20.7.19

din

yuval noah harari

dinlerin sosyal düzeni koruma ve büyük çapta işbirliği organize etme aracı olduğu önermesi, dini en önemli ruhani yol olarak görenler için can sıkıcı olabilir.

kurgulanmış mitlere biraz da olsa sırtınızı yaslamadan insan kitlelerini etkin bir şekilde organize etmek mümkün değildir. katışıksız gerçekliğe sadık kalarak içine hiçbir kurgu karıştırmazsanız çok az insan peşinizden gelecektir.

akıllı kişi doğal olarak kutsal kitabı öğrenmeye başlar ve ruhani bir alim olup hakim atanır. görevi boyunca kadınların mahkemede şahitlik yapmasına izin vermez; tabii yerine seçeceği halefi de kutsal kitabı iyi bilen biri olacaktır. kim ki, "bu kitap sadece kağıttan ibaret!" diye itiraz eder ve buna göre davranırsa, o şaşırmış tanrıtanımaz hayatta muvaffak olamayacaktır.

bu kendine odaklı olma hali, tüm insanların çocukluğunda belirleyici bir özelliktir. her ulustan ve kültürden çocuk kendini dünyanın merkezi sanarak diğer insanların duygularına ya da koşullarına pek de ilgi göstermez. boşanma çocuklar için bu yüzden travmatik bir deneyimdir. beş yaşında bir çocuk, kendisinden bağımsız nedenlerle önemli bir şeyler olabileceğini kavrayamaz. anne ve babası, birbirinden farklı istekleri ve sorunları olan bağımsız bireyler olduklarını ve onun yüzünden boşanmadıklarını ne kadar anlatırsa anlatsın, çocuk bunu içselleştiremeyecektir. her şeyin onun yüzünden olduğuna inanır.

çoğu insan bu çocuksu sanrıdan büyüdükçe kurtulur. tektanrıcılar ise öldükleri ana kadar bu sanrıya tutunur. ebeveynlerinin kendisi yüzünden kavga ettiğini düşünen çocuk gibi, tektanrıcılar da perslerin babillerle savaşmasının sebebinin kendileri olduğunu düşünürler.

animist ve çoktanrılı dinler dünyayı tek bir tanrının mutlak alanından ziyade birden fazla tanrının oyun alanı olarak görürler. bu yüzden de animist ve çoktanrılı inançlarda, olayların kişiden ya da kişinin en gözde ilahından bağımsız gerçekleştiğini kabullenmek daha kolaydır. olanlar ne işlediğim hayırların ödülü ne de günahlarımın cezasıdır.

teist dinler, kainatı bir varlıklar meclisi olarak görmek yerine, yüce tanrılar tarafından yönetilen bir teokrasi olarak görürler.

diğer dinler, özellikle de jainizm, budizm ve hinduizm hayvanlarla daha fazla empati kurar. insanlarla ekosistemin geri kalanı arasındaki bağı anlar ve en önemli ahlaki emirleri, yaşayan herhangi bir canlının canına kastetmemektir.

incil'deki "öldürme!" emri sadece insanlar için geçerlidir. ahimsa (zarar verme!) denilen antik hint öğretisiyse hisseden her canlıyı kapsar. jain keşişleri bu konuda çok özenlidir. yanlışlıkla bir böcek yutmamak için ağızlarını kapalı tutar, yürürken önlerine çıkabilecek minik canlıları kibarca kenara çekmek için bir süpürge taşırlar.

ekosistem üzerindeki etkilerinin farkında olmayan avcı-toplayıcılar, kendilerini üstün varlıklar olarak görmüyordu haliyle. birkaç düzine kişiden oluşan sıradan bir avcı grubunun yüzlerce vahşi hayvanla çevriliyken hayatta kalması, grubun bu hayvanların isteklerini anlamalarına ve onlara saygı duymasına bağlıydı.

19.7.19

sürü hayvanları

jared diamond

evcilleştirilmiş büyük memeli hayvan türlerinin hemen hepsinin yaban atalarının üç ortak özelliği olduğu ortaya çıkmıştır: sürüler halinde yaşarlar, sürünün üyeleri arasında iyi gelişmiş aşamalı bir üstünlük düzeni vardır, sürüler karşılıklı olarak birbirini dışlayan egemenlik bölgelerinden ziyade üst üste binen yayılma alanlarında yaşarlar.

örneğin yaban at sürülerinde bir aygır, beş-altı taneye kadar kısrak ve onların tayları bulunur.

a kısrağı b, c, d, e kısraklarından daha üstün rütbelidir; b kısrağı a kısrağına göre alt rütbelidir ama c, d, e kısraklarının üstündedir; c kısrağı a ve b kısraklarının altındadır ama d ve e kısraklarının üstündedir. bu böylece sürer gider. sürü hareket halindeyken üyeleri beylik bir düzeni hiç bozmazlar: en arkada aygır vardır, en önde en üst rütbeli kısrak, kısrağın arkasında yaş sırasına göre, en genci başta olmak üzere tayları; daha sonra sırasıyla öteki kısraklar, her birinin arkasında yaş sırasına göre tayları. böylece aynı sürüde pek çok yetişkin at, her biri kendi rütbesini bilerek ve birbiriyle sürekli boğuşmaksızın bir arada bulunabilir.

bu toplumsal yapı, evcilleştirmeyi çok kolaylaştıran bir yapıdır; çünkü aşamalı önem sırasının en başına insan geçer. aynı sürü ailesinden gelen evcil atlar normal olarak en yüksek rütbeli kısrağı nasıl izlerlerse insan önderlerini de öyle izlerler. koyun, keçi, inek, köpek cinsi (kurt) sürülerinde de bunun benzeri bir sıra vardır. yavrular böyle bir sürünün içinde büyürken yakın çevrelerinde düzenli olarak gördükleri hayvanları bellerler. yaban doğadayken belledikleri hayvanlar kendi türlerinin üyeleridir ama yakalanıp bir yere kapatılan sürü hayvanı yavrular ise yakın çevrelerinde insanları görürler ve bellerler.

böyle toplumsal hayvanlar güdülmeye yatkındır. birbirlerine tahammül ettikleri için onları bir araya toplama olanağı vardır.

üstün bir önderin arkasına içgüdüsel olarak takılıp gittikleri ve insanları önder olarak belledikleri için bir çoban ya da çoban köpeği onları kolayca istediği yere sürebilir. sürü hayvanları kalabalık halde bir ağıla kapatıldıklarında hiç rahatsız olmazlar; çünkü yaban doğada sıkışık kalabalık gruplar halinde yaşamaya alışkındırlar.

bunun tam tersine, başına buyruk yalnız yaşayan hayvan türlerinin üyelerini gütmek olanaksızdır. birbirlerine tahammül edemezler, insanları bellemezler ve içgüdüsel olarak baş eğen hayvanlar değildirler. yaban doğada başına buyruk yalnız yaşayan kedileri bir insanın arkasına takılmış sıra halinde giderken ya da bir insanın onları önüne katıp güttüğünü gördünüz mü hiç?

bütün kediseverler kedilerin insanlara, köpeklerin içgüdüsel olarak baş eğdiği gibi baş eğmediğini bilir. başına buyruk memeli türleri arasında yalnızca kediler ve kır sansarları evcilleştirilmiştir; çünkü bizim bunu yaparken amacımız onları yemek için büyük sürüler halinde yetiştirmek değil, tek başına avcı ya da ev hayvanı olarak beslemekti.

tolstoy olsa, kendisinden daha önce yaşamış bir yazar olan aziz matta'nın başka bir bağlamda söylediği şu sözü onaylardı: "çağrılanlar çok ama seçilenler azdır."

17.7.19

eğlence endüstrisi

theodore kaczynski

eğer eğlence endüstrisi olmasaydı sistem şu anda bize uyguladığı stres üreten baskıyı asla uygulayamazdı.

çağdaş toplumda tatmin arayışı çok yaygındır. ancak insanların çoğunluğu için, temel amacı tatmin olan bir etkinlik -yapay bir etkinlik- bütünüyle tatmin getirmez.

eğlence endüstrisi sistemin önemli bir psikolojik aracı olarak hizmet verir. eğlence modern insana önemli bir kaçış aracı sağlar. insan, televizyona, videoya vs. gömülmüşken stresi, endişeyi, hayal kırıklığını, tatminsizlik duygusunu unutabilir.

kitle eğlence aracını kullanmamız "isteğimize" bağlıdır. hiçbir yasa bizi televizyon izlemeye, radyo dinlemeye, dergi okumaya zorlamaz; yine de kitle eğlencesi, çoğumuzun bağımlı hale geldiği bir kaçış ve stres atma aracıdır. herkes televizyonun kötülüğünden bahseder ama yine hemen herkes onu izlemeye devam eder.

insanlar çok fazla para kazansalar bile pazarlama endüstrisinin onların gözünün önünde salladığı parlak, yeni oyuncaklara duydukları şiddetli arzularını doyuramazlar. bu yüzden, gelirleri büyük olsa da kendilerini para açısından hep darda ve arzuları engellenmiş hissederler.

bir iki yıl önce fc'nin (freedom club) bir üyesi şunları açıkça söyleyen bir satış müdürüne rastlamıştı. "işimiz, insanların istemedikleri ve ihtiyaç duymadıkları şeyleri almalarını sağlamaktır."

propaganda yalnızca reklamlarla sınırlı değildir, bazen onu yapan insanlar tarafından bilinçli olarak bile yapılmaz. örneğin, bir eğlence programının içeriği, güçlü bir propaganda biçimidir.

bazı insanlar ise reklam ve pazarlama tekniklerine karşı dirençlidir. bunlar parayla ilgilenmeyen insanlardır. maddi kazanımlar onların güç sürecine olan ihtiyaçlarına hizmet etmez.

ilkel insanın daha az stres ve hayal kırıklığı çektiğine ve çağdaş insana oranla yaşam tarzından daha memnun olduğuna inanmak için pek çok sebep vardır.

pek çok ilkel kişi, çalışmak zorunda olmadığında, hiçbir şey yapmadan saatlerce oturmaktan oldukça memnun kalır; çünkü kendisi ve dünyası ile barışıktır. ama çoğu modern insan sürekli olarak meşgul kalmalı ya da eğlenmelidir; yoksa sıkılır, huzursuz ve asabi olur.

16.7.19

düşünen insan

jean meslier

vahşiler, hükümdarlar, makam sahipleri, halkın ayaktakımı insanların en kötüleridir. çünkü insanların en az düşüncede, en az akıl yürütmede bulunanlarıdır.

sofu asla düşünmez ve kendini akıl yürütmekten korur. bir görüş ileri sürmekten, her inceleme ve araştırmadan korkar, her sultayı izler. ve çoğunlukla toplumdan uzak bir vicdan, hatalı bir vicdan, ona, kötülük yapmayı kutsal bir görev kılar.

düşünen, muhakeme eden her insan çarçabuk inançsız olur. çünkü muhakeme kanıtlar ki ilahiyat bir hayal uykusu dokumasından ibarettir. din ise sağduyunun bütün ilkelerine karşıdır; insanlığın bütün ürünlerinde bir eğrilik, bir yanlışlık, renkten renge giren bir kararsızlıkla kendini gösterir. korku ve endişeden uzak rahat bir duyguya sahip olan insan, inanmaz olur. çünkü görür ki din, insanları mutlu etmek şöyle dursun, insan türü üzerine düşmüş en büyük karışıklıkların, en büyük felaketlerin birinci kaynağıdır.

"gerçek, çoğunlukla can çekişenlerin dudaklarında yer bulur."

dünyaya gerçekleri açıklayan her adam, din imamlarının öfkesini ve düşmanlığını üzerine çekeceğinden emindir. bunlar, avaz avaz bağırarak devletleri yardıma çağırırlar. kanıtlarını ve tanrılarını savunmak için kralların yardımına muhtaçtırlar. bu feryatlar, davalarının zayıflığını gereğinden fazla açığa vurur.

15.7.19

dizeler

metin altıok



sevgilim korkutmasın seni gözlerimin
ta içinden bakar uykusuz puhu
çünkü o yaşadığımız bu karanlık günlerin
yarattığı soyut bir direniş ruhu

insan usul usul ölmek için gelir dünyaya
başlar her gün biraz daha insan olmaya
ve ölürken usul usul ne tuhaf
aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya

yüreğinden gelen gizli iniltiye
ne zaman kulak verirse insan
korkmadan deliririm diye
erişir evrenselliğe işte o zaman

kendine ve başkalarına yönelik
yokluk içinde bir varlığı sürdürmek
şimdilerde kaybolmuş müthiş bir incelik
bir paltoyu tersyüz ettirip giymek

bir sahaf kitabındaki nem ve küften
elime geçen inanılmaz sevinci
birilerine geçirememekten
gelişti bende bu bireysellik bilinci

insanın zor zamanda tutunacağı
bir dal umut vardır ya yüreğinde
benim de gönlümde bir isli sacayağı
hâlâ duruyor küller içinde

günlük

charles bukowski

kendimle baş başa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

adalet ya da mantık aramıyordum. hiç aramadım. sosyal içerikli yazmamamın nedeni bu belki de. bu sistemden ne köy olur ne de kasaba. olmayan bir şeyi geliştiremezsin. o polisler korku göstermemi istemişlerdi, buna alışıktılar. bense sadece iğreniyordum.

çok sevmem ben insanları. ne kadar uzak olursam o kadar iyi.

başkalarını bilmem ama ben her sabah ayakkabılarımı bağlamak için eğildiğimde içimden, "ey büyük tanrım, yine mi?"* diye geçiririm. hayat düzmüş beni bir kere, geçinemiyoruz. hayattan küçük lokmalar almak zorundayım, bütün atamıyorum ağzıma. kovalar dolusu bok yemek gibi. akıl hastanelerinin, hapishanelerin, sokakların dolu olması beni şaşırtmıyor.

kedilerimi seyretmek iyi gelir bana, içimi serinletir. onların yanında kendimi iyi hissederim. insan dolu bir odaya sokmayın beni yeter ki. sakın! özellikle tatil günlerinde. yapmayın.

deli değilim ama aklımın başımda olduğu da söylenemez. arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar etmek geçer. intiharı düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam.

filozofları okuyorum son günlerde. gerçekten tuhaf, deli matrak, kumarbaz adamlar bunlar. descartes çıkıp herkesin zırvaladığını, mutlak ve aşikar gerçekliğin tek modelinin matematik olduğunu söylüyor. mekanizm. derken hume nedensel bilginin geçerliliğini sorguluyor. sonra kierkegaard, "parmağımı varoluşa daldırıyorum-kokusu yok. nerdeyim?" diye soruyor. derken sartre ve varoluşun anlamsız olduğu iddiası. seviyorum bu adamları. dünyayı sallıyorlar. bu düşünceler başlarını ağrıtmadı mı? ani bir kasvet kükremesi çıkmadı mı dişlerinin arasından? böyle adamları sokakta karşılaştığım, kafelerde gördüğüm adamlarla kıyasladığımda fark o denli büyük ki içimde bir yer burkuluyor, bağırsaklarım düğümleniyor.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kese kağıdı. ben kurtaramam dünyayı. ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu söyleyen mektuplar alıp duruyorum. bu yüzden yazmadım ama. kendi kıçımı kurtarmak için yazdım. hep dışardaydım, hiç ait olmadım. okul bahçesinde keşfettim bunu. bir de çok yavaş öğrendiğimi. herkes her şeyi biliyordu, benimse hiçbir boktan haberim yoktu. her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa karıştırıcı bir ışıkla aydınlatılmış gibiydi. salaktım. ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın farkındaydım. koruduğum bir köşe vardı içimde. önemi yok.

şimdi jakuzimdeyim ve hayatım kapanmak üzere. üzüntü duymuyorum, sirki gördüm. hem o karanlığa ya da her neyse oraya atılana dek yazacak şey çok. işte bu yüzden kutsaldır söz; sürekli yürür, arar, cümlelere dönüşür, zevkten dört köşe olur. söz içimden hâlâ akıyor ve hâlâ iyi. talihliydim. yaşlı yazar jakuzisinde düşüncelere dalmış. güzel, güzel. cehennem hep var ama. çözülmeyi bekliyor.

hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

gençken daha iyiydi, arayış içindeydim. geceleri sokakları dolaşırdım. kaynaşırdım, dövüşürdüm, arardım. hiçbir şey bulamadım. kadınlara gelince, her kadın bir ümitti ama çok sürmedi. durumu hayli çabuk kavrayıp rüyalarımın kadınını aramaktan vazgeçtim. kabus gibi olmayan bir kadın kabulümdü.

insanlara gelince, artık hayatta olmayan ölümsüzlerde buldum ne bulduysam -kitaplarda. klasik müzikte. güç verdiler bana. ama sihirli kitapların sayısı sınırlıydı, bir süre sonra tükendiler. yıkılmaz kalem klasik müzikti. çoğunu radyoda dinledim. hâlâ radyoda dinlerim. ve bugün bile güçlü, yeni, duyulmamış bir şey dinlediğimde şaşarım ve bu sık olur. şu an radyoda daha önce dinlemediğim bir şey çalıyor. yeni bir kan akışı ve anlam arayışı içinde biri gibi tadını çıkarıyorum her notanın. yüzyıllardır bestelenen olağanüstü müziğin zenginliği beni şaşırtıyor.

eskiden yüce ruhlu insanlar varmış demek. açıklayamam ama bu büyük şanstı benim için. bunu hissetmek, bundan beslenmek, bunu kutsamak. radyoda klasik müzik bulmadan yazmam. işimin bir parçası gibidir. belki bir gün biri bana klasik müzikte neden bu kadar mucizevi bir enerji olduğunu açıklar. ama sanmıyorum. merakımı gideremeden öleceğim. neden aynı güce sahip daha çok kitap yok? neden, neden? nedir bu yazarların hali? iyi yazar neden bu kadar az?

* ah shit, here we go again.

14.7.19

canım aliye, ruhum filiz

sabahattin ali

şunu esas olarak kabul etmeliyiz ki insanların hemen ekserisi yalnız kendilerini düşünürler. dünyadaki bütün felaketlerin, uygunsuzlukların, bayağılıkların sebebi işte bu her şeyden evvel kendini düşünmek illetidir. ilk bakışta insana bir kurnazlık ve akıllılık gibi görünen bu hal hakikatte aptallıktır.

insan başkalarına yardım ettiği, başkalarını sevdiği kadar yükselir. dünyada hayatın bir tek manası varsa o da sevmektir. hatta mukabele edilmesini bile beklemeden sadece sevmek.

başka bir insanı bahtiyar edebilmek, kendini bahtiyar edebilmekten daha güç fakat daha insancadır. bugün böyle düşünenlere saf, hatta enayi derler. fakat ne derlerse desinler, biz kalbimizin ve kafamızın doğru bulduğu şeyleri etrafın ne dediğine bakmadan yapmalıyız. hayatta en büyük vazife ve saadet olarak şunu almak lazımdır: bize yakın ve uzak bütün insanlara yardım etmek, bütün insanların iyiliğine çalışmak.

insan muhitin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş olmuştu. fakat bu yetmiyor. şiirlerimde de gördün ki kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. çünkü candan bir insanım yoktu. sen benim yarım kalan tarafımı ikmal edeceksin.

doğrusu, dünyada rahat yaşamak için aptal olmak lazım. fakat aptal olmaktansa biraz daha rahatsız yaşamak daha iyidir bence.

neşe insanın içinde bulunduktan sonra, hayat onu ne kadar meydana çıkmaktan men etse, ne kadar boğmaya çalışsa yine ilk fırsatta kendini gösterir.

insanların hemen hepsi hayatı karın doyurmak ve lalettayin biriyle yatmaktan ibaret farz ederler. halbuki bu takdirde insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır, onların dimağları da karınlarını doyurmak ve kendilerine bir eş bulmak hususunda kâfi derecede hizmet görüyor. ancak bunları düşünmek, onlardan hiç ayrı olmamak demektir. halbuki insanın bir de dimağı vardır ki yemek, yatmak, eğlenmek gibi şeylerle alakadar olmayan birtakım ihtiyaçlar taşır. kendine yakın bir arkadaş arar. kendisine maddi manevi yardım edecek diğer bir insan ister ve bunun mümkün olabilmesi için yardım isteyen diğer insanlara yardıma hazır bulunur. sonra muhakkak sevilmek ister, bunun için de başkalarını sever.

düşün, dünyada yalnızlık kadar feci şey var mıdır? tabii yalnızlıktan kafa yalnızlığını kastediyorum, yoksa dünya bir sürü kuru kalabalıkla dolu. ama bizim manevi hayatımızda, maddi hayatımızda bize eş, arkadaş olabilecek insan ne kadar azdır!

iki insanın hayatlarını birleştirmesinde en ehemmiyetli nokta, birbirlerini sevmeleri ve hüsnüniyet sahibi olmalarıdır.

köylü kıyafetindeki resmine bakmaya doyamıyorum. her gece başucumda duruyor, ona bakarak uyuyorum. ben dünyada bu kadar güzel gülen, güldüğü zaman bu kadar güzel olan insan görmedim.

mektupların senin göğsünde ne kadar temiz ve insan bir kalbin çarptığını bana gösteriyor, bu kalp bundan böyle benimkiyle beraber çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım.

sağduyu: tanrısızlığın ilmihali

jean meslier

din, insanların sınırlı zekalarını, anlaşılması kendileri için olanaksız olan bir şeyle meşgul etme sanatıdır.

din, ahlakı felce uğratır.

doğru yoldan sapmada şiddetle çıkarı olan, doğru yoldan sapanın yanında yer alan ve düşünceden, muhakemeden çekinen insanlara en iyi kanıtları, en iyi tanıkları dahi kabul ettiremezsiniz.

j.m. guyau: dünyada ıstırap devam ettiği sürece isyan etmiş kalbimde kuşku devam edecektir.

yeryüzünde görülen semavi dinlerin tümü, gizli inanışlarla, inanılmaz mucizelerle, aklı karıştırmak için icat edilmiş görünen, hayret uyandıran masallarla doludur.

ebu'l ala el-maarri: kudüs'te muhammed ümmetiyle isa ümmeti arasında bir gürültü koptu. iseviler çan çalıyor, muhammediler minarede bağırıyor; her iki taraf kendi dinine saygı gösteriyor, onu yüceltiyordu. ah! hangisinin doğru olduğunu bilseydim!

bir dinde en çok saygı duyulan sırlar, diğer dinde alay konusudur. kendisini insanlara tanıtmak için bu kadar çabalayan tanrı, hiç olmazsa insanların tümüne bir lisanla seslenmeliydi. evrensel bir tanrı'nın, evrensel bir din bildirmesi gerekirdi.

shakespeare: tanrı'ya yemin ederek sözünü doğrulamak isteyen kimseye güvenme; sözünü yerine getireceğine tanrı'yı tanık gösteren, bu tanıklıktan çekinecek kadar onur ve namus sahibi değildir.

tanrıların tümünün kaynağı vahşettir. bütün dinler dipsiz cehalet, hurafe, kan dökücülük abideleridir ve yeni dinler de yeniden gençleşmiş eski deliliklerdir.

ebu'l ala el-maarri: tanıdığım ümmetler ne kadar cahildir! belki tanımamış olduğum, benden önce gelip geçmiş olan ümmetler daha sapık, daha alıktır. cuma namazlarında, eşeklikleri yüzünden, emirleri için tanrı'dan yardım isterler. onların bu haline az kalır ki, minber ağlasın.

insanlar ne kadar ışıksız, kültürsüz ve akılsız olurlarsa dinlerine o oranda bağlılık gösterirler.

firdevsi: başkalarının zararında kendi yararlarını ararlar ve dini öne sürerler.

din pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır. 

din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

ebu'l ala el-maarri: uyanınız, uyanınız ey yoldan çıkmışlar! dinleriniz eski adamların hilelerinden bir hiledir. onlar, bu dinler aracılığıyla dünya malı toplamayı amaçladılar ve bunu elde ettiler. kendileri ölüp gittiler ancak bunların koyduğu âdetler devam etti.

ancak dinin bulutlarını bertaraf ederek doğrunun, akıl ve insafın, ahlakın, bizi erdeme götürecek gerçek nedenlerin kaynaklarını ortaya çıkarabiliriz. bu din, hem dertlerimizin nedenleri, hem de bu dertlere karşı kullanabileceğimiz doğal çareler hakkında bizi aldatır. iyileştirmek şöyle dursun, din, dertlerimizi şiddetlendirmekten, çoğaltmaktan ve daha çok sürdürmekten, daha çok uzatmaktan başka bir güce sahip değildir.

ömer hayyam: sema dediğimiz baş aşağı çevrilmiş tasa doğru, yardım için ellerini kaldırma; o senden daha biçaredir.

"gerçek, çoğunlukla can çekişenlerin dudaklarında yer bulur."

ebu'l ala el-maarri: batılı yüksek sesle söyledim, gerçeği kulağa fısıldadım.

ey insan! milyonlarca yıl önce ne idiysen o olacaksın; o zaman "bilmem ne" idin, yine o zaman olduğun bu "bilmem ne" olmaya karar ver. haberin olmaksızın, bu biçiminle çıkmış olduğun kainat evine yeniden gir ve seni çevreleyen öteki bütün yaratıklar gibi, serzenişte bulunmadan, geç..

13.7.19

upanişadlar

via max müller & paul deussen 

kutsal metinlerde öğretilen en büyük gerçek şudur: kalbindeki cehalet düğümü çözülmüş ve arzu ateşi sönmüş olan ölümlü kişi, ölümsüz olur.

tutkularının peşinden koşan cahil kişiler, her şeyin etrafını kuşatan ölüm tuzaklarına düşerler; fakat yok olmayanı arayan bilge kişiler, geçici şeylerin peşinde koşmazlar.

iyiyi seçenler kutsal kişilerdir, güzeli seçenler ise gerçek amacı yitirmiş olan kişilerdir.

bir dağın tepesine yağan yağmurun, dağın yamaçlarında akarsular halinde görülmesi gibi; atman'ın (gerçek ben'in) çeşitli hallerini gören insanlar bu görüntüleri, bu şekilleri gerçek addederek onların peşinden koşarlar.

zihin ve bütün duyular sükuna kavuştuğu, akıl tek bir amaç üzerinde tespit edildiği zaman, en yüksek duruma ulaşılmıştır. bilge kişiler öyle söylerler.

yoga, zihni ve duyuları kontrol etme ilmidir. zihnini ve duyularını kontrol edebilen kişi, yanılgıdan kurtulmuştur.

kendinde bütün varlıkları ve bütün varlıklarda kendini gören kişi, hiç kimseden nefret etmez.

kendilerini sadece dünya hayatına adamış olan kişiler karanlıkta kalmaya mahkumdurlar. sadece tefekkür hayatına dalmış kişiler de aynı durumdadır.

sadece kendi çıkarları konusunda akıllı olan, lakin cehalet cehennemi içinde yaşayan ahmak kişi, kendisi gibi kör olan diğer insanlara sorarak yolunu bulmaya çalışan kör bir insan gibidir.

ırmaklar denize ulaştıkları zaman nasıl isim ve şekillerini kaybederlerse, bilge kişiler de tanrıya ulaştıkları zaman isim ve şekillerini kaybederler.

daima hatırla ki, zihin besinden, hayat sudan, söz de ateşten oluşur.

sık sık yalnız kalabileceğin temiz bir yere çekil. baş ve boyun düz bir hat teşkil edecek şekilde, dimdik vaziyette otur. dünya ile bütün ilişkilerini kes. bütün duyularını kontrol et. sonra kalbinin kendi özünün derinlerine dal ve orada gizli bulunan saf ve mutlu varlığı, tanrı'yı tefekkür et.

12.7.19

tanrı'nın tarihi

karen armstrong

din, bir şeylerin yanlış olduğu düşüncesiyle başlar.

tarih boyunca insanlar ruhun bu geçici dünyayı aşan boyutunu hissettiler. gerçekten de insan zihninin bu biçimde kendisini aşan kavramlar düşünebilmesi onun dikkate değer bir özelliğidir. bu aşkınlık deneyimi yaşamın gerçeği olmuştur.

zihnimizin çalışmasından, çatışma ve çeşitlilikten haz duymayışımızdan anlayacağımız üzere, bütün varlıklar birliği arzularlar. bir'e dönme özlemi içindedirler. bu dışsal bir gerçeğe yükselmeden çok, zihnin derinliklerine doğru içsel bir iniştir.

engin insan kalabalığında korkmuş, yitik ve yalnızız her birimiz. bu bilinmezlik ve korkudan tek kurtuluşumuz tanrı'nın bize dönmesidir. tanrı bizim bireyselliğimizi azaltmaz, bu nedenle, tam kendi bilincine erişmemizi sağlar.

ruhta üç özellik vardır: bellek, anlama ve istek. bunlar bilgi, kendini bilme ve sevgiye tekabül eder. üç tanrısal kişilik gibi, bu zihinsel etkinlikler özünde tektir çünkü üç ayrı zihin oluşturmazlar fakat her biri zihnin bütününü işgal eder ve öteki ikisiyle örtüşür.

tanrı, dışsal, nesnelleşmiş ve varlığı akılla kanıtlanabilir bir varlık olmak yerine, her şeyi kapsayan bir gerçeklik ve ona bağlı ve varlığını onun zorunlu varlığından alan varlıkları algıladığımız gibi algılanmayacak nihai varlıktır: öyleyse özel bir görme biçimi geliştirmemiz gerekir.

aristoteles'in dediği gibi, "öyle şeyler vardır ki onların görülmemeleri görülmelerinden iyidir."

anselmus: inancınız olmadıkça anlamayacaksınız.

işaya: yüreğimin inandığı ve sevdiği gerçeğini bir nebze anlamak istiyorum. inanayım diye anlamak istemiyorum, anlayayım diye inanıyorum (credo ut intellegam). çünkü şuna inanıyorum: inancım olmadıkça anlamayacağım.

norman cohn: her akıllı yaratık kendi doğal kutsanmışlığı içindedir.

petrarca: kaç kez kendi sefaletim ve ölümüm üstüne düşündüm. nasıl gözyaşı selleriyle ağlamadan konuşabilmek için lekelerimi yıkamaya çalıştım ama şu ana kadar hepsi boş çıktı. tanrı gerçekten de en iyisidir, ben en kötüsüyüm.

gershom scholem: her insan, hepsi kendinin olan bir dünyanın kurtarıcısıdır. yalnızca ne görmeliyse onu görür ve yalnızca kişisel olarak ne hissetmesi gerekiyorsa onu hisseder.

albert einstein mistikliğin "tüm sahici sanat ve bilimin en yaygını" olduğunu öne sürmüştür: "bizim için ulaşılmaz olan gerçekliğin gerçekten var olduğunu, kendisini bize en yüce bilgelikte ve en ışınlı güzellikte gösterdiğini, bizim kaba yeteneklerimizle bunun ancak en ilkel biçimleriyle anlayabildiğimizi bilmek, bu bilgi, bu duygu bütün sahici dindarlığın özüdür. bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, ben de dindar insanlar arasında yerimi alıyorum."

dostoyevski: kendimi yaşlanmış bir çocuk olarak görüyorum, inançsızlık ve kuşkunun çocuğu. ölene kadar da böyle kalacağım herhalde, hayır bunu biliyorum. inanma özlemiyle çok işkence çektim ve gerçekten şimdi de çekiyorum; ikna edici entelektüel zorluklar önüme çıktıkça bu özlem daha da büyüyor.

neyse ki aydınlanma insanlığa, kendini bu çocukluktan kurtarma olanağını verecektir. bilim dinin yerini alır. "eğer doğa hakkındaki cahillik tanrıları doğurduysa, doğa bilgisinin onları yok etmesi beklenir. ne yüce hakikatler ya da belirleyici örüntüler ne de büyük tasarım vardır. yalnızca doğanın kendisinden söz edilebilir. doğa yapılmış iş değildir; daima kendi başına var olmuştur; her şey onun bağrında olur; o, malzemeyle dolu büyük bir laboratuvardır ve kendisine hareket olanağı sağlayan araçları yapar. onun bütün yaptıkları kendi enerjisinin ve gene kendisinin içerdiği ve eyleme soktuğu yarattığı etmen veya nedenlerin sonucudur." (paul henri d'holbach)

tanrı yalnızca yararsız değil kesinlikle zararlıydı. laplace, tanrı'yı fizikten çıkardı. gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. napolyon ona "bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman laplace basitçe yanıtladı; "bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

tanrı, kendi ön yargılarımızdan kurtulmanın ve bizleri eksikliklerimiz üzerinde düşünmeye zorlamanın bir simgesi olarak görülmeyip bencil nefretimizi meşrulaştırma ve mutlaklaştırmanın bir aracı olarak kullanılmaktadır.

baştan aşağı kötülük ve acıyla dolu bir dünya nasıl olur da iyi bir tanrı tarafından yaratılmış olabilir?

insan soyunun yarısını beğenmeyerek ayrıca da zihnin, yüreğin ve gövdenin her türlü irade dışı hareketini ölümcül bir şehvetin belirtisi olarak görerek bir din ancak erkek ve kadınları kendi konumlarına yabancılaştırır.

batı hristiyanlığı bu nevrotik kadın düşmanlığından hiçbir zaman tam anlamıyla kurtulamadı ve hâlâ kadınların papaz olarak atanmasına gösterilen dengesiz tepkiyle gündemdedir. doğulu kadınlar o zamanki bütün uygar dünyanın kadınlarının yaşadığı aşağılanmanın yükünü paylaşırlarken, batılı kız kardeşleri fazladan, onları toplum dışı bırakan korku ve nefrete yol açan günahkar ve iğrendirici cinselliğin lekesini de taşıdılar.

dinsel bakış açısından bile, belki düzen kavramından çıkartılan sav dışında, her kanıt "tanrı"nın yalnızca bir başka varlık, varlık dizisinde bir halka olduğu görüşünü içererek kuşkulu kalıyor.

richard s. westfall: insanoğlunun boş inançlara düşkün ateşli yönü, din konularında her zaman gizemleri sevmek ve o yüzden en az anladığından en çok hoşlanmak olmuştur.

zihnin derinliklerine yolculuk büyük kişisel riskler taşır çünkü orada bulduklarımızı taşımaya gücümüz yetmeyebilir.

halüsinasyon genellikle patolojik bir durum olduğundan, yoğun tefekkür ve içsel bakış sırasında görünen simgelerle başetmek ve onları yorumlamak önemli derecede yetenek ve zihinsel denge gerektirir.

dünyaya yabancılaşma ve kendine yeterliliğin gururu çoğu kişiyi, insanı bağımlı olma koşuluna indirgeyen bir tanrı düşüncesini tümüyle yadsımaya götürecektir.

8.7.19

akıllı yaşama sanatı

baltasar gracian

asil bir yaşamın ilk günü, ölülerle sohbet ederek geçirilmelidir.

mükemmeliyet nicelikle değil, nitelikle ilgilidir. en iyiler her zaman azdır ve onlara nadiren rastlanır. bir şeyin fazla olması onun değerini düşürür.

bir şeyi omzunuzun üstünden fırlatıp atabilecekseniz onu yüreğinize dert etmek aptalcadır.

asil bir ruhu, yüksek beğenilere sahip olmasından tanıyabilirsiniz. büyük bir dehayı tatmin eden şey de büyük olmalıdır.

bir insanı görmezden gelerek alınandan daha büyük bir intikam yoktur.

bir insana onun da diğer insanlar gibi olduğunu görmekten daha çok acı veren hiçbir şey yoktur.

pek az insan fiziksel veya ahlaki bir lekesi olmadan yaşar.

bilge kişilerin kalbine hitap eden ama yine de reddedecekleri pek çok garip zevk vardır. onlar tekilliklerini severek yaşarlar.

bilmek ve kendimizi tanımak için yaşarız. en büyük mutluluk filozof olmaktır.

insanın hayattaki büyük derslerinden biri kendini frenlemeyi bilmesi, daha da önemlisi ise kendini bazı işlerden ve insanlardan yoksun bırakmayı öğrenmesidir.

her insanın putları, ilahları vardır; bazılarınınki ün, bazılarınınki kişisel menfaat, çoğunluğunki de zevk ve sefadır.

iyi bir geri çekilme, cesur bir saldırı kadar başarılıdır.

bilgi ve cesaret yücelik unsurlarıdır. ölümsüz oldukları için ölümsüzlük bahşederler. herkes bildikleriyle sınırlıdır, bilgeler ise her şeyi yapabilir. bilgisiz insan ışıksız bir dünyadır. bilgelik ve güç, gözler ve ellerdir. cesaretsiz bilgi meyve vermez, kısırdır.

nezaket büyük kişiliklerin politik hilesidir.

kendimizden daha iyilere karşı duyduğumuz hoşnutsuzluk kadar küçük düşürücü bir şey yoktur.

bazı insanların karakterleri tamamen aldatıcıdır. kulübe odalarına açılan saray koridorları gibidirler.

kendini kötülüğe adayan parlak bir entelektüel, doğa dışı bir canavardır.

eğer talihin evine zevk kapısından girerseniz hüzün kapısından çıkmanız gerekir. talih pek az kişiyi kapıya kadar uğurlar. yeni geleni her zaman sıcak karşılasa da ayrılan ziyaretçiye genelde soğuk davranır.

diğerlerinin izlenimlerinin kendisini etkilemesine asla izin vermeyen kişi büyük bir insandır.

hiçbir şey kalbin hırslarını başka birinin şöhretinin ilan edilmesi kadar kamçılayamaz. kıskançlığı bileyen, zengin bir ruhun beslenmesini de sağlar.

kendini tanımak bireysel gelişimin başlangıcıdır.

kimsenin işine yaramamak büyük bir talihsizlik, herkesin işine yaramaksa bir başka talihsizliktir.

bir ofisin insanın hayatını sabit saatlerle ve yerleşik bir düzenle işgal etmesi kabul edilemez bir durumdur. insanı kendi yöntemleri konusunda rahat bırakan yerler daha iyidir; çünkü değişiklikler zihni yeniler. en saygın kişiler, diğerlerine en az ya da en uzak bağımlılığı olan, en kötüleri ise bizi hem şimdi, hem de daha sonrası için endişelendiren kişilerdir.

birçok insan rakibi yokken iyi bir şöhrete sahiptir. her rekabet insanın saygınlığına zarar verir.

kibarlık ve onur öyle erdemlerdir ki, kime dağıtırsanız dağıtın, yine de en çoğu sizde kalacaktır.

akıllı insanlardan korkulur, kötü niyetlilerden tiksinilir, kibirliler hafife alınır, soytarılar küçük görülür, garip tavırlılara ise aldırış edilmez.

vahşi hayvanla evcil hayvanı aynı boyunduruğa koşmak hem aptalca hem de zalimcedir.

her şeyi kendinde toplamış kişi gittiği her yere her şeyini beraberinde götürür.

tamamen yalnız yaşayabilen kişi,  çoğu açıdan bilge ve her yönüyle tanrısaldır.

karışıklıkları gidermenin en iyi yolu işleri bir süre oluruna bırakıp ortalığın durulmasına zaman tanımaktır.

hilekarlık yüzeysel olduğu için, yüzeysel insanlar ona kolaylıkla kapılırlar. sağduyu ise onun ulaşamayacağı yerlerde gizlenir ve sadece bilgelerle akıllılar ondan faydalanabilirler.

hiç kimse ara sıra başkalarının öğütlerine ihtiyaç duymayacak kadar mükemmel değildir.

ürünlerin kalitesi hakkında yanılmaktansa fiyat konusunda kazık yemek daha iyidir.

yetenekler ve hizmetler sayesinde alınandan daha kahramanca bir intikam yoktur, bunlar rakiplerinizi kıskançlığın pençesine yuvarlar.

her başarı rakibinizin boynundaki yağlı ilmeğe atılan bir düğümdür ve düşmanın galibiyeti, rakibin cehennemidir. kıskançlar birçok kez ölür ama alkışı yine de kıskanılan kazanır.

temeli sağlam olmayan şeyler asla uzun süre yaşamaz.

aptal tamamen ikna edilmiştir ve tamamen ikna edilmiş insanlar aptaldır.

karakter ve idrak, kapasitemizin iki kutbudur; biri eksikse mutluluğumuz yarım kalır. idrak yetmez, karakter de gerekir. öte yandan kendine uygun bir mevki, iş, muhit ve arkadaş çevresi edinememek ancak aptalın talihsizliğidir.

sahip olduklarına aslında yoklarmış gibi davranan kişi, her şeye sahiptir.

bu mükemmel dünya evinde günün birinde istenmeyecek kadar saklanmış bir oda yoktur.

sahip olmadığımız her şeyin zevki bir başkadır.

ünlü olma tutkusu insanın en iyi yönünden kaynaklanır. çağlar boyu devlerin kardeşi olmuştur, her zaman uçlara meyleder; ya insanı dehşete düşüren ucubeler ya da göz kamaştıran dahiler yaratır.

bayağı ruhlar karşısında cömert davranmak anlamsız ve boştur.

güzellik ve aptallık genellikle el ele yürürler.

insan yirmi yaşındayken tavus kuşu, otuz yaşındayken bir aslan, kırkında bir deve, ellisinde iri bir yılan, altmışında köpek, yetmiş yaşında bir maymun, sekseninde ise hiçbir şeydir.

akıllı insan şunu bilir ki basiret, rüzgarın estiği yönde yol alır.

evrensel dehaların talihsizliği her yerde kendilerini evlerinde gibi hissetmeye kalkışmalarıdır, bu yüzden her yerde dışlanırlar.

varlığında bütünlüğü yakalamış, konuşması bilgece ve eylemleri sağduyulu olan kişi, ölçülü insanların yakın çevresinde kabul görür; hatta özellikle aranır.

tüm zaferler nefret doğurur, üstlerinize karşı kazandığınız zaferler ise aptalca veya ölümcüldür.

gözlem ve muhakeme. bu özellikleri taşıyan insan her şeyi yönetir, onu ise hiçbir şey yönetemez. en gizli derinlikleri anında ortaya koyar. insanların dış görünüşlerinden karakter tahlili yapabilir. bir insanı görür görmez onu anlayıp en gizli özellikleri hakkında yargıda bulunabilir. birkaç gözlem yardımıyla insan doğasının en mahrem yönlerini çözümleyebilir. o her şeyi yoğun gözlem, derin içgörü ve mantıklı bir çıkarımla keşfeder, fark eder, kavrar ve anlar.

6.7.19

tanrı düşüncesi

vincent van gogh

ne zaman tanımlanamayacak, anlatılamayacak kötü bir perişanlık imgesiyle karşılaşsak -yapayalnızlık, yoksulluk, elem, her şeyin sonu ya da en aşırı ucu vb.- kafamızda tanrı düşüncesi uyanıyor. hiç değilse bende böyle oluyor bu. babam da her zaman "konuşma yapmayı en çok sevdiğim yer kilise mezarlıklarıdır; çünkü orada herkes eşittir; yalnızca bu da değil, orada herkes durumunu kavrıyor." demez mi?

ancak içinde inanç taşıyan biri çok uzun süre dayanabilir.

doğa karşısında hemen herkes duygulanır; ama daha az, ama daha çok. oysa tanrı'nın bir ruh olduğunu ve ona inananların ona tüm ruhlarıyla ve gerçekten bağlanmaları gerektiğini ta derinden duyan pek az insan vardır.

tanrı'ya inanmadan, ona güvenmeden yaşamak kolay olmaz. bunlar olmazsa tüm cesaretini yitirir insan.

yapılması gereken şu: içindeki o ateşi körüklemeli kişi, kendi kendine yeterli olmalı, büyük bir sabırsızlıkla; ama yine de sabırla birinin gelip o ateşin yanına oturacağı -belki de hep orada kalmak üzere- saati beklemeli. tanrı'ya inanan kişi, önünde sonunda, er geç gelecek olan o saati beklemeyi bilmeli.

büyük sanatçıların, gerçek ustaların, başyapıtlarında bize söylemek istediklerinin gerçek anlamını kavramaya çalışmak da insanı tanrı'ya götürür.

öte yandan, din adamlarının tanrısı benim için bir kapı tokmağı kadar cansız.

tanrı'yı tanımanın en iyi yolu pek çok sevmektir. bir dostu sev, karını sev, bir şeyi, canın ne istiyorsa onu sev, bildiğinden daha fazlasını bilmenin doğru yoluna girmişsin demektir. ancak ulu, ciddi, mahrem bir duygu birliğiyle sevmeli kişi, tüm gücü ve aklıyla sevmeli, daha derinden, daha iyi, daha çok öğrenmeye çalışmalı. böylesi bir yol tanrı'ya götürür, sarsılmaz imana götürür.

en kibar ve kültürlü ortamlarda, en iyi çevrelerde, en rahat durumlarda bile kişi içinde robinson crusoe'nun esas özelliklerinden, doğaya bağlı münzevilikten bir şeyler taşımalı; yoksa kendi köklerini yitirir. ruhumuzdaki ateşi hiçbir zaman söndürmemeli, her an körüklemeyi sürdürmeliyiz. kim kişisel yoksulluğu bilinçle seçer ve severse büyük bir hazineye sahip demektir ve her an vicdanının sesini işitebilecektir. bu sesi işiten ve ona itaat eden kişi ise tanrı'dan en değerli armağanı almış olacak, onda en iyi dostu bulacak, hiçbir zaman yapayalnız kalmayacaktır.

ah oğlum ah, bazen ne istediğimi o kadar iyi biliyorum ki.. yaşamımda olsun, sanatımda olsun tanrısız çok rahat idare edebilirim; ama ne kadar hasta olursam olayım benden daha büyük bir şey olmadan dayanamam -ki asıl yaşamım o benim, yani yaratma gücüm. ve insan, fiziksel olarak bir şey yaratma gücünden yoksun olduğu için, çocuk yerine düşünce yaratabiliyorsa, gene de insanlığın bir parçası değil midir?

27.6.19

hastalık günleri

hendrik conscience

hastaydım; kafam yorgun, ruhum umutsuz, gövdem acılar içindeydi. tanrı'nın hiç değilse manevi enerji ve güçlü bir şefkat içgüdüsüyle donatmış olduğu ben, en acı bir cesaretsizlik çukurunun dibine düşmüştüm ve çok öldürücü bir zehrin, soluk alamayan kalbime dolduğunu duyuyordum. yaylada üç ay geçirdim. o güzel yöreyi bilirsiniz, insanın ruhu kendi içine döner ve eşsiz bir dinlenmenin tadına varır; her şey dinginlik ve huzur yaratır. orada, tanrı'nın kusursuz yaratımı önünde, ruhunuz örf ve adetlerin boyunduruğundan kurtulur, toplumu unutur, toplumun el kol bağlayan zincirlerini gevşetir yenilenmiş bir gençliğin gücüyle. orada her düşünce duaya dönüşür, taze ve özgür doğa ile uyum içinde olmayan her şey bırakır yüreği. ah, orada yorgun ruhlar huzur bulur, bitkin insan gençlik gücüne yeniden kavuşur. hastalık günlerimi böyle geçirdim işte. sonra akşamlar! ayaklarını küller arasına uzatıp kocaman ocağın önünde oturmak, bacadaki bir çatlaktan sanki beni çağırırmış gibi ışınlarını gönderen yıldıza bakıp durmak ya da derin düşlere dalarak ateşe bakmak, alevlerin yükselip, titreyip, kazanı, ateşten dilleriyle yalamak için birbirleriyle sanki yarışmalarını seyretmek ve düşünmek.. insan yaşamı da budur, diye: doğmak, çalışmak, sevmek, büyümek ve yok olmak.

31.3.19

uzun lafın kısası *

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

albert caraco: bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir.

amin maalouf: her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

konfüçyüs: büyük ve üstün insanın yolu gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. kıtlık olduğu zaman bile çift sürülebilir. böylece, bilgi ile kazanç elde edilebilir. üstün insan yoksul kalacağı için değil, gerçeği elde edemeyeceği için endişe duyar.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

ray bradbury: insanlığın en harikulade şeyi bu: hiçbir zaman her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması. çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapılmaya değer olduğunu bilir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

"gerçekten aşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır." (303)

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

howard stern: tüm dinler beni hasta ediyor. din insanları birbirinden ayırmıştır.

vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse,  zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

wilhelm von humboldt: varlığımızın amacı, olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesidir. hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır.

* piktobet blog 1 nisan'dan itibaren yayınlarına son vermiştir. ilginiz için teşekkürler.

29.3.19

öğütler

konfüçyüs

bir insanın yaptığı işlere bak. onun davranışlarına dikkat et. dinlediği şeylere kulak kabart.

sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma.

bir şeyi biliyorsan onu bildiğini göster. bir şeyi bilmiyorsan onu bilmediğini kabul et. işte bu, bilgidir. doğru olan şeyi görüp de bunu uygulamamak korkaklıktır.

yüksek bir konuma sahip olmadığın için telaşlanma. elde edeceğin konumla yerleşikleşeceğinden kork. o konuma layık olup olamayacağından endişe duy.

değerli bir insan gördüğümüz zaman onun gibi olmayı düşünmeliyiz. değersiz birisine rastladığımız zaman geri dönmeli ve kendimize bakmalıyız.

bilginler arasında büyük ve üstün ol. küçük bir insan olma.

yurdundan, yuvandan uzakta olduğun zaman hatırlı bir konuğu ağırlıyormuş gibi davran. hoşlanmadığın bir şeyi başkalarına aktarma. ülkende ve evinde düşmanlığı barındırma.

sanki derin bir uçurumun kenarında ya da ince buz üstündeymişiz gibi sezgili ve ihtiyatlı olmalıyız.

içtenlik ve sadakatle öğrenmeye çalış. ölümle karşılaşsan da doğru yoldan ayrılma.

hedefine erişemeyecekmiş gibi öğrenmeye çalış. sanki onu kaybedecekmiş gibi korku içinde ol.

doğruya sadakati ve bağlılığı birinci ilke olarak ele al, doğruluktan ayrılma. işte bu, erdemi yüceltmektir.

arkadaşlarına karşı içten ol ve doğruyu konuş, onları iyiliğe yönelt. eğer sana uymazlarsa fazla çaba harcama ve onlar için kendini küçük düşürme.

işlerin yapılmasında aceleci olma. küçük şeylerden yararlanmaya çalışma. işlerin yapılmasında aceleci olmak en iyinin yapılmasını önler. küçük şeylerden yararlanmaya çalışmak büyük işlerin tamamlanmasını önler.

konuşmaya değer bir insanla konuşmazsan onu yitirirsin. konuşmaya değmez bir insanla konuşursan sözlerini boşa harcarsın. akıllı olan ne değerli insanı yitirir ne de sözlerini boşa harcar.

sana yararlı olanlarla ilişki kur. sana yararlı olmayanlardan uzaklaş.

27.3.19

modernite ve hümanizm

yuval noah harari

modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenir, sonra da göçer gideriz.

ortada bir senaryo ve insanların rol alacağı büyük bir trajedi olmadığından, başımıza felaketler de gelse hiçbir güç bizi kurtarıp acılarımıza bir anlam katamıyor. mutlu ya da kötü bir son yok; hatta hiçbir son yok. olaylar birbiri ardına sadece olageliyor. modern dünya bir amaca inanmıyor, sadece nedenleri umursuyor. modernitenin bir sloganı varsa o da şu olmalı: "olur böyle şeyler."

bizi bağlayan bir senaryo ya da amaç yoksa ve "böyle şeyler oluyorsa" insanlar önceden belirlenmiş hiçbir rolle sınırlandırılamaz. dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. cehaletimiz dışında hiçbir şey bizi engelleyemez. salgın ve kuraklıkların kozmik bir anlamı yoktur ve ikisini de ortadan kaldırabiliriz. savaşlar daha iyi bir gelecek uğruna katlanmamız gereken kaçınılmaz felaketler değildir. savaşları durdurabiliriz. ölümden sonra bizi bekleyen bir cennet de yoktur ve cenneti dünyada yaratıp birkaç teknik zorluğu aşmayı başarırsak sonsuza dek bu cennette yaşayabiliriz.

anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. modern kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor; ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor.

birçok kapitalist, din etiketini taşımaktan hoşlanmayacaktır; gerçi dinler göz önünde bulundurulunca kapitalizm evladır diyebiliriz. ölümden sonra cennet vaat eden diğer dinlerin aksine kapitalizm mucize vaadini bu dünya için verir; hatta zaman zaman sözünü de tutar. kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. insanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder.

bu gelişmelerin gerçekleşmesinde başka önemli etmenler de vardır elbette; ancak kapitalizm insanların ekonomiye bakışını değiştirerek küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır. eskiden "başkasının kârı benim zararım" diyerek ekonomiyi toplamı sıfır olan bir oyun olarak değerlendiren insanlara, başkasının kârını kendi kârı olarak görebileceği bir kazan-kazan durumu sunmuştur. bu karşılıklı fayda küresel barışı, hristiyanların "komşunu sev" ya da "sana tokat atana öbür yanağını çevir" vaazlarının verildiği yüzyıllardan çok daha ileri bir aşamaya taşımıştır.

en büyük bilimsel keşif cehaletin keşfidir. insanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilimsel yolları aydınlatan bilginin peşinde koşmak için pek çok nedene sahip oldular.

modernite, yarattığı tüm gerginliğe ve karmaşaya rağmen insanların bireysel ve toplumsal düzeyde bu yarıştan kopmaması için çok çalışmak durumundadır. işte bu yüzden en yüce değer olarak büyümeyi yüceltir ve büyüme uğruna her türlü riski göze almamızı ve elimizden gelen fedakarlığı yapmamızı bekler. toplumsal düzeyde hükümetlerin, şirketlerin ve organizasyonların başarılarının büyümeyle ölçülmesi teşvik edilirken, ekonomik dengeden bir lanetmiş gibi uzak durulur.

bireysel olarak sürekli gelirimizi artırmaya, yaşam koşullarımızı iyileştirmeye özendiriliriz. halinizden memnun olsanız bile daha fazlasını istemeniz gerekir. dünün lüksleri bugünün gereklilikleri olur. üç odalı bir evde, tek araba ve bir bilgisayarla gayet iyi yaşayıp giderken, artık beş odalı bir eve, iki arabaya ve ipodlardan, tabletlerden ve akıllı telefonlardan oluşan bir koleksiyona ihtiyacınız vardır. insanları daha fazlasını istediklerine ikna etmekse hiç zor değildir, insanlar kolayca hırsa kapılır. ancak devlet ve kilise gibi toplumsal kurumları yeni bir idealin peşine düşmeye ikna etmek oldukça zordur.

bin yıl boyunca, toplumlar bireysel istekleri kontrol altına alarak bir denge tutturmaya çabalamıştı. insanların kendileri için hep daha fazlasını istedikleri biliniyordu. pasta büyümeyince sosyal uyumu tesis etmenin yolu da bireysel istekleri dizginlemekten geçiyordu. para tutkusu kötüydü.

modernite dünyayı tepetaklak ederek insanları dengenin kaostan daha kötü olduğuna ikna etti. para hırsı büyümeyi besliyordu, büyümenin sağladığı güç iyi ve gerekliydi. modernite insanları daha da fazlasını istemeye özendirdi; böylece nefsine gem vurmaya dair binlerce yıllık öğretiler yerle bir oldu.

serbest piyasa kapitalizmi, sebep olduğu kaygıları büyük ölçüde yatıştırma gücüne sahip olduğu için bu kadar yaygın bir ideoloji haline geldi. kapitalist düşünürler durmadan bize telkin etti: "merak etmeyin her şey yoluna girecek. ekonomi büyüdüğü sürece piyasanın görünmeyen eli her şeyin çaresine bakacak." böylece kimse ne olduğunu, nereye gittiğimizi anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar büyüyen, gözü doymayan bu kaotik sistem kutsandı.

komünizm de büyümeye inanıyordu ama bir farkla: kaosu engelleyebileceğini ve devlet planlamasıyla büyümeyi kontrol edebileceğini iddia ediyordu. fakat ilk etapta başarılı olsa da serbest pazar karşısında tutunamadı.

serbest piyasa kapitalizmine sövmek bugünlerde entelektüel çevrelerin gündeminde. dünyamız kapitalizmin hakimiyeti altında olduğuna göre, gelecekte bir kıyamete yol açmadan eksiklikleri tespit etmeli ve anlamaya çalışmalıyız. kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz. gelecekte yaşanacak muhtemel ekolojik felaketi saymazsak ve ölçütümüz üretim ve büyümeyse kapitalizmin şu ana dek harikalar yarattığını kabul etmeliyiz.

bugün stres dolu ve karmaşık bir dünyada yaşıyor olabiliriz; ancak yıkım ve şiddetle geleceği söylenen kıyamet alametleri henüz belirmedi. daimi büyümenin ve küresel işbirliğinin abartılı vaatleriyse yerine getirilmiş durumda. ara ara ekonomik krizler ve uluslararası savaşlar yaşasak da kapitalizm uzun vadede kıtlığı, salgınları ve savaşları engellemekle kalmadı, onları yenmeyi başardı. binlerce yıl boyunca din adamları insanların bu illetleri kendi başlarına yenemeyeceklerini öne sürdüler. yeni dönemin aktörleri bankacılar, yatırımcılar ve sanayicilerse iki yüzyıl içinde tümünün üstesinden gelmeyi başardılar. sonuç olarak modern sözleşme eşi benzeri görülmemiş bir kudret vaadinde bulundu ve sözünü de tuttu. peki bedeli ne oldu?

modern sözleşme güce karşılık anlamdan vazgeçmemizi istiyor. insanlar bu korkutucu taleple nasıl başa çıkabilir? anlamdan vazgeçmek dünyayı ahlak, güzellik ve merhametten mahrum, karanlık bir yere dönüştürecektir şüphesiz. ancak insanoğlunun bugün sadece hiç olmadığı kadar güçlü değil aynı zamanda bir o kadar da uyum ve işbirliği becerisine sahip olduğu gerçeği de ortadadır.

insanlar bununla nasıl baş ediyor? ahlak, güzellik, hatta merhamet; tanrıların, cennetin ve cehennemin olmadığı bir dünyada nasıl var olacak?

kapitalistler bu soruyu yanıtlarken, her zaman olduğu gibi piyasanın görünmez elini övmekten geri kalmıyor. ne var ki piyasanın eli sadece görünmez değil aynı zamanda kördür de; bu yüzden insan toplumunu tek başına kurtarması mümkün değildir. tek bir ülke pazarı bile bir tür tanrı, kral ya da dini kurum olmadan kendini idame edemez. mahkemeler ve polis dahil olmak üzere her şey satılığa çıktığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar.

peki modern toplumu çökmekten ne kurtardı? insanoğlu aslında arz ve talep kanunu tarafından değil, devrimsel nitelikte yeni bir dinin yükselişiyle kurtuldu: hümanizm.

hümanist devrim ve modern sözleşme, yaşamlarımızı anlamlı kılan büyük kozmik plana duyduğumuz inançtan vazgeçmemiz karşılığında bize güç vaat ediyor.

jean-jacques rousseau yaşamın kurallarını özetler: "bu kuralları yüreğimin derinliklerinde doğa tarafından silinmez harflerle yazılmış olarak buluyorum." der, "yapacağım şey konusunda yalnızca kendimi dinlemeliyim: iyi olduğunu hissettiğim her şey iyidir, kötü olduğunu hissettiğim her şey kötüdür."

hümanizm bir şeyin kötü olarak kabul edilmesi için yalnızca bir insanı kötü hissettirmesinin yeterli olduğunu söyler. cinayet, tanrı bir zamanlar "öldürmeyeceksin" diye buyurduğu için değil; kurbana, ailesine, arkadaşlarına ve tanıdıklarına korkunç acılar çektirdiği için yanlıştır. hırsızlık, kadim bir metin, "çalmayacaksın" yazdığı için değil, sahip olduklarını kaybetmek insana kötü hissettirdiği için kötüdür. bir davranış kimseyi üzmüyorsa hiçbir sorun yaratmayacaktır. aynı kadim kutsal metin, tanrı'nın "herhangi bir canlıya benzeyen put yapmayacaksın" diye buyurduğunu yazar. ama kimseye zarar vermeden küçük heykeller yapmamın nesi günah olabilir?

benzer bir düşünce eşcinsellik tartışmalarına da nüfuz etmiştir. eğer iki yetişkin erkek sevişiyor ve bunu yaparken kimseye zarar vermiyorlarsa bunun ne zararı olabilir ve bu durumu neden yargılamamız gerekir? iki erkeğin arasındaki bu özel meselenin tarafları kişisel duygularıyla seçim yapmakta özgürdürler.

hümanist fikirlerin güç kazanmasının eğitim sistemine etkilerine gelince: orta çağda tüm anlam ve otoritenin kaynağı dışsaldı; bu nedenle eğitim itaat duygusunu yerleştirmeye, kutsal metinleri ezberletmeye ve antik gelenekleri öğretmeye odaklanırdı. öğretmenler öğrencilerine bir soru yönelttiğinde öğrencilerin aristoteles, kral süleyman ya da aziz thomas aquinas'ın ne yanıt verdiğini hatırlaması beklenirdi.

modern hümanist eğitim ise öğrencilerin kendi başlarına düşünme becerisine sahip olması gerektiğine inanır. aristoteles, süleyman ve aquinas'ın siyaset, sanat ve ekonomi üzerine görüşlerini bilmek faydalı olsa da anlamın ve otoritenin en yüce kaynağı içimizde olduğundan, bu alanlarda kendi düşüncemizin ne olduğunu bilmek çok daha önemlidir. anaokulu, ilkokul ya da üniversite, hangisinde görev yaparsa yapsın, bir öğretmene ne öğretmeye çalıştığını sorduğunuzda, "çocuklara tarih, kuantum fiziği ya da sanat bilgisi anlatmaya çalışıyorum ama hepsinin ötesinde kendi başına düşünebilmeyi öğretmek istiyorum." diye yanıtlayacaktır. her zaman başarılı olamasa da hümanist eğitimin hedefi budur.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar. hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

hümanizm, yaşamı içimizdeki kademeli bir değişim süreci olarak değerlendirir. deneyimler aracılığıyla cehaletten aydınlanmaya doğru ilerleriz. hümanist bir yaşamın en önemli hedefi entelektüel, duygusal ve fiziksel deneyimlerle bilgimizi geliştirmektir. 19. yüzyılın başında modern eğitim sisteminin baş mimarlarından wilhelm von humboldt, varlığımızın amacını "olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesi" olarak açıklar. ayrıca, "hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır." der.

kahramanın her zaman bir şövalye olmasına hiç şaşırmamak gerek. sonuçta bir marangoz ya da köylüden kahramanlık sergilemesini bekleyecek değiliz. buradaki can alıcı nokta kahramanların hiçbir zaman içsel bir değişim göstermemesidir. aşil, arthur, roland ya da lancelot, şövalyeler dünyasının korkusuz savaşçıları olarak maceralara atılmadan önce neyseler hikayenin sonunda da aynıdırlar. öldürdükleri o devler ve kurtardıkları tüm o prensesler şövalyelerin cesaretinin ve azminin bir kanıtıdır ama başlarına gelenlerden yeni hiçbir şey öğrenmezler.

icraatlardan çok duygu ve deneyimlere öncelik veren hümanizm, sanatı da kökünden değiştirir. wordsworth, dostoyevski, dickens ve zola şövalyelerin gözüpek maceralarını çok da umursamazlar; aksine sıradan işçilerin ve ev hanımlarının yaşamlarını betimlerler. kimileri joyce'un ulysses'ini modern edebiyatın içsel yaşama odaklanmasının zirvesi olarak görür. joyce toplamda 260 bin kelimede dublinli stephen dedalus ve leopold bloom'un bir gününü betimler. pek de bir şey yapmazlar halbuki. çok az kişi ulysses'i baştan sona okumuştur.

popüler kültürün temelinde de ilgi odaklarımızdaki bu değişim yatıyor. abd'de survivor televizyon programı, reality şovları bir deliliğe dönüştürmesiyle bilinir; hatta suçlanır. reytingleri altüst ederek en tepeye yerleşen ilk reality şov kabul edilen survivor, bir dergi tarafından gelmiş geçmiş en iyi yüz televizyon programı arasına seçilmiştir. her sezon yirmi katılımcı mayolarıyla uzak bir tropik adaya yerleştirilir, çeşitli mücadelelere katılır ve her bölümde oylamayla içlerinden birini elerler. sona kalan, evine bir milyon dolarla döner.

homeros'un zamanında, roma imparatorluğu'nda ya da orta çağ'da avrupa'da insanlar bu fikri kendilerine oldukça yakın bulup beğenirdi: yirmi kişi mücadeleye girer ancak tek bir kahraman çıkar. homeros'un prensleri, romalı soylular ya da haçlı şövalyeleri survivor izleme hevesiyle ekran başına geçerken, "ne harika!" diye düşünürdü, "akıl almaz maceralar, kıran kırana mücadeleler, görülmemiş kahramanlıklar ve ihanetler göreceğiz. savaşçılar birbirlerini arkadan bıçaklayacak ve vücutlarını sergilemek için kıyasıya yarışacaklar."

ne büyük bir hayal kırıklığı ama! arkadan vurmak ya da vücut sergilemek sadece birer metafor olarak kaldı. yaklaşık birer saatlik her bölümün on beş dakikasını diş macunu, şampuan ya da mısır gevreği reklamları kapladı bile. beş dakikada kim halkadan en fazla hindistan cevizini geçirecek ya da bir dakikada ne kadar böcek yiyebilecek gibi inanılmaz çocukça oyunlara ayrıldı. geri kalan zamandaysa "kahramanlar" duyguları hakkında konuştu. "o bana bunu dedi, şöyle hissettim, böyle etkilendim." gerçek bir haçlı şövalyesi oturup survivor izleseydi, muhtemelen baltasını kaptığı gibi sıkıntıdan ve sinirden televizyonu parçalardı.

savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

geçmişte avcılar dikkat kesilir ve gözlerini dört açarlardı. ormanda mantar aramak için dolanırken rüzgarı dikkatle içlerine çeker, yerdeki izleri takip ederlerdi. mantar bulduklarında pür dikkat kesilir, tadındaki her ince detayın farkına varmaya çalışarak yenilebilir türleri zehirli olanlardan ayırmaya çalışırlardı.

bugünün varlıklı toplumlarının bu kadar yüksek bir farkındalığa ihtiyaçları yok. süpermarketlere giderek hepsi yetkililer tarafından kontrol edilmiş binlerce farklı yiyecek arasından dilediğimizi satın alabiliyoruz. televizyon karşısında midemize indirdiğimiz italyan pizzasının ya da noodle'ın tadına pek de dikkat etmiyoruz (gıda üreticileri bu kayıtsızlığı kırabilme ihtimalinin peşinde koşarak sürekli yeni tatlar yaratmaya çalışıyor). gelişmiş ulaşım sistemleri sayesinde şehrin öbür ucunda yaşayan arkadaşımızla görüşebiliyoruz. akıllı telefonlarımız aracılığıyla sürekli facebook hesaplarımızı kontrol ettiğimizden arkadaşlıklarımıza tam olarak odaklanamıyor, heyecan verici her şeyin başka yerlerde olup bittiğini düşünüyoruz.

modern insanlık bitmek tükenmek bilmeyen bir "fırsat kaçırma korkusu" tarafından esir alınmış durumda. hiç olmadığı kadar çok seçeneğimiz olmasına rağmen, tercihlerimize odaklanma yeteneğimizi kaybetmiş haldeyiz.

hümanizm özgür iradeye ulaşmanın zorluklarından bahsedip durur. kendimizi dinlemeye çalıştığımızda, birbiriyle çatışan seslerin kakofonisi altında ezildiğimizi hissederiz. öyle ki zaman zaman kendi özgün sesimizi duymak bile istemeyiz. ya o ses istenmeyen sırlar, huzursuz talepleri ortaya dökerse diye düşünürüz.

pek çok insan kendisini derinlemesine irdelememek için ciddi bir çaba harcar. hızla yükselen başarılı bir avukat, bir ara verip çocuk sahibi olmasını söyleyen iç sesini dizginler. mutsuz bir evliliğe hapsolmuş bir kadın, evliliğin verdiği güvenlik hissini kaybetmekten korkar. suçluluk duygusuyla tutuşan bir asker, kabuslarında gaddarlıklarının gölgesi tarafından kovalanır. kendi cinselliğine güvenmeyen genç bir adam "ne sen sor ne ben söyleyeyim" kuralıyla hayatına devam eder. bu durumların hiçbirini derinlemesine değerlendirmeyen hümanizm herkese aynı kalıptan çıkmış belli başlı çözümler sunar. hümanizm biraz cesaret etmemizi, bizi korkutsa da içimizdeki sesi dinlememizi, kendimize özgü sesimizi bulmamızı öğütler ve bu sürecin tüm zorluklarına katlanarak talimatlarını dinlememizi söyler.

bir rivayete göre (her iyi hikaye gibi muhtemelen uydurma) mihail gorbaçov can çekişen sovyet ekonomisini diriltebilmek için yardımcılarından birini thatcherizmin inceliklerini araştırması ve kapitalizmin nasıl işlediğini incelemesi için londra'ya gönderir. ev sahibi kapitalistler, sovyetler'den gelen misafirlerini bir şehir turuna çıkararak londra borsası ve londra ekonomi okulu'nda banka yöneticileriyle, girişimcilerle ve profesörlerle görüştürürler. birkaç saat sonra bunalan sovyet uzman: "bir dakika lütfen. bu karmaşık ekonomi teorilerini bir kenara bırakalım. bütün gün londra'da oradan oraya dolaştık ama bir şeyi hâlâ anlayamıyorum. moskova'da ekmek tedarik sisteminde çalışan birbirinden akıllı bir sürü insan var. her şeye rağmen her fırının, her bakkalın önünde uzun kuyruklar oluyor. londra'da milyonlarca insan yaşıyor, o kadar dükkan ve süpermarketin önünden geçtik, bir tane bile ekmek kuyruğu görmedim. lütfen beni londra'nın ekmek tedarikinin sorumlusuyla görüştürün. bu başarının sırrını öğrenmeliyim." ev sahipleri düşünür taşınır ve cevaplar: "hiç kimse londra'nın ekmek tedarikinden sorumlu değil."

geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir; çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

insanlar nadiren daha önce görülmemiş, yepyeni bir değer üretir. en son 18. yüzyılda karşımıza çıkan bu durum, hümanist devrim aracılığıyla özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin coşkulu ilkelerini vaaz etmişti. 1789'dan beri sayısız savaşa, devrime ve ayaklanmaya rağmen insanoğlu yeni bir değer yaratabilmeyi başaramadı. takip eden tüm çatışmalar ve mücadelelerse ya bu üç hümanist değer adına ya da tanrı'ya itaat etmek, ulusa hizmet etmek gibi çok daha eski inançlar uğruna veriliyordu. dataizm 1789'dan beri yeni bir değer yaratabilmiş ilk harekettir: bu değer, bilgi edinme özgürlüğüdür.