25.06.2022

din adamı

william s. burroughs: eğer dindar bir orospu çocuğuyla iş yapıyorsanız her şeyi belgeleyin. onun sözü beş para etmez. yüce efendisi ona sizi bu anlaşmada nasıl becereceğini söylerken, bu mümkün değildir.

thomas paine: iyi bir okul müdürü, yüz din adamından daha faydalıdır.

susan ertz: din adamları özellikle güneşlenmek ve çıplak bedenler gibi şeyler karşısında dehşete düşüyormuş gibi görünüyorlar. yoksulluğu, perişanlığı ve hayvanlara işkence edilmesini o kadar da önemsemiyorlar.

comte de volney: her yerde kendilerini imtiyazlı ve dokunulmaz ilan ederek diğer sınıfların engellerinin ötesinde yaşıyorlar. her yerde işçilerin alın terinden, askerin göğüslediği tehlikelerden ve tüccarın hayal kırıklıklarından uzak duruyorlar. yoksulluk maskesi altına gizlenerek her yerde servet kazanmanın bir yolunu arıyorlar. hediyeler ve adaklar adı altında, tüm giderlerden muaf kazançlar elde edebiliyorlar. kendilerini tanrı'nın yorumcuları ve aracıları olarak tanımlayıp yüce hedefi her zaman kendi amaçları doğrultusunda yönetebiliyorlar. ve tüm bunları tek bir yöntemle, kelimeleri ve ifadeleri, onları en yüksek değerlerin ürünleri kabul ederek satın alan saf insanlara satarak başarıyorlar.

susan b. anthony: tanrı'nın ne yapmalarını istediğini çok iyi bilen insanlara pek güvenmem; çünkü bu isteğin her zaman kendi arzularıyla aynı doğrultuda olduğunu fark etmişimdir.

william s. burroughs: oğlum, asla bir din adamına ya da polis memuruna kulak asma. tek sahip oldukları şey, bok çukurunun anahtarıdır.

tezgah

dragan babic

her zaman orada olan tüm bu eski barış ve savaş suçluları, şu anda ellerinde tuttukları ve sonu görülemeyen bir geçmişin yaşlı hayaletleri, onların, iktidarlarının, kahramanlarının, tüm kokuşmuşluklarının, bize güzellikle ya da zorla benimsettirilmiş boklarının yaşlı hayaletleri.. üstelik de bizden saygı göstermemizi istiyorlar. aksi halde, ölüm, tabancayla, hapishane, sakinleştiriciler, televizyon, aptallıklar, açlık; fakat ne olursa olsun.. ölüm! ya da ölümden besbeter, televizyon diktatörlüğü ile bir türlü gelmeyen bir vaat edilmiş hayatın bekleyişi arasında dağılmış bir yaşam..

savaş yapmak için her zaman iyi nedenleri vardır onların. her zaman sonuncu, insanları katletmek için nedenler, her zaman kötüler, onları aç bırakmak için nedenler ve insanların yaşadıkları çevreyi mahvetmek için mazeretler.. nedenler, aklın mazeretleri, bağışlanmış mazeretler ve akıl. aklın nedenleri, akılyürütülmüş mazeretlerle ve affedilmiş nedenlerle. kilometrelerce tarih kitapları, mazeretler, nedenlerin felsefeleri ve kuramları, yalanlarla dolu yüzlerce yıl, eğitim mazeretlerinin nedenlerini haklı çıkarmak için. ve ben bunun içinde, bombamı patlatmak için mazeretler aramaksızın küçük bir nedenim var. onlar.. ki onlar, aile.. halk, vatan adına, özgürlük ve ilerleme ve uygarlık ve demokrasi adına, kuşkusuz, o adına, bu adına.. kendi kendime tüm bu dangalakların ne zaman sona ereceğini, insanların ne zaman anlayacaklarını soruyorum!

fakat insanların anlamaları zaman alacak ve bu süre zarfında, ötekiler şu adına, bu adına tezgahlarını sürdürüp gidecekler. fakat neyin adına? neyin adına tıp, toplumsal düzenin her gün kasıtlı olarak yol açtığı yoklukların doğurduğu hastalıklardan para kırıyor? neyin adına bir adam, pratikte kırk para vergi ödemeyen bir adamdan yüz kat azını kazandığı halde daha fazla vergi ödemek zorunda kalıyor? neyin adına.. hangi güzel ilke uğruna bu bokluğu yaşıyoruz; oysa bu binaların ağırbaşlı sadelikteki ön cepheleri başka mahallelerdeki on kuşak insanın elde edemeyecekleri servetleri saklarken.. bir sinema yıldızı ya da pop müzik starı neyin adına, bir yılda, yüzlerce işçinin ya da üçüncü dünya ülkelerinde milyonlarca insanın ömürleri boyunca kazandıkları paranın toplamından çok daha fazla kazanıyor? bugün ingiltere'nin tahtına oturmuş ve dünyanın en zengin kadını olan bir alman hiç vergi ödemiyor.. neyin adına? hangi adalet? hangi yasa? hangi düzen? hangi tanrı? ve sanki bütün bunlar yetmiyormuş gibi, onlar, bir savaş, bir açlık, bir topyekün ölüm tehdidi altında tutarak insanlığı tutsak ettiler. bu kez yeni dünya düzeni adına, daha önce naziler, japon imparatorluğu, stalin tarafından ve şimdi de amerikalılar tarafından dile getirilen düzen.. uluslararası para fonu da öyle.. medya tarafından her gün anımsatılan ve gündemden düşürülmeyen tehditler ve korkular, dünyanın efendilerine var olmayan bir gelecek, ölü bir tanrı, yitip gitmiş bir peygamber, beyaz cübbe giymiş bir kaçık adına, hiçbir zaman sahip olamayacakları bir özgürlük adına topluluklara egemen olmalarını sağlıyor.

de ki işte

oruç aruoba



insan eninde sonunda
ancak kendi kurdunu besler

insanın en anlamlı yaratısı mezardır

insan yaşamın anlamını
ölümde bulur ancak

ölüm, kişinin en önemli yaşantısıdır

yaşadığın her andan sonra
-her andan da önce-
ölebilecek durumdaysan
gerçekten yaşıyorsun demektir

yaşam bilinci, eninde sonunda
ölüm bilincidir

yaşamın, yaşadıklarındır
yaşamaya karar verdiklerin ya da
yaşamak istediklerin değil

yazmak, yaşamak uçurumunun doruğudur

yaşamak, sevinçli acılar çekmek
hüzünlü neşeler yaşamaktır

24.06.2022

hayat

muriel barbery

insanlar eylemlerin değil, sözcüklerin güç sahibi olduğu bir dünyada yaşıyorlar; nihai yetenek dile hakim olmak. korkunç bir şey bu! çünkü özünde, bizler yemek yemek, uyumak, üremek, fethetmek ve kendi alanımızda güvenlik sağlamak için programlanmış primatlarız. insanlar zayıfların egemen olduğu bir dünyada yaşıyorlar. bu bizim hayvan doğamıza korkunç bir hakaret, bir tür sapkınlık ve derin bir çelişkidir.

kendi kesinliklerimizin ötesini asla göremiyoruz ve daha ciddisi, buluşmaktan, karşılaşmaktan vazgeçtik. bu daimi aynalarda kendimizi tanımadan yalnızca kendimizle karşılaşıyoruz. eğer kendimizi fark edersek, başkasında yalnız kendimize baktığımızın, çölde tek başımıza olduğumuzun bilincine varırsak, deliririz.

evrim üzerine, uygarlık üzerine ve böyle bir yığın büyük laf üzerine istediğimiz kadar konuşalım, istediğimiz kadar önemli söylevler verelim, insan başlangıcından bu yana pek bir ilerleme kaydetmedi: bu dünyadaki varlığının bir tesadüf olmadığına ve çoğunlukla iyi niyetli olan tanrıların kendisine göz kulak olduğuna daima inanıyor.

belli ki yetişkinler zaman zaman durup yaşamlarının nasıl bir facia olduğunu düşünüyorlar. ama o zaman da bir şey anlamadan sızlanıp duruyorlar ve hep aynı cama çarpan sinekler gibi, çırpınıyor, ıstırap çekiyor, yıkılıyor, çöküyorlar ve kendilerini gitmek istemedikleri yere sürükleyen olaylar zinciri üzerine düşünüyorlar.

insanlar yıldızların peşinden koştuklarını sanırlar; ama sonları bir kavanozun içindeki kırmızı balık gibidir.

yaşam saçmaysa eğer, bu yaşamda parlak bir başarı göstermenin başarısızlıktan daha değerli olmadığını belli ki kimse düşünmemiş. başarılı olmak daha rahat yalnızca. üstelik bence başarı, aklı başında insana acı verir; vasat zekalar ise her zaman bir şeyler umarlar.

yapmayı bilenler yapıyorlar, yapmayı bilmeyenler öğretiyorlar, öğretmeyi bilmeyenler öğretmenlere öğretiyorlar ve öğretmenlere öğretmeyi bilmeyenler politika yapıyor.

arzu! bizi taşıyan ve çarmıha geren odur. bizi önceki gün kaybettiğimiz ama güneş doğduğunda yeniden bir fetih alanı gibi gördüğümüz muharebe alanına her gün yeniden taşır. yarın ölecekken, unufak olmaya mahkum imparatorluklar inşa ettirir bize. sanat, arzusuz duygudur.

ben, yapılacak tek bir şey olduğu kanısındayım: doğma nedenimizi bulmak ve bunu elimizden geldiğince iyi, bütün gücümüzle, öküz altında buzağı aramadan ve bizim hayvan doğamızda tanrısallık olduğunu sanmadan yerine getirmek. ölüm bizi alacakken yapıcı bir şeyler yapmakta olduğumuz duygusuna ancak o zaman varırız. özgürlük, karar, irade, bütün bunlar kuruntudan ibarettir. arıların yazgısını paylaşmadan bal yapabileceğimizi sanıyoruz; ama biz de görevlerini yerine getirmeye ve sonra da ölmeye mahkum zavallı arılardan başka bir şey değiliz.

eşcinsellik

michel foucault

cinsiyet, iktidarın bedenler ve onların maddesellikleri, güçleri, enerjileri, duyumları ve hazları üzerindeki etkileri çerçevesinde düzene soktuğu en spekülatif, en ideal ve en içsel ögedir.

yunanlılar, insanın hemcinsine duyduğu aşkla öbür cinse duyduğu aşkı, birbirini dışlayan iki tercih, birbirinden kökten bir biçimde farklı iki davranış türü olarak karşı karşıya getirmiyorlardı.

daphnis: oğlanlara duyulan arzuyla kadınlara duyulan arzu, kökeninde tek ve aynı şeydir.

erkeği kadına cinsellikle, yani bir köpeğin dişisine yaklaştığı gibi bağlayan arzunun doğası aşkı dışlar. dolayısıyla bir tek gerçek aşk vardır: oğlanlarla aşk. çünkü saygınlıktan yoksun hazların bu aşkta yeri yoktur. ve doğal olarak, erdemin ayrılmaz bir parçası olan bir dostluk içerir. nitekim, eğer seven, aşkının, karşısındakinde dostluk ve erdem uyandırmadığını saptarsa, ona gösterdiği ilgi ve bağlılıktan vazgeçer.

eğer bir bedenin tazeliği ve zarafeti aracılığıyla, bir ruhun güzelliği görülüyorsa ve bu güzellik, yukarıdaki görüntüyü andırarak, bizim ruhumuzu kanatlandırıyorsa, burada, yani yalnızca güzelliğin ve doğal haliyle mükemmelliğin söz konusu olduğu yerde cinsiyet farkı neden devreye girsin ki?

efesli rufus: cinsel birleşme doğanın işidir, kötü olarak değerlendirilemez.

tıpta olduğu gibi felsefede de, insanları birbirinden ayıran, yöneldikleri nesne türü ya da tercih ettikleri cinsel deneyim kipi değil, her şeyden önce bu deneyimin yoğunluğudur. ayrım en azla en çok arasında, kısıtlamayla kendini tutamama arasında yapılır.

erkek aslanların kendi türlerinin erkeklerini sevmemesi ve erkek ayıların erkek ayılara aşık olmaması neyi kanıtlar ki? insanların, hayvanlarda bozulmadan kalmış bir doğayı kirlettiklerini değil, hayvanların ne felsefe yapmayı ne de dostluğun güzel olanı üretebileceğini bildiğini.

17 haiku

jorge luis borges



bir şey söylediler bana
ikindi vakti ve dağ
onu yitirdim bile

engin gece
bir rayihadan
başka bir şey değil, şimdi

var mı yok mu
unuttuğum düş
şafaktan önce

teller susuyor
müzik biliyordu
benim duyumsadığımı

bugün eğlendirmiyor beni
bahçedeki badem ağaçları
senden bir anı olan

sessizce
izliyorlar yazgımı
kitaplar, klişeler, anahtarlar

o günden beri
oynatmadım yerinden
oyun tahtasındaki taşları

çölde
şafak söküyor
biri biliyor bunu

paslı kılıç
düşlüyor savaşlarını
benim düşüm bir başka

adam öldü
sakal bilmiyor bunu
uzuyor tırnaklar

bu eldir
kimi kez dokunan
senin saçlarına

sundurmanın altında
ayna, aydan başkasını
göstermiyor

ayın altında
uzanan gölge
tek başınadır

bir imparatorluk mudur
sönen bu ışık
yoksa bir ateşböceği mi

yeni ay
o da ona bakıyor
öteki kapıdan

uzakta bir cıvıltı
bülbül bilmiyor
seni avuttuğunu

yaşlı el
dizeler çiziktirip duruyor
unutmak için

23.06.2022

memurun ölümü

anton çehov

güzel bir akşam vaktiydi. yazı işlerinde memurluk yapan ivan dimitriç çerviakov tiyatroda önce ikinci sıradaki bir koltuğa oturmuş, dürbünle "kornevil'in çanları" adlı oyunu izliyordu. adamın oturuşuna bakılırsa mutluluğun doruklarında olmalıydı. derken, birdenbire.. sevimli çerviakov'un suratı böyle birdenbire buruştu, gözleri kaydı, soluğu daraldı. dürbününü gözünden indirdi, öne eğildi ve hapşu!

aksırmak hiçbir yerde, hiçbir kimseye yasaklanmamıştır. köylüler de aksırır, emniyet müdürleri de; hatta müsteşarlar da. yeryüzünde aksırmayan insan yok gibidir.

çerviakov hiç utanmadı, mendiliyle ağzını, burnunu sildi. kibar bir insan olduğu için, birilerini rahatsız edip etmediğini anlamak amacıyla çevresine bakındı. işte o zaman utanılacak bir durum olduğu ortaya çıktı. tam önünde, birinci sırada oturan yaşlı bir zat başının dazlağını, boynunu mendiliyle çabuk çabuk siliyor, bir yandan da homurdanıyordu. çerviakov, ulaştırma bakanlığı'nda görevli sivil paşalardan brizjalov'u tanımakta gecikmedi. 

"tüh, adamın üstünü kirlettim! benim amirim değil ama ne fark eder? bu yaptığım çok ayıp, kendisinden özür dilemeliyim." diye düşündü. birkaç kez hafifçe öksürdü, gövdesini biraz ileri verdi, paşa'nın kulağına eğilerek: 

"bağışlayın, beyefendi! diye fısıldadı. istemeyerek oldu, üzerinize aksırdım."

"zararı yok, zararı yok.."

"affınıza sığınıyorum, efendim, hoş görün bu hareketimi. ben... ben, böyle olmasını istemezdim."

"oturunuz, lütfen! rahat bırakın da piyesi izleyelim."

çerviakov utandı, alık alık sırıttı, sahneye bakmaya başladı. temsili tüm dikkatiyle izliyor ama artık zevk almıyordu. içini bir kurt kemirmeye başlamıştı. perde arasında brizjalov'un yanına sokuldu, yanından şöyle bir yürüdü, çekingenliğini yenerek: 

"efendimiz, üstünüzü.. şey.. bağışlayın! oysa ben.. böyle olmasını istemezdim.."

paşa öfkelendi, alt dudağını gevelemeye başladı. 

"yeter artık siz de! ben onu çoktan unuttum, oysa siz.."

çerviakov paşa'ya kuşkuyla bakarak, "unutmuş! ama gözleri sinsi sinsi parlıyor, benimle konuşmak bile istemiyor. aksırmanın çok doğal bir şey olduğunu söylemeliydim ona. yoksa kasten tükürdüğümü sanabilir. şimdi değilse bile sonradan böyle gelir aklına. oysa hiç istemeden oldu." diye düşündü. 

çerviakov eve gelir gelmez, yaptığı kabalığı karısına anlattı. ancak karısı, görünüşe bakılırsa, bu işe gereken önemi vermedi. başlangıçta biraz korktuysa da paşa'nın başka bir bakanlıktan olduğunu öğrenince pek umursamadı. 

"gene de gidip özür dilesen iyi olur." dedi. toplum yaşamında nasıl davranılacağını bilmediğini sanabilir. 

"ben de bunun için çabaladım durdum. ondan birkaç kez özür diledim ama o çok tuhaf davrandı, beni yatıştıracak tek söz söylemedi. hoş, konuşacak pek vakti yoktu ya.."

ertesi sabah çerviakov güzelce tıraş oldu, yeni üniformasını giydi, brizjalov'u makamında görmeye gitti. kabul odasına girince orada toplanan birçok dilek sahibini dinleyen brizjalov'la karşılaştı. paşa önce gelenlerle konuşuyor, onların isteklerini dinliyordu. sıra çerviakov'a gelince paşa gözlerini ona çevirdi. 

"dün gece arkadi tiyatrosu'nda.. eğer anımsamak lütfunda bulunursanız, aksırmış ve.. istemeden üstünüzü.. şey.. özür.. dilerim, diye konuşmaya başladı."

brizjalov: 

"gene mi siz? böylesine bir saçmalık görmedim!" dedikten sonra başka bir dilek sahibine döndü.

"siz ne istiyorsunuz?"

çerviakov sarardı, "benimle konuşmak istemiyor, çok kızdığı belli. ama yakasını bırakmayacağım, durumumu anlatmalıyım." diye düşündü.

paşa son dilek sahibiyle konuşmasını bitirip odasına yöneldiği sırada arkasından yürüdü.

"beyefendi hazretleri! zatınızı rahatsız etmek cüretinde bulunuyorsam, bu, yalnızca içimdeki pişmanlık duygusundan ileri geliyor. siz de biliyorsunuz ki, efendim, isteyerek yapmadım."

paşanın suratı ağlamaklı bir duruma girdi, adam elini salladı. 

"beyim, siz benimle alay mı ediyorsunuz?"

bunları söyledikten sonra kapının arkasında kayboldu. 

çerviakov eve giderken şöyle düşünüyordu: "ne alay etmesi? niçin alay edecekmişim? koskoca paşa olmuş ama anlamak istemiyor. bu duruma göre ben de bir daha bu gösteriş budalası adamdan özür dilemeye gelmem. canı cehenneme! kendisine mektup yazarım, olur biter. yüzünü şeytan görsün!"

evine giderken düşündükleri böyleydi. gelgelelim paşa'ya bir türlü mektup yazamadı, daha doğrusu iki sözü bir araya getirip istediklerini anlatamadı. bunun üzerine ertesi gün gene yollara düştü. 

paşa soran bakışlarını yüzüne dikince çerviakov: 

"efendimiz, dün buyurduğunuz gibi kesinlikle sizinle alay etmek gibi bir niyetim yoktu." diye mırıldandı. "aksırırken üstünüzü berbat ettiğim için özür dilemeye gelmiştim. sizinle alay etmek ne haddime? bizler de alay etmeye kalkarsak, efendime söyleyeyim, artık insanlar arasında saygı kalır mı?"

suratı mosmor kesilip zangır zangır titreyen paşa: 

"defol! diye bağırdı."

korkudan çerviakov'un beti benzi atmıştı. ancak: 

"ne? ne dediniz?" diye fısıldayabildi.

paşa ayaklarını yere vurarak: 

"yıkıl karşımdan!" diye gürledi.

çerviakov'un karnının içinden sanki bir şeyler koptu. gözleri bir şey görmeksizin, kulakları hiçbir ses işitmeksizin geri geri dış kapıya doğru gitti, sokağa çıktı, yürüdü.. kurulmuş bir makine gibi evine gelince üniformasını bile çıkarmaksızın kanepenin üzerine uzandı ve oracıkta can verdi.

insan

giovanni papini

insanın doğayı hükmü altına aldığına dair sözler duyduğum zaman adeta kuduruyorum. tek başına bir parka bırakılmış bir çocuk düşünün ki, üç dört saat içinde on karınca ile kertenkele yakalamayı, çimenler arasından bir keçi yolu çizmeyi, ırmağın içine bir oyuncak şelale yapmayı ve ağaçların en olgun yemişlerini koparmayı başarmış olsun; işte, bütün oranları korumak şartıyla, dünya üzerindeki gücümüz hemen hemen bundan ibarettir. bana öyle geliyor ki, bu işin henüz başlangıcındayız. bir lokma yiyecek için efendilerinin keyiflerini bekleyen köleleriz!

bilimin ilerlemekte olduğuna dair yapılan bütün gevezelikler küstah palavralardan başka bir şey değildir. bilim ölümü ortadan kaldırmadıkça bir şey yapmış sayılmaz. beni bir gün bir taşın altında çürümeye atacaklarına göre londra'dan new york'a yarım saatte uçmuşum, bana ne?

insanlar, hiçbir kayıt ve şart tanımayan, gözüpek bir vahşinin hükmü altında bulunmaları icap eden korkak vahşilerdir. üst tarafı enayilere mahsus bir sürü laf, edebiyat, felsefe ve palavradır. vahşilerin canilerden bir farkları yoktur.

eğer biz titanlara yaklaşıyorsak, bu ancak sözdedir; zira, eserlerimiz karıncalarla tosbağalarınkinden farksızdır. onlar, büyük görme hususunda bize bile ders verirler. bugünün adamı gulliver gibi düşünüyor; ama, palavralarına rağmen, lilliput ölçüsünde yaşıyor.

insan, varlığının üçte birini uykuda kendini kaybetmiş bir halde geçirmek zorundadır. neden bu gündelik utandırıcı yarı ölüme mahkum olacak yerde doğal enerjilerini durmadan yenileştirecek şekilde yaratılmadı?

kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığı, mutlak surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayrı bir şey değil miyim? ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey "benlik" bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu mudur?

biz her hürriyeti, her şeyden evvel kişisel ve özel bütün hürriyetleri istiyoruz. yasaklarla çevrili bir özgürlük gerçek özgürlük değildir; bu köleliktir. biz, son kanun yapıcıları, son hakimler, son polisler ortadan kaldırıldığı gün özgürlüğe kavuşacağız.

aby warburg

alberto manguel

aby warburg 13 haziran 1866'da hamburg'da doğmuştu. banker yahudi bir ailenin en büyük oğluydu. fotoğraflarında kısa boylu, etkileyici koyu renk gözleri olan utangaç bir adam olarak görülür.

hem yahudi ortodoksluğunu hem de aileden gelme bankacılık işini benimseme konusunda babasının isteklerine kulak asmayan warburg'un başı uzun süreli endişe ve melankoli nöbetleriyle dertteydi. rahatlamak için dünya deneyimini kitaplarda aramaya koyuldu.

kitaplara ve resimlere olan tutkusu çocukluk yıllarında başlamıştı. kardeşleri onu hep kitaplarının arasında, karşısına çıkan her kağıt parçasını -aile ansiklopedisini bile- okuyan biri olarak hatırlıyorlardı.

warburg için yalnızca okuma değil kitap toplama da yaşamsal bir gereksinime dönüşmüştü. 13. doğum gününde babasının mesleğini de ailesinin dinini de sürdürmemeye kararlı bu doymak bilmez delikanlı, küçük kardeşi max'a veraset hakkını devretti. ailenin büyük oğlu olarak aile şirketine girme ayrıcalığını, isteyeceği bütün kitapları ona satın almasına karşılık max'a aktardı. on iki yaşındaki max da bunu kabul etti. o günden başlayarak vefakar max tarafından karşılanan fonlarla satın alınmış pek çok kitap warburg'un kütüphanesinin temelini oluşturacaktı.

warburg'un ergenlik yaşlarında toplamaya başladığı, 1909'da hamburg'da heilwigstrasse'deki yeni evine aktardığı kütüphane her şeyden önce kişisel bir kitaplıktı, kendine özgü benzersiz bir kataloglama sistemine göre kurulmuştu.

yalnızca kitaplar mı? warburg resimler için de etkileyici bir belleğe sahipti; ikonografik bağlantılardan ördüğü karmaşık desenleri, kaleme aldığı bölük pörçük deneme yazılarına yaymaya da çalışmıştı. warburg'un hayalindeki kütüphane her şeyden önce çağrışımlar birikimiydi; her çağrışım yeni bir resme ya da metne kapı açan bir çağrışım yapar ve çağrışımlar okuyucuyu ilk sayfaya döndürene dek bu böyle sürüp giderdi. warburg'a göre her kütüphane döngüseldi.

1914 baharında meslektaşlarının isteklerine boyun eğen warburg, kütüphanesini bilim insanlarına ve bilimsel araştırmalara açmaya, aynı zamanda öğrencilerin hamburg'a gelip çalışmalarına olanak tanıyan burs sistemini kurmaya karar verdi. ancak 1. dünya savaşı geçici olarak bu planları durdurdu.

zamanın umutsuz ve kargaşa ortamında, çocukluğundan beri aralıklı olarak endişe ve depresyondan muzdarip warburg kendi ruh haliyle dünyanın içinde bulunduğu durum arasında tatsız bir uyum kurmuştu. çağdaşlarından biri, carl georg heise, "hassas sinirleri başkalarının tamamen sağır kaldığı yeraltı titreşimlerini bir sismograf gibi çoktandır kaydediyordu." diye yazmıştı.

1920'de, nietzsche'nin de tedavi gördüğü, isviçreli doktorlar otto ve ludwig biswanger'in kreuzlingen'deki ünlü kliniğine yatırıldı. 1924'e dek kaldı orada. "neden" diye sormuştu o zaman, "kader, yaratıcı bir insanı sonsuz huzursuzluğa mahkum eder; ister cehennemde olsun ister arafta ya da cennette, onu zihinsel yetişme tarzını seçmeye zorlar?"

warburg 1924'te klinikten taburcu olduğunda daha önce bu konuyu konuştuğu fritz saxl'ın, ailesiyle anlaşıp kütüphaneyi sonunda planlandığı gibi araştırma merkezi haline getirdiğini öğrendi.

warburg'un bitmemiş ve bitirilecek gibi olmayan projesi mnemosyne adını verdiği büyük ikonografik bir atlastı; bağlantılar örgüsü boyunca planı çıkarılmış uçsuz bucaksız resimler koleksiyonuydu bu, bilim adamının izini sürmüş olduğu yollardı.

aby warburg 1929'da 63 yaşındayken öldü. 1933'te hitler'in reich şansölyesi olmasının ardından warburg kütüphanesi, memurlarıyla birlikte ingiltere'ye taşındı. 600 kutu dolusu kitapla mobilya ve araç gereç deniz yoluyla londra'ya nakledildi ve üç yıl sonra londra üniversitesi bünyesine alındı. 1944'te bu üniversitede warburg enstitüsü kuruldu.

22.06.2022

sanat

nazım hikmet

istikbal yalnız hakiki sanatın ve hakiki sanatkârlarındır.

klasik, yeniliğin düşmanı değildir. klasik sanatkâr, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. elbette bu yeniliğin yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkâr klasik olamamıştır.

sanatkâr, dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.

sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder.

sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. olsun. bazen yanılır. yanılsın. başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkâr, olduğu yerde sayandır.

biz güzel sanatlar sahasında hâlâ ananelerin esiriyiz. sanatı hala afyon çekmek kabilinden bir şey telakki edenler az değildir.

afiş sanatkârlığı; doktorluk kadar mesuliyetli, saray şairliği kadar zeki ve kurnaz, düşman memleketini işgal eden bir ordu kumandanlığı kadar kudretli bir şeydir.

en çok gürültü koparan en çok verimi olan değildir. büyük çalışmalar, buzların altında akan büyük nehirlere benzerler. ilk bakışta önümüzde kımıldamayan, gürültüsüz bir düzlük vardır. oysaki bu sessiz düzlüğün altında akan su bütün kocamanlığı ve büyüklüğüyle ortaya çıkmak için baharın gelmesini bekler.

ihtisas ve zevk-i selime, sanata ve bilgiye yer verilmezse, onun boşluğunu ne para, ne yaldız doldurabilir.

büyük sanat kitaplarını, sahicileri sahtelerden ayıran hususiyet şudur: olanı durgun, taş kesilmiş olarak değil, olanı olduğu gibi, yani doğuş, oluş ve ölüş akışında aksettirmek.

çağımızın stili her şeyden önce realisttir. insanın yaşamını, alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir; sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. o kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.

dönemlerinin karanlık güçleriyle savaşan sanatçılara her ülkede ve her çağda rastlanır. insanların mutluluğu ve dünyada güzel bir yaşam için savaşa giren bu ilerici sanatçılar her zaman karanlık güçlerce kuşatılmış, kovuşturulmuş, baskıya uğratılmış, hapsedilmiş ve öldürülmüşlerdir. fakat onlar hiçbir baskı ve tehdidin, hiçbir ölümün, hiçbir yalanın; tarihin akışını iyiye, güzele, haklıya ve mutluluğa yönelişini durduramayacağını bilirler.

hayatımı ve sanatımı, yaratıcı, geniş halk yığınlarının hayatına ve yaratıcılığına bağlamışım. insanlarımı seviyorum, bütün zaafları ve kepazeliklerine rağmen onlara güveniyorum; tarihi onlar yapmışlardır ve onlar yapacaklardır. işte sanatım aydınlıksa, ümitliyse, palavracı değilse bundan dolayıdır. halbuki şairlerimizin çoğu bu bakımdan şaşkın bir durumdadır. kafaları karmakarışık ve yürekleri sosyal durumlarından gelen bir kahredici şüphe içindedir.

mutluluk

alain

"mutluluk barışın meyvesi değildir, barışın kendisidir."

en büyük insani zevk, oyunların kanıtladığı gibi, hiç şüphesiz ortaklaşa yapılmış zor ve özgür bir çalışmadan alınan zevktir.

montesquieu: bir saatlik okumanın dağıtmadığı hiçbir üzüntüm olmadı.

melankolik bir insana sadece tek bir şey söylerim: "uzağa bak." melankolik bir insan genellikle çok fazla okur. insan gözü bu mesafeye göre yaratılmamıştır; ancak geniş alanlara bakarak dinlenebilir.

"sadece katlanmamız gereken şu andır. ne geçmiş ne gelecek bizi sıkıntıya sokabilir; çünkü biri artık yoktur, diğeri ise henüz yoktur." (stoa)

her mutluluk özü bakımından bir şiirdir.

çoğunlukla küçük ve önemsiz olan asıl sebebi belirleyip değiştirmek yerine, olayları ve başka insanları suçlarız.

mutluluk, onu bulmak için peşine düşmeyenlere verilen bir hediyedir.

marcus aurelius her sabah, "bugün, bir kendini beğenmişe, bir yalancıya, bir haksızlık edene ve sıkıcı bir gevezeye rastlayacağım; onların hepsi cahil oldukları için böyleler." diyordu.

yeryüzünde can sıkıntısı çeken bir adamdan daha korkunç bir varlık yoktur.

kişinin etrafındakilere ve kendisine karşı iyi olması, yaşamaları için onlara ve kendisine yardım etmesi, işte gerçek iyilik budur. iyilik neşedir. aşk neşedir.

her zaman yükseklerde uçan bir kederimiz olsun isteriz.

kafka

elias canetti

kafka, yazarlara özgü büyüklenmelerin tümünden gerçekten yoksundur; hiçbir zaman övünmez, övünmeyi beceremez. kendini küçümser ve hep küçük adımlarla yürür. adımını nereye atsa altındaki zeminin güven verici olmaktan uzaklığını hisseder. kimseyi taşımaz, insan onunla birlikte olduğu sürece hiçbir şey tarafından taşınmaz. böylece kafka, yazarların aldatmacalarından ve göz boyamalarından feragat etmiş olur. yazarların onun çok iyi duyumsadığı parıltıları kendi sözcüklerinde yitirilmiştir. insan onun küçük adımlarına ayak uydurmak zorundadır ve bu yüzden alçak gönüllü olur. yeni edebiyatta insanı bunca alçak gönüllü kılan bir başka şey yoktur.

kafka, tüm yaşamların şişirilmişliklerini en aza indirger. insan onu okurken iyileşir; ama bundan ötürü gurur duymaz. vaazlar onlardan etkilenenleri gururlandırır. kafka ise vaazdan feragat eder. babasının buyruklarını başkalarına iletmez; en büyük yeteneği olan tuhaf bir tutukluk konumu ona, babalardan oğullara sürekli uzatılan buyruklar zincirini kesme olanağını kazandırır.

kafka, kendini buyrukların zorbalığından kurtarır; buyrukların güçlü ve hayvansı yanı onu hiç etkilemez. ama öte yandan buyrukların içeriğiyle yoğun düzeyde ilgilenir. buyruklar, onda düşünceye dönüşür.

bütün yazarlar arasında kafka, iktidar mikrobunu hiçbir biçimde kapmamış tek kişidir; herhangi bir biçimde kullandığı bir iktidar da yoktur. tanrıyı babacanlığının son kalıntılarından da soymuştur. geriye yalnızca yaşamın yaratıcısının istemlerine değil, doğrudan yaşamın kendisine ait düşüncelerden örülme, sık ve parçalanamaz bir ağ kalmıştır.

öteki yazarlar tanrıya öykünürler ve birer yaratıcı gibi davranırlar. asla bir tanrı olmak istemeyen kafka, asla bir çocuk da olmaz. bazılarının onda korkutucu buldukları ve beni de tedirgin eden yanı, onun değişmez yetişkinliğidir. kafka, buyruk vermeksizin fakat oyun da oynamaksızın düşünür.

21.06.2022

borges

alberto manguel

borges kendi körlüğünden sık sık ve daha çok yazınsal bir merakla söz ederdi: en çok bilinen haliyle, kendisine "kitapları ve geceyi" bahşeden "tanrının ironisi"nin bir göstergesi olarak görürdü bunu; tarihsel açıdan, homeros ve milton gibi ünlü kör şairleri anımsardı. batıl inancı vardı; çünkü jose marmol ve paul groussac'tan sonra, kör olan üçüncü ulusal kütüphane yöneticisiydi. neredeyse bilimsel bir merakla, tüm çevresini kaplayan gri sisin içinde siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı. çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu; o yüzden de arkadaşları her doğum gününde ona parlak sarı kravatlar armağan eder ve borges de oscar wilde'ın bir sözünü yinelerdi: "ancak sağır bir adam böyle bir kravat takabilir." hüzünlü bir ruh halindeyken, körlüğün ve yaşlılığın, yalnız olmanın farklı birer biçimi olduğu söylerdi. körlük onu tek kişilik bir hücreye kapatmıştı, son yapıtlarını burada yazmıştı, satırları kafasının içinde kuruyor ve sonra, hazır olduğunda, yanında kim varsa ona yazdırıyordu.

evrene kütüphane demiş ve cenneti "bajo la forma de una biblioteca" olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düş kırıklığı olmuştur belki de; çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin "bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini" biliyordu. ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı. genç mario vargas llosa, borges'i 1950'lerin ortalarında ziyaret ettiğinde, alçak gönüllü dekorasyondan söz açmış ve büyük ustanın neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sormuştu. borges bu sözlerden çok alındı. "belki lima'da öyle yapıyorlardır." dedi patavatsız peruluya, "ama burada, buenos aires'te, gösterişten hoşlanmayız."

harry ve hermine

hermann hesse

sen, harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, unufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. yalan mı harry? bu senin yazgın, öyle değil mi?

yaşam konusunda bir fikrin vardı; içinde bir inanç, bir beklenti yaşıyordu; eylemlere, acılara ve özverilere hazırdın. ama yavaş yavaş anladın ki, dünya hiç de senden eylemler ve özverilerde falan bulunmanı istemiyor, yaşam kahraman rollerine ve benzeri şeylere yer veren bir kahramanlık destanı değil, insanların yiyip içmeler, kahve yudumlamalar, örgü örmeler, iskambil oynamalar ve radyo dinlemelerle yetinip hallerine şükrettikleri rahat bir orta sınıf evidir. kim bunun başka türlüsünü ister, kim gönlünde yiğitliği ve güzelliği barındırır, büyük yazarları ya da ermişleri baştacı ederse, o bir aptaldır, bir don kişot'tur. güzel, ben de aynı durumu yaşadım dostum; seçkin yeteneklerle donatılmış bir kızdım, yüce bir örneği kendime rehber edinerek yaşamak, kendi kendime yüce istekler yöneltmek, onurlu görevleri yerine getirmek için yaratılmıştım. büyük bir yazgıyı omuzlayabilir, bir kralın eşi, bir devrimcinin sevgilisi, bir dahinin kız kardeşi, bir ideal uğrunda ölümü göze alan bir kişinin annesi olabilirdim. ama yaşam az buçuk beğeni sahibi kibar bir fahişe olmama izin verdi sadece. bu kadarını bile ele geçirebilmem kolay olmadı. bütün bunlar başıma geldi işte. bir süre çaresizliğe kapıldım, olup bitenlerin suçunu uzun süre kendimde aradım. yaşam ne de olsa her zaman haklıdır diye düşündüm; yaşam düşlerimle alay edip eğlendiyse, o zaman düşlerim salakçaydı demek, haklı yanları yoktu, diye geçirdim içimden. böyle düşünmem bir işime yaramadı. gözlerim iyi görüp kulaklarım iyi işitttiğinden, biraz da meraklı biri olduğumdan yaşam denilen şeyi inceden inceye, adamakıllı gözden geçirdim, bildik tanıdıklarımı, komşularımı, pek çok insanı ve bunların yazgılarını bir bir inceledim; gördüm ki harry, haklıymış düşlerim, yerden göğe haklıymış, tıpkı seninkiler gibi. yaşamsa gerçekten haksızdı. senin gibi bir insanın yalnızlık, ürkeklik ve umutsuzluk içinde usturaya el atmak zorunda kalması ne kadar doğruysa, benim gibi bir kadının bir para babasının yanında sekreter olarak çalışıp zavallılık ve anlamsızlık içinde yaşlanmasından, para babası böyle biriyle parasının hatırı için evlenmesinden ya da bir çeşit fahişe olup çıkmasından başka seçenek bulamayışı o kadar doğruydu. benim içine düştüğüm sefalet belki daha çok maddi ve ahlaki, seninki ise daha çok manevi idi; ama ikisi de aynı kapıya çıkıyordu. sanıyor musun senin fokstrottan korkmanı, barlardan ve dans salonlarından tiksinmeni, caz müziğine ve bütün o ıvır zıvıra karşı direnmeni anlamayacak biriyim? hem de çok iyi anlıyorum hepsini, senin politikadan nefret etmeni de anlıyorum, parti ve basın mensuplarının boşboğazlıklarından ve sorumsuz davranışlarından üzüntü duymanı da, hem geçmiş, hem gelecekteki savaşa ilişkin umarsızlığını da, günümüzde düşünme, okuma, inşaat, mimari, eğlence, müzik ve eğitimde izlenen yol konusundaki karamsarlığını da. haklısın bozkırkurdu, yerden göğe kadar haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka elinden bir şey gelmiyor. bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. günümüzde yaşamak, yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek iş, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu sevimli dünya yurt olamaz.

hasan sabbah

amin maalouf

"düşmanlarınızı öldürmek yetmez. biz cani değiliz, verilmiş bir hükmü infaz eden görevlileriz. eylemlerimizi, ibret olsun diye halka açık yerlerde, herkesin içinde gerçekleştirmeliyiz. böylece bir kişiyi öldürürken yüz bin kişiye de dehşet saçarız. bununla birlikte infaz edip dehşet saçmak da yetmez, ölmeyi de bilmek gerek; çünkü öldürerek düşmanlarımıza korku salıp aleyhimize işlere girişmekten caydırırken, en cesur biçimde ölerek de kalabalığın hayranlığını kazanırız. ve bu kalabalıklardan çıkan insanlar gelip bize katılır. ölmek, öldürmekten daha önemlidir. kendimizi savunmak için öldürüyor; ama insanları ikna etmek, kazanmak için ölüyoruz. insan kazanmak bir amaç, kendini savunmak ise sadece bir araçtır." (hasan sabbah)

islam alemindeki düşmanları, hasan sabbah ve adamlarını gözden düşürmek için kimi zaman "haşşaşiyun", yani "afyon içenler" diye anmışlardı. bazı doğubilimciler daha ileriki bir tarihte birçok avrupa dilinde "katil" manasına gelecek "assassin" sözcüğünün buradan türediğini düşünmüşler, bu durum da "haşşaşinler/assassins" efsanesine iyice ürkütücü bir renk kazandırmıştı. oysa gerçek farklıydı. alamut'tan günümüze ulaşan metinlere göre hasan müritlerine dinin "esaslarına" bağlı kalanlar manasında, "esasiyun" demekten hoşlanırdı ve yabancı seyyahların yanlış anladıkları bu terim "haşhaş", afyon kuşkularının ortaya çıkmasına neden oldu.

ölmeye kararlı bir adama karşı nasıl tedbir alınabilirdi ki? her türlü koruma çabası caydırma gücüne dayanır; önemli şahsiyetleri çevreleyen koruma ordularının dehşet saçan görüntüsü, bilindiği gibi, ölümden kurtulamayacaklarını hissettirerek olası saldırganların gözünü korkutmayı amaçlar. ama ya saldırgan ölümden korkmuyorsa? ya şehitliğin cennete giden en kestirme yol olduğuna inanmışsa? ya imam'ın sözleri aklından hiç çıkmıyorsa: "sizler bu dünya için değil ahiret için yaratıldınız. denize atılmakla tehdit edilen bir balık korkar mı hiç?"

hasan sabbah bir gün bir eyalet valisine şöyle yazmıştı: "ben sultan kadar güçlü değilim; ama onun verebileceğinden çok daha büyük zarar veririm sana."

20.06.2022

çağdaş insan

erich fromm

çağdaş kapitalizm; sürtüşmesiz işbirliği yapacak, her an daha çok tüketmek isteyen, zevkleri standardize edilmiş ve kolayca etkilenip tahmin edilebilecek olan çok sayıda insana ihtiyaç duyar. kendini hiçbir otoriteye, ilkeye veya bilince tabi hissetmeyen, özgür ve bağımsız olduğuna inanan; buna karşın emir almaya, bekleneni yapmaya, sosyal makineye sürtüşmesiz uymaya, lidersiz yönetilmeye, amaçsız -iyi iş çıkarmanın, ilerlemenin, çalışmanın, hareket halinde olmanın dışında bir amaç olmaksızın- güdülenmeye hazır insanlara ihtiyaç duyar.

insan ilişkileri temelde, kendi güvenliğini sürüye yakın olarak sağlayan ve düşüncede, duyguda veya eylemde farklı olmayan yabancılaşmış otomatların ilişkileridir. herkesin, diğer herkese olabildiğince yakın olmaya çalışmasına karşın, gerçekte herkes insan ayrılığının üstesinden gelinmediği zaman mutlaka baş gösterecek olan derin bir güvensizlik, kaygı ve suçluluk duygusuna gömülmüş olarak kesin anlamda yalnız kalır. uygarlığımız, insanların bilinç düzeyinde bu yalnızlığın farkına varmadan yaşamasına yardım eder. tek başına rutinin bunu başarmaması ölçüsünde insan, eğlence endüstrisinin sağladığı sesleri ve iç çekişleri pasif bir şekilde tüketerek, eğlence rutiniyle ayrıca her an yeni şeyler almanın ve bunları da her an yenileriyle değiştirmenin doyumuyla bilinçsiz umutsuzluğunun üstesinden gelir. 

çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir. çağdaş insan kendine, çevresindekilere, doğaya yabancılaşmıştır. ticari bir metaya dönüşmüştür; kendi yaşam güçlerini, mevcut piyasa şartlarında elde edilebilecek en yüksek kar'ı getirmesi gereken bir yatırım olarak algılar. 

çağdaş insan iyi beslenen, iyi giyinen, cinsel açıdan doyum bulan ama benliksiz, çevresindekilerle kurduğu en yüzeysel temasların dışında ilişkisiz insandır. bugün insanın mutluluğu eğlenmektir. eğlenmek; ticari malları, iç çekişleri, yiyecekleri, içecekleri, sigaraları, insanları, dersleri, kitapları, filmleri tüketmek, yutmak, "içine almak"tır. dünya, iştahımız için büyük bir nesnedir, büyük bir elmadır, büyük bir şişedir, büyük bir memedir; bizse sonsuza kadar bekleyen, umut eden ve sonsuza kadar hayal kırıklığına uğrayan emicileriz. kişiliğimiz değiş tokuşa, almaya, satmaya ve tüketmeye uyarlanmıştır; her şey, maddi şeyler kadar manevi şeyler de bir alışveriş, bir tüketim nesnesi olup çıkmıştır.

aykırı kişiler

tarık dursun k.

müzikte, sporda, sinemada, edebiyatta gün gelir, sıra dışı sanatçılar boy verirler.

sözgelişi, bir marlon brando, bir george c. scott, o yılın en başarılı sinema oyuncuları seçilerek oscar heykelciğiyle ödüllendirildiklerinde, bunu almayı reddetmiş, törene bile katılmamışlardı.

aynı olgu, edebiyat alanında romancı ve bilge jean-paul sartre aracılığında nobel edebiyat ödülünün başına gelmişti. sartre, dayanılmaz bir fransız inceliğiyle kendisine sunulan ödül için "teşekkür ederim, almayayım." demişti.

türk futbolunun "hırçın çocuğu" sergen, kural dışında olmanın ve kural dışı kalmanın bütün nimetlerinden yararlanmayı çok iyi bilen bir sporcumuzdur. onun için gündemde olmak ya da gündemde kalmak, ancak ve ancak kural dışılıkla gerçekleşmektedir ve o da bu oyununu kimi zaman çatışmalarla, kimi zaman takım kadrosuna alınmamakla, yedeklikle, tehditlerle -tehdit ederek ya da tehdit edilerek- medyanın her dalında sahnelemektedir.

mozart, tam bir büyümemiş çocuktu ve -niçin saklamalı- kural dışı olmak ona yakışıyordu da. kusurlarını kusur olmaktan çıkararak birer "meziyet"miş gibi gösterme yeteneğini, o, bu uzatmalı çocukluğundan alıyordu.

şair ve yazar oscar wilde, tartışmasız bir küstah, kendini beğenmiş tam bir edepsizdi de. cinsel tercihinin toplumca densizlik olarak görülmesi yüzünden mahkemelere düşmüş, yargılanmış ve hapislerde yatmıştı.

iki ünlü şair arthur rimbaud ile verlaine arasında oluşan şaşırtıcı ilişki bir yerden sonra ve o dönem için bir tür "skandal"dı. burada topluma ve kurallara ters düşen, öncelikle rimbaud idi; terbiyesiz, kaba davranışlıydı ve açık saçık konuşmalarıyla verlaine dışında herkesin tepkisini çekiyordu.

cinsel tercihleri nedeniyle "terso"ya gelen salt bu kişiler değildi elbet. aralarında, büyük besteciler (çaykovski), büyük yazarlar (andre gide, gertrude stein, marcel proust, hans christian andersen vb.), dünyanın sayılı iktisatçıları (john maynard keynes), tiyatro sanatçıları (jean cocteau, jean marais), ünlü balerinler ve baletler (isidore duncan ve nuriev), oyun yazarları (tennessee williams), şairler (w.h. auden), sinemacılar (visconti ve pier paolo pasolini) ve şarkıcılar (david bowie ve elton john) vardı.

sonra tarihe mal olmuş kişiler: sappho (i.ö. 600 yıllarında yaşamış yunanlı kadın şair), christine (isveç kraliçesi), zeno (i.ö. 5. yüzyılda yaşamış yunanlı bilge), euripides (yunanlı bilge), sokrates (yunanlı bilge), aristo (yunanlı bilgelerin en büyüğü), büyük iskender (makedonya kökenli asker ve cihangir), julius caesar (roma'nın unutulmaz egemeni, komutan, diktatör ve büyük aşık; kleopatra'ya olan delice aşkını unutmuş olamazsınız, değil mi?), hadrian (roma imparatoru), aslan yürekli richard (ingiltere kralı), botticelli (italyan resim ustası ve çağının en büyük ressamlarından), leonardo da vinci (italyan ressam, heykeltıraş, bilim adamı ve buluşçu), francis bacon (ingiliz devlet adamı, bilge), yazar john milton, şair walt whitman, yazar samuel butler, italyan papa julius iii., rus çarı büyük petro, prusya kralı büyük frederick, isveç kralı iii. gustavius ve daha nice kişiler toplum adına konulmuş (çoğu kez de yasalaştırılmış) kurallara her alanda karşı çıkarak başkaldırmış kişilerdi.

galileo galilei kurallara başkaldırdı ve din dünyasının hışmını üzerine çekti. başının dertlerden kurtulması, suçlanmasının hemen ardından verdiği ifadesinde her şeyi reddetmesiyle gerçekleşebildi.

yol arkadaşı

louis-ferdinand celine

sözcüklerden asla yeterince sakınmayız; öyle zararsız gibi durur sözcükler, tehlikeli bir halleri falan yoktur elbette, hava cıva, ağızdan çıkan birtakım sesler, etliye sütlüye karışmayan, kulaktan girip beynin o kocaman gevşek gri dokusunun müthiş sıkıntısı tarafından kolayca emilebilen. onlardan sakınmayız, sözcüklerden, felaketler de öyle gelir zaten. 

bir zamanlar sıradan, değerli, bazen de ürkütücü bir halde bıraktığımız yaşamın ve varlıkların ve onlarla birlikte nesnelerin de her seferinde biraz daha içimizde yumuşadıklarını, büzüştüklerini görürüz. bizler keyif peşinde ya da karnımızı doyurma amacıyla kentin içinde koşuştururken ölüm korkusu işte tüm bunlara kırışıklıklarıyla damgasını vurmuştur bile.

yıllar sonra bunları yeniden düşündükçe, bazen kimilerinin kullanmış oldukları sözcükleri ve bizzat o kişileri yeniden yakalayabilmek mümkün olsa keşke diyesi geliyor insanın, bize tam olarak ne demek istemiş olduklarını sormak için. ama giden gitmiş! o zamanlar onları anlayacak kadar eğitimli değilmişiz. oysa merak ediyor insan, hani olur ya, şimdi fikir değiştirmişler midir acep diye. ama artık iş işten geçmiş. bitmiş! kimse onlar hakkında hiçbir şey bilmiyor artık. bu durumda gecenin içindeki yolculuğunuzu tek başınıza sürdürmekten başka çare de kalmıyor. gerçek yol arkadaşlarımızı yitirmişiz. üstelik, henüz iş işten geçmeden, doğru soruyu, esas soruyu da soramamışız onlara. onların yanındayken bilememişiz. yitik insan. zaten her zaman geç kalmaz mıyız? bütün bunlar artık beş para etmeyen son pişmanlıklardır.

17.06.2022

ağır kitap

sevan nişanyan

bir yerde ne kadar çok bayrak sallıyorlarsa bilin ki saklayacak o kadar çok şeyleri vardır.

avam ahlakının ağzı kalabalık savunucuları her zaman en büyük alçaklıkların, en tarife sığmaz zulümlerin müsebbibidir.

zulmün en korkuncu ve en beyinsizi, kendini ahlaklı sayanların "ahlaksız" diye damgaladıklarına yönelttiği zulümdür.

bu kadar zulmün olduğu bir dünyada o tanrı eğer varsa ya acizdir, ya umursamazdır ya da zalimdir.

"zevk" deyince sadece yiyip içip para harcamayı anlayan insanları hep çok zavallı buldum. zevke daldıkları için değil, gerçek zevkin ne olduğunu bilmedikleri için.

ben gençliğimde devrimciydim. şimdi devrimin iyi bir şey olmadığı kanaatine vardım, zamanla tabi. büyük ümitlerle yapılan devrimlerin hiçbiri iyi sonuç vermemiştir tarihte. ne fransız devrimi, ne rus devrimi, ne iran devrimi, bunların hiçbiri iyi sonuç vermemiştir. bir toplumda otorite çöktüğü zaman, ortak birtakım değerler çöktüğü zaman, insanlar sokakta birbirlerini kesmeye başladığı zaman, o toplumda tekrar düzenin kurulması çok büyük acılar pahasına olur. şöyle söyleyeyim: her lenin'in arkasından bir stalin gelir.

nihal atsız türk nazizminin fikir önderidir. alparslan türkeş'i ve mhp'yi doğuran adamdır. bozkurtlar efsanesini kamuoyuna mal eden, kürşad adını icat eden, ermenilerin yok edilmesini teorik düzeyde savunan kişidir. alman ajanı olduğu rivayet edilir.

çoğunluk zorbalığının olduğu yerde azınlık olmak faydalı bir koltuk değneğidir, ayakta durma gücü verir insana.

türkiye'de biliyorsunuz, mantıklı olan şeyleri, aklı selimin gereği olan şeyleri sonsuza kadar erteleyip çürütmek devlet geleneğidir.

sabiha gökçen meselesini elbette duydunuz. yetimhaneden alınmış bir ermeni kızıdır. tartışacak bir yanı yok, akrabaları var hayatta.

halkın kendi geçmişine dair anlattığı her şey -hele kulağa ve ruha iyi geliyorsa- kesinlikle yalandır.

"topluma faydalı" denilen şeylerin üstünde kaçınılmaz olarak çıkar hesabının gölgesi vardır. "ahireti düşün" de deme bana: ahiret hesabı gözeterek yapılan her şey mutlak bir ahlak yoksunluğunun işaretidir, "bedeli yoksa kılımı kıpırdatmam" diyen bencilliğin başka türlü söylenişidir. ayrıca vaktiyle kant okumuşuz, üçüncü kritik üstünde de haftalarca kafa patlatmışız. "güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir." diye kalmış aklımın bir köşesinde.

doğru olduğuna inandığınızı söyleyebildiğiniz sürece insan olursunuz.

devlet görevlileri "insan" olarak düşünme kapasitesini yitirmişlerdir. daha ziyade kapıkulu olarak, devlet adı verilen kötülük çarkının birer temsilcisi sıfatı ile olayları algılayabilirler.

vali ve kaymakamlar halen türk idari mekanizmasının en çürük halkasıdır. kâğıt üzerinde yetkileri sonsuzdur, ama pratikte herhangi bir ciddi işe yaramazlar.

yunan ve ermeni harplerinde türk ordusunun verdiği şehit sayısı resmi rakama göre 9177. aynı dönemde asker kaçağı ya da "vatan haini" olduğu gerekçesiyle istiklal mahkemelerince idam edilenlerin sayısı da 9000 civarında tahmin ediliyor. yani milli mücadelede türk ordusu yunan ve ermeni'ye karşı savaştığı kadar türk halkına karşı da savaşmış. hangi iman, hangi serhat? peki, sonradan "kurtuluş savaşı" adını taktıkları milli mücadele neydi? "emperyalizm"e karşı halkların şahlanışı filan olmadığı belli de, ne? bir, mal kavgasıydı. iki, iktidar kavgasıydı. üç, islam kavgasıydı. o kadar.

ölümü göze almış birey karşısında dünyanın her güvenlik teşkilatı çaresizdir.

islamiyetin tüm diğer tek tanrılı dinler gibi gerçeğe dayanmayan bir din olduğu kanısındayım. çağı geçmiş ve gerçeğe tekabül etmeyen hurafeler üzerine kurulu bir inanç sistemi olduğunu düşünüyorum. bunu eleştirmeyi ise bir görev sayıyorum.

yahudiler, ilim, sanat, erdem ve zekâ bakımından dünyanın seçkin milletlerinden biridir.

toplum her zaman dinamizm ve denge unsurlarını eş ölçüde gözetmek zorundadır. türkiye'de eksik olan şey dinamizmdir. türkiye'de eksik olan şey özgür düşüncedir, değişik düşüncedir. insanları ve toplumu bir adım ileri götürecek özgün düşüncedir.

aklı başında insanlar, öncü ve deli olanları kritik anlarda daima akıl ve itidal yoluna davet etmişlerdir. değişmez kaderdir. aklı başında olanların dediği olsaydı bugün halâ atalarımız gibi taş devrinde yaşıyor olurduk.

hayat, bir tane ve tek bir meslekle heba edilemeyecek kadar kıymetlidir.

selçuk kapalı cezaevindeyken ziyaretime gelen bir dostumun babasının lafıymış. adam olmak için beş şey yapmış olmak lazım dermiş. bir, askere gideceksin. iki, sevip ayrılacaksın. üç, birinin yanında çalışacaksın. dört, iş kurup batıracaksın. beş, hapis yatacaksın. acı çekmeden adam olunmuyor, orası kesin. illa bu beş tanesi değil şüphesiz, ama insanı köküne kadar sarsan büyük acıları tanımadan üstündeki o zavallı kabukları dökemezsin. kendinle yüzleşemezsin.

kötülük dediğin şey, insanın korkudan ya da çaresizlikten sığındığı bir zırhtır.

bilginin artması bilinmeyeni azaltmaz; tam tersine artırır. bilgi dairesinin çapı büyüdükçe, bilinmeyenin hududu genişler. denize ne kadar açılırsan, denizin büyüklüğünü o kadar kavrarsın. cahil, bildiğini zanneder. bilen, bilmediğini bilir. cahil, bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zannedendir. bilmenin şartı, bilmediğini itiraf etmektir. bilmediğini bilen, öğrenir. bilmediğini itiraf edemeyen, cahilliğe mahkûmdur. bilmediğinin adını "allah" koyunca bildiğini zanneden, cahilliğe mahkûmdur.

"lanet olsun, ne işim var bu memlekette?" duygusu türkiye'de yaşayan herkesin dönem dönem kalbinden geçen bir duygudur. türkiye zor bir yer, insanı köreltir, farklı olana acımaz. insanları birbirinin ayağından tutup zorla aşağı çekmeyi spor saydığı bir ülkedir. türkiye'de yaşayıp da "acaba burada yaşamakla doğru mu yapıyorum?" sorusunu kendine sormamış kimse yoktur.

her tanıştığın insan senin için bir var oluş alternatifidir. dolayısıyla her kaybettiğin insan senin hayatından bir şeylerin eksilmesi anlamına gelir.

uzun vadede türkiye'nin fırat'ın doğusunu kaybedeceğini düşünüyorum.

fuhuş sektörü özellikle türkiye gibi ülkelerde, polisin kontrolünde iğrenç bir köle ticaretidir. bugün bağımsız çalışan bir kadının dürüstçe fuhuştan geçimini temin etmesi imkânsız gibidir. yoksa doğal olarak fuhşa ahlaki bir itirazım yok. para karşılığında beynini satmaktansa amını satmak daha masum bir iş şüphesiz.

başkasının bulduğuyla beslenen en kötüsüdür. tarihteki bütün kötülükleri onlar yapmıştır. onun için "aradım ve buldum" diyen adamı derhal ve törenle çarmıha gereceksin. kendi zararsız olabilir belki, ama müritleri şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olacaktır.

siyasi anlamda modernleşme denilen şey, bir ülke vatandaşlarının ayırım gözetmeksizin eşit medeni ve siyasi haklara kavuşmasıdır.

"medeniyet" ve barbarizm konusunda net bir ders oldu bana israil/filistin. dünyanın hiçbir yerinde ikisinin farkını bu kadar keskin ve acıtıcı bir şekilde görmemiştim. altı-yedi filistin kentini arka sokaklarına kadar gezdim. önceden az da olsa bir sempatim vardı; izi kalmadı. bahanesi ne olursa olsun ve başlarına ne gelmiş olursa olsun, akıldan, emekten, hakikatten ve güzellikten bu derece kopmuş bir topluma saygım yok. nokta.

feminizmin çirkin bir nefret ideolojisi olduğunu düşünüyorum. çirkin bir ırkçılıktır feminizm, başka bir şey değildir. feminizm faşist ideolojinin bir şubesidir.

belirli sınırlar içinde kalmak şartıyla şiddet, doğal ve bazen ahlaken zorunlu bir davranış biçimidir.

bir kadınla erkek arasında geçen her kavgada kadını otomatikman mağdur, erkeği otomatikman zorba veya haksız gören bakış açısını aptalca ve ahlaksızca buluyorum.

küçük burjuva vizyonunun dar sınırları dışında kalan gerçek dünyada, cinsler arası ilişkide şiddet de vardır ve hiçbir zaman tek taraflı değildir.

barış mutlak bir değer değildir. zorbalığa karşı şiddet kullanmak meşrudur ve haktır. gerekirse adam da öldürülür.

başkanlık sisteminin türkiye için en iyi sistem olacağını yirmi beş seneden beri savundum ve hâlâ savunurum. ama diyarbakır fatihi ve halep galibi bir erdoğan'ın rakipsiz egemenliğinden de, ne yalan söyleyeyim, ben korkarım.

türkiye'de liberalizm bir elit hareketidir.

ekşi sözlük ilk çıktığında muazzam bir fenomendi, türkçeye yeni bir ruh getirdi, müthiş bir yaratıcılık ve özgürlük rüzgârı estirdi. maalesef zamanla çapulcuların eline düştü. o kadar açılması yanlıştı belki de. şimdi peyderpey en ucuz televizyon kültürünün bir uzantısı olmaya doğru gidiyor. yazık.

bir insan neden ateist olur? aklın ve vicdanın sesini dinlediği için. yalana ve zorbalığa boyun eğmeyi onuruna yediremediği için.

adında "sol" olan bir partinin %1 barajını aşmasını hayal olarak görüyorum. bence vakit kaybı, enerji kaybı. hatta sorumsuzluk. memleketin siyasetinde söz sahibi olması gereken insanlar, boş işlerle uğraşıyor.

bireyin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalmasını teşvik eden siyasi sistemler ve siyasi akımlar iyidir. etmeyenler kötüdür. az edenler az iyidir, çok edenler çok iyidir.

"nemo propheta in patria", eski plinius'un meşhur sözüdür: kimse kendi vatanında peygamber olamaz. çünkü yemezler. bugün biri peygamberim diye çıksa kim ne tepki verirse o tepkiyi verirler.

türk yargısı köküne kadar çürümüştür. herhangi bir sosyal faydaya hizmet etmeyen bir zulüm ve zorbalık makinesine dönüşmüştür. bunu görmemek için ruhen ve aklen körleşmiş olmak gerekir.

din, insanın anlamlandıramadığı birçok şeyle bir şekilde başa çıkma yöntemidir.

"konstantiniyye'yi alan asker ne kutlu askerdir" ne demek? konstantiniyye o tarihte dünyanın en zengin ve en büyük kenti. yağlı lokma. ola ki aldın, adam başına eline geçecek ganimetin haddi yok. eğer gasp ve talan mesleğinde isen, meslekî kariyerinde bundan öte bir hedef, bundan büyük bir ödül olabilir mi? adamın kullandığı "kutlu" kavramını biri bana açıklasın. somali korsanlarının şecaat anlayışından farklı bir boyutu var mıdır? arabistan'da bugün adamın biri çıkıp "istanbul'u alan asker ne kutlu askerdir" dese tepkin ne olur?

kutsallarla her zaman için problemli bir ilişkim olmuştur.

dört kelimede türkiye tarihinin özeti: yenikürtler > turanlar. karakilise > akmescit. sonra git, vikipedi'de köyün sayfasını oku. satır arasındadır bütün ipuçları. "köyün geçmişi hakkında bilgi yoktur, yakında bazı tarihi eserler bulunmaktadır" diye yazıyorsa, bil ki "eskiden köyün adı kilise milise bir şeymiş diyor yaşlılar, ama biz bunu hatırlamak istemiyoruz" demek istiyorlar.

türk kimliği, yüzyıllar sürmüş zorbalıkla sakatlanmış bir kimliktir. düzelmesi -eğer düzelirse- çok zaman alacak.

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

hrant dink cinayetine giden yolları manşetleriyle hürriyet gazetesi döşemişti.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.