20.09.2021

din

albert einstein

ilkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası, az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar birtakım işler yapmayı, kurbanlar vermeyi düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur.

çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir ya da politik gücü elinde tutan sınıfla din adamları sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

insanın ahlaksal davranışı, başkalarının acısını paylaşmasına, eğitime ve toplumsal ilişkilere etkin olarak bağlanmalıdır. bu davranışın dinsel bir temele hiç de ihtiyacı yoktur; insanların yalnız ölümden sonraki ceza korkusu ve ödül umudu ile kendilerini tutabileceklerini düşünmek insanlık için hiç de övünülecek bir şey değildir.

işte bu nedenlerden ötürü dini kurumların niçin bütün çağlarda bilimle savaştığını ve bilimden yana olanlara işkence ettiğini anlamak kolaydır.

fıkra

anonim

dört çocuk babası, tecrübeli bir hekim seyahate çıkıyordu, meslektaşlarından biri sordu:

"nasıl doktor, çocukları bıraktığına üzülüyor musun?"

"yo.. hepsi de okuldalar maşallah."

"isimleri neydi?"

"fuat, sedat, reşat, cihat."

"beşinci bir oğlun olsa, adını ne koyacaksın?"

doktor sakin sakin gülümsedi:

"imdat!"

**

ayakta duramayacak kadar körkütük sarhoş, otelin kapısından büyük üniforması sırtında çıkan amirale seslendi:

"baksana kuzum, bana şuradan bir taksi çağırıver."

"sen karşındaki adamın amiral olduğunun farkında değilsin galiba."

sarhoş gevrek gevrek güldü:

"ne kızıyorsun canım, o halde bir gemi çağır."

**

çiftçinin biri sırtında bir gübre çuvalı taşıyarak tımarhanenin önünden geçiyordu. delilerden biri adama takıldı:

"nedir sırtındaki?"

"gübre."

"ne yapacaksın gübreyi?"

"çileklerime koyacağım."

deli içini çekti:

"biz çileği kaymakla yeriz; gene de adımız deliye çıkmıştır."

**

camide hoca vaaz veriyordu:

"ey müslümanlar; bir yer vardır ki zengin, fakir, genç, ihtiyar, gamlı, kederli giren şen ve bahtiyar çıkar; neresidir orası bilin bakalım."

bektaşi arka sıralardan seslenir:

"bilirim hoca efendi; meyhane."

**

yaşlı adam oğlunun çalıştığı daire müdürüne geldi:

"affedersiniz müdür bey, oğlumu görmek istiyorum."

müdür cevap verdi:

"oğlunuz bugün gelmedi. cenazenizde bulunmak için izin almıştı."

**

iki pul meraklısı, üzerinde stalin'in resmi bulunan yeni bir puldan bahsediyorlardı. içlerinden biri:

"bu pullar iyi yapışmıyor" diye şikayet etti.

öteki cevap verdi:

"pulların hiçbir kusuru yok. halk, pulların ters tarafına tükürüyor da onun için yapışmıyor."

**

iki evli arkadaş geç vakit eve dönüyorlardı. biri sordu:

"böyle gece eve geç gidince karına ne diyeceğini hiç düşünmez misin?"

"düşünmem. karım şimdi ya uyuyordur, ya uyanıktır. uyuyorsa mesele yok; uyanıksa onun bana ne diyeceğini düşünürüm.

**

bektaşiye:

"cehennem yedi kattır" demişler, "birinci katında binamazlar yanacak, ikinci katında küfürbazlar, üçüncü katında kumarbazlar yanacak, dördüncü katında.."

bektaşi hemen atılmış:

"uzatma be imanım" demiş, "yanmayan yeri var mı şunun, sen ondan haber ver."

**

dalgınlığıyla ünlü bir biyoloji profesörü, öğleden sonraki dersinde elindeki bir paketi büyük bir dikkat ve itina ile çözüp açarken bir yandan da öğrencilere teşrih için hazırlanmış kurbağalar göstereceğini söylüyordu. fakat paketi açtığı zaman içinden kesilip biçilmiş kurbağa vücutları yerine iki sandviç, iki turp, bir muz ve bir tane de haşlanmış yumurta çıktı. profesör şaşkın şaşkın başını kaşıyarak şöyle mırıldandı:

"fakat ben öğle yemeğimi yemiştim. bu da nerden çıktı?"

**

“akşamleyin büfeye iki elma koymuştum. şimdiyse orada bir tane var; söyle bakalım selim, nasıl oldu da orda bir tane elma kaldı?”

selim: "çok karanlık olduğu için onu görememişim anneciğim!"

**

meşhur fransız romancısı balzac çok oburdu. bir gün arkadaşlarından biri onu lokantada, önünde iri bir tavuk olduğu halde gördü:

"bunu herhalde yalnız yemeyeceksiniz?"

aldığı cevap şu oldu:

"tabii ki hayır, bezelyeleri bekliyorum."

**

doktor sabahleyin yataktan kalktı, başı ağrıyordu. üzerinde bir kırgınlık vardı. gerinerek aynanın karşısına geçti, diline baktı, bembeyazdı. aynadaki aksine seslendi:

"hastam olsaydın müshili dayardım; ama ne çare ki hastam değilsin."

**

polis almak için imtihan yapılıyordu. tecrübeli komiser adaylara sordu:

"bir kalabalığı dağıtmak için ne yaparsınız?"

herkes cevaplar verdi ve sıra yahudi gencine geldi:

"derhal fakirler yararına yardım toplamaya başlarım."

**

doktor hasta kadını muayene etmiş, kocasıyla konuşuyordu:

"eşinizde önemli bir hastalık yok; sıkıntısı yaşının ilerlemesinden geliyor."

"aman doktor bey; ne olur bunu siz kendisine anlatın."

**

berlin'in sovyet işgali altındaki kısmında yaşayan biri, papağanını kaybetmişti. ilgili makamlara başvurarak kuşun bulununca kendisine iade edilmesini rica etti. bunun için de bir kağıda papağanın neye benzediğini yazdı. altına da şu sözleri ekledi:

"papağanın söyleyeceği şeylerden mesul değilim. söyleyeceği şeyler sahibinin değil, kendi fikirlerinin mahsulüdür." 

ambalaj

elfriede jelinek

bütün satıcılar bilir: önemli olan ambalajdır.

insan her zaman en azından ilk üç içinde olmalı; arkadan gelenlerin yeri her zaman çöp tenekesidir.

sanatın kriteri ölçülemez olan, tartılamaz olandır.

insan ancak gerçekliğin yakasını bırakıp yolunu zevk imparatorluğuna düşürdüğünde en yüksek değere ulaşır.

modern vagonlara bir kez binmişsen eğer, bir sonraki durağa kadar içerde kalmak zorundasın.

insan elde ettiğini elinde tutmalı. elde edeceğinin kalite açısından bekleneni verip veremeyeceğini kim bilebilir?

sanatçı gerçeğin acı veren yolunu izler, kuralların yoluna sapmaz.

cinselliğin aşağılamaları yerine sanatın zirvesi tercih edilmeli. sanatçının, genelde dizginlenmesi imkansız diye bilinen cinselliği unutması gerekir. eğer bunu yapamıyorsa sıradan bir insan demektir; ama sanatçı sıradan insan olamaz. yoksa kutsallık katına erişemez. ne yazık ki sanatçıların yaşamöyküleri -ki en önemli şeydir bu- çoğu kez başrol oyuncularının cinsel arzu ve hileleriyle doludur. bunlar, sanki katıksız ahengin, ancak cinselliğin gübre yığını içinde yetiştiği yönünde yanlış bir izlenim verir.

sonsuz hayat

dostoyevski

yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

evlilik bütün onurlu, gururlu varlıkların, bütün bağımsızlıkların manevi ölümü demektir.

temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

aptallıkta aşırılık vardır, aşırılıksa her zaman merak uyandıran bir şeydir.

masum boş inanç diye bir şey yoktur. boş inançlar, elbette eskimiş şeylerdir ve yok edilmeleri gerekir. değerli zamanlarımızı harcamaya değmez onlara. dünyada ne çok zaman harcanmıştır bu boş şeyler için. insanoğlu zekasını daha gerekli şeylere yönlendirebilir.

insanoğlunun mutluluğa olduğu kadar felaketlere de ihtiyacı vardır.

en sefil, en sıradan birine demir yolu bileti satmak gibi bayağının bayağısı bir görev verin. bilet almaya gittiğinizde, size gücünü göstermek için, bu sefil yaratık bir anda size sanki jüpiter'miş gibi bakma hakkını görür kendinde.

çıplak gerçekliğin her zaman sarsıcı bir yanı vardır.

hayattayken neredeyse bir deha olarak görülen bütün vasat yetenekli baylar, ölümleriyle birlikte hiçbir iz bırakmadan kaybolur; hatta kimi kez yaşarken bile, yerlerini alacak yeni kuşağın orada burada uç vermeye başlamasıyla akıl sır ermez bir şekilde unutulur, küçümsenirler.

yoksunluğundan dolayı ardından gözyaşı dökeceğimiz yeni hiçbir şey yok dünyada.

rubailer

ömer hayyam



testiyi tutan ile kavrayanın tası
ayıp olur dönmezse mescide arkası
sen kupkuru sofusun, ben sırsıklam ayyaş
kurunun mu kolaydır, yaşın mı yanması

gerçi biz bir kez daha gitmiştik camiye
ama tanrı da bilir içyüzünü, niye
vaktiyle oradan bir kilim yürütmüştük
çok eskidi de o, değiştirelim diye

zahit gibi görünsen, gönlün rezilse boş
gösterişin -seni herkes dindar bilse- boş
cübbeye bürünmüşsün sofular misali
eğer ki tanrı senden razı değilse, boş

türlü çözüm tekkede, lafsa medresede
aykırı düşer aşk, bunun ikisine de
ister müftü olsun, ister şehir vaizi
dili tutulur, o aşk denen mahkemede

nerde temiz âşıklar, uyanık gönüller
nerde bir amaç için yanıp tutuşan er
-kendi kaygılarının kulu olmuş herkes-
yeryüzünde tanrı'nın tek kulunu göster

nice zaman geçecek, dünya hep duracak
bizim ne adımız ne sanımız kalacak
biz gelmeden önce de bir eksiği yoktu
bizden sonra da bir eksiği olmayacak

merak

tom robbins

evren örgütlü bir anarşidir.

evcillik bir hayvanın ruhunu sindirir. pantolonumun ağı yerine avını koklayan, mutfağımdaki bir kutuya değil de çimenlerin içine sıçan şeye saygı duyarım.

fransızlar bir ilişkinin en güzel yanının merdivenleri çıkmak olduğunu söylerler. arzulamak neredeyse her zaman doyumdan daha nefes kesicidir.

doğru şekilde kullanıldığı takdirde, dil insanın yaşamında ihtiyaç duyduğu tüm düzeni sağlayabilir.

hiçbirimiz evrenin kıçındaki sivilce olmaktan daha önemli değiliz.

siyaset insanların birine kendi iradesini zorla kabul ettirmek için büyük miktarda para ödedikleri durumdur. siyaset sadomazoşizmdir.

merak onu öldürmeden önce, kedi yüzlerce meraksız köpekten daha fazla şey öğrenir.

hayat

giorgio agamben

aklımızın üzerinde salındığı dipsiz kuyu, zorunluluğun değil, arıziliğin ve kötülüğün sıradanlığının kuyusudur. insan bir tesadüften ötürü suçlu ya da masum olamaz; sokakta muz kabuğuna basıp kaydığımız zamanlardaki gibi, sadece utanç duyar. bizim tanrımız mahcup bir tanrıdır. ama nasıl her titreyiş tiksinmenin nesnesiyle girilen gizli dayanışmayı ifşa ediyorsa, utanç da duyulmamış olanın işaretidir; insanın kendisine korkutucu bir biçimde yakın olduğunu gösterir. sefalet duygusu, kendisiyle baş başa kalan insanın son utancıdır; tıpkı tesadüfün, insanlığın kaderini etkileyen biricik insani gayelerin artan ağırlığını gizleyen maske olması gibi.

barış işareti yoktur, daha doğrusu olamaz; çünkü gerçek barış, tüm işaretlerin tüketildiği yerde olabilir ancak. insanlar arasındaki her mücadele aslında bir tanınma mücadelesidir ve böyle bir mücadelenin ardından gelecek barış, karşılıklı kırılgan bir tanımayı kurumsallaştıran bir uzlaşımdan ibarettir. böyle bir barış, her durumda devletlerin ve hukukun barışıdır, ki bu da savaştan gelir ve savaşla son bulur.

diktatör

elias canetti

diktatörlüklerin prestijinin büyük bir kısmı, yoğunlaşmış gizlilik iktidarlarının olmasına dayanır. demokrasilerde bir giz pek çok insan arasında dağılmıştır ve gizin iktidarı da bu yüzden zayıflar. insanlar tepeden bakarak her şeyin konuşularak paramparça edildiğini, herkesin sözünü söyleyebildiğini, söze karışabildiğini ve her şeyin önceden bilindiği için hiçbir şeyin yapılmadığını söylerler. bu şikayetler yüzeysel olarak kararlılık yoksunluğuna, gerçekte ise gizlilik yoksunluğuna denk düşer.

insanlar yeni ve heyecan verici olduğu ve onlara otoriterce sunulduğu sürece pek çok şeye katlanırlar. insanın kendisi hiçbir şeyse, iktidarın kucağına düşmekten anlaşılmaz bir kölece zevk alır. insanlar ne olacağını da bunun ne zaman olacağını da bilmezler; diğerlerinin canavarla karşılaşmada bir öncelikleri olabilir. boyun eğerek, titreyerek bekler ve kurban seçilmeyi umarlar. bu tutum gizin yüceltilmesine yol açar. her şey gizin kutsallaştırılmasına tabi kılınmıştır. volkan patlamasının vahşi birdenbireliği içinde, beklenmedik ve karşı konulmaz bir biçimde olduğu sürece, ne olduğu o kadar önemli değildir.

gece

lale müldür



gece
yitik adalar boyunca uzanıyor karanlık deniz
bir martı yitirilmiş bir şeyi umarsızca belli belirsiz
ışık kulelerine yaklaşıp kaçan kanatlı hayvanlar gecede
kahkahalarla sarsılan bir ses. adacıklardayız hepimiz
gözetleme kulelerinde. bir yağmur kuşu, seyrek, siyahçıl, tedirgin
karanlığın içinden geçen bir tren, tek boynuzlu bir at içinde
öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden
bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri
dökülen inci seslerini belki de
yitikgillerden bir şey, ele geçirilen ve hemen kaybolan
bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan
yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde
göksel bir şey sıyırıp geçen bizi
ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi

18.09.2021

uzun lafın kısası

karl marx: 
emek bütün zenginliklerin ve kültürün kaynağıdır.


jean baudrillard: kitlelerin yazabilecekleri bir tarihleri yoktur. ne gelecekleri ne de geçmişleri vardır.

julien hugsley: zincirin en tehlikeli halkası itaattir.

chamfort: kamuya malolmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir.

robert walser: her halükarda bir erkek için dünyadaki en öğretici şey kadınlardır.

j.d. salinger: bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. ama öylesi pek bulunmuyor.

marquis de sade: davranışın senin basitliğine kurulmuş bir tuzaktır.

ilhan selçuk: anadolu çocuklarını küçük yaştan devşirip kuran ve hafız kursuyla imam ve hatip turnikesinden geçiremediği gün, şeriatçının siyasal tabanı eriyecektir.

stendhal: başkasına şöyle bir dokunup geçen şey beni ölesiye yaralar.

stefan zweig: dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

abbe pierre/albert jacquard: tiranın esas özelliği düşünmeyi engellemesidir.

victor hugo: işini bilirliğin bulunduğu yerde mutlaka küçüklük vardır. yani, işini bilir kişiler demek, pespayeler demektir.

17.09.2021

din şurası

ilhan selçuk

cumhuriyet tarihinde ilk din şurasının çalışmaları ankara'da sürüyor. başkentte düzenlenen din şurası'nın adı yerli yerine oturmamış. "islam şurası" mı denmeliydi? çünkü bu şura, anadolu'daki çeşitli dinlere ve mezheplere açık değil, kapalı. ama "islam şurası" da olmaz. çünkü alevilere kapalı. en iyisi, bu şura'ya "sünni şurası" adının verilmesiydi, yakışırdı. din şurası'nda kadın da yok.

alevi yok, kadın yok; diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanı ve başbakan'ın katılımıyla din şurası'nı açıyor; adımız da laik devlete çıkıyor.

diyanet işleri başkanı mehmet nuri yılmaz diyor ki:

"ateizmi devlet ideolojisine dönüştürmüş rejimler çöktü."

batı kendi içinde bu sorunu yaşıyor; ama biz islam dünyasına bakalım: açlık, sefalet, rezillik, kölelik, gerilikten gayrı ne var?

din şurası sonuçlandı.

şura kararlarından en ilginç olanlarının altını çizen bir özet:

- din görevliliğinin cazip hale getirilmesi için din görevlilerinin maddi durumları düzeltilmeli.

- cezaevi, ıslahevi, hastane gibi yerlerde yapılan "irşad" (yol gösterme) hizmetlerinin yasal bir dayanağa kavuşturulması için çalışılmalı.

- diyanet işleri başkanlığı'nın özel radyo ve televizyon yayınlarına başlaması gerekir; yayınlara geçinceye kadar yasal düzenlemeler yapılırken yeterli teknik eleman ve program uzmanları yetiştirilmeli.

- dini öğretim veren orta ve yükseköğretim kurumlarında uygulamaya ağırlık verilmesi.

- zorunlu eğitimin 8 yıla çıkarılması halinde kuran kurslarının zarar görmemesi için 222 sayılı ilköğretim kanunu'nun değişiklik yapılmasına ilişkin yasa tasarısında kuran kurslarının zorunlu eğitimden sayılmasının sağlanması.

- camisi olmayan köy ve mahallelere ilgili devlet kuruluşları ve belediyelerce cami yaptırılmalı; imar planlarında bu konuda değişiklik sağlanmalı.

- isteyenlerin resmi nikahlarının müftüler tarafından kıyılması.

- çalışanların cuma namazlarını kılabilmeleri için mesai saatlerinde düzenleme yapılması.

- yeni imam-hatip liselerinin açılması.

ne istiyor diyanet işleri başkanlığı'nın düzenlediği 1. din şurası? resmi nikah dini nikaha çevrilsin, kuran kursları 8 yıllık ilköğretim yerine sayılsın, orta ve yükseköğretim kurumlarında din eğitimi uygulamalı olsun, diyanet işleri başkanlığı, cumhurbaşkanlığı'na bağlı özerk bir konuma kavuşsun.

şeyhülislamlık ihdası mı?

dinde devletçilik, gide gide şeriatçılığın cumhuriyet türkiyesi'ndeki yatırımına dönüştü.

abiler

nilüfer kuyaş

öyküyü kendisinden dinledim. 1969'da tös genel kurulu kayseri'de yapılıyor. ülkücüler binayı basıyorlar. dükkanları, vitrinleri kırıp döküyorlar. zavallı aktar. esans da satar, kitap da, defter de. ne yapsın? taşra böyledir. oradan bir zavallı kadın geçiyor. konsomatris. bunlar pek dışarıya çıkmazlar. çalıştıkları bara giderler; sonra otelde otururlar. buncağız sıkılmış, biraz dolaşmaya çıkmış. güruh ona saldırıyor. çırılçıplak soyacaklar. "abiler" diyor konsomatris, "beni öldürün; bana bunu yapmayın."

işte, demişti ece ayhan, mor külhani şiirindeki "abiler" oradan gelir. ama ben orada bırakmıyorum tabi, diye de eklemişti.

"türkiye'de her şeyi bu 'abiler' ile anlatabilirsin."

içimizdeki zulümdür o abiler. içimizdeki eşitsizlik. içimizdeki öfke. içimizdeki nefret. düşene vurma güdüsü. çok ezilmişizdir; daha çok ezmemiz gerektir. ece'nin başkaldırısının özetidir bu. o içimizde, derimizin altında yaşıyordu. zulmün ortasında.

genç kaymakam unutmamıştı kayseri'de gördüğü olayı. hani, enis batur demişti, "kediler krallara bakabilir." diye! ece'nin durumu da biraz öyle: kaymakamlar konsomatrislere bakabilir. şairler abilere seslenebilir. zulüm sonsuz. aşağılama sonsuz. nabızlı bir beklenti: en kötü olan en olanaklıdır.

çocukken çanakkale'de gördüğü bir başka sahneyi daha unutmuyor: halk eczaneye girerken ayakkabılarını dışarda bırakırmış. meğer eczane sahibi aynı zamanda oranın kızılay başkanı. eczaneyi devlet kapısı zannediyor zavallılar.

devlet de bir kötülüktür. ama, birçokları gibi zorunlu bir kötülük. devlet olmasa ne yapardık? devlet, abilerin örgütlenmesidir. sırasında baba da olurlar. halbuki oğullar -ya da kızlar- "oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidirler."

evet, türkiye'de her şeyi bu abiler ile anlatabilirsin. "boyayalım mı abiler?"

güruha abiler diye yalvaran o zavallı kadının, ezilenin, aşağılananların yerine koyuyor kendini şair. şirini onun gözüyle, onun bakış açısından kuruyor, onu seçiyor, oraya yerleşiyor. gözünü kırpmadan bakıyor zulme.

bizim zulmümüz boldur.

biz yıkımda, acıda, mutsuzlukta rahatız. neden öyleyiz? belki mutluluğun ne kadar geçici ve kırılgan, umutların nasıl ölümlü olduğunu fazlaca iyi biliyoruz. hayat tatmin olmayan, doymak bilmeyen arzuların çölü.

gönül yık, ağaç yak, şehir yok et, can acıt, kanda yürü. işte, daha rahatsın. bu cehennem senin! burada her şey kesin. acıda buluş. kötülük et. aşağıla. vur. çiğne. aldat. nefret et. kendi hamurundasın. derimizin hemen altında. bilincimizin en altında. yumuşak karnımızda. ölümcül topuğumuzda. şairin yuvası.

şair hiç gocunmadı oraya yerleşmekten. izledi, anladı, meydan okudu. öyle seçti. tarihi örtündü. herkes yapamaz. kendi deyimiyle, maça ister. o biliyordu neden böyle olduğumuzu. çırılçıplak soymak için üzerine güruhun saldırdığı kadının yerine kendini koyarak şiir yazması bundan. o kadını ve benzerlerini giyindi. bizi soydu. derimizin altından seslendi bize. içimizdeki zulmü konuşturdu. neden böyle olduğumuzu biliyordu.

ben hala soruyorum. neden böyleyiz? kayseri'deki olayın yansıttığı kötülük, nefret, öfke, yıkıcılık, acımasızlık, açgözlülük ya da yıllar sonra sivas'taki gözüdönmüşlük, toplumun üzerinde oturduğu temeldir, bir yanıyla. bunu biliyorum. iliklerimde biliyorum. karşı konulmaz bir bilgi bu. edinilmiş bilgi değil. kendini dayatan, benliğimi istila eden bir bilgi. kötülüğün bilgisi.

cennet

charles bukowski

insanlar önemsiz. bir sineğe bile işemem onlar için.

geri zekalılar cennetinde yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni bu. onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. ama ne var ki onlarla yaşamak zorundayım.


ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? tek bildikleri şiddet sanki. uzmanlık alanları. şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. olasılıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi. sorun onlarla etkileşim içinde olmanın kaçınılmazlığında. evime elektrik istiyorsam, bilgisayarım bozulmuşsa, arabama yeni lastik lazımsa, diş çektirmem ya da ameliyat olmam gerekiyorsa onlara muhtacım. beni dehşete düşürseler de anlık ihtiyaçlarım için muhtacım götlere. dehşete düşürmek de hafif kalır bu arada.

ama önemli konulardaki başarısızlıkları ile bilincimi ağırlaştırıyorlar. örneğin her gün hipodroma giderken müzik arayışı, iyi müzik arayışı ile tuşa basıp duruyorum. bütün frekanslarda kötü, tekdüze, ruhsuz, ezgisiz, huzursuz bir müzik çalıyor. üstelik bu bestelerin bazıları milyonlarca satıyor ve bestecileri kendilerini gerçek sanatçı addediyorlar. genç beyinlere akan iğrenç bir salya bu müzik. tapıyorlar bu müziğe. tanrım. onlara bok ver, yalayıp yutarlar. ayırt edemiyorlar mı? duyamıyorlar mı? sulandırılmışlığı, bayağılığı hissedemiyorlar mı?

koca bir alandan mahrum edilmişiz, aldatılmışız. hayatları boyunca iyi müzik dinlememiş ne kadar çok insan var bir düşünün. yüzlerinin çürümesine, düşünmeden öldürmelerine, yüreksizliklerine şaşmamak gerek.

iyi de, elden ne gelir? hiç.

kadın

murathan mungan

kadınların en büyük talihsizliği, erkeklerden bekledikleri birçok şeyin eşcinsel erkeklerde fazlasıyla bulunmasıdır.

yeryüzünde hiçbir kadın, bir erkeğin kaderini baştan aşağı değiştiremez ama, herhangi bir erkek, herhangi bir kadının kaderini baştan aşağı değiştirebilir.

erkekler reddedilmeyi dışavurarak yaşayabilirler; kadınlarsa reddedilmek konusunda uçurum ağzı bir dengede dururlar. bu konuda bilinen kompozisyonların dışına çıkmak, her kadın için mümkün değildir.

sokakta gördüğünüz zaman, "aman ne güzel kadın!" demezsiniz belki ama, baktıkça güzelliği ortaya çıkan kadınlar vardır. daha çok saklı güzellikleri olan, güzellikleri çalışılmış kadınlardır bunlar. sizden zaman ve dikkat isterler. bir kerede çarpmazlar ama demlendikçe görülürler.

aşk, çocuklukta uğradığımız bütün haksızlıkları gidermek için bir fırsat değildir. kadınların aşkında hayatla ilgili bütün açıklarını kapatmanın telaşı var. bu yüzden aşk büyük bir yer kaplıyor hayatlarında.

beklentisi yüksek kadınların yalnızlığı daha koyu olur. büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar, bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor zaman, aşk, her şey.

kadınlar, esir alındıkları yeri, korundukları yer sanırlar.

ip

charles baudelaire

"yanılsamaların sayısı insanın insanla ya da insanın nesneyle ilişkileri kadar çoktur." diyordu dostum. ve yanılsama bitince, yani varlığı ya da olayı bizim dışımızdaki haliyle, asıl haliyle görünce, yarı, hayal görüntünün kaybolmasından doğan eserden, yarı yenilik önündeki, gerçek olay önündeki hoş şaşkınlıktan doğan, garip ve karmaşık bir duyguya kapılırız. açık seçik, olağan, her zaman aynı, asla yanılgıya düşmeyeceğimiz bir şey varsa o da analık duygusu, annenin sevgisidir. anneyi anne sevgisinden ayrı düşünmek ışığı ısısız düşünmek kadar güçtür; annenin çocuğuyla ilgili tüm davranış ve sözlerinin analık sevgisinden kaynaklandığını ileri sürmek çok doğal değil mi? ama siz, bir yanılsamayla, görülmedik biçimde hataya düştüğüm şu küçük öyküyü dinleyin.

ressam olduğum için sokakta gördüğüm insanların yüzlerine, görünüşlerine daha bir dikkatle bakarım, yaşamı, diğer insanlara göre, daha canlı, daha anlamlı kılan bu özel yeteneğimizden bir ressamlar nasıl sevinç duyarız, bilemezsiniz. oturduğum mahalle kent merkezinden uzak ve ıssızdır, evlerin arasında geniş çayırlar vardır ve ben, sık sık, ateşli ve afacan görünüşüyle diğer çocuklardan daha çok dikkatimi çeken bir çocuğu inceler dururdum. birkaç kez modellik etti bana, bazen küçük bir çingene, bazen melek, bazen efsanedeki aşk tanrısı olarak resmini yaptım. serserinin kemanı'nı, dikenli taç'ı, tutkunun çivileri'ni, eros'un meşalesi'ni taşıtmıştım ona. sonunda, bu yaramazın maskaralıklarını öyle sevmeye başladım ki, evine, o yoksul insanlara gidip babasından ve annesinden onun benim yanımda kalmasını istedim, iyi giyindireceğimi, harçlık vereceğimi, fırçalarımı temizlemekten ve alışverişten başka bir iş yaptırmayacağımı söyledim. yüzü gözü yıkanıp açılınca daha bir sevimli oldu, kendi yoksul evine kıyasla benim evim cennet gibi geldi ona. ancak şunu da söyleyeyim ki bazı yersiz davranışlarıyla zaman zaman üzüyordu beni, örneğin şekere ve tatlı içkilere aşırı düşkündü. sayısız uyarılarıma rağmen, yine bu türden bir yaramazlıkta bulununca, ona, böyle devam ederse kendisini evine geri göndereceğimi söyledim. sonra çıktım, işlerim yüzünden eve bir hayli sonra döndüm. girince şaşkınlıktan donakaldım, tüylerim diken diken oldu; küçük delikanlım, yaşamımın afacan yoldaşı dolabın kapağına kendini asmıştı! ayakları nerdeyse yere dokunuyordu; kuşkusuz ayağıyla itmiş olduğu iskemle yanında yuvarlanmış, başı, çırpınıp, omzuna düşmüştü; şiş yüzüne, hep aynı noktaya dehşetle dikilmiş ve faltaşı gibi açılmış gözlerine bakınca bir an hayal gördüğümü sandım. çocuğu ipten indirmek hiç de kolay olmadı. bedeni şimdiden kaskatı kesilmişti, yere indirmek için korkunç bir çaba göstermek zorunda kaldım. çocuğu kavrayıp kaldırmam, öteki elimle de ipi kesmem gerekti. iş bununla da bitmiyordu; küçük vahşi çok ince bir ip kullanmış ve ip derin bir şekilde etine gömülmüştü; şimdi de et boğumlarına girmiş ipi ince bir makasla kesip boynunu kurtarmak gerekiyordu.

söylemeyi unuttum, hemen komşuları çağırıp yardım istemiştim; ama uygar insanın alışkanlıklarını terk etmeyen komşularım, bir asılma olayına adlarının karışmaması için yardıma yanaşmadılar. doktor geldi, çocuğun saatler önce ölmüş olduğunu söyledi, kefenlemek için soymamız gerekti, ceset öyle katılaşmıştı ki elbiseleri ancak keserek çıkarabildik.

komiser, ya bile bile, zevk için ya da suçluları olduğu kadar suçsuzları da korkutma alışkanlığıyla iş olsun diye, yüzüme şöyle bir bakıp mırıldandı: "şüpheli, karanlık bir olay!"

geride en güç iş, durumu çocuğun babasına, annesine söylemek kalmıştı, bunu düşünmek bile perişan ediyordu beni; anlatmak gerekiyordu ama nasıl gidecektim, ayaklarım birbirine dolaşıyordu. sonunda o cesareti gösterdim. ancak hiç ummadığım bir şey oldu, çocuğun annesi gayet soğukkanlıydı, gözünden bir damla yaş akmadı. bir söz vardır: "en korkunç acılar sessiz çekilen acılardır." içimden "duyduğu acının dehşeti yüzünden kadıncağız donup kaldı" dedim. babaya gelince, yarı alık, yarı dalgın söylenmekle yetindi: "belki de hayırlısı buymuş; sonu iyi olmayacaktı zaten!"

çocuğun cesedi divanımda, bir hizmetçi kızın yardımıyla son hazırlıkları yaparken annesi girdi atölyeye. cesedi görmek istediğini söyledi. daha bir perişan olacaktı; ama, görmesini engelleyemezdim de, son, yüce ve hüzünlü bir avuntuydu bu onun için. ardından oğlunun kendini astığı yeri göstermemi istedi. "hayır, hayır, olmaz hanımefendi, -perişan eder bu sizi" dedim. ama gözlerim istemeden o uğursuz dolaba takılınca, çivinin hala kapakta olduğunu ve ucundan da hayli uzunca ip parçasının sarktığını dehşet ve öfkeyle gördüm. yıkımın bu son kalıntılarını da göz önünden kaldırmak için atıldım ve tam çiviyle ipi pencereden atarken kadın kolumu tutup karşı konmaz bir sesle: "oh bayım! bana verin bunu! lütfen! yalvarırım!" dedi. kuşkusuz duyduğu acıdan ne kadar çılgına dönmüş ki oğlunun ölümüne neden olan şeye bile sevgi gösterip onu saklamak istiyor, dedim içimden. ve çiviyle ipi aldı.

evet, yapılacak her şey yapılmıştı, bu acı olayı, çocuğun gözünün önünden gitmeyen hayalini kafamdan silmek için artık eskisinden daha da fazla çalışmalıydım. ama ertesi gün bir yığın mektup aldım; kimi bizim evdeki kiracılardan, kimi komşu evlerden geliyordu: üç mektup birinci, ikinci, üçüncü kat kiracılarından, ötekiler komşu evlerden; bazıları asıl amaçlarını latife örtüsü altında gizleyerek yarı şakacı bir üslupla, bazıları dil dökmeye kalkmadan doğrudan doğruya yazılmış; ama hepsi de benden çocuğun kendini astığı o uğursuz, lanet ipin bir parçasını onlara vermemi istiyordu. yazanların çoğu da, inanın, kadındı ve kadın erkek, hepsi de varlıklılardan, tuzu kurulardandı. o mektupları sakladım.

ve düşünüp dururken birden kafamda bir ışık çaktı, çocuğun annesinin de, hangi amaçla, nasıl bir tecimle avunmak için ipi aldığını o zaman anladım.

çağ

david herbert lawrence

çağımız ister istemez içler acısı bir çağ olduğundan, onu acıklı görmekten kaçınıyoruz. büyük yıkım gelip geçti, kalıntılar ortasındayız şimdi; küçücük yeni evler kurmaya, küçücük umutlar beslemeye başlıyoruz. oldukça güç bir iş bu: geleceğe uzanan düz bir yol yok; ama engellerin çevresinde dönüp duruyoruz ya da üzerlerinden atlıyoruz. yaşamamız gerek; yer gök yıkılmış olsa bile.

önemli olan, babamızın kim olduğu değil, alın yazısının bizi koyduğu yerdir. herhangi bir çocuğu al, yönetici sınıflar arasına bırak; büyüyünce bir yönetici olacaktır. öte yandan, kralların, düklerin çocuklarını sürüler arasına bırak; küçük ayaktakımı kişilerine, seri üretilmiş nesnelere dönüşecektir. çevrenin şaşılacak baskısıdır bu. öyleyse aşağı tabaka insanları apayrı bir ırktan değildir, soylu kişiler de başka bir kan taşımıyor. bütün bunlar romantik kuruntulardır. soylu tabakadan olmak, rastgele bir şeydir, alın yazısının bir cilvesidir. yığınlar ise, alın yazısının başka bir cilvesidir. birey pek önemli değildir. hangi yöne göre yetiştirildiğimiz, uyandırıldığımızdır önemli olan. aşağı tabaka insanını şimdiki durumuna getiren şey, bütün o sürülerin etkisidir.

türk, övün, çalışma, kıskan!

zülfü livaneli

devletin ve terörün baskılarını ağırlaştıran bir durum da kendine 'sol aydın' adını veren bir takımın bana uyguladığı saldırı kampanyasıydı. belki size biraz tuhaf gelebilir ama o kan ve ateş günlerinde bile yarı-aydın sanatçı kesimi, birbiriyle uğraşmayı ve kıskançlık krizlerinin sebep olduğu dedikodu alışkanlığını bırakmamıştı. genellikle barlarda toplanıyor ve onu bunu çekiştirerek vakit öldürüyorlardı. hiçbirinin de elle tutulur bir yaratısı yoktu.

bunlar için bir arkadaşlarının ufak tefek başarıları hoşgörülebilir, sırayı bozmadığı ve kategoriyi değiştirmediği sürece bağışlanırdı. ama iki şey bağışlanmazdı: halkla ve dünyayla ilişki. eğer yaptığınız iş halkta yankılanıyorsa hapı yuttunuz demekti. bundan da kötüsü, batı'da bir şeyler yapmak ve adını duyurmaktı. böyle bir başarı, bizim yarı-aydınların içine yılan gibi çörekleniyordu.

bu yüzden yıllarca yaşar kemal'i çekiştirmişler, alay etmişlerdi. bir arkadaşlarının batı'da ünlü olması ve kitaplarının yayımlanması onları çileden çıkarıyordu. en yaygın söylenti, o kitapları yaşar kemal'in eşi thilda kemal'in yazdığıydı. yoksa yaşar kemal o kitapları nasıl yazabilirdi?

batı'da yaşar kemal kitapları yayımlayan yayınevi sahiplerinin thilda'nın akrabaları olduğunu anlatıyorlardı. bununla da yetinmeyerek yaşar kemal'i siyonist odakların meşhur ettiği konuşuluyordu. hatta anlı şanlı bir edebiyatçımız bir gün yaşar kemal'den le monde'a makale yazması için yardımda bulunmasını rica etti. yaşar kemal böyle bir gücünün bulunmadığını söyleyince de hayretle, "aaa!" dedi, "le monde'un müdürü senin kayınbiraderin değil mi?" olumsuz cevap üzerine gösterdiği tepki ise daha da ilginçti: "o zaman senin hakkındaki onca yazı nasıl çıkıyor orada?"

bir romancı arkadaşlarının başarısı karşısında canı yanan sanatçı takımının tepkileri işte böyleydi.

ağzı önce suya

ali püsküllüoğlu


ağzı önce suya değen bir geyik
ilkgüz akşamlarında -o bildiğim dağlarda-
nasıl da yavuz, gözleri
ışıyan, bir soluktur sevgiye yakın
ve kara çok, acının beklenmedik yerinde

(çağırsan uzak bir yerlerden, yakın ötelere)

ormanı dolduran o
durgundur, serindir -kirli akşamlar gelir aklına-
uzun bir süre uğultular ormandan
o zaman işte ince bir dalın kırılışı vardır
ve giyinişi vardır bütün geyiklerin

(çan, çan, çan! koşuşur kuşlar göklere)

erir ince bir yosun seni
bir dağı bir dağa -yankılar, inceden-
bir göğü bir yere
çeker kayalara o koca kartallar sanki
ey hüzün sen, akşamları gelen tanrıça

yazgı

hermann hesse

on yaşındaydım. bir gün okuldan eve döndüm. yazgı denen şeyin tüm köşe bucaklarda pusuya yattığı, her an bir şey olmasının beklendiği günlerden biriydi. öyle günler ki, ruhumuzdaki bir dağınıklık, bir düzensizlik çevremize yansıyarak çarpıklık içinde gösterir onu; bir tedirginlik ve korku sıkar yüreğimizi ve bizler bunun sözde nedenlerini kendi dışımızda arar, dünyayı gereken düzenden yoksun bulur, nereye yönelsek bizi engelleyen güçlerle karşılaşırız.

yaşamımın en mutsuz günlerini en şenlikli günlerine değişmezdim. bir insanın yaşamında önemli olan, önüne geçilemeyecek şeyi bilinçlilikle sineye çekmekse; iyinin de, kötünün de gereği gibi tadını çıkarmak ve dış yazgıdan ayrı içte daha gerçek, rastlantı karakteri taşımayan bir yazgıyı ele geçirmekse eğer, kendi yaşamım için yoksun ve kötüydü denemez.

ahlakçı

hüseyin rahmi gürpnar

ahlakçılardan olmak için ahlaksızlığı incelemek gerekir. bir konuyla fazla uğraşmak, insanın o şeyle fazla içli dışlı olmasına yol açacağından, tehlikeli bir bilimsel deney yapanların bazen deney sırasında bilim yoluna kurban gitmeleri gibi, âleme ahlak dersi vereyim derken ahlaksızlık bataklığına düşüp de tâ dibini boylayanlar da görülmemiş değildir.

yunanlılar için ahlakçı sayılan theophrastus'lar, plutarkhos'lar, maksim'ler, romalıların cicero'ları, seneca'ları, marcus aurelius'ları ve daha doğrusunu söylemek gerekirse bizim fransızların dünkü montaigne'leri, rocefoucauld'ları, pascal'ları, la bruyere'leri bugün hayata dönmüş olsalar bunlardan her biri kendi zamanlarında öğrettikleri ahlakın bugün tersine dönmüş olduğunu görerek hayrette kalırlar ve şimdiki ahlakı öğrenmek için de yeniden eğitime başlamak gerektiğini anlayınca buna da belki canları sıkılır.

kimse

ali püsküllüoğlu


kim düşünür karıncaları şimdi
buğular çıkarken yerden
yağmurdan sonra
kim bakar sabah çiyine
şu iğdenin ıslanmış yapraklarına
kim üstlenir sorumluluğunu
insanın olmanın
yüzyılımızda

rahibe anastasia

osho

son savaştan sonraydı ve bir gazeteci avrupa'da bir rahibe manastırının başrahibesiyle röportaj yapıyordu. "bana o korkunç yıllarda size ve rahibelerinize neler olduğunu anlatır mısınız?" diye sorar gazeteci. "nasıl hayatta kaldınız?"

"şey, her şeyden önce" der başrahibe, "almanlar ülkeyi istila ettiler, manastırı ele geçirdiler, bütün rahibelere tecavüz ettiler -rahibe anastasia hariç- bütün yiyeceğimizi aldılar ve gittiler. sonra ruslar geldi. yine manastırı ele geçirdiler, bütün rahibelere tecavüz ettiler -rahibe anastasia hariç- yiyeceğimizi aldılar ve gittiler. sonra yine ruslar defedildi ve almanlar geri geldiler, manastırı ele geçirdiler, bütün rahibelere tecavüz ettiler -rahibe anastasia hariç- yiyeceğimizi aldılar ve gittiler."

gazeteci duyguları paylaştığını gösteren gerekli bütün sesleri çıkarır; ama rahibe anastasia konusunu merak etmiştir. "rahibe anastasia kim?" diye sorar. "bu korkunç olaylardan nasıl kurtuldu?" "ah, şey" diye cevap verir başrahibe, "rahibe anastasia böyle şeylerden hoşlanmaz."

tecavüz bile senin arzundur, o bile sen istediğin için olur. bu çok aşırı gelebilir ama psikanalistler böyle olduğunu söylüyor ve ben de öyle olduğunu gözlemledim. senin işbirliğin olmadan tecavüz bile mümkün değildir. derin bir tecavüze uğrama arzusu bir yerlerde saklıdır. aslında tecavüze uğradığı fantezisini kurmayan, kendini tecavüze uğrarken hayal etmeyen bir kadın bulmak çok enderdir. derinlerde tecavüz güzel, arzulanır olduğunu gösterir: vahşice arzulandığını.

mısır'ın en güzel kadınlarından birinin öldüğünde cesedinin, mumyasının tecavüze uğradığı tarihsel bir gerçektir. o kadının ruhu bunu öğrendiyse çok mutlu olmuştur. bir düşün: cesede tecavüz ediliyor.

16.09.2021

kendini gölgelere

rabindranath tagore

kendini gölgelere saklayarak, sevdiğim, nerede duruyorsun herkesin arkasında? hiçe sayıyorlar seni, tozlu yolda itip geçiyorlar. yolcular birer birer gelip çiçeklerimi alıncaya, sepetimi boşaltıncaya kadar bekliyorum yorgun saatlerde, sana sunacaklarımı önüme yayarak.

sabah geçti artık, öğle de. akşamın gölgesinde uyku bastı gözlerimi. evlerine giden adamlar bana bakıp gülümsüyorlar, utançla dolduruyorlar beni. bir dilenci kız gibi oturup eteğimi yüzüme çekiyorum; indirip gözlerimi yanıt vermiyorum sordukları zaman ne istediğimi.

seni beklediğimi nasıl, ah, nasıl söylerim onlara, gelmek için söz verdiğini? çeyiz olarak bu yoksulluğu taşıdığımı utançla nasıl söylerim? ah, bu onura sarılıyorum yüreğimin gizli yerlerinde.

çimenlere oturup göğe bakıyorum, parıltısını düşlüyorum ansızın gelişinin -bütün ışıklar yanmış; altın kanatlar uçuşuyor arabanın üstünde; yol kenarında ağzı açık duran onlar da, senin yerinden inip beni tozlardan kaldırdığını, paçavralar içindeki bu dilenci kızı yanına oturttuğunu görünce, yaz meltemindeki sürüngenler gibi titreyecekler utançla.

ama zaman kayıyor, arabanın tekerleklerinden ses yok hala. seslerle, gürültülerle, yengi çığlıklarıyla ne alaylar geçiyor. gölgede, herkesin arkasında sessizce duran sen misin? ya ağlayan yalnız ben miyim, yalnız ben miyim umutsuz bir özlemle kendi yüreğini kemiren?

büyük insan

stefan zweig

bize verilmiş olan hayat biçimi daha iyi bir hale getirilebilir, yontulabilir, düzeltilebilir ve şüphesiz, ahlaki tutku, bilinçli ve sebatlı bir çalışma sayesinde, içimizdeki iyi şeyleri ve ahlaki duyguları geliştirebilir, kuvvetlendirebilir; ama karakterimizin temel çizgilerini hiçbir zaman büsbütün silemez, bedenimizi ve ruhumuzu bambaşka bir yapısal düzene göre yeniden biçimlendiremez.

bir insan, tek bir kişi, birtakım vaatlerde bulunarak insanlığa seslendiği zaman, bu inanç susuzluğunun duyarlı sinirine dokunmuş olur ve ayağa kalkma cesaretini göstererek her türlü sorumluluktan daha ağır olan şu sözü söylemeye cüret eden, "ben, gerçeği biliyorum." diyebilen biri, her zaman, kendini feda etmeye hazır sonsuz bir yedek kuvvet bulur karşısında.

kusursuzluk ancak insani olan şeyleri aştığımız zaman mümkündür: kutsal bir kişi, hatta yumuşaklığı öğütleyen bir havari, katı olabilmelidir; kutsallığa ulaşabilmek için babasını ve anasını, eşini ve çocuklarını kayıtsız bir şekilde terk etmeyi, neredeyse insanüstü ve insanlık dışı olan böyle bir şeyi müritlerinden isteyebilmelidir. kusursuz ve tutarlı bir hayat ancak yapayalnız bir insanın çıplak mekanı içerisinde gerçekleşebilir, hiçbir zaman başkalarıyla ilişki ve bağlantı kurarak değil. bunun içindir ki, bütün çağlarda, kutsal kişinin tuttuğu yol, kendisine uygun biricik ev ve biricik ocak olarak onu çöle götürmüştür.

insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü olan birini seçer. iradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği ancak gerçeği arayan bir insanda bulabilir.

sayıklamalar

charles bukowski

sığınak çukurlarında melek bulunmaz.

harikulade düşünceler ve harikulade kadınlar kalıcı değildirler.

dengeli insan delidir.

aşk bir emre dönüştüğünde nefret hazza dönüşebilir.

bir kaplanı yakalayıp kafese koyabilirsiniz ama onu kırdığınızdan asla emin olamazsınız.

tanrı'nın nerede olduğunu bilmek istiyorsan ayyaşa sor.

acı hissetmemek duyguların kesintisi demektir; her coşku şeytanla pazarlıktır.

kumar oynamazsan asla kazanamazsın.

hayat ile sanat arasındaki fark sanatın daha katlanılır olmasıdır.

hayatta bir amerikan ayyaşı ölü bir yunan tanrısından daha çok ilgilendirir beni.

hiçbir şey gerçek kadar sıkıcı olamaz.

cesur insanın hayal gücü kısıtlıdır, korkaklık kötü beslenmenin bir sonucudur.

cinsel ilişki şarkı söylerken ölümün kıçına tekmeyi basmaktır.

egemenlik gerçekten milletin olduğunda hükümetlere gerek kalmayacak, o zamana kadar hapı yutmuşuz.

entelektüel basit bir şeyi karmaşık söyleyebilen kişidir, sanatçı ise zor bir şeyi kolay.

damlayan musluklar, tutku osurukları ve patlak lastikler.. hepsi ölümden daha hüzün vericidir.

dostlarının nerede olduklarını bilmek istersen kodese gir.

hemen herkes dahi doğar, geri zekalı gömülür.