27.5.18

kutsalın sonu

raoul vaneigem

yaşamı, kendi yolundan saparak içine hapsolduğu kötücül inkârlardan kurtarmanın vakti geldi. kutsalla işimizi bitirmek istiyoruz. kutsallık barbarlığın sığınağıdır. "bu adamı öldürebilirsin; çünkü kutsala hakaret etti, çünkü heretik sapkınlığa düştü, çünkü o bir dönek, çünkü bizim gibi düşünmüyor." ister dini olsun ister ideolojik, bütün dogmaların taşıyıcısı olduğu cinayete teşvik budur.

d'holbach'ın saptadığı gibi, "papazlar, vaizler, hahamlar ve imamlar ne zamanki kendilerinin yalanlanma tehlikesi ortaya çıksa yanılmazlıktan yararlanırlar."; ama rahatlıkla ezme imkanı ellerinden alındığında da yumuşak, dalkavuk ve uzlaşmacı görünmekte gayet başarılı olduklarını unutmayalım. eline iktidar geçiren her din köktencidir.

devleti islam'a bırakın, talibanlarınız ve şeriat olur; papalık totalitarizmine izin verin, engizisyon yeniden doğar; öldürücü doğum oranı artışı ve sansür görülür, kutsallığa hakaret suçuna mahkumiyetler ortaya çıkar.

hahamları kabul ettiğinizde, goyim'lere karşı ibrani dininin eski aforozunun yayıldığını işiteceksiniz: "kemikleri çürüsün!" luther'e hayran mısınız? onun yahudilere ve yalanlarına karşı risalesini okuyun: "bizde ve topraklarımız üzerinde yahudilerin tanrı'ya övgüler yağdırması, dua etmesi, eğitim vermesi, ilahiler okuması yasaklansın." jacques gruet'nin ve miguel servet'nin katili, cenevre diktatörü, tanrı aşkı adına aşkı küçümseyen, polisiye baskının vahşetiyle suçu sağlamlaştıran etik arınmanın kusursuz örneği aşağılık calvin'i hatırlayın. avrupa'da demokratlık oynayan, abd'de darwin'in okunmasını yasaklayan protestanı düşünün. yoksullara merhamet gösteren budizmin bu yoksulluğun kökünü kazımak yerine beslediğini unutmayın.

"tanrı sevgidir." demek müminlerin pek hoşuna gider. "tanrı öldürmeyi sever." der shakespeare kral lear'da. allah-ü ekber!

bununla birlikte, tekrarlamak gerekir ki, dinlerin kökten insanlık dışılığından bizleri kurtaracak olan şey baskının çizmeleri değildir.

dini bastırarak yok etmeyi düşünmüş olanların tek başardıkları şey onu yeniden canlandırmaktır; çünkü din kendi küllerinden doğan en yetkin baskı anlayışıdır. din cesetlerden beslenir ve kemikleri attığı çukurlarda birbirine karışmış olan yaşayanlarla ölülerin inanç şehitleri mi yoksa hoşgörüsüzlüğünün kurbanları mı olduğunun onun için pek önemi yoktur.

ailevi fanatizmin korkusuyla ya da sersemleştirilerek çarşaf giyen genç kızları aşk içinde serpilip gelişmeye bırakırsanız, kadın üzerindeki baskının iğrenç işaretlerini kaldırıp attıklarını ve allah'ın son dayanağı olan bu gülünç erkek egemenliğini geçersiz kıldıklarını göreceksiniz. 1848 pers'inde kadınların çador'dan kurtulması ve erkek zorbalığından özgürleşmesi için çağrı yapan şair kurretülayn'ın tavrının patriarkal rejimlerde örnek olması için, onların özgürlük iradeleriyle dayanışma içinde olmak gerekir.

kimsenin bir dine ibadet etmesi ya da bir inanca uyması engellenmesin; ama bunu başkalarına dayatmayı, özellikle çocukları zehirlemeyi aklından geçirmesinler. bir gelenek ve bir ritüel adına barbarlığa, kadın ve erkek sünnetinin sakatlayıcılığına, hayvanların dini amaçlarla öldürülmesine hiçbir şey izin vermesin.

kutsalın sonu, bütün inançlara ve bütün fikirlere, en sapkınlarına, en aptalcalarına, en iğrençlerine, en cahilcelerine bile mutlak hoşgörüyü gerektirir; ama şu kesin koşulla ki, tek tek kanaatler halinde kalmalı, ne çocuklara ne de bunları kabul etmek istemeyenlere dayatılmalıdır.

kutsalın sonu bütün inançların, bütün dinlerin, bütün ideolojilerin, bütün kavramsal sistemlerin, bütün düşüncelerin eleştirilme, alaya alınma, gülünç düşürülme hakkını içerir. bütün tanrıları, bütün mesihleri, peygamberleri, papaları, ortodoks papazları, hahamları, buddha papazlarını, protestan papazlarını ve diğer guruları aşağılama, onlara hakaret etme hakkı demektir.

kutsalın sonu, insanın gerçekleşmesine düşman bütün uygulamaların, çocuklar, kadınlar, erkekler, fauna, flora ve çevre karşısında uygulanan her türlü barbarlığın ortadan kaldırılması hakkıdır. kutsal kitap yoktur. "bir kutsal kitap açıklaması onu tamamen sıradan bir yere yerleştirebiliyorsa, bu en iyi açıklamadır; eğer eğitimimiz, dizginsiz saflığımız ve günümüzdeki soru sorma tarzımız engellemeseydi uzun süredir zaten böyle olurdu." diye saptamaktadır lichtenberg.

bütün mitolojiler birbiriyle eşdeğerdir. yunan diniyle offenbach tarzında ince ince alay edebilirken, hristiyan, ibrani, islam ya da budist mitolojisinin kişilerini aynı mizahla ele almaya niçin izin verilmediğini anlamak mümkün değildir. kutsal yer yoktur. bizi yok eden şeyi yok etmenin en iyi yolu, onu canlının yaratıcı gücüne terk etmektir. bunca uzun süredir karanlığa boğan anıtları oyun yoluyla yeniden kullanıma kazandırmak, kiliseleri, tapınakları, katedralleri, sinagogları, camileri; kreşlere, yeşil evlere, şenlik salonlarına, tiyatrolara, operalara, havuzlara, labirentlere, bahçelere, seralara, oyun alanlarına, müzelere, lojmanlara, kütüphanelere, buluşma ve eğitim merkezlerine, sanatçı ve zanaatkâr atölyelerine, restoranlara, birahanelere, meyhanelere, tavernalara dönüştürme fırsatını yalnızca bu güç verecektir.

her şeye gülmeyi öğrenmek istiyoruz; çünkü insanlıktan çıkmış varlığın sırıtmasındansa, nihayet kendi insanlığını keşfeden insanın özelliği olan bir gülmeyi tercih ediyoruz. bütün görüşlere hoşgörü, insanlık dışı her edime hoşgörüsüzlük!

tanrı hayaleti denen insanın bu sahtesini hayal mahsulleri müzesine terk etmenin tek bir yolu vardır; bu da, çalışma zorunluluğunun çok uzun süredir yabancı kıldığı yaşama iradesini bedene geri vermektir. dinin aşılmasını sağlayacak olan tek şey canlıya duyulan özlemdir, din duygusunun beslediği -bütün barbarlıkların kaynağı olan- bu sakatlanmayı insan duyarlılığına maruz bırakmayı önleyecek olan tek şey canlının bilincidir.

dini kendimizden söküp atmadan toplumdan atamayız. alçaklığı kendi yaşamımızdan sürgün etmeden, dinselliğin, kutsalın, kurban etmenin, ritüelin, suçluluk duygusunun, ölüm refleksinin, haz korkusu ve hazdan nefretin gündelik yaşamdaki varlığını ortadan kaldırmadan dini sona erdiremeyiz.

tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir. mutluluk özlemine karşı çıkın, hatta basitçe zorlayın; geçmişin hayaletlerinin cenaze korteji içinde bu tanrıların yeniden doğduğunu görürsünüz.

yoksulluklarını, hastalıklı hallerini, sakatlıklarını ve bağımlılıklarını bir soyluluk unvanı gibi üzerlerine geçirip ağlayıp sızlayan insanlar var oldukça din virüsü yeniden ortaya çıkacaktır.

25.5.18

savaş

andre malraux

savaş gibisi yoktur. hiçbir şey ondan kötü olamaz.

kan lekeleri karşısında önemini koruyabilecek tablo ne yazık ki yoktur.

duyarlığımızın, hatta hayatımızın savaşta esamisi bile okunmaz. savaş, diri vücutlara demir parçalarını sokabilmek için en olmayacak şeyleri yapmak demektir. 

cesaret de örgütlenen, yaşayan, ölen bir şey; tıpkı tüfekler gibi, bakımını aksatmayacaksın onun da.

senin gözün pek olursa birliğinin de gözü pek olur anlamına gelmez ki bu, çokluk tersine. gerçek ödlek, yirmi kişide bir kişi ya çıkar ya çıkmaz; yirminin en az ikisi de yaradılıştan yiğittir, takımı kurarken birinciyi atacak, öbür ikisini en iyi şekilde kullanarak geri kalan on yediyi düzene koyacaksın, örgütleyeceksin yani.

göreni olmadı mı kahraman da yok. adamın kafasına yalnızlık dank edince anlıyor bunu. hani derler ya, körlerin ayrı bir dünyası var diye, yalnızların da öyle, namussuzum ki. yalnız kaldın mı birden fark ediyorsun kafandaki kendi benliğinin öteki dünyaya ilişkin bir fikir olduğunu. artık terk ettiğin dünyaya. bu dünyada bir şey sanabilirsin kendini, san sanabildiğin kadar ya, aslında kendini başkası sanan deliden farkın yok.

aslında her şeye katlanabilir insan: bir gün sonra kurşuna dizileceğini, kafayı bir vurursa elinde kalan hayat parçasından nice saatleri çarçur edeceğini bile bile uyumaya; bakıp bakıp bozuluyorum, direnmeye gücüm kalmıyor diye sevdiğinin resimlerini yırtıp atmaya; mazgal deliğinden dışarıya bir kere daha boş yere göz atabileyim diye köpek gibi zevkle sıçradığını fark etmek zilletine, her şeye canım, her şeye dedim ya! tokatlanır ya da kıyasıya dövülürken insanın katlanamadığı nedir biliyor musun, bu iş biter bitmez hemen öldürüleceğini iyice aklının kesmesi. ve yapılacak başka bir şey de olmaması.

ben ki en marksist subayım, aklımdan bile geçirmediğim bir şey öğrendim yenilerde: ancak ölümün öteki kıyısında rastlanabilen bir kardeşlik de varmış meğer.

yalnız, birader, başka bir şey daha var: fasta da savaştım ben. düelloya benzer bir şeydi orada savaşmak. burada, ateş hattında bambaşka şeyler duyuyor insan. ilk on gün geçti mi geçti, bir uyurgezere dönüyorsun artık. ölümü kanıksıyorsun; bütün bu toplar, tanklar, uçaklar, sana göre fazla makina. kısacası, alınyazısına kalıyor her şey. içine bundan sağ çıkamayacağın kanısı bir güzel yerleşiyor, yalnız katıldığın çarpışmadan da değil, savaşın bütününden. etkisini birkaç saat sonra gösterecek bir zehir içmiş adama, adak adamışlara benziyorsun, hayatın önünde değil, ardında artık. işte o zaman hayatın anlamı değişiyor birdenbire, birdenbire bambaşka bir gerçeğe varıyorsun: deli olan sen değilsin, ötekiler.

her zafer bir sürü kayıplar pahasına elde edilir. yalnız savaş alanlarında da değildir bu kayıplar.

gerçek savaş ne zaman başlar bilir misin, insanın kendisiyle çatıştığı anda. oraya kadar her şey fazlasıyla kolaydır. ama adam olmanın yolu da böyle zorlu çarpışmalardan geçer. istese de istemese de dünyayı kendi içinde bulmalı insan, hem de her zaman bulmalı: olanca sorunuyla.

23.5.18

karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı

carl sagan

dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

tarihte "cadı" ve dinsizlerin işkence görerek yakılmasını eleştiren tek bir aziz yok. neden? neler olup bittiğinden habersiz miydiler? işlenmekte olan insanlık suçunun önünü alamazlar mıydı?

gerçek bilgelik sınırlarımızı bilmekte yatar. tıpkı shakespeare'in dediği gibi: "insan ki deli dolunun tekidir."

ingiliz fizikçi michael faraday, "hoşumuza giden kanıt ve görüngüleri aramaya koyulup gerisine boş vermenin dayanılmaz cazibesi"nden söz ediyor ve sürdürüyor: "bizi doğrulayanı dostça kabullenir, bize karşı çıkana da inatla direniriz; oysaki sağduyu tam tersini gerektirir."

lucretius: çocukların kör karanlıkta her şeyden korkup titremeleri gibi biz de aydınlıktan korkarız.

ticari kültür, faturası tüketiciye çıkarılan yanlış yönlendirmeler ve eksik bilgilendirmelerle dolu. soru sormanız beklenmiyor. düşünmeyin. yalnızca satın alın yeter.

charles mackay: her çağın kendine özgü bir budalalığı, kazanç sevdası, heyecan merakı veya sırf taklit hevesiyle kendini kaptırdığı bir plan, proje ya da fantezisi vardır. bunların ötesinde, siyasetin, dinin ya da ikisinin birleşiminin yarattığı bir çılgınlık da görülür. 

"kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır." (latin özdeyişi)

mark twain: insanın vücudunu iyileştirmesini ya da hasta kılmasını sağlayan düş gücünden hepimiz payımızı almış olarak doğarız. ilk insanın sahip olduğu bu güç, son insana değin aktarılacaktır.

hepimizin eğilimleri vardır. herkes gibi, içinde bulunduğumuz ortamın getirdiği ön yargıları soluruz.

bertrand russell: denenmemiş, desteksiz kavrayış, doğrunun yetersiz bir garantisidir.

başlıca dinlere bir bakalım. mika'da doğru davranılması ve merhametli olunması buyruluyor; eski ahit'e göre cinayet işlenmesi yasak; museviler komşularını kendileri gibi sevmeli; incil'e göre düşmanlar sevilmeli. öte yandan bu anlamlı, güzel öğütlerin verildiği kitapların müritlerinin döktüğü kanı bir düşünün.

michael faraday: gerçek olamayacak kadar harika hiçbir şey yoktur.

yalnızca kuşkucuysanız o halde hiçbir yeni görüşle tanışamazsınız. hiçbir şey öğrenemezsiniz. dünyada saçmalığın almış yürümüş olduğundan emin, huysuz, insandan kaçan yabani biri olur çıkarsınız.

heinrich heine: durmaksızın sorarız, ta ki bir avuç toprak ağzımızı kapatana kadar. peki ama bu mudur yanıt?

değişmekte olan bir dünyada, öğretmen ve öğrencilerin birbirlerine öğretmeleri gereken temel bir beceri vardır: nasıl öğrenileceğini öğrenmek.

epiktetos: yalnız özgür insanların eğitilmesi gerektiğini söyleyen çoğunluğa değil, yalnız eğitimlilerin özgür olduğunu söyleyen düşünürlere inanmalıyız.

saflık içeren sorular, sıkıcı sorular, yanlış yapılandırılmış sorular, yetersiz, özeleştirinin ürünü sorular vardır. ama her soru, dünyayı anlamak için atılmış bir çığlıktır. aptalca soru diye bir şey yoktur.

henri poincare: gerçeğin ne denli acımasız olduğunu bilir ve gerçekten koparak avuntu aramaya koyuluruz.

sihir, sihirbaz ile izleyicisi arasında sözsüz varılan bir işbirliği anlaşması gerektirir. bu anlaşma, kuşkuculuğu bir yana bırakmayı ya da kimi kez inanmazlığın istemli olarak bastırılması yaklaşımını içerir. sihri anlamak ve oyunu görmek ise elbette ki anlaşmayı feshetmekle olur.

e.m. butler: hatırdan çıkmamalı ki sihir, sanatçı ve izleyicisi arasında iş birliği gerektiren bir sanattır.

insanların güvenilir olabilmesi için de gelişmiş bir akla sahip olmaları gerekir.

eğer yalnızca kendi savlarımızdan haberdarsak onları bile tam bilmiyor sayılırız; çünkü kısa zaman sonra hayaller, düşünmeden ezberlenen, denenmemiş, sönük ve cansız doğrular haline gelir.

george washington: himayemizi bilim ve edebiyatın geliştirilmesinden daha fazla hak eden hiçbir şey yoktur. bilgi her ülke için halkın mutluluğunu getiren en kesin araçtır.

her kuşak, kendinden sonraki kuşakta eğitim standardının düşmesinden endişe duyar. sümer uygarlığından kalma, insanlık tarihindeki en eski metinlerden biri sayılan 4000 yıllık kısa bir deneme, gençlerin bir önceki kuşağa kıyasla çok cahil olmasından yakınıyor.

21.5.18

bağbozumu şarkıları

şükrü erbaş


ey bunalmış zaman
çiçeksiz kapı
ey iğde kokulu ana rahmi
sen açtın can evimi, sen kapadın
kalbimde kaderinin mührü
ağzım gökyüzü
gittim ve geldim, söyledim ve sustum
"dünya bir gölgelikmiş"
doğan ve batan günden öğrendim.

"git kurtar kendini dostum. kurtar canını tüm bağların zulmünden. ve bırak evleri, onları yapanlara mezar olsunlar. git. seninkinden başka toprak bul. kendi ülkenden başka ülkeler. ama asla kendi canından başka can bulamazsın. düşün; tanrının toprakları sonsuz genişlikteyken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı olduğunu."
(binbir gece masalları)

aşkı bir gövdeden doğuran dünya
sen koydun bu kalbi bu güzelliğin önüne
ayrılığa bırakma beni
ölüm bir gün nasılsa sürecek hükmünü

"ben, bir başkasıdır."
(arthur rimbaud)

hayal evim, arzu çanım, kirpik boncuğum
uyudum, sen oldum, soyundum dünyayı
üstümde gözlerinin kemerli köprüleri
ağzımda har kuyuları gövdenin
iki beyaz ırmak bacakların aynada
göğüslerin müşküle bağlarından
bir çift naz salkımı avuçlarımda tanelenen
tutup topuklarından kaldırdım tanrıya kadar
bir ters lalesin gecenin atlasında
dökündüm başımdan aşağı yıldızlarını

"cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir."
(van gogh)

damla damla akıyorsun gözlerimden

"yaşlı dünyanın sessiz atları
otlamaya devam edecekler bozkırda"
(gerard chaliand)

ey mazlum hayal, kanatlı yalnızlık
sensin bütün arzulardan esen

"bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır."
(ferit edgü)

sevgilim
önce ölümden, sonra senden doğdum ben.

"evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: ortak keder."
(max horkheimer)

ayrılık bir kuyu suyuydu henüz. üstündeki tüllerden çıplak bir sesle döndün: "hayatın gecesi, lambasını da beraberinde getirir." (charlie chaplin) kirpiklerinden dudaklarına, uzak ıssız yollar düşüyordu. bunu çok erken biliyordum ben. sevgisiz kadınlardan, soğumuş erkeklerden, evler ölüsü çocuklardan biliyordum. gülümseyen bir acıyla tutundum soluğuna.

"dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler."
(goethe)

insan ruhunun pazarı, sevgilim
insan ruhuna kurulurmuş yine

"her şey daha çok zaman olsun diye hızlandı.
zaman ise gittikçe azalmakta."
(elias canetti)

sevgilim
hangi acıyla yaprak dökersek dökelim
insan kendini seveceği bir dünya buluyor

kimse kendinden bir yere gitmiyor
yaşıyoruz sessizce yaramızı severek

19.5.18

juliette: erdemsizliğe övgü

marquis de sade

dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

şehvet, yaşamak için gereken bir yaşam iksiridir. taşakları olmayan erkeğin tutkuları da olmaz.

bir kadınla yatmadan önce onu sevdiğini söylemek imkansız değildir. onunla yatmadan onu sevmek ise imkansızdır.

ben koyun eti yemem; çünkü koyunlar uysal hayvanlardır.

alçak gönüllülük ruhumuzu kemiren bir aldatmacadır. kültürel adetlerin saçma sonucu olarak bize yetiştirilirken öğretilen safsatalardan başka bir şey değildir. insan doğanın ona sunduklarını alçak gönüllü davranarak keşfedemez. doğa hiçbir şeyi saklı kalması için yaratmamıştır.

seks dizginlenemeyen bir duygudur. sadece zevkin doruğuna ulaşarak seksin etkilerini azaltabilirsin. en zengin insanın serveti bile bunun için yeterli olmayacaktır. bir çift sadece uyum içinde sevişerek rahatlayabilir.

düzüşmek insanlar için yemek içmek kadar önemlidir; fakat hiçbir zaman bu kabul edilip ona gereken değer verilmemiştir. alçak gönüllülükle söylememiz gereken ise şehvetin verdiği zevkten daha fazla zevk aldığımız bir şey olmadığıdır. fakat seksin verdiği mutluluk her zaman gizlenir ve onun yerine yalanlar söylenir.

evlilik her iki tarafın da haklarının yok olması, özgürlüklerinin sona ermesi, istediklerini, arzu ve tutkularını yerine getiremeden berbat bir hayata mahkum olmaları demektir.

size sürekli utanç verici, ahlak dışı olarak öğretilenler aslında sizi en çok mutlu edecek olan, hayatınıza renk katacak olan şeylerdir.

kadının doğasındaki beğenilme hissi, evlilik denen o safsatayla sona erecek kadar basit değildir. kadınlar yeni deneyimlere ve yeni sevgililere daima açıktırlar.

erkekler ve kadınlar için de gerçek olan tek şey özgürce istedikleriyle, istedikleri şekilde sevişmektir.

doğanın sana verdiği tüm güzellikleri sonuna dek değerlendirmelisin. senin vücudun hayranlarının gelip tapınacağı bir kilisedir.

insanın kendini özünden koparan ve topluma iyi görünmek için arzularından vazgeçiren şey işte bu sözünü ettiğimiz erdem saçmalığının ta kendisidir.

bir erkek, karısı ya da çok değer verdiği metresi olsun hiç fark etmez, onu kalbini ve duygularını umursamadan her gün sevişeceği bir kadın olarak görür, o kadar. dünyada erkekler hakkında bilinmesi gereken en önemli şey, biri ile sadece yatman diğerini de sevmen gerektiğidir. çünkü yatacağın erkeğe sadece vücudunu verebilirsin, kalbini asla.

en utanç verici olan her zaman için en çekici olandır.

dünyada olup bitenlere şöyle bir bakalım. sonunda göreceğimiz tek şey iyiliğin olduğu hiçbir yerden verim elde edilemediği olacaktır.

tamamen iyilikle dolu bir dünya varlığını hiçbir şekilde sürdüremez. doğanın öğretisinde doğumdan ölüme dek kaos vardır.

kötülüğün tadına varmak en müthiş duygulardan biridir.

komşunun kötü durumu için gözyaşı döküyorsan, bunu yaptığın için önce kendi zayıflığına ağlasan daha doğru olur.

diğer insanların aptalca acılarını paylaşıyor olmak sana mutsuzluk getirecektir; bu yüzden kendini üzüntüden uzak tut.

alt tabakanın can sıkıcı sorunları doğanın bize verdiği gücü yok etmeye çalışır. doğa kimseyi eşit dizayn etmemiştir, insanlar güçleri ve doğal yetenekleriyle birbirlerinden farklılıklar gösterirler.

fakirlerin gerçeği fakir kalmaktır; insanlar onlara acıyarak ve yardım ederek, onları kurtarmaya çalışarak doğanın kurallarını çiğnemektedirler.

şans zenginlerin oyuncağıdır, doğa kanunları bunu bu şekilde uygular; zayıf olanlar bunu yaşamak zorundadır. evrene bir bak, kanunların işleyişine bak: zorbalık ve adaletsizlik, düzensizliğin ilkeleridir, esas kurallar ise bu düzensizliktedir.

kalpten gelen her şey yanlıştır. ben sadece duyulara inanırım, cinsel arzu ve alışkanlıklara. aradığım, istediğim sadece budur.

dünya üzerinde karısının ölümünden dolayı sevinmeyecek hiçbir erkek yoktur.

mutluluk dönek ve uzun sürmeyen bir aldatmacadır.

tabulardan kurtulmuş bir ruh vücudun en güzel bölgeleri ile birleştiğinde, doğa ilahi zevklerin tadına varmamızı sağlar.

hiçbir engel alçaklığı ve ahlaksızlığı durdurabilecek güce sahip değildir.

insanların ne zaman biraz cesaretleri olsa sonunda ayaklarından zincirlenip zindana kapatılırlar.

mutluluk kötü ya da erdemli olmak değildir, birey olarak birini seçebilmek ve onun ardından gidebilmektir.

örneğin vespasian'ın iyi bir ruhu vardı ve neron ise tam bir şeytandı, bu her ikisinin de hisleri olduğunu göstermektedir. onları ayıran şey, ruhlarının farklı yönlerde hassasiyet göstermesidir. neron vespasian'a göre çok daha heyecan vericidir. çünkü onun yaptığı her şey insanları heyecanlandırmaya, ilgilerini çekmeye yeterli olmuştur. neron da bu sebeple her zaman mutlu bir adam olmuştur; çünkü acımasız olan güçlü olan demektir, güçlü olanın da etrafı daha kalabalık, etkisi daha yüksektir. iyilik ve erdem için çalışanlar acı çekmeye mahkumdurlar ama vahşi ve acımasız olanlar şeytanın gücü ile onurlandırılırlar.

dünyadaki en mutlu insan hiç tanınmayan, iğrenç, katil ve sık sık adam öldüren, kötülük yapan, her gün suçlarını ikiye katlayan ve kendini bu yönde geliştirendir.

soğukkanlılıkla işlenmiş cinayetler, can sıkıcı iyiliklerden kuşkusuz çok daha iyidir.

17.5.18

kahkaha benden yana

kierkegaard

başıma harika bir şey geldi. göğün yedi kat yukarılarına çekildim. tanrılar orada saf saf dizilmiş oturuyorlardı. bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. "ne dilersin?" dedi merkür, "gençlik mi, güzellik mi; güç mü, uzun bir ömür mü; en güzel bakireyi mi, yoksa sandığımızda bulunan öteki nimetlerden birini mi? sadece bir tanesini seçeceksin ama." bir an şaşırdım kaldım. sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: "çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun." tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi, hepsi gülmeye başladı. bundan dileğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla "dileğin kabul oldu." demek onlara pek yakışmazdı.

15.5.18

minimalism

matt d'avella

ryan nicodemus: istediğim her şeye sahiptim. sahip olmam gereken her şeye sahiptim. etrafımdaki herkes başarılı olduğumu söylerdi. ama aslında zavallının biriydim. hayatımda koca bir boşluk vardı. bu boşluğu diğerlerinin yaptığı şekilde doldurmaya çalıştım. ıvır zıvır birçok şeyle.. bir şeyler alarak bu boşluğu dolduruyordum. kazandığımdan çok daha hızlı harcıyordum, mutluluğa giden yolu satın almak istercesine. bir gün ulaşabileceğimi sandım. yani sonunda mutluluğun kapıda olması gerekiyordu. ama ay sonunu ancak getiriyordum, maaş günü için yaşar olmuştum. ve eşya için. ama gerçekte yaşadığım söylenemezdi.

shannon whitehead: kesinlikle hayatımızın nasıl görünmesi gerektiğine dair bir yanılgı söz konusu. reklamlar olsun, instagram olsun, facebook olsun, tüm bunlar, hayatımızın mükemmel olması gerektiğini söyleyen birer ilüzyon.

patrick rhone: bu olay yavaşça gelişti. bir günde oluşan bir şey değil bu. bu bize, çok para kazanmak isteyen kişiler tarafından yavaşça ve emin adımlarla, 100 senedir satılmaya devam ediliyor. bizi bunlara gerçekten ihtiyacımız olduğuna inandırmak istiyorlar.

leo babauta: bence insanlar, içlerindeki boşluğu doldurmak için satın alıyorlar. biliyorum çünkü ben de öyleydim. ama ne kadar şey alırsak alalım, hangi modaya uyarsak uyalım, tam anlamıyla tamamlanmış olmuyoruz. sadece aramaya devam ediyoruz. bu açlık asla dindirilemez.

rick hanson: şöyle bir sonuç çıkıyor bence, aslında istemediğin bir şeye asla doyamıyorsun. diğer bir deyişle, aslında daha fazla şey, daha fazla oyuncak, daha fazla araba falan istemiyoruz. bize getirecekleri şeyi istiyoruz. bütün olduğumuzu hissetmek istiyoruz. tatmin olmak istiyoruz.

jim carrey: keşke herkes zengin ve ünlü olabilseydi. işte o zaman cevabın bu olmadığını anlarlardı.

sam harris: odaklanma kapasitesine sahibiz ancak bunu, bir uyarıcıdan bir diğer dopamin deneyimine kadar, yani bir diğer e-posta ile ya da bir diğer tweet ile ödüllendirilene kadar ya da telefona başka herhangi bir şey gelene kadar yaşıyoruz. sanırım bunun için ödediğimiz bir bedel var.

david friedlander: bu artık bir sorun haline geldi. nokia'nın bir araştırması vardı. buna göre, ortalama biri telefonunu günde 150 kez kontrol ediyor.

jesse jacobs: büyük bir şehrin sokağında yürürken bile telefonlarına kilitleniyorlar. tamamen matrix'teyiz. hiç düşünmeden gazete okumak, sosyal medya sayfanızı güncellemek ve tüketmek daha kolay.

jimmy carter: ulusumuzun asıl sorunu, yakıt kuyruklarından ya da enerji kıtlığından çok ama çok daha derin ve hatta enflasyon ve ekonomik durgunluktan bile daha derin. güçlü aileleriyle, birbirine bağlı topluluklarıyla, çalışkanlığıyla gurur duyan bir ulusta, artık bir çoğumuz rahata, düşkünlüğe ve tüketime tapma yolundayız. insanlık kimliğimiz, artık ne yaptığımızla değil, neye sahip olduğumuzla ölçülüyor. ama şunu keşfettik ki bu eşyalar, bu tüketim malları hayatın anlamına ulaşmamıza yardımcı olmayacak. biriktirdiğimiz eşyaların hayatımızdaki o amaçsız boşluğu dolduramadığını öğrendik. bu bir mutluluk ya da rahatlatma mesajı değil, bu bir hakikattir, bu bir uyarıdır.

patrick rhone: bu şeylere ihtiyacımız olduğunu sanıyoruz; çünkü bize ihtiyacımız olduğu söyleniyor. bunu bize söyleyen kendi toplumumuz. bu içinize yavaş yavaş işlenen bir şey ve aniden kendinizi bunun içinde buluveriyorsunuz. bu gerçekten değer tabanlı bir idealden ibaret. tam olarak ihtiyacın olan şey ile yapabildiğinin en iyisini yapmak ve en yüksek faydayı almak istersin. çok az şeye sahip olmak sana bunu vermeyecek, çok şeye sahip olmak da vermeyecek. bu dengeyi tutturabilmek, yeterli şeye sahip olmak, işte aradığımız şey bu.

ryan nicodemus: daha azıyla bir hayat düşünün, etrafınızdaki karmakarışık hayattaki şeylerin engellemediği tutku dolu bir hayat düşünün. hayal ettiğiniz şey, amacı olan bir hayat. mükemmel bir hayat değil, kolay bir hayat değil, ama basit bir hayat.

joshua fields millburn: insanları sevin ve eşyaları kullanın; çünkü tam tersi asla işe yaramaz.

13.5.18

din ve bilim

carl sagan

dinler her zaman sahte bilimi yuvalandırıp onun yayılmasını sağlayan, devlet korumasındaki barınaklar olmuştur.

gerçek şu ki tanrı, isa ve muhammed adına yobazlarca işlenen suçun ve çocuk tacizinin oranı, şeytan adına işlenen suçları defalarca kez aşıyor. bu ifade çoğu kişinin hoşuna gitmese de hiç kimse aksini öne süremez.

samuel butler: saf bir akıl garip şeylere inanmaktan büyük haz alır. bulduğu ne denli garipse onun için o kadar iyidir. sade ve anlaşılır şeylere ise yüz vermez; çünkü onlara zaten herkes inanır.

ahlaki açıdan değerlendirilecek olursa, kendinizi iyi hissetmenizi sağladığı sürece bir şeyin doğru olup olmadığını umursamamak, cebiniz doluysa paranın nereden geldiğine boş vermek kadar kötüdür.

t. h. huxley'in bu konudaki çözümlemesi ise şöyle: ahlakın temeli, hakkında kanıt olmayan şeylere inanır görünmekten ve bilgi sınırlarının ötesindeki sorgulanamaz önermeleri yinelemekten vazgeçmeye dayanır.

biyoloji alanındaki en güçlü bütünleyici görüş olan ve gökbilimden antropolojiye kadar diğer bilim dallarında esas alınan evrim kuramının okullarda okutulmasını engellemek için "yaradılışçılık" kisvesi altında ciddi çaba gösteriliyor.

einstein'ın dediği gibi, bilim gerçeklerle kıyaslandığında ilkel ve yetersiz görünebilir; ama gene de insanlık olarak sahip olduğumuz en değerli nesnedir.

ne denli doyurucu ve rahatlatıcı olsalar da yanılgılarda ısrar etmektense evreni gerçek haliyle kabullenmek çok daha iyidir.

"doğruluk tutkusunun su götürmez tek göstergesi' diyor john locke, "herhangi bir önermeye, dayandığı kanıtların telkin ettiğinden daha büyük bir güvenle kucak açmamaktır."

karmaşa ve yanıltmacanın engin denizinde doğruyu bulmak, gözüaçıklık, sabırlı çalışma ve cesaret gerektirir. ama bu zorlu düşünce alışkanlıklarını edinmek için uğraşmayı istemezsek, gerçekten ciddi sorunlarla karşılaştığımızda çözüm üretmeyi de bekleyemeyiz. zamanla, salına salına dolaşan, bir sonraki şarlatanın yemini yutmaya hazır bir budalalar ulusu, bir budalalar dünyası haline geliriz.

thomas paine'in dikkat çektiği gibi, yalanlara karşı hoşgörünün artması, birçok diğer kötülük için de zemin hazırlar.

bilgiyle yontulmamış insanlarda inanma gereksinimi öylesine fazladır ki, herhangi bir mitoloji sisteminin çökmesi, olasılıkla başka türlü hurafelerin doğuşunu getirecektir.

thomas hobbes: görünmeyen şeyden duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur.

ölümden sonra yaşam olduğu yolunda iyi bir kanıt olduğu duyurulsaydı onu incelemek için can atardım; ama kanıtın sırf söz değil, gerçek bir bilimsel veri olması gerekirdi. mars'taki yüz ve uzaylılarca kaçırılma konularında olduğu gibi yine acı gerçek avutucu fanteziye yeğdir diyorum. üstelik işin sonunda, gerçeklerin aslında fantezilerden daha avutucu olduğu ortaya çıkar.

öğretisel dinler konusunda, filozof david hume şöyle diyor: "insanların öyle konularda besledikleri kuşkuları kendilerine bile itiraf etmeye cesaretleri yoktur. ölçüleri sorgusuz inançtır ve asıl inançsızlığı, verdikleri güçlü hükümler ve yobazlıkla göstermiş olurlar."

albert einstein: gerçeklikle karşılaştırıldığında, bilimde vardığımız düzey ilkeldir, çocuk oyuncağıdır; ama sahip olduğumuz en değerli şey de odur.

vücut için önce yaşamayı sürdürmek, sonra gelişmek geliyor. beslenmenin dayattığı bu önem sıralaması uyarınca vücut öğrenmeyi son sıraya koymak zorunda kalıyor. sonuç olarak organizma için zeki ve ölü olmaktansa aptal ama canlı olmak önemlidir.

hippokrates hastalık tanısında bilimsel yöntemin ögelerini devreye soktu. dikkatli ve titiz gözlemi salık verdi: "hiçbir şeyi şansa bırakmayın. hiçbir şeye göz yummayın. farklı sonuçlar veren gözlemleri bir arada kullanın. kendinize yeterli zaman tanıyın."

tarihin en acı derslerinden biri şudur: yeterince uzun zamandır aldatılmışsak aldatmacayı ortaya koyan her türlü kanıtı reddederiz. gerçeği bulmakla ilgilenmeyiz artık. aldatmaca bizi kafeslemiştir. tuzağa düştüğümüzü kendimize bile itiraf etmek son derece acı vericidir çünkü. bir kez şarlatana iplerinizi verdiniz mi bir daha hiçbir zaman geri alamazsınız. böylece, yenileri çıkagelene kadar eski aldatmacalar sürer gider.

11.5.18

yamuk bakmak

slavoj zizek

doğrudan doğruya hakikate çıkan bir yol yoktur.

her türlü kültür, son kertede, insanlık durumunun kendisine özgü korkunç, son derece gayri insani bir boyuta verilen bir tepkiden, bir taviz oluşumundan başka bir şey değildir.

değişimi yaratan büyük öteki'dir.

asıl evlilik ikincisidir. önce narsist tamamlayıcımız olarak ötekiyle evleniriz; ancak ilk eşimizin aldatıcı cazibesi solduğu zaman, ötekiyle hayali özelliklerinin ötesine geçerek kurulan bir bağ olarak evliliğe girişebiliriz.

bir gerçek parçasının, tutarlılığını garanti altına aldığı bir tür piyon rolünü oynamadığı hiçbir simgesel iletişim yoktur.

immanuel kant: evlilik, karşı cinsten iki yetişkin şahıs arasında cinsel organlarını karşılıklı olarak kullanma konusunda yapılan bir sözleşmedir.

belli bir nesneyi talep etmemizin nihai amacı, o nesneye bağlı bir ihtiyacı karşılamak değil, ötekinin bize karşı tavrını onaylamaktır.

hedef nihai varış yeridir; oysa amaç yapmak istediğimiz şey, yani yolun kendisidir.

"kör eden gözyaşlarıyla buğulanınca hüznün gözü
bir sürü nesneye böler bütün olanı."

bir şeye dosdoğru bakarsak onu "gerçekte olduğu gibi" görürüz; halbuki arzu ve endişelerimizin karıştırdığı yamuk bakış bize çarpık, bulanık bir görüntü verir. gelgelelim, ikinci metafor düzeyinde tam tersi bir ilişki söz konusudur: bir şeye dosdoğru, yani gayri şahsi, nesnel bir biçimde bakarsak, şekilsiz bir noktadan başka bir şey göremeyiz, nesne, ona ancak "belli bir açıdan", yani arzunun desteklediği, nüfuz ettiği ve çarpıttığı, "şahsi" bir bakışla baktığımız takdirde açık seçik özellikler kazanır.

"dünyada birçok korkunç şey var; ama hiçbiri insan kadar korkunç değil."

demokrasiyi yolsuzluk, demagoji ve otorite zayıflığına yol açan bir sistem olarak görüp karalayanlara cevap olarak winston churchill şöyle demişti: "demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur."

özne çok fazla bilmeye başlar başlamaz, bu fazlalığın, fazla bilginin bedelini teniyle, varlığının tözüyle öder. ego öncelikle bu tür bir kendiliktir; öznenin varlığının tutarlılığının bağlı olduğu bir dizi imgesel özdeşleşmeden ibarettir; ama özne "çok fazla bildiği", bilinçdışı hakikate fazla yaklaştığı zaman egosu dağılır. bu tür bir dramın paradigmatik örneği oidipus'tur: en sonunda hakikati öğrendiğinde ayaklarının altındaki zemini yitirir ve kendini dayanılmaz bir boşluğun içinde bulur.

psikanaliz rüyalara en baştan itibaren karma yapıda şeyler, psişik oluşumlardan meydana gelen yığınlar olarak bakar.

cemaat oyununun aktörlerini birleştiren temel akit, öteki'nin her şeyi bilmemesi gerektiğidir. öteki her şeyi bilmemelidir: totaliter-olmayan toplumsal alanın münasip bir tanımıdır bu.

sadece insan, bizzat doğruyu kullanarak aldatma yeteneğine sahiptir. bir hayvan gerçekte olduğundan başka bir şeymiş gibi yapabilir, gerçekte istediğinden başka bir şeyi istermiş gibi yapabilir; ama sadece insan, yalan sayılacağını beklediği bir doğruyu söyleyerek yalan söyleyebilir. sadece insan aldatıyormuş gibi yaparak aldatabilir. lacan'ın sık sık zikrettiği, iki polonyalı yahudi hakkındaki freud fıkrasının mantığı da budur elbette. adamlardan biri öbürüne gücenmiş bir tonla şunu sorar: "niye aslında krakow'a gittiğin halde, ben lemberg'e gittiğini düşüneyim diye krakow'a gittiğini söylüyorsun?"

kadınların ezeli, usandırıcı sorusu: "beni niye seviyorsun?" ismine layık bir aşkta, bu sorunun tabii ki cevabı yoktur -ki kadınlar da bunun için sorarlar zaten-, yani tek münasip cevap şudur: "çünkü sende senden fazla bir şey, beni kendine çeken ama herhangi bir pozitif niteliğe bağlanamayan belirsiz bir şey var."

bertolt brecht'in üç kuruşluk opera'sında geçen o ünlü lafa bir kez daha göndermede bulunacak olursak: "mutluluğun peşinden fazla hızlı koşarsan, onu sollayabilirsin, mutluluk arkada kalabilir."

toplama kampı yüzyıl başlarında ingilizler tarafından boerler'e karşı savaşırken icat edilmiş ve sadece başlıca iki totaliter güç -nazi almanyası ve stalinist sscb- tarafından değil, abd gibi bir "demokrasi kalesi" tarafından da -ikinci dünya savaşı sırasında japonları tecrit etmek amacıyla- kullanılmıştır. bu yüzden toplama kampını "göreli" bir şey gibi sunmaya, onu biçimlerinden birine indirgemeye, onu özgül bir toplumsal koşullar kümesinin sonucu olarak kavramaya -"toplama kampı" yerine "gulag" ya da "holocaust" terimini tercih etmeye- yönelik her girişim, çoktan gerçeğin dayanılmaz ağırlığından kaçıklığına işaret eder.

jacques lacan: her türlü varoluşun öylesine ihtimal dışı bir yanı vardır ki insan aslında onun gerçekliği konusunda sürekli kendisini sorgulamaktadır.

ne kadar masum olursak, yani süperegonun emrini ne kadar takip edip keyiften ne kadar feragat edersek kendimizi o kadar suçlu hissederiz; çünkü süperegoya ne kadar itaat edersek, onda biriken keyif ve dolayısıyla üzerimizde uyguladığı baskı o kadar artar.

histeri ile takıntılı nevroz, nevrozun lehçesi, öznenin varoluşunu gerekçelendirmeye çalışma tarzı bakımından farklıdır: histerik bunu kendini öteki'ye onun sevgi nesnesi olarak sunarak yaparken, takıntılı kişi çılgınca faaliyette bulunma yoluyla öteki'nin talebine uymaya çalışarak yapar. nitekim histeriğin cevabı sevgi iken takıntılınınki çalışmadır.

"bu gece, burada fantazmagorik temsiller içinde var olan bu iç doğa -bu saf benlik... buradan kanlı bir baş, şuradan beyaz bir şekil çıkarır. insanların gözlerinin içine bakıldığında bu gece görülür -korkunç bir hale bürünen bu gece karşısında dünyanın gecesi hükümsüz kalır."

basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

9.5.18

graziella

alphonse de lamartine

siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

gençliğin ilk hayali olması, ancak yüreğin solup ruhun gücünü yitirdiği, cesaretin kırıldığı vakit yok olması; özgürlüğün, insanın kutsal ülküsü olduğunun kanıtıdır. yirmi yaşında olup da cumhuriyetçi olmayan bir tek ruh yoktur. köleleşip de yıpranmayan tek yürek yoktur.

emek ve cesaretle yeniden satın alabileceği şeylerin uğruna gözyaşı dökmemeli insan.

yalnızca üzüntüyle harcanan insan hayatı geri gelmez. bir günlük gözyaşı, bir yıllık çalışmadan daha çok güç tükettirir.

insan her yerde insandır. hassas yaradılışı hep aynı içgüdüleri barındırır; ister roma'nın parthenon'unda, saint-pierre'inde olsun, ister procida'nın kayaları üzerindeki fakir bir balıkçının kayığında.

iştahın baharat eklediği ve uzuvların sapasağlam olduğu durumda, en sıradan besinler bile vücuda yeterli gelir ve onu yeniler.

adı sanı duyulmamış insanlar böyle zamanlarda ortaya çıkar, isimleriyle olduğu gibi dehalarıyla da kitleleri uyandırır, zorbalıkla mücadele eder, ulusları kurtarırlar; ardından da istikrarsız ve nankör halklar yüzünden değerini bilmeyen zamanın ve öçlerini alacak gelecek kuşaklar karşısında idam sehpasının kurbanı oluverirler.

halkın vatanı içgüdülerinde, kahramanlığı duygularında ve dramı bakışlarındadır. akılda kalan büyük yıkımlar ve güzel ölümlerdir.

şairler dehayı uzaklarda ararlar, oysa o yürektedir.

toplumun üst sınıflarında samimi bir arkadaşlığın kurulması için gerekli görülen zaman, alt sınıflarda söz konusu bile değildir. duygular menfaatlerle kirletilmediği için, kalplar güvenle açılır ve çabucak kaynaşır. akrabalık kurmaya doğal insanlar için sekiz gün bile yeterliyken, sosyete insanları için sekiz yıl bile azdır.

dünyanın bütün altınları hassas bir insanın bir kalp atışını, bakışındaki bir sevgi ışığını satın almaya az gelir.

güzellik duygusunun; bizim gökyüzümüzün altındakinden daha canlı ve hayatın yalnızca aşk olduğu iklimlerde, giyim kuşam lüks değildir kadınların gözlerinde. bu onların ilk ve neredeyse tek ihtiyacıdır.

insan kendi içini kemiren şeyi dışa vuramadıkça rahatlayamaz. insanın düşüncesini yazıyla ifade etmesi, kendini tanıması ve varlığının farkında olması için gerek duyduğu bir aynadır.

kendini eserlerinde görmedikçe yaşadığını hissedemez insan. ruhun da beden gibi olgunluk, ergenlik dönemi geçirmesi gerekir.

şiir, aşkın doğacağı genç bir kalpten başka hiçbir yerde daha anlamlı, daha ahenkli olamaz.

şiir, bütün tutkuların önsezisi gibidir. daha sonra, hatıralarına ve matemine dönüşür. böylece hayatın iki uç döneminde ağlatır şiir; gençleri ümitle, yaşlıları pişmanlıkla.

insan boşluğa ne kadar bakarsa baksın, onu ne kadar kucaklarsa kucaklasın, doğa onun için ruhunu içine kattığı iki üç noktadan ibarettir. sizi seven kalbi hayatınızdan çıkarın, geriye ne kalır? doğada da durum aynıdır. düşüncenizdeki, hayalinizdeki kenti, evi silin doğadan, bakışınızın ne huzur bulabileceği ne de dibini görebileceği parlak bir boşluk kalır yalnızca. bunun ardından yaradılışın en yüce sahnelerinin gezginler tarafından değişik görülmesine şaşırılır mı? herkes kendi bakış açısını taşır yanında. ruhun üzerindeki bir bulut yeryüzünü ufuktaki bir buluttan daha fazla kaplar ve soldurur. manzara izleyenin gözündedir.

zaman, aynı diğer deniz gibi, kalıntılarımızla taşan bir denizdir.

her şeyin uğruna ağlayamayız. her insanın kendi acıları, her asrın kendi acımaları olur; bu da yeter zaten.

bir gün seversen sen de göreceksin ki hepsinin söndüğünü sandığımızda bile ruhumuzun derinliklerinde bir kıvılcım yanmaya devam eder.

ruh, sevdiğine içini dökmeye yetmeyen dudakların mırıltısı ve uykuya dalan bir çocuğun belirsiz seslerle kekelemesiyle, yalnızca bir defa tamamen bir başka ruha akar.

ah! toy bir adam sevme yeteneğinden nasıl da yoksundur! hiçbir şeyin değerini bilmez. gerçek mutluluğu ancak kaybettikten sonra tanır. ormanlardaki genç bitkilerde bolca usare ve kararsız gölgeler vardır; ama yaşlı bir meşenin kalbinde çok daha fazla ateş bulunur.

gerçek aşk hayatın olgun meyvesidir. on sekiz yaşında onu tanıyamazsınız, hayal edersiniz. bitkiler aleminde, meyve oluşurken, yapraklar dökülür; belki insanlar aleminde de aynıdır.

boş bir kibrim vardı o zaman ve yalnızca o vardı. bu boş gurur, insanların kusurlarının en aptalcası ve en acımasızıdır. çünkü insanı mutluluktan utandırır.

insan kalbinde, tesadüfen ama saygıyla çınlatılan birkaç basit nota koca bir yüzyılı ağlatmaya, hatta aşk kadar popüler, duygular kadar cana yakın olmasına yeterlidir. sanatta yücelik yorucu, güzellik kandırıcıdır; yalnızca dokunaklı olan yanılgıya düşürmez. duygulandırmayı, etkilemeyi bilen her şeyi bilendir. bir damla gözyaşında, dünyanın bütün müzelerindekinden ve bütün kütüphanelerindekinden daha çok yetenek vardır. insan, meyvesini düşürmek için sallanan bir ağaç gibidir: gözyaşını dökmeden sarsamazsınız insanı.

7.5.18

umut

andre malraux

insanların nicesi saçma sapan şeylerle ömür tüketiyor.

her insan kendi gerçeğinin tehdidi altındadır, her an; üstelik kendi gerçeği ne ölümdür ne acıdır, ne şudur ne de bu, sadece şu paradır birader, havaya atılan şu para.

devrimin en büyük gücü umuttur.

kafası işleyen için bir tragedyadır devrim. ama hayatın kendisi de o kadar acıklıdır böyle bir adamın gözünde. eğer kişisel tragedyasını ortadan kaldırmak için devrime güveniyorsa kafası tersinden işliyor demektir, işte o kadar.

hem etkin hem de kötümser bir adam, önceden bir bağlandığı yoksa, ya faşisttir ya da faşist olacaktır sonunda.

herkes gönlünü coşturan şeyi günün birinde bulmayı gereksinir.

gerçekten başka adalet yok. sophokles, gerçek akıldan da güçlüdür demişti. nasıl ki hayat zevkten de, acıdan da güçlüdür; o halde benim parolam akıl ve zevk değil, gerçek ve hayat. kahırlı da olsa gerçek içinde yaşamayı, zevk içinde akıl kullanmaya ya da akıl içinde mutlu olmaya yeğlerim ben.

genel olarak bir şefin kişisel cesurluğu, şeflik bilincinin zayıflığı oranında yüksektir.

dostluk, dostunuz haklıyken değil, haksızken onunla birlik olabilmektir.

tıpkı aşkla birleşmiş insanlar gibi, eylemde ve umutta birleşmiş insanlar, tek başlarına asla ulaşamayacakları yerlere varırlar.

hoşa gitmeye çalışmaksızın sevilmiş olmak insanın erişebileceği en yüce mertebelerden birisidir.

bir dava ne kadar büyükse ikiyüzlülüğe ve yalana o kadar çok barınak olur.

hangi devrim olursa olsun, bilirsiniz ki başlangıçta hepsi az buçuk tiyatroya benzer.

t.e. lawrence: gündüzleri rüya gören adamlar tehlikelidir; çünkü rüyalarını gerçekleştirmeye kalkışmaya eğilimleri vardır.

dünyada hiçbir şey insanları yapacakları şey üzerinde düşündürmekten daha zor değildir.

bir ahlak anlayışına bağlı yaşamak bir dramdır hep. ister devrim sırasında olsun, ister başka zaman.

yapılabilecek olan beş para da etmese, yapılabilecek olanı düşünecek yerde, olması gerekeni düşünmek düpedüz bir zehirdir.

fikirler düşünmek için değil, yaşanmak içindir.

güç olan, dedi, insanın haklı oldukları zaman değil, haksız oldukları zaman dostlarıyla birlik olmasıdır.

aşağılanmanın karşıtı eşitlik değil kardeşliktir.

sanat eserlerini başköşeye oturtmak iyi bir şey. kendi kendimizin en temiz köşesine belki her zaman aynı eserlerin yardımıyla ulaşamayız; fakat daima eserlerin yardımıyla ulaşabiliriz.

güzelliğe oranla çok daha su götürür bilgelik, bir sanat olarak arı değildir çünkü.

hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

5.5.18

bhagavadgita

insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

dünya yaşayışı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünmedir, mallarda ve evlatlarda bir çoğalıştır.

bedenini, dilini ve aklını kontrol eden bilge kişi, kendine egemen olan kişidir.

bilge kişinin mantığı sağlamdır ve o, şüpheden kurtulmuştur. zevk karşısında sevinmez, acı karşısında da üzülmez. akıllı kişi ne yaşayanlar için ne de ölüler için kederlenir.

ne dünyanın krallığı ne de cennetteki tanrıların krallığı hayatımı böyle yakan keder ateşinden beni kurtarabilir.

bilge kişi için zevk de acı da birdir; ikisi de onu etkileyemez: o kişi ölümsüzlüğe layıktır.

şunu bil ki herkesin içinde bulunan öz ölümsüzdür; hiç kimse ona bir son veremez.

bütün bağlardan kurtulmuş olan kişi büyük kişidir. tüm isteklerden vazgeçen, tüm bağları kopartan, bencillik ve zevk tutkunluğundan kurtulan kişi huzura erişir.

her şey, cenini çevreleyen zar gibi, aynayı kaplayan kir gibi veya ateşi örten duman gibi istekle kaplanmıştır.

tanrı insanlara günah ya da sevap vermez. bilgi cehalet tarafından örtüldüğünden canlılar şaşırıp kötü yola saparlar.

bhagavadgita'da tanrı istediği inanan tipini tanımlarken, kurban sunan, çilecilik yapan ve bitmez tükenmez dualar okuyan insanı değil, doğasını değiştiren insanı tanımlar. bu kişi "kimseye kin beslemeyen, herkese dost, bencillik ve kibirden uzak, zevkte ve acıda hep aynı kalabilen, affedici bir kişi" olmalıdır. "kimse o kişiden kaçmaz, o da kimseden kaçmaz ve o, neşe, öfke, korku ve heyecandan kurtulmuştur. o kişi ne sevinir ne de nefret eder; ne kederlenir ne de tutkuya kapılır. o, iyi ve kötünün ötesindedir. o kişi, dosta ve düşmana aynıdır; onun için onur ve onursuzluk, sıcak ve soğuk, mutluluk ve mutsuzluk birdir."

insanların bilge olanları eylemde eylemsizliği, eylemsizlikte eylemi görürler. bilgelik istisnasız bütün eylemlerin son bulduğu yerdir.

hiçbir eylem, saf, uyum içinde, kendi kendisini disipline etmiş ve ruhu her şeyin ruhu ile bir olmuş bir kişiyi lekeleyemez.

bir insan aklın tüm tutkularından vazgeçer, kendi kendine yeterse onun ölümsüz bir aklı var demektir. aklı kederden etkilenmez, zevk veren şeylerden uzaktır, tutkudan, korkudan ve öfkeden kurtulmuştur, onun sarsılmaz bir aklı vardır.

rüzgar suların üstündeki tekneyi nasıl uzaklara sürüklerse duyuların egemenliğine kapılmış akıl da öyle sürüklenip gider. duyularına, akıl ve mantığa egemen, istek, korku ve öfkeyi atmış, kurtuluşu düşünen ermiş kişi, bütünüyle kurtuluşa ermiş demektir.