19.2.19

evren erkektir

esther vilar

kadına karşıtlık içinde erkek bir güzellik yaratığıdır; çünkü kadından farklı olarak onun bir beyni vardır.

erkek, bilgi kazanmayı arzular. çevresindeki dünyayı gözlemek ve nasıl işlediğini bulmak ister. erkek düşünür. kendisine sunulan verilerden sonuçlar çıkarır. erkek yaratıcıdır. istisna ölçüsünde geniş, çok boyutlu duygusal kapasitesinden ötürü, sadece açık veya geleneksel olanı kavramakla kalmaz, yeni duygusal değerler de keşfedip yaratır ve anlamlı tanımlama yoluyla genele erişilebilir kılar ya da bir sanatçı olarak bu duygusal değerleri görsel veya işitsel şekilde yeniden yaratır.

bir kadın sadece kişisel bir anlamı olduğu ve kendi amaçları için kullanabileceği bir konuya gerçek bir ilgi duyar. erkeğin merakı daha farklıdır. bilgi kazanma arzusu kişisel sonuçların da ötesindedir, tamamen nesneldir ve uzun vadede kadının tutumundan çok daha pratiktir.

bir erkeğin merakını uyandırmayacak hemen hiçbir şey yoktur. politika, botanik, nükleer fizik ya da adını koyabileceğiniz her şey olabilir. meyve konservesi yapma, kek hazırlama ya da bebek bakıcılığı yapma gibi alanının gerçekten dışında olan konular bile onun ilgisini çeker.

erkekler, çevrelerindeki dünyayı gözlemlemekle kalmazlar. kıyaslamalar yapmak ve başka bir yerde kazandıkları bilgileri, bu yeni bilgiyi yeni bir şeye dönüştürmeye yönelik nihai amaçla uygulamak doğalarında vardır. sadece elektrik, aerodinamik, jinekoloji, sibernetik, mekanik, kuantum mekaniği, hidrolik ve yer çekimi alanlarında değil, diğer alanlarda da bütün buluşların ve keşiflerin her zaman için erkekler tarafından yapıldığını belirtmeye gerek bile yok.

kadının, zaten pek gelişmemiş olan damak zevki, mutfakta her gün pişirilen birbirinin aynı, monoton, tatsız tuzsuz yemeklerle daha da körelir. hiç kadın çeşnici göremezsiniz. aslında kadınlar her alanda yararsızdır.

birçok yeteneği sayesinde erkek, hem zihinsel hem de fiziksel açıdan doyurucu ve özgür yaşama ideal bir uyum sağlama kapasitesine sahip gibidir. bunun yerine, onca buluşunu, yaratma becerisinden yoksun olanların hizmetine vererek bir köle gibi yaşamayı tercih etmektedir. olabildiğince kusursuz bir yaşam sürme kapasitesine sahip bu cinsin, bundan vazgeçip her şeyi böyle bir kusursuzluğa ilgi duymayan kadın cinsine teslim etmesi ne kadar çelişkili!

insanların asalakça bir grup tarafından tek taraflı olarak sömürülmesi yönündeki açık mekanizmaya öylesine alıştık ki, bütün ahlak değerlerimiz tamamen kokuştu.

genç bir erkek evlenip bir yuva kurduğu ve yaşamının geri kalanını insanın ruhunu öldüren bir işte çalışarak harcadığı zaman, erdemin ve sorumluluğun bir örneği olarak gösterilir. diğer erkek tipi, yani sadece kendisi için yaşayan, sadece kendisi için çalışan, hoşuna gittiği için iş değiştiren ve sadece kendine bakmak zorunda olan, istediği yerde yatan ve tanıştığı kadınlarla milyonlarca köleden birisiymiş gibi değil de eşitlik temelinde etkileşen bir erkek toplum tarafından reddedilir. bu ikisinin arasında özgür, kelepçesiz erkeğe yer yoktur.

erkeklerin her yıl varoluş gerekçelerine ihanet ettiğini görmek ne kadar can sıkıcıdır! sadece bir erkek beyniyle, gücü ve zekasıyla açılabilecek hayal etmesi bile zor olan yeni dünyalar keşfedilebilirdi. yaşamı -yani, kadınların farkında bile olmadığı erkeğin yaşamını- daha dolu, zengin ve değerli kılacak keşifler yapılabilirdi. bütün bunlar erkekler tarafından yapılabilirdi. bunun yerine, bütün bu muhteşem potansiyellerden vazgeçer ve kadınların itici ölçüde ilkel ihtiyaçlarına hizmet etmek için kafasının ve bedeninin sapaya girmesine göz yumar. erkek, evrendeki her türlü gizemi aralayacak anahtara sahiptir; ama bunu görmezlikten gelir ve kendini kadının seviyesine indirir ve onun hizmetine girer.

erkeklerin, kadının "gizemli" (gizemli; çünkü arkasında hiçbir şey yok) ruhunun derinliklerini incelemek yerine, kendi ruhlarının, hatta diğer gezegenlerde olabilecek yaratıkların ruhunu araştırmaları ve onlarla temas kurmanın yeni yollarını aramaları gerekir.

kadınlar hayal gücünden öylesine yoksundur ki, yeni buluşlara yönelik hiçbir ihtiyaç duymazlar. ihtiyaç duysalardı bir kerecik de olsa kendileri yaratırdı.

17.2.19

mesaj

yuval noah harari

20 temmuz 1969'da neil armstrong ve buzz aldrin, ay'ın yüzeyine indiler.

apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda abd'nin batısında ay'a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. bu alan pek çok kızılderili topluluğuna ev sahipliği yapıyordu. bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır:

bir gün eğitim esnasında astronotlar yaşlı bir kızılderiliyle karşılaşır. adam orada ne yaptıklarını sorar. astronotlar kısa süre içinde ay'a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister. astronotlar "ne istiyorsunuz?" diye sorar. yaşlı adam, "kabilemdeki insanlar ay'da kutsal ruhların yaşadığına inanır. onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim." astronotlar "mesaj nedir?" diye sorar. adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler. astronotlar " bu ne demek?" diye sorar. adam "bunu size söyleyemem. sadece bizim kabilemizle ay ruhlarının bilebileceği bir sır." der.

üsse geri döndüklerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmesini isterler. ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin, "bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. topraklarınızı çalmaya geldiler." olduğunu söyler.

15.2.19

erdemin ardından git

konfüçyüs

insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

kendimi on beş yaşında öğrenmeye verdim. irademe otuz yaşında sahip olabildim. kuşkulardan kırk yaşında kurtuldum. göğün düzenini elli yaşında öğrendim. sezgilerim yoluyla her şeyi altmış yaşında kavradım. kalbimin isteklerini, doğru olan şeylere zarar vermeden yetmiş yaşında gerçekleştirebildim.

yanlışlarını anlamış ve kendisinin hatalı olduğunu kabul etmiş bir kişiye henüz rastlamadım.

halkın adaleti için çalışan ve ruhlara saygılı olan ama gene de onlardan uzak kalan bir kimseye akıllı denir.

akıllı insanlar sudan hoşlanır. erdemli kişiler dağlardan tat alır. bilgililer hareketlidir, erdemliler sakindir. bilgililer neşelidir, erdemliler uzun ömürlüdür.

içimizde olan şeyleri başkalarına vermek. işte buna iyilikseverliğin sanatı denir.

yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. adaletsiz bir yoldan elde edilen zenginlik ve mevki benim gözümde uçuşan bulutlar gibidir.

bir şeye sahip olmadığı halde varmış gibi davranıyor. boş ama dolu olduğunu gösteriyor. sıkışık durumda ama serbestmiş gibi görünüyor. ölümsüzlüğü böyle elde etmek güçtür.

halk bir sistemi kabule zorlanabilir ama onu anlamaya asla zorlanamaz.

bir ülke iyi yönetiliyorsa yoksulluk ve düşkünlüğün varlığı utanç vericidir. bir ülke kötü yönetiliyorsa zenginlik ve onur gibi şeylerin varlığından utanç duyulmalıdır.

gayretli ama dürüst olmayan, doğru sözlü ama güvenilir olmayan, safdil ama içten olmayan insanlarla hiçbir işim olmaz.

yaşama ilişkin bir bilginiz yokken ölümü nasıl bilebilirsiniz?

iyi bir insan başkalarının ayak izlerine basmaz.

kafanda yer eden iftiralar ve insanı tedirgin eden iğnelemelerden kendini uzak tutabiliyor ve onlardan etkilenmiyorsan akıllı ve uzak görüşlüsündür.

halkın hükümdarına güveni yoksa o devlet ayakta kalamaz.

büyüklerle küçükler arasındaki ilişki, rüzgarla otlar arasındaki ilişkiye benzer; rüzgar esince otlar eğilir.

iyilikseverlik bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır. kişi bilgi sahibi olmadan nasıl erdem sahibi olabilir?

iyi bir hükümet birlikte olduklarını mutlu kılar. uzakta olanları kendine çeker.

çalışkan olanlar ilerler ve gerçeği elde eder. ihtiyatlı olanlar kendilerini yanlışlardan korur.

sebat etmeyen bir insan ne büyücü ne de doktor olabilir. erdemde süreklilik olmazsa o kişi saygınlığını yitirir.

değerli kimi insanlar yalnızlığa çekiliyor. bazı kötü bakışlardan uzaklaşıyorlar. bazıları da anlamsız sözlerden kaçıyorlar.

bir kişi çocukken küçüklere yakışacak biçimde alçak gönüllülük gösteremezse, gençken yararlı şeyler yapamazsa, yaşlılığında da böyle yaşamayı sürdürürse, o bulaşıcı bir hastalıktır.

kendisinden çok, başkalarından az isteyen bir insan, özünü kötülüklerden uzak tutar.

ikiyüzlülük erdemi sarsar. zekice konuşma erdemi engeller. küçük şeylere karşı sabırsız olmak büyük planları bozar.

bir insan, yanlışları olup da bunları düzeltmezse bu hataları benimsemiş demektir.

bir insanın çok ama pek çok bilgisi olup da onu tutacak erdemden yoksunsa, ne kadar kazanırsa kazansın sonunda her şeyi yitirir.

yolları ayrı olan insanlar birbirine danışmaz.

ülkede doğru ilkeler egemen olduğu zaman halk arasında anlaşmazlıklar olmaz.

yüksek sınıfın akıllı, aşağı sınıfın budala insanları vardır ve bunlar asla değiştirilemez.

insanlar yaratılışta aynıdır; ancak yaşam deneyimiyle birbirinden uzaklaşır.

bütün gün payına düşecek yemeği düşünüp de kafasını başka bir şey için yormayan bir kişiyle birlikte olmak çok zordur.

kızlara karşı doğru davranışı belirlemek çok zordur. eğer onlara yakınlık gösterecek olursanız alçak gönüllülüklerini yitirirler. uzak duracak olursanız kızarlar.

küçük insan yanlışlarını örtmeye çalışır.

insanların yetenek ve erdemi tepecikler gibidir, üstünden aşılır.

bir yönetim iyi olduğu zaman, sözler ve davranışlar en geniş sınırlar içinde özgürdür. kötü bir yönetim iş başındayken davranışlar belki en geniş sınırlar içinde özgürdür ama konuşmalarda ihtiyatlı olmak gerekir.

13.2.19

bir ödül olarak seks

esther vilar

tutsak bir yunus balığı kendisine öğretilen numarayı iyi yaptığı zaman terbiyecisi ona balık atar. yunus balık yemek istediği için istenen her şeyi yapacaktır. ama para kazanan erkek, kendi yemeğini temin etme becerisine sahiptir. ona bu şekilde rüşvet vermek imkansız olacaktır.

her ekonominin temeli bir takas sistemine dayanır. bu nedenle bir hizmet talep eden kişinin, bunun karşılığı olarak buna eşdeğerde bir şey önerebilmesi gerekir. ama erkek, cinsel arzularını doyurma ihtiyacı duyduğu ve bir vajina üzerinde tek yetkili hak sahibi olmak istediği için, bunun fiyatı olağan dışı bir düzeye çıkmıştır. bu da kadınların, en kapitalist sistemi bile gölgede bırakacak bir sömürü sistemi kurmalarını mümkün kılmıştır. ve hiçbir erkek bu sistemden muaf değildir.

kadın, tıpkı derin duygular beslemeyi reddetmesi gibi, cinsel iştahı da reddeder. başka nasıl genç bir kız erkek arkadaşına onu sevdiğini söylerken vücudunu ondan mahrum edebilirdi ki? annesinin öğütleri sayesinde genç kız, daha sonra kazanacağı sermaye için ergenlikte bile arzularını bastırır. eski toplumlarda gelinin değer kazanmak için bakire olması gerekiyordu. bugün bile daha az cinsel deneyimi olan bir kız, birçok aşığı olan bir kızdan daha yüksek bir itibari değere sahip olacaktır.

erkek, hiçbir zaman karşı cinste cinsel arzu uyandıracak şekilde giyinmez; ama kadında durum tam tersidir. kız çocuğu, on iki yaşına gelinceye kadar, tuzağa konan yem gibi süslenip püslenir. sıkı giysilerle göğüslerin kıvrımı ve meme uçları abartılır, şeffaf çoraplarla bacakların uzunluğu, baldırların ve ayak bileklerinin şekli zenginleştirilir. makyajla nemlendirilen dudakları, gözleri, parlak renklerle boyanan saçları davetkardır. eğer bunun tek amacı erkekteki bitmek tükenmek bilmez cinsel arzuyu daha da uyarmak, artırmak değilse nedir? kadın, mallarını, vitrindeki mallar gibi sunar (görünürde çok yakın, kolayca alınabilen bir fiyata). o zaman elbette erkekler, böylesine iç gıcıklayan bir malı alacak parayı kazanmaktan daha büyük mutluluk olmadığını düşünecektir.

erkeğin parası yoksa ya da para kazanma ihtimali yoksa kadınsız -ve sonuçta sekssiz- yaşamak zorunda kalacaktır.

bir erkek için, evliliğe balıklama atlamak yerine cinsel ihtiyaçlarını bir fahişeyle gidermek çok daha ekonomik olacaktır. burada "fahişeliği" alışılmış anlamında kullanıyorum; çünkü kadınların çoğu yapısı gereği bu gruba aittir.

ama erkeğin eğitimi yine ona engel olur. rekabetçi bir toplumun bir üyesi olarak koşullandırıldığı için ucuz seksin değersiz olduğuna inanır. kadının maliyeti ne kadar yüksekse alacağı cinsel haz da o kadar yüksek olacaktır. ve istediği kadını başka türlü alamıyorsa verilen en yüksek fiyatı teklif edecektir. onu tescil dairesine götürecektir.

erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

kadınlar da profesyonel fahişeyi küçümser; ama onların nedeni daha farklıdır. onlar fahişeyi, vücudunu bu kadar ucuza satacak kadar aptal olduğu için küçümserler; çünkü kadının zeka standartlarına göre onlar tartışma götürmeyecek kadar aptaldır.

"bir ödül olarak seksin" temel kuralı kadından kadına değişmez. hepsi de kendini bir erkeğe sunar, kendi güzelliklerini vurgular ve erkeğin bazı "trikleri" başarıyla geçmesi durumunda onu ödüllendirir. ve erkeği kesintisiz bir cinsel heyecan durumunda tutmaktan kesinlikle vazgeçmedikleri için erkek tekrar tekrar ödüllendirilmek ister. sadece cinsel gücü azalan bir erkek düzenli ödüllendirilme ihtiyacı duymaksızın yıllarca bir hippi yaşamı sürebilir.

ne olursa olsun, bir kadın bulabildiği her fırsatta anatomik özgünlüklerinden kârlı çıkar; buna karşın erkek kendi anatomisinin sonsuz kölesidir.

erkek, seksin her türlü hazzın timsali olduğunu düşünmeye yönlendirilmiştir. ama elbette yanılıyor. kadın, orgazma ulaştığı zaman elbette mutluluk duyacaktır; ama bu onun tanıdığı en yoğun haz değildir. bir kokteyl partisi veya yeni bir çift patlıcan renkli deri çizme almak ona çok daha büyük bir haz verir.

erkeğin cinsel gücünün sadece bir yanı kadını ilgilendirir: çocuklarına babalık yapabilmesi. çocuklar, kadının planlarında başarılı olması için temel bir önem taşır.

hemen her dinin dogmasında mutlaka bulunan ortak bir günah vardır: üreme amacı gütmeyen cinsel hazza kapılmak. dini inançlarla ilgili her şey mantığın kurallarına ters düşer ve bu nedenle mantık duygusunun gelişmediği erken bir yaşta beyinlere aşılanması gerekir.

11.2.19

toplumsal cinsiyet ve iktidar

r.w. connell

yeni bir gelişim ne denli radikal olursa, eski çerçeveleri de o denli beraberinde taşır.

"nükleer savaş durumunda yapmanız gereken, çocuklarınıza veda öpücüğü vermektir."

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

toplumsal cinsiyet üretim ilişkilerinin bir parçasıdır ve başından beri böyle olmuştur. yoksa yeniden üretimleri sırasında bir karışma söz konusu değildir.

çoğu yazar -hatalı bir biçimde- üreme biyolojisinin insanları basit ama tam olarak iki farklı kategoriye ayırdığını varsaymaktadır.

kategoricilik iktidarı kabul edebilir ama pratik politika unsurunu (seçim, kuşku, strateji, planlama, hata ve dönüşüm gibi) analizinden siler atar. geleneksel popüler kültürdeki "cinslerin savaşı" komedisi, tam da bu tür bir silme işlemiyle cinsel politikanın düşüdür. kocalar yanılır, karılar dırlanır, kaynanalar çekiştirir, kızlar kırıştırır, oğlanlar çocukluktan çıkamaz ve bu kesinlikle hep böyle gider. insanlar ne tür girişimlerde bulunurlarsa bulunsunlar hiçbir şey değişmez. kategoriciliğin daha karmaşık biçimlerinde pratik politikayı marjinalleştiren keyif değil mantıktır.

toplumsal cinsiyet seçilebilir bir şeydir.

herhangi bir öneme sahip işi almak için girilen rekabette erkekler kendine güvenme ve iddialı olma açısından daha üstündür. kendilerini hormonları yüzünden sürekli zayıf düştükleri bir iktidar çekişmesinde tüketmektense, tabi kılındıkları bir konumu kabul etmek kadınlar için akılcıdır. işte bu yüzden, yuva yapmayı kadınlara, iş dünyasının rekabetçi uğraşını erkeklere tahsis eden toplumsal düzenlemelerimiz var.

tüm toplumlar, kendilerini ve üyelerini yeniden üretmek ve bu yüzden de yeni insanlar üreten cinsel ve toplumsal ilişkileri barındırıp ayakta tutmak zorundadır. işte bu nedenle, tüm toplumların kendilerini cinsiyetin biyolojik olgularıyla bağdaştırması gerekir. bundan genellikle, tüm toplumların çekirdek aile veya onun bir türü üzerinde temellenmek zorunda olduğu düşüncesi çıkarılmaktadır.

anke erhardt /heino meyer-bahlburg: toplumsal cinsiyet kimliğinin gelişmesi, büyük ölçüde çocuğu yetiştirenin cinsiyetine bağlı gibi görünüyor. (hormonal belirlenime göre değil).

toplum, cinsiyetler arasındaki ayrımı kültürel olarak ayrıntılandırır. giysi bildik bir örnektir. insan vücudunun ortalama biçim ve görünümü açısından erkekler ve kadınlar arasında çok az farklılık vardır. toplum, söz gelimi kadınların göğüslerini veya erkeklerin penislerini vurgulayan giysilerle bu farklılıkları abartır ya da kadınlara etek, erkeklere de pantolon giydirerek onları kategorikleştirir.

"erkekler ve kadınlar arasındaki fiziğe ve mizaca ilişkin farklılıklar, kültür tarafından evrensel erkek egemenliğine doğru artırılmaktadır."

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

katı bir cinsiyet kimliği ve yaşam boyu iki cinsten birinin üyesi olma zorunluluğu, batı avrupa kültür tarihinin erken dönemlerinde bugünkü biçimiyle varsayılmıyordu.

neyin doğal olduğu ve doğal farklılıkların nelerden oluştuğuna ilişkin kavrayışımızın kendisi kültürel bir oluşum, toplumsal cinsiyete ilişkin kendimize özgü düşünüş biçimimizin bir parçasıdır.

tarih, toplumsal pratik aracılığıyla doğal olanın aşılmasına dayanır.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

eşcinsel erkeklerin toplumsal düzeyde tanımlanması kadınsı, eşcinsel kadınlarınki de erkeksi oluyor; ama aslında eşcinsel ve heteroseksüel insanlar arasında hiçbir fiziksel veya fizyolojik farklılık yok.

toplumsal bir yapının şifresini çözmeye yönelik girişimler genellikle kurumların analiziyle başlar.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

gerçek toplumsal mücadeleler, önceden kestirilebilir ya da standart sonuçlara sahip olmazlar; hatta bazen de kendilerini açığa çıkaran koşulları değiştirebilirler. diğer bir deyişle, pratiğe ve yapısal dönüşüme ilişkin uzun dönemli bir tarihsel dinamik söz konusudur.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

çoğu durumda şiddet içeren rejimler, tasarlandığı biçimde işlemektedir: rahibe okulları rahibeler üretir, okul öğrenciler üretir, erkek çocuk babasının imgesi olacak biçimde yetişir.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

cinsel özgürleşme kavramı, doğuştan sahip olunan bir erotizmin zincirlerinden koparılması meselesi değil, -erotik olanlar da dahil olmak üzere- yabancılaşmaların sökülüp atılması ve doğuştan sahip olunan özgürlüğün gerçekleştirilmesi meselesidir.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

dünya hazır olduğunda düşünceler de devrimci bir güce dönüştürülebilir. sorun ise düşünceler kadar hazır olunup olunmadığının da anlaşılmasıdır.

feministlere yönelik en eski alay, onların, kadınları erkeklere ve erkekleri de kadınlara dönüştürmeye çalıştıkları şeklindedir. bir anlamda bu doğrudur: iş bölümünün yeniden biçimlenmesi, kadınların uzlaşımsal olarak erkeksi sayılan işleri yapması anlamına gelmelidir. yine de yetmişlerin başlarında genellikle savunulan türden "rolleri tersine çevirme", bir strateji olarak yetersiz olduğunu kanıtlamıştı. feminizm, taktik olmayan nedenlerle de, uzlaşımsal olarak kadınsı olduğu düşünülen nitelikleri ve uygulamaları da elinde tutmaya çalışmaktadır. böylece hareket kendisini, iş bölümü ve cinsel karaktere ait uzlaşımsal toplumsal cinsiyet sınırları boyunca ortaya koyduğu ve biseksüellik de kendisini cinsel bir pratik olarak öne sürdüğü ölçüde, kateksis yapısının sınırları boyunca ilerler bir halde bulmuştur.

9.2.19

yeni kapitalizmin kültürü

richard sennett

benim gençlik dönemimdeki asiler kurumları yerle bir ederek cemaatler -güven ve dayanışma ile yürütülen yüz yüze ilişkiler, sürekli müzakere edilip yenilenen ilişkiler, insanların birbirinin ihtiyaçları konusunda duyarlı olduğu bir komünal alan- üretebileceklerine inanıyorlardı. hiç kuşku yok ki bu gerçekleşmedi.

büyük kurumların parçalanması pek çok insanın yaşamını da parçalanmış bir halde bıraktı. iş yaşamının talepleri aile yaşamını allak bullak etti ve insanların yaşadığı yerler köyden çok tren istasyonuna benzer hale geldi. küresel çağın ikonu göç oldu; yerleşmek değil, hareket etmek. kurumları yıkmak daha çok cemaat üretmedi.

eğer geçmişe özlem duyanlardansanız -hangi duyarlı insan değildir ki?- ilişkilerin bu durumu size üzüntü duymak için bir neden daha verir.

arkada bıraktığımız elli yıl hem küresel kuzey'de hem de asya ve latin amerika'da görülmemiş bir servet yaratma dönemi oldu. bu, devlet ve şirketlerin sabit bürokrasilerinin yerle bir edilmesiyle derin bağlantıları olan yeni bir servetti. son kuşağın teknoloji devrimi de en çok merkezi denetimin en düşük düzeyde olduğu bu kurumlarda gelişip serpildi. böyle bir büyümenin bedeli de kuşkusuz büyük: çok daha büyük bir ekonomik eşitsizlik ve de toplumsal istikrarsızlık. yine de bu ekonomik patlamanın hiç yaşanmamış olmasını dilemek akıl dışı olur.

ticari büyüme, toplumsal yaşamda tedirgin edici değişiklik ve çalkantılar, yani istihdam zeminini yayarak baş edilebilen tehditler üretir.

sistem işçiler arasında yüksek düzeyde stres ve kaygı üretiyor. aslında her tür rekabet strese yol açar, kazananın her şeyi aldığı piyasalarda riskler yükselir. fakat şirket içi piyasalar stresi daha da yükseltir; çünkü rakip ile iş arkadaşı arasındaki çizgi belirsiz hale gelir. görüştüğüm geçici çalışanlar arasında stresle daha kolay başa çıkanların bunu yapabilmesinin tek nedeni var: duygusal açıdan firmaya bağlı değiller.

yeni kapitalizmde bağlılığın, kurumsal sadakat açısından bakıldığında, niçin giderek daha az bulunur hale geldiğini zaten görmüştük. bunun aksi akıl dışı olurdu -sana hiçbir söz vermeyen bir kuruma nasıl bağlanabilirsin? kendini adamak, zihinsel hareketliliğe ters düşer.

kaygı, olabilecek şeylerle; korku ise olacağı bilinen şeylerle ilgilidir. kaygı, kötü tanımlanmış koşullarda ortaya çıkar; korku, acı ya da talihsizlik iyi tanımlanmış olduğunda.

genel olarak, kişi şirketin ne kadar altlarındaysa onu tutan ağ o kadar geniş gözenekli olur; kişinin hayatta kalması o kadar çok stratejik düşünme gerektirir ve formel stratejik düşünme, okunaklı bir toplumsal harita ister.

kabiliyet bir tür manevi prestij getirir. bu hava kişisel olduğu kadar toplumsaldır da.

rönesans dönemi alimleri kendilerini bir tiyatroda hayal ederek muazzam miktarda olgusal materyali ezberlemeyi öğrenmişti. olguları, oyun karakterlerinin temsil ettiği kategorilere ayırıp gruplandırırlardı; oyunu kendi zihninde izleyen kişi, örneğin astronomiyi simgeleyen apollon ve denizciliği temsil eden neptün etrafında örülmüş bir öykü icat eder, böylelikle bu iki alanın içerdiği çeşitli olgular arasında karşılıklı ilişki kurardı.

ipod'un ilkel atası olan walkman'i insanların nasıl kullandığıyla ilgili bir inceleme yazan michael bull, bekleneceği gibi, insanların hep aynı 20-30 şarkıyı dinlediğini bulmuştur; çoğu insanın sahip olduğu etkin müzik hafızası bu kadardır.

soyut bir dille ifade edersek, güç pratikten ayrıldığında arzu hareketlilik kazanır; basit bir şekilde ifade edersek, isteklerinizi yapabildiklerinizle sınırlandırmazsınız.

püritenler şüphe içinde yaşar, bizse haz isteriz. tarif ettiklerim, tüketicilerin nesnelerden yarattığı hazlardır, aklı başında bir faydacının şüphe ettiği ve kuşkusuz şüphe etmesi gereken dayatılmış hazdır.

gündelik yaşamın rutinleri ve sınırları ötesinde bir şeyler düşlemek insanları özgürleştirebilir. aynı şekilde, bu mükemmel sonuç veren idare yollarını harcayıp tükettiklerini hissetmek de insanları özgürleştirebilir. peki, doğrudan bildikleri, kullandıkları ya da gereksinim duydukları şeyleri manen aştıklarında da özgürleşmezler mi? tüketme tutkusu belki de özgürlüğün bir diğer adıdır.

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

bu sayfalarda incelemeye çalıştığım şey bir paradokstur: giderek daha da yüzeyselleşen bir kültür vasıtasıyla kazanılmış iktidarın oluşturduğu yeni bir düzen. insanlar yaşama ancak ve ancak bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmaya çalışarak demir atabildiğine göre, işyerindeki, okullardaki ve siyasetteki yüzeyselliğin zaferi bana kırılgan görünüyor. bize bir sonraki temiz sayfayı açacak olan belki de aslında bu zayıflatılmış kültüre isyan etmek.

7.2.19

defterler

nilgün marmara

ben yalnızca güneşten utandım, hayatım boyunca.

akıl hastanesinde gidişat üzerine sorgulamada, hastalardan biri "hepiniz bir gün buraya geleceksiniz, gelecek, geleceksin, geleceksiniz, gelecekler." demiş.

ne yazık ki "insan" yok, bir şeyler iletilebilir. sessizliğin bölüşülebileceği insanlar yok burada. kalık, geleneksel, geçerli, çağa uygun yüzeysel amaçlar var ve tüm bunların alegorik temsilcileri gelip bu çölü yurt edinenler.

herkesin melodisi kendinedir ve bunun böyle olduğunu yalnızca gramofon çiçekleri bilir.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

oyun yazma ya da yapma dışında acıklı bir aynılık her gün her gece. bellek ve imgelem olmasa katlanılmaz bir çoraklık.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

ingeborg bachmann: tek bir cümle, artık kendisine olan olmuş insana güvence vermeye yeter mi ki? bu dünyadan olmayan bir güvence gerek.

coşkulu, taşkın çocuklar olmak gerek, bu coşkuyu taşkınlığı yazıya geçirmek, bu tamamlanmamış, her an kırılabilir, kopabilir, sökülebilir bağlar ve ağlar içinde azmaktan, azımsamaktan, yetinmemekten, gülmekten başkaca ne zırh kuşanabiliriz? toza, küle, talaşa, köpüğe, çapağa, kuma, kırpıntılara dönüştürülmek isteniyorsak ağaç, dağ, kaya olmayı, atomlarımızı değişik bileşimlerde tamamlamayı düşlemekten başkaca ne var? ama galiba artık çoğu şey uslu uslu "yaramazlaşıyor", her çaba-atılım bir alıntı, bir fragman niteliğini aşamıyor. neyse hayat yine de güzeldir!!!

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

kişilik ve bireysellik nasıl da aykırı geliyor bu insanlara; aramaktan, düşlemekten vazgeçmeyenleri nasıl da kuşkuyla karşılıyorlar, biriciklik özlemini nasıl tiksinç buluyorlar, yaşamla ölümün birbirini tamamlayışını nasıl da görmezden geliyorlar; nasıl bu kadar korkaklar, bu iç açılarının toplamı sonsuz darbe derecesi göt-beyin-phallus üçgenindeki yer değiştirmelerle böyle neyi koruyorlar savunuyorlar?

yaşama güdüsü ne kadar güçlüyse yaratma isteği de o kadar yoğun oluyor.

sen gördün mü hiç ölümü
onu ben gördüm ve çok istedim
bir leke gibi -karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü

bir hayatın yaşanılarak anlaşılmasından önce pek çok başka hayatın yaşanması gerekiyor.

ölüm, yaşayabilmek için sonsuzca kaçındığımız; ama sözcükleri yaşatabilmek için kucak açtığımız..

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

tavşan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.

merkezden uzak olunca bile onun çevresinde sızıp uyumak, ölmek, uyanmak istememek, uyanınca yine insanlara kendine sonsuzca birbirine dönüşen kendi-başkası-kendine saldırmak, merkezi unutamamak, başkasından arınamamak, vazgeçememek, öfke, umarsızlık.. çembere katılamamak, merkezle donanamamak, değirmi dilin sözcükleriyle sarınamamak.. sonra yine, yakın, iiçinde ve göbeğinde olmasa bile, yakın çevresinde unutmak.

kafka insan vücudundaki karanlığı görmüştü yalnızca; ışığı, aydınlığı gözden kaçırmıştı.

"çingeneye bayrak vermişler, önce babasını asmış."

düz duvara tırmanan bir aklım olsaydı diyorum, hiç durmadan koşuşturan, atlayan zıp zıp bir akıl. her şeyin ötesine berisine sıçrayan akılların havsalaların alamayacağı bir akıl. bu eksiksiz gediksiz kaydeden vücudun, bu anı deposunun tüm koordinatlarını belirleyebilecek, yaşarken sonsuzca, sonsuzca yazabilecek bir akıl.

sylvia plath: every woman adores a fascist, the boot in the face.

"yalnız iki tür insan iyidir, gömülmüşlerle doğmamışlar." (çin atasözü)

uçurumlar var diyorum, insanla insan arasında, kendiyle kendi arasında insanın.

kızıl yapraklar hep bir olup dönüyorlar bir yerlerde, boğazımıza birer düğüm yerleştirmek için, sonra uzaktan uzağa hep bu düğümleri bilmemiz, bildirmemiz, yaşatmamız, öldürmemiz için. konuklarız yani yeryüzünde, gökyüzünde verilmiş yaşam payında.

bu bahçede ölüm! ağaçlar
dolanır boğazımıza ve ürkünç
kuşlar kuyumlarımızı çalarlar
gerdanımızdan

biz niye kendi zamanlarımızı yaşayamıyoruz, niye hep başka zamanlar ve hep başka kendimiz? ne bu ertelenen, bir tansık olma dileğiyle -tansığın olmasını beklemek değil, özün tansığa dönüşmesini ummak- ben'i ve biz'i bir tansık yapmak arzusu? "şimdi'nin karanlığı" daha ne kadar üretilecek? bu karanlıkta beslenen ruh kurtçukları daha ne kadar mal edecek bizleri kendilerine? bu kurtlar içten içe daha ne kadar uluyacaklar? bu görünmez salıncakta daha ne kadar sallanacağız "ay'a dokunmak istiyorum" tümcesini sessiz bir çığlık olarak yineleyerek. bu huzur için çığlıklar ne köpekler toplumunda, kim duyar? çığlıklar neden bu den sessiz? bu balıkhaneler, bu kancalar niye varlar, yüzlerimiz neden yüz, bedenlerimiz niçin balık öyle asılı dururken ve dönerken ağır aksak?

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

kentlerin havaalanlarından çok düşalanlarına gereksinimi var.

marquis de sade: suç, kösnüllüğün temel taşıdır. bizi gerçekte uyaran karşımızdaki zevk nesnesi değil, kötülük düşüncesidir. bir kadınla yatarken zorba olmayı istemeyen kimse erkek değildir.

hayat hep yüzünle seviştik
tersinin hatırı kaldı

ingeborg bachmann: yaşayacak bir niçin'i bulunan, hemen tüm nasıllara dayanabilir.

hayatın neresinden dönülse kârdır!

bir kakül kestim alnıma geri döndürmek için el yazısını garip imlere. yüzüme düşen besleme perçemi çocuk taşkınlığı şimdi, hüznüyle birlikte.

sigmund freud: toplum, artık ortak bir suça, ortaklaşa işlenmiş bir cürme; din, suçluluk duygusuna ve pişmanlığa; ahlak da bir yandan, bu toplumun gereklerine, öbür yandan da suçluluk duygusunun doğurduğu kefaret ödeme ihtiyacına dayanır.

şiir dairesel bir labirentte yeşil merkezden dağılan ana yolları kesen kısa keçi yolları açmaktır; üzerinden kurtlar da aşırır, tilkiler de.. sıçrama, uzun yolları kesmek amacı, çembere ulaşma duygusu ve "hasta olmayan hayvana" duyulan özlemle gerçekleştirilir.

sigmund freud: cinsel ihtiyaç insanları birleştirmez, ayırır.

çok üzüldü zaman, bir çift hünsa terlikte uzlaştı ve ay çarpmasıyla kendine döndü, uzun bir gece ışığında yitebilir pervanenin utkusuz uçuşu bir cam ağacına yapıştı. gün boyu pinası bir bir kırıldı zamanın, mavi pembeye karıştı, sonra yine ay camına tırmandığında terlikler, üzüntüsü zamana vardı.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

kendilerini ölmeden ceset olarak algılayanlar intiharlarını başkalarının bir vasiyeti gerçekleştireceği gibi gerçekleştirir.

her yüzeyi tahtadan küçücük bir ev içi kızıyım ben şimdi.

ingeborg bachmann: düşünmemi öngördükleri şeyleri de düşünebilmekten tümüyle acizim, bir tarihi, bir işi, bir randevuyu, sabahın altısında mutsuzluğumun sınırsızlığından daha açık ve seçik algıladığım bir şey yok; çünkü asla kesilmek bilmeyen bir acı, hak edilmiş, tüm benliğimi saran bir acı, tüm sinir uçlarına eşit oranda dağıtılmakta, her zaman. çok yorgunum, evet, size söyleyebilirim, çok yorgunum.

"tam ortasında göçtü karakışın
dereler donmuş, neredeyse bomboştu havaalanları
yağan kar bir başka biçime sokmuştu anıtları
cıva düşmüştü ölen günün ağzına
ah, bütün göstergeler birleşiyor işte
öldüğü günün soğuk, karanlık bir gün olduğunda" (w.h. auden)

ingeborg bachmann: çünkü başkalarının buna amanı yok, onlar ülkelerinde oturuyorlar, çalıştıkları, planlar yaptıkları, eyleme giriştikleri ülkelerinde, onlar, yani gerçek anlamda zamanın dışında olanlar; çünkü onlar dilsiz, tüm zamanlarda egemenliklerini sürdürenler, yalnızca dilsiz olanlardır. size korkunç bir sır vereceğim: dil ceza demektir. her şey dile geçmek zorundadır ve her şey suçuna ve bu suçun kapsamına göre, yine dil içinde yitip gitmek zorundadır.

bu parçaları ruhuna bir japon'un ruhu değmiş biri olarak size göndermekle göneniyorum. okuyun, okuyun da anlayın "anlamak" nasıl bir şeydir bu dokusundan bal rengi sonsuz bir acı sızdıran yerküredeki kusurlu varoluşumuzu.

üzerimden trenler, kamyonlar, tırlar ve tüm araçlar geçiyor sana doğru yürürken bu sonsuz evcilik oyununda.

bu ülkede gerçek deli bile yoktur, hepsi sahtekardır.

spinoza: şaka, duygunun mezar yazısıdır.

geçmişin peşine yalnızca düşlerde düşülebilir sanıyorum, uyanınca, bir bir sözcüklere dökünce iç sesiyle, karanlık imgeleri. ve ben de böyle yapıyorum, sanki yüzyıllardır. öyle korkunç bir otoanaliz ki bu artık her şeyi bilmek -megalomani ya da gnostizm değil bu- bir bıkkınlık veriyor, sıyrılmak istiyorum bu iç ve dış kuşatılmışlıktan, anlamlandırmadan, dile getirmeden, dilden götürmeden. olmuyor! herkes sözcüklere doğuyor, içlerinde yaşıyor, onlarla yapılanıyor; ama bunun böyleliğinin ayırdında olmak "gerçek gülünç acı"; insanın kellesini uçurası geliyor. hayali ben'le toplumsal ben arasındaki uçurum sözcüklerin yalnızca araç olarak kullanılmasını terk ettikten sonra gerçekleşiyor, yani bu uçurumun oluşturulmasındaki derin dil etkisi ancak sonra yine dilin trajikomik kullanımıyla dışlaştırılabiliyor, biraz ve belki yaşama o zaman eklemlenebiliyoruz, biraz..

dilsizliğimi, uzam ve insanın eksikliğinin genliğinde öğrendim.

içimdeki tüm çerçöp, kırpıntı, talaş, çapak vb. "dozu arttırın" diye emrediyor ve çok ilaçlar içiyorum. ve her gün nasıl yaşadığıma, yaşayabildiğime, her an, her durumda yine ve yeniden usanmadan bitimsiz şaşırıyorum.

ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

5.2.19

yazmak

charles bukowski

yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

yaşarken hepimiz farklı tuzaklara yakalanırız. kimse kaçamaz o tuzaklardan. bütün hayatını bir tuzakta yaşayanlar bile vardır. önemli olan, tuzağın tuzak olduğunu fark etmektir. fark edemiyorsan bitmişsin. ben tuzaklarımın çoğunu fark ettiğime inanıyorum. ve yazdım onlar hakkında.

insan sadece tuzaklar hakkında yazmaz elbette. başka şeyler de var. hayatın kendisi bir tuzaktır diyenler de çıkabilir. yazmak bir tuzak olabilir. kimi yazarlar geçmişte okurlarını memnun eden tarzda yazmayı sürdürürler. sonra da tükenirler. çoğu yazar yaratıcılığını bir süre sonra kaybeder. övgülere kapılır. yazar hakkında nihai kararı verecek yargıç kendidir. eleştirmenlerin, editörlerin, yayıncıların, okurların rüzgarına kapılmışsa işi bitmiştir. ün ve servet rüzgarına kapılmışsa hiç düşünmeden sifonu çekebilirsiniz.

her yeni dize bir başlangıçtır ve kendinden önce gelen dizelerden bağımsızdır. her dize ile baştan başlarız. ve o kadar da kutsal filan değildir. dünya yazarların yokluğuna kanalizasyon yokluğundan çok daha kolay katlanır. ve dünyanın bazı yerlerinde ikisinden de çok az var. ben kanalizasyonsuz yaşamayı yeğlerim elbette, ama ben hastayım.

yazmanın yapması gereken ilk şey kıçını kurtarmak olmalı. bunu yapıyorsa kendiliğinden lezzetli ve eğlendirici olur zaten.

bir başka yazarın tarzını seven yazar yok gibidir. ancak öldüklerinde ya da çoktan ölmüşlerse. yazarlar sadece kendi boklarını koklamaktan hoşlanırlar.

ölümü düşünmeyi başka yazarları düşünmeye yeğlerim. çok daha memnuniyet vericidir.

daktilo çamurda yürümektir. bilgisayar buz pateni. göz kamaştırıcı bir patlamadır. içinizde bir şey yoksa bunların önemi yoktur elbette. sonra o düzeltme olanakları, temizlik. lanet olsun, eskiden her şeyi iki kez yazardım. ilkinde yazmak için, ikincisinde pisliği temizlemek için. böylesi, zafere ve kurtuluşa tek koşu.

sabahın altısında ayakta yazan birinin mizah duygusu olamaz. bir şeylerin üstesinden gelmeye çalışıyordur.

sözü besleyen, hayattayken ölmeye karşı seni koruyan içgüdüsel şeyleri yaparak yazar olursun. herkes için farklıdır ve herkes için değişir. bir zamanlar içmekti benim için, delilik derecesinde içmek. dünyayı sivriltir, belirginleştirirdi. tehlikeyi severdim, kendimi tehlikeli durumlara sokmayı. erkeklerle. kadınlarla. arabalarla. kumarla. açlıkla. her şeyle. sözü besliyordu. otuz yıl sürdü. şimdi değişti. daha ince, daha görünmez bir şey şimdi aradığım. havadaki bir his. sarf edilmiş sözler, duyulmuş sözler. gözlemlenmiş şeyler. birkaç kadehe ihtiyaç duyuyorum hâlâ. ama nüanslar ve gölgeler ilgilendiriyor artık beni. söz, tam da bilincinde olmadığım bir yerden besleniyor. bu iyi bir şey. farklı tür bir bok yazıyorum şimdi. farkına varanlar var.

insanı yazmaktan alıkoyabilecek tek şey kendisidir. yazma isteğini gerçekten duyan kişi mutlaka yazar. reddedilme ve aşağılanma onu güçlendirir sadece. ve engellenişi ne kadar uzun sürerse o kadar güçlenir, barajda yükselen su gibi. yazmakla kaybedilecek hiçbir şey yoktur. uyurken parmaklarınızı güldürür, insanı kaplan gibi yürütür, gözlerini ateşleyip ölümle yüz yüze getirir. bir savaşçı gibi ölür, cehenneme şeref konuğu olursunuz. sözün kumarı. oyna, çevir çarkı. karanlıktaki palyaço ol. gülünçtür. gülünçtür. yeni bir dize daha.

3.2.19

kadın ve çocuk

esther vilar

kadın soyut düşüme yetisinden yoksundur. bu nedenle varoluşsal kaygı sorunu onu etkilemez. yaşamına daha fazla anlam katmak için tanrıya ihtiyaç duymaz. ihtiyaç duyduğu tek şey, erkeğin ateşi söndükten sonra bile onun için çalışmasını sağlayacak bir gerekçedir. bu nedenle onun uğruna çalışan erkekten çocuk yapması gerekir.

çocuklar, erkeğin kadının tahakkümü altına girmesini mazur gösteren birkaç bahaneden biridir. öte yandan kadınlar, kendi tembelliklerini, aptallıklarını ve sorumsuzluklarını haklı çıkarmak için çocuk yapmak zorundadır.

erkek, bir kadınla çocuk yaptığı zaman, çocukları ona rehin bırakır ve kadının ona sürekli şantaj yapmasını bekler.

erkek, karısı ve çocukları sayesinde sefil hayatına, esaretine bir gerekçe bulur. keyfi olarak yaratılan bu sisteme, bu kutsal birime "ailem" der. kadın, onun hizmetlerini "aile" adına kabul eder, kendisine emanet edilen rehineleri alır ve onu çok daha sıkı bağlarla kendine bağlayıp ölünceye kadar ona şantaj yaparak erkeğin köleleşme arzusunu yerine getirir.

kadınların, evi ve aileyi tercih etmelerinin çocukları sevmek gibi basit bir nedeni olduğu iddia edilebilir. ama kadınlar, bir çocuğun istediği tam özgecil sevgiyi verecek duygusal derinlikten yoksundur.

bir kadının tiksindiği bir şey varsa o da kendi çocuklarıyla oynamaktır. bu onun için başka bir açıdan daha zordur. çünkü çocuklar hemen her şeyle ilgilenir ve her konuda bir şeyler öğrenmek ister. ama kadın, kendi vücudu ve evi yoluyla oynadığı birkaç aptalca oyundan başka hiçbir şeyle ilgilenmez.

bu nedenle dünyadaki en güçlü iradeyle bile bir annenin çocuğun maceralı dünyasına girmesi kolay değildir. küçük dağarcığında, yeni yeni konuşmaya başlayan bir çocuğu eğlendirecek birkaç aptalca tekerleme olabilir:  "bak kim geliyor?" ama iki yaşına gelen çocuk kendi başına düşünmeye başlar ve kadını geride bırakır.

bir kadın gerçekten de çaba gösterip çocuğuyla yarım saat oynarsa -daha fazlası çocuğun zihinsel gelişimine zarar verebilir- sanki büyük bir başarı kazanmış gibi bütün dünyaya bundan söz edecektir.

evliliği güvence altına almak ve kadının çaresiz ve kendi hayatını kazanma kapasitesinden yoksun gözükmesini mümkün kılmak için iki veya üç çocuk şarttır.

yapılan araştırmalar, yarım gün annesiyle olmayan çocukların, zihinsel becerilerini daha hızlı geliştirdiğini ve bu nedenle daha sonra daha büyük başarılar kazanabildiklerini göstermiştir.

ortalama olarak bir kız çocuğunun dile getirdiği en son özgün düşünce beş altı yaşlarında olacaktır. bu yaştan sonra embesil anne, kızdaki her türlü zeka kıvılcımını söndürecektir.

kadının aptallığı, yaşama yönelik tutumunun doğal bir sonucundan öte bir şey değildir. beş yaşına gelen her kız, evlenip yuva ve çocuk sahibi olmak istediğine karar verir ve on, on beş veya yirmi yaşına geldiğinde de aynı şeyleri ister. dolayısıyla kadın, daha çocuk yaşta erkeğin sırtında yaşamaya karar verirse zeka ve mantık ne işine yarayacaktır ki? gelecekteki erkeği için kafasını boş tutması gerekir; aksi takdirde erkeğin eğilimlerinin ve ilgilerinin tamamına tepki veremez.

kadının aptallığı öylesine ezicidir ki bununla teması olan herkese bulaşır.

politika, felsefe, bilim, ekonomi ve psikoloji alanında yayın yapan dergiler ve kitaplar vardır. ayrıca moda, kozmetik, iç dekorasyon, sosyete dedikodusu, aşçılık, suç ve aşk ilişkileri konulu dergi ve kitaplar da vardır. erkekler neredeyse sadece ilk türü okurken kadınlar sadece ikinci grubu okuyor.

kadınların bilmek istediği tek şey, yastıkların üzerine küçük kahverengi tavşan figürlerini nasıl işleyebilecekleri, bir elbiseye nasıl kroşe çekecekleri ya da bir film yıldızının boşanıp boşanmayacağı gibi şeylerdir.

1.2.19

bütün güzel çocuklar şüpheli

umay umay

bir süredir kendimi hissetmiyorum. üstümdeki aşk kalkanlarından sıyrılmış gibiyim. ve şu kalkan, yerde ölü bir at gibi yatıyor. bir tekme vurup atamıyorum. belki artık bedenime bile dar gelir. nedense en çok bir ata yakışıyor bu hüzün.

budistler himalayalar'da internet kafe açmışlar. dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. ne kadar basitse o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek.

çünkü aşk akıllıların ve korkakların işi değildir.

bu gece ağlamak ve şiir yazmak yok. dışarıya çok az çıkıyorum. bazen yeni cd'lere bakmak için, bazense umutlandığım bir film için. sokakta hiçbir gerçek tek başına dolaşacak kadar cesur değil. sokaklar ne dediği anlaşılmayan hayallerle dolu. varacakları hiçbir yer yok. zaten bir yer aramıyorlar. o yüzden eğildikleri bir alın yok. ağlamaya utanacakları bir şiir yok.

bu gece yalnızlık yok. seni bekleyen yağmur saksıları dolduruyor. krem kutularına boşaltıyorum yazdıklarımı. rüyalarımda, donmuş nehirlerin üstünden kahkahalar atarak kayıyorum. yalan konuşuyorum. kum saatlerini yakıyorum. biri penceresini açsa kurtulacaksın sanıyorum. ama olmuyor. bütün pencerelerimi açıyorum.ama olmuyor işte. meğer sen bütün davetleri reddetmişsin. meğer sen tüm çırpınışlarıma sırtını dönmüşsün. anladım, çok sevmişsin sokağa küfür gibi çaldığım kırmızıyı.

hayatın suçu diye geçiştirdiğimiz bütün ihanetler biz değil miyiz? sevdiğin resimlerin, sevdiğin kitapların, sevdiğin kadınların düşmanı.

ne zor, yazarak anlatmaya çalışmak sustuklarını.

benim için haykırmak istediğim bir şiirsin. yazamadığım, koklayamadığım, yetişemediğim bir şiir. her aşka bir kırmızı ruj düşer. hapishaneye, duvarlara, kalemlere, iç çekişlere, sana, bana, onlara.

insan hayatını yaşatmak için yirmi cezaevine giren devlet müdahalesinde, geriye göz yaşartıcıların, gaz bombalarının, kendini diri diri yakan mahkumların bedenlerinden yükselen duman ve dayanılmaz koku kaldı. geriye ambulansların önüne oğlunu ya da kızını görmek için atlayan annelerin yine maalesef yanıtsız çığlıkları kaldı. geriye siyah çelenk kravatlar taşıyan bürokratların sözleri kaldı.

şiddet ceza vermiyor. şiddet öldürüyor. toplumun "ölüseviciliğini" destekleyen, körükleyen bir süreç yaşıyoruz. bir kez daha şairlerin kalemi kırılmıştır. bir kez daha cezaevlerinin insanların diri diri yakıldığı, gömüldüğü ya da yaşayan ölü haline getirildiği yerler olduğu ispatlanmıştır. bir kez daha birbirimize sarılamayacağımız mesafeler, duvarlar örülmüştür.

"gül yanlış kokarsa yakaya tuz takılır."

onlar ne sağcı, ne solcu, ne ülkücü, ne sanatçı ne de.. ne de.. yanlışlıkla bir şey olmuşlar. ayaklarının kokusunda bile bu şey var. sıradanlık, ödleklik, kötülük mayasıyla doldurulmuş topluluklar. onlar için komik bir duyguyu ifade etmek bile çok zor. önlerinde ne varsa onunla savaşıyorlar. seçmiyorlar, düşünmüyorlar, elemiyorlar, sevmiyorlar, görmüyorlar. sadece yalan ve yavan olanı estetize ediyorlar. temkinli hayaller kuruyorlar. buna gerçekçilik ismini takmışlar. ama rengi bozuk bir sürahi kadar gerçekler. varlığı dışında hiç bir anlam taşımayan boş vitrin sürahileri..

sadece naylon poşetlerden korkuyorum. naylon suratlı adamlardan, bayat ekmek gibi kokan ama hiç eskimeyen yüzlerden.

jakuzili hayat çiplerinden korkuyorum. yaşı yirmi, ruhu yetmiş olanlardan korkuyorum. ama çok yalnızım, rahatsızım, arızam azdı. olan bitenden uzaktayım. deneyimsizim, plazaları şemsiye gibi kullanıyorum. deneyimsizim, size seks teklifinde bulunuyorum.

her elveda kırık bir merhabadır aslında.

tanrıya son sözümü söyledim, terbiye borcum yok dünyaya.

31.1.19

uzun lafın kısası

jean baudrillard: gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

yuval noah harari: hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

jean meslier: dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur.

marquis de sade: kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

esther vilar: yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

montesquieu: cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.

erik orsenna: her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

john c. keats: teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! 

charles bukowski: ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

29.1.19

ensest

marquis de sade

kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

dünyada ne kadar tuhaf ya da anormal olursa olsun yüreğimi bir an bile dehşete düşürebilecek tek bir kusur, bir sapkınlık yoktur.

bir insanı mutluluğa götürmek için her şey nadiren bu insanda bir araya gelir. doğa ona hediyelerini mi yağdırdı? o zaman kader ondan hediyelerini esirger. talih ona lütuflarını mı sundu? o zaman doğa cimrilik gösterir.

bir insan ne kadar az yapabiliyorsa o kadar çok yükümlülük üstlenir. bir kişi ne kadar az harekete geçiyorsa o kadar çok keşifte bulunur. bir kişinin yaşamının her dönemi yeni fikirler öne çıkarır ve doygunluk bir kişinin şevkini kırmak şöyle dursun daha da fazla zararlı incelikli davranışların zeminini hazırlar.

bir kadın kocasının kusurlarını asla iffet yoluyla yok etmeyi başaramamıştır.

dindarlık yaşın ilerlediği ya da sağlığın kötüye gittiği dönemlerde doğal bir zayıflıktır. tutkuların kargaşası içinde, genelde son derece uzak olduğunu varsaydığımız bir gelecekle ilgili ancak küçük bir endişe duyarız. fakat tutkuların dili daha az zorlayıcı hale geldiğinde, hayatın son safhalarında ilerlerken, tek kelimeyle her şey bizi terk ederken, kendimizi yeniden çocukken duyduğumuz tanrının kollarına atarız.

insanlar yalnızca ne yaptıklarını bilmediklerinde ya da artık ne yapacaklarını bilmediklerinde evlenirler.

dürüst bir insanın gönüllü olarak tüm tevazu ve erdem sınırlarını aşabilmesi çok yüksek derecede olasılık dışıdır.

mutluluk idealdir, hayal gücünün oyunudur. yalnızca görme ve hissetme biçimimize dayanan bir duygulanma biçimidir. ihtiyaçların tatmin edilmesi dışında tüm insanları eşit şekilde mutlu eden hiçbir şey yoktur.

aklımız bizi oyuna getirebilse de vicdanımız bizi asla yanlış yola sürüklemez. işte doğanın içine tüm görevlerimizi yazdığı kitap budur.

şüphelerimiz sıklıkla gurur ve kibrimizin eseridirler ve neredeyse daima ruhumuzun derinliklerinde meydana gelen gizli bir karşılaştırmanın ürünüdürler. öyle ki bize kendimizi üstün hissetme hakkı verdiğinden kötülüğü atfetmekte acele ederiz.

konu üstünde ciddiyetle düşünürsek, bir günahı affedilmez acelemiz yüzünden hayali günahlar uydurmaktan ve böylelikle yok yere gururumuzun kendilerine atfettiklerinden başka hiçbir zaman herhangi bir suç işlememiş insanları gözümüzde lekelemektense sonsuza kadar gizli bırakmak daha iyi olmaz mı? ve dünyamız bu ilkeye daima uyulsa daha iyi bir yer olmaz mı? bir suçu cezalandırmak bunun yayılmasını önlemenin esas olmasından çok daha az gerekli değil midir?

bunu aradığı karanlığın içinde bırakarak, adeta ortadan kaldırmış olmaz mıyız? ilan edilen skandal kesin skandaldır ve bunun anlatılması aynı tür suça meyilli olanların tutkularını uyandırır. suç kaçınılmaz olarak görünmez olduğundan, henüz ortaya çıkarılmamış suçun faili kendisinin suçu ortaya çıkarılmış suçludan daha şanslı olacağını sanır. bu kendisine verdiği bir ders değil, ancak bir tavsiyedir ve kendini adalet adına haksız yere yanıltılmış, fakat gerçekte eksik planlanmış bir sertlik ya da gizli bir kibirden başka bir şey olmayan aceleci açıklamalar olmaksızın girişmeye asla cesaret edemeyeceği aşırılıklara verir.

dünyada gerçek olan hiçbir şey yoktur; övgü ya da onay hak eden hiçbir şey, ödüllendirilmeye ya da cezalandırılmaya değer hiçbir şey, burada adaletsiz olup beş yüz fersah ötede tümüyle yasalara uygun hiçbir şey yoktur. sözün kısası hiçbir suç gerçek değil, hiçbir iyilik sürekli değildir.

olağan kısıtlamaları ihlal etme alışkanlığı kısa süre sonra daha ciddi olanların ihlaline neden olur ve bir kişi hatadan hataya yakın zamanda dünyadaki her ülkede cezalandırılacak ve hangi ülkede yaşıyor olursa olsun dünyadaki her makul insanda korku uyandıracak türden suçlara ulaşır.

hiçbir şey üzücü bir durumdan daha gözüpek değildir.

bir kişinin, çocukları kendisine karşı ne şekilde günah işlemiş olursa olsunlar bir anne olduğunu unutması ne kadar zordur! hassas bir ruhta doğanın sesi öylesine buyurgandır ki, anne şefkatinin bu kutsal nesnelerinden akan en ufak gözyaşı ona yirmi yıllık hata ve kusurları unutturmak için yeterlidir.

suç birçok gözden sakınır ve hepsinden korkar. güvenliğinin, ancak gizemin karanlığında mümkün olduğunu hissedip ne zaman harekete geçmek istese gölgenin içine saklanır.

belki de gözetlediği insanın günahlarından dolayı isyan eden doğanın, emrindeki tüm felaketlerle onu bağrına yeniden geri döndürmeden kahretmeyi istediği durumlar vardır.

gerçekten de hangi varlık erkeklerin gözünde yeryüzünün erdemlerini el üstünde tutan, sayan ve besleyen ve her defasında kötü talih ve kederden başka şey bulmayan bir kişiden daha değerli, daha çekicidir ki?