17.1.19

karnaval ve yamyam

jean baudrillard

gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

bu, politikacılar kadar yurttaşlar için de geçerli bir düşüncedir. bu, iletişim araçlarına özgü içkin bir adalet anlayışıdır. imgelerin sizi iktidara taşımasını mı istiyorsunuz? o zaman imgelerin sizi yok etmelerine boyun eğmek durumunda kalacağınızı bilmeniz gerekir. imge karnavalı demek, insanın imgeler aracılığıyla kendi kendisini yutup yok etmesi demektir.

walter benjamin: insanlık akla gelebilecek en kötü yabancılaşma biçimini estetik ve gösteriyi andıran bir haz alma biçimine dönüştürdü.

herkes evrensel bir model tarafından büyülenir.

en iyi yöneticiyi seçme konusunda aydınlanma çağına özgü demokratik illüzyonlar insanüstü bir çaba harcanmasını gerektirdiğinden, bugün özellikle de çalkantılı dönemlerde bunun tam tersi yapılmakta ve yurttaşlar kitleler halinde kendilerinden düşünmelerini istemeyenlere oy vermektedir.

elias canetti: dünyada hiçbir güce sahip olmayan birkaç kişi bulunabileceğine inansaydım o zaman umut etmeyi sürdürebilirdim.

her şeyi olumlayan bir süreç olumsuzluğu kesinlikle şeytani bir güç ya da diyalektik bir antitez olarak görmemektedir.

insanoğlu hiç kuşkusuz doğa yasalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan özgün bir ortadan kaybolma biçimi icat eden tek canlı varlıktır.

ortaya sözcüğün gerçek anlamında bir terörün çıkmasına yol açan gerçek anlamda bir köktencilik varsa o da bütün dünyayı birbirine bağlayan elektromanyetik akım, sinyal ve ağları yönlendirip yerinde duramayan, sürekli yer değiştiren, bütün dünyaya dağılmış ve dağıtılmış, artık kendinden kurtulmanın mümkün olmadığı bir teknokratik zihniyet, yani temelden yoksun bir köktenciliktir.

dünyanın böylesine güncel ya da sanal bir küresel gücün egemenliği altına girdiği bir sırada iyiliğin var olabilmek için artık kötülüğe ihtiyacı yoktur.

meslek ilkelerine bağlılığını yakın bir geçmişte ifşa eden bir başka isimse tf1 (kamu televizyon kanalı) genel müdürü patrick le lay'dir. bu şahıs bize: "gerçekçi olalım, tf1 kanalında çalışmak coca cola'nın satış yapmasına yardımcı olmaktır. ticari bir mesajın algılanabilmesi için televizyon izleyicisinin beyninin uygun konumda bulunması gerekir. yaptığımız programların amacı izleyiciyi eğlendirmek, rahatlatmak, yani verilen iki mesaj arasında onu bu konuma getirmektir. biz coca cola'ya ona zaman ayıracak uygun insan beyni satıyoruz. bundan daha zor bir iş olamaz." demektedir.

özgürlük kavramı yalnızca boyun eğdirme sistemlerinde bir anlama sahip olabilir.

1970'li yıllarda bnp'nin (banka) ünlü ilan billboard'unu hâlâ unutmadık. bu billboard'da sermayenin iğrençliğini hiçbir eleştirel çözümlemenin yapamayacağı kadar güzel bir şekilde sergileyen bir cümle vardı: "ben paranızla ilgileniyorum!" bunlar herkesin çoktandır bilip duyduğu sözlerdi ama bu ilanın bir olay ve bir skandala dönüşmesine neden olan şey bu sözlerin bizzat bir bankacının ağzından söyleniyor olması, hakikatin bizzat kötülüğün ağzından çıkmış olmasıydı. hakikatin ortaya çıkmasını sağlayan şey tamamen dokunulmaz hale gelen ve herkesin gözü önünde suç işleyebilen egemen güçtü.

hiç durmadan kendini aşmaya yönelik sınırsız bir gelişme anlayışı üstüne oturan bir bakış açısı yalnızca her şeyi işlevli kılmakla yetinmeyip aynı zamanda her şeyi anlamlı kılmak istemektedir.

arnold schwarzenegger'in california eyalet valiliğine seçilmesiyle birlikte tam bir maskaralık dönemine girdik ve politika bir yıldızlar ve hayranlar oyununa dönüştü. bu, temsil sistemini yok etme yolunda atılmış muazzam bir adımdır. güncel politikanın bu süreçten kaçabilmesi olanaksızdır.

orta çağda intihar girişiminde bulunanları ölü ya da diri asarak cezalandırıyorlardı.

iyice düşünüldüğünde yasal yaptırım gücü açısından birini ölüme mahkum etmek ya da ilke olarak yaşamaya mahkum etmek arasında bir fark yoktur. her iki durumda da bu yaptırım gücüne boyun eğmemek gerekmektedir, özellikle de sizin iyiliğinizi isteyene.

insanın kendi iyiliğini isteyen her şeye karşı mücadele edebilecek güce sahip olması gerekir. katip bartleby'ye "i would prefer not to!" (yapmamayı tercih ederim) dedirten sessiz bir yadsımaya..

15.1.19

hakikat yolunda

yuval noah harari

arayış genellikle büyük bir soruyla başlar: ben kimim? hayatın anlamı ne? iyi nedir? çoğu insan mevcut güçler tarafından verilmiş hazır cevapları öylesine kabullenirken, ruhani arayıştakiler kolay kolay tatmin olmazlar. yalnızca iyi bildikleri istikametlere ya da gitmek istediklere yere değil, yol nereye çıkarsa çıksın büyük soruların peşinde koşar dururlar.

bu nedenle çoğu insan için akademik çalışmalar, ruhani yolculuklardan ziyade anlaşmalar gibidir; bizi büyüklerimiz, devletler ve bankalar tarafından onaylanmış, önceden belirlenmiş hedeflere götürürler. "yıllarca ders çalışıp lisans diplomamı alacağım ve iyi maaşlı bir işi garanti edeceğim."

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

düalizm insanlara bu maddi prangalarından kurtulup bize çok yabancı olsa da, gerçek evimiz olan ruhani dünyaya geri dönmek üzere bir yolculuğa çıkmamızı tembihler. bu arayışta tüm maddi arzuları ve anlaşmaları reddetmemiz gerekir. bu düalist mirasın etkisiyle teamüllerden ve bu geçici dünyanın sunduğu anlaşmalardan şüphe ederek bilinmeyen bir istikamette gerçekleştirdiğimiz her yolculuk "ruhanidir".

bu ruhani yolculuklar dinlerle karıştırılmamalıdır. dinler dünyevi düzeni güçlendirmeyi amaçlarken ruhanilik ondan kaçmaya çalışır. ruhani göçebelerin en mühim görevlerinden biri hakim dinlerin inanç ve teamüllerine meydan okumaktır. zen budistleri, "yolda buddha'ya rastlarsanız onu öldürün." der. bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi onlardan da kurtarmanız gerektiği anlamına gelir.

tarihsel açıdan ruhani her yolculuk, bireysel olarak aşılması gereken çilelerle doludur. insan iş birliği sadece sorulara değil kesin cevaplara da ihtiyaç duyar. dini yapıların çıkmazları karşısında hiddetlenenlerse yeni bir değerler sistemi oluşturup farklı yapılar kurar.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

13.1.19

kadın nedir?

esther vilar

kadın, çalışmayan bir insandır.

yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

kadınlar zihinsel kapasitelerini kullanmazlar. aslında bilerek bu kapasitelerinin bozulmasına göz yumarlar. birkaç yıllık aralıklı eğitimden sonra, sonradan gelişen ve geri döndürülemez bir aptallık durumuna yönelirler.

teorik olarak güzel bir kadın, bir şempanzeden daha az bir zekaya ihtiyaç duyar ve buna rağmen kimse onu topluma uymayan bir yaratık olarak değerlendirmez.

olsa olsa en geç on iki yaşına kadar, kadınların çoğu fahişe olmaya karar vermiştir. ya da başka bir deyişle, kendileri için bir erkek seçip bütün işi onun yapmasını sağlamaktan oluşan bir gelecek tasarlamışlardır. bu işlevlerine karşılık olarak kadınlar da, erkeğin belli zamanlarda vajinalarını kullanmasına göz yummaya hazırdır.

bir kadın buna karar verdiği anda beynini geliştirmekten vazgeçer. elbette çeşitli dereceler ve diplomalar alabilir. bunlar onun erkeklerin gözündeki piyasa değerini artırır; çünkü erkekler, bir şeyleri ezbere bilen bir kadının, ayrıca erkekleri de tanıyıp anlayacağına inanır. erkeğin tekrar tekrar yaptığı en büyük hatalardan birisi, kadını kendi eşiti olarak, yani eşit zihinsel ve coşkusal kapasiteye sahip bir insan olarak değerlendirmesidir.

bir erkek bir kadının yemek pişirme, bulaşık yıkama ve temizlik işlerinde saatler harcadığını gördüğü zaman, bu işlerin onu belki de mutlu ettiği, çünkü tam da onun zeka seviyesine uygun işler olduğu aklına hiç gelmez. o anda bütün bu angaryanın, kadını, bir erkek olarak önemli ve arzu edilir bulduğu onca şeyi yapmaktan alıkoyduğunu düşünür. bu nedenle kadının yaşamını kolaylaştırmak ve onu erkeğin düşlediği yaşam biçimine sürüklemek için otomatik bulaşık makineleri, elektrikli süpürgeler, hazır yemekler icat eder. ama hayal kırıklığına uğrayacaktır. kadın, kazandığı zamanı tarihle, politikayla ya da astronomiyle aktif bir şekilde ilgilenmek için kullanmak yerine pasta yapar, iç çamaşırlarını ütüler ve oya yapar ya da özellikle maceracıysa banyo duvarını çiçek çıkartmalarıyla bezer.

erkek bu tür şeylerin varlıklı yaşamın temel ögeleri olduğunu düşünür. bu fikir ona kadın tarafından aşılanmış olsa gerek; çünkü erkek, pastanın dışarıdan satın alınmasına da, iç çamaşırların ütüsüz olmasına da, banyo duvarlarında çiçek desenlerinin bulunmamasına da gerçekten aldırış etmez. kadının bu amaca ulaşmasını kolaylaştırmak ve onu angaryadan kurtarmak için mikserler, mutfak robotları, ütüsüz giyilebilen çamaşırlar ve çiçek süslemeli tuvalet aletleri, fayansları icat eder; ama kadın hâlâ edebiyatla, politikayla ya da evrenin fethiyle aktif ve ciddi bir şekilde ilgilenmez. onun için yeni bulunan bu boş zaman tam zamanında imdada yetişmiştir. artık kendisiyle ilgilenebilir ve elbette entelektüel başarı özlemi ona yabancı olduğu için o da dış görünüşü üzerinde odaklaşır.

kadınların daha zevkli, daha çekici, daha "kültürlü" olduğu doğrudur; ama yaşam beklentileri kesinlikle entelektüel değil, hep maddeci olacaktır. devrime giden ilk adımı asla kadınlar atmayacaktır.

11.1.19

kaptan yemeğe çıktı ve tayfalar gemiyi ele geçirdi

charles bukowski

kendimle baş başa kalmamı engelleyen bir şeyler vardı hep.

herkes başkalarının bilmediği bir şeyi bildiğini sanır. yitik aptal egolar. ben de onlardan biriyim.

en iyi okur ve insan beni yokluğu ile ödüllendirendir.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

hükümetin ve basının itiraf edemeyeceği kadar kötü ekonomi. hâlâ ayakta kalmayı başaranlar belli etmemeye çalışıyorlar. şu anda en iyi sektör uyuşturucu sektörüdür herhalde. uyuşturucu sektörü bittiği anda gençlerin yarısı işsiz kalır.

para ancak iki şekilde sorun teşkil eder: çok fazla ya da çok azsa.

pekala, siz bana yararlı bir meslek söyleyin. avukat? doktor? onlar da boktur. bok olmadıkları sanılır ama bokturlar. sisteme kilitlenmişlerdir ve çıkamazlar. ve hemen hemen hiç kimse işini iyi yapmıyor. önemsemiyorlar, güvenli bir kozanın içindeler.

kendimize işkence etmek için kullanmak isteyeceğimiz bir şey hep bulunur.

körfez savaşı sırasında bir grup yazar ve şair devasa bir gösteri planlamışlardı mesela, şiirler ve söylevler hazırdı. savaş birden bitti. gösteri bir hafta sonraya planlanmıştı. iptal etmediler. yaptılar gösterilerini. çünkü sahnede olmak istiyorlardı. buna ihtiyaç duyuyorlardı. kızılderili yağmur dansına nasıl ihtiyaç duyarsa, öyle.

insan ruhuna iyi gelen o kadar az şey var ki..

arabamla bir köprüden geçiyorsam aklımdan mutlaka intihar geçer. intiharı düşünmeksizin bir göle ya da okyanusa bakamam.

bir tanrı olup olmadığı beni ilgilendirmiyor. umurumda bile değil.

bozgun sonrasında güç toplamak kadar öğretici bir şey daha yoktur. ama çoğu insan korkularına yenilir. başarısızlıktan o denli korkarlar ki başarısız olurlar. fazlası ile koşullanmışlardır, birinin onlara ne yapması gerektiğini söylemesine alışkındırlar. aile ile başlar, okul ve iş hayatında sürer.

gençlik budalalıktır, yaşlı ise budala.

mükemmel saatler yaşayabilmek için kusurlu saatleri yaşamak gerek. iki mükemmel saati yaşatabilmek için on saat öldürmek gerekir. asıl korkulması gereken bütün saatleri öldürmemektir, bütün yılları.

pamuk ipliği ile bağlıyız hayata. olasılıkların arasında talihimizle geçici olarak varız. bu geçicilik unsuru işin en iyi ve en kötü kısmıdır. elden de bir şey gelmez. bir dağın zirvesine çıkıp on yıllarınızı meditasyon yaparak geçirseniz de bu gerçeği değiştiremezsiniz. kabullenmeyi seçebilirsiniz ama bu da ne kadar sağlıklıdır bilemiyorum. fazla düşünüyoruz belki de. daha çok hisset, daha az düşün.

hayat tuzaklarla doludur ve çoğumuz çoğuna düşeriz. önemli olan bu tuzaklardan elden geldiğince uzak durmaktır. bu da ölüm gelene dek olabildiğince huzurlu yaşamanızı sağlar.

geri zekalılar cennetinde yaşıyoruz; bu şekilde yaşayıp birbirlerine bu şekilde davranmalarının nedeni bu. onların bileceği iş, beni ilgilendirmez. ama ne var ki onlarla yaşamak zorundayım.

ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu? tek bildikleri şiddet sanki. uzmanlık alanları. şiddet söz konusu olduğunda çiçek gibi açıyorlar. olasılıklarımızı kokutan bok çiçekleri gibi. sorun onlarla etkileşim içinde olmanın kaçınılmazlığında. evime elektrik istiyorsam, bilgisayarım bozulmuşsa, arabama yeni lastik lazımsa, diş çektirmem ya da ameliyat olmam gerekiyorsa onlara muhtacım. beni dehşete düşürseler de anlık ihtiyaçlarım için muhtacım götlere. dehşete düşürmek de hafif kalır bu arada.

ama önemli konulardaki başarısızlıkları ile bilincimi ağırlaştırıyorlar. örneğin her gün hipodroma giderken müzik arayışı, iyi müzik arayışı ile tuşa basıp duruyorum. bütün frekanslarda kötü, tekdüze, ruhsuz, ezgisiz, huzursuz bir müzik çalıyor. üstelik bu bestelerin bazıları milyonlarca satıyor ve bestecileri kendilerini gerçek sanatçı addediyorlar. genç beyinlere akan iğrenç bir salya bu müzik. tapıyorlar bu müziğe. tanrım. onlara bok ver, yalayıp yutarlar. ayırt edemiyorlar mı? duyamıyorlar mı? sulandırılmışlığı, bayağılığı hissedemiyorlar mı?

koca bir alandan mahrum edilmişiz, aldatılmışız. hayatları boyunca iyi müzik dinlememiş ne kadar çok insan var bir düşünün. yüzlerinin çürümesine, düşünmeden öldürmelerine, yüreksizliklerine şaşmamak gerek.

iyi de, elden ne gelir? hiç.

9.1.19

sağduyu

jean meslier

insanların görüşlerini yumuşak bir üslupla incelemek istediğimizde şu durumu öğrenmekle büyük bir hayrete düşeriz: en esaslı saydıkları görüşlerinde bile, en sade gerçekleri tanımak, en açık, en boş, en gereksiz şeyleri, saçmalıkları reddetmek, en açık çelişkilerden tiksinmek için sağduyuyu, yani muhakeme yetisini, insanlar pek ender olarak kullanır.

bu durumun bir örneğini her zaman, her ülkede, insanların büyük çoğunluğunca saygı duyulan "ilahiyat"ta, toplumların mutluluğu için en önemli, en yararlı ve en gerekli saydıkları bu konuda buluruz. gerçekten, bu adı geçen bilimin dayandığı ilkeler biraz incelenecek olursa, anlaşılır ki, itiraz kabul etmez olduklarına hükmedilmiş olan bu ilkeler gelişigüzel varsayımlardır. ve bu varsayımlar cehaletin hayal ürünüdür, heyecan ya da ikiyüzlülük yaymıştır. utangaç safdillik, bunu kabul etmiştir. asla muhakeme etmeyen alışkanlıklar tarafından korunmuş ve kendisinden hiçbir şey anlaşılmadığı için saygıdeğer tutulmuştur.

montaigne şöyle der: "bazıları, inanmadıkları şeylere inandıklarına halkı inandırırlar; sayıları daha çok olan bazıları da inanmanın içeriğine nüfuz etmeyi bilmediklerinden inanmadıkları şeye kendi kendilerini inandırırlar, yani nefislerini aldatırlar."

sözün kısası, dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur. her din temelsiz bir binadır; teoloji, tabiat bilgisi nedenlerinin sistemleştirilmiş cehaletinden ve kocaman bir ham hayal ve çelişkiler yumağından başka bir şey değildir.

her ülkede ilahiyat, dünya kavimlerine, bir kahramanda birleştirilmesi mümkün olmayan sıfatlardan ibaret olan ve gerçeğe benzeyen hiçbir yanı bulunmayan bir romandan başka bir şey sunmaz. bu romanın, her kalbe saygı ve korku ilham etmek yeteneğinde olan kahramanının adı, belirsiz bir kelimedir. insanlar bu kelimeye, hiçbir zaman hiçbir sıfat ekleyemezler ki, önceki olaylar onu yalanlamasın.

bu fikirsiz mevcut kavramı ya da daha doğrusu bu mevcudu ifade eden kelime, yani "tanrı", yeryüzüne sayısız zarar vermemiş olsaydı, ihmal edilebilir, ilgilenilmezdi.

insanlar, bu hayalin, yani tanrısallığın kendileri için çok önemli bir gerçek varlık olduğu düşüncesiyle yoğrulmuşlardır. bu nedenle anlaşılmaz olmasından, onu düşünmelerine ihtiyaçları olmadığı sonucunu çıkaracakları yerde, insanlar tersine, onunla ne kadar ilgilenseler az olduğu, onu aralıksız düşünmek, sonsuza kadar onu iyice düşünmek, gözden bir an bile kaybetmemek gerektiği sonucunu çıkarırlar. bu konuda kuşatılmış bulundukları yenilmez cehalet, insanları bu imkansız endişelerden uzaklaştırmak şöyle dursun, fikri meraklarına zarar vermekten başka bir şey yapmaz. hayal gücünün etkisinden sakındıracağı yerde, bu cehalet onları yobaz, inanç düşkünü ve zorba yapar. dimağlarının doğurduğu kuruntu ve hayallere biraz kuşku ve tereddüt telkin edenlerin tümüne karşı hiddetlenmelerine neden olur.

çözülmeyen bir sorunu çözmek gündeme geldiğinde ne büyük şaşkınlık görülür! anlaşılabilir, bununla birlikte, kendisi için pek önemli saydığı bir şey hakkında rahatsızlık veren bir düşünce, işin sonunda insanı oldukça huysuzlaştırır ve kanın beynine toplanmasına neden olabilir. bu sıkıntılı ruhsal durumlara çıkar, büyüklük taslama, hırs da eklendiğinde, toplumda karışıklık kaçınılmaz olur. işte bunun içindir ki, boş düşüncelerini sonsuz gerçekler sayan ya da o suretle satan birkaç ahmak hayalcinin garabetlerine nice milletler sahne olmuş ve bu hayalciler, hükümdarların ve kavimlerin heyecanlarını alevlendirmişler ve tanrısallığın şanı ve ülkelerin mutluluğunun temeli dedikleri görüşler doğrultusunda hükümdarları silahlandırarak birbirlerinin üstüne sürmüşlerdir.

yeryüzünün her yerinde sarhoş bağnazların birbirlerini boğazladıkları, diri diri yaktıkları, hiçbir üzüntü ve acıma duymaksızın, görev adına, en büyük cinayetleri işledikleri, insan kanını sel gibi akıttıkları bin kez görülmüştür. niçin? birkaç meczubun küstah zanlarını sonuna kadar korumak ve yaymak için ya da birkaç madrabazın oyunlarını, yalnız hayallerinde var olan, ancak yeryüzünde yapmış olduğu yıkımlar, çekişmeler, deliliklerle kendini tanıtan bir zatın hesabına geçirmek için. "yani kendi arzu ve hilelerini, tanrı'nın işleri ve eylemleri olarak halka sürmek için."

eskiden vahşi, zalim, hep savaşçı olan milletler çeşitli adlar altında kendi düşüncelerine uygun, yani zalim, yırtıcı, çıkarını düşünen, kana susamış bir tanrı'ya tapmışlardır. yeryüzünün bütün dinlerinde bir ordular tanrısı, kıskanç bir tanrı, bir intikamcı tanrı, bir öldürücü, yok edici tanrı, öldürmekten ve vuruşmaktan hoşlanan bir tanrı, insanları kendi zevkine göre ibadet ettiren bir tanrı vardır. ona kuzular, tosunlar, çocuklar, insanlar, dinden dönenler, iman etmeyenler, krallar, tümüyle milletler kurban edilir. bu kadar barbar olan bir tanrı'nın işgüzar kulları, doğrudan doğruya nefislerini de ona kurban olarak sunmaya ve teslim etmeye kendilerini zorunlu görmeye kadar varmıyorlar mı? korkunç tanrılarını sefilce düşündükten sonra, gözüne girmek için kendilerine mümkün olan her eziyeti yapmak ve akla hayale gelmez acılar çektirmek gerektiğini sanan bu deliler her yerde görülür.

sözün kısası, her tarafta tanrısallığın uğursuz düşünceleri, insanları karşılaştıkları zorluklar konusunda teselli etmek şöyle dursun, yüreklere kargaşa sokmuş ve insanlık için yıkıcı delilikler doğurmuştur.

korkunç hayalet görüntüleriyle berbat edilen, cehaletin ve korkuların sürmesinde çıkarı olan insanların kendisine yol gösterdiği insan düşüncesi nasıl ilerleyebildi? insanı, başlangıçtaki alıklık döneminde sürünmeye, ot gibi yaşamaya zorladılar. ona, alın yazısının elinde olduğu varsayılan görünmeyen kuvvetlerden başka bir şeyden söz edilmedi.

yalnızca endişeleri ve anlaşılmaz hayalleriyle uğraşan insan, hep rahiplerin oyuncağı oldu. bu rahipler, başkaları adına düşünme ve onların tutum ve davranışlarını, yani yaratılışını düzenleme hakkını kendilerinde buldular.

bundan dolayı insan, hep tecrübesiz bir çocuk, cesaretsiz bir esir, düşünmekten korkan ve ecdadının bıraktığı dehlizlerden, dolambaçlı çıkmaz yollardan kendisini asla kurtaramamış bir alık oldu ve öylece kaldı. zavallı insan, kendisini, ancak peygamberlerin efsanevi hikayeleriyle tanımış olduğu tanrılarının boyunduruğu altında inlemeye zorunlu sandı. bu peygamberler, bu rahipler, bu din babaları insanı inanç bağlarıyla sımsıkı bağladıktan sonra, onların yol göstericileri oldular. ya da onu, yeryüzünde, yol göstericileri oldukları tanrılardan daha az korkunç olmayan zorbaların mutlak saltanatına teslim ettiler.

ruhani ve maddi kuvvetin çifte boyunduruğu altında ezilen kavimler, aydınlatmak ve refah ve mutlulukları için çalışmak imkansızlıkları içinde kaldılar. din gibi, siyaset ve ahlak da, namahremlerin dahil olmasına asla izin verilmeyen, kadınlara mahsus haremler oldular. insanlar, şeriat koyanların ve rahiplerin göklerin en yüksek katından, bilinmeyen diyarlardan indirdikleri ahlaktan başka ahlak tanımadılar. insan düşüncesi, teolojik görüşler içinde şaşkınlaştı, kendisine yabancılaştı, kendi gücünden kuşkuya düştü, tecrübeye güvensizlik duydu, gerçeklerden korktu, akıl ve muhakemeyi aşağıladı. ve ruhani ya da maddi otoriteyi körü körüne izlemek için akıl ve muhakemeyi terk etti. hareketlerini düzenlemede tek yetkili olan zorbaların ve rahiplerin ellerinde insan, tümüyle bir makine oldu. hep esir gibi kullanıldı ve hemen her zaman, her yerde esirlerin ahlaki suçlarına ve karakterlerine sahip oldu.

işte ahlak bozukluğunun gerçek kaynakları. bu ahlak bozukluğuna ise din, hiçbir zaman yararsız, boş ve etkisiz engellerden başka bir şeyle karşı durmaz. cehalet ve esaret insanları kötü ve mutsuz kılmaya mahsustur. insanları köreltmeye çalışır ve doğru yoldan saptıklarında onları o yola daha çok iter. rahipler insanları aldatır; zorbalar, daha çok esirleştirmek için onları bozar. zorbalık her zaman hem ahlak bozukluğunun hem de kavimlerin bilinen felaketlerinin gerçek kaynağı olmuştur ve olacaktır. dini kavramlar ya da metafizik hayallerle gözleri kamaşmış olan bu kavimler, sefaletlerin doğal ve gözle görülebilir nedenlerine göz atacakları yerde, kötü durumlarını yaratılışlarının olgunlaşmamış olmasına ve felaketlerini tanrıların öfkesine mal ederler.

gerçekte, kendi ihmallerine, cehaletlerine, yol göstericilerinin bozuk ahlaklarına, sağduyuya uygun olmayışlarına, anlamsız alışkanlıklarına, yanlış görüşlerine, makul ve insaflı olmayan yasalarına bakacakları yerde, nur eksikliğinden doğan felaketlerinin sona ermesi için tanrı'ya yalvarırlar, kurbanlar, hediyeler sunarlar.

ruhlar zaman geçmeden doğru fikirlerle doldurulsun, insanların aklı eğitilsin, insanları adalet yönetsin; o zaman ihtiraslarına karşı ilahlardan korkulmaz, zayıf engeller koymaya gerek görülmez. iyi eğitim ve öğretim gördükleri, iyi bir hükümetle yönetildikleri, vatandaşlarına yaptıkları kötülükten dolayı cezalandırıldıkları ya da hor görüldükleri ve bunlara yaptıkları iyilikten dolayı da son derece hak ve adalete uygun olarak ödüllendirildikleri zaman, insanlar iyi olacaklardır.

batıl düşüncelerinden uzaklaştırılmadıkça insanları kötü durumlarından kurtarmak için yapılacak şeyler boşuna olacaktır. kendilerine gerçek gösterilecektir ki ve ancak bu sayededir ki, insanlar en yüce çıkarlarını ve kendilerini iyiliğe yöneltmesi gereken gerçek nedenleri öğreneceklerdir. çok zamandan beri, kavimlerin öğretmenleri gözlerini semaya diktiler. artık bakışlarını yeryüzüne indirsinler.

anlaşılmaz bir ilahiyattan, gülünç efsanelerden, çocukça tören ve protokollerden yorulan insan düşüncesi, doğal şeylerle, akıl erdirilebilecek konularla, duygularla, incelenmesi mümkün gerçeklerle, yararlı bilgilerle uğraşsın. kavimleri usandıran zulmet kuşkuları, kuruntuları artık dağılsın. aradan çok geçmeden, alın yazılarının hep sapkınlık olduğunu sanan kafalara doğru görüşlerin kendiliğinden yerleştiği görülecektir.

batıl din düşüncesini yok etmek ya da sarsmak için, anlaşılması mümkün olmayan şeyin insan için uygunsuz ve yararsız olduğunu göstermek yetmez mi? en açık ve kesin bilgilerle birleştirilmesi mümkün olmayan bir zatın, kendisine atfedilen eserlerle sürekli çelişme halinde bulunan bir eser sahibinin, çelişkiye düşmeksizin hakkında bir kelime söylenemeyen bir zatın, evrenin muammalarını açıklaması beklenemez. açıklamak şöyle dursun, bu muammaların açıklanmasını daha çok imkansız kılan, mutluluklarını elde etmek ve acılarının sona erdiğini görmek için insanların yüzyıllardan beri bu kadar yararsızca kendisine başvurduğu bir zat hakkında edinilen bir düşüncenin emsalsiz bir düşünce olduğunu anlamak ve böyle bir zatın kendisinin de açıkça bir akıl hastası olmadığını onaylamak için, yalnızca sağduyudan başka bir şey gerekli midir?

ey insan! sen arzın evladısın; arz, çalışkan evladından hiçbir nimeti esirgemeyen cömert bir anadır; gözlerini semaya dikme, sema boştur.

kısacası, peygamberleri ve tercümanları tarafından, her ülke için, zorbaların en acımasızı, en adaletsizi, en zalimi ve bununla birlikte yeryüzü sakinlerinin sözde kural ve yasaları olması gereken bir güçlü tanrı olarak tanımlanan bir tanrı kavramıyla, ahlak ve erdemin birleştirilmesinin olanaksız olduğunu her şey kanıtlamıyor mu?

gerçek ahlak ilkelerini görmek ve seçmek için insanlar ne teolojiye ne vahye ne de tanrılara muhtaçtır. ihtiyaçları yalnız ve yalnız sağduyudur. yalnızca kendilerine gelmeleri, kendi tabiat ve içeriklerini düşünmeleri, özel yararlarını incelemeleri, toplumun ve toplumu oluşturan üyelerden her birinin amacını göz önünde bulundurmaları yeterlidir. o zaman insanlar şunu kolayca onaylar: erdem oğulların kârı ve kötü ahlak oğulların zararıdır. insanlara, tanrılar öyle istediği için değil, insanların sevgilisi olmak için, adil, iyiliksever, anlayışlı, geçimli olmalarını söyleyelim. ahrette cezaya uğrayacakları için değil, sonucuna bu dünyada katlanacakları için kötülükten ve cinayetten çekinmelerini söyleyelim.

montesquieu der ki: "cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir."

gerçek sadedir. doğru yoldan sapma karmakarışıktır; seyir ve hareketinde güvenilir değildir, dolambaçları çoktur. gerçeğin doğal sesi kolay anlaşılır; yalanın sesi cinaslı, içinden çıkılmaz ve esrarlıdır. gerçeğin yolu doğrudur, hilenin yolu eğri büğrü ve karanlıktır. insana her zaman gerekli olan bu gerçek, adil ruhlara aittir, onlar tarafından hissedilir. aklın öğütleri bütün temiz ruhlar tarafından izlenir, onlara özgüdür. insanların mutsuz olması ancak cahil olmalarındandır. insanların cahil olması ise aydınlanmalarını yasaklamak için aleyhlerinde gizli fesat her şeyin çevrilmekte olmasındandır. insanların bu kadar yaramaz olması, akıl ve muhakemelerinin henüz yeteri kadar gelişmemiş olmasındandır.

7.1.19

sıradan delilik öyküleri

charles bukowski

insanı öldüren budur: tekdüzelik.

bazen düzüşmemek yarım yamalak bir düzüşten daha iyidir.

en aptalları en iyi sikilir; çünkü insanda nefret duygusu uyandırırlar.

ruhundan arta fazla bir şey kalmamışsa ve bunun farkındaysan biraz ruhun vardır yine de.

sevmiyorum şiir dinletilerini. çok aptalca buluyorum. çukur kazmak gibi bir şey. hayatta kalma savaşı.

bazı insanlar sürekli bir yerlere gitme ihtiyacındadır. "sinemaya gidelim!" "tekne gezisine çıkalım!" "kerhaneye gidelim!" "hiçbir yere gitmiyorum." derim her seferinde, "bırakın da oturayım şurada."

nefret ederim barlardan. bir süre sonra insanın gırtlağına takılıp kalıyordu barlar. kusmak istiyordunuz. bar müdavimleri eskici dükkanındaki insanlardan farklı değildirler: zamanı ve her şeyi öldürmek için giderler oraya.

"meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" diye sordu genç öğrencilerden biri. "komik olmaya mı çalışıyorsun?" diye sordum ona. "hayır, hayır. ciddiyim. meslek olarak yazarlığı önerir misiniz?" "yazmak seni seçer, sen yazmayı seçmezsin."

bugüne kadar tanıyıp da hoşlandığım bir yazar çıkmadı. hepsi tatsız tuzsuz, boktan herifler.

tanrım, her yer kadın doluydu, yarısından fazlası adamın çükünü kaldırıyordu ve elden bir şey gelmiyordu -bakıyordunuz sadece. kim tasarlamıştı bu korkunç numarayı? ama bir yandan da hepsi birbirine benziyordu, bir papatya tarlası. hangisini seçerdin? hangisi seni seçerdi? önemi yoktu, hüzün vericiydi. seçimler yapıldıktan sonra da zaten yürümezdi, kimse için, dediklerine kulak asmayın siz.

bir garson. göğüslerine, kalçalarına, dudaklarına ve gözlerine baktım. zavallı. ne zavallısı? acınası orospu çocuğunun tekini söğüşlemekten başka bir şey düşünemiyordu muhtemelen.

düğün bitmiş, ortalık daha da soğumuştu. herkes birbirine bakıyordu. insan ırkını asla anlayamayacağım; ama birinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım. "hey! orospu çocukları! acıkmadınız mı?" masaya gidip peynir atıştırmaya başladım, birkaç kişi yerinden kalkıp bana katıldı. yapacak başka şey yoktu. onları orada bırakıp viski almak için mutfağa gittim.

bir şey için cezalandırılıyordum. tabut mu? her neyse -arabamın kullanılması ya da şarlatanlığım ya da sağdıçlığım.. işlerine yaramazdım artık. insanlık beni hep iğrendirmiştir. onları özellikle iğrenç kılan akraba ilişkileri hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil. hayvanca korku aptallığı ile vızıldayıp durdukları kurtuluş kovanında herkes birbirinin kıçına yapışmıştı.

eski bir ayyaş her zaman ayağa kalkar, yeter ki zaman tanıyın.

bir adam aya ayak basınca onlar da basmış oluyorlardı. ama açlıktan ölen biri onlardan üç kuruş istemesin -kimlik yok, siktir git, bok kafalı! sivil dolaştıkları zaman tabii ki. bir polisten para isteyen bir aç görülmemiştir henüz. hiç süpheniz olmasın.

yaşlılıkta utanılacak bir şey yoktur, harcanmış yıllarda vardır.

işte o zaman koğusta çorapsız tek adam olduğumu fark ettim. o ayyaş koğuşunda yüz elli kişiydik ve yüz kırk dokuzunun ayağında çorap vardı, çoğu yük trenlerinden inmişlerdi, tek ben çorapsızdım. dibe vurduğunu sanıp bir dip daha olduğunu keşfedebiliyordu insan.

soyundum, kamışı sabunladım, ayak parmaklarımı somyanın yaylarına geçirip tesbih böceği gibi kıvrıldım. aynı şey -iki santim. her şeye sahip olamıyordu insan hayatta. uzanıp tolstoy'un savaş ve barış'ını aldım, ortasından açıp okumaya başladım. değişen bir şey yoktu. hâlâ kötüydü.

sefilhaneler toplumun ıskartaya çıkardığı sefillerden geçilmiyor. yoksullar doktor yokluğundan düşkünler koğuşunda ölüyorlar, cezaevleri öylesine dolu ki mahkumlar yerlerde yatıyorlar, insanları satranç piyonları gibi kullanan toplum yüzünden akıl hastanelerinde boş yatak yok.

korkak, geleceği görebilen insandır; cesur insanın hayal gücü sıfıra yakındır.

öğrenci sayılırım hâlâ. hiçbir şeye kapalı değilim, yarı-zenci, anne beyaz, baba zenci, aynı zamanda düştük o boktan ise, ortak bir yan. daha çok sonsuza dek bokun içinde yüzmek istemediğimiz için. her ne kadar bok iyi bir hoca olsa da insanın alabileceği dersler sınırlıydı, sonra boğulup gidiyordunuz bokun içinde.

aslında bütün korkunç gerçek kimsenin elinden hiçbir şey gelmediğiydi - şairler şiir yazamıyorlardı, tamirciler arabaları tamir edemiyorlardı, dişçiler diş çekemiyorlardı, berberler saç kesemiyorlardı, cerrahlar neşterle çuvallıyorlardı, çamaşırhaneler gömleklerini ve çarşaflarını yırtıyor, çoraplarını kaybediyorlardı; ekmeklerden ve fasulyeden diş kıran küçük taşlar çıkıyordu; futbolcular korkaktılar, telefoncular sübyancı; valiler, bakanlar ve başkanlar örümcek ağına yakalanmış sümüklü böceklerin sağduyusuna sahiptiler.

2000 yıllık hristiyanlık, elimizde ne var? çürümekte olan bok yığınını bir arada tutmaya çalışan ekip otosu telsizleri, başka ne? bir ton savaş, hava saldırıları, sokak soyguncuları, bıçaklamalar, o denli kabarık ki kaçıkların sayısı boş verirsin, bırakırsın dolansınlar sokaklarda üniformalı ya da üniformasız.

erken kalkanları bir türlü anlayamamışımdır. sokaklara çıkıp onun bunun kapısını çalar, herkesi uyandırırlar; huzursuzdurlar, duvarları yıkmaya çabalarlar. insanın öğleden önce kalkması için budalanın teki olması gerektiğini düşünüyorum. pijamaların ve ipek sabahlığınla otur, bırak dünya kendi başının çaresine baksın.

bir deli için en kötü şey kendi aklını tahlil etmesidir, karşı tezlerin hepsi palavradır.

sırlarını açmadan mezarı boylayan insanlar vardır. sadece kendini beğenmiş insanlar her soruya bir çuval cevap ve öğütle karşılık verir.

insan, ruhunu anlamayı ısrarla reddeden bir ortamın kurbanıdır.

insanlar aslında orada olmayan bir şeylerin peşinde koşturup duruyorlar. insanın kendi ile yüzleşme korkusundan başka bir şey değil, yalnız kalma korkusu. ben kalabalıktan, bir şeylerin peşinde koşturup duran kalabalıktan korkarım asıl; norman mailer okuyan, beyzbol maçlarına giden, bahçelerini sulayıp ellerinde kürekle toprağa eğilen insanlardan.

hayvanlara aşığım. sorunum insanlarla. hayvanlarla gerçekten bütünleşebiliyorum.

asansörle yukarı çıkıp camlı bölmeye gittim. yüzlerce bebek feryat ediyordu. cam bölmenin gerisinden duyabiliyordum seslerini. sürüp gidiyordu. şu doğum işi. ve ölüm. herkes sırasını savıyordu. yalnız geliyor, yalnız gidiyorduk. ve çoğumuz yalnız, korkulu, yarım hayatlar yaşıyorduk. tarifsiz bir keder kapladı içimi. ölüme mahkum bu hayatları görmek. bu yeni hayatçıkların nefrete, sıkıntıya, nevroza, aptallığa, korkuya, cinayete, hiçliğe dönüşeceklerini bilmek - yaşamda hiç, ölümde hiç.

uzun lafın kısası, insanlar birbirlerini öldürmeye devam edecekler, yeter ki onlara mantıksal bir neden verin.

herkesin kendine göre üstün olduğu bir şey vardır.

pekala, tanrının bütün çocukları gitti. yatağıma döndüm. ölüyordum sadece, kimsenin umurunda değildi, benim bile umurumda değildi, titreme nöbeti geldi yine. ne bulduysam örttüm üstüme, nafile, beynim de üşüyordu - beynin bütün insani serüvenleri bir yutturmacaydı sanki, doğduğum andan itibaren bir grup dolandırıcının arasına düşmüştüm ve dolana dolanmıyor ya da katılmıyorsan ölmüştün, dışardaydın. dolap sıkı sıkıya örülmüştü, yüzyıllardan beri böyleydi ve dikişleri patlatmanın hiçbir yolu yoktu, dikişleri sökmek istemiyordu, fethetmek istemiyordu; shakespeare'in kötü olduğunu, creeley'nin korku olduğunu biliyordu; önemi yoktu, tek istediği küçük bir odaydı, bir başına, bir başına.

bir tek güneş iyiydi; ama yetinmeyi bilmeli insan.

5.1.19

ortak hikayeler ağı

yuval noah harari

insanlar inanmayı bıraktığı anda buharlaşacak tek şey para değildir. aynı şey yasalar, tanrılar, hatta koca koca imparatorluklar için de geçerlidir. dünyayı şekillendirenler bir bakmışsınız bir anda yok olmuşlar. akdeniz havzası'nın bir zamanlar en kıymetli tanrıları olan zeus ve hera, bugün kimse onlara inanmadığı için artık tarihsel birer figürdür. insan ırkını topyekün ortadan kaldırabilecek sovyetler birliği bir kalem dokunuşuyla sona ermiştir.

8 aralık 1991'de öğleden sonra saat 14.00'te, viskuli yakınlarında devlete ait bir sayfiye evinde rusya, ukrayna ve beyaz rusya liderleri bir araya gelip belavezha mutabakatı'nı imzalar: "sscb'nin kurucu devletleri olan bizler; beyaz rusya cumhuriyeti, rusya federasyonu ve ukrayna, 1922'de imzaladığımız uluslararası kanuna tabi ve jeopolitik bir varlık olarak kurduğumuz sscb'nin varlığının sona erdiğini ilan ederiz." hepsi bu kadar işte, sovyetler sona erer.

çoğu insan antik yunan tanrılarının, kötü imparatorlukların ya da yabancı kültürlerin de sadece hayal gücümüzde var olduğunu benimsemeye açıktır. ne var ki hayatımıza anlam veren kendi tanrımızın, kendi ulusumuzun ya da kendi değerlerimizin kurgudan ibaret olduğunu kabullenmek istemeyiz. hayatlarımızın nesnel bir anlam taşıdığına, fedakarlıklarımızın zihnimizdeki hikayelerin ötesinde bir değeri olduğuna inanmak isteriz. gelgelelim birçok insanın yaşamı sadece anlatılan hikayelerle var olur. 

anlam insanların birlikte ördüğü ortak hikayeler ağıdır. kilisede evlenmek, ramazan'da oruç tutmak ya da seçimlerde oy kullanmak gibi belirli davranışlar neden bizim için anlamlıdır? çünkü ebeveynlerimiz de böyle düşünüp kardeşim de oruç tutar ve tüm komşularımız, diğer şehirlerdeki hatta uzak diyarlardaki insanlar bile oy kullanır. peki tüm bu insanlar neden anlatıları anlamlı bulur? çünkü arkadaşları ve komşuları da aynı görüşleri paylaşır. insanlar kendi kendini çeviren bu döngüde devamlı birbirlerinin görüşlerini destekler. karşılıklı her kabul, anlam örgüsünü herkesin düşüncesine inanmaktan başka bir çareniz kalmayıncaya kadar güçlendirip sıkılaştırır.

otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler? önümüzdeki yüzyılda demokrasi ve insan haklarına duyduğumuz inanç da gelecek nesillere aynı şekilde anlamsız görünebilir.

3.1.19

kölenin mutluluğu

esther vilar

erkekler, hayatı boyunca hep aynı oyunu oynamaya mahkum edilmiş bir çocuk gibidir.

kadınlar, erkeklerin onlar için çalışmalarını, onların yerine düşünmelerini, onların sorumluluğunu almalarını sağlar, gerçekte erkekleri sömürür.

peki kadınların zayıf, hayal gücünden yoksun ve aptal olmalarına karşılık erkeklerin güçlü, zeki ve hayal güçleri geniş yaratıklar olmalarına rağmen neden sömüren taraf erkek değil de kadındır?

erkek ne iş yaparsa yapsın -muhasebeci, doktor, otobüs şoförü ya da idareci-, yaşamının her anını, dev ve acımasız bir sistemin, onu öleceği güne dek son kertesine kadar sömürmek için inşa edilmiş olan bir sistemin küçük bir dişlisi olarak harcayacaktır.

erkekler bunu yaparlar; çünkü yapmaya yönlendirilmişlerdir. yaşamlarının tamamı, bir dizi şartlı refleksten, bir dizi hayvansı edimden başka bir şey değildir. bu hareketleri yapamayan, para kazanma becerisi azalan bir erkek başarısız görülür.

erkek, özgür olmamaktan alınan haz ilkesine göre yaşar. onun için ömür boyu özgürlüğe mahkum edilmek, ömür boyu köleliğe mahkum edilmekten çok daha kötüdür. başka bir deyişle erkek hep kölesi olacağı bir şeyin ya da insanın arayışı içindedir; çünkü sadece köle olarak kendini emniyette hissetmektedir. ve kural olarak kölesi olmak için bir kadını seçer.

kadının erkek karşısında büyük bir avantajı vardır: kadının seçme özgürlüğü vardır. bağımsız bir yaşamla aptalca, şımarıkça, asalakça bir yaşam arasında bir seçim yapabilirler. ama bu sonuncusunu tercih etmeyen kadınların sayısı çok azdır. erkeklerinse elbette tercih şansı yoktur.

kadına özgürleşmesi için her türlü fırsat tanınmıştır ve bunca olanaktan sonra eğer hâlâ zincirlerini kırmamışsa, bundan tek sonuç çıkar: aslında kırılacak bir zincir yoktur.

deneysel filmlerin artık seksi kadın vücutlarıyla gölgelenmediği, uzay yolculuğuna ilişkin yeni raporların saçları boyalı astronot karılarının büyük fotoğraflarıyla süslenmediği çağ ne zaman gelecek?

kadınların savaşları, kadınların çocukları, kadınların şehirleri.. bütün bunlar erkekler tarafından yapılır. kadınların yaptığı tek şey ise arkaya yaslanıp tembel tembel, aptal aptal bakınmak ve giderek daha çok şey istemektir -ve aynı zamanda daha çok zengin olmak.

erkekler bu gerçeklerin pek farkında değil gibi; kendi köleliklerinde mutluluk bulmaya devam ediyorlar. kadınlar gerçekten de erkeklerin inandığı kadar büyüleyici, sevimli yaratıklar olsaydı erkeklerin bu tutumu haklı görülebilirdi.

bilgi edinme arzusu başka her alanda sınırsız olan erkeklerin, aslında bu gerçeklere karşı tamamen kör olmaları, kadınları olduğu gibi (vajinadan, iki göğüsten, tembelce, stereotipik gevezelik eşliğinde programlanan birkaç delikli bilgisayar kartından başka sunacak hiçbir şeyi olmayan yaratıklar olduklarını), insanları düşünüyor aldatmacasıyla yaşayan birer madde yığını, insan derisine tıkılmış döküntü olduklarını görmekten aciz olmaları inanılmaz bir şey.

kadının en derin arzularını keşfedip yerine getirmek her zaman için erkeğin yaşamındaki en büyük hedeflerden birisi olmuştur. bunun sonucunda kadınlar giderek daha çok aptallaşmışlardır; buna karşılık erkekler ise daha zeki olmaktadır. kadınlar, olaylara belli bir mesafeden bakma yetisinden yoksundur, bunun sonucu olarak da mizah duygusundan tamamen yoksundurlar.

her an artan bir konforla çevrili kadın ırkı kötüye gitmektedir. dişilik kavramı eskiden çocuk doğurabilme yetisi olan kadınlar için kullanılıyordu. ayrıca ahlaksızlık için de kullanılırdı. bu tanımın, embesilliği (ahmaklığı) da kapsayacak şekilde genişletilmesi gerekir. gerçekte kadının hayal gücünden yoksun, aptal ve duygusuz olduğunu kabul etmeye, kadınların kendileri de dahil, kim cesaret edebilir ki?

aslında erkek sade ve işlevsel şeylerden hoşlanır; ama kendini her gün daha karışık süslemelerle kuşatılmış bulur. evin boş olan her köşesi, çin işi porselenlerle, bar gereçleriyle, cam kaplı masalarla, şamdanlarla, ipek minderlerle dolar. yatak odasının duvarları çiçek desenli duvar kağıdıyla kaplanır. büfede düzinelerce farklı cins ve markada bardaklar bulunur; ama erkek banyoda tıraş bıçağı için bir yer bulabilirse kendini şanslı sayar. banyodaki bütün raflar, sanat şaheseri gibi boyanan karısının bin bir çeşit makyaj malzemesiyle kaplıdır: losyonlar, yüz kremleri, makyaj takımları..

her erkek, tıpkı oturma odasında dantel işlemeli perdelere veya kauçuk ağacına ihtiyacı olmadığını bilmesi gibi, kendi adına, kadının üç renkli mi yoksa tek renkli mi rimel kullanmasının hiçbir anlamı olmadığını bilir.

firmaların erkeklere satmaya çalıştığı tek ürün çeşidinin, gerçekte sadece kadınların işine yarayan şeyler olduğunu görmek ilginçtir: kadını baştan çıkartmaya yönelik spor arabaları, kadına hediye edilecek lüks eşyalar ya da ev kadının olduğu için açıkça kadına yönelik olan ev eşyaları. erkek ise evi olmayan bir yaratıktır. o, barınağıyla işi arasında mekik dokur.

yeme, içme ve sigaranın dışında erkeğin bağımsız bir tüketici olduğu tek alan sekstir: kendi cinsel itkisini doyurabilmesi gerekir. bunun doğal bir sonucu olarak bütün sanayi kolları, erkeğin bu ihtiyacından yararlanarak cinsel arzularını daha çok kamçılamanın ötesinde hiçbir işe yaramayan şeyler almasını sağlamak için erotizmini gıdıklar. doyum elbette başka bir konudur. doyumun, cari fiyatlar üzerinden bir kadından sağlanması gerekir.

firmalar akla gelen her yolla erkekteki kadın arzusunu kamçılar ve köpeği üzerinde şartlı refleksler sistemini kullanan pavlov'la aynı yolu izler. erkekler, yarı çıplak göğüs resimleriyle, pop şarkılarındaki seks çağrıştıran inlemelerle ya da kitaba sokuşturulan bazı cümlelerle ereksiyon yaşamaya teşvik edilir.

güzel kadınlar, genellikle çocukluktan itibaren rahat bir yaşam süren kadınlardır ve zeka rekabetle geliştiği için, kafalarını geliştirmeye kesinlikle ihtiyaç duymamışlardır. gerçekte en başarılı erkeklerin en aptal kadınlarla evli olmasının nedeni de işte budur. tabii kadının kendini erkeğin yuttuğu bir zokaya dönüştürme becerisini bir zeka belirtisi olarak saymazsak.

başarıya giden en kestirme yol başarılı bir erkekle evlenmektir. erkeğini de çalışkanlığıyla, hırsıyla veya sebatkârlığıyla değil, sadece çekiciliğiyle kazanır.

aptal olan herkesin kendine hayran olma konusunda sonsuz bir kapasitesi vardır. sonuç olarak kadınlar da, papalar veya diktatörler gibi ihtişam, gösteriş ve mistisizm surlarının arkasında korunur. maskeleri indirilemez ve güçleri dizginsiz artar. buna karşılık olarak erkeklere de uzun vadede gerçekten inanabilecekleri bir ilah garanti edilir.

sadece baskı altında olanın özgürlüğe gerçekten ihtiyacı vardır. ama özgür olduktan sonra -eğer aptalsa, ki kadınlar aptaldır-, özgürlüğüyle mutlu olacak ve bunu korumaya çalışacaktır. zeka özürlü insan soyut düşünme becerisinden yoksun olduğu için, bildiği topraklardan ayrılmaya kesinlikle ihtiyaç duymayacak ve sonuçta varoluşunun tehlikeye düşebileceğinden kesinlikle korkmayacaktır. ölümden korkmaz; çünkü ölümü hayal edemez. hatta yaşamda bir anlam veya neden bulma ihtiyacı bile yoktur. kendi arzuları kendi kişisel konforuna göre giderilir, bu da yaşamak için yeterli bir gerekçe oluşturur.

kadın düzenli aralıklarla kendini hayali "zincirlerinden" kurtarır -manevi zincirleri tanımaz; çünkü zinciri ancak görünen değeriyle ele alır. yüzyılın başında korseyi attılar. yetmişli yıllarda ise sutyenleri ve herkesin bundan haberi olmasını sağlamak için de içini gösteren bluzlar imal ettirdiler. belki de bir sonraki özgürleşme dalgasında rahatsız edici uzun etek gidecek. ama aptallıklarından, duygusuzluklarından, ahmakça davranışlarından, riyakârlıklarından, acımasızlıklarından ve sonu gelmez aptalca gevezeliklerinden bir şey kaybetmiş değiller. kadınlar bunlardan kurtulmak için tek bir adım atmamıştır.

erkek, kadına yaranmak için daha çok çalıştıkça kadın da daha çok şey isteyecektir. erkek onu daha çok arzuladıkça kadın da onu daha az arzu edilir bulacaktır. erkek ona daha çok konfor sağladıkça kadın da daha çok tembel, aptal, duygusuz olacak ve erkek bu süreçte kendini daha çok yalnız bulacaktır.

erkeğin yönlendirilmesi ve sömürülmesi yönünde işleyen kısır döngüyü sadece kadın kırabilir; ama o bunu yapmayacaktır. bunu yapması için mantıklı hiçbir nedeni yoktur. duygusuz ve acımasız olduğu için duygularına seslenmenin hiçbir yararı olmaz. bu nedenle her gün kadınlık denen bu adilik, barbarlık ve anlamsızlık batağına daha çok saplanan dünya böyle devam edip gidecek. ve erkek, yani o muhteşem hayalperest, daldığı hülyadan asla uyanmayacak.

1.1.19

sevgilime iftira

ismet özel


dudaklarından kalkarken boynun kurcalar beni
bir yanımı kara çıbanlara saldılar, ıslak
bir yanım hiç aymamıştır, gümeçlerde saklıdır
ondan ki nefret içinde omzunu okşuyorum
ama şimdi bana gerçekten zor gelen şey
bir grevin çocuklara kazınmış izlerini hatırlamak
sözlerimi etime bastırıyorum
içimde çalılıkları yaran bir postalın tortusu
benim bu sası karanlığa zorla, zorlayarak
tutuşmuş bir gül sıkıştırmak boynumun borcu

yeter ki
sağlam senetler verilmiş sanılırken aşkı karartmak için
sen bir daha beni saçlarınla sıyır
ağdalanmış sevincimi hışırdat, bunu yapabilirsin
çünkü bütün bankalar, silah fabrikaları
her gün bacaklarımıza sırnaşan kara köpük
senin sessiz gururunda homurdanan tufanı
hesap etmiş değil
bilmemişler hıncımın yaban otlar suladığını
çalakalem sevebilmek elimden gelmiyor
belki evet
onların mühürlerini kımıldatan barut dumanlarını
solumaktan
biraz çopurlanmıştır sesim
senin göğsünü ağartırken yıpranılacak elbet
bakışlar tozlanacak, dolukmuş sofalardan
ezikliğin şehveti yayılınca
taptaze yaşlanmayı da öğrenmem gerekecek

iştedir yalanı seyreltiyor uykusuzluklar
aklımın köşesinden atlılar geçiyor
değil mi ki beni şımartan gökyüzüdür
ve ben o tanyerlerinin sulbünden gelmekteyim
hiçbir dostumu kalebent saymam parmaklıkların ardında
kan değildir dostlarımın çakşırına bulaşan
kan değil, mürekkep lekesi, ben bilirim
çünkü bir gün gerçekten kan aktığında
ölüm çiçeklerin yırtıcı dülgerliği sanılacaktır
karaysam şimdi öfkenin payı vardır karalığımda
aşktandır titrediğim eğer ki titriyorsam
sözlerim öç alan ağza misvak, iyice anlaşılsın
bu dağlanmış toprağa süzülen ayaklarımdan 
keşke kan olsa

o zaman
senin çardağına çıkarken
karıştırırken şarapla kendimi sana
varsın gün geçtikçe her şeyde biraz kahır
biraz bakır çalığı olsun lokmamızda
bana soru sor artık
beni kurtarma, konuştur
beni yaz geceleri patlayan sağanaklara bağışla.

31.12.18

uzun lafın kısası

comte de volney: barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

john milton: cehennemde efendi olmak yeğdir cennette köle olmaktan.

emil michel cioran: tüm toplumların temelinde aynı şey yatar: itaat ediyor olma gururu. bu gurur artık var olmadığında toplum da çöker.

jonathan swift: dünyada gerçek bir dahi varsa bunu anlamak kolaydır; çünkü bütün alıklar ona karşı birlik oluştururlar.

albert caraco: çevremde delilik, aptallık ve cehalet, yalan ve hesapla yer değiştiriyor. hepsi de aynı erdemlere dayanıyor. dünya hiç bu kadar çok erdem görmemiştir. bunca erdeme rağmen kaosa doğru gidiyoruz.

john stuart mill: çoğu kez tek başına olmak anlamında yalnızlık, düşüncede ya da kişilikte olgunluğa ermenin ve derinleşmenin temel koşullarından biridir.

homeros: ölüler diyarında kralların kralı olmaktansa yeryüzünde fakir bir adamın uşağı olmayı yeğlerim.

charles bukowski: iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

yuval noah harari: devrim için kalabalıklar asla yetmez. devrimler çoğu zaman büyük kitlelerle değil olayları ateşleyen küçük gruplarla başlar. devrim için, "kaç kişi bizi destekler?" diye değil, "destekleyenler ne kadar etkin iş birliği yapabilir?" diye sormanız gerekir.

john kennedy toole: yeryüzündeki bütün hükümetleri alaşağı ettiğimiz zaman dünya savaş değil, dünya çapında toplu bir seks partisi yapacak.

29.12.18

factotum

charles bukowski

cehennemde kahkaha eksik olmaz.

iyi bir sıçıştan sonra elinizi uzatıp tuvalet kağıdı olmadığını keşfetmek kadar berbat bir şey olamaz. dünyanın en korkunç insanı bile kıçını silmeyi hak eder.

herkesin ihtiyacı vardır sevgiye.

yalnızlıkla beslenen biriyim, yalnızlığımı alırsanız yemeğimi ve suyumu almış kadar olursunuz. yalnız kalamadığım her gün gücümden bir şeyler alıp götürür. bununla övünmüyorum ama önemlidir benim için.

insanların ihtiyacı olan şeydir bu: ümit. ümitsizliktir insanları cesaretsiz yapan.

insan ruhunun kökleri midededir. güzel bir bifteği midene indirip viskini içmişsen beş sentlik gofretle beslenen adamdan çok daha iyi yazarsın. aç sanatçı efsanesi bir aldatmacadır. her şeyin bir aldatmaca olduğunu idrak ettiğin an uyanıp insanları kanatmaya, mahvetmeye çalışırsın.

aşk gerçek insanlar içindir.

samimiyetle söylüyorum: yaşam beni dehşete düşürüyordu. yemek, uyumak ve çıplak dolaşmamak için bir insanın yapmak zorunda olduğu şeyler ürkütücüydü. ben de yatakta kalıp içiyordum. içtiğin zaman dünya yine oradaydı, kaybolmuyordu ama boğazına sarılmıyordu en azından.

kadınlar, ne harikulade varlıklardır onlar!

bir gün, evrenin dördüncü boyutuna geçmek mümkün olduğunda, şöyle bir yürüyüşe çıkıp yok olabileceksin. gömülme yok, gözyaşı yok, cennet yok, cehennem yok. insanlar otururken birden, "george'a ne oldu?" diye soracaklar ve biri, "bilmiyorum, bir paket sigara almaya gitmişti." diyecek.

bir kadınla beraber olmak tüm zamanını alıyor insanın. insan mesleğini seçmeli.

büyük aşıkların hepsi aylak insanlardı, keyiflerine düşkündüler. dokuz-beş çalışırken eski aylak günlerimde düzüştüğüm gibi düzüşemiyordum.

çiçekler ölüler için değildir, ölülerin çiçeğe ihtiyaçları yoktur.

evi temizlemeye karar verdim. elektrik süpürgesini çalıştırdım, pencereleri sildim, banyo ve lavaboyu ovdum, mutfak döşemesini cilaladım, örümcekleri ve hamam böceklerini öldürdüm, küllükleri boşaltıp yıkadım, bulaşıkları yıkadım, temiz havlu koyup banyoya tuvalet kağıdı astım. ibneleşmeye başlıyorum diye düşündüm.

düzüşmelerin çoğu anlamsızdır, iş yapmak gibidir, dik ve çamurlu bir tepeye tırmanmak gibi.

bazı işlere girmek kolaydır. bir keresinde bir yere gidip bir iskemleye yığıldığımı ve esnediğimi anımsıyorum. masanın arkasındaki adam, "ne var, ne istiyorsun?" diye sormuştu. "öf, lanet olsun" demiştim, "bir iş istiyorum galiba." "tamam, işe alındın."

kabadayı olmak işe yarıyor. bu dünya güçlülerindir.

los angeles sarı taksi şirketi üçüncü cadde'nin güneyinde bir yerdedir. güneşin altında sıra sıra sarı taksiler dizilidir. amerikan kanser cemiyeti de oralarda bir yerdeydi. bir zamanlar ziyaret etmiştim orayı, ücretsiz olduğunu söylemişlerdi. bir sürü şiş vardı vücudumda, başım dönüyor, kan kusuyordum. oraya gittiğimde üç hafta sonrasına gün verdiler. bütün amerikalı gençler gibi bana da "kanseri erken teşhis et" denmişti. erken teşhis etmek için onlara gittiğimde üç hafta sonrasına gün veriyorlardı. bize söylenenlerle gerçek arasındaki farktır bu.

sarı taksi şirketi'ne giderken kanser cemiyeti binasının önünden geçtiğimde, hayatta istemediğin bir işe girmeye çalışmaktan daha kötü şeyler de var, diye düşündüm.

andre gide: romancının arzusu aslanın ot yemesi değildir. o, kurdu da kuzuyu da tek ve aynı tanrı'nın yarattığını, sonra da "yaptığı işin iyi olduğunu görüp" gülümsediğini bilir.

nerdeyse herkes yazar olduğunu düşünüyordu. kimse dişçi veya otomobil tamircisi olabileceğinden emin değildir ama herkes yazar olabileceğinden emindir. sınıftaki elli kişiden belki de on beşi yazar olduklarını düşünüyordu. herkes konuşabiliyor, sözleri kağıda yazmayı biliyordu, demek ki herkes yazar olabilirdi. ama allaha şükür insanların çoğu yazar değildir, hatta taksi şoförü bile olamazlar ve bazıları -birçoğu- maalesef hiçbir şey değildirler.

çoğu insanın tarzı yoktur.

çoğunuz araba kullanmayı bildiğini sanır. ama işin gerçeği şu ki çoğu insan araba kullanmayı bilmez, direksiyon sallamayı bilir. onlardan biri ne zaman yanımdan geçse her birkaç saniyede bir kaza olmamasına şaşar kalırım. her gün kırmızı ışıkları orda değillermiş gibi geçen iki üç kişi görüyorum. vaaz vermek istemiyorum ama size şunu söyleyebilirim: yaşadıkları hayat insanları çıldırtıyor ve bu, araba kullandıklarında ortaya çıkıyor.

insanlar önemsiz. bir sineğe bile işemem onlar için.

sevmem partileri. dans etmeyi bilmem, insanlar beni ürkütür, özellikle partilerde. seksi, neşeli ve zeki olmaya çalışırlar ama değildirler. olamazlar. durmadan çabalamaları durumu daha da dayanılmaz kılar.

insanların sevgiye ihtiyacı yoktur. başarıya ihtiyaçları vardır, ne şekilde olursa olsun. sevgi de olabilir ama olmayabilir de.

uzun süre, her şey bittikten, acılar çekildikten, dertler tükendikten sonra japon bir kız hayatıma girecek ve her şey güllük gülistanlık olacak gibi bir düşüncem olmuştu. mutlu olmaktan ziyade huzurlu, anlayışlı ve paylaşılan bir ilişki. japon kadınların kemik yapıları harikuladedir. kafatası yapıları ve ciltlerinin yaşlandıkça gerilmesi çok hoştur. amerikan kadınlarının yüzleri sarkar ve dağılır sonunda. kıçları bile dağılır sonunda, iğrenç bir hal alırlar. kültürel farklar da önemliydi: japon kadınları içgüdüsel olarak dünü, bugünü ve yarını kavrar. bilge deyin isterseniz. kalıcı bir güçleri vardır. amerikan kadını sadece bugünü bilir, bir tek gün ters gitti mi darmadağın olurlar.