yüzünden, pedal çevirmeyi engelleyen o bunaltıcı korse elbise çıkıp müzedeki yerini alıyordu.

***

1951 yılında kahire'de bin beş yüz kadın parlamentoyu işgal etti. saatlerce orada kaldılar, çıkarılmalarının bir yolu yoktu. parlamentonun bir yalandan ibaret olduğunu, çünkü halkın yarısının seçme ve seçilme hakkından mahrum olduğunu haykırıyorlardı. göğün temsilcileri olan dini liderlerin yanıtıysa gökten bile duyuldu: "oy kullanmak kadını alçaltır ve doğaya aykırıdır!"

***

elisa lynch mezarı tırnaklarıyla kazmaktaydı. hayretler içindeki muzaffer askerler bunu yapmasına izin vermişlerdi. bu kadının pençe darbeleri yerden kırmızı toz bulutu kaldırıyor ve yüzüne dökülen kızıl perçemleri titretiyordu.

solano lopez hemen yanı başında yatıyordu. eşini kaybetmiş olan elisa, ona ağlamıyor, ona bakmıyordu: sadece, nafile bir çabayla, onu kendi toprağı olmuş olan toprağa gömme isteğiyle üzerine avuç avuç toprak atıyordu.

solano artık yoktu, paraguay artık yoktu. savaş beş yıl sürmüştü. bankacılara ve işadamlarına boyun eğmeyi reddeden yegane latin amerika ülkesi yenilmiş ve katledilmişti. elisa, erkeği olmuş adamın üzerine avuç avuç toprak atmaya devam ederken, güneş gidiyordu, güneşle birlikte 1870 yılının bu lanet olası günü de. cora tepesi'ndeki ağaçlarda tünemiş birkaç kuş ona elveda diyordu.

***

1876'da mata hari doğdu. lüks yataklar, birinci dünya savaşı sırasında onun savaş alanları oldu. üst düzey askerler ve kudretli şahsiyetler silahlarının büyüsüne teslim oldular ve fransa, almanya ya da en çok verene satacağı sırları onunla paylaştılar. 1917'de ölüme mahkum oldu. dünyanın en çok arzulanan casusu, kurşuna dizme mangasına veda öpücükleri gönderdi. on iki askerden sekizi atışı ıskaladı.

***

1979'un sonlarında sovyet güçleri afganistan'ı işgal etti. resmi açıklamaya göre işgalin sebebi ülkeyi modernize etmeye çalışan laik hükümeti savunmaktı.

1981 yılında bu konuyla ilgilenen stockholm'deki uluslararası mahkemenin bir üyesiydim. oturumlardan birinde yaşadığım o en önemli anı asla unutmayacağım.

o dönemde freedom fighters, yani özgürlük savaşçıları, şimdiyse teröristler olarak adlandırılan radikal islam'ın temsilcisi, üst düzey bir dini lider tanık kürsüsündeydi. ihtiyar şöyle gürlemişti: "komünistler kızlarımızın namusunu kirlettiler! onlara okuma yazma öğrettiler!"

***

"aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. ancak maço erkek boyun eğme talep eder ve zevki yadsır. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir serbestlik yaşanamayacaktır. eğer toplumsal devrim yalan söylemiyorsa, yasalar ve gelenekler nezdinde, erkeğin kadın üzerindeki mülkiyet hakkını ve yaşamdaki çeşitliliğin düşmanı olan katı normları ortadan kaldırmalıdır."

bir kelime fazlası bir kelime eksiğiyle, lenin hükümeti'ndeki tek kadın bakan aleksandra kollontay'ın talepleri bunlardı.

9.11.19

anne kafamda bit var

tarık akan

açık mavi, sivil plakalı, kısa burunlu bir minibüse bindim. kapının karşısına denk gelen yerdeki koltuğa oturdum; şoförün arkasına, cam kenarına. yanıma pasaport işlemlerimle ilgilenen polis oturmuştu. bir tanesi en öndeki tek kişilik koltuğa, elinde akrep taşıyan üç dört polis de arkamdaki koltuklara yerleştiler. işin ciddiyetini biraz daha hissettim. öndeki polis, telsiziyle talimat geçti:

".. numaradan .. numaraya.."

biraz sonra yanıt geldi:

"dinlemedeyim."

"müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz."

"anlaşıldı, tamam."

***

beni gene aynı minibüse bindirdiler. bu kez beş polisle yola çıktık. önümüzde, arkamızda renault arabalar yoktu. sirkeci'den girip sahilden ilerledik. telsizle sürekli olarak müjdat'ın [müjdat gezen] evini soruyorlardı. hiç konuşmuyordum. az önceki kaygısız halimin aksine telaşlı ve moralsizdim. cankurtaran'a yaklaşırken polislerden biri, "yahu çok acıktık, şurada köftecide yemek yiyelim, ne dersin?" dedi. hemen atıldım: "tabii, çok iyi olur, ben de çok acıktım." cankurtaran'ın hemen köşesindeki lokantaya girdik. her şeyi ben ısmarladım, onlar yediler. telsiz sürekli çalışıyordu. müjdat'ın adresi telsizle bulundu, yazdılar. polisler köfteleri yedikçe gevşemişlerdi; davranışları değişti, sanki biraz yumuşadılar.

yemeğin sonunda gelen hesaba ise şaşıp kalmamak mümkün değildi, inanılmaz bir rakam vardı faturanın üstünde. altı üstü köfte yemiştik ama lokantanın iki üç akşamlık hesabı kadar bir para tutmuştu.

polislerle lokanta sahibinin içli dışlı olduklarını düşünmeden edememiştim.

***

fotoğrafçı beni evirip çevirdi. o ana kadar duvara dönük olan gözlerim, yerde oturmuş, yaşları yirmi dolayındaki üç çocuğu gördü sonunda. gözleri bağlıydı. bakışlarım, ekmek gibi kabarmış tabanlarına takıldı. bakakalmışım. bir ayak tabanının bu denli şişebileceğini aklım almamıştı. dehşete kapılmıştım. gözlerimi çocuklardan alamıyordum.

fotoğrafçı elime rakamlı bir tabela tutuşturup sağlı sollu fotoğraflarımı çekti. bakışlarım hâlâ çocuklardaydı. ürkütücü ayrıntılar görmeye başlamıştım; şiş tabanlarda içlerinden sızan kanın kuruyup siyaha dönüşmüş olduğu yarım ya da birer santimlik yarıklar vardı. çocukların sakalları uzamıştı. birinin elinde de bir şişlik olduğunu gördüm.

***

gözaltı süresi kırk beş gündü; bu süreden fazla siyasi şube'de tutmaya hakları yoktu. ama kırk beş güne yaklaşırken sıkıyönetim'e sevk çıkarılıyordu, selimiye'de savcı serbest bırakıyordu, çocuk da seviniyordu serbest kaldım diye. oysa çocuğu getiren ekip selimiye'nin kapısında bekleyip serbest kalanı tekrar tutukluyor, gene siyasi şube'ye getiriyordu; ikinci bir kırk beş gün başlamış oluyordu.

***

akşama doğru, saat beş gibi, yavaş yavaş sorgudan dönüşler başladı. ben 2 numaralı hücrede kalıyordum. kapı açıldı. bir çocuğu içeri attılar. arkadaşları hemen çocuğu tutarak yere yatırdılar. çocuk pelte gibiydi. yalnızca inliyordu. hücrenin tam ortasında uzunca yatıyordu. hepimiz ayaktaydık. görünürde herhangi bir şey yoktu; kan, morluk gibi. sonra çocuklardan biri, "elektrikten geliyor." dedi.

çocuğa güçlükle su içirdiler. çevresine çömelmiştik. uzun bir süre uyudu. akşam uyandığında kollarının tutmadığını gördüm. filistin askısına almışlar. kaygılanacak bir şeyi olmadığını, ertesi gün hareket edebileceğini söylediler.

yemeğini arkadaşları yedirdi. çocuk yerde yattığı için dört beş kişi ayakta duruyor, sırayla yere çömeliyorduk. zaman geçsin diye her şeyden konuşuyorduk. bazen espriler yapılıyor, fıkralar anlatılıyordu. geçici de olsa bir an rahatlıyorduk.

***

geç bir saatte bir kızın uzaktan gelen çığlıklarını duyduk. uzun uzun bağırıyordu. sesi bir süre kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. kimi zaman çığlıkları çok derinden geliyordu, duymak için kulak kabartmak gerekiyordu; bazen de sesler iyice yükseliyordu. bu sesi sabaha kadar dinledik. işkenceden gelen çocuğun anlattığına göre bir eve yapılan operasyonda polislerin elinden kaçan genç bir kız ikinci kattan aşağıya atlamış, bir yerleri kırılmış. kızın kırıklarıyla oynayarak işkence yapmışlardı. inanılacak gibi değildi ama insan çığlıkları duyunca başka bir şey olamayacağını düşünüyordu. sabaha doğru ses kesildi.

***

akşam oldu, uyku saati geldi ama ne mümkün. balık kasalarındaki palamutlar gibi dizilmiş durumdaydık. yüz üstü ya da sırt üstü yatıyorduk. duvarın biri işkenceden gelenlere ayrılmıştı. uyumak çok önemliydi; çünkü ertesi gün kimin sorguya gideceği belli değildi. dinç ve dayanıklı olmak gerekliydi. bütün bir gece deliksiz uyumak olanaksızdı oysa. bitler ve pireler, kalabalık ve havasızlık, tek tip besin.

aynı hücreyi paylaştığım kimya mühendisi hüseyin'den sonradan öğreniyorum; besinlerin hiçbirinde tuz yok, beden terliyor, tuz kaybediyor, tuz alamıyor. bu da bedendeki direnci kırıyor, zihni yoruyor. besinler bilinçli seçilmiş. cia'nin deneylerinden alınan baskı ve işkence yöntemleri de dahil olmak üzere direnci kırmak için her yol uygulanıyor. besinlerin hepsi uyumayı da, dinlenmeyi de güçleştiriyormuş.

sabaha kadar debelendik durduk. tam uykuya dalacakken yan hücrenin kapısı açılıyor ya da kapanıyor, bir demir gürültüsü duyuluyor ya da uykudayken hücredeki birisi fenalaşıyor, kapıya vuruluyor, polis çağrılıyor, yardım isteniyor. tabii polis hemen gelmediği için uzun bir süre kapı yumruklanıyor, hücredeki herkes uyanıyor. bu hücrede iki ya da üç gece kaldım. işkenceye en çok bu hücreden adam götürdüler. yedi sekiz kişi gidiyor, dört beş kişi geliyordu. gelenler perişan durumda oluyorlardı. kan işeyenler, eli kolu tutmayanlar, sabaha kadar inleyenler, zaman zaman ağlayanlar. annesine ya da kız kardeşine yapılan işkenceyi kimilerine zorla seyrettirdiklerine tanık oldum.

sabah güne her zamanki gibi başladık; tuvalet, bakkal, sorguya gidenler. kapının üstünden baktım; zayıf, kısacık boylu kızlar, polis önde onlar arkada sorguya gidiyorlardı. hücremin sağ yanında tümüyle kızlara ait olduğunu düşündüğüm beş ya da altı hücre vardı. solumdaysa bir tek hücre. kızlar akşama döndüler. durumları içler acısıydı. birbirlerine yardım ediyorlardı. biri ayakkabılarını eline almıştı. hepsinin gözlerinin feri sönmüş, ağır ağır yürüyorlardı.

***

ranzamda oturmaya başladım. saatin bir hayli geç olduğunu tahmin ediyordum. dış kapının kapandığını duydum. kulağım dışarıdaydı. derken hücremin önünden iki polis geçti. kızların hücrelerine doğru gidiyorlardı. gözümü onlara diktim. iki kızı aldılar. kızlar gitmek istemiyordu. polisler çekiştirdi. her şey tam benim hücremin önünde olup bitiyordu. kızlardan biri bağırdı:

"bu saatte sorgu olmaz! ben sizin amacınızı biliyorum! beni bu saatte götüremezsiniz!"

bir yandan polis çekiştiriyor, bir yandan kızlar bağırıyordu:

"yeter artık! sizi şikayet edeceğiz! terbiyesizler!"

polisler ve kızlar gözden kayboldular. ortalık sessizleşti.

5.11.19

junk

william s. burroughs

nasıl başlamıştı? delikanlılığımdan beri bir sırrın, en temel bilgilere ulaşmamı, en temel bazı soruları yanıtlamamı sağlayacak bir anahtarın peşindeydim. ne var ki tam olarak ne aradığımı, en temel bilgi ve sorularla ne kastettiğimi tanımlamakta güçlük çekiyordum. bir dizi ipucunu takip ediyordum.

uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.

belki de bütün hazlar rahatlamadır ve basit bir formülle ifade edilebilir. haz, rahatlamayı sağlayan huzursuzluk ya da gerilimle doğru orantılı olmalıdır. bu, junk'ın verdiği haz için de geçerlidir. adamakıllı junksızlık illetine tutulana kadar hazzın ne olduğunu anlayamazsınız.

uyuşturucu bağımlılığı belki de hazzın ve bizzat hayatın temel formülüdür. bir kez yakalanmayagör, alışkanlığı kırmanın bu kadar güç olmasının ve kırıldığında ise ardında bir boşluk hissi bırakmasının nedeni budur. bağımlı, bu formülü, hayatın özünü ucundan köşesinden kavramıştır ve bu bilgi, onun için hayatı katlanılabilir kılan sıradan doyum kaynaklarını kurutmuştur.

bir adım daha ileri gitmek, gerilimin ve hazzın ne menem bir şey olduğunu anlamak, bu faktörleri denetim altına almanın yollarını keşfetmek.. nihai sırrı bir türlü ele geçiremedim ve arayışımın simyacıların felsefe taşını aramaları kadar kısır ve saptırılmış bir şey olduğu sonucuna vardım. bir sır, bir anahtar, bir formül gibi kavramlarla düşünmenin bir hata olduğuna karar verdim: sır, hiçbir sırrın olmamasıdır.

ama yanılıyordum. bir sır var ve şimdi cahil ve şeytani insanların elinde; öyle bir sır ki, atom bombası bile onun yanında gürültülü bir oyuncak kalır. ve hoşunuza gitsin ya da gitmesin ben de bu işin içindeydim. çoktan bu yolda hayatımı ortaya koymuştum. popomu kımıldatmadan oturmaktan başka bir şey elimden gelmezdi.

junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.

3.11.19

sıfır noktasındaki kadın

neval el-saadavi

yaşamım boyunca bana gurur verecek, beni krallardan, prenslerden, hükümdarlardan bile üstün kılacak bir şey aradım.

aşk söz konusu olduğunda herkes aynıdır.

yaşamdan daha sert olmalısın. yaşam çok sert. gerçekten yaşayanlar yalnızca ondan daha sert olanlardır.

yaşam bir yılandır. onlar da aynı. yılan, senin yılan olmadığını anlarsa sokar. zehirli iğnelerin olmadığını bilirse hayat seni bir lokmada yutar.

yeryüzünde kendini koruyabilecek tek bir kadın yoktur.

her ikisiyle de yüz yüze gelmek büyük bir cesaret gerektirdiğinden, ölümle gerçek birbirlerine benzer. gerçekler de insanı öldürdüğü için, ölüm gibidir.

erkekler kadının değerini bilemez. kendi değerini belirleyen kadındır.

bir kadının hayatı, gerçekten acınacak bir hayattır. oysa bir fahişe, biraz daha iyi durumdadır.

kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler. böylece yaşama, sağlıklarına, bedenlerine ve akıllarına ilişkin hayali korkularının bedelini öderler.

fiyatın yükseldikçe erkek senin gerçekten değerli olduğunu daha çok kavrar, elindekini avucundakini sana vermeye razı olur. kendi olanağı yoksa sana vermek için başkasından çalar. en değersiz şey için bedellerin en büyüğünü öderler.

hepsinin kendilerini çeşitli fiyatlara satan fahişeler olduğunu, en pahalı fahişenin en ucuz fahişeden daha iyi olduğunu biliyordum artık.

başarılı bir fahişe, zavallı bir azizeden daha iyidir.

bütün kadınlar yalanların, dolanların kurbanıdır. erkekler kadınları aldatır, aldandıkları için de onları cezalandırır, aşağılar. bu kadar düştükleri için cezalandırır, evlenmeye zorlar, sonra da ömür boyu hizmetçiliğe, küfürlere ya da dayağa mahkum ederler.

bir erkek, kadınlar tarafından reddedilmeye katlanamaz; çünkü kendi içinde de kendini reddedilmiş hisseder. bu çifte reddedilmeyi kimse hazmedemez.

gerçeği hiç zorluk çekmeden anlatıyorum. çünkü gerçek kolay ve yalındır. bu yalınlığın içinde de vahşi bir güç yatar. gerçek vahşi ve tehlikelidir.

insanlar yaşamın yalın ama çirkin ve güçlü olan gerçeklerine birkaç yıl içinde varamazlar pek. gerçeğe ulaşmak, artık ölümden korkmamak demektir.

yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdır.

herkes bir gün ölecek. önemli olan ölene kadar nasıl yaşadığımızdır.

1.11.19

bu ülke

thomas bernhard

ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

bu dünyada ve bu insanlıkta her şey dar kafalı. bu dünya ve bu insanlık bugün öyle bir dar kafalılık derecesine ulaştı ki, benim gibi bir insan bunu başaramaz.

böyle bir dünyada böyle bir insan yaşamamalı, böyle bir insanlıkla böyle bir insan birlikte var olmamalı.

bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey en alttaki basamağa kadar indi. bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey öylesine topluma zararlı bir seviyeye ve alçak bir şiddete ulaştı ki, artık benim için yalnızca bir gün için bile bu dünyada ve bu insanlıkta durmadan ilerlemek neredeyse olanaksız oldu.

bu kadar alçak bir dar kafalılığı tarihteki en ileri görüşlü düşünürler bile olanaklı görmediler. ne schopenhauer ne nietzsche, montaigne'i bir tarafa bırakalım. bizim öne çıkan dünya ve insanlık ozanlarımıza gelince, onların dünya ve insanlık için önceden söyleyip yazdıkları iğrençlik ve çöküş bugünkü durum karşısında hiç kalır.

dostoyevski bile -ki bizim en büyük ileri görüşlülerimizdendir- geleceği gülünç bir idil olarak tanımladı. tıpkı diderot'nun gülünç bir gelecek idili tanımlaması gibi. dostoyevski'nin korkunç cehennemi bizim bugün içinde bulunduğumuzun yanında masum kalır. bugünkü durum tüylerimizi diken diken eder, bugün diderot'nun öngörüp söylediği ve önceden yazdığı cehennemleri düşünürsek de aynı şey olur.

dünya ve insanlık, tarihte dünyanın ve insanlığın şimdiye kadar içine düşmediği öylesine bir cehenneme ulaştı ki.. bu büyük düşünürlerin ve büyük yazarların önceden yazdıkları neredeyse idil gibi. topu birden, cehennemi tanımlıyoruz düşüncesiyle yalnızca idili tanımladılar. bugün bizim içinde varlığımızı sürdürdüğümüz cehennem yanında düpedüz düşsel güzellikte bir idildi.

bugünkü her şey hainlik, kötülük, yalan ve ihanet dolu. bu kadar utanmaz ve düzenbaz olmamıştı insanlık hiçbir zaman. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim hep kötülüğe ve alçaklığa ve ihanete ve yalana ve sahtekarlığa bakarız ve hiç durmadan kesin alçaklık dışında bir şeye bakamayız. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim kötülük ve yalanla ve sahtekarlıkla karşılaşırız.

yalan ve kötülük, sahtekarlık ve ihanet, en alçak alçaklık dışında ne görüyoruz ki sokağa çıktığımızda? şayet sokağa çıkmaya cesaret edebilirsek.. sokağa çıkıyor ve alçaklığın içine giriyoruz; alçaklığın ve utanmazlığın, sahtekarlığın ve kötülüğün içine. bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz; ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnızca kötülük, sahtekarlık, yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor, gerçek bu.

biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına. ama biz bu alçak, sahtekar, kötü, yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz.

ama bu diğer ülkeler bizi o kadar ilgilendirmiyor. yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki bu, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain, budala, sahtekar, yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz.

düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar, yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı, sahtekar, hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık durumu içinde seyretmek zorunda oluşumuz.

ama yalnız hükümet değil yalancı, sahtekar, hain ve alçak olan, parlamento da öyle ve bazen bana öyle geliyor ki parlamento hükümetten daha da sahtekar ve yalancı ve nihayet bu ülkedeki hukuk ve bu ülkedeki basın ve nihayet bu ülkedeki kültür ve nihayet bu ülkedeki her şey ne kadar yalancı ve hain; bu ülkede onlarca yıldır yalnız yalancılık ve sahtekarlık hakim ve hainlik ve alçaklık. gerçekten de bu ülke artık kesinlikle dibe vurdu ve yakında anlamından ve amacından ve aklından vazgeçecek.

ve her yanda şu demokrasi gevezeliği! sokağa çıkıyorsunuz ve durmadan gözlerinizi ve kulaklarınızı ve de burnunuzu kapatmanız gerekecek, sonunda bütünüyle toplumsal tehlikeye dönüşen bu devlette hayatta kalabilmeniz için. her gün gözlerinize inanamıyorsunuz ve kulaklarınıza inanamıyorsunuz. her gün bu mahvolmuş ülkenin ve bu rüşvetçi devletin ve bu budalalaştırılmış halkın çöküşüne giderek artan bir şaşkınlıkla tanıklık ediyorsunuz.

ve bu ülkedeki ve bu devletteki insanlar buna karşı hiçbir şey yapmıyorlar. işte bu, benim gibi bir insana azap veren şey. insanlar doğal olarak bu devletin her geçen gün daha da alçaldığını ve her geçen gün daha da hainleştiğini görüyor ve hissediyorlar ama buna karşı hiçbir şey yapmıyorlar. politikacılar katil, evet kitle katili her ülkede ve her devlette. yüzyıllardan beri politikacılar ülkeleri ve devletleri öldürüyor ve kimse onlara engel olmuyor.

ve biz ülke ve devlet katilleri olan en kuş beyinli ve aynı zamanda en düşüncesiz politikacılara sahibiz. devletimizin doruğunda devlet katili olan politikacılar var, parlamentomuzda devlet katili olan politikacılar oturuyor, gerçek bu. her başbakan ve her bakan, bir devlet katili ve dolayısıyla da ülke katili ve biri gidiyor, diğeri geliyor. bir katil başbakan gidiyor, diğer bir katil geliyor başbakan olarak. bir devlet katili bakan gidiyor, bir diğeri geliyor. halk politikacıların öldürdüğü şey hep ama halk bunu görmüyor, hissediyor gerçi böyle olduğunu ama bunu görmüyor, trajik olan da bu.

bir devlet katili başbakanın ayrılışına sevindiğimiz anda hemen öteki geliyor bile, korkunç bu. politikacılar devlet katili ve ülke katili ve iktidarda oldukları sürece cinayet işliyorlar utanmadan ve devletin hukuku da onların hain ve alçak cinayetlerini destekliyor, onların hain ve alçak yolsuzluklarını. ama her halk ve her toplum sahip olduğu devleti hak ediyor ve böylece de politikacı olarak kendi katillerini. ne kadar hain ve dar kafalı devlet sömürücüleri ve hain ve düzenbaz demokrasi sömürücüleri!

bu ülkedeki politik koşullar şu sırada o kadar bunaltıcı ki, insanın yalnız uykusuz geceler geçirmesine yol açıyor.

ama diğer bütün ülke koşulları da bugün aynı biçimde bunaltıcı. hukukla karşı karşıya gelin hele, o zaman yalnızca rüşvetçi ve hain ve alçak bir hukuk olduğunu göreceksiniz. son yıllarda hukuk hataları diye anılan şeyin ürkütücü boyutta yığıldığını görmenizin dışında, bir hafta geçmiyor ki, çoktan kapanmış bir dava ağır usul hataları yüzünden yeniden ele alınmasın ve ilk karar denilen karar iptal edilmesin. ülke hukukunu son yıllarda, verdiği bu çok sayıdaki, düzenbaz hukuk yüzdesine damgasını vuran kararlar belirliyor.

bu ülkede bizim işimiz artık yalnız tamamen çökmüş ve şeytansı bir devletle değil, aynı zamanda da tamamen çökmüş ve şeytansı bir hukukla. ülke hukuku yıllardan bu yana artık inandırıcı değil, bozuk bir politikayla iş görüyor, olması gerektiği gibi bağımsız değil. ülkede bağımsız bir hukuktan söz etmek, gerçeğin yüzüne karşı alay etmek anlamı taşır. ülkemizde bugünkü hukuk politik bir hukuk, bağımsız değil. bugünkü hukuk gerçekten toplumsal tehlike içeren politik bir hukuk oldu. hukuk bugün politikayla aynı şeyi yapıyor.

bu ülke bugün yalnız avrupa'da değil, dünyada da en çok hukuk hatasının yapıldığı tek ülke, felaket olan da bu. avrupa'da daha karmaşık, daha rüşvetçi, daha toplumsal tehlike içeren, düzenbaz bir hukuk yoktur. budalalık rastlantıları değil, politik hainliğin niyetleri hakimdir dinci nasyonal sosyalist ülke hukukuna bugün.

burada gerçek ve hakikat tersyüz edilir. hukuk yalnız keyfilik değil, düzenbaz bir insan öğütme makinesidir. orada hak, haksızlığın saçma değirmen taşları tarafından öğütülür. hele bu ülkedeki kültür söz konusuysa, o zaman mide yalnız bulanmaya yarar. eski sanata gelince, bu, çoktan aşılmış, çoktan eritilmiş ve çoktan bitirilmiştir ve uzun zamandır artık dikkatimizi çekmeyi hak etmez, siz bunu benim kadar iyi biliyorsunuz. çağdaş sanat ise, hep söylenegeldiği gibi, beş para etmez. çağdaş sanat o kadar ucuzdur ki, utancımızı bile hak etmez,

on yıllardır bu ülkenin sanatçıları tarafından yalnızca kitsch pislik üretilir. bunların, bana kalsaydı eğer, gerçekten bok yığınına atılması gerekirdi. ressamlar pislik resmediyorlar, besteciler pislik besteliyorlar, yazarlar pislik yazıyorlar. en büyük pisliği yontucular yapıyorlar. yontucular en büyük pisliği yapıyorlar ve buna karşılık en büyük beğeniyi topluyorlar. içinde yaşadığımız bu budala zamana özgü bir durum. bugünün avusturyalı bestecilerinin topu birden, yalnızca küçük burjuva tını budalaları. konser salonu pisliklerinin kokusu gökyüzüne ulaşır.

ve yazarların hiçbiri de söyleyecek bir şeye sahip değil ve söyleyecek şeyleri olmamasını yazamıyorlar bile. bugünkü yazarların hiçbiri yazamıyor, hepsi iğrenç duygusal bir ardıl edebiyatla kendini aldatıyor. nerede yazarlarsa yazsınlar yalnızca pislik yazıyorlar ve bu pisliği utanmadan ve şöhret düşkünlüğüyle kitap kapakları arasına kürekle dolduruyorlar.

belediye evlerinde ya da aylaklık ve utanmazlık arazilerinde ya da arka avlularında oturuyor ve pislik yazıyorlar. ardıl, pis kokan, kafa ve düşünceden yoksun yazar pisliklerini. yazdıklarında da bu insanların dokunaklı budalalıkları ayyuka çıkıyor. kitapları ikinci ya da neredeyse üçüncü kuşak pisliği; düşünmeyi öğrenmedikleri için yazmayı hiç öğrenmemişlerin, tamamen düşüncesiz ve felsefe ve memleket yalakalığı yapan, ardıl bir pislik yazıyor bütün bu yazarlar. 

üç aşağı beş yukarı hepsi iğrenç devlet eyyamcısı olan bu yazarların bütün kitapları kopya edilmiş kitaplardan başka bir şey değil. içlerindeki her satır çalınmış, her sözcük yağma edilmiş. bu insanlar on yıllardır yalnızca düşüncesiz bir edebiyat yapıyorlar, sırf hoşa gitmek için yazılan ve sırf hoşa gitmek için yayımlanan, dibe vurmuş budalalıklarını daktiloya çekiyor ve bu dibe vurmuş zevksiz budalalık için akla gelen her ödülü almaya çabalıyorlar.

şu sırada çok moda olan felsefe ve memleket yalakalığı, bu insanların pisliğinin içeriğini oluşturuyor. hiçbir özgün düşünceye yeteneği olmayan bu insanların kitapları kitapçılara konmamalıydı, hemen bok çukuruna atılmalıydı. tıpkı bugünkü tüm ülke sanatının bok çukuruna atılması gerektiği gibi. çünkü operada pislikten başka ne oynanıyor ki, müzik derneğinde pislikten başka türlüsü mü var ve kendilerini neredeyse utanmazca üstün görerek yontucu diye adlandıran şu kaba proleter adi yontu bıçaklı şiddet adamlarının ürettikleri pislik, mermer ve granit pisliğinden başka ne ki!

korkunç bu, yarım yüzyıl boyunca hep bu bunaltıcı orta kararlılık. bu ülke bir akıl hastanesi olsaydı bari; ama bir bakımevi. yaşlıların söyleyecek şeyleri yok ama gençlerin söyleyecek şeyleri daha az, bugünkü durum bu. ve doğal olarak da sanat yapan bu insanların hepsinin durumu iyi. bu insanların hepsi burslarla ve ödüllerle tıka basa dolduruluyor ve her an şurada bir fahri doktorluk, orada bir fahri doktorluk ve şurada bir şeref madalyası, burada bir şeref madalyası ve her an bir bakanın yanında oturmalar ve kısa süre sonra başka bir bakanın yanında ve bugün başbakanın yanında ve yarın meclis başkanının yanında oturup kendilerini kutlatır ve ağırlatırlar.

bugünün sanatçılarının yalnızca yapıtlarında değil böylesine yalancılık, yaşamları da aynı şekilde yalancı. yalan iş, onlarda yalan bir yaşamla durmadan yer değiştiriyor. yazdıkları yalan, yaşadıkları yalan.

dahi sözcüğü bu ülkenin adıyla uyuşmaz. bu ülkede söz söyleyebilmen ve ciddiye alınman için orta karar olmak zorundasın. yeteneksizliğin ve taşra kalleşliğinin adamı olman gerekir, kesinlikle küçük devlet kafasına sahip biri olman gerekir. bir dahi ya da olağanüstü bir beyin burada şerefsiz biçimde er geç katledilir.

doğuştan çıkarcı olan bu ülkenin insanları sinsidir, örtbas etme ve unutma ile yaşarlar. en büyük siyasal iğrençliği bir hafta olmadan unuturlar, en büyük suçu da. onlar neredeyse doğuştan suçörtbasedicidirler. bu ülkenin insanı ömür boyu sinsilik yapar ve ömür boyu en büyük iğrençlikleri ve suçları örtbas eder hayatta kalabilmek için, gerçek bu.

o her suçu, en haincesi de olsa örtbas eder; çünkü o, dediğimiz gibi doğuştan çıkarcı, sinsidir. on yıllarca bakanlarımız en korkunç suçları işlerler ve bu çıkarcı sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu bakanlar öldüresiye sahtekarlık yaparlar ve bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. on yıllarca bu insafsız bakanlar insanlara yalan söyler ve onları aldatırlar ve gene bu sinsiler tarafından örtbas edilir yaptıkları. arada bir böyle suçlu ve yalancı bir bakanın görevden alınması bir mucizedir, on yıllar boyunca işlediği ağır suçlarla itham edilmesi ama bir hafta geçer geçmez bütün olay unutulur; çünkü sinsiler olayı unutmuştur.

yirmi şilin çalan biri mahkemelerce izlenir ve tutuklanır, milyonlar ve milyarlar çalan bakanlar, en iyi aylıkla emekliye sevk edilir olsa olsa ve hemen unutulur. bakanın işlediği suçla ilgili olarak suçlanması ve mahkemeye çıkartılması ve tutuklanması gerekirken, hem de ömür boyu, o villasında dolgun emekli maaşını yemekle meşgul ve bir kişi bile onu bu konuda tedirgin etmeyi kafasından geçirmiyor.

o, deyim yerindeyse, vur patlasın çal oynasın bir yaşam sürüyor emekli bir bakan olarak ve bir gün öldüğünde bir de devlet töreniyle gömülecek ve merkez kabristanında, kendinden önce ölen, tıpkı onun gibi suçlu olan bakan arkadaşlarının yanında şerefli bir mezara sahip olacak.

bu ülke hukuku, siyasetçiler tarafından uysallaştırılmış bir hukuktur, bunun dışındaki her şey yalandır.

son yıllarda siyasal bir skandalın çıkmadığı ve siyasal iğrençliklerin yıllar önce kimsenin aklıma bile gelemeyecek boyutlara ulaşmadığı bir gün bile geçmedi. gazeteyi açtığınızda siyasal iğrençliğin ve siyasal suç işlemenin gündelik alışkanlığa döndüğü bir devlette yaşadığınızı düşünürsünüz. sabah gazeteyi açtığınızda bizim politikacıların iğrençlikleri ve suçları yüzünden kendiliğinden sinirleniyorsunuz. o zaman tüm politikacıların suçlu tipler oldukları ve temelinden suçlu bir köpek sürüsü oldukları izlenimini hemen edinirsiniz.

şimdi artık nerdeyse gazeteleri açmak bile bana dayanılmaz geliyor; çünkü yalnız skandallarla dolular. ama gazeteler nasılsa toplum da öyle, gazeteyi çıkaranlar da. bir yıl boyunca arayın, bu boktan gazetelerin hiçbirinde düşünce dolu bir cümleye rastlamayacaksınız.

toplum, özellikle de politik topluluk ve bu devlet bu kadar iğrenç ve bu kadar alçak. şimdiye kadar bu ülkede hiçbir zaman bu kadar iğrenç ve alçak devletli, bu kadar iğrenç ve alçak bir toplum olmamıştı ama bu ülkede hiç kimse buna yüz kızartıcı bir durum olarak bakmıyor, kimse, gerçekten, kimse bu duruma karşı çıkmıyor. herkes her zaman her şeyi kabullendi, ne olursa olsun ve en büyük iğrençlik olsa da ve en büyük alçaklık olsa da ve tüm akıl almazlıkların en akıl almazlığı olsa da.

bu ülkenin insanı asla devrimci değil çünkü asla gerçek delisi değil, yüzyıllardan beri hep yalanla yaşıyor ve buna alıştı. yüzyıllardır yalanla evli, her türlü yalanla. en derinden ve en önce de devlet yalanıyla. son derece doğal olarak adi ve alçak yaşamlarını sürdürüyorlar devlet yalanıyla, bu, onların itici yanı.

sevimli denen bu ülke insanı kurnaz, çıkarcı bir kapan kurucu, her zaman ve her yerde çıkarcı kapanlarını kuran biri, en adi alçaklıkların ustası, sevimliliğinin altında alçak ve utanmaz ve saygısız bir insan ve işte bu yüzden de en sahtekar olanı.

o her zaman başarısız olmuş bir insandır ve o kendisinin böyle olduğunun derinlemesine bilincindedir. tüm iğrençliklerinin, karakter zayıflıklarının nedeni budur; çünkü tüm öteki iğrençliklerden önce karakter zayıfıdır. ama bu da onu tüm ötekilerden daha ilginç kılan şeydir. o dahiyane bir aldatıcıdır, en dahiyane tiyatrocudur gerçekten. gerçeğin içine asla girmeden her şeyi oynar, onun en karakteristik yanı budur.

o, tüm dünyada sevilir, hiç değilse bugüne kadar böyle ve tüm dünya bugüne kadar onu göklere çıkardı, en ilginç avrupa insanı, aynı zamanda da her zaman en tehlikeli olanı olduğu için. o, büyük bir olasılıkla en tehlikeli insan, alman'dan daha tehlikeli, tüm öteki avrupalılardan daha tehlikeli, o mutlaka en tehlikeli siyasal insan, tarih bunu kanıtladı ve bu da avrupa'ya her zaman en büyük felaketi getirdi ve gerçekten çoğunlukla tüm dünyaya da.

her zaman adi bir nazi ya da budala bir dindar olan birini ne kadar ilginç ve eşi görülmemiş olarak görsek de, onu siyasal dümenin başına geçirmemeliyiz; çünkü o dümene geçtiği zaman kaçınılmaz biçimde her şeyi tümden uçuruma iter.

bu ülkenin koşulları yine en karanlık ahlaki düşüklüğüne ulaştı, bunaltan da bu. böylesine güzel bir ülke ve böylesine düşük ahlaklı bir bataklık, böylesine güzel bir ülke ve böylesine tamamen şiddet dolu ve hain ve kendi kendini yok eden bir toplum.

en korkuncu da insanın burada tepetaklak edilmiş bir seyirci olarak bu felakete bakması ve buna karşı elinden hiçbir şeyin gelmemesi.

şu aşağı tabaka denen şey, gerçekten yukarı sınıf gibi hain ve alçak ve aynen onlar gibi sahtekar. zamanımızın en itici alametlerinden biri bu, hep basit denen ve ezilen insanlar denenlerin iyi olduğunun sanılması, ötekilerin de kötü. bu benim bildiğim en iğrenç sahtekarlıklardan biri. insanlar bütünüyle aynı derecede alçak ve hain ve sahtekar.

bugünkü ülkemiz karmaşık bir pislik, bu gülünç ufak devlet, kendini beğenmişlikten kırılan ve şimdi ikinci dünya savaşı denilen savaştan sonra tamamen sakatlanmış olarak kesin düşüşüne ulaşmış olan bu gülünç küçük devlet; düşünmenin öldüğü ve yarım yüzyıldan beri artık yalnızca devlet politikası dar kafalılığın ve devlet inançlı budalalığın egemen olduğu yer, bu ülkede bugün ne yana baksak gülünçlük çukuruna bakıyoruz.

bugünün insanı teslim olmuş, korunmasız bir insandır. tamamen teslim olmuş ve tamamen korunmasız bir insanımız var bugün, daha on yıl önce insanlar yine de kendilerini biraz korunmuş hissediyorlardı ama bugün tamamen korunmasızlığa bırakıldılar. artık kendilerini saklayamazlar, saklanacak bir yer yok artık, korkunç olan da bu.

her şey tamamen saydam ve dolayısıyla da korunmasız oldu; bu, bugün artık hiçbir kaçış olanağının olmaması demek. insanlar bugün her yerde aynı, nerede olurlarsa olsunlar, stresli ve kışkırtılmış ve göçüyor ve kaçıyorlar ve hiçbir delik bulamıyorlar kaçabilecekleri, ölüme gidiş dışında, gerçek bu. endişe verici olan da bu; çünkü dünya artık mahrem bir yer değil, artık yalnızca endişe verici bir yer.

dünya, insanların artık korunmasının olmadığı başlı başına bir endişe, hiç kimsenin korunmadığı bu endişe verici dünyayla yetinmek zorundasınız, isteseniz de istemeseniz de, tepeden tırnağa bu endişe verici dünyaya teslimsiniz ve siz bunun böyle olmadığına inandırılıyorsunuz. o zaman size yalan söyleniyordur. bugün durmadan kulakları tıkarcasına söylenen bu yalan en çok politikacılar ve politik gevezelerin uzmanlık alanı oldu.

30.10.19

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

28.10.19

azizler ve alimler

terry eagleton

bahtin: bütün etkili eylemler araya bir mesafe koyularak yapılır. kayıtsızlıkla değil, yalnızca ironiyle. insanlar biraz mesafeli olabilselerdi çocukların derilerini yüzmezlerdi. en azından çoğu. tarihe bak. işe yaramış olan başka bir eylem biçimi var mı?

wittgenstein: tarih, annesinin gözleri önünde yavaş yavaş kızartılan yeni doğmuş bir bebektir.

bahtin: insan kaçınılmaz olana karşı çıkmadıkça kaçınılmazın ne kadar kaçınılmaz olduğunu bilemez.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir. bu sonu gelmez tekme tokat yağmurunu sona erdirmek için ne kadar çok erdem gerekeceğini hayal edebiliyor musun? cengiz han ölçüsünde bir iyilik herhalde.

connolly: egemen sınıf ancak zaferin dilinden anlar, yenilginin gücünü küçümser. yenilgi, işçi sınıfının çok yakından tanıdığı bir tablodur. ezilen halklar silaha başvurma konusunda ne kadar gönülsüzlük gösterdiyse yöneticiler de her zaman o kadar kan dökmeye hazır olmuşlardır.

bahtin: bizim memlekette papazlar sosyalistlere şeytanın dölleri gözüyle bakarlar, sosyalistlerin tek dilediği de bütün ruhban sınıfını çan kulelerinden sallandırmaktır.

wittgenstein: eğer tanrı varsa konuştuğumuz dilin ötesindedir. politikanın da ötesinde.

wittgenstein: ingiliz imparatorluğundan nefret ediyorsunuz, gelgelelim ondan bin kat daha fazla kan gölüne batmış bir kuruma -kiliseye- yapışıyorsunuz. liderlerinin ölümünden nasıl kıyım yapılacağından başka şey öğrenmemiş bir teröristler ve kasaplar çetesi. tarihe yaptıkları biricik özgün katkı, bunu sevgi adına yapıyor olmaları.

wittgenstein: devrimler iki türlüdür: her şeyi olduğu gibi bırakanlar, bir de durumu iyice kötüleştirenler.

connolly: kriz de her şeyin aynen sürüp gitmesi demektir zaten.

wittgenstein: insanlar hayatlarının o basit apaçıklığı içinde yaşarlar. onları teyakkuz durumuna sokanlar sizin gibi filozoflardır.

connolly: komedi, yolun sonunda ortaya çıkan bir şeydir.

bahtin: ne zaman ki ağırbaşlılığı rüzgara savurur, hiçbir zafer şansı olmadan ayaklanırsınız, işte o zaman özgürsünüzdür.

wittgenstein: insan hayatında bütünsel bir kopuş olabileceği fikri bir yanılsamadır. kopulacak bir bütün de yoktur zaten. sanki şu an bildiğimiz her şey sona erebilir, tamamıyla farklı bir şey başlayabilirmiş gibi. saçma bu. günümüzden tamamen farklı bu yeni geleceği tanımlamaya bile kalkışamayız.

wittgenstein: bütünsel kopuş gibi, saf süreklilik de bir yanılsamadır.

wittgenstein: dilimizin sınırları dünyamızın da sınırlarıdır.

connolly: yalnızca cahillerle politikacılar tarihi yadsır. egemen sınıf bir kez doğduğunu kabul ederse ölebileceğini de kabul etmek zorunda kalır çünkü.

bahtin: ölüm, dünyaya geçmiş yüzünden geldi. geçmiş bize ömrün kısalığını, geleceğin de kısa sürede geçivereceğini hatırlatıyor. şu anda birbirimizi böyle umutsuzca boğazlamamızın nedeni bu. yalnızca geçmişi unutabilirsek özgür olabiliriz.

wittgenstein: anlam, bir duvar kağıdı rengi seçer gibi senin karar vererek belirlediğin bir şey değildir.

bahtin: trajedi, egemen sınıfın bir komplosudur.

connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

bahtin: mizah değerli bir devrim silahıdır.

connolly: milliyetçilik sınıfa benzer. ondan kurtulmak için önce ona sahip olmak zorundasınız.

bahtin: dünyaya boyun eğdiren bütün ülkeler kendilerini dar görüşlülüğe mahkum ederler. kendilerinin üstün olduğuna inanır ve onlara işin doğrusunun bu olmadığını söyleyebilecekleri için fikirlerden tiksinirler. en melez ulus, savaş gemileri her kıtada yayılan ulustur.

james joyce: insanı hayvandan büyük yapan dildir. trajedisi de burada yatar.

bahtin: fikir, insanın hamurunda vardır. insanlar onunla yaşarlar ya da onunla ölürler.

wittgenstein: özel olan bir şeyler olduğu düşüncesi felsefi bir yanlıştır.

wittgenstein: bir şeyin kendisiyle özdeş olduğu kadar işe yaramaz bir önerme yoktur.

wittgenstein: duygulanımlar özel mülkiyet gibi bireylere ait değildir. bu, felsefi bir yanlıştır.

wittgenstein: her şey tam da olduğu gibidir, başka biçimde değildir.

russell: senin derdin, felsefenin günlük hayatla ilgisi olduğu yanılsamasından kendini kurtarmayı bir türlü becerememen.

wittgenstein: felsefenin hayatla hiç ilgisi yok! felsefe, her şeyin tıpkı olduğu gibi olduğunu görmemizi engelleyen bir şeydir yalnızca. her şey göz önündedir, hiçbir şey gizli değildir. temeller, özler, ilk ilkeler yoktur. felsefenin kavrayamadığı şey, bu tür günlük hareketlerdir.

wittgenstein: soyut bilgi masum değildir. zehirdir: karanlık, şiddet dolu, acımasızdır. hayattan kopuk olmakla kalmaz; hayatı terörize eder, kanla canla beslenir. bu korkunç bilgi isteğinin nerede biteceğini biliyor musun? yaz bir kenara. bir tarlada korkuluk olarak bitecek.

terry eagleton: şehirde yaşayanlar seksten çok ender olarak söz ederler ama onu akıllarından hiç çıkarmazlar; gerçeklik ile onun temsili arasında adı konmamış bir uçurum vardır.

wittgenstein: her şeyin gözle görülür olması katlanılmaz bir şey. görülebilecek bütün her şeyin gördüklerimizden ibaret olması. bunu hazmedemiyoruz, son nefesimize kadar bununla savaşıyoruz. sahnedeki dram amatörce ve derme çatma olduğu için, gözlerden uzakta temsil edilen daha saf, daha güzel bir oyun seyredebilir miyiz, diye sahne gerisine göz atmaktan kendimizi alamıyoruz. ama sahne gerisi bomboş, görmüyor musun? mezarı açtılar, boş çıktı. asıl vahiy buydu işte. şeylerin nasıl oluştuğu değil, ne oldukları: giz bu. hiçbir şey olmayabilirdi, öyleyse neden var?

wittgenstein: bir derinlik hayaline saplanmış budalalar olduğumuz için gizli olanı arıyoruz. gerçekliğin dayanılmaz buradalığını görmemek için elimizden geleni yapıyoruz. bunu bir an kafamıza kazıyabilsek kurtuluruz. belki de deliririz. oysa biz fikirlerin arkasına sığınıyoruz. fikirler! domuzların bile fikri olabilir.

wittgenstein: üzerinde konuşulamayan şeyler konusunda susmalı.

27.10.19

arabölge

william s. burroughs

sıcak bir öğleden sonra soğutulmuş bir oğlan gibisi yoktur.

arabölge, ergenleşmemiş çocuk takıntısı olan sübyancılarla dolu. beni açmaz. on üç yaşa kadar sabredemeyen biri iflah olmaz bir ahlaksızdır.

bir kadının kukusundan her şey fırlayabilir.

"ah, bu düpedüz çocuk saflığı; hem, bilirsin, bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir, gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir."

patron, siz merhametlisiniz. siz pembe götlü bir ahir zaman azizisiniz.

bir erkek bir kadınla sidik yarışına girerse ancak ikinci gelebilir.

kendisine ısmarladığınız üçüncü içkiden sonra samimiyeti artıran biri size evine dönemediğini söylüyorsa bilin ki sizi söğüşleme işine soyunmuş demektir.

nefret her zaman iyi para getirir.

yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalin, hitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.

bir kadın ne zaman kadın değildir? anasını siktiğimin kafasını kopardığımda.

joan vollmer, sarhoş bir hödüğün -bu ben oluyorum- william tell hevesine kapılıp kafasındaki viski bardağını vurmaya kalkması sonucu alnından vurularak öldü.

beş yıl önce güney amerika'da bannisteria caapi üzerine bir araştırma yapmıştım ve olası farklı sentetik varyasyonları hakkında bir şey keşfettim. insanların doğuştan sahip oldukları simgeleştirme ya da sanat yetisi -herkesin çocuk olarak bu yetilere sahip olduğunu biliyorum- yüzlerce kez güçlendirilebiliyordu. hepimiz shakespeare, beethoven ya da michelangelo'dan kat kat daha büyük sanatçılar olabiliriz. bu mümkün olduğu için tam tersi de mümkündür. bütün bir boyut kesilip atılınca simgeleştirme yetisinden mahrum da kalabiliriz; böylece tamamen aklıyla hareket eden, simgeler kuramayan yaratıklara döneriz belki de.

uyuşturucunun bağımlıya verdiği haz, uyuşturucu ihtiyacından kurtulmanın verdiği rahatlamadır.

junk bir anahtardır, hayatın bir ilkörneğidir. birisi junk'ın tam olarak ne olduğunu anladığında hayatın sırlarına, nihai cevaplara da ulaşmış olacaktır.

bunalımdaki bir psikozlu iyileşmeye başladığında, daha doğrusu iyileşme olasılığı belirdiğinde, rahatsızlık son kez topyekün bir hücuma geçer, işte bu, intihar riskinin doruk noktasıdır. insanoğlunun şimdi bu noktada, bizi yok edebilecek bilgi sayesinde ilk kez kendi dayattığı kısıtlamalardan sıyrılma ve bütün hayatı bir hakikat olarak görme konumunda olduğu söylenebilir. dünyayı doğrudan doğruya gördünüz mü her şey müthiştir, can sıkıntısı ve mutsuzluk söz konusu bile olamaz.

tanrıya edilmiş küfürlerin en kötüsü, onun bize verdiği bedene hayasızca tükürmektir.

imha ve ölüm saçan odaklar şimdi var güçleriyle intihar girişimlerine soyunuyorlar. dünyanın vatandaşları paranoyakça bir panik içinde umarsız. asıl düşman tereddüt içindeyken, önce biri, ardından diğeri düşman belleniyor. bunun nedeni belki de pusu gibi, fazlasıyla kolay görünmesidir. araplar arasında ve doğu'nun genelinde. batı (bilhassa amerika) ya da yabancıların tahakkümü düşman olarak görülüyor. batı'da ise düşman; komünizm, eşcinseller, uyuşturucu bağımlıları.

jean genet: yaratıcı, yarattıklarının maruz kaldığı riskleri sonuna kadar kendisinin üstlenmesi gibi ürkütücü bir maceraya kendisini vakfetmiştir.

vahiy, beyinleri yıkanmış insan bozuntularından oluşan nüfusa bir tek adamın kontolünü sağlamalıdır. vahiyci bölünmüş yaşam yok edilene kadar istila edip her şeyi ele geçirir. bizi hakikat dışında hiçbir şey kurtaramaz. einstein da hakikatin ilk peygamberidir. elbette herkes kasti olarak deliliği seçebilir ve evrenin kare ya da kalp şeklinde olduğunu söyleyebilir ama aslına bakılırsa evren eğridir.

"vahiyciler son çözümlemede asıl düşman olarak çıkar karşımıza, vahiy ise kontrolün bütün kötülüğüne işaret eder. çıplak şölen'de vahiy bir bağımlılık, bir illet ve son olarak insan virüsü olarak adlandırılır."

küçük göt deliklerinden ne musibetler çıkar!

belki de hitler bir açıdan haklıydı. demek istediğim, belki de homo sapiens türünün bazı alt türleri uyumsuzdur. "yaşa ve yaşat" anlayışı mümkün değildir. onların yaşamasına izin verirsen sana yer olmayan ve zaten ölüp gideceğin bir ortam yaratıp seni ortadan kaldırırlar. güvenlik, senin yaşamanın mümkün olmadığı koşulları yaratan türü yok etmekten geçer.

ahlak -ki şu anda vasıfsız bir şeytandır- etik, felsefe ve din, artık fizyolojinin, vücut kimyasının, lsd'nin, elektroniğin ve fiziğin sunduğu gerçeklerden bağımsız olarak varlığını sürdüremez. artık psikoloji de varlığını sürdüremez; çünkü zihnin bilimi anlamsızdır. sosyoloji ve sözümona diğer sosyal bilimler, yapmacık safsatalar pazarlayan şarlatanlar olarak şüphe altındadır.

amerika'daki doktor bozuntuları bir junky'nin tedavi görürken acı çekmesi gerektiğini düşünen sofu sadistlerdir.

paul klee: ilham gelen ressam, temel yasanın evrimi beslediği gizli abise (ilksel boşluk veya kaos) yaklaşır.

insan diğerlerinin bokunun içinde yaşıyorsa, bir osuruk patlatmayagörsün, koku hiç gitmez.

ceza kolonisinin mahkumları kasaba sakinleriyle kaynaşırlar; onları birbirlerinden ayırt etmek güçtür. yine de zihinlerini meşgul eden şeyin yalnızca kaçış fikri olmasının yarattığı, yerini bulmamış gerginlik er geç kendilerine ihanet etmeleriyle sonuçlanır. bir de ceza kolonisine has bir görünüş vardır: içsel sükunet ya da denge içermeyen bir denetim, olgunluk içermeyen acı bilgi, sıcaklık ya da sevgi içermeyen yoğunluk.

bir insanın suçu bir osuruk gibi takip eder onu.

onun tamamen farklı ögeler arasında ilişki kurmaya, verileri düzenlemeye yarayan bir zekası, nadir bulunan bir algılama yeteneği vardır; ama bir şeyi gerçekleştirmek için zaman, mekan ya da kişileri bulmayı, hiçbir projeyi üç boyutlu gerçekliğe aktarmayı beceremediğinden hayatın içinde bir hayalet gibi dolaşır durur. başarılı bir iş adamı, antropolog, kaşif ya da bir suçlu olabilirdi; ama uygun koşullar nedense hep ondan uzak durdu. ya hep geç kalır ya da çok erken davranır. yetenekleri larva halinde ve belirsizdir. kadim bir soyun son üyesi ya da başka bir mekan/zaman boyutundan çıkıp gelmiş ilk canlı gibidir; her durumda, bağlamı olmayan, yersiz ve zaman dışı biri.

"bir çocuğun isteği rüzgarın isteğidir
gençlik düşünceleri ise uzun mu uzun düşüncelerdir" (henry wadsworth longfellow)

aslına bakacak olursanız masum seyirciler diye bir şey yoktur. herbert huncke'ın ebedi sözleriyle, "hepimiz her şeyden dolayı suçluyuz."

bazen çok temel bir şeyi öğrenme noktasına gelmişim gibi hissediyorum. içsel sükunet anlarına ulaştığım oldu.

fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

bir kızılderili kulübesinde öleyim, bir ırmak kenarında sığ bir kumlukta, kodeste ya da dayalı döşeli bir odada tek başıma, bilmediğim bir yerde toprağın üstünde ya da dar bir sokakta ya da metro peronunda, hurdahaş bir arabada ya da uçak enkazında, üzerinden dumanlar çıkan bağırsaklarım kırık metal parçaları üzerine dağılmış bir halde.. neresi olursa olsun da bir hastane yatağında ölmeyeyim.

bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

özünüzü değiştirin. kara boku yakın ki maviye çalsın rengi. insanlığın cambazlık ipinde iğrenmeye yer yoktur. ipin üzerinde kalın biraderler, bacılar ve cinsellik sayımından kaçıp arabölge'nin dağlarını mesken tutanlar.

neon lambalar dünyanın kanında ışıldar. herkes komşusunu, yanan bir şehrin beyaz alevlerinde tuvalet duvarına yazılı bir mesaj gibi apaçık görür.

26.10.19

aynalar

eduardo galeano

kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

bu dünyada yazılan ilk kitap, ölmeyi reddeden kral gılgamış'ın maceralarını anlatır.

galen: kahkahadan daha iyi bir ilaç yoktur.

dante, muhammed'in terörist olduğunu düşünüyordu. yoksa onu, sonsuza kadar işkence görme cezasına çarptırarak cehennemin katlarından birine yerleştirmezdi. onu gördüğümde, demişti "ilahi komedya" adlı eserinde, sakalından göbeğinin altına kadar bir yarık açılmıştı bedeninde.

aristoteles: insanlık, yönetmek için doğanlar ve boyun eğmek için doğanlar olmak üzere ikiye ayrılır.

homoseksüellerin cezadan kurtulmak için kadın kılığına girip fahişelik yapmalarından dolayı on beşinci asrın sonlarında venedik'te fuhuş sektörü çalışanlarına memelerini açıkta bırakma zorunluluğu getirildi. fahişelerin, çıplak göğüslerini müşteri çekmeye çalıştıkları evlerin penceresinden göstermeleri gerekiyordu.

platon: kölelerin kaçınılmaz bir biçimde efendilerinden nefret etme eğilimi vardır ve sadece sürekli bir gözetim hepimizi öldürmelerini engelleyebilecektir.

işini kaybetme paniği, bu korku çağında bize hükmeden bütün korkuların içinde en güçlü hissedilen korkulardan biridir.

marşlar, genel bir kural olarak tehditler, küfürler, kendi kendini övmeler, savaşın yüceltilmesi aracılığıyla ve öldürmenin ya da ölmenin ne kadar onurlu bir görev olduğunun dile getirilmesi suretiyle ulusların kimliklerini teyit eder.

jose marti: dünyanın bütün şanı, şöhreti bir mısır tanesinin içine sığar.

ilk özgür ülke, gerçek anlamda özgür ülke haiti olmuştur. köleliği ingiltere'den üç yıl önce, yeni kazandığı bağımsızlığını kutlarken ve unutulmuş yerli ismini tekrar elde ederken, şenlik ateşlerinin güneşinin aydınlattığı bir gecede kaldırmıştır.

şu cümle, ilk gastronomi kitapçığının yazarı brillat-savarin'e atfedilir: "bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim."

fukuzama yukichi: bir ülke özgürlüğünü her türlü parazite karşı korumaktan asla korkmamalıdır, bütün dünya kendisine düşman olsa bile.

evrensel edebiyatın ilk aşk şiiri, yerle bir edilmesinden binlerce yıl önce ırak'ta doğdu:

"şarkıcı süslesin şarkılarıyla
sana anlatacağım öyküyü"

şiir, bir tanrıçayla bir çobanın buluşmasını sümer dilinde anlatır. tanrıça inanna o gece sanki ölümlüymüş gibi sevdi. çoban dumuzi ise bu gece boyunca ölümsüz oldu.

arthur conan doyle sir unvanı aldı ve bunu sherlock holmes'e borçlu değildi. yazarın soyluluk unvanı almasının sebebi emperyal davaya hizmet etmek için kaleme aldığı propaganda eserleriydi.

lord byron: günümüzde artık insan üretmek makine üretmekten daha kolay.

dünyanın güneyinde insan hayatı çok ucuzdur.

francisco franco: zor bir iş olan ülke yönetmeyi öğrenmemiş ve bu kendisine öğretilmemiş halka, bir devleti yönetme sorumluluğunu vermek bir delilik ve kötülüktür.

franco döneminde adalet yukarıda, kürsünün yüksek kısmında, kara cübbesine bürünmüş olan mahkeme başkanı oturuyor. onun sağında avukat, solundaysa savcı. daha aşağıdaki basamaklar, sanıkların oturduğu sıra henüz boş. yeni bir duruşma başlayacak. hakim alfonso hernandez pardo, mübaşire seslenir: "mahkumu getirsinler."

brillat-savarin: yeni bir yemek insan mutluluğuna yeni keşfedilen bir yıldızdan daha çok katkı sağlar.

galen: uzun ve zahmetli yolu, kolay ve kısa patikaya tercih ederim.

atlar kişniyor, arabacılar küfrediyor, kırbaçlar havada ıslık çalıyor. soylu beyefendi öfkeye kapılmıştı. sanki asırlardan beri orada bekliyordu. arabasının önü başka bir at arabası tarafından kesilmişti ve birçok arabanın arasında boş yere geri dönmeye çalışıyordu. daha fazla sabrı kalmayınca arabadan indi, kılıcını kınından çekti ve yolunun üzerinde karşısına çıkan ilk atın karnını deşti. bu olay 1766 yılının bir cumartesi akşamüstü, des victoires'da yaşandı. soylu beyefendi marquis de sade idi.

ilk başta bizim ebemiz olan zaman, gün gelecek celladımız olacak. dün, zaman bizi emzirdi ama yarın yiyecek.

roma imparatoru endülüslü hadrianus o yaşadığının son sabahı olduğunu anlayınca kendi ruhuna konuştu:

"benim küçücük, serseri
ve kırılgan ruhum,
bedenimin misafiri ve yoldaşı,
nereye gideceksin şimdi?
hangi loş, sert, çorak yerlere gideceksin?
artık şakalar yapamayacaksın."

biten aşk, sıkan hayat, ezip geçen ölüm. kaçınılmaz acılar vardır, bu böyledir, elden bir şey gelmez. ancak gezegendeki otoriteler acıya acı eklerler ve bize yaptıkları bu iyiliğin parasını alırlar. katma değer vergisini her gün, nakit parayla tıkır tıkır öderiz. katma acı vergisini her gün, mutsuzlukla tıkır tıkır öderiz. katma acı, hayatın geçiciliğinden doğan kederle işin geçiciliğinden doğan keder sanki aynı şeymiş gibi, kaderin kaçınılmazlığının kılığına giriyor.