21.9.18

kleptokrasi *

jared diamond

halktan çok daha rahat bir hayat sürdürürken halkın desteğini kazanmak için bir seçkinin ne yapması gerekir?

kleptokratların tarih boyunca başvurdukları dört çözüm yolu vardır:

1. halkı silahsızlandırmak, seçkinleri silahlandırmak. mızrakların, sopaların evde kolayca yapılabildiği çağlara göre, yüksek teknoloji silahlarının yalnızca sanayi kuruluşlarında üretilebildiği ve seçkinlerin tekelinde olduğu günümüzde bu çok daha kolaydır.

2. toplanan haraçların çoğunu herkesin hoşuna gidecek şekilde dağıtarak kitleleri mutlu etmek. bu ilke hawaii şefleri için geçerli olduğu kadar bugün amerikan siyasetçileri için de geçerlidir.

3. genel düzeni koruyarak ve şiddeti durdurarak sahip olunan gücü insanların mutluluğu için kullanmak. bu, merkezileşmiş toplumların merkezileşmemiş toplumlara göre büyük ve değeri anlaşılmayan bir üstünlüğüdür.

insanbilimciler daha önceleri oba ve kabile toplumlarını yumuşakbaşlı, şiddetten uzak oldukları için yüceltiyorlardı; çünkü 25 kişilik bir obayı ziyaret eden antropologlar üç yıllık bir inceleme dönemi içinde hiçbir cinayetin işlenmediğine tanık oluyorlardı. elbette işlenmezdi: on iki yetişkin ile on iki çocuktan oluşan bir obada, cinayet dışında alışılmış nedenlerden dolayı kaçınılmaz olarak insanlar ölürken, on iki yetişkinden biri her üç yılda bir bir başka yetişkini öldürse, o obanın varlığını sürdürmesine olanak olmadığını hesaplamak çok kolaydır.

oysa oba ve kabile toplumlarıyla ilgili çok daha uzun vadeli geniş bilgiler bize cinayetin başlıca ölüm nedeni olduğunu gösteriyor. örneğin, kadın bir antropolog yeni gine'nin iyau kadınlarıyla hayat hikayeleri konusunda söyleşi yaparken ben de bir rastlantı sonucu iyau halkını ziyarete gitmiştim. kendisine kocasının adı sorulan pek çok kadın arka arkaya, çok kötü ölümlerle ölmüş kocalarının adını sıraladı.

örnek bir yanıt şöyleydi: "birinci kocamı elopi saldırganları öldürdü. ikinci kocamı beni isteyen bir adam öldürdü, benim üçüncü kocam oldu. üçüncü kocamı ikinci kocamın intikamını almak isteyen erkek kardeşi öldürdü." sözde yumuşakbaşlı kabile insanları arasında bu tür olaylar yaygındı ve bu olayların kabile toplumları büyüdükçe merkezi bir otoritenin gerekli olduğunun kabul edilmesine katkısı olmuştu.

4. kleptokratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi kleptokrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir.

obaların ve kabilelerin zaten kör inançları vardı, çağdaş kurumsal dinlerin de var. ama obaların ve kabilelerin kör inançları merkezi otoritenin, zenginliğin el değiştirmesinin ya da akraba olmayan insanlar arasında barışı korumanın haklı gerekçesini sağlamaya hizmet etmiyordu. kör inançlar bu işlevleri kazandığı ve kurumlaştığı zaman din dediğimiz şeye dönüştüler.

hawaii şefleri başka yerlerdeki şeflerin tipik örneğiydi. tanrı olduklarını, tanrıdan geldiklerini ya da hiç değilse tanrıyla doğrudan ilişki kurduklarını iddia ediyorlardı. şef halk adına tanrılarla ilişki kurarak çok yağmur yağdırmak, iyi ürün almak, bol balık yakalamak için gerekli tören kurallarını halka vererek hizmet ettiğini iddia ediyordu.

kurumsallaşmış din, zenginliğin kleptokratlara aktarılmasını haklı gösterirken merkezileşmiş toplumlara iki önemli yarar sağlar:

birincisi, ortak ideoloji ya da din, birbiriyle akraba olmayan insanların birbirlerini öldürmeden bir arada yaşayabilmesi sorununu çözer: akrabalığa dayanmayan bir bağla onları birbirlerine bağlayarak.

ikincisi, insanların başka insanlar adına hayatlarını feda etmeleri için kendi genetik öz çıkarları dışında gerekli güdüyü sağlar. çarpışmalarda asker olarak ölen birkaç toplum üyesi pahasına bütün toplum başka toplumları yenilgiye uğratmak ya da saldırılara karşı direnmek için canını dişine takar.

* kleptokrasi, bir ülkede iktidarı ele geçiren bir ailenin ya da siyasal veya dini grubun, o ülkenin kaynaklarını sistemli olarak soyması demektir ve kısaca "hırsızlar rejimi" anlamına gelir. [wikipedia]

20.9.18

yasak sevişmek

attila ilhan


"bir şû'lesi var ki şem'-i cânın
fânûsuna sığmaz âşinânın"
(şeyh galip)

iki sonbahar kaçakçısı
dün izmir'de yakalandı

ilk yudumda ağlamaya başlamıştı
şakakları ter içinde gece saat on
kibrit aranıyor göğüs geçirerek
bütün sevgilerinde yanılmıştı

bir omzuna almış sanki gökyüzünü
dudakları masmavi alsace lorrain
yüzü cermenlerin en eski hüznü
hölderlin bakıyor sisli gözlerinden
ellerini şöyle okşayacak oldum
duydum nabzının gök gürültüsünü

"bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor. onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım."
(nazım hikmet)

gizlice diş biler içinden herkese
yaşamaktan çok ölmeye yakın
öldürmeye değil sakın aldanmayın
aklınca aldatıyor böyle sağı solu

izmir'deysem eğer ya bürümcük bir karabiber
ya dikenli bir palmiye ağustos delisi
ayışığında ya da bir turunç ağacı
yıldız serpintileriyle sırılsıklam

şarkılar söyleyeni azaldıkça güzelleşir
en güzel şarkı eylül'ün getirdiğidir
alacakaranlıktaki yalnızlık sesleri
içimize uçuşan çınar yapraklarından

istanbul'dan dört beş yılı silip atacaksın
yaşantın küçüldü mü yaşadım saymayacaksın
bitti sandıkları an yeniden başlayacaksın
hatta gülümseyerek belli belirsiz dargın
göğsünde yalap yalap yanardağ şarkıları

ölümün gerçekliğini etinde duyanların
hayattaki her şeye karşı onarılmaz bir kırıklıkları vardır

elimden gelen bu ben iki kişiyim
ikisi birbirinden çıkmaya uğraşıyor
bilmem ki hangisinden nasıl vazgeçeyim
birisi yeni baştan serüvene başlamış
öbürü silahında son mermiyi yakıyor
çoğalmak neyse ne azalmak zor

nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi
bir parça son yalnızlığa öncekiler hazırlıktır
insan bırakmaz sevdiğini sevmek insanı bırakır
kalırsa gözlerinin elinde yaldızı belki kalır

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

olmayacak şey bir insanın bir insanı anlaması

19.9.18

dublinliler

james joyce

niçin kelimeler bana bu kadar sıkıcı ve soğuk görünüyor? acaba senin adın kadar sevecen bir kelime olmadığı için mi?

evlendin mi işin bitiktir. baş dönmesinin de sonu gelir. her bağ bir acı bağı haline gelir.

eski dostlar başka türlü oluyor. her şey bir yana, onlar gibi güvenilir dost bulunmuyor.

hızlı hareket insanları coşturur; ün de öyle, para sahibi olmak da öyle.

kır yollarından nasıl parlak bir şekilde geçip gelmişlerdi! yolculuk hayatın gerçek nabzına büyülü parmağını bastırıyor, insan sinirlerinin mekanizması da zarafetle bu hızlı mavi hayvanın sıçramalı ilerleyişine cevap vermeye çalışıyordu.

hizmetçiyle yapılmayacak şey yoktur.

genç adam gençliğinin gereğini yapmalı. bizim şu büyücü filozofa da hep söylediğim bu zaten; bedenini harekete alıştır. ben çocukken her allahın sabahı soğuk suyla yıkanırdım, yaz-kış. şimdi de onun için sağlığım yerinde. eğitim, okumak iyi hoş filan da..

hepsini denemiş adamın lafı dinlenir.

genç adamlar yakınlarda bir genç kız olduğunu bilmekten hoşlanırlar.

insanı yıpratıyor gazetecilik hayatı. koş dur, her an, yazdığın haberi ararsın, bazen de bulamazsın. sonra, her zaman yeni bir şey söyleyeceksin. provaların da, mürettiplerin de canı cehenneme!

"acelem yok. beklesinler biraz. kendimi tek bir kadına bağlamaktan hoşlanmıyorum, anlıyor musun?" ağzıyla bir şey tadar gibi yaptı, yüzünü buruşturdu. "bayatlar sonra." dedi.

insan, düşüncenin eziyetinde bir musiki işittiğini sanıyor.

rüzgarlar sustu ve akşamın kasveti durgun, zephyr bile kıpırdamıyor koruda, margaret'imin mezarında ben durmuşum çiçekler serperek sevdiğim tozlara.

her oğlanın bir küçük sevgilisi vardır.

karısını kendi zevkler listesinden öylesine kesinlikle silmişti ki bir başkasının kadına ilgi duyacağından kuşkulanmıyordu.

erkek ile erkek arasında sevgi imkansızdır; çünkü cinsel ilişki olmamalıdır ve erkekle kadın arasında arkadaşlık imkansızdır; çünkü cinsel ilişki olmalıdır.

hep çalışıp hiç oynamamak çocuğu aptallaştırır.

tanrım, ne ölüm! belli ki yaşamayı becerecek durumda değildi, amaçlılığın gücünden yoksundu, iptilalara kolayca kapılabiliyordu, uygarlığın üzerinde kurulu olduğu enkazlardan biriydi. ama nasıl olur da bu kadar alçalabilirdi!

insan içyüzünü bilirse kızların göründükleri kadar iyi olmadığını anlar.

çalışan adama bas tekmeyi, ekmeğini de elinden al. oysa her şeyi üreten emektir. çalışan adam oğullarına, yeğenlerine, teyzezadelerine arpalık aramıyor. çalışan adam, bir alman kralına şirin görünmek için dublin'in şerefini çamura batırmıyor.

şairin dediği gibi: "büyük dehalar deliliğe çok yakındır."

hepimizin yaşayan ödevleri ve yaşayan sevgileri var ve bunlar, haklı olarak, bizim zorlu çabalarımızı talep ediyor.

18.9.18

tanrı'ya dönüşen hayvan

yuval noah harari

70 bin yıl önce, homo sapiens hâlâ afrika'nın bir köşesinde kendi işiyle meşgul olan önemsiz bir hayvandı. ilerleyen bin yıllarda kendisini tüm gezegenin efendisi ve ekosistemin baş belasına çevirecek dönüşümü gerçekleştirdi. bugün ise bir tanrı haline gelmenin, sadece ebedi gençliğin değil, yaratmak ve yok etmek gibi ilahi becerileri de ele geçirmenin arifesinde.

charles darwin homo sapiens'in diğer hayvanlar gibi bir hayvan türü olduğunu söylediğinde insanlar kızmıştı. bugün bile çoğu kişi bunu reddediyor. neandertaller hayatta kalsaydı bugün hâlâ kendimizi ayrı bir yaratık olarak görür müydük? belki de bu yüzden atalarımız neandertalleri yok etti; çünkü neandertaller yok sayılamayacak kadar yakın, fakat tolere edilemeyecek kadar da farklılardı.

avcı toplayıcılık devrinden beri insan beyninin küçüldüğüne dair kanıtlar var. o dönemde hayatta kalabilmek, herkesin muhteşem zihinsel becerilere sahip olmasını gerektirirdi. tarım ve sanayi ortaya çıkınca insanlar hayatta kalabilmek için giderek diğer insanların becerilerine daha fazla güvendiler ve "embesiller için yeni fırsatlar" ortaya çıktı. üretim bandında çalışan bir işçi olarak, sıradışı olmayan genlerinizle hayatta kalabilir ve bunları bir sonraki nesle aktarabilirsiniz.

bugün dünya üzerinde neredeyse 7 milyar sapiens yaşıyor. tüm bu insanları büyük bir kantara çıkarırsanız ağırlıkları 300 milyon ton eder. tüm evcilleştirilmiş çiftlik hayvanlarının (inekler, domuzlar, koyunlar ve tavuklar) ağırlıklarıysa 700 milyon ton edecektir. buna karşılık yaşayan tüm büyük vahşi hayvanların (kirpilerden penguenlere, fillerden balinalara kadar) ağırlığıysa 100 milyon tondan azdır.

çocuk kitaplarımız, posterlerimiz, televizyon ekranlarımız hâlâ kurtlar, şempanzeler ve zürafalarla doludur; ama gerçek dünyada bunlardan çok az kalmış durumdadır. şu anda dünyada yaklaşık 80 bin zürafaya karşılık 1,5 milyar inek var; aynı şekilde 200 bin kurda karşılık 400 milyon evcil köpek; 250 bin şempanzeye karşılıksa milyarlarca insan var. insanlık gerçekten dünyayı ele geçirmiş durumdadır.

gezegendeki büyük avcıların çoğu muhteşem yaratıklar, milyonlarca yıl süren hakimiyetleri sayesinde kendilerine olağanüstü derecede güveniyorlar. sapiens ise adeta bir muz cumhuriyetinin diktatörü gibi. daha yakın zamana kadar savandaki orta halli yaratıklar olduğumuz için hâlâ korku ve endişelerle doluyuz ve bu da bizi fazlasıyla zalim ve tehlikeli kılıyor. ölümcül savaşlardan çevre felaketlerine pek çok tarihsel kötülük, bu çok hızlı gerçekleşen sıçramadan kaynaklanıyor.

sanayi devrimi enerjiyi dönüştürmek ve yeni ürünler geliştirmek için yeni yollar yarattı. böylelikle insanlığı, etrafını çeviren ekosisteme bağlı kalmaktan büyük ölçüde kurtardı. insanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. dünya homo sapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir avm'ye dönüştü.

2000'de savaşlar 310 bin, cinayetler de 520 bin kişinin ölümüne sebep oldu. her bir ölüm, bir dünyanın yok olmasına, bir ailenin mahvolmasına ve arkadaşlarla akrabaların ömür boyu yaralanmasına sebep olur. öte yandan makro bir perspektiften, bu 830 bin kurban, 2000 yılında dünyada ölen 56 milyon insanın sadece yüzde 1,5'ini oluşturur. aynı yıl 1 milyon 260 bin insan trafik kazalarında (toplam ölüm oranının % 2,25'i) ve 815 bin insan da intihar ederek öldü (% 1,45).

2002'nin rakamları daha da şaşırtıcı. 57 milyon ölümün sadece 172 bini savaşlar yüzünden ve 569 bini de cinayet sonucu gerçekleşmiş (toplamda insan şiddeti kaynaklı 741 bin ölüm). buna karşılık 873 bin insan intihar etmiş. görülüyor ki, 11 eylül saldırılarını izleyen yılda, tüm terörizm ve savaş tartışmalarına rağmen, ortalama bir insanın kendisini öldürme ihtimali bir terörist, asker veya uyuşturucu satıcısı tarafından öldürülme ihtimalinden daha yüksek.

çoğu tarih kitabı büyük düşünürlerin fikirlerine, savaşçıların cesaretine, azizlerin iyiliğine ve sanatçıların yaratıcılığına odaklanır. toplumsal yapıların örülmesi ve çözülüşüyle, imparatorlukların yükselişi ve çöküşüyle, teknolojilerin keşfi ve yayılışıyla ilgili anlatacakları çoktur ama hiçbiri tüm bunların insanların mutluluğunu ve acı çekmesini nasıl etkilediğinden bahsetmez. bu da tarih anlayışımızdaki en büyük eksikliktir. artık doldurmaya başlasak iyi olur.

eğer sapiens tarihi sona erecekse, sapiens'in son nesillerinden birine mensup olan bizler zamanımızı şu son soruyu cevaplamaya ayırmalıyız: "neye dönüşmek istiyoruz?" insan geliştirme sorusu olarak da bilinen bu soru şu anda siyasetçileri, filozofları, akademisyenleri ve sıradan insanları meşgul eden tüm tartışmaları önemsiz kılıyor.

en nihayetinde, günümüzün dinler, ideolojiler, uluslar ve sınıflar arasındaki tartışmaları homo sapiens'le birlikte yok olacak. bizden sonra gelenler gerçekten farklı bir bilinç seviyesinde olurlarsa (veya bilincin ötesinde, bizim şu an algılayamadığımız bir şeylere sahip olurlarsa) hristiyanlığın veya islam'ın onlara ilginç gelmesi, toplumsal örgütlenmelerinin komünist veya kapitalist olması veya cinsiyetlerinin erkek ve dişi olması ihtimali çok düşüktür.

maalesef dünyadaki sapiens rejimi şu ana kadar gurur duyabileceğimiz çok fazla şey üretmedi. etrafımızı şekillendirdik, gıda üretimini artırdık, şehirler yaptık, imparatorluklar kurduk, çok uzak ve geniş ticaret ağları oluşturduk; ama dünyadaki acıyı azalttık mı?

tekrar vurgulamakta fayda var, insan gücündeki büyük artış birey olarak sapiens'in durumunu daha iyi hale getirmedi ve genellikle diğer hayvanlara çok büyük acılar çektirdi.

geçtiğimiz on yıllarda nihayet insanların durumuyla ilgili bazı somut gelişmeler sağlayabildik ve kıtlığı, salgınları ve savaşı azaltabildik. öte yandan diğer hayvanların durumu her zamankinden de hızlı kötüleşiyor ve insanların durumundaki düzelme de hem çok yeni, hem de kesinlikle emin olmak için henüz çok erken.

dahası, insanların yapabildikleri olağanüstü şeylere rağmen hedeflerimiz konusunda emin değiliz ve her zamanki kadar memnuniyetsiziz. kano ve kadırgalardan buharlı gemilere ve uzay mekiklerine vardık ama kimse nereye gittiğimizi bilmiyor. her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz. daha da kötüsü, insanlar her
zamankinden daha sorumsuz gibiler. uymamız gereken yegane yasalar fizik yasaları ve kendi kendini yaratmış küçük tanrılar olarak kimseye hesap vermiyoruz. diğer hayvanları ve etrafımızdaki ekosistemi sürekli mahvediyoruz ve bunun karşılığında sadece kendi konforumuzu ve eğlencemizi düşünüyoruz, üstelik tatmin de olmuyoruz.

ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?

17.9.18

kaos'un kutsal kitabı

albert caraco

yalnızlık, ölümün okullarından biridir, çoğunluk asla bu okula giremez. bütünlük başka bir yerde elde edilemez. aynı zamanda yalnızlığın da ödülüdür bütünlük.

insanlar hem özgürdür hem bağlı. arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar. çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarına değildir; yönetilemez olurlar çünkü o zaman. düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir. ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır.

tek kesinlik şudur: ölüm, tek kelimeyle her şeyin anlamıdır. insan ölüm karşısında sıradan bir şeydir yalnızca. halklar da aynı: tarih bir tutkudur, azaptır, kurbanları sürüyledir. içinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem.

içine gömüldüğümüz bu evrende delilik, yabancılaşmış insanın, imkanlarının gerisinde kalmış ve eserlerinin kölesi olmuş insanın kendiliğindenliğinin alacağı biçimdir.

fikirler insanlardan daha canlı olduğundan fikirlerle yaşar insanlar ve onlar için ölürler gıklarını çıkarmadan. oysa tüm fikirlerimiz katildir. hiçbir fikir nesnelliğin, ölçünün ve tutarlılığın yasasına uymaz. ve bizler, bu fikirleri sürdüren bizler, otomatlar gibi yürürüz ölüme.

toplum bir hiçtir, bir biçimdir, içeriği yitik kitleden ibarettir. spermatik uyurgezerlerin dalaşıdır toplum, son derece aşağılık bir şeydir, filozofu hiç ilgilendirmez.

tarih büyük adamların eseridir, seçkinlerin boy ölçüştüğü kapalı alandır. yığınlar gösteriye kabul edilir ve yıkıma sürüklendiklerinde ise ölülerine ineklerden daha fazla değer verilmez.

savaş erkeğin iklimidir. erkek savaşa hazırlanır, savaş onun varlık nedenidir. insanlar erkek olduğu ölçüde yok olmaktan da o denli az çekinirler ve ölüm onlara yaşama nedenlerini de kapsayan bir şenlik gibi gelir. çünkü erdemlerimizin diyeti asla insan katlinden başka bir şey olmayacaktır.

mimarların tek özlemi, bize hazırladıkları kaderden kaçıp kırda yaşamaya gitmektir.

efendilerimiz bizim düşmanlarımızdır, tinselcilerimiz de bizi ayartanlar ve efendilerimizin suç ortaklarıdır. bizler öksüzüz ve bunu işitmek istemiyoruz. her yerde baba ve anne arıyoruz kendimize. gökyüzünde bile bize bu vaat ediliyor ve bizler ahlak düzeninin bizi varlığımızı sürdürmeye mecbur ettiği bu uçurumların dibinden sesleniyoruz onlara.

insanın kalbi değişmedi. insanın kalbi derin ve karanlık denize benzer. değişimler yalnızca duyarlılığımızın ışığı yansıttığı yüzeyde oluyor; ama biz derine indiğimizde olmuş olanı ve olacak olanı görürüz. felsefe buraya pek nüfuz etmez ve yalnızca teoloji uçurumun zarlarını elinde tutar.

içine gömüldüğümüz kaosta, düzende, yüzyıllardır kendimizi onayladığımız ve bizim otomatik adımlarımız altında parçalanan ölüm düzeninde olduğundan daha fazla mantık vardır.

gençler dünyayı kurtaramaz, dünya artık kurtarılamaz. kurtuluş fikri yanlış bir fikir, sayısız hatalarımızın bedelini ödememiz gerekiyor. artık hiçbir şeyi telafi edemeyiz, çok geç, telafi vakti bitti, reform vakti sona erdi.

hayat yollarında

panait istrati

eğitimciler çoğunlukla çocuk ruhundan bir şey anlamaz, çocukları trampet sesleri ve kırbaçla yürütürler.

kavga, ondan zevk alan için bir canlılık belirtisidir. bir düşünce uğrunda savaşmak, bir duygu, bir aşk ya da bir çılgınlık uğrunda savaşmak; ama bir şeye inanarak savaşmak: işte hayat. savaşın gerekliliğini duymayan, insan hayatı değil, bitkisel hayat yaşıyor demektir.

kurulmuş bir nüfuz, zayıfların gözünde sınırsız bir güç gibi görünür; buna boyun eğer ve katlanırlar. ulusların zorbaların bütün kötülüklerine sabretmeleri de bu yüzden değil midir?

zalimlerin milyonlarca insanı hükümleri altında tutmaları birtakım sözde erdemleri yüzünden değil, sadece ezilenlerin korkularındandır.

bir felaket tek başına gelmez derler ya, galiba mutluluk da bazen katmerli oluyor; yoksa hayat çekilmez bir yük olurdu.

herkes çalar, elinden gelen herkes! hiç kimse elinin emeğiyle bir koca gemi ya da bir gazoz fabrikası kuramaz.

ah o dostluk! onlara lanet etmiyorum, ama can ciğer dost kalarak, dostluğa büyük değer vererek bir yandan da ne cinayetler işleriz biz!

karı dediğin güneş gibidir, ne fazla uzakta dur ne çok yakınına git. hem karı, hem de gemi sahibi olmaya kalkarsan eninde sonunda birinden biri seni denizin dibine gönderir.

ah! sevilen bir dosttan ayrılmak ne güç şeydir!

yaşanmış bütün düşlerin bilançosu felaketlerle kapanır. böyle olması da yerindedir. yoksa dünya düş kurucularla dolup taşardı.

hayatın bize sevdirdiği şeyler ne kadar çeşitlidir ve arzunun doğurduğu cesaret ne yılmaz şeydir!

insan makinesini harekete geçiren her şey iyidir.

güzellik yalnız bizim hayalimizdedir. insan peşinden koştuğu hedefe varsın ya da varmasın, uğradığı düş kırıklığının tadı hemen hemen aynıdır. zaten sonuçlar hep birbirine benzer. arzuları ölçüsüz adam için önemli olan taraf savaştır, arzuları devam ettiği sürece kaderiyle giriştiği savaştır. işte bütün hayat, düş kurucunun hayatı budur.

adriana mater

amin maalouf


kentin gözleri kapandı mı
sesimi ortaya çıkarırım ben
bir güz bahçesinden topladığım
sonra da bir kitabın sayfaları arasına
yatırdığım sesimi
memleketten getirdim ben o sesi
kükürt rengi örtüler içinde
mintanımın altına sakladım onu ben
yüreğimin kıvrımlarına gizledim

kentin gözleri kapandı mı
yüreğimi ortaya çıkarırım ben
bir güz bahçesinden topladığım
sonra da bir kitabın sayfaları arasına
yatırdığım yüreğimi
memleketten getirdim ben o yüreği
taş rengi örtüler içinde
mintanımın altına sakladım onu ben
tenimin kıvrımlarına gizledim

gün gelir, yolumu kesmeden çıkarsın önüme
yıllardır beklediğim sözleri söylersin
ve artık beklemediklerimi
erkekçe sesin saçlarımı uçuşturur
tanıdık bir meltem gibi
işte o gün sana kapımı açarım tsargo
yoksul kalmış olsan da o gün veririm sana
yatağımda oturma hakkını

kentin gözleri kapandığında
uykudan uyanır düşlerimiz
bir dünya, ötekini kovar
bir dünya ötekinin mirasına konar
kendi gürültülerini
kendi ışıklarını
kendi yalanlarını getirir

çiçekler bulmalıydım sana vermek için

ansızın dağılıp gitti düş
gece, şafağın kıyısına attı
düşün cansız gövdesini
denizde kaybolmuş bir denizci gibi
o zaman uzaklaştı tsargo

serserinin biriyim ben
katilim
ne var ki, savaş zamanı ulusun
kötü çocuklarına işi düşer
serserilerine, katillerine işi düşer
onun elleri temiz kalsın diye
ellerini kirletecek birileri gerekir

kimi zaman öğütlerle doludur düşlerimiz
sanki ölü akrabaların bilgeliğini getirirler bize

her soru bir yanıtı hak eder

tanrı, yanında bir kullanma kılavuzuyla
ipeklere sarıp göndermedi oğlumu bana
bir gelecek, bir geçmiş ve gündelik yaşam
bulmak zorundaydım ben ona

ama yazgının ettiğinden fazla
işkence etmek istemiyorum sana

canavar falan değildi eskiden
ipsizin, zavallının biriydi
insanların en iyisi olacağa benzemiyordu
ama en kötüsü de olmayabilirdi
sonra şu savaş çıktı
o yıl, yeniden doğduklarını sandı genç erkekler
kuralsız, yasasız, sanki özgürdüler
sokakların, yasaların, gecelerin efendisi gibi
kadınların efendisi gibi gördüler kendilerini
ölüm dağıtıcısı gibi gördüler

önce ben yaralarım
beni yaralayacak olanı

kanım, kanımız, onun kanı
nasıl da aldatıcı bu sözler
nasıl da kirletiyor insanı bu sözler
erdemler yakıştırıyoruz kana, eğilimler
hatta kanılar, sözler:
"kanım şöyle diyor bana"
"kanım şunu emrediyor"
kanın sana hiçbir şey söylemez yonas
ne ses çıkarır, ne bağırır, ne bir şey anımsar
sana vereceği bir buyruk da yoktur
yapman gerektiğini sandığın bir şey varsa yap
ama gelip bir daha kanından söz etme bana

insanın bilmek istemeyeceği
o kadar çok şey var ki

suçlarının cezasını çekmeye razı olman
seni bir suçsuza dönüştürmez
ölmeye razı olman
sana yaşama hakkı vermez

eskiden benim yurdumdu gece
şimdiyse zindanım
nereye gitsem, onun duvarlarına
soğuk parmaklıklarına çarpıyorum
ölümü arzulamaya başladım sonunda
ama ölüm, ölüm.. beni arzulamıyor sanırım

16.9.18

ay ve şenlik ateşleri

cesare pavese

hiç serenat yapmadım. eğer kız hoşsa onun aradığı şey müzik değildir. o, öteki kızların önünde poz kesmek ister. bir erkektir onun aradığı. müzikten anlayan bir kız görmedim ömrümce.

herkesin başına bir şeyler gelir hayatta.

kimin etinden, kimin kanındanım, kim bilir? şunun etinden ve kanından olmanın, bunun etinden ve kanından olmakla bir olduğunu bilecek kadar dolaştım dünyayı. fakat işte bunun içindir ki yorulur ve bir yere kök salmaya çalışır insan. mevsimler öylece gelip geçmesin, biraz daha uzun sürsün diye ait olduğu bir yer bulmaya çalışır insan.

her zaman anlamışımdır, eğer zaman tanırsanız insanlar her şeyi anlatırlar size.

bazen bir tek sözcük yetiyor insanın gözünü açmaya, daha çocukken duyduğum bir tek sözcük, yaşlı bir adamın, babam gibi yoksul ve yaşlı bir adamın söylediği bir söz.

sineklerin insanlardan daha iyi yiyip içtiği köyler vardır.

belki de bir zamanlar, canelli'deki küçük tepeleri, aşağıda, koskoca dünyada para kazanan, rahat rahat yaşayan, denizaşırı giden insanları nasıl düşünüyorsam, beni de öyle düşünen bir çocuk, bir zamanlar benim olduğum gibi bir ırgat, çekilmiş perdelerin gerisinde ömür çürüten bir kadın vardır.

olması zorunlu olan şey herkesi ilgilendirir. ve dünya kötü kurulmuş, yeniden yapılması gerekir.

bir sürü aptalca hata yaptım. herkes yapar hayatta. yaşlılığın asıl kötü yanı pişmanlıktır.

parayla yapılan kötülükler vardır. paradır bunu yapan, hep para; paran ister olsun ister olmasın, o var olduğu sürece hiç kimse için kurtuluş yolu yoktur.

bir şeyi yaparak öğrenir insan. bir şey yapmak istiyorsan, bu yeter. okuyabildiğin kadar oku. kitap okumazsan hiçbir şey olamazsın.

bir türlü ölmek bilmeyen yaşlı insanlar vardır dünyada.

senin kadar güzel çalabilseydim amerika'ya gitmezdim. o yaşta bunun nasıl bir şey olduğunu bilirsin. daha yeni yeni başlamışsındır bir kızı görmeye ya da birisiyle kavga çıkarmaya ya da gecenin geç saatlerinde eve dönmeye. insan bir şey yapmak ister, bir yere gitmek ister, kendi kendine karar vermek ister. daha önceki gibi yaşamaya dayanamaz artık. boyuna hareket halinde olmak daha kolay gelir. bir sürü konuşmalar işitir. o yaşta böyle bir köy meydanı tüm dünyaymış gibi gelir ona. dünyanın da böyle olacağını sanır.

iyi yetiştirilmişlerse kadınlar evlenmek istedikleri adamın ne tür biri olacağını bilirler.

yalnızca terk etmek zevki için bile olsa size bir köy gereklidir. kendi köyünüz varsa yalnız değilsinizdir; insanlarında, bitkilerinde ve toprağında sizden bir şeyler olduğunu bilirsiniz. siz orada değilken bile sizi karşılamak için bekliyor demektir.

neden bazılarının her şeyi var da bazılarının hiçbir şeyi yok?

cenova'da vapurdan inip de kendimi savaşın yıktığı evler arasında bulduğumda ilk söylediğim şey, her evin, her avlunun, her terasın herhangi bir kimse için bir anlamı olduğu; geçmişteki o kadar yılın, o kadar anının bir iz bile bırakmadan gecenin boşluğunda kaybolup gittiği düşüncesinin, maddi kayıptan ya da ölen insan sayısından daha hüzün verici olduğuydu. yoksa yanılıyor muyum? belki böylesi daha iyidir, her şeyin kuru otların alevinde uçup gitmesi ve insanların her şeye yeniden başlaması daha iyidir.

hölderlin

stefan zweig

"zira zor tanır
ölümlü olan saf olanı."

hayatın yasası karışmaktır, ebedi dönüşünde dışarıda kalmayı kabul etmez. kim bu sıcak akıntıya girmeyi reddederse kıyıda susuzluktan kavrulur; kim katılmazsa hayatı ebedi bir dışarıda kalmaya, trajik bir yalnızlığa mahkumdur.

"ah, dünya benim ruhumu ilk gençliğimden itibaren korkutup kendi içine geri itti." diye yazacaktı bir keresinde neuffer'e ve gerçekten de o dünyayla bir daha asla ilişkiye giremeyecek, bağlantı kuramayacaktı. paradigmasal olarak, psikolojinin "içe dönük tip" diye nitelediği şey olacaktı. güvensizlik içinde kendini her türlü dışsal etkiye kapatan ve sadece kendi içinden, en başından beri içinde yeşermekte olan filizden yola çıkarak kendi zihinsel kişiliğini geliştiren o karakterlerden biri olacaktı.

gururlu olmadan çevreyle arasına görünmez bir mesafe koymayı başarıyordu. zayıf bedeniyle dimdik, yüce ve görünmez bir şahsiyet gibi, hücresinden çıkıp diğerlerinin arasına karışırken onlara "sanki apollon yürüyormuş gibi" geliyordu.

kendi iç çehresini, yanlarında çalışmak zorunda olduğu o zihinsel ayaktakımının şiddeti karşısında gizlemeyi giderek daha fazla öğrenir; bu uşak maskesi yavaş yavaş büyür ve iyice etine, kanına işler.

ilk andan itibaren bu hayalperest, hayatının yönünü kararlı bir şekilde sonsuzluğa, çarpıp parçalanacağı o erişilmez kıyıya çevirmiştir. hiçbir şey onu bu görünmez çağrıya yıkıcı bir sadakatle uymaktan alıkoyamaz.

uzlaşmaların ve bayağılığa karışmanın gerekli olmadığı, zihnin saf olanda saf, karışmamış element olarak varlığını sürdürebildiği yerin peşindedir. bu fanatik sarsılmazlıkta, gerçek varoluşla girilen bu muazzam uzlaşmazlıkta hölderlin'in olağanüstü kahramanlığı tek tek bütün şiirlerdekinden daha güçlü şekilde kendini gösterir.

bununla birlikte her türlü hayat güvencesinden, evden ve yuvadan, bütün bir burjuva hayatından vazgeçtiğini en başından itibaren bilmektedir. "sığ bir kalple mutlu olmanın" daha kolay olduğunu bilir. sonsuza kadar "hayatın zevkleri konusunda amatör" kalacağının farkındadır. ama o uslu bir hayatın rahatlığını istemez; tersine, şairane bir kader yaşamak ister. gözlerini yukarı dikerek, zayıf bedeninde dimdik duran ruhuyla, yoksunluk ve sefil giysiler içinde, orada hem rahip hem de kurban olacağı o görünmez sunağa doğru yaklaşır.

hölderlin'in bu kahramanlığı, içinde gurur olmayışı, zafer inancı olmayışı yüzünden bu kadar anlatılmaz bir olağanüstülüğe sahiptir. o sadece mesajı, sadece o görünmez çağrıyı hisseder ve alınyazısına inanır, başarıya değil. bu sonsuz yaralanabilir insan, hiçbir zaman kendini kaderin bütün mızraklarının çarpıp kırılacağı zırhlı bir kahraman olarak hissetmez, kendini hiçbir zaman muzaffer görmez, başarılı görmez. ve mücadelesine o kahramansı şiddeti veren şey, tam da bu, çıktığı hayat yolculuğunda ona sonsuz ebedi bir gölge gibi eşlik eden çöküş duygusudur.

bu yüzden hölderlin'in hayatın en yüce anlamı olarak şiire olan adlandırılmamış inancını bir şair olarak kendine, yani kendi kişiliğine olan bir inançla karıştırmamak gerekir. misyonuna ne kadar güveniyorsa kendi yeteneği konusunda da o kadar alçak gönüllü ve samimiydi.

"kutsal ülke! hiçbir tepe yükselmez sende asma kütüğü olmadan
büyüyen otların üstüne yağar sonbaharda meyveler
neşeyle yıkanır nehirde ayakları kor gibi dağların
dalların uçları ve yosunlar serinletir güneşli başlarını
ve çocukların neşeyle çıkması gibi dedesinin omzuna
yükselir kara dağlarda kaleler ve kulübeler de."

zihnin en soylu cesareti her zaman, içinde şiddet barındırmayan bir kahramanlıktır, anlamsız bir direniş değil; bilakis güçlü olana savunmasız bir teslim oluş ve kutsal bir zorunluluktur.

onun kahramanlığı bir savaşçının kahramanlığı, şiddetin kahramanlığı değildir, bilakis bir şehidin kahramanlığıdır, görünmez bir şey için acı çekmeye ve inancı için, ideali için yok olmaya hazır olmaktır.

"sen nasıl istiyorsan öyle olsun, ey kader!" bu sözle eğilir o eğilmez inançlı, kendi yarattığı yıkımın önünde. ve ben yeryüzünde, kanla ve bayağı bir iktidar hırsıyla lekelenmemiş bu benzersiz tutumdan daha yüce bir kahramanlık biçimi bilmiyorum.

hiçbir şey ona erkeksi, neredeyse hastalıklı, örneğin hayat düsturu olarak kendine "pauci mihi satis, unus mihi satis, nullus mihi satis" [az yeter bana, bir yeter bana, hiç yeter bana] sözünü seçen nietzsche'ninki gibi bir kendine güven duygusu kadar yabancı olamazdı; laf olsun diye söylenmiş bir söz onun cesaretini kırmaya ve kişisel yeteneğinden kuşku duymasına yetebilir, schiller'in bir "hayır" demesi ona aylarca acı verebilirdi.

bir çocuk, bir okul öğrencisi gibi en sefil manzume yazarlarının, bir conz'un, bir neuffer'in bile önünde eğiliyordu; ama bu kişisel mütevazılığı, kişiliğinin bu aşırı yumuşaklığının altında çelik gibi bir şiir iradesi, gönüllü bir adanmışlık yatıyordu.

"ah dostum," diye yazar bir arkadaşına, "en yüksek gücün aynı zamanda en mütevazı güç gibi göründüğünü ve tanrısal olanın, hiçbir zaman belli bir tevazu ve acı olmadan ortaya çıkmayacağını ne zaman anlayacağız?"

15.9.18

insan, hayat

"zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı. ama senin için bu hayat neredeyse bitmiştir, o hayatı yaşarken kendine hiç dikkat etmedin, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğun saydın. oysa kendi ruhlarındaki hareketleri dikkatle izlemeyenler mutlaka mutsuz olurlar." (marcus aurelius)

"hepimiz küçük parçalardan oluşuruz, bu parçalar öyle şekilsiz, öyle farklıdırlar ki birbirlerinden, her biri her an canının istediğini yapar; bu yüzden kendimizle kendimiz arasındaki farklılıklar, kendimizle başkaları arasındaki kadardır." (montaigne)

"her birimiz birden çok kişiyiz, pek çoğuz, ifrat sayıda kendimiziz. bu yüzden, çevresini küçümseyen kişiyle o çevreden zevk alan ya da onun yüzünden üzülen kişi aynı değildir. varlığımızın engin sömürgesinde farklı düşünen ve farklı hisseden pek çok türde insan vardır." (fernando pessoa)

"bu denizde ne olduğunu kimse bilmiyor -diyorlar bize- ve araştırılamaz da; çünkü denizdeki yolculuk sırasında pek çok engel çıkar karşımıza: zifiri karanlık, yüksek dalgalar, sık sık çıkan fırtınalar, orada yaşayan sayısız canavar ve şiddetli rüzgarlar." (muhammed idrisi)

"dünya, hayallerimizin önemli ve üzücü, gülünç ve önemsiz dramasını sahneye koymamızı bekleyen bir sahne. bu fikir ne kadar dokunaklı ve şirin! ve ne kadar kaçınılmaz!" (pascal mercier)

14.9.18

insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı

jean-jacques rousseau

zorba, ancak en güçlü olduğu sürece egemendir.

din, bağnazlığıyla akıttığı kandan daha fazla kanın esirgenmesini sağlar.

uygarlıktaki her yeni ilerleme, aynı zamanda eşitsizlik yolundaki yeni bir ilerlemedir.

uygarlıkla doğmuş olan toplumun kurduğu bütün kurumlar, ilk ereklerinin tersine dönerler.

aklın egemenliğini kurmak, aydınlanmış bir azınlığın rolü olacaktır.

aşkın manevi unsurunun toplum alışkanlıklarından doğmuş, kadınlar tarafından, egemenliklerini kurmak, boyun eğmesi gereken cinsi üstün kılmak için ustalıkla, dikkatle kutsallaştırılmış yapay bir duygu olduğunu görmek zor değildir.

bir insanı daha önce başka bir insandan vazgeçemeyecek bir duruma getirmedikçe kul edip köleleştirmek olanaksızdır.

bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip "burası bana aittir!" diyebilen, buna inanacak kadar saf insanlar bulabilen ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusu oldu. bu sınır kazıklarını söküp atacak ya da hendeği dolduracak, sonra da hemcinslerine "bu sahtekara kulak vermekten sakınınız! meyvelerin herkese ait olduğunu, toprağın ise kimsenin olmadığını unutursanız mahvolursunuz!" diye haykıracak olan kişi, insan türünü nice suçlardan, nice savaşlardan, nice cinayetlerden, nice yoksulluklardan ve nice korkunç olaylardan esirgemiş olurdu!

insanın ilk duygusu varlığını hissetmesi, ilk özeni de kendi varlığını koruma özeni oldu.

yurttaşlar ancak kör bir tutkuyla sürüklendikleri, kendi üstlerinde olanlara değil de kendi altlarında olanlara baktıklarında egemenlik, onlar için bağımsızlıktan daha değerli hale geldiği, kendileri de başkalarına zincir vurabilmek için kendi zincirlerini taşımaya razı oldukları ölçüde baskı altında tutulmayı kabullenirler.

başkalarına emretmek peşinde olmayan insana boyun eğdirmek çok zordur; en doğru ve becerikli politika insanı bile özgür olmaktan başka bir şey istemeyen insanları kullaştıramayacaktır.

insanları uygarlaştıran ve insan türünü bozan şey ozana göre altın ve gümüş; ama filozofa göre demir ve buğdaydır.

doğayı yozlaşmış varlıklarda değil, doğa kanunlarına uygun davranışta bulunan varlıklarda incelemek gerekir.

özgürlük buna alışık olan sağlam, gürbüz huyları beslemek ve güçlendirmek için uygun ama yapısı böyle olmayan zayıfları, narinleri ezen, yıkan, sarhoş eden güçlü ve lezzetli besin maddeleri ve iyi cins şaraplar gibidir.

efendiler tarafından yönetilmeye alışmış olan insanlar, artık onlardan vazgeçemezler. bunlar boyunduruğu silkip atmaya kalkışırlarsa özgürlükten o kadar uzaklaşırlar ki özgürlüğe karşıt olan dizginsiz, aşırı bir başıboşluğu özgürlük diye aldıklarından yaptıkları devrimler, onları hemen her zaman zincirlerini daha ağırlaştırmaktan başka bir şey yapmayan baştan çıkarıcıların eline düşürür.

dünyada sahibine ün ve onur kazandıran bir rütbe varsa o da yetilerin ve erdemlerin kazandırdığı, sizlerin sahip olmaya layık bulunduğunuz, yurttaşlarınızın sizi yükselttiği mevkilerdir.

insanların sahip oldukları bilgiler içinde en fazla yararlı ve en az ilerlemiş olanı, insan hakkındaki bilgidir.

delphes tapınağı'ndaki yazıtın (kendini tanı), tek başına ahlakçıların bütün iri kitaplarından çok daha önemli ve güç bir temel kural içerdiğini söylemeye cesaret ediyorum. insanlar kendilerini tanımaya başlamazsa insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nasıl bilinebilir?

merhamet doğal bir duygudur; her bireyin kendisine karşı duyduğu sevginin faaliyetini hafifletip yumuşatarak bütün türün karşılıklı olarak kendini muhafazasına yardım eder. bizi acı çektiğini gördüklerimizin yardımına düşünmeden koşturan bu duygudur. doğa halinde kanunların, törelerin, erdemin yerini, tatlı ve yumuşak sesine herkesin boyun eğmesi üstünlüğüne de sahip olarak bu duygu alır. gürbüz bir vahşiyi, kendi geçimini başka yerde bulabileceğini umuyorsa, zayıf bir çocuğun ya da sakat bir ihtiyarın güçlükle kazanılmış geçimini onun elinden almaktan alıkoyan bu duygudur.

durmadan doğadan yakınan çılgınlar, biliniz ki size bütün kötülükler kendinizden geliyor.

eğitim sadece işlenmiş zekalarla işlenmemişler arasında bir ayrım meydana getirmekle kalmaz; işlenmiş zekalar arasındaki farkları da kültür oranında artırır. çünkü bir dev ile bir cüce aynı yolda yürüseler her ikisinin atacağı her yeni adım deve yeni bir üstünlük sağlayacaktır.

doğal haldeki insandan daha çekingen hiçbir şey yoktur. insan, kulağına çarpan en küçük bir gürültü karşısında, sezinlediği en küçük hareket karşısında hep tir tir titrer, kaçmaya hazırdır.

bizler arasında, iyi uygulanmış tıp ne kadar yararlı olabilse de kendi haline bırakılmış olan hasta bir vahşinin doğadan başka bir umudu olmayacağı kesindir; ama kendi hastalığından başka da korkacağı hiçbir şey yoktur. işte bu, onun bizden üstünlüğüdür.

insanın kullandığı ilk dil, en evrensel, en etkili dil, bir araya gelmiş olan insanları ikna etmek gerekmeden önce de gereği duyulmuş olan biricik dil, doğanın çığlığıdır.

bir hayvan, kendi türünden ölü bir hayvanın önünden tedirgin olmadan geçmez.

"onurdan hiçbir şey umut etmeyen" despot hükümdarlık, hükmettiği yerde başka bir efendinin yaşamasına katlanamaz. o konuşur konuşmaz artık başvurulacak ne dürüstlük duygusu ne de görev duygusu kalır. kölelere kalan biricik erdem, körü körüne boyun eğmedir.

bir çocuğun bir yaşlıya emretmesi, bir budalanın bir bilgeyi yönetmesi, açlık içindeki çoğunluk zorunlu ihtiyaç maddelerinden yoksun yaşarken bir avuç insanın gereksiz şeyler bolluğu içinde yüzmesi doğa kanununa açıkça aykırıdır.

talihin önlerine çıkaracağı tehlikeleri göze almaya, talihin uygun ya da aksi gitmesine göre egemenlik kurmaya ya da kulluk etmeye her zaman hazır olan tutkulu ve alçaklar arasında eşitsizlik kolayca yaygınlaşır. böylece, insanların gözlerinin bağlandığı, kendilerini yönetenlerin, insanların en küçüğüne sadece "sen ve senin soyun, ulu olun" der demez o küçük adam kendi gözüne olduğu gibi herkesin gözüne de büyük görünmüş olduğu, onun soyundan gelenlerin de soy kütüğünde kendisinden uzaklaştıkları ölçüde yükseldiği, yüceldiği bir zaman gelmiş olsa gerektir.

osmanlı'da matbaa

daron acemoğlu / james a. robinson

1445'te alman şehri mainz'de johannes gutenberg iktisadi tarihi derinden etkileyecek bir yeniliği açıkladı: hareketli hurufata dayalı bir matbaa makinesi.

o zamana kadar kitaplar ya katipler tarafından elde kopya edilmek -ki bu son derece yavaş ve zahmetli bir işti- ya da bunların her bir sayfası belirli özelliklere sahip tahta kalıplarla basılmak zorundaydı. kitaplar son derece nadir ve çok pahalıydı. fakat gutenberg'in icadından sonra bu durum değişmeye başladı. kitaplar basıldı ve daha ulaşılır hale geldi. bu yenilik olmasaydı okuryazarlığın ve eğitimin kitlesel boyutta yaygınlaşması imkansızdı.

batı avrupa'da matbaa makinesinin önemi hemen fark edildi. sınırın ötesinde, fransa'nın strasbourg şehrinde daha 1460'da bir baskı makinesi kurulmuştu bile. 1460 sonlarına gelindiğinde önce roma ve venedik'teki, ardından floransa, milan ve torino'daki baskı makineleriyle bu teknoloji italya'ya yayılmıştı.

1476'ya gelindiğinde william caxton londra'da bir baskı makinesi kurdu, iki yıl sonra oxford'da da bir tane vardı. matbaa aynı dönemde benelüks ülkeleri üzerinden ispanya'ya, hatta 1473'te budapeşte'de ve bir yıl sonra krakow'da açılan matbaalarla doğu avrupa'ya yayıldı.

fakat herkes matbaayı cazip bir yenilik olarak görmüyordu. osmanlı sultanı ii. bayezid, daha 1485'te çıkardığı bir fermanla müslümanların arapça baskı yapmasını kesin bir biçimde yasakladı. bu kural 1515'te sultan i. selim tarafından daha da pekiştirildi.

1727'ye kadar osmanlı topraklarında matbaa makinesine müsaade edilmedi. daha sonra sultan iii. ahmet, ibrahim müteferrika'ya bir matbaa makinesi kurması için izin veren bir kararname çıkardı. bu gecikmiş adıma bile kısıtlamalar getirilmişti. kararname "bu hayırlı günde bu batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkarılacak ve bir daha asla saklanmayacaktır." dese de müteferrika'nın matbaası sıkı bir biçimde izlenecekti. kararname şöyle diyordu:

"kitapları tashih için, hakiki ulema ve müdekkik fazıllardan, şer'i ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman faziletli kadılardan eski istanbul kadısı mevlana ishak ve sabık selanik kadısı mevlana sahib ile galata eski kadısı mevlana es'ad (faziletleri ziyade olsun) ve büyük şeyhlerden olup hakiki alimlerin önde geleni kasımpaşa mevlevihanesi şeyhi musa (ilmi ziyade olsun) me'mur ve tayin olunmuşlardır."

müteferrika'ya matbaa kurması için izin verilmişti fakat ne basarsa bassın, din ve hukuk alimlerinden, yani kadılardan oluşan üç kişilik bir heyet tarafından incelenecekti. belki de matbaa makineleri daha yaygın olsaydı diğer herkes gibi kadıların ilim ve irfanları da ziyade olacaktı. fakat öyle olmadı, matbaa kurması için müteferrika'ya izin verildikten sonra bile.

beklenebileceği gibi, sonuçta müteferrika çok az kitap basabildi; matbaanın faaliyete geçtiği 1729'dan müteferrika'nın çalışmayı bıraktığı 1743'e kadar yalnızca 17 adet. ailesi geleneği sürdürmeye çalışsa da 1797'de pes edinceye kadar yalnızca yedi kitap daha basabildiler.

osmanlı imparatorluğu'nun türkiye'deki merkezinin dışında matbaacılık daha da geri kaldı. örneğin mısır'da ilk matbaa makinesi ancak 1798'de, napoleon bonaparte'ın ülkeyi ele geçirmeye yönelik başarısız girişiminin bir parçası olan fransızlar tarafından kurulabildi.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar osmanlı imparatorluğu'nda kitap üretimi esasen mevcut kitapların elde kopyalarını çıkaran katiplerin üstlendiği bir işti. 18. yüzyıl başlarında istanbul'da böyle 80 bin katibin faaliyet gösterdiği sanılmaktadır.

matbaa makinesine gösterilen bu muhalefet okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı için aşikar sonuçlar doğurdu. 1800'de ingiltere'de yetişkin erkeklerin yüzde 60'ı ve kadınların yüzde 40'ı okuryazarken osmanlı imparatorluğu'ndaki yurttaşların muhtemelen yalnızca yüzde 2 ya da 3'ü okuryazardı. hollanda ve almanya'daki okuryazarlık oranları daha yüksekti.

osmanlı toprakları bu dönemdeki eğitimsel düzeyinin son derece düşük olması yüzünden, tıpkı nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 20'si okuma yazma bilen portekiz gibi, avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı.

osmanlı kurumlarının son derece mutlakıyetçi ve sömürücü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sultanın matbaa makinesine gösterdiği düşmanca tutumu anlamak zor değildir. kitaplar fikirlerin yayılmasına neden olurlar ve böylece nüfusu kontrol altında tutmak güçleşir. bu fikirlerin bazıları ekonomik refahı artırmak için yeni ve değerli yollar sunabilir fakat bazıları da yıkıcı olabilir ve mevcut siyasal ve sosyal durum için tehdit oluşturabilirler.

ayrıca, kitaplar okuma yazma öğrenen herkes için bilgiyi ulaşılır hale getirdiğinden şifahi bilgiyi kontrol edenlerin iktidarını da sarsabilirler. bu da elitlerin kontrolündeki statüko için tehdit oluşturur. osmanlı sultanları ve din kurumları ortaya çıkabilecek yaratıcı yıkımdan korktular. getirdikleri çözüm ise matbaayı yasaklamak oldu.