21.10.19

en büyük katliam

yuval noah harari

geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca tarım hızla sanayileşti. daha önce hiç yapılmayan veya kas gücüyle yapılan işleri traktör gibi makineler yapar oldu. tarlalar ve hayvanlar yapay gübreler, sanayi tipi böcek ilaçları ve sayısız hormon ve ilaç sayesinde çok daha üretken hale geldi. buzdolapları, gemiler ve uçaklar gıdaları aylar boyunca saklamayı, hızlı ve ucuz bir şekilde dünyanın öbür tarafına bile ulaştırmayı mümkün hale getirdi. avrupalılar akşam yemeklerinde taze arjantin bifteği ve japon suşisi yemeye başladılar.

bitkiler ve hayvanlar bile mekanikleşti. homo sapiens hümanist dinler tarafından ilahi mertebeye yükseltildiğinde, çiftlik hayvanları acı ve üzüntü hissedebilen canlı yaratıklar olarak görülmemeye ve makine gibi muamele görmeye başlamıştı. günümüzde bu hayvanlar, fabrikaya benzer tesislerde genellikle seri üretime tabi tutuluyorlar, vücutları da sanayinin ihtiyaçlarına göre şekillendiriliyor. hayvanlar tüm yaşamlarını üretim bandının önemsiz bir çarkı olarak geçiriyor ve hayatlarının uzunluğu ve niteliği şirketlerin karları ve zararları tarafından belirleniyor. sanayi onları sağlıklı ve iyi besleyerek hayatta tutmaya özen gösterdiğinde bile, eğer üretim miktarına doğrudan etki etmiyorsa, bu hayvanların sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarına özen gösterilmiyor.

örneğin tavukların çok karmaşık dürtülerden ve davranışsal ihtiyaçlardan oluşan bir dünyası vardır. çevrelerini keşfetmek, yiyecek toplamak, sağı solu kurcalamak, sosyal hiyerarşilerini belirlemek, yuva yapmak ve kendilerini tımarlamak gibi güçlü istekleri vardır ama yumurta endüstrisi genellikle bu hayvanları daracık kafeslere tıkıştırıyor. oldukça yaygın bir uygulama, her biri 25 santimetreye 22 santimetrelik alanlarda yaşayacak şekilde bir kafese dört tavuğun sıkıştırılmasıdır. tavuklar yeterince iyi besleniyor ama kendi arazilerine sahip olmaları, yuva yapmaları veya diğer doğal faaliyetlerde bulunmaları söz konusu bile değil ve kafesler o kadar küçük ki, çoğunlukla ayakta dik bile duramıyor veya kanatlarını bile açamıyorlar.

domuzlar en zeki ve meraklı memelilerdendir. belki bu konuda büyük maymunlardan hemen sonra gelirler. sanayi tipi domuz çiftlikleriyse dişi domuzları o kadar küçük kafeslere tıkmaktadır ki, bırakın yürümeyi veya gezinmeyi, etraflarına bile dönemezler. dişi domuzlar doğum yaptıktan sonraki dört hafta boyunca sabah akşam bu kafeslerde tutulur, yavruları kendilerinden alınarak semirmeleri için beslenir, bu esnada dişi domuzlar da tekrar hamile bırakılırlar.

pek çok süt ineği de kendilerine bahşedilen ömrün tamamını küçücük bir kafeste, kendi idrar ve dışkılarının içinde durarak, oturarak ve uyuyarak geçirir. bir grup makine gereken besini, hormonu ve ilaçları verir, diğer bir grup makine de birkaç saatte bir sütlerini sağar. makinelerin arasında kalan inek, hammaddelerin girdiği bir ağız ve ürün çıkan bir meme olarak muamele görür. karmaşık duygusal dünyaları olan canlı yaratıklara makine gibi davranılmasının, sadece fiziksel değil, ciddi sosyal stres ve psikolojik problemler yarattığı kesindir.

atlantik'teki köle ticareti nasıl afrikalılara yönelik bir nefretten doğmadıysa, modern hayvan sanayisi de hayvan düşmanlığından kaynaklanmaz. köle ticaretinde olduğu gibi, kayıtsızlıktan kaynaklanır. et, süt ve yumurta üreten ve tüketen çoğu insan, etlerini veya ürünleri yedikleri bu tavukların, ineklerin ve domuzların akıbetini düşünmez. düşünenlerin çoğu da, bu hayvanların duygularının olmadığını, acı çekmeyen makineler olduğunu iddia ederler. süt ve yumurta makinelerinin üretilmesini sağlayan bilimsel disiplinler yakın zamanda memelilerin ve kuşların son derece karmaşık duygusal yapıları olduğunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtladı. bu hayvanlar fiziksel acı hissettikleri gibi, aynı zamanda duygusal sıkıntılar da yaşıyorlar.

evrimsel psikoloji, çiftlik hayvanlarının duygusal ve sosyal ihtiyaçlarının yabani hayat içinde geliştiğini ve hayatta kalma ve üreme için hayati önemde olduğunu gösteriyor. örneğin yabani bir inek, diğer ineklerle ve öküzlerle nasıl ilişki kurması gerektiğini bilmek zorundadır, yoksa hayatta kalıp üreyemez. bu becerileri edinmek için de evrim diğer tüm memeli yavrularına olduğu gibi, buzağılara da oyun oynama isteği (oyun, memelilerde sosyal beceriler edinmenin yoludur), hatta bu hayvanlara bundan da güçlü olan anneleriyle yakınlık kurma dürtüsü vermiştir. anne sütü hayatta kalmak için şarttır.

çiftçiler bir buzağıyı annesinden ayırıp küçük bir kafeste besledikten sonra yeterince büyüyen buzağı bir dişiyi döllediğinde yavruya ne olmaktadır? nesnel bir bakış açısıyla buzağının artık hayatta kalmak ve üreyebilmek için annesiyle yakın olmaya ve diğer buzağılarla oynamasına ihtiyacı yoktur. öte yandan öznel bir bakışla buzağının hâlâ annesiyle yakın olmak ve diğer buzağılarla oynamak için yoğun bir istek duyduğu kesindir, bu istekler giderilmezse buzağı acı çeker. bu, evrimsel psikolojinin en temel mesajıdır: yabani hayatta şekillenmiş ihtiyaçlar, sanayi çiftliklerinde hayatta kalmak ve üremek için artık gerekmese de hissedilmeye devam eder. endüstriyel tarımın trajik yanı, hayvanların görünürdeki ihtiyaçlarıyla ilgilenilirken, duygusal ihtiyaçların göz ardı edilmesidir.

bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular. hayvan hakları aktivistlerinin söylediklerinin onda birini bile doğru kabul edersek, modern sanayi tarımı dünya tarihindeki en büyük katliam olabilir. küresel mutluluğu değerlendirirken sadece üst sınıfların, avrupalıların veya erkeklerin mutluluğunu dikkate almak yanlıştır; hatta sadece insanların mutluluğunu değerlendirmek de yanlıştır.

20.10.19

yalnızlığın keşfi

paul auster

her kitap bir yalnızlık imgesidir.

gerçek şu ki, uzayın sonsuz boşluğunda ilk kıvılcımın ilk patlayışında oluşan maddeden yapılmışız hepimiz.

pascal: ben yalnızca kendi hiçliğimi öğrenmeye çabalıyorum.

samuel beckett: alışkanlık öldürücü bir şeydir.

insan büyüse bile, babasının sevgisine duyduğu açlık tükenmez.

bir anne ya da baba için çocuklarının hastalığından doğan çaresizlikten daha büyük acı olamaz. zor gelse de bunu kabul etmek zorunda kalırsınız. kabul ettikçe de umutsuzluğunuz büyür.

vincent van gogh: herkes gibi ben de aile ve arkadaşlık, sevgi ve dostça ilişki gereksinimi duyuyorum. bir yangın musluğu ya da lamba direği gibi taş ya da demirden yapılmadım ki!

parası olmak, bir şeyleri satın alabilmenin ötesinde bir anlam taşır: dünya size asla bir şey yapamaz.

carlo collodi: ölüler ağladıkları zaman iyileşmeye başlamışlar demektir.

pascal: insanın tüm umutsuzluğu yalnızca bir tek şeyden kaynaklanır: odasında sessizce kalmayı başaramamasından.

wallace stevens: olağandışı gerçeğin karşısında, düş gücünün yerini bilinç alır.

aziz augustinus: belleğin gücü çok büyüktür. çok geniş, ölçülemeyecek kadar büyük bir sığınaktır o.

"daha iyi bir yolu
zamanı ve dünyayı yenmenin
geçip gitmek ve iz bırakmamak olmalı
geçip gitmek ve bir gölge bırakmamak
duvarlarda" (marina tsvetayeva)

leibniz: her yaşayan madde, evrenin sürekli yaşayan bir aynasıdır.

bir sihirbazdan daha az alaycı kimse olamaz. yaptığının bir aldatmaca olduğunu hem kendisi hem de başkaları bilir. marifet onları gerçekten aldatmak değil, aldatılmak istemekten zevk almalarını sağlamaktır. birkaç dakika süreyle neden-sonuç bağı gevşesin, doğanın kuralları yok sayılsın diye. pascal'ın söylediği gibi: "mucizelere inanmamanın akla uygun temelleri olması olanak dışıdır."

herakleitos: doğruyu ararken beklenmedik şeylere hazır ol; çünkü onu bulmak zordur, bulunca da şaşırtıcıdır.

bazen kentin içinde dolaşırken hiçbir yere gitmiyor, yalnızca vakit geçirmenin bir yolunu arıyor gibiyizdir, nerede, ne zaman durmamız gerektiğini bize bildiren de duyduğumuz yorgunluktur. ama nasıl ki bir adımın ardından kaçınılmaz olarak ikincisi atılırsa, bir düşünce de bir öncekinden doğar.

samuel beckett: iyi bir belleği olan kişi hiçbir şeyi anımsamaz; çünkü hiçbir şeyi unutmaz.

don quijote düşler aleminde sapıtmış bir bilinçliliktir. kişi dünyada deli birine bakar ve hiçbir şey söylemez. bu belki de boşa harcanmış bir yaşamın üzüntüsüdür, başka bir şey değil.

sonra günün birinde evinizin duvarları çöküverir. ama kapı hâlâ yerinde duruyorsa, yapacağınız tek şey, o kapıdan geçmektir, böylece yine evin içinde olursunuz. yıldızların altında yatıp uyumak çok hoştur. yağmura ise aldırmayın. çok uzun sürmez nasılsa.

19.10.19

hiç yoktan bir evren

lawrence krauss

carl sagan: olağandışı iddialar olağandışı kanıtlar gerektirir.

bilimde büyük etki yaratmanın yolu, sürüyle birlikte gitmekten değil, ona ayak diremekten geçer.

"nasıl oluyor da hiçbir şey olmayacağına bir şey var?"

müthiş olan şu ki, vücudumuzdaki her bir atom patlayan bir yıldızdan geliyor. ve sol elimizdeki atomlar da muhtemelen sağ elimizdekilerden farklı bir yıldızdan geliyor. fizik konusunda bildiğim en şiirsel şey bu: her birimiz yıldız tozuyuz. yıldızlar patlamasaydı burada olamazdık. çünkü evrim için önemli olan karbon, azot, oksijen, demir vs. bütün elementler zamanın başlangıcında oluşmamıştı. bunlar yıldızların nükleer fırınlarında oluşmuştu ve vücudumuza girebilmelerinin tek yolu yıldızların patlayacak kadar kibar olmalarıydı. o yüzden isa'yı falan boşverin. bugün burada olmamızı yıldızların ölmesine borçluyuz.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamak zorundayız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği, hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

louise bogan: herhangi bir yolculuğa eşlik eden ilk gizem şudur: yolcu başlangıç noktasına en başta nasıl ulaşmıştır?

kapalı bir evrende bir yönde yeterince uzağa bakarsanız kafanızın arkasını görürsünüz.

charles darwin: bugün hayatın kökenini düşünürsek çöpten ibaret olduğunu söyleyebiliriz; hayatın kökeni yerine maddenin kökeni de denebilir pekala.

karanlık enerjinin kökeni ve doğası hiç kuşkusuz bugün temel fiziğin en büyük muammasıdır. nereden kaynaklandığına ya da neden sahip olduğu değerde olduğuna dair temel bir anlayıştan yoksunuz. evrenin genişlemesine neden nispeten yakın bir dönemde, yalnızca son 5 milyar yıl içinde hakim olmaya başladığına dair de bir fikrimiz yok bu yüzden. karanlık enerjinin niteliğinin evrenin kökeniyle temel bir bağı olduğundan kuşkulanmamız gayet doğal. öyle sanıyoruz ki geleceğimizi karanlık enerji belirleyecek.

douglas adams: uzay büyüktür. öyle böyle değil, gerçekten büyüktür. ne kadar kocaman, devasa, insanın başını döndüren bir büyüklüğü olduğuna inanamazsın. demek istediğim, eczaneye varıncaya kadarki o uzun yol kadar olduğunu sanırsın; ama uzayla karşılaştırdığında o yol bir arpa boyu kalır.

christopher hitchens: bir şey evreninde yaşamamızı dikkat çekici bulanlar, bekleyin. hiçlik doğruca bizimle çarpışmaya doğru ilerliyor.

fizikçi richard feynman insanlara "bugün başıma ne geldi, anlatsam inanmazsın! inanamazsın!" demeye bayılırdı. ne olduğunu soranlara da "kesinlikle hiçbir şey!" cevabını verirdi. söylemeye çalıştığı şey şuydu: bazen anlamlı gibi görünen bir rüya gördüğümüzde insanlar ona bir anlam verirler. ama hiçbir şekilde hiçbir öngörüde bulunmayan onlarca saçma rüya gördüklerini unuturlar. gün içinde çoğunlukla dikkat çekici hiçbir şey olmadığını unuttuğumuzdan, olağandışı bir şey gerçekleştiğinde olasılığın doğasını yanlış okuruz: yeterince çok sayıda olay arasında olağandışı bir şeyin kazara gerçekleşmesi kaçınılmazdır.

richard feynman: bilmemek umrumda değil. bu beni korkutmuyor.

christopher hitchens: bir yaratıcı ve bir plan olduğunu varsaymak, insanları, hasta olmak için yaratıldığımız, iyi olmamızın buyrulduğu zalimce bir deneyin nesneleri haline getirir.

matematiksel bakımdan güzel olan yegane evren, düz bir evrendir.

jacob bronowski: rüya ya da kabus, deneyimimizi olduğu gibi ve uyanık yaşamalıyız. bilimin en ince ayrıntısına kadar nüfuz ettiği hem yekpare hem gerçek bir dünyada yaşıyoruz. şu ya da bu tarafı tutmaya kalkarak onu bir oyuna çeviremeyiz.

hiçlik kararsızdır. hiçlik, bir anlığına bile olsa her zaman bir şey üretir.

albert einstein: tanrı'nın evrenin yaratılışı sırasında bir seçeneği olup olmadığını öğrenmek istiyorum.

kesin olan bir şey vardır: toplam enerjinin tam ve kesin olarak sıfır olduğu tek bir evren vardır.

bir başlangıç, bir yaratılış, bir bitiş yoktur, der aristoteles.

richard feynman: insanlar bana "nihai fizik kanunlarını mı arıyorsun?" diye soruyorlar. hayır aramıyorum. ben sadece dünya hakkında daha fazla şey bulmaya çalışıyorum, her şeyi açıklayan basit bir nihai kanun olduğu anlaşılırsa, olsun tamam. bunu keşfetmek çok hoş olurdu. milyonlarca katmanı olan bir soğan gibi olduğu anlaşılırsa, bizler de o katmanlara bakmaktan yorulmuş, bezmişsek, o zaman öyledir. benim bilime duyduğum ilgi sadece dünya hakkında daha fazlasını bulmaktan ileri geliyor, daha fazlasını buldukça daha çok iyileşiyor, bulmayı seviyorum."

jacob bronowski: deneyimlenmiş olgunun hakikatin bir yüzü olarak onaylanması derin bir konudur ve rönesans'tan bu ana medeniyetimizi hareket ettirmiş başlıca kaynaktır.

"zamanların en iyisiydi. zamanların en kötüsüydü." (charles dickens)

bilim, fizikçi steven weinberg'ün vurguladığı üzere tanrı'ya inanmayı imkansız kılmaz, daha doğrusu tanrı'ya inanmamayı mümkün kılar. bilim olmaksızın her şey bir mucizedir. bilimle birlikte hiçbir şeyin mucize olmaması olasılığı kalır. bu durumda dini inanç giderek gereksiz ve ilgisiz bir hal alır.

ilahiyatçılar topluiğnelerin başı üzerine oturan melekler ya da bugünkü eşdeğeri her neyse onun hakkında fikir yürütebilirler. ilahiyat ondalık basamaklardan yoksun olmakla kalmıyor: gerçek dünyayla en ufak bir bağıntıdan da yoksun. thomas jefferson'ın virginia üniversitesi'ni kurarken dediği gibi:

"ilahiyat profesörlüğünün kurumumuzda yeri olmayacak."

sultan

jean meslier

gezginler, asya'nın bir ülkesinde fantezilerle dolu ve pek tuhaf, isteklerinde pek zorba bir sultanın egemen olduğunu anlatır.

bu hükümdar, zamanını üzerine üç zar ve bir zar kutusu konmuş bir masa önünde geçirir. masanın bir ucunda sultanı kuşatan mabeyincilerin ve ahalinin açgözlülüğünü çeken altın yığınları vardır. sultan, uyruğunun zayıflıklarını bildiğinden onlara şöyle sözler eder:

"esirler, köleler! size iyilik yapmak istiyorum. lütuf ve keremim sizi zengin etmek ve tümünüzü mutlu kılmak istiyor. bu hazineleri, bu altınları görüyor musunuz? haydi bakalım, işte bunlar sizin içindir, bunu kazanmaya çalışınız. her biriniz sırayla bu zarları ve kutuyu eline alsın. zarları altı kez çift getirmek mutluluğuna erişen, hazineye sahip olacaktır. ancak sizi haberdar edeyim ki, istenen sayıyı elde edemeyen, ömür boyu karanlık bir zindana atılacak. ve adaletim, onun yavaş yanan bir ateş üzerinde yakılmasını istiyor."

hükümdarın bu konuşması üzerine, orada bulunanlar hayret ve şaşkınlık içinde birbirinin yüzüne bakar. hiçbiri bu kadar tehlikeli bir şansı denemek istemez. o zaman öfkelenen sultan şöyle der:

"acayip! oynamak, zar atmak için kimse gelmiyor mu? bu benim hesabıma gelmez. benim şanım ve büyüklüğüm ister ki, oynansın. dolayısıyla oynayacaksınız! emrediyorum. cevap vermeksizin itaat ediniz!"

şu nokta dikkate alınmalıdır: zorbanın zarları öyle yapılmıştı ki, yüz bin kez atılsa ancak bir kez çift gelebilir. bu nedenle, alicenap hükümdar, zindanının dolduğunu ve servetinin elinde kaldığını görmekten zevk alır.

ey ölümlüler! bu sultan sizin tanrı'nızdır, hazinesi cennettir, zindanı cehennemdir, zarlar da sizdedir; sizler de bu zarlarla oynamak zorunda bırakılanlarsınız!

18.10.19

gerçek yaşam

alain badiou

filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.

"yaşam" diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak: işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

paul nizan: yirmi yaşındaydım. bunun yaşamın en güzel çağı olduğunu kimsenin söylemesine izin vermem.

gençlik -der bize nizan- kesinlikle yaşamın en iyi kısmı değildir. o halde, gençlik bir zafer midir, yaşamın bir zaferi midir, yoksa çelişik bir dönem, bir kafa karışıklığı dönemi olduğundan, belirsiz, daha ziyade dayanması güç bir dönem midir?

arthur rimbaud: vaktiyle, eğer yanlış hatırlamıyorsam, bir şölendi yaşamım; bütün kalplerin açıldığı, bütün şarapların aktığı.

daha ileride, metnin sonuna doğru, uçup gitmiş güzel günleri güçlükle hatırlayan bir yaşlı gibi yine şöyle diyecektir rimbaud: vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalsı?

"muzaffer sabahları vardır gençliğimizin 
bir zafer gibi sıyrılıp çıkar gündüz geceden" (victor hugo)

"aşk sabahlarını, şehvet zaferinin tadıldığı sabahları hem ölçülü hem de güçlü bir şekilde anıştırarak, gençlik bir zaferdir." der hugo.

yaşam, bizim toplumumuzda, belli ölçülerde, satın alma olanağıdır.

oyuncaklar, elbette; kocaman oyuncaklar, hoşumuza giden ve başkalarını etkileyen şeyler.. çağdaş toplum bize bu nesneleri satın almayı, mümkün olduğunca çok satın alabilme arzusu duymayı emreder. oysa bir şeyler satın alma fikri, yeni şeylerle -yeni arabalar, marka ayakkabılar, kocaman televizyonlar, güneye bakan apartman daireleri, altın kaplama akıllı telefonlar, hırvatistan tatilleri, imitasyon iran halıları- oynama fikri, çocukluğun, ergenlik arzularının karakteristiğidir.

bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

gerçek yaşam, günümüzde, piyasa yansızlığının ve eski hiyerarşik ideaların ötesinde yer alır.

sizi siz yapan özneyi asla kendi evinizi sağlam bir şekilde inşa ederek gerçekleştiremezsiniz; aynı zamanda kendinize doğru yola çıkmayı da bilmeniz gerekir.

sokrates: hiçbir şeyi abartmayalım. iktidar aşıklarının iktidara gelmemesi gerektiğini veri kabul edelim; çünkü eğer iktidara gelirlerse, iktidar talipleri arasındaki savaştan başka bir şey olmaz.

esasen, der sokrates, -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, ön yargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.

"anabasis" yunancada "yeniden yükselerek geri dönmek" anlamına gelir; erişilmesi güç bir istikamete doğru geri dönen ya da yeniden yükselen bir gezginliktir. bu anlamda bir gençlik metaforudur bu. anabasis, pers ülkesinde bir iç savaşa katılmış paralı askerlerin öyküsünü anlatan yunanca bir kitabın adıdır. bu kitabın yazarı, paralı askerlerin komutanı olan ksenofon'dur.

kadın kendi içinde daima tanrı'nın var olmadığının, var olma ihtiyacı duymadığının dünyevi kanıtıdır. tanrı'dan rahatlıkla vazgeçebileceğimize derhal ikna olmak için bir kadına bakmak, ona gerçekten bakmak yeterlidir. geleneksel toplumlarda kadın bu yüzden gözden uzak tutulur. bu, sıradan bir cinsel kıskançlıktan çok daha ciddidir. gelenek, tanrı'yı ne pahasına olursa olsun hayatta tutabilmek için kadınları kesinlikle görünmez kılmak gerektiğini bilir.

17.10.19

hızlandırılmış ateizm dersleri

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

"din, ilk sahtekarın ilk geri zekalıyla karşılaştığı günden beri var olmuştur." (voltaire)

ateizm, özgül öğretisi olmayan bir "izm"dir; başkalarının, yani fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, jeologlar, sosyologlar, antropologlar, tarihçiler ve dünyanın diğer araştırmacılarının düşünce ve keşiflerinden beslenir ateizm.

entelektüel bakımdan kimsenin otoritesine sığınmayan ateizm, dörtbaşı mamur bir öğretiye dönüşme tuzağına düşmez ve böylelikle, düşüncesini dogmatikleştirme eğiliminden kurtulmayı başarır. ateizmin özgün yanı, terimin etimolojik anlamıyla, laik bir ahlakının olmasıdır: laik, köken olarak, sınıfsız anlamda halka ait demektir.

ateistler için dogmalar ve vahyedilmiş hakikatler diye bir şey yoktur. onların yerine ateizmde, insanoğluna ve insanoğlunun evrenin kalanıyla ilişkisine dayalı bir ahlaka ulaşan bir dizi düşünce ve akıl yürütme vardır.

ateist için inancın kıymeti yoktur. tanrı var mı, yok mu sorusuna akılcı, eleştirel veya insani ateistin cevabı öncelikle şu olur: "bilmiyorum, ama ben olmadığına inanıyorum."

ateist ne dinsizden ne de kafirden ibarettir; aksine düşünmeyi sürdürmek isteyen adamdır.

ben insan aklının varlığını savunuyorum; anlamamızı, yaşamamızı sağlayacak yegane şey odur. aklına ters düşen her inanç, her duygu insanın lehine değil, aksine aleyhinedir.

inananlar bayıla bayıla tanrı olmadan ahlakın olmayacağını veya tanrı ölürse her şeyin mübah olacağını söyleyip dururlar.

vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

bilim ve akılcı düşünce var olabilmek için dinden ve inançtan kopmak, ayrılmak zorundaydı. bugün aynı şekilde ahlak da var olabilmek için dinden kopmak zorunda.

yüzyıllar boyunca, uygarlaşan insanlık herhangi bir tanrı tarafından buyrulmayan, herhangi bir din tarafından dayatılmayan ama ortak hayatı ve uygar insanın gelişimini kolaylaştıran bir dizi kural geliştirmiştir ve dolayısıyla artık tanrıya inanmak zorunda değildir.

ateist için dinden doğmuş bir ahlak her zaman için tartışmalıdır; zira kötülük üretmesi daima ihtimal dahilindedir.

başkasına duyulan saygı -nitekim evrensel ahlakın temelidir- hiçbir dine bağlı değildir ve herhangi bir tanrı tarafından vahyedilmeye ihtiyacı yoktur. buna karşılık, din savaşları adıyla yeryüzünü kasıp kavurmuş anlamsız cinayetlerin, engizisyonlar ve soykırımların sorumlusu pekala dinsel inanışlar ve onlardan doğan ahlak anlayışlarıdır.

sırf dinsel olan bir ahlak tanrı adına cinayet işler; laik olan bir ahlak ise öldürmek için hiçbir neden bulamaz.

budizm gibi eline kan bulaşmamış dinler son derece azdır; ama genel olarak yeryüzünde kendisini silah ve kanla kabul ettirmemiş din yok gibidir.

sonuç olarak, insanı iyileştirme arzusundan doğmuş olsa bile, tüm dinsel ahlak kısa sürede bir iktidar aracına dönüşmüştür. dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlaklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.

sırf tanrısal ceza korkusuyla mümin daima iyi davranışlarda bulunur. olabilir, ama ateist de sırf ortak, sivil, laik ahlaka saygı göstermek için hep iyi davranışlarda bulunur. ben ateisti yeğlerim, çünkü saygılı davrandığı halde hiçbir ödül beklemez, insanlığa inanmakla, başkasına saygı duymakla, kabul etmediği bir şey uğruna değil sırf insan adına yaraşır bir insan olmakla sınırlar kendini.

yeni toplum ya sivil, laik olacaktır ya da toplum olamayacaktır.

epikuros: şayet tanrılar bizimle ilgilenseydi mükemmel olmazlardı; çünkü bu durumda bizim için kaygılandıklarını söyleyebiliriz ki, tanrıların kaygısının olmaması gerekir.

günlerden bir gün, tanrı evreni seyrediyormuş: gökyüzünde on binlerce yıldız, bir sürü yeni güneş, yıldız takımı, milyonlarca galaksi, yepyeni dünyalar, yepyeni gezegenler, yepyeni aylar oluşturmak için yanıp tutuşan yeni enerji kümeleri, maddeye dönüşen enerji, enerjiye dönüşen madde varmış. sonra birdenbire tanrının yanıbaşında bir melek belirmiş ve şöyle demiş: "rabbim, rabbim, kayıp galaksilerden birinde bir güneş, bir de dünya diye bir gezegen, o gezegenin üstünde de bir köy var. o köyde bir genç kız yaşıyor ve genç kız şu anda bir çardağın altında nişanlısıyla öpüşüyor, bekaretini kaybetmesine ramak kaldı. ne yapalım, rabbim?" tanrı dönüp cevap vermiş: "insanlara söyleyin bir şey yapsınlar!"

bilim, insanın farkına vardığı sorunlar ve ihtiyaçlara daima doğrulanmış, kontrol edilmiş cevaplar getirmeye çalışmıştır. dinse, cevaplar önerdiğinde bile, hiçbir zaman en küçüğünü dahi doğrulayamamıştır.

genel olarak, dinin toplumsal olarak baskın olduğu yerlerde, bilimi yok etmek pahasına teoloji her şeye kadir bir konuma yükseltilmiştir. çok daha nadiren tersi olduğunda ise, eski yunan'da olduğu üzere bilimler serpilip akılcı düşünce gelişebilmiştir.

komşunu sevmek artık tanrısal bir buyruk değil, toplumsal bir uzlaşımdır.

agnostiklerden meydana gelen bir toplum, dinsel bir ulustan çok daha az yatkındır kandırılmaya, aldatılmaya. bilim insanı yabancılaştırmaz; oysa hangisi olursa olsun din yabancılaştırır.

tanrılar meçhulden duyulan korkudan doğmuştur.

din insanların düşüncesinde doğal bir süreçtir. içinde yaşadığımız bu ızdıraplar dünyasında duyulan teselli ihtiyacını ifade eder din: "ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir ortamın ruhudur. din halkın afyonudur." (karl marx)

iç huzurunun en önemli bileşenlerinden biri, güvende olduğunu bilmektir. var olmaya devam edeceğinden emin olamamak, korku ve bunalıma yol açar. güçlü ve iyi bir varlık tarafından korunduğunu, esirgendiğini bilmek insanı sakinleştirir. üzerlerine titreyen bir baba olmayınca yoksullar ancak kadir ve affedici, aynı zamanda adil, kıskanç ve kindar bir tanrıya güvenebilir.

bilimin ise işleyiş biçimi, özü farklıdır. bilimsel bilgi, eleştirel düşüncenin uç biçimlerinden biridir. bilim adamları gözlerinin önündekine bile şüpheyle yaklaşarak sürdürür çalışmalarını. bu "imansızlar"ın öyleyse başka türden inançları vardır. birtakım varsayımlardan yola çıkarak çevrelerini anlayabileceklerine inanır onlar.

işte o varsayımlardan bazıları: dışarıda bizim algıladığımızdan farklı bir dünya vardır. dünya akılla kavranabilir. başka bir yerde olup bitenler bir yana bırakılarak dünya küçük parçalar halinde, yerel olarak incelenebilir. dünya matematiğin yardımıyla betimlenebilir. ve bütün bu varsayımlar evrenseldir.

söz konusu varsayımlar felsefi öncüllere dayanmaz. gayet kabul edilebilir bir dünya tassavuruna yol açan, ayrıca hepi topu parçası olduğu bir doğal ortamda yaşayan insanın durumunu anlamaya olanak veren uzun -binlerce yıllık- ve zor -kanlı- bir deneyimin ürünüdür.

zaman üzerine

norbert elias

bana zamanın ne olduğu sorulmadığı sürece zamanın ne olduğunu biliyorum; ama sorulduğunda bilmiyorum, demiş yaşlı bir bilge.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

her insan, var olmak için, kendinden önce gelmiş ve geçmiş öteki insanların varlığını gereksinir.

"bir bok yığını üzerinde gururla dolaşan sinek, boşuna vaktini harcar. yığın her zaman sinekten daha büyük olacaktır."

zaman, çok karmaşıklaşmış toplumlarda çok işlevli bir karaktere sahip olduğu için, kullanım alanı da geniş ve çeşitlidir.

kaynakları ve özellikleri ne olursa olsun, zaman belirlemeye hizmet eden araçlar, istisnasız her zaman sadece insanlara hitap eden mesaj kaynaklarıdır. saat denen mekanizmalar insanlarca düzenlenmiş olsalar bile bir yönüyle hareketli olayları, yani bir fiziksel ilişkiyi temsil ederler. ama bunlar belli bir yoldan, örneğin akrep ve yelkovanın değişen konumlarına göre insanların semboller dünyasının, sosyal dünyanın içine yerleştirilmiş fiziksel kökenli enstrümanlardır.

insan, kendi değişimlerinin oluşturduğu silsileyi, büyüyen, olgunlaşan ve gitgide yaşlanıp yok olan bir birey olma biçimindeki kimlik imgesini, çok geniş kapsamlı bir bilgi dağarcığına borçludur.

"peşinde bir şeyler olmasa kaplumbağa gün ışığında ortaya çıkmaz."

godfrey hardy: eski yunan matematiği kalıcıdır. yunan edebiyatından daha kalıcıdır. aiskhylos unutulduğunda da arşimet hâlâ belleklerde yaşayacaktır. kişi matematiksel ün elde edebilirse, bu en reel ve en güvenli yatırımlardan biridir.

uygarlık, tamamlanmamış bir süreçtir.

insanlar, sırf ömürlerinin sınırlılığı düşüncesinden kaçmak, ölecekleri gerçeğini örtbas etmek için nelere inanmaya hazır değiller ki..

salt fiziksel süreçlerin belirlenmesi amacıyla saatlerin kullanılması alışkanlığı esas galileo'yla başladı. yani fiziksel zamanın sosyal zamandan oldukça geç ayrılmış bir gelişme olduğunu daha önce de söylemiştik. gelgelelim fizikçiler ile filozoflar, daha yolun başında, kendi uzmanlık alanlarının üzerinde kafa yorarlarken, gelişen insan toplumunun bilgiyi besleyen toprağı ile kendi bilgileri arasındaki bağı kaybettiler. bu gelişmenin yapısı, gene fizikçilerin ve filozofların meseleyi yanlış kavramaları yüzünden, yapıdan yoksun bir tarih anlayışına kurban gitti. yapısı bulunmayan, salt geçmişe ilişkin bir gelişme olarak değersizleştirildi bu süreç. sosyologlar da zamana gereken ilgiyi göstermeyince, zaman bir bilmece, bir muamma olma özelliğini korudu.

godfrey hardy: ölümsüzlüğü önemseyen kişi, güçlerini seferber etmek ve bu anlamda bir yatırım gerçekleştirmek için matematikten daha iyi bir alan bulamaz.

insanlar, geçmişten günümüze uzanagelen gelişmenin bilgilerini bilgi dağarcıklarına katmakta gecikirlerse, ne kendilerini ne de açık duran geleceğin imkanlarını doğru dürüst kavrayabilirler.

bireylerin ve toplumların oluşturduğu gelecek belirsizdir. nihai ve kesin olan hiçbir şey yoktur.

her yerde karşımıza çıkan bir zaman duygusunun içine hapsolmuşuzdur. kişilik yapımızın bir parçası olmuştur zaman duygusu. bu biçimiyle de olağanlaşmıştır. dünyayı başka türlü algılamanın, yaşamanın yolu yok gibi gelmektedir bize.

16.10.19

aristos: yaşam üzerine notlar *

john fowles

bütün çatallanan yollar kavşakları düşlerler.

insan bir fail arayıcısıdır. kör bir rüzgarın içindeki bu oluş için, bir salın üzerindeki bu oluş için bir fail ararız. gizemli gücü, neden olanı, tanrıyı, varlığın ve yokluğun gizemli maskesinin ardındaki yüzü ararız.

bütün ciddi bilim adamları ve sanatçılar aynı şeyi isterler: hiç kimsenin değiştirme ihtiyacı duymayacağı bir gerçeği. bütün büyük insani etkinliklerin -sanat, bilim, felsefe, din- başlıca işlevi insanı gerçeğe daha çok yaklaştırmaktır.

teknolojideki bütün büyük başarılarımıza karşın bizler, dar profesyonel alanlarımızın dışında, zihinsel olarak şimdiye değin var olmuş en tembel ve en koyunsu kuşaklardan bir tanesiyiz.

emily dickinson şöyle der: eğer yaz bir önkabul olsaydı, karın ne büyüsü olurdu?

niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.

dünyamızın çevresindeki bu gizemli duvar ve ona ilişkin algımız bizi hayal kırıklığına uğratmak için değil, bizi yeniden şimdiye, yaşama, şu anki varoluşumuza yöneltmek için oradadır.

şükretmenin olayların gidişini etkileyebileceğini, olmasını istediğimiz şeylere yönelik bu insani tasarımlarımızın süreç içinde bizim lehimize araya girebileceğini varsaymak, en uzak atalarımızdan miras aldığımız bir delilik, bir yanılsamadır.

bir efendinin bizi yönetmesini istiyoruz, ama efendimiz yok. hep nedensel ve hiyerarşik bir tarzda düşünüyoruz.

bütün haz deneyimlerimiz zayıf ancak korkunç şekilde, bir mahkumun son kahvaltısı unsurunu, öleceğini bilen şairin, savaşta ölmeye yazgılı genç askerin yoğunluk duygusunun bir yankısını içerir.

olası tek cennet, içinde bir zamanlar var olduğumu bilemeyeceğim cennettir.

yaşam, ölüme ödediğimiz bedeldir, tersi değil. yaşamımız kötüleştikçe daha fazla öderiz; daha iyiye gittikçe ucuzlar. evrim deneyimin, zekanın, bilginin büyümesidir ve bu büyüme kavrayış anları, daha derin amaçlar, daha doğru davalar, daha istenen etkiler gördüğümüzde ortaya çıkan anlar yaratır. şu anda büyük kavrayış anında durmaktayız: ölümden sonra yaşam yoktur.

kaygı acıya neden olan bir eksikliktir, oyun hazza neden olan bir eksikliktir.

dünyamızda felsefenin filozoflara, toplumbilimin toplumbilimcilere ve ölümün de ölülere bırakılması gerektiği yolunda çok yaygın bir görüş vardır. sanırım bu, zamanımızın büyük sapkınlıklarından -ve tiranlıklarından- biridir.

milliyetçilik, ucuz bir içgüdü ve tehlikeli bir alettir. herhangi bir ülkeden başka ülkelere borçlu olduğu şeyleri çıkarıp alın, sonra da onunla gururlanabilirseniz gururlanın.

yazı yazdığım yerde, yandaki odada hiç kimsenin olmaması benim için ne kadar kesinse bu da çok geçmeden herkes için kesin olacaktır. şurası gerçek ki odaya girmeksizin hiç kimsenin olmadığını kesin biçimde kanıtlayamam; ama bütün durumsal kanıtlar benim inancımı destekler. ölüm her zaman boş olan odadır.

insan daha duyarlı oldukça, kendisinin ve başkalarının bilincine daha fazla vardıkça, bugünün kötü örgütlenmiş dünyasında, daha fazla kaygılı olacaktır.

her çağın kendi mitik mutlu adamı vardır: bilgeliğe sahip adam, dehaya, ermişliğe, güzelliğe, ender olan ve çoğunluğun sahip olamadığı ne varsa ona sahip olan adam. yirminci yüzyılın mutlu adamı paraya sahip olan adamdır.

din, insan için her zaman yoğun biçimde bir özçıkar alanı olmuştur.

kendimizi ne denli küçük hissedersek yaratıcı olmak için o denli az güçlü oluruz. işte bu nedenle boş yeni üslupların, boş yeni modaların ardına takılarak, tıpkı yanan bir binada paniğe kapılmış çocuklar gibi kendimizi her çıkış kapısına atarak kaçmaya uğraşırız.

özgürlüksüz bir dünyada istenç özgürlüğü susuz bir dünyadaki balık gibidir.

yurttaşlık duygusunun körelmesi çağımızın en çarpıcı fenomenlerinden birisidir. insan siyasal bir varlıktır ve bu körleşmeye neden olan şey, başka alanlarda nemo (hiç kimselik) ile uğraşırken ne denli başarılı olursak olalım, hemen hemen hepimizin de siyaset makinesindeki zavallı çark dişlerinden ibaret olduğumuz gerçeğidir.

horatius: kutsanmış ayaktakımından nefret ediyorum, benden uzak tutun onları.

elli yaşındaki aydın bir adam seçmen kabininde, on beş yaşındayken okulu terk etmiş olan ve üzerinde oy verdiği gerçek sorunlar hakkında bir papağandan daha çok şey bilmeyen tezgahtar bir kızcağızla eşittir. ne var ki bu durumda zalimlik vardır, ironi ve saçmalık vardır. zeki bir adam bir kara cahille aynı değildir; gelgelelim seçmen kabini bunu söyler.

kapitalizmin büyük kötülüğü onda sadece mutluluk kaynaklarına eş ölçüde erişme olanağına sahip olamayışımız değil, içinde başlıca mutluluk kaynağının ona erişme olduğu bir dünya yaratılmış olmasıdır.

napolyon bir zamanlar şöyle demişti: "toplum, servet eşitsizliği olmaksızın ve servet eşitsizliği de din olmaksızın var olamaz."

sorunumuz, bilinç öncesi geçmişimizin ödül göreceliğini yeniden inşa etmek; hem hasedin hem de mutluluğun erdemlerini yalıtmak, birinden yıkıcı saldırganlığı ve ötekinden yıkıcı bencilliği uzaklaştırmak ve onları, aralarında etkileşen şeyler durumuna getirmektir. her şeyden önce de bunu heyecanla, kanla ve şantajla değil, bilimle, akılla ve iyilikle yapmaktır.

modern toplumun bütünsel eğilimi nesnel güzelliği zorla boğazlarımızdan aşağı tıkmasıdır.

ne denli aptal olursak olalım, içinde açık bir biçimde iyi bir eylem tarzı gördüğümüz ama yine de yapmaktan kaçındığımız basit durumlar vardır; ne denli bencil olursak olalım, hiçbir özveri gerektirmeyen ama yine de kaçındığımız iyi eylem tarzları vardır.

sahip olunan, her zaman sahip olandır.

haz topluluk saygısından, kişisel minnetten, öz çıkardan (karşılığında iyilik umudu); ölümden sonra hoş bir yaşam umudundan; eğer kültürel çevre tarafından böyle bir duygu "oluşturulmuş" ise suç duygusundan kurtulmuş olmaktan gelir.

kamusal bir iyilik için iyilik yapmak iyilik yapmak değildir: kamusal ödül için bir şey yapmaktır.

insanlık yüksek bir bina gibidir. kat kat bir yapı iskelesine gereksinim duyar. din üzerine din, felsefe üzerine felsefe; yirminci kat birinci katın yapı iskelesinden inşa edilemez. büyük dinler çoğunluğu bakmaktan ve düşünmekten alıkoyar.

ernst mach şöyle der: bir bilgi hiçbir zaman doğru ya da yanlış değildir, sadece biyolojik olarak ve evrimsel olarak daha fazla ya da daha az yararlıdır.

bir hristiyan şöyle der: "herkes iyi olsa herkes mutlu olurdu."
bir sosyalist şöyle der: "herkes mutlu olsa herkes iyi olurdu."
bir faşist şöyle der: "herkes devlete itaat etse herkes hem mutlu hem iyi olurdu."
bir lama şöyle der: "herkes benim gibi olsa mutluluk ve iyiliğin önemi kalmazdı."
bir hümanist şöyle der: "mutluluk ve iyilik daha fazla çözümleme gerektirir."
bu sonuncusu en az yadsınabilir olan görüştür.

var olan bütün yasalar sonuçta sıkıyönetim yasalarıdır ve adalet her zaman yasadan daha büyüktür.

her anne, mikrokozmosta evrimsel bir sistemdir; olanı sevmekten başka bir seçimi yoktur; çirkin ya da kibirli, suçlu ya da bencil, aptal ya da özürlü çocuğunu sevecektir. analık bütün hoşgörü alıştırmalarının en temel olanıdır ve öğrenmemiz gereken biçimiyle hoşgörü, hâlâ bütün insani bilgeliklerin en temel olanıdır.

seks bir hazlar, ihtiyaçlar alışverişidir; sevgi karşılıksız bir vermedir. seksin büyük simyasının özü budur ve her zina onun saflığını bozar, her sadakatsizlik ona ihanet eder, her zalimlik onu bulutlandırır.

kısa yaşamımız bir kez yanıp kül olunca, ölüm sonu gelmeyen bir uykudur.

ticaretin amacı her zaman olası her hazzı pazarlamak ve olabildiğince çok kişiye satmak olmuştur. üretici ve perakendeciler nötraldirler, hiçbir ahlaklılık iddiasında bulunmazlar; sadece halkın arzusunu tatmin ederler. ne var ki bize ticaret tarafından gitgide artan bir şekilde önerilen şey haz değil, onun yeniden üretimidir. saman yığınları arasında öten tarla kuşu değil, bir plaktaki tarla kuşudur; özgün bir renoir değil onun basılı bir "kopya"sıdır; tiyatrodaki bir oyun değil, onun bir "televizyon versiyonu"dur; gerçek çorba değil, "hazır" çorbadır; bermuda adaları değil, onlar üzerine belgesel bir filmdir.

uzay yolculuklarına harcanan insani ve ekonomik servet ile nükleer silah yarışı, uygarlık insanlık tarihinde yok olma noktasına gelmişken boş şeylerle uğraşmanın en görkemli örneğidir.

insanlar yiyecekten daha fazla şeye ihtiyaç duyarlar ve ihtiyaç duydukları bütün öteki şeyler ancak, kalabalık en az olduğunda; yani, barış, eğitim, yaşanacak yer ve bireysellik olduğunda en iyi gerçekleşebilir.

biz istemek üzere tasanmlanmışızdır: isteyecek hiçbir şey olmazsa, rüzgarsız bir dünyadaki rüzgar değirmenleri gibi oluruz.

hiçliğe doğru inşa ederiz, sürekli inşa ederiz.

insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

düşman mezarlarında dökülen gözyaşları çoğu kez tuhaf bir biçimde içtendir, kendi yuvasız kalmış enerjimize ağlarız.

sonuç olarak niçin var olduğumuzu, niçin herhangi bir şeyin var olduğunu ya da olması gerektiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz. bütün bilimimiz, bütün sanatımız, maddenin bütün engin yapısı, temellerini bu anlamsızlıktan alıyor; onun hakkında ileri sürebileceğimiz biricik varsayımlar onun maddenin süregiden varoluşu için hem zorunlu hem de duygudaş olduğudur.

ölüm hücresinde doğmuşuz gibi; tehlikeli bir çağa, kaçınılmaz bir felakete; anlamlı tek özellikleri gülünç bir biçimde kısa ömürlü olmak ve zevk alma gücünün tamamen ortadan kalkmasıyla son bulmak olan bir varlığa mahkum olmuşuz gibi davranıyoruz.

bizi oyan şey, bir kunduracı tığı gibi, aynı anda iki doğrultuda işliyor. bizim sadece istediğimiz her şeyi elde edebilme konusunda çileden çıkartıcı bir yeteneksizliğimiz yok, aynı zamanda, elde etmeyi istediğimiz şeylerin, şöyle bir farkına varılan, ama çok daha zengin bir insan gerçekliği açısından, değersiz olduklarını, içimizi delik deşik eden bir korkuyla da hissediyoruz.

dünyada hiçbir zaman bu kadar çok içi boş insan olmamıştı ve bu dünya tıpkı boş deniz kabuklarıyla dolu büyük ve yükselen bir kıyıya benziyor.

* "aristos" sözcüğü eski yunancadan alınmıştır. sözcük tekildir ve kabaca, "belli bir durum için en iyi" anlamına gelir.

14.10.19

milyarlarca ve milyarlarca

carl sagan

devletin temel görevlerinden biri zayıfı güçlüden korumaktır.

archimedes: kum taneciklerinin sayıya, gelmeyecek kadar sonsuz olduğunu düşünenler vardır. bazıları ise sayılabilseler bile, bilinen hiçbir sayının bunun için yeterli büyüklükte olmadığına inanır. ama ben size sadece dünyayı değil evreni de doldurup taşıracak kadar çok miktarda kum taneciğini simgeleyen sayılar göstermeye çalışacağım.

anlatılan bir fıkraya göre, planetoryumda konferans vermekte olan bir konuşmacı dinleyicilere, 5 milyar yıl sonra güneş'in şişerek kırmızı bir dev haline geleceğini, merkür ve venüs gezegenlerini, hatta belki dünya'yı da yutacağını söylemiş. daha sonra kaygılı bir dinleyici konuşmacıyı yakalayarak şu soruyu sormuş: "afedersiniz hocam, siz güneş'in beş milyar yıl sonra dünyayı yutup yakacağını söylediniz değil mi?" "evet, aşağı yukarı öyle." "tanrıya şükür! bir an 5 milyon dediğinizi sandım da."

friedrich engels: başka ülkeler üzerinde baskı kuran hiçbir ülke hür olamaz.

joseph fourier: daha evrensel ve daha basit, hatadan ve belirsizlikten daha uzak, yani doğanın nesneleri arasındaki değişmeyen ilişkileri ifade etmeye daha uygun başka bir dil olamaz... matematik insan zihninin, yaşamın kısalığını ve duyuların yetersizliğini dengelemek için yaratılmış bir yeteneği gibidir.

dünyanın içinde bulunduğu nüfus bunalımının temel nedenlerinden biri yoksulluktur.

akhenaton: doğu ufkundan yükseldiğinde bütün ülkeleri güzelliğinle kapladın. çok uzaklarda da olsan ışınların dünyanın üzerinde.

christiaan huygens: evrenin muhteşem büyüklüğü ne kadar olağanüstü ve şaşırtıcı bir düzen içinde! ne kadar çok güneş, ne kadar çok dünya!

dōgen: dünya mı? sardunyanın silkelediği ay ışığı vurmuş damlalar..

iş birliği yapma eğilimi evrim sürecinden zahmetle çıkarılmış bir derstir. işbirliği yapmayan, birbiriyle ortaklaşa hareket etmeyen organizmalar yok olmuştur. işbirliği, yaşamda kalanların genlerine yazılmıştır. işbirliği yapmak doğalarının gereği, var oluşlarının anahtarıdır.

montaigne: korkmak için cesaret gerekir.

william shakespeare: varlığın çerçevesi olan bu güzelim dünya, gözüme çorak bir toprak yığını gibi gözüküyor artık. şu görkemli sema, şu hava, işte bak, şu anlı şanlı gök kubbe, altın alevlerle süslü olan şu heybetli çatı yok mu, sadece murdar, illetli bir duman kumkuması gibi görünüyor bana.

"yalnız kendi canıdır tuzağa düşürdüğü." (süleyman'ın özdeyişleri)

aristoteles: kendisine hiçbir şey olmayacağına inanan kimse korkmaz. korkuyu, kendilerine bir şey olabileceğine inananlar hisseder. insanlar çok zengin olduklarında ya da öyle olduklarını sandıklarında ve bu yüzden küstah, kibirli ve pervasızken buna inanmazlar. ama eğer belirsizliğin acısını hissedecek olurlarsa, az da olsa bir kurtuluş beklentisi olmalıdır.

immanuel kant: insan olmasaydı, yaratılmış her şey yaban kalır, bir hiç olurdu.

papa ii. jean paul: bilim dini, hatadan ve boş inançtan, dinse bilimi putperestlikten ve doğru olmayan kesin yargılardan arındırabilir. her ikisi de diğerini, ikisinin de serpilip gelişebileceği daha büyük bir dünyaya taşıyabilir. bu tür köprü görevi yapan hizmetler desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.

roberto rossellini: ben kötümser değilim. bana göre, var olduğu yerde kötülüğü fark etmek bir çeşit iyimserliktir.

rachel carson: zamanın ancak, şimdiki yüzyıla denk düşen anında bir canlı türü, dünyanın doğasını değiştirme gücünü elde etmiştir.

rudolf hess: her türlü eleştirinin dışında olan bir kişi vardır ve o da führer'dir. çünkü herkes hisseder ve bilir ki o her zaman haklıdır ve hep haklı olacaktır. bizim nasyonal sosyalizmimiz führer'e olan eleştirisiz sadakatimiz ve teslimiyetimizle perçinlenmiştir.

bu gibi kör inançların devlet liderlerine sağladığı kolaylık adolf hitler'in şu sözleriyle de açıkça ortaya konuyor: "halkın düşünmemesi iktidarda olanlar için ne büyük şanstır!" zihinsel ve ahlaki uysallık kısa vadede liderlerin işine gelebilir; ama uzun vadede ulusların intiharı demektir. bu yüzden ulusal önderlik için ölçütlerden biri sert eleştirileri anlama, teşvik etme ve yapıcı olarak yararlanma yeteneğidir.

john dewey: insanoğlu zıt uçlar temelinde düşünmeyi sever. inançlarını ya öyle-ya da böyle diye oluşturur ve bir ara olasılık tanımaz. aşırı uçların uygulanamayacağını anlamak zorunda bırakıldığında da, bunların kuramsal olarak doğru olduğunda, ancak iş uygulamaya gelince şartların bizi uzlaşmaya zorladığında ısrar etmek eğilimindedir.

bugün dünyadaki hiçbir toplumda yaşam hakkı yoktur, geçmişte de olmamıştır (hindistan'daki jainizm az sayıdaki istinadan biridir.) kesmek için besi hayvanı yetiştiririz, ormanları yok ederiz; akarsu ve gölleri hiç balık yaşayamayacak kadar kirletiriz; spor olsun diye geyik, kürkü için leopar, gübre yapmak için balina öldürürüz; yunusları dev balık ağları içine hapsedip soluksuz bırakırız; fok yavrularını sopayla öldürürüz ve her gün bir canlı türünün soyunun tükenmesine sebep oluruz. tüm bu hayvanlar ve bitkiler bizim kadar canlıdır. sözümona korunan yaşam değil, insan yaşamıdır.

cicero: ahlaken doğru olan her şey şu dört olgudan birinden kaynaklanır: gerçeğin tam olarak algılanması ya da zihinde geliştirilmesi; ya da her insanın hakkını aldığı ve bütün yükümlülüklerin sadakatle yerine getirildiği örgütlü toplumun korunması; ya da soylu ve yenilmez bir ruhun yüceliği ve gücü; ya da her sözde ve işte düzen ve itidalin getirdiği dinginlik ve öz denetim.

gandhi: şiddete başvurmama dersini, karımı kendi isteğime göre yoğurmaya çalıştığım sırada ondan öğrendim. onun, bir yandan benim irademe karşı kararlı direnişi, diğer yanda benim aptallığımın sebep olduğu eziyet karşısındaki sessiz boyun eğişi, sonunda kendimden utanmama sebep oldu ve beni, onu yönetmek üzere doğduğuma inanma aptallığından kurtardı.

gandhi bile, bağlı oldukları davranış kuralları o kadar yüce olmayanlar karşısında, şiddeti dışlama kuralını savunmanın gerekleriyle bağdaştırmakta zorluk çekiyordu: "ben kendi yaşam felsefemi öğretmek için gerekli niteliklere sahip değilim. ancak, benimsediğim felsefeyi uygulayabilmek için gereken niteliklere sahibim. ben.. düşüncede, sözde ve eylemde bütünüyle doğru ve bütünüyle şiddeti dışlayan ama ideal olana hiçbir zaman ulaşamayan bir insan olmak için uğraşan zavallı bir ruhum."

konfüçyüs: iyiliğe iyilikle, kötülüğe adaletle karşılık verin.

dwight eisenhower: savunma harcamalarında karşılaşılan sorun, dışarıdan korumaya çalıştıklarınızı, içeriden yıkmadan ne kadar ileri gidebileceğinize karar vermektir.

gottfried wilhelm leibniz: tanrı'nın eserlerinin evrensel güzelliğini ve kusursuzluğunu kendi bütünlüğü içinde kavrayabilmek için, tüm evrenin sürekli ve tamamen özgür bir ilerleme içinde olduğunu fark etmeliyiz. sonsuz boşlukta her zaman, uyanma zamanı henüz gelmemiş, uykuda olan şeyler vardır.

albert einstein: yaratıklarını ödüllendiren ve cezalandıran ya da bizde olduğu gibi bir iradeye sahip olan bir tanrı düşünemiyorum. ben aynı zamanda kişinin fiziksel ölümünden sonra da yaşayacağını düşünmediğim gibi düşünmek de istemem. bırakalım zayıf ruhlar korkudan ya da saçma bir bencillikle böylesi düşünceleri benimsesinler. hayatın sonsuzluğunun gizemi ve bu dünyanın olağanüstü yapısını bir an için olsun görebilmek; bunun yanı sıra kendini doğada gösteren akıl'ın çok küçük de olsa bir bölümünü anlayabilmek için verilen direşken uğraş benim için yeterlidir.

thomas jefferson, insanlar eğitilmedikçe demokrasinin mümkün olmayacağını söylemişti.

gılgamış projesi

yuval noah harari

insanlığın çözülemez görülen tüm problemleri içinde özellikle biri hem en ilginç, hem en önemli hem de en can sıkıcı olanıdır: ölüm.

geç modern çağa dek çoğu din ve ideoloji, ölümün kaçınılmaz kaderimiz olduğunu kabul etti. dahası çoğu inanç, ölümü hayattaki asıl anlam kaynağı olarak gördü.

islam'ın, hristiyanlığın veya eski mısır dininin ölümün olmadığı bir dünyada var olduğunu hayal etmeye çalışın. bu akımlar insanlara ölümü yenmekten ve bu dünyada sonsuza dek yaşamaya çalışmaktansa, ölümle uzlaşmalarını ve umutlarını ölümden sonraki hayata taşımaları gerektiğini öğütlemiştir. bu mantığa göre en sağlıklı zihinler ölüme anlam katan, ölümden kaçmaya çalışmayanlardır.

bu, bize kadar ulaşmış en eski mit olan gılgamış destanı'nın da temasıdır. hikayenin kahramanı, dünyanın en güçlü ve becerikli adamı olan uruk kralı gılgamış'tır. dünyadaki herkesi yenebilen bu kralın en iyi arkadaşı olan enkidu bir çarpışmada ölünce, gılgamış arkadaşının bedeninin yanına oturur ve günler boyunca onu inceler; ta ki arkadaşının burun deliğinden bir kurtçuğun çıktığını görene kadar.

şiddetli bir korkuya kapılan gılgamış asla ölmemesi gerektiğine karar verir. ölümü yenmenin bir yolunu mutlaka bulacaktır. gılgamış evrenin sonuna doğru bir yolculuğa çıkar, bu yolda aslanları öldürür, akrep adamlarla savaşır, alt dünyaya giden yolu bulur, urshanabi'nin taştan devlerini parçalar, ölüler ırmağının denizcilerini alt eder ve nihayet ilk tufandan kurtulabilen utnapishtim'i bulur. ama yine de amacına ulaşamaz, eve eli boş ve her zamanki kadar ölümlü olarak döner; fakat yeni bir fikir edinmiştir. gılgamış, tanrının insanları yarattığında ölümü kaçınılmaz bir kader olarak verdiğini ve insanların bununla yaşamayı öğrenmesi gerektiğini öğrenmiştir.

ilerlemeciler bu kaderci tavrı benimsemezler. bilim insanları için ölüm kaçınılmaz bir kader değil sadece teknik bir problemdir. insanlar tanrı öyle buyurduğu için değil kalp krizi, kanser, enfeksiyon gibi pek çok teknik sebepten ölmektedir. her teknik problemin de teknik bir çözümü vardır. eğer kalp teklerse bir elektroşokla tekrar harekete geçirilebilir veya yeni bir kalple değiştirilebilir. kanser vücutta ilerlerse ilaçlar veya radyasyonla yok edilebilir. bakteriler yayılırsa antibiyotikle kontrol altına alınabilir. belki şu an tüm teknik sorunları çözemiyoruz ama çare bulmak amacıyla uğraşıyoruz. en zeki olanlarımız ölüme anlam katmakla uğraşmıyor. bunun yerine hastalık ve yaşlılığa neden olan fizyolojik, hormonal ve genetik sistemleri inceliyor ve yeni ilaçlar, devrim niteliğinde yeni tedaviler ve yapay organlar üreterek yaşamımızı uzatmaya ve bir gün ahiret yolculuğunu ortadan kaldırmaya çabalıyorlar.

yakın zamana kadar bilim insanlarının veya başka hiç kimsenin bu kadar açık konuştuğunu duyamazdınız. "ölümü yenmek mi? ne kadar anlamsız bir söz! biz sadece kanseri, tüberkülozu ve alzheimer'ı tedavi etmeye çalışıyoruz." derlerdi. insanlar ölüm konusunu açmamaya çalışırdı çünkü ölümü yenme hedefi çok uzaktı. neden gereksiz beklenti yaratsınlar ki? oysa şimdi bu konuda daha açık konuşabileceğimiz bir noktadayız. 
bilimsel devrim'in en önemli projesi insanlığa ebedi yaşam imkanı sunmaktır. ölümü ortadan kaldırmak şimdilik uzak bir hedef bile olsa daha şimdiden birkaç yüz yıl önce düşünülemez kabul edilen pek çok şeyi başardık.

1199'da ingiltere kralı aslan yürekli richard sol omzundan bir okla vurulmuştu, bugün olsa hafif yaralandı derdik; ama 1199'da, yani antibiyotiklerin, etkili sterilizasyon yöntemlerinin olmadığı çağda, bu küçük yara enfeksiyon kaparak kangrene dönüştü. 12. yüzyıl avrupa'sında kangreni durdurmanın tek etkili yolu etkilenen uzvu kesmekti; ama enfeksiyon omuzda olduğunda imkansızdı. kangren, richard'ın vücuduna yayıldı ve kimse krala yardım edemedi. iki hafta sonra acılar içinde öldü.

19. yüzyıl gibi yakın bir tarihte, en iyi doktorlar bile enfeksiyonu nasıl önleyeceklerini ve dokulardaki çürümeyi nasıl durduracaklarını biliyorlardı. sahra hastanelerinde, doktorlar basit yaraları olan askerlerin bile el ve ayaklarını kangren korkusuyla hemen kesiyorlardı. bu da diğer tıbbi operasyonlar gibi (örneğin diş çekme) anestezi kullanılmadan yapılıyordu.

ilk anestetikler olan eter, kloroform ve morfin, batı tıbbında ancak 19. yüzyılın ortalarından itibaren düzenli olarak kullanılmaya başlandı. kloroformun icadından önce yaralı uzuv kesilirken, dört asker de yaralı arkadaşlarını kollarından ve bacaklarından tutuyorlardı. waterloo savaşı'ndan (1815) sonraki sabah, sahra hastanelerinin yanında bolca kesilmiş kol ve bacak görülmüştü. o günlerde orduya yazılmış kasaplar ve marangozlar genelde tıbbiyede hizmet veriyorlardı. cerrahi sadece bıçak ve testere kullanabilmeyi gerektiriyordu.

waterloo'dan bu yana geçen iki yüz yılda tüm bunlar inanılmayacak ölçüde değişti. haplar, enjeksiyonlar ve karmaşık ameliyatlar bizi bir zamanların kaçınılmaz ölüm cezası anlamına gelen pek çok hastalık ve yaralanmadan kurtarabiliyor, aynı zamanda pek çok günlük acı ve ağrıdan da koruyorlar. oysa modern öncesi insanlar bunları yaşamın bir parçası olarak kabul etmişti. ortalama yaşam süresi tüm dünyada 25-40'tan 67'ye, hatta gelişmiş ülkelerde 80'lere fırladı.

en çok çocuk ölümleri geriledi. 20. yüzyıla kadar tarım toplumlarındaki çocukların ortalama üçte biri yetişkinliğe asla ulaşamıyordu, çoğu da difteri, cüzzam ve çiçek gibi çocukluk hastalıkları sebebiyle ölüyorlardı. 17. yüzyıl ingiltere'sinde her bin yeni doğandan 150'si ilk yılları içinde, çocukların üçte biri de on beş yaşına gelmeden hayatını kaybediyordu; bugünse bin ingiliz bebeğinden ilk yılda sadece 5'i, 15 yaşından önce de sadece 7'si ölüyor.

bu rakamların ne anlama geldiğini tam olarak anlamak için istatistikleri bir kenara koyup bazı hikayelere odaklanmalıyız. ingiltere kralı i. edward (1237-1307) ve karısı kraliçe eleanor (1241-1290) iyi bir örnektir. çocukları, orta çağda mümkün olabilecek en iyi koşullarda büyüyor ve en iyi şekilde besleniyordu. saraylarda yaşıyor, istedikleri kadar gıda tüketebiliyorlardı, sıcak tutan kıyafetleri vardı, yakacakları boldu, mümkün olan en temiz sudan içiyorlardı, bir hizmetliler ordusu onlara hizmet ediyordu ve en iyi doktorlar da emirlerindeydi. kayıtlar kraliçe eleanor'un 1255'le 1284 arasında 16 çocuk doğurduğunu yazar:

1. adı bilinmeyen bir kız çocuğu 1255'te doğumda öldü.
2. catherine adında bir kız çocuğu 1 ya da 3 yaşında öldü.
3. joan, diğer bir kız çocuğu 6 aylıkken öldü.
4. john adında bir erkek çocuğu 5 yaşında öldü.
5. henry, 6 yaşında öldü.
6. eleanor adlı kız çocuğu 29 yaşında öldü.
7. adı bilinmeyen başka bir kızı 5 aylıkken hayatını kaybetti.
8. joan 3,5 yaşında öldü.
9. alphonso 10 yaşında öldü.
10. margaret 58 yaşında öldü.
11. berengeria isimli bir kız çocuğu 2 yaşında öldü.
12. diğer bir adı bilinmeyen kızı doğumdan kısa süre sonra öldü.
13. mary adlı kızı 53 yaşında öldü.
14. adı bilinmeyen bir erkek çocuğu, doğumdan hemen sonra öldü.
15. elizabeth 34 yaşında öldü.
16. edward adında bir oğlan çocuğu.

en gençleri olan edward, çocukluğun tehlikeli yıllarında hayatta kalabilen ilk erkekti ve babasının ölümünden sonra kral ii. edward olarak ingiliz tahtına çıktı. başka bir deyişle, eleanor'un bir ingiliz kraliçesinin en önemli görevi olan kocasına bir veliaht verebilmesi için 16 kez doğurması gerekmişti. ii. edward'ın annesi muhtemelen olağanüstü sabırlı ve dayanıklı bir kadındı. edward'ın kendisine eş olarak seçtiği fransız isabella ise öyle değildi. isabella, edward 43 yaşındayken onu öldürdü.

bilebildiğimiz kadarıyla eleanor ve i. edward sağlıklı bir çiftti ve çocuklarına herhangi bir ölümcül genetik hastalık geçirmediler. ama 16 çocuklarından 10'u (%62) çocukluklarında öldü, sadece 6'sı 11 yaşını geçebildi ve sadece 3'ü (yalnızca %18) 40 yaşını geçebildi. bu doğumlara ek olarak, eleanor'un muhtemelen düşükle sonuçlanan hamilelikleri de oldu. edward ve eleanor ortalama her üç yılda bir çocuk kaybettiler, arka arkaya on çocuk. günümüzde bir ebeveynin böyle bir kaybı anlaması veya hayal edebilmesi mümkün değildir.

gılgamış projesi, yani ölümsüzlük arayışı ne zaman sonuçlanacak? yüz yıl mı? beş yüz yıl mı? belki bin yıl? insan vücuduyla ilgili daha 1900'de bile bugüne kıyasla ne kadar az şey bildiğimizi ve bir yüzyılda ne kadar çok şeyi öğrendiğimizi düşündüğümüzde, iyimser olmak için elimizde çok sebebimiz var. genetik mühendisleri yakın zamanda caenorhabditis elegans adlı kurtçuğun ortalama yaşam süresini altı kat uzatmayı başardılar. aynısını homo sapiens için de yapabilirler mi?

nanoteknoloji uzmanları, milyonlarca nanorobottan oluşan biyonik bir bağışıklık sistemi geliştiriyorlar. bu sistem vücutlarımıza girerek tıkanmış kan damarlarını açacak, virüsler ve bakterilerle savaşacak, kanserli hücreleri ortadan kaldıracak, hatta yaşlanmayı bile tersine çevirecek. bazı ciddi akademisyenler 2050 yılı itibariyle bazı insanların "yaşlanmaz" (ölümcül bir darbe almazsa) olacağını ileri sürüyor.

gılgamış projesi başarıya ulaşsın ya da ulaşmasın, tarihsel bir perspektiften bakıldığında, daha şimdiden çoğu geç modern çağ dinlerinin ve ideolojilerinin ölümü ve ölümden sonraki hayatı hikayelerinden çıkarmış olması çok çarpıcıdır.

18. yüzyıla kadar dinler ölümü ve ölümden sonraki yaşamı hayatın asıl anlamı olarak gördüler. 18. yüzyıldan itibaren ise dinler ve liberalizm, sosyalizm ve feminizm gibi ideolojiler ölümden sonraki hayatla ilgilenmez oldu. bir komünist öldükten sonra tam olarak ne olur? ya da bir kapitalist? veya bir feminist? bu sorunun cevabını manc'ın, adam smith'in veya simone de beauvoir'ın eserlerinde aramak boşunadır.

ölüme hâlâ iyi kötü merkezi bir rol biçen tek ideoloji milliyetçiliktir. özellikle de şiirsel ve romantik anlarında milliyetçilik, ulusu için ölenlerin her zaman kolektif hafızada yaşatılacağını iddia eder ama bu iddia o kadar hayalidir ki, çoğu milliyetçi bile bunun karşısında ne yapacağını bilemez.