2.01.2022

uzun lafın kısası

sigmund freud: anatomi yazgıdır.

adam fawer: nereden geldiğinizi bilmeden, nereye gideceğinizi de bilemezsiniz.

augustinus: sınırlarını bilen bir ruhun sergilediği alçak gönüllülük, öğrenmeye can attığım özgür sanatlara hakim olmaktan daha güzel bir meziyettir.

cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.

philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.

ece temelkuran: ne kadar çok güvenlik görevlisi varsa o kadar güvensiz bir yerde bulunuyorsunuz demektir.

doris lessing: zaman, düşünce yapraklarımızın unutuluşa doğru taşındığı bir ırmaktır.

howard fast: cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.

edmundo paz soldan: herkesin bir fiyatı vardır.

jostein gaarder: cinselliği çok fazla düşündüğünü kendine itiraf etmek istemeyen biri, başkalarının cinsellik takıntısını kınamakta acele eder çoğu kez.

montesquieu: bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.

turgenyev: umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

31.12.2021

ün

schopenhauer

ün ve onur ikiz kardeştirler. ün, ölümlü onurun ölümsüz kardeşidir. ün, ne kadar uzun sürecekse o kadar geç ortaya çıkar; tıpkı seçkin olan her şeyin yavaş yavaş olgunlaşması gibi.

onur, nesnel olarak, başkalarının bizim değerimiz hakkındaki görüşüdür ve öznel olarak, bizim bu görüşten korkmamızdır.

lessing: kimi insanlar ünlüdür; kimileri de ünlü olmayı hak ederler.

en büyük hazzı hayran olunmaktan aldığımız için; ama hayran olanlar ise, her şeyin nedeni kendileri oldukları halde, buna gönülleri razı gelmediğinden; en mutlu kişi, bunu nasıl başarmış olursa olsun, kendine dürüst bir biçimde hayran olabilendir. böylece başkaları onu yanıltamazlar.

helvetius: onura, onur için değil, getirdiği yarar uğruna değer veririz.

bir kimseyi kıskanılmaya değer yapan, yargı gücü bulunmayan kandırılmış büyük kitle tarafından büyük bir adam olarak görülmesi değil, onun büyük adam olmasıdır; sonraki kuşakların onun adını duyması değil, onun yüzyıllar boyunca korumayı ve üzerinde düşünülmeyi hak eden düşünceler üretmesi büyük bir mutluluktur. ayrıca bu özelliği onun elinden alınamaz. bu, kendi içimizde yer alandır; öteki ise, kendi içimizde yer almayandır. buna karşılık, hayranlığın kendisi asıl unsur olsaydı, hayranlık duyulan buna değer olmazdı.

şövalye onuru, kibrin ve deliliğin çocuğudur.

genel olarak erkekler arasında aptallar ve cahiller, kadınlar arasında da çirkinler sevilir ve aranırlar. kesinlikle iyi bir kalbi olma ününe kolaylıkla erişirler; çünkü herkes, onların ilgisine, kendisi ve başkaları önünde bir perde gibi gerek duyar. tam da bu yüzden her türden zihinsel üstünlük son derece yalnızlaştırıcı bir özelliktir: lanetlenir ve nefret edilir ve bunun bahanesi olarak da sahibine her türlü hata yakıştırılır.

thomas hobbes: zihnin tüm neşesi, tüm canlılık, insanın onunla kendini kıyaslayarak yüksek görebileceği bir kimsenin varlığına dayanır.

ünün ve gençliğin bir arada olması, bir ölümlü için çok fazladır. yaşamımız öyle yoksuldur ki, bu yaşamın mülklerinin daha ekonomik dağıtılması gerekir. gençliğin bütünüyle kendi zenginliği vardır ve bununla yetinebilir. ama yaşlılıkta, tüm hazların ve zevklerin, kış mevsimindeki ağaçlar gibi kurumalarından sonra, en ücra köşede, ünün ağacı gerçek bir kış yeşili olarak kök salar; ün yazın büyüyen ama kışın yenilen kış armutlarına benzetilebilir. yaşlılıkta, gençliğinin tüm enerjisini kendisiyle birlikte yaşlanmayan yapıtlara adamış olmaktan daha güzel bir avunma yoktur.

yeni bir çağ

walker percy

aşık olmak diye bir şeyin olup olmadığını merak etmeye başladım; yoksa hayattaki en iyi şeyler sıradan cinsel ilişki ve sıradan içki içme gibi basit, kadim zevkler olabilir miydi? gerçekten de yetişkin, sağlıklı bir adam olmak ve daha önce hiç görmediğin hoş bir kadınla karşılaşmak ve onu oracıkta istemek ve onun da senden hoşlandığını görmek, onu bir barda birkaç kadeh içki içmeye davet etmek, elini onun elbisesinin altına sokmak, uyluklarının derin beyaz etine dokunmak, kulağına "peki, şimdi, tatlım, ne dersin?" diye fısıldamaktan daha hoş ne olabilirdi?

tahammül edilebilir sonlu bir hayat yaşayan, çalışan, yiyen, içen, avlanan, uyuyan, mutsuz sayılmayacak, egosantrik bir adam olmanın, sonra günlerden bir gün yüce, yıldızlı göklerin kendisine açılmış olduğunu ve yüreğinin onunla dolup taştığını keşfetmenin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun? onunla? o. kadın. bir kategori değil, bir cinsiyet değil, iki cinsiyetten biri değil, insan bir dişi yaratık değil, bir sonsuzluk. kadın eşittir sonsuzluk. sonsuzluk, senin için ekmek gibi, su gibi elzem hale gelmiş, yaşam ve yüreğinin kendi müziği, soluduğun hava haline gelmiş bir kadından başka nedir ki? sadece ona yakın olmak bile yaşamak ve ruhunun kendi benliğine sahip olmaktır.

etrafımızda bol miktarda kötülük var diyorsun. hitler, gaz fırınları ve benzerlerine ne mi demeli? ne olmuş onlara? herkesin bildiği ve söylediği gibi, hitler zırdeliydi. ve görünüşe göre başka hiç kimse sorumlu değilmiş. herkes emirleri yerine getiriyormuş. hatta böyle bir emrin olmaması, her şeyin bürokratik bir hata olması bile mümkünmüş. hiroşima'da 120 bin kişinin ölmesi mi? onun kötülüğü neresindeydi? harry truman kötü müydü? pilota ve bombacıya gelince, her bakımdan harika adamlardı, iyi birer baba ve aile erkeği. çağın niteliği, korkunç şeylerin olması ama işin içinde hiçbir "kötülük" bulunmaması. insanlar ya deli ya bedbaht ya da harika; o halde "kötülük" nerede işin içine giriyor?

basitçe, şu: bir kanaat ve bir özgürlük. kanaat: bu çağa katlanmayacağım. özgürlük: kanaatime dayanarak eyleme geçme özgürlüğüm var. ve eyleme geçeceğim de. benden başka hiç kimse hem o kanaate hem de o özgürlüğe sahip değil. birçokları benimle aynı fikirde, o kanaate sahipler ama eyleme geçmiyorlar. bazıları eyleme geçiyor, katlediyor, bombalıyor, yakıyor vesaire ama onlar deli olanlar. deli insanların delice eylemleri. ama ya bir tek, kendine hakim, mantıklı ve onurlu adam eyleme geçerse ve kusursuz bir kendine hakimiyet, mantık ve onurla eyleme geçerse? o zaman yeni bir çağın başlangıcı olur. biz yeni bir düzen başlatacağız.

geçmişten, neler olup bittiğinden emin olmayabilirim -her şey karmakarışık, bunun hakkında düşünmemeyi tercih ederim- ama geleceğin ve yeni düzenin ve hayatımın nasıl olacağını biliyorum. yeni düzen, katoliklik ya da komünizm ya da faşizm ya da liberalizm ya da kapitalizm ya da herhangi başka bir izm üzerine kurulmayacak; sadece yeni soyun değer verdiği ve ihlaline eşlik edecek olan şiddetle kendini gösterecek o katı fazilet üzerine kurulacak. bu çağa katlanmayacağız. onu yıkmak yeterli değil. yeni bir düzen kuracağız. dünyanın durumuna katlanmayacağız.

karanlık türküsü

kızılderili


uyan! orman çiçeği, göklerde gezen kır kuşu
uyan, ahu gözlü güzel, uyan
doyuyorum sen bana bakınca çiğdem içen çiçekler gibi
soluğun, sabah çiçekleri, ayda solan yapraklar gibi kokuyor
aydınlık gecelerde, ay ışığında, güneşe akan ormanlar
nasıl sana koşarsa benim kızıl ırmaklarım da öyle
yanıbaşımda olursan türküler yükseliyor yüreğimden
rüzgarın ruhuyla, çilek mevsiminde, raksa kalkan bir dal gibi
sevgilim, kaşlarını çatarsan yüreğim karanlıklara gömülüyor
bulutların gölgeleriyle kararan ışıltılı bir ırmak
sonra gülümsüyorsun, güneş çıkıyor kara yelin, suyun üstünde
açtığı yarıklara altın tozu saçıyor
ben mi? bak bana! çarpan yüreğimdeki kan
yeryüzü gülümsüyor, gökyüzü gülümsüyor, bulutlar da ama ben
yanımda yoksan, gülümsemenin ne olduğunu unutuyorum
uyan! uyan, sevgilim

ortak kimlik

carl gustav jung

gizli örgütler bireyselliğe giden yolun yarısıdır. birey, bireyselleşmesini sağlayabilmek için ortak bir örgüte bağımlıdır; yani bireyin esas görevinin başkalarından kendi farklılığını ayırmak ve ayakları üstünde durmak olduğunun bilincine varamamıştır. hangisi olursa olsun, örgütlerden birine üye olmak ve "izm"leri vb. desteklemek ortak kimlik anlamına geldiği için, bireyin bu görevine engel olur.

bu tür ortak kimlikler, bir yandan sakatlara değnek, utangaçlara kalkan, tembellere yatak ve sorumsuzlara bakım yeri işlevini görürken; öte yandan da zayıflara, yoksullara ve gemisi batanlara barınak, yetimlere bir ana kucağı ve düş kırıklığına uğramışlara ve bezgin hacılara ümit vaat eden ülkelerdir. yolunu kaybetmişlerin bir sürünün içinde güven bulmalarını sağlarlar; beslenmelerini ve gelişmelerini sağlayan anneleri olurlar.

bu ara dönemi bir tuzak gibi algılamamak gerekir. tam tersine, günümüzde her zamankinden çok, kimliği olmamak tehlikesiyle karşı karşıya kalan bireyin, varlığını temsil etmesinin tek yolu örgütlerdir. ortak yapılanmalar bugün öylesine önem kazanmıştır ki, birçokları, biraz da haklı olarak bunu tek amaç olarak görmeye başladılar. bağımsızlığa doğru atılan adımlar, küstahlık, gurur, hayal dünyasında yaşamak ya da aklı başında olmamak diye düşünülüyor.

durum ne olursa olsun bir insan, yeterli nedenlerle, kendine daha geniş ufuklar açmak yolunda kendi ayaklarının üzerinde ilerlemesi gerektiğini hissedebilir ve yaşamın önüne koyduğu tüm biçimlerde, koşullarda ve tarzlarda aradığını bulamayabilir. böyle durumlarda tek başına yürür. arkadaş olarak kendini seçer ve sırasında, tümü de aynı yönde olmayan değişik düşünceler ve eğilimlerle dolu kendi grubuna hizmet eder. aslında, bazen kendini bile tanıyamaz ve ortak hareket edebilmek için çoğul amaçlarını birleştirmede çok zorlanır. bu aşamada toplumsal biçimlerce dıştan korunsa da, içindeki çoğula karşı savunmasızdır. içindeki kopuklukların, onun vazgeçmesine ve çevresinin kimliğine kaymasına yol açması da olasıdır.

gizli bir örgütün ayrıcalığı olmayan ortaklığından kendisini kurtarmış bir üyesi gibi, yolunda yalnız yürüyen bir bireyin de, birçok nedenle açıklayamayacağı ya da açıklamaması gereken bir gize gereksinimi vardır. böyle bir giz, bireysel amaçlarındaki yalnızlığına karşı onu güçlendirir. birçok birey bu yalnızlığa dayanamaz.

oyunlarını ciddiye alamayan, kendileriyle ve başkalarıyla saklambaç oynama gereksinimini duyan nevrotik insanlar vardır. bu insanların bireysel amaçları, çevrelerinin desteklediği tüm düşüncelerden, inançlardan ve ideallerden oluşan ortak uyumu paylaşmak isteklerine yenik düşer. bu bir kuraldır. üstelik, hiçbir mantıklı sav çevreye karşı üstün çıkamaz. yalnızca, bireyin açıklamaya korktuğu ya da sözlere dökemediği için açıklayamadığı bir giz, delice düşünceler sınıfına girse bile, o bireyin geri çekilmesini önleyen tek etken olabilir.

hem topluluğuna uymaya çalışan hem de kişisel amacını izlemeye çalışan bir insan nevrotik olur. modern yakup'umuz, meleğin kendisinden daha güçlü kuvvetli olduğunu gizlemeye çalışacaktır. meleğin de topalladığını iddia eden olmadığına göre işin doğrusu da budur. şeytanının gösterdiği yolda giden insan, ara aşamanın sınırlarını aşmış olur ve gerçekten "ayak basılmamış ve basılmaması" gerekli bölgeye girer. artık ne yol tarifleri ne de üzerinde onu koruyan bir çatı kalır. daha önceden göremediği bir durumla, örneğin görev çelişkisiyle karşılaştığında, ona yol gösterecek kurallar da yoktur artık.

çoğu zaman bu "hiç kimsenin olmayan topraklar"a gezintiler, çatışma ortaya çıkmadığı sürece sürer ve uzaktan çelişki kokusu alındığında da hızla sona ererler. arkasına bile bakmadan kaçan birini suçlayamam ama zayıflığını ve korkaklığını da onaylayamam. hor görmemin ona bir zararı olmayacağına göre, böyle bir teslimiyeti övgüye değer bulmadığımı söyleyebilirim.

oysa görev çelişkisi içindeki bir insan tüm sorumluluğu üzerine alıp gece gündüz onu yargılayan bir hakimin karşısında uğraşmaya başlarsa, kendisini çok yalnız hissedebilir. kendi kendisinin acımasız denetmeniyse ve sonu gelmeyen içsel hesaplaşmalardan geçiyorsa, yaşamında kimselere açamadığı gerçek bir giz var demektir ve ne bir dünya hakimi ne de bir ruh hekimi, uykusuz geçen gecelerini ona geri veremez. bu tür yargılamalardan zaten bıkmış olmasaydı kendisini çelişki içinde bulmazdı; çünkü bu tür çatışmalar daha yüksek düzeyde bir sorumluluk duygusunu gösterirler. bu duyguya sahip olan bireyin toplumun ortak kararlarını kabul etmemesinin nedeni de budur. böyle bir insanda, mahkeme içsel dünyaya taşınır ve karar kapalı kapılar ardında verilir.

bu aşamaya gelindiğinde, o bireyin ruhu daha da önem kazanır ve yalnızca çok iyi bilinen toplumsal açıdan tanımlanmış bir benlik olmakla kalmaz, kendi içinde ve kendisi için ne değerde olduğunu ölçebilecek bir araca dönüşür. hiçbir şey, içsel zıt kutuplarla yüzleşmek kadar, bilincin gelişmesini sağlayamaz. suçlamalarda o güne dek kuşku duyulmayan noktalar ortaya çıkar, savunma o zamana kadar bilmediği savunmalar keşfetmek zorunda kalır. bu süreçte dış dünyanın belirli bir bölümü içsel dünyaya ulaşır ve bu durum dış dünyanın zayıflamasına ya da ondan kurtulunmasına yol açar. öte yandan, iç dünya ahlaksal kararlara varabilecek bir yargı organı düzeyine ulaşmakla, bir o kadar daha ağırlık kazanmış olur ve geçmişte bütünlüğü olan benlik, yalnızca savcı olma niteliğini yitirip avukat rolünü de üstlenmek zorunda kalınca, karmaşık duygular içinde bocalamaya başlar. belirginliğini yitirip iki ateş arasında kalır ve karşıtın altında, karşıt bir ögenin daha yattığının farkına varır.

hiçbir görev çelişkisi, büyük bir olasılıkla biri bile sonsuza dek tartışılsa da, ölçüp biçilse de çözümlenemez. er ya da geç karar, yani ürün kendiliğinden oluşur. günlük yaşam, bu çelişkiler yüzünden sonsuza dek durdurulamaz. yaşam sürerken, karşıtlar ve çelişkiler, bir anlığına, bir harekete geçme dürtüsüne boyun eğseler de, yenik düşmezler. bireyin kişilik bütünlüğünü sürekli tehdit etmeyi sürdürürler ve çapraşık varlıklarıyla yaşamı bir karmaşaya dönüştürürler.

böyle bir durumda, doğan tehlikeler ve çekilen acılar bir insanın neredeyse evde oturmaya karar vermesine neden olabilir. ev güvenli bir barınak, sıcak bir kozadır ve insanı koruyacağına söz veren yalnızca bu güven duygusudur. annesinden ve babasından ayrılmak zorunda olmayanlar en güven içinde olanlardır. birçok insan da, kendisini bireyselleşme yolunda ilerlerken bulur ve insan doğasının olumlu ve olumsuz yönlerini kısa bir süre içinde öğrenir.

doğanın sözcükleri

özdemir asaf


birbirlerinin kardeşidir doğanın sözcükleri
uyumlu yaşarlar kendi kanlarınca
örneğin bir gül sever baba gibi gülcükleri
boyuna şakalaşır ağustos böceğiyle karınca

pınardan denize kadar damlarken yağmur
şarkısını tüm yaşama dinletir su
kayalarla topraklar omuz omuza durur
çimenlerle, çiçekler ağaçların yavrusu

büyüklü küçüklü, yan yana ailecek
aynı kandan süren bir imparatorluk
-kesin bundan böyle de sürüp gidecek-
toplum sözcüklerinden başlayan zorluk

fringe

acı insana sınırlarını aşan şeyler yaptırır.

delilikten kurtulmak için geçilen yollar çetrefillidir; sadece en şanslıları, esas dünyaya giden yolu aşağı yukarı bulurlar.

bazen insanların şansa ihtiyacı olur.

asıl tanrı bilimdir. tanrı çocuk felcidir, grip aşısıdır, mr cihazlarıdır ve yapay kalplerdir. eğer bir bilim insanıysan inanman gereken bunlardan başkası değildir.

düzenli ev, iyi bir zekanın göstergesidir.

yaşam ve ölüm göreceli terimlerdir. sözün gelişi olarak tanımlanmış, kültürel etmenlerden gelen birer olgudur.

bazı gerçekler yarardan çok zarar getirebilir. pandora'nın bazı kutularının hiç açılmaması en iyisi.

bir insanı dinlediği müzikten tanıyabilirsin.

kuduz virüsü suda yaşayamaz. o yüzden konağın sudan çok korkmasına sebep olur.

genişlemesi gereken bilimdeki gelişmeler, evren bilgimiz eğer dikkatli bir şekilde kontrol edilmezse dünyayı yok edecek. teknolojik kibrimiz bizi felaketin eşiğine değil, tam ortasına götürdü. peki bu yıkım nasıl gözükecek? cevap, genel bir sözcük ama detayları hayal bile edemeyeceğiniz seviyede.

bazen gerçekleri, yalnızca aklını imkansıza açtığında bulabilirsin.

hücremde ayışığı

refik durbaş


sesimi sesinin üstüne koyma
kara gecede, karanlıkta, acılı
yüreğimde yeşerdiyse de alevi ölümün
kan boğmadı daha korkuyu
kırılmadı kin ve öfkenin fidanı

sesini sesimin üstüne koyma
ağzımda prangası tutuklu rüzgar

yanlış arama ölümden başka
kurşuna dizilen resimlerde
acıyla örülmüşse cesetler
ve ağlıyorsa hücremde ayışığı
üzgün değilim, hüzünlü asla

yanlış arama ölümden başka
sırtımda falakası tutuklu rüzgar

yüreğimde mezarlar açma artık
kazıdım hücremin duvarına çünkü
zamanı kucaklayan öfkemi
acıdan üretilen sesimi
gençliği damıtılmış günlerimi

yüreğimde mezarlar açma artık
elinde kırbaçları tutuklu rüzgar

çıplak taş, demir kapı, sessizlik
korkuyu mu bekliyor o nöbetçi
niçin hiç konuşmuyor yıldızlar
şafak söktüyse nerde kar filizleri
uyusam uyansam her yerde bahar

çıplak taş, demir kapı, sessizlik
sesimde zincirleri tutuklu rüzgar

tek değilim artık, çoğaldım ölüme
deli rüzgar, çıplak suyun rahminde
artık ne hücrem, ne yalnızlık
eskisinden düşmanım karanlığa
ama hala yanıyor yüreğimde işkence

tek değilim artık, çoğaldım ölüme
yüzümde kelepçesi tutuklu rüzgar

- söyle kim hak kazandı ölüme

şiir nedir?

hilmi yavuz


şiir dil değildir, söz'dür.
şiirin tarihi dil'den söz'e doğrudur.
şiirin tarihi, kopma'larla belirlenir.
şiirin geleneği, onun tarihi değildir.
şiir dil iken kapalı, söz iken 'açık yapıt'tır.
şiir dil'den arındıkça, anlamdan da arınır.
şiirin gösterilen'i kavram değildir, imge'dir.
bir tanım: şiir, dünyanın zihinsel imgesidir.

kaçış

yorgo seferis


bundan başka bir şey değildi aşkımız
gider, dönerdi gene ve bize
gözleri kapalı, uzak, çok uzak
mermerleşmiş bir gülümseme getirirdi
yitik sabahın otunda
garip bir deniz kabuğu
ruhumuzun inatla açıklamaya çalıştığı

bundan başka bir şey değildi aşkımız
sessizce yoklardı çevremizde ne varsa
açıklamak için ölmek istemeyişimizi
bunca coşkuyla

ve tutunduysak başkalarının bellerine
vargücümüzle sarıldıysak boyunlarına
soluğumuz karıştıysa
bir başkasının soluğuna
ve yumduysak gözlerimizi
bundan başka bir şey değildi
bu derin acıydı yalnız tutunabileceğimiz
kaçışımızda

uzak

julio cortazar


geri kalan hep uzaklıklardır
biçemler, sevecen boşluklar
ve her ileri adımda azalmalar, ezinç
yine de rahat giden her şeyde

geyik

leyla şahin

dağların öte yüzünü yaşamış bir geyik
her coğrafyada büyütür subaşlarını
yeni bir söz seçilecekse yaşama
ince bir damar gibi
yürekte örselenmiş kurşundan
başlanmalı:
dünyanın kabuğu çatlıyor
dağlar birbirine değdi

30.12.2021

pasifik savaşı

stephane audeguy

ikinci dünya savaşı hemen her yerde sona yaklaşmaktadır. ikinci dünya savaşı'nın sonu başka birçok yerle birlikte, pasifik okyanusu'nu kaplayan binlerce adalar topluluğu üzerinde de cereyan etmektedir; haklı olarak pasifik savaşı olarak adlandırılan şeydir bu; savaşların sonu daha da beterdir, insan kendi kendine bunun hiç bitmeyeceğini söyler, insan içinden her geçen gün için barışın ilk günü olabilirdi diye geçirir.

pasifik savaşı galipler için bile çok geç sona erecek olan o hunhar savaşlardan biridir. insan kaybı muazzamdır. bunun nedeni amerikalıların her bir adanın kontrolünü ellerinde tuttuklarından emin olmak istemeleri ve her adanın bir öncekinden farksız bir kabus olmasıdır. gece boyunca havadan ve denizden topçu ateşiyle taranarak üzerinde gedikler açılan ama gene de insanlık dışı bir direnişi inatla sürdürerek, nüfuz edilemez, geçit vermez bir şekilde orada dikilen bir cangılla çevrili bir sahile şafak sökmeden çıkarma yapmak lazımdır; sahili koşarak geçip sürekli hareket halinde ama görünmeyen düşmanın kumların üzerinde mükemmel seçilen karartıların üzerine her seferinde itinayla tek kurşun attığı cangıla varmak lazımdır. sahiller kısa bile olsa, her şey normandiya'daki gibidir; tek fark, bunun her gün yeniden yaşanmasıdır. aslında hiçbir işe yaramayan, normal zamanlarda üzerinde genel olarak ne yaşanan ne yaşanabilen ama strateji gereği çok değerli, hayati mevzilere dönüşen bir alay toprak parçacığı üzerinde, takımadaların tümünde günlük ve korkunç derecede ölümcül, sayısız küçük normandiya çıkarması vardır. birlik ilk ağaç sırasının arkasına sığınmayı başardığında artık orada kimse kalmamıştır: japonlar adanın içlerine doğru çekilmişledir. o zaman kör bombardıman atışlarına yeniden başlanır; sahilde havan topları gümbürderken, denizden gelen top mermileri ıslık çalıp uzaklarda patlamaktadır. abd ilerlemektedir; bu onların temel özellikleridir, ilerlerler, oraya varmayı hep başarırlar. amerikalılar küçük kara böcekler gibi her yere düşerler; almanya'ya da, buraya da; ama abd daima ilerler.

bu dünya tarihinde eşi görülmemiş bir savaş; amerikalılar japonlarla savaşırken, pearl harbour'da bile bu kadar yakından görmemişlerdi birbirlerini. düşününce, komşu olmayan bu ülkelerin çatışmasında delice bir şeyler var, doğal olmayan bir şeyler. ama bu savaşın sonu diğerlerine benzemiyor. mesela, japonlar herhangi bir savaşta, nicelik ve nitelik olarak geri durumda bulunan herhangi bir ordunun yapacağı gibi görünüşte geri çekilmiş. ama japonlar yeniden toparlanma düşüncesiyle, güçlerini yeniden toplayıp bir karşı atağa geçme düşüncesiyle geri çekilmiyor ya da çekilemiyorlar; geri çekilmelerinin nedeni postu kurtarmak da değil. onlar bu mücadelenin sona erebileceği fikrini dahi çoktan bir kenara atmışlar. japonlar baştan beri kaybedeceklerini, kaybettiklerini biliyorlar. bu yüzden olabildiğince uzun süre, biraz daha içerlerde yenilmek için, çok uzaklardan gelen bu besili askerlerden biraz daha fazlasını ölüme çekmek için geri çekiliyorlar. savaştan sonra galiplerin de kendilerini yenik düşmüş, perişan hissetmeleri için kurban sayısının kabarık olmasını istiyorlar.

pasifik'teki japonlar canlarını kurtarma peşinde değiller; vatanlarının yok olacağını düşünüyorlar. bunu görmeye can mı dayanır? madem artık zaferlerini engellemek olanaksız; o zaman düşmanı mağlup ettiklerinden mahrum bırakmak da bir şey. çünkü bütün uygarlıklar içinde abd mağlup ettiklerine ihtiyaç duyan tek uygarlık. amerika'nın bu umutsuz japonlara, sefalet içindeki, acılar çekmiş alman ve italyanlara ihtiyacı var, utanç içindeki fransızlara ve belçikalılara ihtiyacı var; tıpkı onları yedirip içirmek, kendilerini toparlamalarına yardım etmek, onlara borç para vermek, onlara satmak, onlardan almak için, anne ve babasının bunadığını hayal eden sevecen ve kaçık bir oğul gibi onlara ihtiyacı var. aynı anda yaşlı avrupa'da bu bakımdan her şey yolunda gitmektedir; işler düzelmektedir. ve çok yakında işgal kuvvetleri için, japonya'yı oluşturan büyük adalarda her şey yoluna girecektir. ama burada, pasifik savaşı'nda şimdilik dehşetin sonu gelmemekte, ölüm ayak diremektedir. yaralanan japonlar üzerlerine fünyesi çekilmiş, patlamaya hazır bir el bombası yerleştirirler. amerikan askerleri onları aramaya geldiğinde bombalar patlar. amerikan genelkurmayı artık hiçbir düşman cesedine dokunulmaması için talimat verir. savaş alanında çok çabuk çalışılır ve mümkün olduğu kadar uzaklarda bütün yaralıların işi bitirilir. benzer nedenlerle, teslim olan herkesin öldürülmesine de alışılır. hala sivil halkın yaşamakta olduğu tek tük birkaç adada, japon kadınları kendilerini kollarında çocuklarıyla küçük yalıyarların tepesinden atar ve görenin asla unutamayacağı ıslak, boğuk, dayanılmaz bir paçavra yığını halinde ezilirler.

bu sırada abd ordusu, sonunda takımadaların her bir noktasındaki son direnişçilerin etrafını sarmayı her yerde ve daima başarır. bazen ağaçlarla kaplı bir dağın yamacında, bazen haritada yeri olmayan bir vadide. ama son bir engele daha toslarlar: temkinli japonlar sığınaklar yapmışlardır. bunları ele geçirmek çok zordur; çünkü etrafları çepeçevre mayın döşelidir; çünkü bu sığınaklara giden bütün tüneller dirsek yapmıştır ve her dönemecin bedeli ağır olmaktadır. en iyi durumda, savaşan birimin bünyesinde bir alev makinesiyle donanmış bir uzmanın bulunmasıdır. bu uzman ancak güvence altına alınmışsa bir pozisyona yaklaşmasına izin verilmekte ve bu da günlerce sürmektedir. bu uzmanın hayatını tehlikeye atmak söz konusu olamaz. elbette, alev makinesinin kullanılması hiç de karmaşık değildir ve yeni öğrenen dikkatli biri bunu bir saat sonra kullanabilir. ama öldürecekleri insanlara 5 metreden az yaklaşabilecek, onların yüzünü ve dehşetini görmeye dayanabilecek ve gene de bu cehennem ateşini püskürten kola basabilecek olanların sayısı çok azdır. bu tip adamlar kıymetlidir ve pasifik savaşı'nda bütün birimler böyle birini istemişlerdir.

temmuz 1945 sonunda amerikan genelkurmayı bir hesap yapar: pasifik'teki küçük adalarda her gün 1200 amerikan askeri ölmektedir. bu, öngörülenin açık farkla üstündedir. bu, amerikan kamuoyu için tahammülün çok üstündedir. üstelik, avrupa cephesinde barış hemen hemen sağlanmışken. askeri dille söylenirse, yaralı oranı da çok düşündürücüdür. amerikan ordusu bu tipte bir operasyonda hiç bu kadar yüksek bir sayıya ulaşmamıştır. aslında genelkurmayı dehşete düşüren ölüler değil, bu yaralılardır. çünkü yaralılar korkunç derecede rahatsızlık vericidir. bir ölünün defnedilmesi ya da cephe gerisine sevk edilmesi için bir-iki saatliğine iki canlı kişi seferber olur. bir yaralıysa, doğrudan ya da dolaylı olarak 5 askeri seferber eder; üstelik belirsiz bir süre ve sonu belirsiz bir durum için.

1945 temmuz ayı sonunda ilgili bütün amerikan otoriteleri aynı görüşte birleştiler: pasifik savaşı hemen sona ermeliydi.

japonya'dan binlerce kilometre uzaklıkta, new mexico askeri üssü'nde amerikan ordusu hazırdır. manhattan projesi'ne son bir el atar. manhattan projesi dünün işi değildir; yıllardan beridir sadece birleşik devletler'den değil, avrupa'nın her yerinden zamanın en iyi bilim adamlarını bir araya getiren bir projedir: pek çok yahudi fizikçi de vardır bu işte, kendilerine atlantik'in karşı tarafında onları yurtlarından kovan, arkadaşlarını hapse atan, ailelerini öldüren diktatörü zararsız hale getirecek bir araştırma projesine dahil oldukları söylenmiştir. yahudi bilim adamları ve diğerleri hummalı bir şekilde çalışırlar. ordu onlara hitler'in fırlatmak üzere olduğu, belki de nihai silah olacak v1 ve v2 füzelerinden bahsetmeye başladığında çalışmalarını daha da hızlandırırlar. sonuçta o nihai silahı icat eden, iyi tarafta olan onlardır; silah 1944'te operasyona hazırdır; kimse bu kadar şaşırtıcı, bu kadar güçlü bir icat üzerinde bu kadar süratle çalışmamıştır. amerikan genelkurmayı bütün ekibe şükranlarını bildirir ve sscb üzerine fırlatma olanaklarını araştırmaya koyulur. genelkurmay onu almanya'da kullanmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmemiştir. yahudi olanı, olmayanıyla bütün bilim adamları büyük bir hayal kırıklığına uğrar. hala anlamamışlardır.

temmuz 1945'te yeni tipte bir bomba çoktan hazır durumdadır. hatta hedefler bile saptanalı çok uzun zaman olmuştur. karar modern bir demokrasinin gerektirdiği her türlü kurala uygun olarak alınır. başlangıçta, politikacılarla askerlerin bir arada bulunduğu bir danışma komitesi çeşitli şehirler arasından seçim yapar. kyoto, nagasaki ve niigata şehirleri, kokura ve hiroşima şehirleri. kyoto konusunda sivillerden bir uzman tarihi anıtlar nedeniyle itiraz etmiştir; kyoto'dan vazgeçilir. diğer dört şehrin bulunduğu liste hava kuvvetlerine iletilir; nihai seçime lojistik ölçütlere göre, olabildiğince geç karar verilecektir. ilk atom bombasının gerçek bir şehir üzerine atılmasının sonuçlarının değerlendirilmesiyle görevli teknik ekipler hava kuvvetleri genelkurmayı'na son anda özel bir dilekçe sunarlar: tahribatın sonuçlarını en iyi şekilde ölçmeyi istediklerinden, hiçbir klasik bombardımanla zarar görmemiş sağlam şehirlerin hedef alınması arzusunu dile getirmektedirler. bu yüzden, kokura ve niigata, nagasaki ve hiroşima şehirleri, 1945 ağustos ayı başına kadar tepelerinde birkaç ay hiçbir amerikan bombardıman uçağı görünmediği için, kendilerini şanslı sayarlar. değerlendirmeyle görevli teknik ekip aynı fırsatta bir dileğini daha dile getirir: şehirlerin çukur bir bölgede yer almasını istemektedirler; böylece patlamanın yarattığı basınç daha iyi görülebilecek, daha kolay modelize edilip incelenebilecektir. hava kuvvetleri genelkurmayı hiçbir sakınca görmez.

neden 1945'te japonya'ya üst üste 2 bomba atıldı diye kendinize sordunuz mu hiç? neden hiroşima ve sonra nagasaki? neden 6 ağustos'ta bir bomba, 9'unda ikinci bir bomba daha? neden sadece bir tane değil? atom bombasının nasıl atıldığını ilk kez dinleyen çocuklar hariç, kimsenin sormadığı bir soru bu ve çocuklar o soruyu sormakta haklılar. ama onlara cevap verilmiyor; çoğu zaman cehaletten; çünkü bu sorunun cevabını bulmak için gerçekten de uzun süre araştırmak lazım: abd 2 tip atom bombası yapmıştı ve bunların denenmesi için de iki şehir lazımdı.

6 ağustos 1945 günü sabah yediye doğru kokura, niigata ve hiroşima şehirlerinin semalarında bir amerikan keşif uçağı uçmaktadır. uçak ilk iki şehirden görülmez ve duyulmaz; çünkü bulut tavanı son derece alçaktır; yani küçük uçak kimseyi ürkütmez. saat yediyi çeyrek geçe hiroşima üzerinde uçarken hava açıktır, hiçbir esinti yoktur, çoktan uyanmış olan halk onu görür ama fazla endişelenmez: bu bir bombardıman uçağı değildir ki. üstelik, bu hafif uçak üç günde üç defadır gidip gelmektedir; bazı askerlerin korktuğu gibi, arkadan ona eşlik eden bir ağır bombardıman ekibi de olmamıştır hiç. onun hiroşima semalarından geçişini görmek için oldukça erken kalkan sivil halk, doğuda pasifik cephesinde kendileri kadar şanslı olmayan kardeşlerini düşünürler. bu savaşta kaybettikleri herkesi düşünürler. artık devlet radyosunun zafer dolu haberlerine inanmamayı öğrenmişlerdir. küçük uçak bir arı vızıltısı içinde çabucak uzaklaşır; hayat devam etmektedir, güneş sabahki sisi çoktan dağıtmıştır, bütün şehir uyanmaktadır. bu hoş gri-mavi renkteki meteoroloji keşif uçağı üç günden beri bulutsuz bir şehir aramaktadır. şimdi bir tane bulmuştur. gerekli bilgileri derhal kumanda merkezine iletir, sonra mümkün olduğunca süratle üssüne geri döner.

bir saat sonra, hiroşima üzerinde ikinci bir uçak süzülmektedir. bu bir bombardıman uçağıdır. çok yüksekten uçmaktadır; kendisi görülmese de, sesi duyulmaktadır. sivil halk gözlerini yukarı kaldırır ama gökyüzü boştur. askerler hayret içindedir. bu tip uçaklar asla yalnız hareket etmezler. biraz daha fazla endişeye kapılanlar dakikalarca bir bombardıman ya da bir filo uğultusu kollayarak soluklarını tutarlar. ama gelen giden yoktur; radyosu arıza yapan ve muhtemelen küçük uçağın aradığı, yolunu şaşırmış bir pilot olmalıdır bu. sivil savunma alarm verilmemesi kararını alır. ve birden, sanki uçak bir anda yok olmuş gibi, gürültü uzaklaşır. bunun nedeni, bombardıman uçağının kanadı üzerinde şiddetle dönmesi ve yükseklerdeki rüzgarın pervanelerin gürültüsünü denize doğru taşımasıdır. görev tamamlanmıştır: uçak 4 tonluk tek bir bombayı fırlatmıştır. bomba yere inecek biçimde tasarlanmamıştır: neredeyse dimdik çok sayıda paraşütle hızı azaltılmaya çalışılır; çünkü azami etkili olabilmesi için, hedefe 600 metre kala patlamasının uygun olacağı hesaplanmıştır. b52 tipi bombardıman uçağının yükünü boşaltmasının hemen ardından yavaş yavaş şehre doğru inen o küçük parlak noktayı, varsa eğer fark edenler için muhakkak ki tuhaf bir an olmuştur; sanki sonsuza kadar sürüp gidecekmiş gibi uzayan o anlardan biri; eğer yaşamış iseler, bu birkaç erkek ve kadının, insanoğlunun yüzyıllardır görmediği bir durumda bulunduğu biricik bir an olmuştur; amerikan yerlilerinin yarı at, yarı insan muhteşem atlıların üzerlerine doğrulttukları tüfek namlularına bakarken yaşamış olabilecekleri gibi bir an; insanı tanımayı öğrenmemiş av hayvanlarının yaşadığı gibi bir an. bu, demir ve ateş yüzyılında bulutsuz bir göğün sessizliğinde aşağı inmekte olan o parlak nokta hariç, zamanı ve uzamı yutmuşa benzeyen eşsiz bir andır. daha sonra bu an mutlak unutuluş içinde kaybolup gidiyor; çünkü atom bombası tam olarak genelkurmay'ın öngördüğü yükseklikte patlamıştır.

din

marquis de sade: bir mucize sayesinde itibar kazanmak için sadece iki şey gereklidir: bir şarlatan ve birkaç aptal kadın.

mark twain: onunla baş başa giden saflık dışında, hiçbir şey bir mucizeden daha fazla huşu uyandırıcı değildir.

chapman cohen: tanrılar kırılgan varlıklardır; bir bilim esintisi ya da biraz aklıselim onları öldürmek için yeterlidir. 

peter atkins: din, hakikati asla idrak edemeyeceğimizi söyleyip bizi araştırma yapmaktan vazgeçirerek, varoluşa ilişkin en önemli soruları sormamızın önüne geçiyor. din bizim oldukça önemsiz olduğumuzu belirtiyor. bu kadar aptal tasvir edilmemizin ortaya çıkardığı korku sayesinde din, insanın idrak gücünün sınırsızlığını reddediyor. görünmeyen şeylerin gözümüzü korkutmasına yol açıp inancın boşluğunu vurgulayarak ilerlemeye engel oluyor. bilim bizi mantıklı tartışmalara götüren önemli soruların önünü açıyor. en önemlisi, bilim insanın zihinsel yeteneklerinin gücüne saygı duyuyor. bilim insanlığın potansiyeline dinin yapabileceğinden çok daha fazla saygı gösteriyor.

louis aragon: tüm olası cinsel sapkınlıklar arasında, bilimsel olarak sistematikleştirilmeyen tek şey dindir.

benjamin disraeli: bilimin bittiği yerde din başlar.

decca aitkenhead: bilime başvurarak dini savunmaya çabalamak, tıpkı üç artı dördün bir dondurma olduğunu iddia etmeye benziyor.

dinin gücü

raoul vaneigem

dinin gücü, ona hakaret edende bile yaşamasındadır. sapkınları ve sapmaları dosdoğru cehenneme ve odun ateşine götüren şaşmaz çekiç ile hitler'in, stalin'in, mao zedung'un ve diğer pol pot'ların aşkettiği saçma sapan sözlerin oluşturduğu kutsal kitap temcitlerine kitlelerin taptığını görmedik mi?

peki ya dünyayı bir mühendisin, bir geometricinin ve bilgisayarın düşüncesiyle kesip biçen bilimsel dogmalar? ya biyoloji, daha dün, sömürgecilik çağında, beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlarken, bugün de asalak kapitalizmin zombilere ihtiyaç duyduğu çağda klonlamayı keşfetmiyor mu?

sanayi atılımının kapitalist rekabeti azdırdığı yıllarda ortaya çıkan darwinci "yaşam mücadelesi" teorisine ne demeli? ya sömürü ve mübadele ekonomisinin canlıya dayattığı davranış mekanizmalarını evrensel idare sistemine çeviren sibernetik?

eğer dikkat etmezsek insan, kendi yazgısını yaratmaya çağrılı birey olarak değil, kullanım değeri olarak, üreticilik statüsünün rejisörü olarak, stalin'in deyimiyle "en değerli sermaye" olarak, mübadelenin hakkaniyetine, ticaretin imkansız dürüstlüğüne, reklamcı aptallığının eski kinizminin yerini zekice almaya yönelmiş etik ambalajlamaya nihayet teslim edilmiş meta olarak yeniden rağbet görecektir.

insan topluluğu sömürü ekonomisine son vermedikçe, varlığı ve nesneyi satılık değere dönüştüren metaya son vermedikçe tanrıların ortadan kaldırılması aldatmaca olarak kalacaktır.

biz uygunluk ve benzerlik duyumuzu yitirdik. varlıkları ve şeyleri kavrayışımızı sınırlandıran ticaret mantığının soğuk basamaklarında, onları topraktan çıkarıp canlandırmayı yalnızca şairler arzular.

evrensel batıl inanç, dayanağı yok edilmeden yok edilemez; bunu üretmiş olan ve sürdüren ekonominin defterini dürmeden semavi vekilliği görevinden azledemeyiz.

insanı çalışmaya indirgeyen ve dünyayı yeniden yaratırken kendini de yaratma yönündeki gerçek yazgısını elinden alan bir ekonomi sona erdiğinde din de sona erecektir.

yaşamsal güçlerimizin bu canavarca saptırılmasına, hayatın tersine döndüğü ve kendi inkarını sermayeleştirdiği bu devasa dalavereciliğe daha ne kadar hoşgörü gösterebiliriz?

duyum

arthur rimbaud


mavi yaz akşamları, patikalarda dalgın
gideceğim, sürüne sürüne buğdaylara
ayaklarımda ıslaklığı küçük otların
yıkasın, bırakacağım başımı rüzgara

ne bir şey düşünecek, ne bir laf edeceğim
ama sonsuz bir sevgi dolduracak içimi
göçebeler gibi uzaklara gideceğim
mesut, sanki yanımda bir kadın varmış gibi

klon

david b. resnik

13 ekim 1993'te, jerry hall, robert stillman ve üç arkadaşı, american fertility society (amerikan doğurganlık cemiyeti) toplantılarından birinde, dünyada şok etkisi yaratan bir makale sundular. makalede, insan embriyolarını klonladıklarına ilişkin deneyler yer alıyordu. o sıralarda, ileride yol açacakları büyük tartışmalardan habersizdiler. iddiaları, dünya gazetelerinin ilk sayfalarında manşet oldu. time başta olmak üzere pek çok dergiye kapak oldu. gazeteciler ve eleştirmenler, bir bebek çiftliği kurmak, hitler ve einstein ırkları yaratmak ve insan ırkını geliştirmek için çeşitli programlar ve cesur yeni dünya senaryolarıyla ortaya çıktılar.

dünyanın çeşitli yerlerindeki devlet görevlileri, araştırmanın korkunç ve vicdansız bir girişim olduğunu savundular. öte yandan, amerika başkanı clinton insan embriyolarının bilimsel bir amaç doğrultusunda kopyalanması için federal fonların kullanılmasını yasaklayan bir tebliğ yayımladı. halkın korkularını yatıştırmak için, hall ve stillman "gece hattı", "günaydın amerika", "larry king canlı yayını" gibi televizyon şov programlarında boy göstermekten kaçınmadılar. kendilerini bilgilenmeye ve bilgilendirmeye adamış birer bilim adamı gibi lanse ederek söz konusu araştırmanın getirdiği etik sorumluluktan sıyrılmak istediler.

yukarda anlatılan olaya daha yakından bakarsak, bu olayın dünyada büyük bir yankı yaratmasının, hall ile stillman ve meslektaşları tarafından gerçekleştirilen araştırmanın yanlış anlaşılmasından ileri geldiği açıkça görülebilir. hall ve stillman'ın embriyo klonlama işlemi birden fazla spermle döllenmiş yumurtalardan ortaya çıkan ve yaşama şansı olmayan embriyolarla yapılıyordu. birden fazla spermle döllenen yumurta hayatta kalamaz, yani ileride bir bebek veya yetişkine dönüşemez. yaşama şansı olmayan embriyolar, özel bir sıvıya konulmuş ve burada bunlar sekiz hücreli embriyolara bölünmüştü. sekiz hücreli embriyolar önce tek hücreli embriyolara bölünüyor, sonra tekrar bölünmeye başlıyorlardı. sekiz hücreli embriyoların bütün hücreleri genetik olarak aynı olduğundan, bu yöntem embriyo başına sekiz klon ortaya çıkmasına yol açıyordu.

bu araştırma şüphesiz önemli; ancak halkın ürettiği korkunç senaryolar bilimkurgu dünyasına terk edildi. öncelikle, embriyolar yaşayabilecek türden değildir; yani bu yöntemle, embriyolar bir gün yetişkin bir bireyin ortaya çıkmasına neden olamaz. yöntem, yetişkin bir insan üretebilecek şekilde geliştirilme kapasitesine sahip olsa da, bu haliyle buna olanak tanımıyor. ikincisi, insan tasarımında kullanılabilecek embriyoları üretmek genetik olarak mümkün değil. şu anda böyle embriyolar üretme girişimimiz, ancak yaşama şansı olmayan embriyoların ve özürlü çocukların ortaya çıkmasına neden olur. özel nitelikleri olan insanlar yaratmayı başarabilecek insan genetiği ve embriyoloji konusunda çok şey bilmiyoruz. son olarak şunu söylemek istiyorum: bu yöntemle üretilen klonlar yetişkinlerin hücrelerinden kopyalanmadı. yani bu araştırma, the boys from brazil veya jurassic park gibi filmlerde yer alan klonlama şekillerine hiç benzemiyordu.

klonlama deneylerine halkın tepkisi çoğu zaman negatif olsa da, araştırmacılar american fertility society toplantılarında övgü aldılar; hall ve stillman tarafından sunulan makale genel program ödülü aldı. üreme ile ilgili araştırmalar yürüten bilim adamları gebe kalmakta güçlük çeken çiftler için bu çalışmanın potansiyel önemine işaret ettiler. eğer bir çiftin üreyebilen yumurtaları sadece birkaç taneyse ve bu yumurtalar çok sayıda yumurta üretebilecek şekilde klonlanabiliyorlarsa, kadının gebe kalma olasılığı artar.

çekmece

sunay akın


büyüklerle ben yapamıyorum
çocuklar da almıyor beni oyunlarına
devlet dairesinde
yangından kurtarılmayacak
sıkışmış bir çekmece gibiyim
açılamıyorum sana

kardeşiyle sokaklarda hep
bir örnek giydirilen sen
nasıl sevmezsin eşitliği
yürürken düşen çoraplarını
aynı hizaya getirmek için
annen değil miydi önünde diz çöken

öpüşme sahnesinin tam ortasında
içeri girdiğin yazlık sinemanın
yer göstericisiyim
yürüyorsun fenerimin ışığında
yer: kız kulesi
ve sonu ayrılıkla bitecek
hüzünlü bir aşk filmini oynuyor
beyaz duvarında

bir kez olsun çıkmazken ağzından
seni sevdiğimi
her gün söylememi yadırgama
bil ki bu şehirde
iskelenin verilmesini
beklemeden atlarım vapurlara

son karesi gibi red kit'in
batan güneşe doğru
sürerken atımı
gitme kal demeni bekliyorum
ama yalnızca
rüzgar çekiştiriyor atkımı

hakikat

pascal

hiçbir şüpheciliğin mağlup edemeyeceği biçimde, bir hakikat fikrine sahibiz.

heves ve güç, bütün eylemlerimizin kaynağıdır. heveslerimiz iradi olanlara, güç ise gayriiradi olanlara sebep olur.

elsiz, ayaksız, kafasız bir adamı pekala düşünebiliyorum; çünkü bize kafanın ayaklardan daha elzem olduğunu öğreten tek şey tecrübedir. fakat düşüncesiz bir insan düşünemiyorum. öyle bir şey ya taş ya da hayvan olurdu.

akıl bizi herhangi bir efendiden çok daha buyurgan biçimde idare eder; efendiye itaat etmezsek sadece mutsuz oluruz; ama akla itaat etmezsek aptal oluruz.

hiçbir dogmatizmin üstesinden gelemeyeceği şekilde ispattan aciziz.

pek az kişi tevazudan alçak gönüllülükle bahseder; pek az insan namustan namuslu biçimde, şüphecilikten şüphe ederek bahseder. insanda her şeye yalan, aldatma, çelişki. kendimizden saklanıyor, farklı kılıklara sokuyoruz kendimizi.

ne kadar yüksekten düşersek o kadar sefil oluruz.

kim olduğumuzu sorgulamadan yaşamak olağanüstü bir körlükse, tanrı'ya inanarak kötü bir hayat sürmek de feci bir körlüktür.

aşkın radyoaktivitesi

edip cansever


aşkı duydum mu bir başıma kalıyorum
kasıklarımı ovuyorum bir güzel
en küçükleri var ya ayak parmaklarımın
ilk peşin onları görüyorum

bir çelik mavisi damar tam da çenemin üstünde
çoğu zaman gün ışığında seçtiğim
tıp tıp atıyor yüzümün kenarcığında
saçlarım kapkalın geliyor elime

gündüzün; ama tam gündüzün oluyor bu iş
kirlerim, pis kokularım belliyken iyice
soluyup dururken, bir şeyler geçirirken aklımdan
uzanıp kalıyorum ta pencerenin dibinde

yukarıyı düşünüyorum, bir aşağı katta oluşumdan
dört duvar, bir buz dolabı, naylona benzer bir gök
bütün o zehir gibiliği soğumuş şeylerin
anlıyorum bir aşk akımıdır dolanıyor üstümde

durmadan aşklanıyorum ama hep böyle
karanfiller gibi taze omzum, dizlerim, ayaklarım
toplanıp gidiyor derken o deli fişek şey
gün gibi parlıyor tırnaklarım

mozart

philip k. dick

mozart, sihirli flüt'ü yazdıktan kısa bir süre sonra, daha otuz yaşlarındayken bir böbrek hastalığından ölmüş ve bilinmeyen bir mezara gömülmüştü.

mozart acaba geleceğin olmadığının ve dünyadaki sayılı günlerini doldurduğunun farkında mıydı? 

belki benim de zamanım doldu, diye düşündü.

bu prova, bu opera sona erecek, şarkıcılar ölecek ve eninde sonunda müziğin kendisi yok edilecek. mozart adı unutulacak, toz kazanacak. bu gezegende olmasa bile başka bir gezegende.

öğretmen

fatma aliye

bir sanatkârı güzel görmek isterseniz onu sanatı başında görünüz. bir ressamın en güzel resmine sahip olmak isterseniz şövalesi önünde, fırçası elinde olduğu ve işine daldığı anda bir fotoğrafını çekiniz. hiç de dikkati çekmeyen bir piyanist, piyanosunun başına geçtiği ve artık zihni parmaklarının meydana getirdiği havayla uğraştığı, gözleri belirlemesi güç bir noktaya dalgın baktığı zaman öyle bir letafet ve öyle bir güzellik alır ki o kadın sanki başka biriymiş gibi gelir. sanki müzik perisi orada güzelliği keşfe çıkmış zannedilir.

sanatını sevmeyen kişi sanatkâr olamayacağı gibi, öğrencilerini sevmeyen öğretmen de iyi bir öğretmen olamaz.

okyanus

erol çankaya


puşkin, hallac-ı mansur, ameriko vespuçi
ne diyorduk, mutluluk biraz da cesaret ister
balığa çıksan sandalsız dönmeyi göze alacaksın
elmas yontmaya kalksan taşın dağılması da var
çünkü mutluluk biraz da cesaret ister
nice keşşaf saklıyor okyanuslar bağrında