21.3.19

ressamın günlüğü

vincent van gogh

çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben -bir hiç ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana dönük, hep bana bakan gözleri düşündüğümde- başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar; ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: "sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? hak ettiğimiz karşılık nerede? tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir?"

anlıyorsun ya! bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.

yine de devam ediyorum; ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. ve tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.

yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak tanrı'nın haklı gördüğü bir savaşım veriyoruz demektir. bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, birçok kötülükten uzak kalabilmemiz.

kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana. böylece hatamı yolun sonunda göreceğim. öyle olsun. o zaman yalnızca sanatların değil, başka her şeyin de düş olduğunu, insanın kişiliğinin hiçliğini anlayacağım. bu kadar çelimsiz ve dayanıksızsak eğer, çok daha iyi bizim için; çünkü o zaman, gelecekteki varlığımızın sınırsız olanaklarına karşı çıkacak bir şey yok demektir.

resim yapmaya yaşamımın oldukça geç bir döneminde başladığım yetmiyormuş gibi, önümde bundan sonra yaşayacak pek uzun yıllar da olmayabilir. böylece, en cahil bir adam gibi yolumu sürdürürken bildiğim tek şey var: birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek. serinkanlılıkla ve sükunetle dolu olarak, elimden geldiğince düzenli ve yoğun, olabildiğince özlü ve tutumlu çalışmam, çalışmam gerek. dünyanın beni ilgilendiren tek yanı var: otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev; duyduğum bu şükran borcuna karşılık desen ya da resim olarak birkaç andaç bırakmak istiyorum geride -birtakım sanat akımlarının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için. işte, yaşamdaki amacım bu.

bir tek konuda seçim yapabilecek durumdayım: iyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. birinci şıkkı seçiyorum. ancak, resmin gereksinmeleri, adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkilerden az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok.

böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum.

bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de. kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? bizi tarascon ya da rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa o da şu: yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.

güvenle ve kesinlikle onlardan biri olduğuna inanan kişi, yoluna her zaman sessiz ve sakin devam edebilir, sonucun iyi olacağından hiçbir kuşku duymayarak.

bir adam varmış, günün birinde kiliseye gitmiş, şöyle sormuş: "aşırı hevesim, çabalarım beni aldatmış olabilir mi? yanlış bir yol seçmiş, yapacaklarımı iyi tasarlamamış olabilir miyim? ah, kendimden duyduğum bu kuşkudan kurtulabilsem, sonunda kazanacağıma, başaracağıma değin kesin bir inanca kavuşabilsem!" bir ses karşılık vermiş ona: "kesinlikle bilseydin, ne yapardın o zaman? kesinlikle inanıyormuşçasına davran şimdi, yanılmayacaksın." ve adam kuşkuyla değil de inançla dolu olarak yoluna gitmiş, işinin başına dönmüş. artık kararsızlık, ikirciklik yokmuş içinde.

19.3.19

bir kadının ufku

esther vilar

erkeklerin kadınları etkilemek için yaptıkları önemli değildir. kadının dünyasında erkeğin yeri yoktur. onun dünyasında sadece başka bir kadın önemlidir.

elbette bir erkek dönüp ona baktığında memnun olacaktır. bir de bunu yapan erkek şık giyimliyse ve pahalı bir spor araba kullanıyorsa gerisi can sağlığı. onun bu durumda duyduğu hoşnutluk, senetlerinin değerinin yükseldiğini gören bir hissedarınkiyle kıyaslanabilir. söz konusu erkeğin çekici veya zeki olup olmaması kadın için kesinlikle önemsizdir. hissedar, temettü kuponlarının rengiyle kesinlikle ilgilenmez.

bir şirket, belli bir alanda uzman olan birisini kendine çekmek istediği zaman, olabilecek her yoldan söz konusu kişinin gönlünü okşar. sözleşme imzalandıktan sonra işveren artık rahat bir nefes alabilir. uzman artık o şirkete bağlıdır. kadın da erkek konusunda aynen böyle davranır. onu, sadece onunla hayatın ne kadar güzel olduğunu kanıtlamaya yetecek kadar serbest bırakacaktır. buna inanan erkek, onunla yaptığı sözleşmeden hoşnut olacaktır.

kadınlar birbirleri için ideal hayat arkadaşı olurdu. duyguları ve içgüdüleri aynı ilkel düzeye gerilemiştir. çünkü kaç tane bireyci veya kural dışı kadın vardır? birlikte yaratacakları cenneti ve varoluşlarının ne kadar heyecan verici olacağını hayal etmek zor değil. entelektüel düzey sersemletici ölçüde düşük bile olsa hiç kimse gerçekten kaygılanmayacaktır.

kadınlar kesinlikle zarif cins olarak adlandırılamaz; çünkü sadece fiziksel düzlemde değerlendirilmediği sürece aptal bir insana kesinlikle zarif veya güzel denemez.

kadının en büyük ideali işsiz ve sorumsuz bir yaşam sürmektir. ama böyle bir yaşamı çocuklardan başka kim sürer? yakaran gözleriyle, gamzeleriyle, o bebeklere özgü yağ dokulu sevimli küçük bedeniyle, temiz, kadife gibi teniyle küçük bir çocuk. yani bir erişkinin sevimli bir minyatürü. kadınların özendiği de işte bu çocuktur: kolay kahkahaları, çaresizliği, korunma ihtiyacı. çocuğa bakmak gerekir; çünkü kendine bakamaz.

bu değerli bebek görünüşünü korumak için özel olarak geliştirilen kozmetiklerin ustaca uygulanışının, çaresizliğin, anlamsız gevezeliğin, şaşkınlık ve hayranlık ifade eden "oh!" "ah!" ve "harikulade!" gibi nidaların da yardımıyla ve deli saçması gevezelikle kadınlar, dünyanın, eskisi gibi tatlı, sevimli küçük kızlar olduklarına inanmaya devam etmesini sağlamak için olabildiğince uzun süreyle bu "bebeksi görünüşlerini" korumaya çalışırlar ve erkeğin kendilerine bakmasını sağlamak için de ondaki koruma içgüdüsüne güvenirler.

hangi kadın yirmi beşinden sonra böyle bir bebeksi görünüşü koruyabilir ki? kozmetik sanayinin her türlü hilesine, magazin dergilerindeki düşünmeye ve gülmeye karşı verilen öğütlere -çünkü her ikisi de kırışıklık yaratma eğilimi gösterir- rağmen, sonunda gerçek yaşını göstermesi kaçınılmazdır. o zaman sadece çaresiz, sevimli küçük kızların güzellik timsali yaratıklar olduğuna inanmaya şartlandırılmış olan erkek, yetişkin bir yüzle ne yapabilir ki?

erkek, yumuşak hatları et torbalarıyla şişkinleşen, derisi sarkıp kırışan, çocuksu ses tonu çatlaklaşan ve kahkahası at kişnemesini andıran bir kadınla ne yapsın ki? yüzü artık dikkatsiz saçmalıklarını telafi edemeyecek kadar bozulan, "ooh" ve "aah" nidaları embesilce gelen bu bostan korkuluğu neye benzer ki? mumyalaştırılan bu "çocuk" artık erkeğin erotik fantezilerini kamçılamayacaktır.

tercih şansı tanındığı takdirde erkeğin, "yetişkin-çocuk" karısını daha genç bir modelle değiştireceği rahatlıkla söylenebilir. parası bol olanların ve gösteri dünyasında çalışan erkeklerin eski karılarını atıp genç modellerle yaşamak gibi bir alışkanlığı vardır ve yüklü bir nafaka alan eski eşleri de durumdan şikayetçi olmaz. aslında sıkı bir pazarlık ettikleri için de muhtemelen çok memnundurlar.

17.3.19

katya'nın yazı

trevanian

akademik tipler arasında yararsızlık esastır.

her çocuk kendini anasına babasına ebediyen borçlu sanır ama bu doğru değildir. eğer ortada bir borç varsa, anayla baba borçludur çocuğa. onu bu acılar, savaşlar, nefretler dünyasına getirdikleri için. hem de bir anlık zevk uğruna.

aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

mutluluğumuzu herkesle paylaşırız. yabancılarla bile. önemli olan hüznü ve acıları paylaşmaktır.

ne var ki hayat sırayla giden bir şey değildir. düzenli de değildir. ama sıradan hayatın da hayallere özgü hızlı tempoları reddedişinde her zaman yoğun bir ironi vardır.

ben sık sık yalan söylerim. en kolay şeydir. bazen de yapabileceğimiz hareketlerin içinde en nazik olanıdır.

yetişme tarzını ve sosyal sınıfı en iyi ortaya koyan şey insanların konuşma biçimidir.

olaylara sonradan bakmak, netliği bozan ayrıntıları ortadan kaldırmaya yarıyor.

aşkı oluşturan zerrecikler, bölünüp analizi yapılamayacak kadar küçük şeylerdir. nasıl aşkın tümü, bir anda, bir tek bakış açısından görülemeyecek kadar büyükse, bu da tam tersine. aklın, mantığın ötesinde, kendim de farkında olmaksızın, aşıktım ona.

itiraf ruha iyi gelir. ruhu boşaltır, yeni günahlar için yer hazırlar.

mücadele dolu bir hayat geçirerek güçlenmek herkese nasip olmaz. herkes bir meslek sahibi olacak, bir gelecek bekleyecek kadar özgür değildir.

mantıksız şeyler beni korkutuyor. gaddar ve zalim bir adamın yanındayken, bir delinin yanında ettiğimden daha çok rahat ederim.

biz her şeyi gerçekte oldukları gibi değil, bizim sandığımız gibi düşünürüz. bu yüzden de her şey, bizim onlara verdiğimiz adı alır.

bir yanda jeoloji, bir yanda ortaçağ hastalıkları. pür bilimlerin cazibesine karşı insan kendini kollamalı. bunların pürlüğü, yani saflığı, eski zaman rahibelerininki kadardır. kansız ve ihtirassız. yoo, hayır, siz yine insancıl çalışmalara yönelin. gerçi orada gerçekler daha zor bulunur, kanıtlar daha kolay kırılabilen hassas şeyler olur ama, yine de, ne de olsa, içinde yaşayan insanın soluğu bulunur.

insanın kendini farklı sanmasından daha sıradan, daha olağan bir şey yoktur.

niyetinin iyi olduğundan eminim. sende gerçekten kötü olmak için gerekli olan hayal gücü eksik bir kere.

biliyor musun, atları neden sevmem? durmadan dışkı atmak gibi antisosyal bir huyları var da ondan. atlar soylu hayvandır diye baş ağrıtırlar ama, bu küçük kusurlarını kimse söz konusu etmez. günün birinde kendime bir otomobil alacağım. ama bende bu şans varken, otomobil de tanrı bilir arkasından durmadan demir parçaları döker durur.

ertelenen acı, azalmış acıdır.

edebiyatın yerini fene kaptırmasına her zaman üzülmüşümdür. hayal gücünün yerine araştırmalar geçti. doğru olan şeyin yerini sahiden olan şey kaptı. ne ve ne zaman soruları, nasıl ve daha önemlisi niçin sorularının önemini azalttı.

büyük kötülüklerden bazen büyük iyilikler doğar.

birkaç yıl önce kendi kendime bir söz verdim: yoluma çıkacak cinsel fırsatları asla ziyan etmeyeceğime karar verdim.

acaba neden insana iyi gelen her şey ya sıkıcıdır ya da acı verir? neden bedene kötü gelen her şeyin ruha iyi geldiği varsayılır?

cesaretin nerede bitip duygusuzluğun nerede başladığı belli değildir.

insan serüvenleri önceden planlayamaz. en güzel yeri buluncaya kadar yolumuza devam ederiz, oraya varınca dururuz.

şölen ne kadar çabuk başlarsa o kadar çabuk biter. benim inancıma göre, yapılmaya layık olan her şey, çabucak yapılmaya da layıktır. insanın yaşamında uygulayacak birtakım ilkeleri olmalı.

güzelliğin fazlası zekayı köreltir. şekerin dişleri bozması gibi.

sözlerimiz bir neşe yaratmaya yönelikti ama tüm espriler zayıf ve zorlamaydı. her birimiz bu geziyi diğerleri için zevkli bir hale getirmeye çalışırken, aslında zihinlerimiz gamlı ve hüzünlü şeylerle doluydu. amacımız cömert ve iyi niyetliyken, uygulamamız acınacak kadar zayıf ve beceriksizceydi.

öğüt, vermesi almasından zevkli olan tek şeydir.

sen, az şey bilen insanın tehlikeli görüş açısından bakarak yargıya varıyorsun. yeterince veri yok elinde. bilmiyorsun.

biz ne de olsa nüfuzlu bir aileyiz. adalet belki kördür ama sosyal ağırlıklara karşı da duyarsız değildir. fakirlere sorular sorulur, söylediklerinin kanıtları aranır. zenginlerin ise ifadeleri kayda geçer, yalnızca imla hatası yapılmamasına dikkat edilir.

gençlik insana geçici bir konuktur. yaşlılık ise ölene kadar sizinle beraberdir.

taşra dedikodularının kurbanlarına pek acırım. dedikodu bizim kadınlarımıza günahın tadını çıkarma olanağı verir. kendi işlemeyecekleri, işleyemeyecekleri günahlar. çünkü onları çaresizlikleri, hayal güçlerinin eksikliği ve fırsatsızlık engelliyor. biz de bu eksikliklere namus diyoruz.

erkek milleti asla tam anlamıyla büyümüyor.

yıllar boyunca üzüntüsünü yoğun bir iş programının altına saklamaya çalışmıştı. acıyı bir çalışma perdesinin arkasına saklamaya uğraşmıştı. onca zaman, ifade edemediği acıları içine atmıştı hep.

seven insan sevdiğine karşı çok duyarlıdır. tüm küçük belirti ve imaları okuyabilir.

maddelerine uyulacak bir anlaşma değildir aşk. ya bir bütündür, sizi tümüyle içine alır ya da aşk değildir. başka bir şeydir belki. daha mantıklı, daha sakin bir şey. kendine göre yine güzel bir şey.

tanrı bizi iyi niyetlilerin vereceği zararlardan korusun!

ah, bu ortaçağ insanlarının tanrısı gerçek bir tanrıymış kuşkusuz! ırmaklarda, yağmurlarda varmış o. bizim tanrımız gibi uzakta var olan, yalnızca ebedi mutlulukla ebedi ceza arasında bir tür komisyonculuğa benzer iş yapan bir varlık değilmiş.

hepimiz karşımızdakinin bizi anlamasını isteriz ama ayna gibi içimiz dışımız görünsün istemeyiz.

sevgili çocuğum, kendini her zaman önemsiz saymanı, yerine başkasını bulması kolay biri diye değerlendirmeni istiyorum.

15.3.19

kehanet

albert caraco

bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez. geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi son derece onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor. bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi.

yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu. başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar. çok geç olduğunun farkındayız artık ve bu dünyadaki her fedakarlığın bir düzenbazlık olduğunu biliyoruz; hem de en dikkate değer düzenbazlık. ama bunu tam yok olacakken öğrendik.

yitik kitle kaosun eseridir, o kaostur ve kaosa geri döner. bu kitlenin ölümüne ağlayacak değiliz; çünkü o gölgeler ordusudur ve kavruk kalmış, gelişememiş gölgelerin ancak ikircikliğin bağrında sahte bir yaşamı olabilir, hepsi bu. dinler bu gölgeler için yapılmıştır. onların iğrençliklerine, aşağı kalmışlıklarına tesellidir dinler; ama onlar bu iğrençliği sürdürmeye devam ediyorlar.

erkekler döllemeye devam edecek, kadınlar doğurmaya ve yitik kitleyi beslemek için her şey kullanılacak, gelecek ipotek altına alınacak.

şu anki insanlığın yalnızca küçücük bir parçası olacak soydaşlarımız, güzelliği bir anıdan başka bir şey olmayan talan edilmiş bir dünyayı miras alacaklar. bunu onarmak yüzyılları bulacak. doğumu sınırlandıracaklar ki toprak dinlensin, sular temizlensin, bu ökümen'i zorla kirletmeye ya da ökümen'in yasalarından tanrılar aramaya niyetlenmeyeceklerdir. bu gerçekliği aşkınlığın yanılsamasına kurban etmeyeceklerdir. yeryüzüne sadık kalacaklar ve gökyüzünü onu onaylamaya mecbur edeceklerdir.

salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur.

dünyayı ahlaksızlık kurtaracak. dinlenme ve gevşeme, her türden fedakarlığın reddi ve militan erdemlerin terk edilmesi, saygın olarak nitelediğimiz her şeyin küçümsenmesi ve uçarılığa rıza göstermek kurtaracak. erkekliğin bizi götürdüğü ve asla geri dönülmeyecek kabustan bizi dişilik kurtaracak; çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamına öncülük eder.

zengin ülkelerin refahı, dünya mutlak bir felakete gömülürken, sonsuza dek sürecek değildir ve dünyayı bu felaketten çekip çıkarmak için çok geç olduğundan, zengin ülkelerin yoksulları yok etmek ya da kendilerinin de yoksul olması dışında bir tercihi olamayacaktır. onlar da kaostan ve ölümden kaçamayacaklardır. tabii eğer en barbar çözümde karar kılmamışlarsa.

tekrar tekrar başlayan bir kavrukluk ve başarısızlık içinde hayatta kalmaktansa telafisi imkansız olan şeyi tercih ederiz biz.

felaketten sonra, şimdiki insanlığın küçücük bir bölümü olacak soydaşlarımız, su kaynaklarını ve ağaçları kutsayacaklar, toprağı gökle evlendirecekler, kurban etme fikrini iğrenç bulacaklar ve aşkınlık fikrini kutsallığa hakaret sayacaklar. vahiyli dinlerin ortadan kaldırdığı her şeyi -kutsal fahişelik ile ritüel birlikteliği, üreme kültü ile sembollerine tapınmayı, kutsal evlilikler ile saturnus şenliklerini- yeniden oluşturacaklardır. insanı, olması gereken şey değil, olmaktan vazgeçtiği şey olarak göreceklerdir. peygamberlik yanılsamalarına yeniden düşmeyeceklerdir. kusurlu bir otomatı kusursuz kılmaktan vazgeçeceklerdir. tinselliğin çoğunluğun nasibi olmadığını ve sözde vahyedilmiş dinlerin yaptığı gibi, aynı öğretiyi herkese iletmenin hata olduğunu kavrayacaklardır.

insanlar toprağa sahip olmak için savaşıyorlardı, yarın suya sahip olmak için birbirlerini gırtlaklayacaklar. havamız kalmadığında, harabelerin ortasında soluk alabilmek için boğazlayacağız birbirimizi.

gelecekte, tek uz görüşlülerin anarşistler ve nihilistler olduğu söylenecektir. yürüyen sağırlar ile militanlık yapan körler arasındaki aklı başında ve duyarlı son insanlar anarşistler ve nihilistlerdir.

anarşistler ve nihilistler her şeyi kökünden süpürmek istiyorlardı ve gelecek onlara hak verecektir. ama düzen var olduğu sürece onları eziyor ve ezecek. yıkıcılıktan bizi koruyan ve koruyacak düzen; ama kaosun ya da ölümün yıkıcılığından değil, kaosa ve ölüme doğru safları sıklaştırarak yürümemizi emrediyor bize; yan yana, görev adımlarıyla ve yakında kana bulayacağımız gecenin içinde.

yüzyılın gayri insaniliği giderek artacaktır ve vaazlar da bu niteliği değiştiremeyecektir. insanlar boş yere tapınaklara koşturuyorlar. ortak ölümün gölgesinde, tapınaklar sonunda müminlerin başına çökecektir.

bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir. ancak ölerek bu kanserden kurtulabiliriz. dinlerimiz yok olsun diye ölüyoruz. felaket, rahipleri cemaatleriyle birlikte yutacaktır. harabelerin ortasında insanlıktan sağ kalacak olanlar, ayakta kalan taşlara saldıracaktır.

13.3.19

bilimin zengin kocası

yuval noah harari

teknoloji çağında yaşıyoruz ve çoğumuz bilimle teknolojinin tüm problemlerimizin çözümünü barındırdığına inanıyoruz. tek yapmamız gereken bilim insanlarını ve teknisyenleri rahat bırakmak. böylelikle yeryüzünde cenneti kurabilecekler. ancak bilim, insan faaliyetlerinin geri kalanından daha üstün ahlaki veya ruhani bir ortamda gerçekleşmez. kültürümüzün tüm diğer ögeleri gibi ekonomik, siyasi ve dini çıkarlarla şekillenir.

ayrıca bilim çok pahalı bir iştir. insanların bağışıklık sistemi üzerinde çalışan bir biyoloğa laboratuvar, test tüpleri, kimyasal maddeler ve elektron mikroskopları gerekir. elbette laboratuvar asistanları, elektrikçiler, tesisatçılar ve temizlikçiler de. kredi piyasalarıyla ilgili bir modelleme yapmaya çalışan iktisatçının bilgisayar alması, devasa veri bankaları oluşturması, karmaşık veri işleme programları geliştirmesi gerekir. eski avcı toplayıcıların davranışlarını anlamaya çalışan bir arkeoloğun da uzak yerlere gitmesi, eski kalıntılarda kazı yapması ve fosilleşmiş kemikleri ve eşyaları tarihlemesi gerekir. bunların hepsi para demektir.

geçtiğimiz beş yüz yıl boyunca modern bilim pek çok olağanüstü gelişmeye imza atarken bunu büyük ölçüde devletlerin, şirketlerin, vakıfların ve bireysel bağışçıların bilimsel araştırmalara akıttıkları milyarlarca dolarla başardılar. bu milyarlar evrenin ve dünyanın haritasını çıkarmak ve hayvanlar krallığını belgelemek konusunda galileo galilei, kristof kolomb ve charles darwin'in yaptığından fazlasını başardı. bu dahiler doğmamış olsaydı, muhtemelen onların sezgisel buluşlarını başkaları gerçekleştirecekti. ama eğer gerekli finansal kaynaklar olmasaydı hiçbir entelektüel gelişme bunun yerini dolduramazdı.

örneğin darwin hiç doğmamış olsaydı biz bugün evrim teorisini alfred russel wallace'a, yani doğal seçilim yoluyla evrim fikrini darwin'den bağımsız olarak ve ondan sadece birkaç yıl sonra ortaya atmış adama atfedecektik. ama eğer avrupalı güçler, dünyanın dört bir yanındaki coğrafi, zoolojik ve botanik araştırmaları finanse etmeseydi, ne darwin ne de wallace'ın elinde evrim teorisini geliştirmelerini sağlayacak yeterli ampirik veri olmazdı; hatta muhtemelen böyle bir işe kalkışmazlardı bile.

neden devletlerin ve şirketlerin milyarlarca doları laboratuvarlara ve üniversitelere akmaya başladı? akademik çevrelerde çoğu kişi saf bilime inanacak kadar naiftir. devletlerin ve özel şirketlerin özveriyle, onlara canları hangi bilimsel araştırmayı yapmak istiyorsa onu yapmaları için para verdiklerine inanırlar. ama bilimin finanse edilmesindeki gerçeklik bu değildir.

çoğu bilimsel araştırma finanse edilmektedir; çünkü birileri bu araştırmaların sonucunda ortaya çıkacak birtakım siyasi, ekonomik veya dini şeylere inanmaktadır. örneğin 16. yüzyılda krallar ve bankerler dünyanın etrafını dolaşacak seyahatlere muazzam finansal kaynaklar aktarmışken, çocuk psikolojisiyle ilgili araştırmalar için bir kuruş bile ayırmamıştır. bunun nedeni de kralların ve bankerlerin dünyanın yeni bölgelerinin keşfedilmesi durumunda kendilerinin de yeni topraklar fethedeceği ve yeni ticaret imparatorlukları kuracağı beklentisidir. öte yandan çocuk psikolojisini daha iyi anlamanın kendilerine bir kâr getirmeyeceğinin farkındadırlar.

1940'larda abd ve sovyetler birliği yönetimleri, su altı arkeolojisi yerine nükleer fizik araştırmalarına olağanüstü miktarda para aktarmıştır. bu yönetimler de nükleer fizik araştırmalarının nükleer silahlar geliştirmelerine olanak sağlayacağını, buna karşılık su altı arkeolojisinin savaşları kazanmaya bir etkisinin olmayacağının farkındaydılar. bilim insanları paranın akışını sağlayan siyasi, ekonomik ve dini çıkarların her zaman farkında olmazlar; hatta çoğu bilim insanı aslında sadece saf bir bilimsel merak dürtüsüyle hareket eder. araştırma hedeflerini kendilerinin belirlemesi de çok nadiren gerçekleşir.

her ne kadar siyasi, ekonomik ve dini çıkarlardan arındırılmış saf bilimsel araştırmalar yapılmasını istesek de, bu muhtemelen mümkün olamazdı. öncelikle kaynaklarımız sınırlı. bir milletvekiline ulusal bilim vakfı'na bir araştırma için fazladan bir milyon dolar gerektiğini söylerseniz o da size bu paranın eğitime ayrılmasının veya kendi seçim bölgesindeki mali sıkıntıları olan bir fabrika için vergi indirimi olarak kullanılmasının daha iyi olacağını söyleyerek yeni bir öneri getirir.

sınırlı kaynakları doğru aktarmak için "ne daha önemlidir?" ve "fayda nedir?" gibi soruları cevaplamamız gerekir, bunlar da bilimsel sorular değildir. bilim dünyada neyin var olabileceğini, bir şeylerin nasıl işlediğini ve gelecekte neyin olacağını açıklayabilir. tanım gereği, bilimin gelecekte ne olması gerektiği ile ilgili bir duruşu yoktur. yalnızca dinler ve ideolojiler bu tip soruları cevaplamaya çalışırlar.

şu ikilemi bir düşünün: aynı bölümde çalışan ve aynı mesleki becerilere sahip iki biyoloğun ikisi de ellerindeki araştırma projelerini finanse edecek bir milyon dolarlık bir ödenek için başvuru yapıyorlar. profesör slughorn ineklerin memelerine musallat olan ve süt üretimlerini yüzde 10 azaltan bir hastalığı incelemek, profesör sprout ise ineklerin yavrularından ayrıldıklarında zihinsel olarak acı çekip çekmediğini incelemek istiyor. ödenek miktarının sınırlı olduğunu ve iki projeyi aynı anda finanse etmenin imkansız olduğunu varsayarsak hangi proje desteklenmelidir?

bu sorunun bilimsel bir cevabı yoktur; yalnızca siyasi, ekonomik veya dini cevaplar vardır. günümüz dünyasında slughorn'un ödeneği alma ihtimalinin daha yüksek olduğu çok açıktır. meme hastalıkları büyükbaş hayvanların zihninden daha ilginç olduğundan değil, süt endüstrisi bu araştırmadan fayda sağlayacağı ve hayvan hakları lobisine göre daha ciddi bir siyasi, ekonomik prestije sahip olduğu içindir.

belki ineklerin kutsal kabul edildiği katı bir hindu toplumunda veya herkesin hayvan haklarına çok duyarlı olduğu bir toplumda profesör sprout'un şansı daha fazla olurdu. ama ineklerin hislerine nazaran sütün ticari potansiyelini veya insanların sağlığını önemseyen bir toplumsal düzende yaşadığında, yapacağı en iyi şey proje teklifini bu hassasiyetler doğrultusunda hazırlamaktır. örneğin "depresyon süt üretiminde düşüşe yol açar. eğer süt ineklerinin zihinlerini anlayabilirsek onları daha mutlu edebilir ve bunun sonucunda da süt üretimini yüzde 10 arttıracak psikiyatrik bir ilaç geliştirebiliriz. tahminlerim büyükbaşlara yönelik psikiyatrik ilaçların dünya çapındaki pazar büyüklüğünün 250 milyon dolar olduğunu gösteriyor." yazabilir.

bilim kendi önceliklerini dikte etme şansına sahip değildir. ayrıca keşifleriyle ne yapılacağını da belirleyemez. örneğin tamamen saf bilimsel açıdan, genetikle ilgili giderek artan bilgilerle ne yapmamız gerektiği net değildir. bu bilgiyi kanseri yenmek için mi kullanmalıyız, genetik olarak modifiye edilmiş bir süper insan ırkı mı yaratmalıyız; yoksa dev memeli süt inekleri mi tasarlamalıyız? çok açıktır ki liberal, komünist veya nazi yönetimleri ya da kapitalist bir şirket, aynı bilimsel keşfi tamamen farklı amaçlar için kullanacaktır ve bunlardan biri yerine diğerine kaynak aktarırken herhangi bilimsel bir gerekçeleri olmayacaktır.

kısacası, bilimsel araştırma ancak din veya bir ideolojiyle ittifak halinde büyüyüp gelişir. ideoloji araştırmanın maliyetini haklı gösterir. bunun karşılığında da bilimsel araştırma gündemini etkileyerek keşiflerle ne yapılacağına karar verir. dolayısıyla insanlığın nasıl muhtemel başka hedefler yerine, alamogordo veya ay'a vardığını anlamak için fizikçilerin, biyologların ve sosyologların çalışmalarını incelemek yeterli değildir. aynı zamanda fiziği, biyolojiyi ve sosyolojiyi etkileyerek bazı çalışmaların önünü keserken bazılarını da teşvik eden ideolojik, siyasi ve ekonomik güçleri de -emperyalizm ve kapitalizm gibi- hesaba katmak gerekir.

11.3.19

vera

charles bukowski

bazı testler yaptırmak için doktora gitmiştim. üç kez kan alınması gerekiyordu. ikincisi birincisinden on dakika, üçüncüsü ikincisinden on beş dakika sonra. ikinci kan alınmış, aradaki on beş dakikayı doldurmak için sokağa çıkmış yürüyordum. yürürken karşı kaldırımdaki otobüs durağında oturan kadın dikkatimi çekti.

milyonlarca kadının içinden biri çıkar ve içinizde uykuya yatmış ne varsa canlandırır. yapılarında bir uyum vardır, giydikleri elbisedir bazen sizi çeken ya da kendilerine özgü bir hava.

parlak sarı bir elbise vardı üstünde, bacak bacak üstüne atmıştı. ayak bilekleri ince ama bacakları dolgun, kalçalı bir kadındı. yüzünde sizi oyun oynamaya davet eden bir şey vardı. gizlice size gülüyormuş gibi.

trafik lambasına yürüyüp karşıya geçtim. otobüs durağına doğru yürüdüm. kendime hakim olamıyordum. yanına vardığımda kalktı ve yürümeye başladı. kalçaları aklımı başımdan almıştı. topuk seslerini dinleyerek ardından yürürken onu gözlerimle yiyordum.

neyin var? diye geçirdim içimden. kendine hakim olamıyorsun. umrumda bile değil, dedi içimde bir ses.

postanenin önüne gelince içeri girdi. ben de peşinden. dört beş kişilik bir sıra vardı. ılık ve hoş bir akşamüstüydü. insanlar düşte gibiydi. ben kesinlikle düşteydim. ondan beş santim uzaktayım, diye geçirdim içimden, ona dokunabilirim.

yedi dolar seksen beş sentlik para havalesi yaptırdı. sesini dinledim. sesi bile özel bir şehvet makinesinden gelir gibiydi. dışarı çıktı. hiç işime yaramayacak bir düzine posta kartı alıp telaşla dışarı fırladım. otobüs durağındaydı ve otobüs durağa yanaşmak üzereydi. son anda otobüse atlayıp yanındaki boş koltuğa oturdum. uzun süre yol aldık. onu takip ettiğimin farkındaydı mutlaka; ama rahatsız olmuş görünmüyordu.

altı-yedi kilometre yol aldık. aniden ayağa fırlayıp düğmeye bastı. ayak uçlarında yükseldiğinde daracık elbisesi yukarı çıktı. tanrım, dayanılır gibi değildi! o ön kapıdan indi, ben arka. ilk köşeden döndü, ben de peşinden. bir kez olsun arkasına bakmamıştı.

blok apartmanlardan oluşmuş bir semtti. izledikçe daha çekici buluyordum onu. böyle kadınların sokakta yürümeleri yasaklanmalı. sonra "hudson arms" adında bir binaya girdi. o asansörü beklerken ben dışarda durdum. asansöre girdiğini gördüm, asansörün kapısı kapanır kapanmaz binaya girdim. asansör kapısının önünde durup bekledim, kapının açıldığını ve asansörden çıktığını duydum. asansörün çağrı düğmesine bastım, saymaya başladım. bir, iki, üç, dört, beş, altı..

asansör geldiğinde on sekize kadar saymıştım. asansöre girip en üst düğmeye bastım, dördüncü kat. saymaya başladım. dördüncü kata geldiğimde yirmi dörde kadar saymıştım. üçüncü katta bir yerlerde olmalıydı. üçüncü kat düğmesine bastım. altı saniye. sonra asansörden çıktım. bir sürü daire vardı. ilk dairede bulacak kadar şanslı olmadığıma karar verip ikinci dairenin kapısını çaldım. kel kafalı bir adam açtı kapıyı. üstünde fanila vardı, pantolon askısı kullanıyordu.

"concord hayat sigorta şirketi'nden geliyorum. sigortanız yeterli mi?" "git!" dedi kel ve kapıyı kapattı.

yan kapıyı çaldım. kırk sekiz yaşlarında, yüzü kırışmış, şişman bir kadın açtı kapıyı. "içeri girin lütfen." dedi. girdim. "oğlum ve ben açız." dedi. "kocam iki yıl önce sokak ortasında düşüp öldü. durup dururken. ayda doksan dolarla geçinemiyoruz. oğlum aç. oğluma bir yumurta alacak kadar para verebilir misiniz?"

süzdüm kadını. oğlan odanın ortasında durmuş sırıtıyordu. on iki yaşlarında, irice ve biraz eblehti. sırıtıp duruyordu. kadına bir dolar verdim. "sağ olun, bayım, sağ olun!"

kollarını boynuma dolayıp beni öptü. ağzının içi ıslak ve yumuşaktı. dilini ağzıma soktu. kusacak gibi oldum. dolgun ve tükürüklüydü dili. memeleri çok iri ve yumuşaktı. kollarından kurtuldum.

"kendinizi çok yalnız hissettiğiniz olmaz mı? bir kadına ihtiyacınız yok mu? iyi ve temiz bir kadınım ben, gerçekten. benden hastalık filan kapmazsınız."

"gitmem gerek." dedim, kendimi dışarı attım.

üç kapı daha denedim, olmadı. dördüncüsünde buldum onu. kapı hafif aralıktı. içeri girip kapıyı kapattım. zevkli döşenmişti içerisi. hiç kımıldamadan bana baktı. ne zaman bağıracak, diye geçirdim içimden. sertleşmiştim. üstüne yürüdüm, saçından kavrayıp öptüm. karşı koymaya çalıştı. sarı elbise üstündeydi hâlâ. geri çekilip dört kez tokatladım. tekrar kollarıma aldığımda direnci kırılmıştı. bir süre birlikte sendeledik. elbisesini yakasından göbeğine kadar yırttım, sütyenini parçaladım. inanılmazdı göğüsleri, volkanik. göğüslerini emdim, sonra ağzını öptüm. elbisesini kaldırıp külotunu çıkardı. ayakta aldım onu. işimi bitirince kanepeye fırlattım. açık bacakları ile bana bakıyordu. doymamıştım.

"banyoya git." dedim, "temizlen."

buzdolabını açtım. bir şişe kaliteli şarap buldum. iki bardak alıp şarap koydum. banyodan çıktığında içkisini eline tutuşturdum, kanepeye oturduk.

"adın ne?"

"vera."

"zevk aldın mı?"

"evet. birinin bana zorla sahip olması hoşuma gider. beni takip ettiğini biliyordum. ümitlenmiştim. asansöre bindiğimde gelmeyince cesaretini yitirdiğini düşündüm. daha önce bir kez tecavüze uğradım. güzel bir kadının erkek bulması kolay olmuyor. erkekler erişilmez olduğumuzu düşünüyorlar."

"bu şekilde giyinip sokaklara çıktığında erkeklere işkence ettiğinin farkındasın, değil mi?"

"evet. bir dahaki sefere kemerini kullanmanı istiyorum."

"kemerimi mi?"

"evet. kıçımı, kalçalarımı, bacaklarımı kırbaçlamanı istiyorum. canımı yak, sonra da bana sahip ol. bana tecavüz edeceğini söyle."

"tamam. canını yakacağım. sana tecavüz edeceğim."

saçından kavrayıp vahşice öptüm, dudaklarını çiğnedim.

"düz beni!" dedi, "düz beni!"

"dur" dedim, "biraz dinlenmem gerek."

fermuarımı indirip kamışımı eline aldı.

"ne kadar güzel. mor, kavisli."

ağzına aldı. işi biliyordu.

"aman allahım!" diye inledim.

teslim olmuştum. altı-yedi dakika dayanabildim, sonra iliğimi emdi.

"bak" dedim, "bu geceyi burada geçireceğim anlaşılan. gücümü toparlamam gerek. ben duş yaparken bana yiyecek bir şeyler hazırla."

"olur." dedi.

banyoya girip kapıyı çektim, sıcak suyu açtım, giysilerimi çıkarıp astım.
duşumu yaptım, üstüme bir havlu sarıp banyodan çıktım. aynı anda kapı açıldı, odaya iki polis daldı.

"bu orospu çocuğu bana tecavüz etti!" dedi polislere.

"bir dakika" dedim.

"giyin ahbap" dedi polislerden iri yarı olan.

"bir şaka mı bu, vera?"

"hayır, bana tecavüz ettin! beni oral seks yapmaya zorladın!"

"giyin ahbap" dedi iri polis, "bir daha söyletme!"

banyoya girip giyinmeye başladım. dışarı çıkar çıkmaz kelepçeyi geçirdiler.

"ırz düşmanı!" dedi vera.

asansöre binip aşağı indik. lobiden geçerken herkes bana baktı. vera dairesinde kalmıştı. polisler kaba kuvvet kullanarak arka koltuğa oturttular beni.

"değer mi, arkadaş?" dedi iri polis, "bir kadın için hayatını mahvediyorsun, değer mi?"

"tam da tecavüz sayılmaz." dedim.

"genellikle öyledir."

"evet" dedim. "haklısın galiba."

beni tutuklayıp hücreye tıktılar. bir kadının sözü yeterliydi. adalet bu muydu? sonra düşündüm. bu kadına tecavüz etmiş miydim, etmemiş miydim? bilemiyordum. sonra uyumuşum. sabah greyfurt, çorba, ekmek ve kahve verdiler. greyfurt? klas bir yere düşmüştüm!

hücremde on beş dakika kadar geçirmiştim ki kapı açıldı.

"şanslısın, bukowski, kadın davacı olmuyor."

"harika! harika!"

"adımını dikkatli at."

"tabii, tabii!"

pılımı pırtımı alıp dışarı çıktım. otobüse bindim, otobüs değiştirdim, apartmanın yakınında bir yerde indim. bir süre sonra apartmanın kapısının önündeydim. ne yapacağıma karar veremiyordum. yirmi beş dakika durdum orada. günlerden cumartesiydi. evde olmalıydı. içeri girdim, asansöre bindim, üçüncü kat düğmesine bastım. üçüncü katta asansörden indim ve kapıyı çaldım. evdeydi. içeri daldım.

"oğlun için bir dolar getirdim." dedim.

aldı.

"teşekkür ederim! teşekkür ederim!"

ağzını ağzıma dayadı. ıslak bir elektrik süpürgesinden farksızdı. tükürüklü dilini ağzıma soktu. emdim. elbisesini kaldırdım. iri, kocaman bir göt. bol göt. sol tarafında küçük bir deliği olan kocaman beyaz bir don. boy aynasının karşısındaydık. götünü kavrayıp ağzımı ağzına bastırdım. dillerimiz iki çıngıraklı yılan gibi oynaştılar. sertleşmiştim.

eblek oğlan odanın ortasında durmuş bize sırıtıyordu.

9.3.19

theo'ya mektuplar

vincent van gogh

gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse,  zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

thomas carlyle: hayatta yapacağı işi bulmuş olan kişi tanrı'nın inayetine kavuşmuştur.

insan belli bir meslek ya da belirli bir zanaatte ne denli erken usta olmaya çalışırsa, mümkün olduğunda bağımsız bir düşünce ve davranış tarzı benimserse, kendi kesin kurallarını ne kadar eksiksiz uygulayabilirse, o kadar sağlam bir karaktere sahip olabilir; bütün bunları yaptı diye dar kafalı olması da gerekmez ayrıca.

sanat ne büyük zenginliklerle dolu! insan gördüklerini unutmadıkça hiçbir zaman verimli düşüncelerden uzak, gerçekten yalnız ya da tek başına kalamaz.

kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var. hiç durmadan okumak, öğrenmek, kendi kendimi yetiştirmek peynir ekmek kadar kesin bir gereksinim benim için.

insan okumayı öğrenmek zorunda; tıpkı görmeyi, yaşamayı öğrenmek zorunda olduğu gibi.

insanın ruhunda koca bir ateş yanıyor olabilir; ama hiçbir zaman kendi kendisini ısıtamaz onunla. gelip geçenlerse yalnızca bacadan çıkan cılız dumanı görürler ve yollarına devam ederler.

fırtınalı bir denizin ortasındaymış gibi, uzun süre şuraya buraya atılıp savrulmuş bir kişi, er ya da geç ulaşmak istediği yere varır; beş para etmez, hiçbir işte tutunamaz, hiçbir işlev yüklenemez gibi görünen bir insan, sonunda yapabileceği işi bulur; etkin olabileceğini, başlangıçta göründüğünden çok daha değişik olduğunu gösterir.

duygu birliğinin yeniden doğduğu yerde yaşam yeniden başlar.

"herhangi bir kadın, hangi yaşta olursa olsun, sevdiği ve iyi yürekli olduğu takdirde, erkeğe bir anın sonsuzluğunu değil ama, sonsuzluktan bir an verebilir."

sevmek günah mı? sevgiye gereksinme duymak, sevgisiz yaşayamamak günah mı? bence sevgisiz yaşamaktır asıl günahkar ve ahlaksız bir durumu sürdürmek. eğer hayatta bir şeye pişmansam, o da, birtakım mistik ve teolojik meselelere kafamı takıp bir süre insanlardan uzak yaşamakta direnmiş olmamdır.

"her devinimde bir yarar vardır."

sanat söz konusu olduğunda o eski deyiş hep geçerli: dürüstlük en iyi yoldur. ciddi bir etüt üstünde çok uğraşmak, halkın hoşuna gidecek birtakım şıklıklar yapmaktan çok daha iyi.

jean-françois millet: kendimi kötü ifade etmektense hiçbir şey dememeyi yeğlerim.

içinde yaşadığımız dönemde, bu toplumda -zayıfları koruyacağına ayaklar altına alan, zavallı bir kadını, düştü diye daha da ezen bu toplumda- bir kadın tek başına bırakılamaz.

figürde olsun, peyzajda olsun, duygusal bir melankoliyi değil, gerçek ve derin acıyı anlatabilmek isterdim.

"insanların olduklarından başkaymış gibi görünmek istemeleri bana gülünç (anlamsız) geliyor."

yapıtında bir düşünce iletmek bir ressamın görevidir. aynı zamanda, soylu bir şey, büyük bir şey var ki, sonunda solucanlar kemirsin diye verilmemiş insanoğluna.

paul mantz: hayatta belki de en büyük zorluk kadınlardır.

kadınlar düşünce alanında erkekler kadar enerji ve esneklik göstermiyorlarsa da -erkekler irdeleme, uslamlama gibi şeylere daha yatkınlar- bundan dolayı onları suçlamamak gerek; çünkü güçlerinin çok büyük bir bölümünü -bizden çok daha fazlasını- acı çekmeye harcıyorlar. bizden daha çok acı çekiyorlar, bizden daha duyarlılar. aynı şekilde, her zaman düşüncelerimizi anlayamıyorlarsa da, onlara iyi davrandın mı, kimi kez gerçek bir anlama yeteneği çıkıyor ortaya. her zaman değil elbette; gene de, içlerinde bunu başarma hevesi var; bir de, garip bir iyi yüreklilik var kadınlarda bazen.

antik kopya dersinde on erkek figürüne bir kadın figürü düşüyor. çok daha kolay tabii. son derece zor olabilir kadın; ama yaşamda da sanatta da onsuz ne yapardık?

yaşam ne gizemli bir şey; aşk ise o esrarın içinde bir başka gizem. bir anlamda hiçbir zaman aynı kalmıyor; ama meydana gelen değişiklikler gelgit olayında suların alçalıp yükselmesi gibi -yani, denizde gerçek bir değişiklik olmuyor.

"dünya ve dünyanın ihtirasları geçicidir." (incil)

aşk denilen şey insanların genellikle sandıklarından çok daha derin ve çok yönlüdür.

"doğru olan ne varsa, dürüst olan ne varsa, haklı olan ne varsa, saf olan ne varsa, güzel olan ne varsa ve erdem varsa ve övgü varsa, bunlar üstünde düşün." (incil)

aydınlığı, özgürlüğü ara. yaşamın kötülükleri üstüne fazla derinden kafa yorma.

ah, theo, theo, yavrum, bunu bir başarabilsem! elimi attığım her işin bozulmasından dolayı yaşadığım korkunç bunalımı yenebilsem, kendi kendime yinelediğim, çevreden işittiğim ayıplamaları üstümden atabilsem, gerçek bir gelişmeye ulaştırabilecek fırsatı, gücü bulabilsem ve bulduğum yolda azimle ilerleyebilsem, babam da, ben de tanrı'ya büyük bir şevkle şükredeceğiz.

"ben dünyanın ışığıyım. beni izleyen kişi karanlıklarda yürümeyecek, yaşam ışığına kavuşacaktır." (incil)

tüm içtenliğiyle yaşayan, türlü dertlerle, bin bir düş kırıklığıyla karşılaşan ama bunlardan yıkılmayan, bunlara boyun eğmeyen kişi, işleri her zaman rast gitmiş ve görece bir refah içinde yaşamış kişiden çok daha değerlidir.

gerçekten anlam taşıyan az söz söylemek, kuru gürültüden başka bir şey olmayan, kolay söylendiği kadar yararsız olan bir araba laf etmekten daha iyidir.

theo van gogh: bazen yaşamın içinden nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

ilkbahar, taze, körpe yeşil mısır yaprakları ve pembe elma çiçekleridir.
güz, sarı yapraklarla menekşemsi tonların birbirine karşıtlığıdır.
kış, beyaz kar üstüne çizilmiş siyah siluetlerdir.

eskinin büyük ustalarını dikkatle izlerse insan, hepsini de, belirli anlarda gerçekliğin ta içinde bulabiliyor. onların yaratıları olarak adlandırdığımız şeyler gerçek dünyada görülebilir, onların gözleri gibi gözlerle, duyguları gibi duygularla yaklaşırsa insan.

"kışları soğuktan çektiğim acıyı ancak kış mısırları çekebilir."

desen için olsun, renkler için olsun insanlar değil de belirli kurallar ya da ilkeler ya da temel doğrular var ve kişi gerçek bir doğru yakaladı mı ancak bunlara tutunabilir.

gelecek her zaman insanın beklediğinden değişiktir, onun için hiçbir zaman emin olamazsın hiçbir şeyden.

"bir işin iyi yapılmasını istiyorsan kendin yapacaksın." (ingiliz deyişi)

ne kadar çok etkinlik gösterirsek o kadar iyi. başarısız bir şey yapmayı, boş oturup hiçbir iş yapmamaya yeğlerim.

özellikle dikkatimi çeken bir şey var: tüm o akıl dışı resimler atölyede yapılmışlardır.

akademik bir figür ne kadar doğru biçimlendirilmiş olursa olsun, isterse ingres'in elinden çıkmış olsun, temelde çağdaş bir şey yansıtmıyorsa, bir mahremiyeti yoksa, gerçek hareket göstermiyorsa, günümüz resim sanatında yeri yoktur bence.

güzel olan her şey; ama gerçekten güzel olan her şey, aynı zamanda doğrudur da.

her yerde aynı bu: ister kentte ol ister kırsal yörelerde; zamana ayak uydurmak istiyorsan eğer, kadınları mutlaka hesaba katacaksın.

jean richepin: sanat sevgisi gerçek sevgiyi ortadan kaldırır.

kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana. böylece hatamı yolun sonunda göreceğim. öyle olsun. o zaman yalnızca sanatların değil, başka her şeyin de düş olduğunu, insanın kişiliğinin hiçliğini anlayacağım. bu kadar çelimsiz ve dayanıksızsak eğer, çok daha iyi bizim için; çünkü o zaman, gelecekteki varlığımızın sınırsız olanaklarına karşı çıkacak bir şey yok demektir.

beşikteki bir çocuğun gözlerinde, onu uzun süre seyredersen eğer, sonsuzluğu görürsün.

alphonse daudet: üne ulaşmak, keyifle puro içerken, puronun yanan ucunu ağzınıza sokmak gibi bir şeydir.

resim yapmaya yaşamımın oldukça geç bir döneminde başladığım yetmiyormuş gibi, önümde bundan sonra yaşayacak pek uzun yıllar da olmayabilir. böylece, en cahil bir adam gibi yolumu sürdürürken bildiğim tek şey var: birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek. serinkanlılıkla ve sükunetle dolu olarak, elimden geldiğince düzenli ve yoğun, olabildiğince özlü ve tutumlu çalışmam, çalışmam gerek. dünyanın beni ilgilendiren tek yanı var: otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev; duyduğum bu şükran borcuna karşılık desen ya da resim olarak birkaç andaç bırakmak istiyorum geride -birtakım sanat akımlarının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için. işte, yaşamdaki amacım bu.

onu doğrudan doğruya eyleme sürükleyen bir içsel sessizliği olsun: insan ancak bu yolla büyük şeyler başarabilir. neden mi? çünkü "ne olursa olsun" diyen bir duygu vardır içinde.

yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada.

çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben -bir hiç ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

kalıcı bir şeyler yapmak istiyorsak eğer, bir köylü kadar çok ve özentisiz çalışmamız gerek.

bir tek konuda seçim yapabilecek durumdayım: iyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. birinci şıkkı seçiyorum. ancak, resmin gereksinmeleri, adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkilerden az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok.

hepimiz ölümlüyüz ve var olan tüm hastalıklara açık durumdayız. buraya (akıl hastanesine) geleli neredeyse bir ay oldu. bu süre içinde, başka bir yerde olma isteğini bir kez bile duymadım. yalnızca çalışma isteği her an artıyor. burada kalan öteki kişilerde de belirgin bir istek görmüyorum dışarıda olmak için. belki de bu, dışardaki yaşama hiçbir zaman katılamayacak kadar paramparça olduğumuz duygusundan ileri geliyor.

böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum.

bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de. kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? bizi tarascon ya da rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa o da şu: yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.

dolayısıyla, kolera, böbrek taşları, verem, kanser gibi şeyler göksel ulaşım araçlarıdır gibi geliyor bana. vapur, otobüs, tren türünden yeryüzü ulaşım araçları gibi. yaşlılık yüzünden sessizce ölmek, oraya yürüyerek gitmek gibi bir şey.

şimdi yatacağım artık, saat çok geç oldu. sana iyi geceler ve iyi şanslar diliyorum. ellerini sıkarım. vincent.

7.3.19

arapların gözünden haçlı seferleri

amin maalouf

kılıçlar savaş ateşini canlandırdığında, insanın en kötü silahı gözyaşı dökmektir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

ateş, yakılacak odun miktarından korkmaz.

bütün zamanların en korkutucusu olan haşhaşi tarikatını 1090'da kuran hasan sabbah geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir adamdır. 1048'de rey kentinde doğmuştur. burası birkaç on yıl sonra tahran kasabasının kurulacağı yerin hemen yanındadır. efsanede öyle anlatıldığı üzere, gençliğinde şair ömer hayyam'ın çok yakın dostu olmuştur. hayyam da onun gibi matematik ve astronomi tutkunudur. fakat böylesine bir dostluğun gerçek olup olmadığı tam bilinmemektedir. buna karşın, bu parlak adamın hayatını tarikatını örgütlemeye adamaya götüren koşullar bütün ayrıntılarıyla bilinmektedirler. onlara "batınîler" denilmiştir, yani "halkın önünde gözüktüklerinden farklı bir inanç taşıyanlar."

frenkler, 12. yüzyılda bütün bilim ve teknik alanlarında araplardan çok geridirler. fakat gelişmiş doğu ile ilkel batı arasındaki açıklık tıp alanında daha da büyüktür. 

usama farkı gözlemektedir: lübnan dağındaki murnietra'nın frenk valisi, bir gün şeyzer emiri amcam sultan'a, bazı acil durumluları tedavi etmek üzere bir hekim yollamasını rica eden bir mektup yazdı. amcam bizim oralardan thabet adında hristiyan bir hekimi seçti. bu hekim ancak birkaç gün kaldıktan sonra bize döndü. hastaları bu kadar çabuk nasıl iyileştirdiğini öğrenmek için hepimiz meraktan çatlıyorduk; bu yüzden onu soru yağmuruna tuttuk. thabet şöyle cevapladı: "önüme, bacağında cerahat olan bir şövalye ile vereme yakalanmış bir kadın getirdiler. şövalyenin bacağına bir yakı koydum, çıban açıldı ve küçüldü. kadına da, ateşini düşürmek için perhiz verdim. fakat bir frenk hekimi geldi ve "bu adam bunları tedavi etmeyi bilmiyor." dedi. şövalyeye dönerek ona, "tek bacağınla yaşamayı mı, yoksa ikisiyle birlikte ölmeyi mi tercih edersin?" diye sordu. hasta, tek bacakla yaşamayı tercih ettiğini söyleyince, "bana iyi bilenmiş bir baltayla güçlü bir şövalye getirin." diye emretti. biraz sonra şövalyeyle balta geldi. hekim bacağı bir kütüğün üzerine koyarak, yeni gelene "tek bir kerede kesmek üzere baltanla iyi bir vuruş yap." dedi. adam gözlerimin önünde bacağa ilk darbeyi indirdi; ama kopmadığı için bir daha vurdu. bacağın iliği saçıldı ve yaralı hemen o anda öldü. kadına gelince, frenk hekim onu muayene ettikten sonra, "kafasının içinde ona aşık bir iblis var. saçlarını kesin." dedi. saçlarını kestiler. kadın onların gıdalarını sarımsak ve hardalla birlikte yemeye başladı, bu da veremini ağırlaştırdı. onların hekimi, "demek ki iblis başın içine girdi." diye iddia etti. ve bir ustura alarak kadının başına haç biçiminde çentik attı, kafa kemiğini açığa çıkardı ve onu tuzla ovdu. kadın hemen oracıkta öldü. bunun üzerine şöyle sordum: "bana başka ihtiyacınız var mı?" hayır, dediler ve frenklerin hekiminden bilmediğim birçok şey öğrenerek geri geldim.

selahaddin rahat bir gülümsemeyle şöyle karşılık vermekteydi: "bazı insanlar için para kumdan daha değerli değildir."

her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

5.3.19

üstün insan

konfüçyüs

büyük ve üstün kişilerin düşüncesi evrenseldir, yerel değil.

büyük ve üstün insanın yolu gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. kıtlık olduğu zaman bile çift sürülebilir. böylece, bilgi ile kazanç elde edilebilir. üstün insan yoksul kalacağı için değil, gerçeği elde edemeyeceği için endişe duyar.

büyük ve üstün insan dünyada bir şeye karşı ne düşkünlük gösterir ne de onu küçümser. o, doğru şeyi izler.

büyük ve üstün insan erdemi, küçük insan ise rahatını düşünür. üstün insan yasalar üstüne kafa yorar, küçük insan ise kendi çıkarına bakar.

üstün insan, söz söylemeden önce uygulamaya geçer. sonra uygulamasına göre konuşur.

iyi ve üstün insanlar dünyayla yadsıyarak, bağlılıktan kaçınarak bağ kurar. bağlantı kurmamalarının yolu başkalarına adil davranmaktan geçer.

işlerin yapılmasında esas madde inceliğe egemen olursa o işte güzellik olmaz. incelik esas maddeye galebe çalarsa o işte derinlik olmaz. fakat incelik ve esas madde birbirine eşit ise o zaman büyük ve üstün insana sahip oluruz.

büyük ve üstün bir insan kuyu içine atılmış olabilir. fakat o, başkalarını oraya göndermez. o, aldatılabilir ama başkalarını tuzağa düşürmez.

büyük ve üstün insan kendini bilgiye verir, ilkelere bağlı kalır ve sınırı aşmaz.

büyük ve üstün insan her zaman memnun ve rahattır. küçük insan ise her zaman üzüntü ve telaş içindedir.

büyük ve üstün insan üç şeye önem verir: dikkatsiz ve düşüncesiz davranışlardan sakınma, yüz ifadesinde içten olma, kaba ve adi sözlerden uzak durma.

o, tehlikeli ülkelere gitmez. karışıklık içinde olan yerlerde bulunmaz. gerçek ilkeler o ülkede egemen olduğu zaman kendini gösterir. bu ilkeler orada yoksa o, kendini gizler.

üstün insan, sağlam karakterli, dürüst ve doğruluğu seven kişidir. o, insanların sözlerini ölçer; kişiliğini inceler ve başkalarına karşı alçak gönüllü olmaya çalışır.

üstün insan arkadaşlarını kültür yoluyla bulur. onların arkadaşlıklarıyla da kendi erdemini yüceltir.

büyük ve üstün insan naziktir ama yaltaklanmaz. küçük insan yaltaklanır ama nazik değildir.

büyük ve üstün insana hizmet etmek kolay ama onu hoşnut etmek güçtür. küçük insana hizmet etmek güçtür, hoşnut etmek kolaydır.

büyük ve üstün insan ağırbaşlıdır ama kendini beğenmiş değildir. küçük insan ise kendini beğenir ve ağırbaşlı değildir.

erdemli insanların söyleyecek sözleri vardır ve doğru konuşurlar ama her söyleyecek sözü olan ve doğru konuşan erdemli değildir. üstün insan cesurdur ama her cesur olan üstün insan değildir.

üstün insan olup da erdemi olmayan insanlar bulunabilir! fakat küçük insanlar asla erdemli olamaz.

büyük ve üstün insanın yükselmesi yukarıya doğrudur. küçük insanın yükselmesi ise aşağıya doğrudur.

büyük ve üstün insan sözlerinde ihtiyatlı ama davranışlarında hızlıdır. yapabileceğinden fazlasını söylemeye utanır.

erdemli olanlar endişeden, akıllı olanlar korkudan uzaktır.

büyük ve üstün insan gerçekten yokluğa katlanır. küçük insan ise yokluk içinde olduğu zaman daha fazlasını ister ve özdenetimini yitirir.

büyük ve üstün insan kendi kendini bulmaya çalışır. küçük insan ise, başkalarını aramaya uğraşır.

büyük ve üstün insanın, ölümünden sonra adının unutulacağına ilişkin bir endişesi olmaz.

büyük ve üstün insan her şeyde doğruluğu ilke edinir ve bunu tören kurallarına uygun biçimde yaşamına geçirir. bunu alçak gönüllülükle kurar ve içtenlikle yürütür.

büyük ve üstün insan doğruluğu en yüksek değer olarak kabul eder. üstün insan doğru olmayıp cesur olursa, asi demektir. küçük insan dürüst olmayıp cesur ise haydut olur.

güçlükleri yenmeyi birinci görevi olarak kabul eden ve ödülü sonraya bırakan kişiye erdemli denir.

geniş bilgi sahibi olmak, sağlam ve içten bir amaca yönelmek, ciddi olarak araştırma yapmak, derin derin düşünmek: işte erdem bunların içindedir.

büyük ve üstün insan üç değişiklik gösterir. uzaktan bakılınca ciddi, yanına gidildiğinde yumuşak görünür. konuştuğu zaman sözleri inandırıcıdır.

büyük ve üstün insan, dünyanın bütün kötülüklerinin birleştiği aşağı bir yerde yaşamaktan nefret eder.

büyük ve üstün insanın yanlışları, ay ve güneş tutulması gibidir. onun da yanlışları vardır. bütün insanlar bunları görür. o değişir, bütün insanlar gene onu arar.

onun başardığı işler ne kadar büyük, kurduğu düzen ne kadar parlaktır!