31.3.19

uzun lafın kısası *

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

albert caraco: bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir.

amin maalouf: her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

konfüçyüs: büyük ve üstün insanın yolu gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. kıtlık olduğu zaman bile çift sürülebilir. böylece, bilgi ile kazanç elde edilebilir. üstün insan yoksul kalacağı için değil, gerçeği elde edemeyeceği için endişe duyar.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

ray bradbury: insanlığın en harikulade şeyi bu: hiçbir zaman her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması. çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapılmaya değer olduğunu bilir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

"gerçekten aşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır." (303)

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

howard stern: tüm dinler beni hasta ediyor. din insanları birbirinden ayırmıştır.

vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse,  zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

wilhelm von humboldt: varlığımızın amacı, olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesidir. hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır.

* piktobet blog 1 nisan'dan itibaren yayınlarına son vermiştir. ilginiz için teşekkürler.

29.3.19

heike yengeci

carl sagan


yeryüzündeki yaşam müziğinin küçük bir bölümüne ilişkin bir öykü anlatmak isterim:

1185 yılında japon imparatoru, antoku adında yedi yaşında bir çocuktu. genji samurayları kabilesiyle kıran kırana bir savaşa girişen heike samurayları kabilesinin lider adayıydı antoku. her iki grup da imparatorluk tahtında cetlerinin üstünlüğü nedeniyle hak iddia ediyordu.

son çatışma, imparatorun da başkomutan gemisinde bulunduğu 24 nisan 1185 günü japon iç denizi danno ura'da gerçekleşti. heike'ler yenildiler ve çoğu öldürüldü. geriye kalanlar da dalga dalga kendilerini denize atarak boğuldular.

imparatorun anneannesi sultan nii, antoku'yla birlikte düşmanın eline geçmemesi gerektiği kararına vardı. başlarına neler geldiğini heike öyküsü'nden izleyelim: 

imparator yedi yaşındaydı o yıl. fakat daha büyük görünüyordu. öyle sevimliydi ki, beline kadar inen uzun ve simsiyah saçlarının çevrelediği yüzünden ışık parıltısı saçılıyordu. şaşkın bir ifadeyle sultan nii'ye, "beni nereye götürüyorsun?" diye sordu. gözlerinden yaşlar boşalan sultan nii, genç hükümdara dönerek onu teselli etti ve uzun saçlarını güvercin renkli pelerinine doladı. gözleri dolan küçük hükümdar ellerini kavuşturdu. önce başını doğuya çevirip tanrı ise'ye veda etti, sonra da batıya dönerek nembutsu'sunu (buddha'ya yapılan bir dua) söyledi. sultan nii, çocuğu göğsüne sıkıca bastırıp "okyanusun diplerindedir bizim sarayımız." diye mırıldandı. böylece dalgalar arasından birlikte denizin dibini boyladılar.

heike'lerin tüm filosu yok oldu. yalnızca kırk üç kadın hayatta kaldı. imparatorluk sarayında hizmetkarlık yapmış olan bu kadınlar, deniz savaşının yapıldığı yerin dolaylarında yaşayan balıkçılara çiçek satmaya ve onlara yakınlık göstermeye zorlandılar. heike'ler tarih sahnesinden kaybolup gittiler. bu arada saray hizmetkarlarından ayak takımı olanlarının balıkçılardan peydahladıkları çocuklar, savaş gününü anma festivali düzenlediler. bugüne dek her 24 nisan günü bu festival tekrarlanır.

heike'lerin torunları olan denizciler, boğulan imparatorun anıtkabirinin bulunduğu akama tapınağı'na giderler. orada danno ura deniz çarpışması olaylarının temsil edildiği bir oyunu izlerler. aradan yüzyıllar geçtikten sonra bile insanlar burada samuray ordusu hayaletlerinin kandan ve yenilgiden arınmak için denize doğru koştuklarını görür gibi olurlar. balıkçılar, heike samuraylarının o iç denizin derinliklerinde yengeç biçiminde dolaştıklarını söylerler. gerçekten de burada, sırtlarındaki girintili çıkıntılı şekilleriyle samuray yüzünü andıran yengeçler vardır. bunları yakalayan balıkçılar tekrar denize atarlar. yeniden denize atmalarının nedeni, danno ura olaylarının acısını anmalarındandır.

bu efsane ilginç bir soruna yol açıyor. nasıl oluyor da bir savaşçının yüzü bir yengecin kabuğuna işlenmiş olabilir? bunun yanıtı, o yüz şeklini yengeç kabuğuna insanların aktardığıdır. yengecin kabuğundaki şekiller kalıtsaldır. fakat insanlarda olduğu gibi, yengeçlerde de birçok değişik kalıtsal çizgiler vardır.

diyelim ki, rastlantı sonucu, bu yengecin çok eski cetleri arasından biri, azıcık da olsa insan yüzüne benzer bir şekille ortaya çıkmış olsun. o takdirde, balıkçıların, danno ura savaşı söz konusu olmadan da, insan yüzünü andıran bir yengeci yemek istemeyecekleri söylenebilir. balıkçılar yakaladıkları yengeçleri yeniden denize atmakla evrim kuramının bir sürecini harekete geçirmiş oluyorlar. o da şudur: eğer bir yengeç olağan bir yengeç kabuğuna sahipse insanlar onu yerler ve o yengecin soyundan gelenlerin sayısı azalır. eğer kabuğu insan yüzünü andırıyorsa yengeç yeniden denize atılacağından o yengecin soyundan üreyecek olanlar daha yüksek sayılara ulaşacaktır. yengeçler, böylesi kabuklara sahip bulunmaktan yararlanmışlardır.

yengeç ve insan kuşakları zaman içinde akıp gittikçe samuray yüzüne en çok benzerlik gösteren kabukluların yaşamlarını sürdürmeleri olanağı doğmuştur. tüm bu olgunun yengeçlerin isteğiyle bir ilintisi yoktur. ayıklama (seçilim) onların dışından gelen ve kendini kabul ettiren bir güçtür. samuray yüzüne benzediğiniz oranda hayatta kalma olasılığınız artıyor. sonunda samuray yüzüne benzer kabukluların sayısı bir hayli çoğalacaktır da.

bu sürece doğal değil, yapay ayıklama (seçilim) denir. heike yengeci olgusu, balıkçıların hemen hemen bilinçsizce davranışları sonucu ortaya çıkmıştır.

27.3.19

modernite ve hümanizm

yuval noah harari

modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

modern kültür büyük kozmik bir plana duyulan inancı reddeder. hayattan daha üstün bir dramada yerimiz olmadığı kanısındadır. hayat bir senaryo, bir tiyatro değildir; yönetmeni, yapımcısı ve anlamı da yoktur. bilimsel bilgilerimiz ışığında söyleyebileceğimiz tek şey, evrenin hengameden ibaret ama hiçbir anlam taşımayan amaçsız bir süreç olduğudur. minicik bir gezegendeki kısacık varlığımızla, o veya bu şekilde böbürlenip söylenir, sonra da göçer gideriz.

ortada bir senaryo ve insanların rol alacağı büyük bir trajedi olmadığından, başımıza felaketler de gelse hiçbir güç bizi kurtarıp acılarımıza bir anlam katamıyor. mutlu ya da kötü bir son yok; hatta hiçbir son yok. olaylar birbiri ardına sadece olageliyor. modern dünya bir amaca inanmıyor, sadece nedenleri umursuyor. modernitenin bir sloganı varsa o da şu olmalı: "olur böyle şeyler."

bizi bağlayan bir senaryo ya da amaç yoksa ve "böyle şeyler oluyorsa" insanlar önceden belirlenmiş hiçbir rolle sınırlandırılamaz. dilediğimiz her şeyi yapabiliriz. cehaletimiz dışında hiçbir şey bizi engelleyemez. salgın ve kuraklıkların kozmik bir anlamı yoktur ve ikisini de ortadan kaldırabiliriz. savaşlar daha iyi bir gelecek uğruna katlanmamız gereken kaçınılmaz felaketler değildir. savaşları durdurabiliriz. ölümden sonra bizi bekleyen bir cennet de yoktur ve cenneti dünyada yaratıp birkaç teknik zorluğu aşmayı başarırsak sonsuza dek bu cennette yaşayabiliriz.

anlamdan yoksun bir evrende, güç peşinde, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşudur aslında modern yaşam. modern kültür tarihte görülmediği kadar güçlü ve dur durak bilmeden araştırıyor, üretiyor, keşfediyor ve büyüyor; ama aynı zamanda daha önce hiçbir kültürde görülmediği kadar büyük bir varoluş endişesiyle bir türlü rahata kavuşamıyor.

birçok kapitalist, din etiketini taşımaktan hoşlanmayacaktır; gerçi dinler göz önünde bulundurulunca kapitalizm evladır diyebiliriz. ölümden sonra cennet vaat eden diğer dinlerin aksine kapitalizm mucize vaadini bu dünya için verir; hatta zaman zaman sözünü de tutar. kıtlık ve salgınların önüne geçilmesinde büyümeye inanan gayretli kapitalistlerin rolü büyüktür. insanların arasındaki şiddetin azalması, anlayış ve işbirliğinin artması konusunda da kapitalizm övgüyü hak eder.

bu gelişmelerin gerçekleşmesinde başka önemli etmenler de vardır elbette; ancak kapitalizm insanların ekonomiye bakışını değiştirerek küresel barışa inanılmaz katkılar sağlamıştır. eskiden "başkasının kârı benim zararım" diyerek ekonomiyi toplamı sıfır olan bir oyun olarak değerlendiren insanlara, başkasının kârını kendi kârı olarak görebileceği bir kazan-kazan durumu sunmuştur. bu karşılıklı fayda küresel barışı, hristiyanların "komşunu sev" ya da "sana tokat atana öbür yanağını çevir" vaazlarının verildiği yüzyıllardan çok daha ileri bir aşamaya taşımıştır.

en büyük bilimsel keşif cehaletin keşfidir. insanlar bir kez dünya hakkında ne kadar az şey bildiklerini fark edince, sonu ilerlemeye çıkan bilimsel yolları aydınlatan bilginin peşinde koşmak için pek çok nedene sahip oldular.

modernite, yarattığı tüm gerginliğe ve karmaşaya rağmen insanların bireysel ve toplumsal düzeyde bu yarıştan kopmaması için çok çalışmak durumundadır. işte bu yüzden en yüce değer olarak büyümeyi yüceltir ve büyüme uğruna her türlü riski göze almamızı ve elimizden gelen fedakarlığı yapmamızı bekler. toplumsal düzeyde hükümetlerin, şirketlerin ve organizasyonların başarılarının büyümeyle ölçülmesi teşvik edilirken, ekonomik dengeden bir lanetmiş gibi uzak durulur.

bireysel olarak sürekli gelirimizi artırmaya, yaşam koşullarımızı iyileştirmeye özendiriliriz. halinizden memnun olsanız bile daha fazlasını istemeniz gerekir. dünün lüksleri bugünün gereklilikleri olur. üç odalı bir evde, tek araba ve bir bilgisayarla gayet iyi yaşayıp giderken, artık beş odalı bir eve, iki arabaya ve ipodlardan, tabletlerden ve akıllı telefonlardan oluşan bir koleksiyona ihtiyacınız vardır. insanları daha fazlasını istediklerine ikna etmekse hiç zor değildir, insanlar kolayca hırsa kapılır. ancak devlet ve kilise gibi toplumsal kurumları yeni bir idealin peşine düşmeye ikna etmek oldukça zordur.

bin yıl boyunca, toplumlar bireysel istekleri kontrol altına alarak bir denge tutturmaya çabalamıştı. insanların kendileri için hep daha fazlasını istedikleri biliniyordu. pasta büyümeyince sosyal uyumu tesis etmenin yolu da bireysel istekleri dizginlemekten geçiyordu. para tutkusu kötüydü.

modernite dünyayı tepetaklak ederek insanları dengenin kaostan daha kötü olduğuna ikna etti. para hırsı büyümeyi besliyordu, büyümenin sağladığı güç iyi ve gerekliydi. modernite insanları daha da fazlasını istemeye özendirdi; böylece nefsine gem vurmaya dair binlerce yıllık öğretiler yerle bir oldu.

serbest piyasa kapitalizmi, sebep olduğu kaygıları büyük ölçüde yatıştırma gücüne sahip olduğu için bu kadar yaygın bir ideoloji haline geldi. kapitalist düşünürler durmadan bize telkin etti: "merak etmeyin her şey yoluna girecek. ekonomi büyüdüğü sürece piyasanın görünmeyen eli her şeyin çaresine bakacak." böylece kimse ne olduğunu, nereye gittiğimizi anlamadan göz açıp kapayıncaya kadar büyüyen, gözü doymayan bu kaotik sistem kutsandı.

komünizm de büyümeye inanıyordu ama bir farkla: kaosu engelleyebileceğini ve devlet planlamasıyla büyümeyi kontrol edebileceğini iddia ediyordu. fakat ilk etapta başarılı olsa da serbest pazar karşısında tutunamadı.

serbest piyasa kapitalizmine sövmek bugünlerde entelektüel çevrelerin gündeminde. dünyamız kapitalizmin hakimiyeti altında olduğuna göre, gelecekte bir kıyamete yol açmadan eksiklikleri tespit etmeli ve anlamaya çalışmalıyız. kapitalizmi eleştirirken faydalarını ve marifetlerini de görmezden gelemeyiz. gelecekte yaşanacak muhtemel ekolojik felaketi saymazsak ve ölçütümüz üretim ve büyümeyse kapitalizmin şu ana dek harikalar yarattığını kabul etmeliyiz.

bugün stres dolu ve karmaşık bir dünyada yaşıyor olabiliriz; ancak yıkım ve şiddetle geleceği söylenen kıyamet alametleri henüz belirmedi. daimi büyümenin ve küresel işbirliğinin abartılı vaatleriyse yerine getirilmiş durumda. ara ara ekonomik krizler ve uluslararası savaşlar yaşasak da kapitalizm uzun vadede kıtlığı, salgınları ve savaşları engellemekle kalmadı, onları yenmeyi başardı. binlerce yıl boyunca din adamları insanların bu illetleri kendi başlarına yenemeyeceklerini öne sürdüler. yeni dönemin aktörleri bankacılar, yatırımcılar ve sanayicilerse iki yüzyıl içinde tümünün üstesinden gelmeyi başardılar. sonuç olarak modern sözleşme eşi benzeri görülmemiş bir kudret vaadinde bulundu ve sözünü de tuttu. peki bedeli ne oldu?

modern sözleşme güce karşılık anlamdan vazgeçmemizi istiyor. insanlar bu korkutucu taleple nasıl başa çıkabilir? anlamdan vazgeçmek dünyayı ahlak, güzellik ve merhametten mahrum, karanlık bir yere dönüştürecektir şüphesiz. ancak insanoğlunun bugün sadece hiç olmadığı kadar güçlü değil aynı zamanda bir o kadar da uyum ve işbirliği becerisine sahip olduğu gerçeği de ortadadır.

insanlar bununla nasıl baş ediyor? ahlak, güzellik, hatta merhamet; tanrıların, cennetin ve cehennemin olmadığı bir dünyada nasıl var olacak?

kapitalistler bu soruyu yanıtlarken, her zaman olduğu gibi piyasanın görünmez elini övmekten geri kalmıyor. ne var ki piyasanın eli sadece görünmez değil aynı zamanda kördür de; bu yüzden insan toplumunu tek başına kurtarması mümkün değildir. tek bir ülke pazarı bile bir tür tanrı, kral ya da dini kurum olmadan kendini idame edemez. mahkemeler ve polis dahil olmak üzere her şey satılığa çıktığında güven uçar gider, krediler çarçur olur, işletmeler batar.

peki modern toplumu çökmekten ne kurtardı? insanoğlu aslında arz ve talep kanunu tarafından değil, devrimsel nitelikte yeni bir dinin yükselişiyle kurtuldu: hümanizm.

hümanist devrim ve modern sözleşme, yaşamlarımızı anlamlı kılan büyük kozmik plana duyduğumuz inançtan vazgeçmemiz karşılığında bize güç vaat ediyor.

jean-jacques rousseau yaşamın kurallarını özetler: "bu kuralları yüreğimin derinliklerinde doğa tarafından silinmez harflerle yazılmış olarak buluyorum." der, "yapacağım şey konusunda yalnızca kendimi dinlemeliyim: iyi olduğunu hissettiğim her şey iyidir, kötü olduğunu hissettiğim her şey kötüdür."

hümanizm bir şeyin kötü olarak kabul edilmesi için yalnızca bir insanı kötü hissettirmesinin yeterli olduğunu söyler. cinayet, tanrı bir zamanlar "öldürmeyeceksin" diye buyurduğu için değil; kurbana, ailesine, arkadaşlarına ve tanıdıklarına korkunç acılar çektirdiği için yanlıştır. hırsızlık, kadim bir metin, "çalmayacaksın" yazdığı için değil, sahip olduklarını kaybetmek insana kötü hissettirdiği için kötüdür. bir davranış kimseyi üzmüyorsa hiçbir sorun yaratmayacaktır. aynı kadim kutsal metin, tanrı'nın "herhangi bir canlıya benzeyen put yapmayacaksın" diye buyurduğunu yazar. ama kimseye zarar vermeden küçük heykeller yapmamın nesi günah olabilir?

benzer bir düşünce eşcinsellik tartışmalarına da nüfuz etmiştir. eğer iki yetişkin erkek sevişiyor ve bunu yaparken kimseye zarar vermiyorlarsa bunun ne zararı olabilir ve bu durumu neden yargılamamız gerekir? iki erkeğin arasındaki bu özel meselenin tarafları kişisel duygularıyla seçim yapmakta özgürdürler.

hümanist fikirlerin güç kazanmasının eğitim sistemine etkilerine gelince: orta çağda tüm anlam ve otoritenin kaynağı dışsaldı; bu nedenle eğitim itaat duygusunu yerleştirmeye, kutsal metinleri ezberletmeye ve antik gelenekleri öğretmeye odaklanırdı. öğretmenler öğrencilerine bir soru yönelttiğinde öğrencilerin aristoteles, kral süleyman ya da aziz thomas aquinas'ın ne yanıt verdiğini hatırlaması beklenirdi.

modern hümanist eğitim ise öğrencilerin kendi başlarına düşünme becerisine sahip olması gerektiğine inanır. aristoteles, süleyman ve aquinas'ın siyaset, sanat ve ekonomi üzerine görüşlerini bilmek faydalı olsa da anlamın ve otoritenin en yüce kaynağı içimizde olduğundan, bu alanlarda kendi düşüncemizin ne olduğunu bilmek çok daha önemlidir. anaokulu, ilkokul ya da üniversite, hangisinde görev yaparsa yapsın, bir öğretmene ne öğretmeye çalıştığını sorduğunuzda, "çocuklara tarih, kuantum fiziği ya da sanat bilgisi anlatmaya çalışıyorum ama hepsinin ötesinde kendi başına düşünebilmeyi öğretmek istiyorum." diye yanıtlayacaktır. her zaman başarılı olamasa da hümanist eğitimin hedefi budur.

insan toplumları değer yargıları olmadan ayakta kalamazlar. hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

hümanizm, yaşamı içimizdeki kademeli bir değişim süreci olarak değerlendirir. deneyimler aracılığıyla cehaletten aydınlanmaya doğru ilerleriz. hümanist bir yaşamın en önemli hedefi entelektüel, duygusal ve fiziksel deneyimlerle bilgimizi geliştirmektir. 19. yüzyılın başında modern eğitim sisteminin baş mimarlarından wilhelm von humboldt, varlığımızın amacını "olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesi" olarak açıklar. ayrıca, "hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır." der.

kahramanın her zaman bir şövalye olmasına hiç şaşırmamak gerek. sonuçta bir marangoz ya da köylüden kahramanlık sergilemesini bekleyecek değiliz. buradaki can alıcı nokta kahramanların hiçbir zaman içsel bir değişim göstermemesidir. aşil, arthur, roland ya da lancelot, şövalyeler dünyasının korkusuz savaşçıları olarak maceralara atılmadan önce neyseler hikayenin sonunda da aynıdırlar. öldürdükleri o devler ve kurtardıkları tüm o prensesler şövalyelerin cesaretinin ve azminin bir kanıtıdır ama başlarına gelenlerden yeni hiçbir şey öğrenmezler.

icraatlardan çok duygu ve deneyimlere öncelik veren hümanizm, sanatı da kökünden değiştirir. wordsworth, dostoyevski, dickens ve zola şövalyelerin gözüpek maceralarını çok da umursamazlar; aksine sıradan işçilerin ve ev hanımlarının yaşamlarını betimlerler. kimileri joyce'un ulysses'ini modern edebiyatın içsel yaşama odaklanmasının zirvesi olarak görür. joyce toplamda 260 bin kelimede dublinli stephen dedalus ve leopold bloom'un bir gününü betimler. pek de bir şey yapmazlar halbuki. çok az kişi ulysses'i baştan sona okumuştur.

popüler kültürün temelinde de ilgi odaklarımızdaki bu değişim yatıyor. abd'de survivor televizyon programı, reality şovları bir deliliğe dönüştürmesiyle bilinir; hatta suçlanır. reytingleri altüst ederek en tepeye yerleşen ilk reality şov kabul edilen survivor, bir dergi tarafından gelmiş geçmiş en iyi yüz televizyon programı arasına seçilmiştir. her sezon yirmi katılımcı mayolarıyla uzak bir tropik adaya yerleştirilir, çeşitli mücadelelere katılır ve her bölümde oylamayla içlerinden birini elerler. sona kalan, evine bir milyon dolarla döner.

homeros'un zamanında, roma imparatorluğu'nda ya da orta çağ'da avrupa'da insanlar bu fikri kendilerine oldukça yakın bulup beğenirdi: yirmi kişi mücadeleye girer ancak tek bir kahraman çıkar. homeros'un prensleri, romalı soylular ya da haçlı şövalyeleri survivor izleme hevesiyle ekran başına geçerken, "ne harika!" diye düşünürdü, "akıl almaz maceralar, kıran kırana mücadeleler, görülmemiş kahramanlıklar ve ihanetler göreceğiz. savaşçılar birbirlerini arkadan bıçaklayacak ve vücutlarını sergilemek için kıyasıya yarışacaklar."

ne büyük bir hayal kırıklığı ama! arkadan vurmak ya da vücut sergilemek sadece birer metafor olarak kaldı. yaklaşık birer saatlik her bölümün on beş dakikasını diş macunu, şampuan ya da mısır gevreği reklamları kapladı bile. beş dakikada kim halkadan en fazla hindistan cevizini geçirecek ya da bir dakikada ne kadar böcek yiyebilecek gibi inanılmaz çocukça oyunlara ayrıldı. geri kalan zamandaysa "kahramanlar" duyguları hakkında konuştu. "o bana bunu dedi, şöyle hissettim, böyle etkilendim." gerçek bir haçlı şövalyesi oturup survivor izleseydi, muhtemelen baltasını kaptığı gibi sıkıntıdan ve sinirden televizyonu parçalardı.

savaş meydanlarında melekler uçmaz; bir yıkıntının ucunda sallanan, çürüyen bir cesedin suçlayıcı işaret parmağından başka bir şey yoktur görünürde.

geçmişte avcılar dikkat kesilir ve gözlerini dört açarlardı. ormanda mantar aramak için dolanırken rüzgarı dikkatle içlerine çeker, yerdeki izleri takip ederlerdi. mantar bulduklarında pür dikkat kesilir, tadındaki her ince detayın farkına varmaya çalışarak yenilebilir türleri zehirli olanlardan ayırmaya çalışırlardı.

bugünün varlıklı toplumlarının bu kadar yüksek bir farkındalığa ihtiyaçları yok. süpermarketlere giderek hepsi yetkililer tarafından kontrol edilmiş binlerce farklı yiyecek arasından dilediğimizi satın alabiliyoruz. televizyon karşısında midemize indirdiğimiz italyan pizzasının ya da noodle'ın tadına pek de dikkat etmiyoruz (gıda üreticileri bu kayıtsızlığı kırabilme ihtimalinin peşinde koşarak sürekli yeni tatlar yaratmaya çalışıyor). gelişmiş ulaşım sistemleri sayesinde şehrin öbür ucunda yaşayan arkadaşımızla görüşebiliyoruz. akıllı telefonlarımız aracılığıyla sürekli facebook hesaplarımızı kontrol ettiğimizden arkadaşlıklarımıza tam olarak odaklanamıyor, heyecan verici her şeyin başka yerlerde olup bittiğini düşünüyoruz.

modern insanlık bitmek tükenmek bilmeyen bir "fırsat kaçırma korkusu" tarafından esir alınmış durumda. hiç olmadığı kadar çok seçeneğimiz olmasına rağmen, tercihlerimize odaklanma yeteneğimizi kaybetmiş haldeyiz.

hümanizm özgür iradeye ulaşmanın zorluklarından bahsedip durur. kendimizi dinlemeye çalıştığımızda, birbiriyle çatışan seslerin kakofonisi altında ezildiğimizi hissederiz. öyle ki zaman zaman kendi özgün sesimizi duymak bile istemeyiz. ya o ses istenmeyen sırlar, huzursuz talepleri ortaya dökerse diye düşünürüz.

pek çok insan kendisini derinlemesine irdelememek için ciddi bir çaba harcar. hızla yükselen başarılı bir avukat, bir ara verip çocuk sahibi olmasını söyleyen iç sesini dizginler. mutsuz bir evliliğe hapsolmuş bir kadın, evliliğin verdiği güvenlik hissini kaybetmekten korkar. suçluluk duygusuyla tutuşan bir asker, kabuslarında gaddarlıklarının gölgesi tarafından kovalanır. kendi cinselliğine güvenmeyen genç bir adam "ne sen sor ne ben söyleyeyim" kuralıyla hayatına devam eder. bu durumların hiçbirini derinlemesine değerlendirmeyen hümanizm herkese aynı kalıptan çıkmış belli başlı çözümler sunar. hümanizm biraz cesaret etmemizi, bizi korkutsa da içimizdeki sesi dinlememizi, kendimize özgü sesimizi bulmamızı öğütler ve bu sürecin tüm zorluklarına katlanarak talimatlarını dinlememizi söyler.

bir rivayete göre (her iyi hikaye gibi muhtemelen uydurma) mihail gorbaçov can çekişen sovyet ekonomisini diriltebilmek için yardımcılarından birini thatcherizmin inceliklerini araştırması ve kapitalizmin nasıl işlediğini incelemesi için londra'ya gönderir. ev sahibi kapitalistler, sovyetler'den gelen misafirlerini bir şehir turuna çıkararak londra borsası ve londra ekonomi okulu'nda banka yöneticileriyle, girişimcilerle ve profesörlerle görüştürürler. birkaç saat sonra bunalan sovyet uzman: "bir dakika lütfen. bu karmaşık ekonomi teorilerini bir kenara bırakalım. bütün gün londra'da oradan oraya dolaştık ama bir şeyi hâlâ anlayamıyorum. moskova'da ekmek tedarik sisteminde çalışan birbirinden akıllı bir sürü insan var. her şeye rağmen her fırının, her bakkalın önünde uzun kuyruklar oluyor. londra'da milyonlarca insan yaşıyor, o kadar dükkan ve süpermarketin önünden geçtik, bir tane bile ekmek kuyruğu görmedim. lütfen beni londra'nın ekmek tedarikinin sorumlusuyla görüştürün. bu başarının sırrını öğrenmeliyim." ev sahipleri düşünür taşınır ve cevaplar: "hiç kimse londra'nın ekmek tedarikinden sorumlu değil."

geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir; çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekanın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

insanlar nadiren daha önce görülmemiş, yepyeni bir değer üretir. en son 18. yüzyılda karşımıza çıkan bu durum, hümanist devrim aracılığıyla özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin coşkulu ilkelerini vaaz etmişti. 1789'dan beri sayısız savaşa, devrime ve ayaklanmaya rağmen insanoğlu yeni bir değer yaratabilmeyi başaramadı. takip eden tüm çatışmalar ve mücadelelerse ya bu üç hümanist değer adına ya da tanrı'ya itaat etmek, ulusa hizmet etmek gibi çok daha eski inançlar uğruna veriliyordu. dataizm 1789'dan beri yeni bir değer yaratabilmiş ilk harekettir: bu değer, bilgi edinme özgürlüğüdür.

25.3.19

öğütler

konfüçyüs

bir insanın yaptığı işlere bak. onun davranışlarına dikkat et. dinlediği şeylere kulak kabart.

sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma.

bir şeyi biliyorsan onu bildiğini göster. bir şeyi bilmiyorsan onu bilmediğini kabul et. işte bu, bilgidir. doğru olan şeyi görüp de bunu uygulamamak korkaklıktır.

yüksek bir konuma sahip olmadığın için telaşlanma. elde edeceğin konumla yerleşikleşeceğinden kork. o konuma layık olup olamayacağından endişe duy.

değerli bir insan gördüğümüz zaman onun gibi olmayı düşünmeliyiz. değersiz birisine rastladığımız zaman geri dönmeli ve kendimize bakmalıyız.

bilginler arasında büyük ve üstün ol. küçük bir insan olma.

yurdundan, yuvandan uzakta olduğun zaman hatırlı bir konuğu ağırlıyormuş gibi davran. hoşlanmadığın bir şeyi başkalarına aktarma. ülkende ve evinde düşmanlığı barındırma.

sanki derin bir uçurumun kenarında ya da ince buz üstündeymişiz gibi sezgili ve ihtiyatlı olmalıyız.

içtenlik ve sadakatle öğrenmeye çalış. ölümle karşılaşsan da doğru yoldan ayrılma.

hedefine erişemeyecekmiş gibi öğrenmeye çalış. sanki onu kaybedecekmiş gibi korku içinde ol.

doğruya sadakati ve bağlılığı birinci ilke olarak ele al, doğruluktan ayrılma. işte bu, erdemi yüceltmektir.

arkadaşlarına karşı içten ol ve doğruyu konuş, onları iyiliğe yönelt. eğer sana uymazlarsa fazla çaba harcama ve onlar için kendini küçük düşürme.

işlerin yapılmasında aceleci olma. küçük şeylerden yararlanmaya çalışma. işlerin yapılmasında aceleci olmak en iyinin yapılmasını önler. küçük şeylerden yararlanmaya çalışmak büyük işlerin tamamlanmasını önler.

konuşmaya değer bir insanla konuşmazsan onu yitirirsin. konuşmaya değmez bir insanla konuşursan sözlerini boşa harcarsın. akıllı olan ne değerli insanı yitirir ne de sözlerini boşa harcar.

sana yararlı olanlarla ilişki kur. sana yararlı olmayanlardan uzaklaş.

23.3.19

303

hans weingartner

kadınlar bizim kaderimizdir.

beyaz çorap ve sandalet giymiş erkekler: en kötüsü onlardır.

almanya'da ne kadar kişinin yalnız yaşadığını biliyor musun? %50. ve sana bir şey söyleyeyim mi? bence bunun arkasında bir strateji var: ekonomik sebepler. dört dairede yaşayan dört kişiyi al. ihtiyaçları: dört buzdolabı, dört elektrik süpürgesi, dört su ısıtıcısı, dört düz ekran tv. beraber yaşasalardı hepsinden sadece birer taneye ihtiyaç duyarlardı. yani yalnızken daha çok tükettiklerinden, bu, kapitalist ekonomi açısından daha mantıklı. bir arkadaşım tezini bu konuda yazmıştı: "kapitalizmin ayırma stratejisi."

yalnız olmak insan doğasına tamamen aykırı. insanlar sosyal yaratıklardır. yalnız kaldığımızda dakikalar içinde stres hormonları salgılıyoruz. kortizol gibi şeyler. kortizol bağışıklık sistemini zayıflatır. bu yüzden yalnız olmak sizi hasta eder. ama zaten istedikleri de bu. mutsuz olalım ki daha çok tüketelim. kapitalizm, temel prensiplerinden dolayı kaçınılmaz olarak izolasyonu öngörür.

küçük yaşlardan itibaren birbirimizle rekabet etmemiz öğretiliyor. bu, okulda başlıyor. kim en güzel görünüyor? kim en akıllı? ve daha sonra hayat devamlı seçmelere dönüşüyor. bir koleje bin kişi başvuruyor, sadece 10 kişi giriyor. 100 kişi ev başvurusu yapıyor, biri alıyor. 7/24 daha sert, daha hızlı ve daha güçlü olmalısın. ne stres ama! kesintisiz mücadele ve rekabet. tüm dünya lanet büyük bir sirke dönmüş durumda!

sermayenin sahibi olan ilk %5, dinlenmeye zaman bile bulamayan bu insanlardan faydalanıyor. diğer herkes kıçını düzeltmeye çalışıyor. mutsuz ve tamamen stresli.

darwin, "uyumluların hayatta kalması" der, "en güçlülerin hayatta kalması" değil. en güçlüler hayatta kalmaz, en iyi adapte olanlar kalır.

goriller sadece bir tanesi kalıncaya kadar savaşır: alfa erkeği. sadece alfa erkek üreyebilir. diğer erkeklerin bebeklerini bile öldürür. insan toplumu da benzer şekilde çalışıyor. bir hiyerarşi oluşana kadar savaşırız. ve ekonomik sistemimiz buna uydurulur.

komünizm de hiyerarşik bir sistemdir. çünkü herkes pastanın en büyük parçasını ister. bu yüzden gerçek sosyalizm asla var olmadı. ne doğu almanya'da, ne  rusya'da ne de çin'de. mao ve stalin, insanlar üzerinde zorla istemedikleri bir sistem oluşturdular. çünkü o da insan doğasına aykırı.

insanoğlunun ilerlemesini ne sağlar? rekabet mi yoksa işbirliği mi? cevap işbirliğidir. ve empati. insanlığın esası budur. empati işbirliğini oluşturur. güzel olmakla kalmaz, başarımızın sırrını da beraberinde getirir. işbirliği sayesinde neandertallerden değil de cro-magnonlardan geliyoruz.

cro-magnonlar son buzul çağı'nın sonunda yaşadılar, yaklaşık 25 bin yıl önce. güney fransa'da, neandertaller ile yan yana. neandertallerin soyu tükenirken cro-magnonlar hayatta kaldı. neden biliyor musun? sürek avı sayesinde.

şöyle oldu: neandertaller sekizli-onlu gruplar halinde yaşayan yalnız kurtlardı. birbirleriyle savaştılar. ve iri, kaslı yapıları vardı. günde 5 bin kaloriye ihtiyaçları vardı, yani çok fazla ete. buzul çağı'nın sonunda yemek kıtlaştı ve birbirlerini yemeye başladılar. sonra açlıktan öldüler ve soyları tükendi. cro-magnonlar ise 400'lü gruplar halinde yaşadılar. hep birlikte hayvanları uçurumlara doğru sürdüler. onlar da panikledi ve düştüler. sonuç olarak çok fazla ete sahip oldular. gerçek barbekü partileri. çok yiyeceklerinin olması onlara mağaralara resim yapmak için zaman verdi. sanat için vakti olan ilk insanlardı. dilleri gelişti, konuşmaya başladılar. ilk homo sapiensler olarak. ve cro-magnonlardan biz geliştik. onlar bizim atalarımız. onlar işbirliği sayesinde hayatta kalırlarken neandertallerin soyu tükendi. sürek avı: başarının anahtarı buydu. yani sosyal öge, insanlığın oluşmasındaki belirleyici faktördür. ve şimdi kapitalistler bizi tekrar neandertallere dönüştürmek istiyorlar.

"benim bisikletim", "senin bisikletin" bu çok eskiden başladı. mülkiyetin icadı ile. eğer ben hiçbir şeye sahip değilsem beni kıskanamazsın, değil mi? bak: göçebeler, onlar paylaştılar. her şeyi paylaştılar. biz paylaşmayı seviyoruz. biz paylaşınca vücudumuz tonlarca mutluluk hormonu salgılıyor. bunu severiz.

kapitalizm insanlık dışı, insanları sevmeyen bir sistemdir. insanlığın geri kalanı mutsuz hissederken en üstteki %1'lik kesime fayda sağlar.

otzi'de, 5 bin yıl öncesinden kalma donmuş adamda ne bulduklarını biliyor musun? bir balta. barış çubuğu değil, bir balta. bir savaş baltasıydı, öldürmek için. her yerinde savaş yaraları ve omzunda bir ok ucu vardı. ok ucu bir atardamarını kesmiş ve kan kaybından ölmüştü. sırtından bir ok ve yay ile vurularak öldürülmüştü. 5 bin yıllık insanlık tarihine baktığımda gördüğüm şey bu: cinayet ve yıkım. boğaz kesen insanlar. kabile soykırımı, birbirlerine saldıran milletler, nefret, yahudi soykırımı, eziyet. insanlık tarihi kocaman bir kan banyosu! dünyada her üç saniyede bir cinayet işleniyor. her 3 saniyede bir! tam da şu anda bir adam, kendisinden ayrılmak isteyen karısını bıçaklıyor. biz o kadar da iyi değiliz; hatta biz şeytanlarız. evet, şeytan.

açlık mesela. dünya nüfusunu iki kez besleyebilecek kadar buğdayımız var. sadece düzgün bir şekilde dağıtılmıyor.

afrika'da, büyük sahra çölündeki çok küçük bir alan bile bütün dünyaya güneş enerjisi sağlamak için yeterli bir yer. güneş bu kadar güçlü. bu, bana eğer sadece kendimizi organize edersek neler yapabileceğimizi hatırlatıyor. işbirliği yaparsak. bizse bunun yerine yakıt kullanıyoruz ve gezegenimizi ısıtıyoruz. 

insanlar bu gezegende sürekli kendileri için endişelenerek yaşayabilen tek canlı varlıklardır. korkuları, ihtiyaçları ve açıkları hakkında. biz geleceği düşünüyoruz, geçmiş hakkında  düşünüyoruz; neyi yanlış yaptık, neyi doğru yaptık diye düşünüyoruz, düşünüyoruz. oradaki düşünceler, onlar sürekli olarak yaptığımız her şeyi değerlendirip yorum yapıyor. günde 16 saat, haftada yedi gün. buna sonsuza dek dayanamazsın. bu yüzden insanın doğal olarak uyuşturucu kullanmaya ihtiyacı var.

insanlık tarihindeki tüm insanlar uyuşturucu kullandılar: hintliler, mayalar, inkalar, romalılar, yunanlılar, hepsi. ormandaki yerliler bile uyuşturucu kullanıyor. her zaman kendimizden uzak durmalıyız. aksi takdirde deliririz. aslında kendinden tatile çıkmanın başka yolları da var. örneğin meditasyon, dans, yoga, spor, seks, her şey. ama uyuşturucu daha kolaydır. ve insanlar doğası gereği tembeldir. bu, termodinamiğin ikinci prensibidir.

ama ben kimim o zaman? gerçek benliğimin yeri neresi? derinlerde bir yerde, lisan ile ulaşamayacağın bir yerde. varlığının çekirdeğinde. sadece rüyalarda görülür. veya sadece psikanalizde. uyuşturucu ile yorumcuyu kapatabilirsin; ama gerçek seni değil. ancak uyuşturucularla sadece yorumcuyu kapatmazsın; aynı zamanda gerçek kendine de zarar verirsin. yıllarca uyuşturucu alan insanlara bak. hepsi bir noktada tamamen boş, artık orada bile değil.

sadece aptallar kendilerini sever.

asıl sorunum ne biliyor musun? kime aşık olacağımı seçemiyorum. benim için uygun olmayan kadınlara aşık olmaya devam ediyorum. bu kimin suçu biliyor musun? dna'mın mhc denen bir  parçası. mhc, bağışıklık sistemini kodlayan parçadır. mhc, kendimizden farklı bir bağışıklık sistemi olan insanların kokusunu alıp onları sevmemizi sağlar. kadınlar tek bir genin farkının kokusunu alabilir.

iki adam al. bir erkeğin bağışıklık sistemi, diğerine göre seninkinden bir gen farklı olsun. onun kokusunu daha iyi bulacaksın. bunu değiştiremezsin, bilinçaltın bunu yapar. bunun biyolojik nedeni, birisiyle çocuğumuz olduğunda, bağışıklık sistemi bütünleşmiş olan çocuklar, virüslere, bakterilere karşı iki kat daha dayanıklı olacaktır. evrimsel dahi. geçmişte insanlar enfeksiyonlardan sinekler gibi öldüğünde bu oldukça avantajlıydı. belki artık aslan kostümüyle en güzel kokan dna'yı arayacağımız bir ormanda dolaşmıyoruz. ama aslında eşlerimizi seçme konusunda hâlâ birer mağara adamıyız.

feromonlar kokusuz uyarıcı ajanlardır. ve çoğu üst dudağın üstündeki küçük oyukta bulunur. bu yüzden eşleşmeden önce öpüşüyoruz. ve başımızı yana doğru eğiyoruz. feromonları koklamak için. ne kadar romantik! öpüşmek bir gen kontrolüdür, başka hiçbir şey değil. her şey onun ilk öpücüğünde saklı. ilk öpücükle seksin iyi olup olmayacağını önceden anlarsın. ve neyin öpücüğün kendisinden daha iyi olduğunu biliyor musun? önceki üç saniye. olmak üzere olduğunu anladığın zamanki his.

iki kişi birbirlerinin kokusunu severek seks yaptığında kadının hamile kalma şansı üç kat daha yüksektir.

kadınların yumurtlama döneminde nasıl testosteron yüklü maço erkekler aradıkları bilinir. diğer zamanlarda ise akrabalarına benzeyen şefkatli tipleri tercih ederler.

seks zıtlık gerektirir. erkek-kadın, artı-eksi, sert-yumuşak. sürtünme ısı yaratır: seks budur. farklı bağışıklık sistemleri durumunda bu şey daha yüksek bir düzeyde uygundur. mesela sıcakkanlı italyan, sarışın isveçli'yi sever. yabancı olan seksidir, çünkü gen havuzunu genişletir. farklılık ve uyumsuzluk ihtirası yaratan şeydir. en iyi seksi iyi bir kavgadan sonra yaparsın. ihtiras zıtlığa ihtiyaç duyar.

uzun vadeli ilişkiler ve beraberlikler uyum gerektirir. partnerin gerçek bir partner olmalı. biriniz eti seviyor, diğeriniz vejetaryen ise başınız belaya girecek demektir veya biri düzenli, diğeri dağınık ise. bu, "birbirimiz için uygun değiliz." ile biter. bir numaralı ayrılma nedeni.

neden birbirlerine uygun olmayan pek çok insan bir araya geliyor? çünkü harika seks yapıyorlar! işte böyle, bu gezegendeki tüm ilişki sefaletinin sebebi. cinsel çekicilik ile başarılı partnerlik arasında temel bir çelişki var. erkekler ve kadınlar uzun vadede bakarsan uyumsuzdurlar. elbette uzun vadeli ilişkiler kültürel olarak arzu edilir; çünkü onlar sosyal istikrar getirir. fakat biyolojik açıdan bakıldığında bu imkansızdır. tek eşlilik, kültürel olarak programlanmış mutsuzluktur. quod erat demonstrandum. ve gösteri bitti.

ilişkilerde zıtlık ve sürtüşme dolaylı olarak tutku ve muhtemelen büyük seks yaratır. ama bu aşk mıdır? bunun aşkla ne ilgisi var? birçok insanın sorunu, aşk ve tutkuyu karıştırmalarıdır. çok acı çekerlerse bunun derin aşk olması gerektiğini düşünüyorlar. bu çok büyük bir problem; çünkü bu "çılgın aşk" sürekli mücadele demek. bu, filmlerde işe yarar; çünkü kıvılcımlar uçuştuğunda eğlencelidir; ancak gerçek hayatta sadece ağırlaşmaya, sefalete ve acıya neden olur ve en fazla iki yıl sürer.

ancak iyi seks iyi geçinen insanlar arasında da mümkündür. gerçekten aşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır.

çok farklı kadınlara aşık olmanın başka bir nedeni olabilir. biyoloji dışı bir sebep. senden çok farklı olduklarından seni anlamazlar. ve böylece içindekini göremezler. belki de sen kimsenin sana çok yakın olmasını istemiyorsundur. belki de bu tavşancıkları seçmenin asıl nedeni budur. belki de insanların seni gerçekten tanımasını istemiyorsun.

ben daha çok etrafa sis bombası atan tiplerden biriyim. bizim benlerimiz koruyucu bir kapsül içerisinde ve birisinin içine girmesine izin vermek çok fazla güven gerektiriyor. çünkü diğer kişi ayrılırsa o zaman yanında bir parçanı da götürüyor. ve ölüyorsun. en azından bir parçan. tehlikeli bir şey. oldukça tehlikeli; fakat aynı zamanda çok da güzel. sen diğerine yakınlaştığında artık yalnız olmuyorsun. biz yalnız doğduk, yalnız ölürüz; ama sonra şu anlar var: partnerinle birlikte olduğun anlar. onun yanındayken hissettiklerin. sanki evren senin etrafında dönüyormuş gibi hissedersin. ve sen başka hiçbir yerde olmak istemezsin. kesinlikle doğru yerdeymişsin gibi hissedersin. o "evde olma" hissi. eve vardığın hissi. o an, aşık olduğumu anladığım zamandır. gerçekten aşık.

ve yine de evliliklerin yarısı boşanmayla sonuçlanıyor. boşanmanın en yaygın sebebi nedir biliyor musun? cinsel hayal kırıklığı ve sadakatsizlik. bu hiç şaşırtıcı değil. en fazla on yıl sonra arzu biter. ve bir evlilikle ömür boyu birbirinize zincirlenirsiniz. jeanne moreau'nun bu konuda ne dediğini biliyor musun? "uzun ilişkilerde seks, tekrarların prömiyerlere benzemesi sanatıdır." evet, yapay penis ve fantezi teknikleriyle üç yıl daha kazanabilirsin. fakat sonra bundan da bıkarsın.

evlilikte sadakat aslında katolik kilisesi tarafından icat edildi. daha önceki kültürlerde yoktu. ne babillilerde, ne yunanlılarda ne de romalılarda vardı. neden hristiyanlar onu icat etti? filistin'deki aşırı nüfus yüzünden. dini metinlerdeki kuralların çoğunun pratikte bir nedeni vardır. örneğin galyalılarda kondom ya da kürtaj yoktu. bu yüzden bekaret sadakatini icat ettiler ve boşanmayı yasakladılar. insanlar daha az seks yaptı, kadınlar daha az gebe kaldı ve bu o kadar çok işe yaradı ki bunu yeni ahit'e yazdılar. 2 bin yıl önce filistin’de insanlığın yarısı cinsel olarak engellendi; çünkü kondomları yoktu.

birbirine her şeylerini veren, daima birbirlerinin yanında olan iki kişiden daha güzel olan bir şey var mıdır?

seks el sıkışmak değildir. bu cinsel ilişki, bu kutsal bir duygudur. yine de halkın %80'i etrafta düzüşüyor. en azından dürüst olmak daha iyi değil midir? sizi tüm bu dramalardan kurtarır. yatağa bir başkasıyla girebilirsiniz ve hâlâ birbirinizin yanında olabilirsiniz. acıtan seksin kendisi değil yalan ve aldatmadır.

böyle yapan yaşlı bir çift tanıyorum: dolaplarında ahşap bir kase var. ikisi de kullanıyor. ne zaman onlardan biri başkasına gitse evlilik yüzüğünü oraya koyar ve diğeri bunu bilir. onlarca yıldır çok mutlular.

eski romalılar çok iyi bir sisteme sahiptiler. sabit aileleri vardı ve harika seks yapıyorlardı. çünkü dışarıda sevgilileri vardı. adamın da, kadının da. "çocuklarımıza istikrarlı bir yuva vereceğiz ama bunun bizi cinsel olarak öldürmesine izin vermeyeceğiz." diye düşündüler. böylece istedikleri zaman ve kimi isterlerse onunla seviştiler. bence bu oldukça dürüst bir anlaşma. ben herkesin herkesi becermesi gerektiğini söylemiyorum. sadece devlet ve din çekirdek aileleri benimsiyor diye tek eşliliğe tutunmamamız gerektiğini söylüyorum.

bilirsin, her şeyin geçici olduğu düşüncesi sadece üzücü değildir. aynı zamanda rahatlatıcıdır da. bence bir ilişkide anlaman gereken en önemli şey bu. benimlesin, ama benim değilsin. kimse kimsenin sahibi değil. ve sadece, yarın her şeyin bitebileceğini kabul edersem mutlu olabilirim.

21.3.19

ressamın günlüğü

vincent van gogh

çoğu kişinin gözünde neyim, kimim ben -bir hiç ya da aksi suratlı, yadırgı bir adam- toplumda doğru dürüst bir yeri olmayan, hiçbir zaman da bir yer bulamayacak olan, kısacası, alçağın alçağı biri. pekala, diyelim ki bunlar doğru, gene de yapıtlarımla, böylesi yadırgı bir adamın, böylesi bir hiçin yüreğinde neler olduğunu dünyaya göstermek isterdim.

geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana dönük, hep bana bakan gözleri düşündüğümde- başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar; ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: "sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? hak ettiğimiz karşılık nerede? tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir?"

anlıyorsun ya! bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.

yine de devam ediyorum; ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. ve tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.

yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak tanrı'nın haklı gördüğü bir savaşım veriyoruz demektir. bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, birçok kötülükten uzak kalabilmemiz.

kendimi her zaman bir yerlere, bir hedefe doğru yol alan bir yolcu gibi hissediyorum. öyle bir yerin, bir hedefin var olmadığını kendi kendime söylediğimde ise gayet akla yatkın, doğru geliyor bana. böylece hatamı yolun sonunda göreceğim. öyle olsun. o zaman yalnızca sanatların değil, başka her şeyin de düş olduğunu, insanın kişiliğinin hiçliğini anlayacağım. bu kadar çelimsiz ve dayanıksızsak eğer, çok daha iyi bizim için; çünkü o zaman, gelecekteki varlığımızın sınırsız olanaklarına karşı çıkacak bir şey yok demektir.

resim yapmaya yaşamımın oldukça geç bir döneminde başladığım yetmiyormuş gibi, önümde bundan sonra yaşayacak pek uzun yıllar da olmayabilir. böylece, en cahil bir adam gibi yolumu sürdürürken bildiğim tek şey var: birkaç yıl içinde, bir yapıt oluşturabilecek çoklukta işi yapıp bitirmem gerek. serinkanlılıkla ve sükunetle dolu olarak, elimden geldiğince düzenli ve yoğun, olabildiğince özlü ve tutumlu çalışmam, çalışmam gerek. dünyanın beni ilgilendiren tek yanı var: otuz yıl üstünde yaşadığım bu toprağa karşı duyduğum belirli bir borç ve yüklendiğime inandığım bir görev; duyduğum bu şükran borcuna karşılık desen ya da resim olarak birkaç andaç bırakmak istiyorum geride -birtakım sanat akımlarının hoşuna gitmek için değil, gerçek, içten, insancıl duyguları dile getirmek için. işte, yaşamdaki amacım bu.

bir tek konuda seçim yapabilecek durumdayım: iyi ressam olmak ya da kötü ressam olmak. birinci şıkkı seçiyorum. ancak, resmin gereksinmeleri, adamı mahvetmekten çekinmeyen bir metresinkilerden az değil, parasız hiçbir şey yapmanın olanağı olmadığı gibi, hiçbir zaman yeterince para da yok.

böyle işte, ben, kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum.

bir ressamın yaşamında en zor şey ölüm değildir belki de. kendi payıma, bu konuda bir şey bilmediğimi kabul ediyorum. ama yıldızlara baktığımda düşlere dalıyorum, tıpkı bir haritada kentleri ve köyleri gösteren siyah noktalara bakarken düşlere daldığım gibi. neden, diye soruyorum kendime, gökte pırıl pırıl parlayan noktalar da fransa haritasındaki kara noktalar kadar ulaşılabilir olmasın? bizi tarascon ya da rouen'a nasıl bir tren götürüyorsa, yıldızlara da ölüm götürür. bu düşüncede kuşkusuz doğru olan bir şey varsa o da şu: yaşadığımız sürece yıldızlara varamayız, nasıl ki öldükten sonra trene binemeyiz, öyle.

güvenle ve kesinlikle onlardan biri olduğuna inanan kişi, yoluna her zaman sessiz ve sakin devam edebilir, sonucun iyi olacağından hiçbir kuşku duymayarak.

bir adam varmış, günün birinde kiliseye gitmiş, şöyle sormuş: "aşırı hevesim, çabalarım beni aldatmış olabilir mi? yanlış bir yol seçmiş, yapacaklarımı iyi tasarlamamış olabilir miyim? ah, kendimden duyduğum bu kuşkudan kurtulabilsem, sonunda kazanacağıma, başaracağıma değin kesin bir inanca kavuşabilsem!" bir ses karşılık vermiş ona: "kesinlikle bilseydin, ne yapardın o zaman? kesinlikle inanıyormuşçasına davran şimdi, yanılmayacaksın." ve adam kuşkuyla değil de inançla dolu olarak yoluna gitmiş, işinin başına dönmüş. artık kararsızlık, ikirciklik yokmuş içinde.

19.3.19

bir kadının ufku

esther vilar

erkeklerin kadınları etkilemek için yaptıkları önemli değildir. kadının dünyasında erkeğin yeri yoktur. onun dünyasında sadece başka bir kadın önemlidir.

elbette bir erkek dönüp ona baktığında memnun olacaktır. bir de bunu yapan erkek şık giyimliyse ve pahalı bir spor araba kullanıyorsa gerisi can sağlığı. onun bu durumda duyduğu hoşnutluk, senetlerinin değerinin yükseldiğini gören bir hissedarınkiyle kıyaslanabilir. söz konusu erkeğin çekici veya zeki olup olmaması kadın için kesinlikle önemsizdir. hissedar, temettü kuponlarının rengiyle kesinlikle ilgilenmez.

bir şirket, belli bir alanda uzman olan birisini kendine çekmek istediği zaman, olabilecek her yoldan söz konusu kişinin gönlünü okşar. sözleşme imzalandıktan sonra işveren artık rahat bir nefes alabilir. uzman artık o şirkete bağlıdır. kadın da erkek konusunda aynen böyle davranır. onu, sadece onunla hayatın ne kadar güzel olduğunu kanıtlamaya yetecek kadar serbest bırakacaktır. buna inanan erkek, onunla yaptığı sözleşmeden hoşnut olacaktır.

kadınlar birbirleri için ideal hayat arkadaşı olurdu. duyguları ve içgüdüleri aynı ilkel düzeye gerilemiştir. çünkü kaç tane bireyci veya kural dışı kadın vardır? birlikte yaratacakları cenneti ve varoluşlarının ne kadar heyecan verici olacağını hayal etmek zor değil. entelektüel düzey sersemletici ölçüde düşük bile olsa hiç kimse gerçekten kaygılanmayacaktır.

kadınlar kesinlikle zarif cins olarak adlandırılamaz; çünkü sadece fiziksel düzlemde değerlendirilmediği sürece aptal bir insana kesinlikle zarif veya güzel denemez.

kadının en büyük ideali işsiz ve sorumsuz bir yaşam sürmektir. ama böyle bir yaşamı çocuklardan başka kim sürer? yakaran gözleriyle, gamzeleriyle, o bebeklere özgü yağ dokulu sevimli küçük bedeniyle, temiz, kadife gibi teniyle küçük bir çocuk. yani bir erişkinin sevimli bir minyatürü. kadınların özendiği de işte bu çocuktur: kolay kahkahaları, çaresizliği, korunma ihtiyacı. çocuğa bakmak gerekir; çünkü kendine bakamaz.

bu değerli bebek görünüşünü korumak için özel olarak geliştirilen kozmetiklerin ustaca uygulanışının, çaresizliğin, anlamsız gevezeliğin, şaşkınlık ve hayranlık ifade eden "oh!" "ah!" ve "harikulade!" gibi nidaların da yardımıyla ve deli saçması gevezelikle kadınlar, dünyanın, eskisi gibi tatlı, sevimli küçük kızlar olduklarına inanmaya devam etmesini sağlamak için olabildiğince uzun süreyle bu "bebeksi görünüşlerini" korumaya çalışırlar ve erkeğin kendilerine bakmasını sağlamak için de ondaki koruma içgüdüsüne güvenirler.

hangi kadın yirmi beşinden sonra böyle bir bebeksi görünüşü koruyabilir ki? kozmetik sanayinin her türlü hilesine, magazin dergilerindeki düşünmeye ve gülmeye karşı verilen öğütlere -çünkü her ikisi de kırışıklık yaratma eğilimi gösterir- rağmen, sonunda gerçek yaşını göstermesi kaçınılmazdır. o zaman sadece çaresiz, sevimli küçük kızların güzellik timsali yaratıklar olduğuna inanmaya şartlandırılmış olan erkek, yetişkin bir yüzle ne yapabilir ki?

erkek, yumuşak hatları et torbalarıyla şişkinleşen, derisi sarkıp kırışan, çocuksu ses tonu çatlaklaşan ve kahkahası at kişnemesini andıran bir kadınla ne yapsın ki? yüzü artık dikkatsiz saçmalıklarını telafi edemeyecek kadar bozulan, "ooh" ve "aah" nidaları embesilce gelen bu bostan korkuluğu neye benzer ki? mumyalaştırılan bu "çocuk" artık erkeğin erotik fantezilerini kamçılamayacaktır.

tercih şansı tanındığı takdirde erkeğin, "yetişkin-çocuk" karısını daha genç bir modelle değiştireceği rahatlıkla söylenebilir. parası bol olanların ve gösteri dünyasında çalışan erkeklerin eski karılarını atıp genç modellerle yaşamak gibi bir alışkanlığı vardır ve yüklü bir nafaka alan eski eşleri de durumdan şikayetçi olmaz. aslında sıkı bir pazarlık ettikleri için de muhtemelen çok memnundurlar.

17.3.19

katya'nın yazı

trevanian

akademik tipler arasında yararsızlık esastır.

her çocuk kendini anasına babasına ebediyen borçlu sanır ama bu doğru değildir. eğer ortada bir borç varsa, anayla baba borçludur çocuğa. onu bu acılar, savaşlar, nefretler dünyasına getirdikleri için. hem de bir anlık zevk uğruna.

aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

mutluluğumuzu herkesle paylaşırız. yabancılarla bile. önemli olan hüznü ve acıları paylaşmaktır.

ne var ki hayat sırayla giden bir şey değildir. düzenli de değildir. ama sıradan hayatın da hayallere özgü hızlı tempoları reddedişinde her zaman yoğun bir ironi vardır.

ben sık sık yalan söylerim. en kolay şeydir. bazen de yapabileceğimiz hareketlerin içinde en nazik olanıdır.

yetişme tarzını ve sosyal sınıfı en iyi ortaya koyan şey insanların konuşma biçimidir.

olaylara sonradan bakmak, netliği bozan ayrıntıları ortadan kaldırmaya yarıyor.

aşkı oluşturan zerrecikler, bölünüp analizi yapılamayacak kadar küçük şeylerdir. nasıl aşkın tümü, bir anda, bir tek bakış açısından görülemeyecek kadar büyükse, bu da tam tersine. aklın, mantığın ötesinde, kendim de farkında olmaksızın, aşıktım ona.

itiraf ruha iyi gelir. ruhu boşaltır, yeni günahlar için yer hazırlar.

mücadele dolu bir hayat geçirerek güçlenmek herkese nasip olmaz. herkes bir meslek sahibi olacak, bir gelecek bekleyecek kadar özgür değildir.

mantıksız şeyler beni korkutuyor. gaddar ve zalim bir adamın yanındayken, bir delinin yanında ettiğimden daha çok rahat ederim.

biz her şeyi gerçekte oldukları gibi değil, bizim sandığımız gibi düşünürüz. bu yüzden de her şey, bizim onlara verdiğimiz adı alır.

bir yanda jeoloji, bir yanda ortaçağ hastalıkları. pür bilimlerin cazibesine karşı insan kendini kollamalı. bunların pürlüğü, yani saflığı, eski zaman rahibelerininki kadardır. kansız ve ihtirassız. yoo, hayır, siz yine insancıl çalışmalara yönelin. gerçi orada gerçekler daha zor bulunur, kanıtlar daha kolay kırılabilen hassas şeyler olur ama, yine de, ne de olsa, içinde yaşayan insanın soluğu bulunur.

insanın kendini farklı sanmasından daha sıradan, daha olağan bir şey yoktur.

niyetinin iyi olduğundan eminim. sende gerçekten kötü olmak için gerekli olan hayal gücü eksik bir kere.

biliyor musun, atları neden sevmem? durmadan dışkı atmak gibi antisosyal bir huyları var da ondan. atlar soylu hayvandır diye baş ağrıtırlar ama, bu küçük kusurlarını kimse söz konusu etmez. günün birinde kendime bir otomobil alacağım. ama bende bu şans varken, otomobil de tanrı bilir arkasından durmadan demir parçaları döker durur.

ertelenen acı, azalmış acıdır.

edebiyatın yerini fene kaptırmasına her zaman üzülmüşümdür. hayal gücünün yerine araştırmalar geçti. doğru olan şeyin yerini sahiden olan şey kaptı. ne ve ne zaman soruları, nasıl ve daha önemlisi niçin sorularının önemini azalttı.

büyük kötülüklerden bazen büyük iyilikler doğar.

birkaç yıl önce kendi kendime bir söz verdim: yoluma çıkacak cinsel fırsatları asla ziyan etmeyeceğime karar verdim.

acaba neden insana iyi gelen her şey ya sıkıcıdır ya da acı verir? neden bedene kötü gelen her şeyin ruha iyi geldiği varsayılır?

cesaretin nerede bitip duygusuzluğun nerede başladığı belli değildir.

insan serüvenleri önceden planlayamaz. en güzel yeri buluncaya kadar yolumuza devam ederiz, oraya varınca dururuz.

şölen ne kadar çabuk başlarsa o kadar çabuk biter. benim inancıma göre, yapılmaya layık olan her şey, çabucak yapılmaya da layıktır. insanın yaşamında uygulayacak birtakım ilkeleri olmalı.

güzelliğin fazlası zekayı köreltir. şekerin dişleri bozması gibi.

sözlerimiz bir neşe yaratmaya yönelikti ama tüm espriler zayıf ve zorlamaydı. her birimiz bu geziyi diğerleri için zevkli bir hale getirmeye çalışırken, aslında zihinlerimiz gamlı ve hüzünlü şeylerle doluydu. amacımız cömert ve iyi niyetliyken, uygulamamız acınacak kadar zayıf ve beceriksizceydi.

öğüt, vermesi almasından zevkli olan tek şeydir.

sen, az şey bilen insanın tehlikeli görüş açısından bakarak yargıya varıyorsun. yeterince veri yok elinde. bilmiyorsun.

biz ne de olsa nüfuzlu bir aileyiz. adalet belki kördür ama sosyal ağırlıklara karşı da duyarsız değildir. fakirlere sorular sorulur, söylediklerinin kanıtları aranır. zenginlerin ise ifadeleri kayda geçer, yalnızca imla hatası yapılmamasına dikkat edilir.

gençlik insana geçici bir konuktur. yaşlılık ise ölene kadar sizinle beraberdir.

taşra dedikodularının kurbanlarına pek acırım. dedikodu bizim kadınlarımıza günahın tadını çıkarma olanağı verir. kendi işlemeyecekleri, işleyemeyecekleri günahlar. çünkü onları çaresizlikleri, hayal güçlerinin eksikliği ve fırsatsızlık engelliyor. biz de bu eksikliklere namus diyoruz.

erkek milleti asla tam anlamıyla büyümüyor.

yıllar boyunca üzüntüsünü yoğun bir iş programının altına saklamaya çalışmıştı. acıyı bir çalışma perdesinin arkasına saklamaya uğraşmıştı. onca zaman, ifade edemediği acıları içine atmıştı hep.

seven insan sevdiğine karşı çok duyarlıdır. tüm küçük belirti ve imaları okuyabilir.

maddelerine uyulacak bir anlaşma değildir aşk. ya bir bütündür, sizi tümüyle içine alır ya da aşk değildir. başka bir şeydir belki. daha mantıklı, daha sakin bir şey. kendine göre yine güzel bir şey.

tanrı bizi iyi niyetlilerin vereceği zararlardan korusun!

ah, bu ortaçağ insanlarının tanrısı gerçek bir tanrıymış kuşkusuz! ırmaklarda, yağmurlarda varmış o. bizim tanrımız gibi uzakta var olan, yalnızca ebedi mutlulukla ebedi ceza arasında bir tür komisyonculuğa benzer iş yapan bir varlık değilmiş.

hepimiz karşımızdakinin bizi anlamasını isteriz ama ayna gibi içimiz dışımız görünsün istemeyiz.

sevgili çocuğum, kendini her zaman önemsiz saymanı, yerine başkasını bulması kolay biri diye değerlendirmeni istiyorum.

15.3.19

kehanet

albert caraco

bütün ahlaki otoritelerin desteğiyle ölüme gidiyoruz. tüm dinsel otoritelerin onayı ve cezalandırmasıyla evrensel ölüme doğru gidiyoruz, hiçbir şey bunu engelleyemez. geleneklerimiz bizim ölüme yönelmemizi son derece onaylıyorlar, çıkarlarımızla denk olan değerlerimiz de bizi aynı yöne itiyor. bundan daha uyumlu bir onay asla görülmedi.

yeryüzü, kurban edilen insanların sunağı oldu. başı dönen, serseme dönmüş insanlık kendini feda etmek için bu sunağa çıkarken, düzenbazlığı duyuran bir avuç insanı ayakları altında çiğniyorlar. çok geç olduğunun farkındayız artık ve bu dünyadaki her fedakarlığın bir düzenbazlık olduğunu biliyoruz; hem de en dikkate değer düzenbazlık. ama bunu tam yok olacakken öğrendik.

yitik kitle kaosun eseridir, o kaostur ve kaosa geri döner. bu kitlenin ölümüne ağlayacak değiliz; çünkü o gölgeler ordusudur ve kavruk kalmış, gelişememiş gölgelerin ancak ikircikliğin bağrında sahte bir yaşamı olabilir, hepsi bu. dinler bu gölgeler için yapılmıştır. onların iğrençliklerine, aşağı kalmışlıklarına tesellidir dinler; ama onlar bu iğrençliği sürdürmeye devam ediyorlar.

erkekler döllemeye devam edecek, kadınlar doğurmaya ve yitik kitleyi beslemek için her şey kullanılacak, gelecek ipotek altına alınacak.

şu anki insanlığın yalnızca küçücük bir parçası olacak soydaşlarımız, güzelliği bir anıdan başka bir şey olmayan talan edilmiş bir dünyayı miras alacaklar. bunu onarmak yüzyılları bulacak. doğumu sınırlandıracaklar ki toprak dinlensin, sular temizlensin, bu ökümen'i zorla kirletmeye ya da ökümen'in yasalarından tanrılar aramaya niyetlenmeyeceklerdir. bu gerçekliği aşkınlığın yanılsamasına kurban etmeyeceklerdir. yeryüzüne sadık kalacaklar ve gökyüzünü onu onaylamaya mecbur edeceklerdir.

salaklıkları ve delilikleri nedeniyle hak ettikleri felaket alçakların eğitileceği tek okuldur.

dünyayı ahlaksızlık kurtaracak. dinlenme ve gevşeme, her türden fedakarlığın reddi ve militan erdemlerin terk edilmesi, saygın olarak nitelediğimiz her şeyin küçümsenmesi ve uçarılığa rıza göstermek kurtaracak. erkekliğin bizi götürdüğü ve asla geri dönülmeyecek kabustan bizi dişilik kurtaracak; çünkü erkek ölümün eşidir ve ölüm erkeğin yoluna yordamına öncülük eder.

zengin ülkelerin refahı, dünya mutlak bir felakete gömülürken, sonsuza dek sürecek değildir ve dünyayı bu felaketten çekip çıkarmak için çok geç olduğundan, zengin ülkelerin yoksulları yok etmek ya da kendilerinin de yoksul olması dışında bir tercihi olamayacaktır. onlar da kaostan ve ölümden kaçamayacaklardır. tabii eğer en barbar çözümde karar kılmamışlarsa.

tekrar tekrar başlayan bir kavrukluk ve başarısızlık içinde hayatta kalmaktansa telafisi imkansız olan şeyi tercih ederiz biz.

felaketten sonra, şimdiki insanlığın küçücük bir bölümü olacak soydaşlarımız, su kaynaklarını ve ağaçları kutsayacaklar, toprağı gökle evlendirecekler, kurban etme fikrini iğrenç bulacaklar ve aşkınlık fikrini kutsallığa hakaret sayacaklar. vahiyli dinlerin ortadan kaldırdığı her şeyi -kutsal fahişelik ile ritüel birlikteliği, üreme kültü ile sembollerine tapınmayı, kutsal evlilikler ile saturnus şenliklerini- yeniden oluşturacaklardır. insanı, olması gereken şey değil, olmaktan vazgeçtiği şey olarak göreceklerdir. peygamberlik yanılsamalarına yeniden düşmeyeceklerdir. kusurlu bir otomatı kusursuz kılmaktan vazgeçeceklerdir. tinselliğin çoğunluğun nasibi olmadığını ve sözde vahyedilmiş dinlerin yaptığı gibi, aynı öğretiyi herkese iletmenin hata olduğunu kavrayacaklardır.

insanlar toprağa sahip olmak için savaşıyorlardı, yarın suya sahip olmak için birbirlerini gırtlaklayacaklar. havamız kalmadığında, harabelerin ortasında soluk alabilmek için boğazlayacağız birbirimizi.

gelecekte, tek uz görüşlülerin anarşistler ve nihilistler olduğu söylenecektir. yürüyen sağırlar ile militanlık yapan körler arasındaki aklı başında ve duyarlı son insanlar anarşistler ve nihilistlerdir.

anarşistler ve nihilistler her şeyi kökünden süpürmek istiyorlardı ve gelecek onlara hak verecektir. ama düzen var olduğu sürece onları eziyor ve ezecek. yıkıcılıktan bizi koruyan ve koruyacak düzen; ama kaosun ya da ölümün yıkıcılığından değil, kaosa ve ölüme doğru safları sıklaştırarak yürümemizi emrediyor bize; yan yana, görev adımlarıyla ve yakında kana bulayacağımız gecenin içinde.

yüzyılın gayri insaniliği giderek artacaktır ve vaazlar da bu niteliği değiştiremeyecektir. insanlar boş yere tapınaklara koşturuyorlar. ortak ölümün gölgesinde, tapınaklar sonunda müminlerin başına çökecektir.

bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir. ancak ölerek bu kanserden kurtulabiliriz. dinlerimiz yok olsun diye ölüyoruz. felaket, rahipleri cemaatleriyle birlikte yutacaktır. harabelerin ortasında insanlıktan sağ kalacak olanlar, ayakta kalan taşlara saldıracaktır.