15.8.18

yüreğin katılaşmasının öyküsü

erich fromm

sekiz yaşında beyaz derili çocuğun bir arkadaşı vardır: kara derili hizmetçinin oğlu. beyaz çocuğun annesi oğlunun küçük zenciyle oynamasını istemez; ona arkadaşıyla görüşmemesini söyler. çocuk direnir. annesi söylediğini yaparsa onu sirke götüreceğine söz verir. çocuk boyun eğer. istediğinden caymak ve rüşveti kabul etmek çocukta bir şeylere yol açmıştır. utanır, kişilik bütünlüğü zedelenmiştir, kendine güvenini yitirmiştir. ama henüz onarılamayacak bir durum yoktur.

on yıl sonra bir kızı sever. şöyle bir tutuluverme değildir bu; ikisi de birbirlerine karşı derin, insanca bir bağlılık duymaktadırlar. ama kızın ailesi oğlanınkine göre daha aşağı sınıftandır. oğlanın anne-babası nişanlanmalarını istemez; oğlanı kandırmaya çalışırlar. oğlan ayak direyince nişanı dönüşüne ertelemek koşuluyla altı aylığına onu avrupa'ya göndermeyi önerirler. delikanlı öneriyi kabul eder.

bilinçüstünde bu yolculuğun kendisine çok iyi geleceğine -ve elbette dönüşünde sevgilisine karşı duygularında hiçbir değişiklik olmayacağına- inanmaktadır. ama öyle olmaz. pek çok kızla tanışır, çok beğenilir, benlik duygusunu doyurur; sonunda sevgisi ve evlenme kararı zayıfladıkça zayıflar. dönüşünden önce kıza nişanı bozduğunu bildiren bir mektup yazar.

delikanlının kararı ne zaman verilmiştir? onun sandığı gibi son mektubu yazdığı gün değil, anne-babasının avrupa'ya gönderme önerilerini kabul ettiği gün. bilinçüstünde olmasa da bu rüşveti kabul etmekle kendisini sattığını sezmiştir -ve karşılık olarak söz verdiği şeyi yerine getirmesi, kızdan ayrılması gerekmiştir. ayrılmasının nedeni avrupa'da yaptıkları değildir; sözünü tutmak için içinden geçtiği mekanizmadır. burada da gene sözünden caymıştır; sonunda bu, kendinden nefret etmesine (yeni fetihlerin vb. getirdiği doyumun ardına gizlenmiş de olsa) iç sağlamlığını, kendine güvenini yitirmesine yol açmıştır.

bu delikanlının yaşamını ayrıntılarıyla izlemeye gerek var mıdır artık? fizik okuyacağına babasının işini sürdürecektir; karşılığında ödüllendirilecektir; anne-babasının zengin dostlarının kızıyla evlenecektir; başarılı bir işadamı ve siyasal bir önder olacaktır; kamuoyuna karşı direnmekten korktuğu için vicdanının sesine kulak vermeyerek öldürücü kararlar alacaktır. yüreğin katılaşmasının öyküsüdür onun öyküsü. bir ahlaksal yenilgi onu ikinci bir ahlaksal yenilgiye götürür; sonunda dönüşü olmayan bir noktaya sürüklenir.

sekiz yaşındayken direnip rüşveti almayabilirdi; özgürdü henüz. o zaman belki onun çıkmazını duyan, bilen bir dostu, büyükbabası ya da bir öğretmeni yardım edebilirdi kendisine. on sekiz yaşında özgürlüğü biraz daha azalmıştır; daha sonraki yaşamı özgürlüğünün gittikçe azaldığı bir süreçtir artık; sonunda öyle bir noktaya gelir ki yaşam oyununu bütünüyle yitirir.

pek çok insan hitler'in ya da stalin'in adamları ölçüsünde vicdansız ve katı yürekli olsalar bile iyi insan olma şansıyla başlamışlardır yaşamlarına. bu insanların yaşamlarını çok ayrıntılı bir biçimde çözümlersek belki bir anda yüreklerinin ne ölçüde katılaşmış olduğunu, insan olma şanslarını son olarak ne zaman yitirdiklerini öğrenebiliriz. bunun tersi de doğrudur: ilk başarı ondan sonrakini kolaylaştırır, sonunda doğruyu seçmek hiçbir çaba gerektirmez artık.

bu insanların yaşama sanatında başarısızlığa uğramalarının nedeni, yaradılıştan kötü ya da istenç gücünden yoksun olmaları yüzünden daha iyi bir yaşam sürememeleri değildir; başarısızlıkları yolun ikiye ayrıldığı noktada durdukları, bir karar vermelerinin gerektiği zaman uyanıp gözlerini açmamalarından doğar. yaşamın kendilerine bir soru getirdiğinin, yanıt verme seçeneklerinin henüz ellerinde olduğunun farkında değillerdir. yanlış yolda attıkları her adımla, yanlış yolda olduklarını kabul etmeleri gittikçe güçleşir; bu da çoğu zaman o ilk yanlışlık noktasına dönmeleri gerektiğini, boşu boşuna zaman ve enerji harcamış olduklarını kabul edememelerinden doğar.

14.8.18

bilim yolunda

richard dawkins: yetişkin bir inek, ahlak açısından, her türlü makul ölçüte göre, doğmamış bir bebekten daha çok sevgi ve yakınlığımızı hak eder. öte yandan, kürtaj doktoruna "cani!" diye haykıran yaşam yanlısı kişi, evine gidip bifteğini afiyetle yer. dr. doolittle ile büyümüş olan bir çocuğun gözünden bu çifte standart kaçmaz. kutsal kitap ile büyütülmüş bir çocuksa elbette bunu göremez.

alison gopnik: bilimde çocuklar gerçekten de bir kadın için en büyük engeldir. bilim kurumları kadınların hem çocuk yetiştirip hem bilim hayatını sürdürmelerini çok güçleştirmektedir. şimdi düşünüyorum da ben ya psikolojiye yatkın bir felsefeci ya da felsefeye yatkın bir psikolog olmaya yazgılıydım. ama koşullar birazcık farklı olsaydı, pekala ya küskün bir kreş öğretmeni ya da bir üniversite hocasının karısı olabilirdim.

lee smolin: einstein'ın bana çekici gelen düşüncelerinden biri, bir bilim adamı olarak insanın gündelik hayatın belirsizliği ve acılarını aşabileceği idi. doğanın yasalarını kavrayarak, insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel bir yönüyle bağ kurabilirdiniz.

jaron lanier: doğal ya da somut dünyayı kucaklarken daha eşitlikçi oluruz; çünkü inancımız hiç kimseyi dışlamamızı gerektirmez. ama bunu yaparken, bize birer birey olarak değer kazandıran ve hayatlarımıza çeşni ve anlam katan öznel dünya deneyimimizi önemsizleştiririz. öznelliği öne çıkardığımız zamansa karşıt inanç topluluklarına bölünme tehlikesiyle karşılaşırız. geriye baktığımda, bu ikilemin çocukluğumda boğuştuğum yalnızlığı nasıl artırmış olduğunu görebiliyorum. çocukluğum devam ediyor.

12.8.18

usta ile margarita

mihail bulgakov

bazen iyilik, insanın hiç beklemediği bir anda, büyük bir sinsilikle, en ufak deliklerden süzülmeyi becerir.

alexander herzen: kahrolsun eğretilemeler, üstü kapalı sözler. özgür insanlarız, köle değil; gerçeği masal kılığına sokmaya ihtiyacımız yok!

"kadınlardan çekinilmesi gereken tek bir durum var, aptal olmaları. yazar, aptal bir kadına düşmüşse hapı yuttu demektir."

müteahhitler nadir rastlanan bir haydut çeşididir.

nikolay zabolotsky: hep böyledir zaten. doğa her canlı varlığı, özellikle de insanı koruyacak bir yol bulur her zaman; üstelik insanın bazen ona efendilik taslamasına karşın. kişiliğimiz beş yaşında oluşur, bundan eminim. sonradan, kişiliğin üstüne zırh gelir. savunacak bir şey olsun yeter. hemen uyum yeteneği ve korunma içgüdüsü ortaya çıkar; herkes için aynı olmaz belki ama bizim için kaçınılmaz bir şey bu.

içinde sürpriz barındırmayan, kendi kabuğunda yaşayan bir insanın, ilginç bir tarafı olmaz.

sergey yermolinski: insanın güvenini yitirip tepetaklak yuvarlanmasının kolay olduğu kriz günlerinde, kendini üzüntünün kollarına bırakıp bir kurban olarak görmesinden, her şeyden büyük bir acıyla söz etmesinden daha kötüsü yoktur.

akıllı kişilerin akıllılığı, en karışık işleri çözebilmelerinden gelir. hem de en basit yoldan.

doğrusunu isterseniz, şaraptan, kumardan, güzel kadınların dostluğundan ve yemek sonrası konuşmalarından kaçan bir erkekte sağlıklı olmayan bir şey vardır. böyle adamlar ya ağır hastadır ya da çevrelerindekilerden gizlice nefret ederler. tabii, birtakım istisnalar da çıkabilir.

bazı şeyler vardır ki onlara karşı ne toplumu bölen duvarlar, hatta ne de ülkeleri ayıran sınırlar para eder.

oda hizmetçileri, her zaman her şeyi bilirler. onların kör olduğunu düşünmek büyük bir hatadır.

gogol: bu dünyada olup bitenler bazen ne kadar da saçma oluyor. insan şunu, bunu, bir başka olayı kabul edebilir elbette. hatta en akla gelmeyeni bile. hem sonra saçmalığın bulunmadığı bir yer var mı? ne denirse densin bu tür olaylarla karşılaşılabilir. seyrek de olsa karşılaşılabilir.

evli olmadığım için de mutluyum. ah efendimiz, bekarlığın özgürlüğü bu dayanılmaz yüke tercih edilir mi hiç?

kedilerin sinsi bir görünüşü varsa ne yapalım? bu onların yaradılıştan kötü olmalarından değil, her zaman kendilerinden güçlü bir varlığın -köpek ya da insan- onlara kötülük edeceği ya da bir yerlerini sakatlayacağı korkusundan ileri gelir. her ikisini de yapmak kolay iştir, ama bu kimseye bir şey kazandırmaz, bakın söylüyorum, hiç, hiçbir şey kazandırmaz!

hiçbir şeyi unutmamalı insan, önemsiz olanları bile.

hemingway, "yaratıcının yaratmaktan başka kaygısı olmamalı." der.

ey tanrılar, tanrılar! toprak, akşamları nasıl da kasvetlidir! bataklıkların üstünde uçuşan sisler ne de çok sırla doludur! bu sislerin arasında gezinen, ölmeden önce çok acı çeken, çok ağır bir yük taşıyarak bu toprağın üzerinde uçan kişi bilir bunu! bu yorgunluğun ne olduğunu bilen bilir. ve en ufak bir pişmanlık duymaksızın bu toprağın sislerinden, ırmaklarından, göllerinden kopar, yüreği tüy gibi, kendini ölümün elleri arasına bırakır. ölümün, yalnız ölümün huzur vereceğini bilir.

9.8.18

türkler

dostoyevski

günümüzde neredeyse bütün avrupa az ya da çok türk'e sevdalanmıştır. önceleri avrupa, türklerde büyük ulusal güçler aramaya çalışmıştı; ama aynı zamanda da avrupa devletlerinin hemen hemen hepsi sırf rusya'ya duyduğu nefretten böyle davrandığını içinden geçirmiyor değildi. gerçekte, türkiye'de doğru ve sağlıklı ulusal bir organizmanın bulunmadığını, dahası bu organizmanın kesinlikle kalmadığını, çözüldüğünü, zehirlendiğini ve çürümeye yüz tuttuğunu, türklerin düzgün bir devlet olamayacağını, zira asyalı bir sürü olduğunu anlamamaları mümkün değildi.

geçenlerde bizim bir iki gazetede, barbarlıkları ve işkenceleriyle maruf türklere aynı biçimde karşılık vermenin bu vahşeti azaltmada işe yarayıp yaramayacağı üzerine bir görüş yer almıştı. tutsakları ve yaralıları burunlarını, çeşitli organlarını kesmek gibi akla hayale gelmedik işkencelerden sonra öldürüyorlar. kundaktaki bebekleri öldürmede adeta uzmanlaşmışlar, eğlence olsun diye, yoldaşları başıbozukların delice kahkahaları arasında bebeği iki bacağından kavrayıp bir anda gövdesini ikiye ayırıyorlar.

bulgaristan'daki vahşetten sonra moskova'ya getirilen anasız babasız çocukların yerleştirildiği bir yuvada on yaşlarında hasta bir kız çocuk var, gözleri önünde türklerin babasını diri diri yüzmelerine tanık olmuş. bu dehşeti unutabilir mi?

bu barınakta hasta bir bulgar kız daha var, o da on yaşlarında. korkunç olaylar yaşamış zavallı. iki üç yaşındaki erkek kardeşini, küçücük yavruyu türkler almış, önce gözlerini oymuşlar, sonra da kazığa geçirmişler. yavrucuk ölene kadar uzun süre inlemiş. bütün olay kızın gözleri önünde olmuş. bu kız yaşamı boyunca bu yaşadığı dehşeti unutabilir mi?

bu yalancının piri, bu basit millet, gerçekleştirdiği canavarlığı kabul etmiyor. sultanın nazırları tutsak öldürmenin mümkün olmadığına, zira "kuran'ın bunu yasakladığına" dünyayı inandırmaya çalışıyorlar. bu alçak ülkeye karşı insanca davranmak mümkün değildir; ama insanca davranıyoruz işte. ancak bebeklerin gözlerinin oyulmasına asla izin verilemez. bu canavarlığa kökünden son vermek için zalimlerin elinden silahları almak, zulme uğrayanları bir an önce kurtarmak gerekiyor.

astroloji

carl sagan

astrolojinin iddiasına göre, doğduğunuz zaman gezegenlerin içinde bulundukları yıldız kümesi, geleceğinizi yakından etkiler.

gezegenlerin devinimlerinin kralların, kraliyet ailelerinin, imparatorlukların alınyazılarını belirlediği yolundaki düşünce birkaç bin yıl önce gelişmişti. astrologlar, gezegenlerin devinimlerini inceleyerek, diyelim, venüs gezegeni son olarak oğlak burcundayken neler olduğunu gözden geçirip bu kez de aynı şeylerin olabileceğini düşünmüşlerdir. bu oldukça nazik ve riskli bir işti. astrologlar devlet tarafından bu işle görevlendirilirlerdi ve yalnızca devlet hesabına çalışırlardı. birçok ülkede göklerde saklı gizleri açığa vurmak yalnızca astroloğa verilmiş bir görevdi. başka biri gökleri okumaya kalkışırsa ölüm cezasına çarptırılırdı.

bir rejimin düşeceği tahminini yürütmek, o rejimi devirmek için fena bir yol sayılmaz. yanlış tahminlerde bulunan çin sarayının astrologları idam edilirlerdi.

astroloji, sonunda gözlemler, matematik ve olaylar muhasebesiyle karılmış karmaşık düşüncelerin, dindarlık kisvesi altında entrikaların çevrilmesine yol açan garip bir bilgi birikimine dönüştü.

kişilerin kaderine ilişkin astroloji bugün de geçerlidir: aynı kentte aynı gün yayınlanan iki gazetenin yıldız falı sütunlarını göz önüne getiriniz. örneğin, 21 eylül 1979 tarihli new york post ve new york daily news gazetelerini ele alalım. diyelim ki, terazi burcunda, yani 23 eylül-22 ekim arasında doğmuşsunuz. post gazetesi falcısına göre, "bir uzlaşma sayesinde gerginliğiniz giderilecek"tir. evet, bu yararlı bir öneri ama çoklukla belirsiz. daily news falcısına göreyse, "kendinizi biraz daha zora koşmalısınız." bu da belirsiz ama değişik bir uyarı. bu söylenenler birer "tahmin" değil, birer "öneri"dir. size ne yapmanız gerektiğini söylüyor, başınıza neler geleceğini değil. kasten öyle yazıyorlar, herkese uysun diye. aralarında karşılaştırılınca tutarsızlıklar da belirgin. yıldız falı neden acaba spor rekorları ya da borsadaki hisse senedi fiyatları gibi sorumsuzca veriliyor?

astroloji ikizlerin yaşamından sınanabilir. öyle durumlar var ki, ikizlerden biri henüz küçükken bir trafik kazasında ya da yıldırım çarpmasından öldüğü halde, öteki ikiz yaşamını son demlerine dek sürdürebiliyor. ikizlerin aynı yerde ve hemen hemen aynı zamanda doğdukları biliniyor. onların doğumu aynı gezegenin belirli bir yerde oluşuna rastlar. eğer astroloji ya da yıldız falı geçerli bir şey olsa, bu ikizlerin bu denli değişik bir alınyazısına sahip olmaları nasıl açıklanabilir?

astrologların titiz bir testten geçirilmesi sonucu, yalnızca doğum yeri ve tarihini bildikleri kişilerin karakterleri ve gelecekleri hakkında doğru tahminlerde bulunamadıkları görülmüştür.

astronomi bir bilimdir. evreni olduğu gibi inceler. astroloji ise sözümona bilimdir, kanıt yokluğu karşısında öteki gezegenlerin bizlerin günlük hayatım etkilediği savında olan bir sözde bilim.

5.8.18

ulusların düşüşü

daron acemoğlu / james a. robinson

insanların piyasalar aracılığıyla kendi kararlarını vermelerine olanak tanımak bir toplum için kaynaklarını verimli bir biçimde kullanmanın en iyi yoludur. bunun yerine, tüm bu kaynakları devlet ya da dar bir elit kontrol ederse ne doğru teşvikler sağlanır ne de insanların beceri ve yetenekleri etkili bir biçimde tahsis edilir.

kurumlar gerçek hayatta davranış ve güdüleri etkilediklerinden ülkelerin başarı ya da başarısızlıklarını biçimlendirirler. bireysel yetenek toplumun her aşamasında önem taşır fakat pozitif bir kuvvete dönüştürülmesi için o bile kurumsal bir çerçeveye ihtiyaç duyar.

çoğulculuk ve kapsayıcı ekonomik kurumlar arasında yakın bir ilişki olduğu açıktır. fakat anlaşılması gereken asıl önemli nokta, güney kore ve birleşik devletler'in kapsayıcı ekonomik kurumlara sahip olmalarının nedeni yalnızca çoğulcu siyasal kurumlarının olması değildir; aynı zamanda yeterince merkezileşmiş ve güçlü devletlerinin olmasıdır.

dünya eşitsizliğini anlamak için öncelikle bazı toplumların neden çok yetersiz ve toplumsal açıdan sakıncalı biçimlerde örgütlendiklerini anlamamız gerekir. çoğu iktisatçı ve siyasetçi "meseleyi doğru anlamaya" odaklanır. oysa asıl odaklanılması gereken, yoksul ülkelerin neden "meseleyi yanlış anladıklarına" açıklama getirmektir. konuyu yanlış anlamak genellikle ne cehaletle ne de kültürle ilgilidir. bu ülkeler iktidardakiler yoksulluğa yol açacak seçimler yaptıkları için yoksuldur. meseleyi hata ya da cehalet yüzünden değil kasten yanlış anlarlar.

ekonomik büyüme ve teknolojik değişim, beraberinde büyük iktisatçı joseph schumpeter'in deyişiyle "yaratıcı yıkım" getirir. eskiyi yeniyle değiştirirler. yeni sektörler kaynakları eskilerden kendilerine doğru çeker. yeni şirketler işi eskilerinin elinden alır. yeni teknolojiler mevcut becerileri ve makineleri işe yaramaz hale getirir. ekonomik büyüme süreci ve dayandığı kapsayıcı kurumlar, siyasi arenada ve piyasada kazananlar olduğu kadar kaybedenler de yaratır. yaratıcı yıkıma duyulan korku, çoğunlukla kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumlara muhalefetin temelini oluşturur.

büyük romalı yazar büyük plinius şu öyküyü naklediyor: imparator tiberius zamanında bir adam kırılmayan bir cam icat ediyor ve büyük bir ödül alacağını umarak imparatora gidiyor. icadını gösterince tiberius ona bu icattan kimseye bahsedip bahsetmediğini soruyor. adam hayır diye karşılık verince tiberius'un emriyle sürüklenerek uzaklaştırılıyor ve "altın, çamurun değerine düşmesin" diye öldürülüyor.

bu hikayede iki ilginç şey var. birincisi, adam bir iş kurup bu camı satarak kâr edecek yerde önce tiberius'a gidiyor. bu, roma devletinin teknolojinin kontrolündeki rolünü gösteriyor. ikincisi, tiberius icadın doğurabileceği olumsuz ekonomik etkilerden ötürü onu yok ederken mutluluk duyuyor. bu da yaratıcı yıkımın ekonomik etkilerinden duyulan korkuyu ifade ediyor.

edmund burke: uzun zamanlar toplumun ortak amaçlarına hizmet etmiş büyük bir yapıyı yıkmaya ya da elinin altında kendini kanıtlanmış modeller ve şablonlar olmaksızın yeniden inşa etmeye kalkan herkes son derece ihtiyatlı olmalıdır.

toplumların radikal yenilikler yapmaları için yeni insanlara ihtiyaç duymalarının yanı sıra bu yeni insanların ve neden oldukları yaratıcı yıkımın da çoğu zaman çeşitli direniş odaklarının -güçlü hükümdarlar ve elitler de dahil- üstesinden gelmeleri gerekir.

bugün gözlemlediğimiz dünya eşitsizliğinin kaynağı bu ayrışmada bulunabilir. birkaç istisna dışında günümüzün zengin ülkeleri 19. yüzyılda başlayan sanayileşme sürecine ve teknolojik değişimi benimseyenlerdir; fakir olanlar da benimsemeyenler.

orta doğu çoğunlukla müslüman ülkelerden oluşur ve bunlar arasında petrolü olmayanlar çok fakirdir. petrol üreticileri zengindir fakat bu beklenmedik zenginlik suudi arabistan ve kuveyt'te çok yönlü modern ekonomilerin oluşmasına yol açmamıştır.

woodrow wilson: tekel varlığını korursa daima hükümetin tepesinde olacaktır. onun kendi kendini dizginlemesini beklemiyorum. eğer bu ülkede birleşik devletler hükümetini satın alacak büyüklükte adamlar varsa onu mutlaka satın alacaklardır.

sömürücü siyasal kurumlar çoğunluğun sırtından birkaç kişiyi zengin eden sömürücü ekonomik kurumlara yol açarlar. böylelikle, sömürücü kurumlardan çıkar sağlayanların kendi (özel) ordularını kurmak, paralı askerler tutmak, yargıçlar satın almak ve iktidarda kalabilmek amacıyla seçimlere hile karıştırmak için kaynakları olur. ayrıca sistemi savunmak için her türlü çıkara sahiptirler. dolayısıyla, sömürücü ekonomik kurumlar sömürücü siyasal kurumların ayakta kalması için bir platform oluştururlar. sömürücü siyasal kurumların olduğu rejimlerde iktidar kıymetlidir; çünkü denetime tabi değildir ve ekonomik zenginlik getirir.

sömürücü siyasal kurumlar iktidarın kötüye kullanılmasına karşı denetim de sağlamazlar. bir iktidarın yozlaşıp yozlaşmadığı tartışmaya açıktır fakat lord acton mutlak iktidarın mutlak surette yozlaşacağını savunurken kesinlikle haklıdır.

ekonomik ve siyasal güce sahip olanlar bu gücü ellerinde tutmak için kurumlar inşa ederler ve bunda da başarılı olurlar. bu tip kısır döngüler sömürücü kurumların ve aynı elitlerin azgelişmişlikle birlikte kalıcı hale gelmesine yol açar.

sömürücü kurumlar yalnızca bir sonraki sömürücü rejimin önünü açmakla kalmazlar, aynı zamanda bitmek bilmeyen iç çatışmalara ve iç savaşlara da neden olurlar. bu iç savaşlar da daha fazla acıya neden oldukları gibi, bu toplumların ulaştığı çok az bir merkezileşmeyi de yok ederler. ayrıca bu, sıradaki bölümde göreceğimiz gibi, genellikle kanunsuzluğa, devletin acze düşmesine ve siyasal kaosa yol açan bir süreç başlatarak ekonomik refaha dair tüm hayalleri yıkar.

bugün ülkeler başarısız oluyor; çünkü bu ülkelerin sömürücü kurumları insanların tasarruf, yatırım ve yenilik için ihtiyaç duydukları teşvikleri sağlamıyorlar. sömürücü siyasal kurumlar sömürüden çıkar sağlayanların gücünü pekiştirerek bu ekonomik kurumlara destek sağlıyorlar. bu başarısızlığın kökeninde, detayları farklı koşullar altında farklılık gösterseler de, daima bu sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar var. çünkü siyasetçiler kaynakları sömürmekten ya da kendilerini ve ekonomik eliti tehdit edecek her türlü ekonomik faaliyeti bastırmaktan son derece memnundular.

sömürücü kurumlar yalnızca yasa ve düzeni değil en temel ekonomik faaliyetleri de yok ederek devletin tamamen acze düşmesine yol açarlar. sonuç ekonomik durgunluktur ve iç savaşlar, kitlesel boyuttaki zorunlu göçler, kıtlıklar ve salgınlar bu ülkelerin çoğunu 1960'larda olduklarından daha yoksul hale getirmiştir.

günümüzde ülkelerin başarısız olmalarının bir başka nedeni de devletlerinin iflas etmesidir. bu da, onlarca yıl sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlarla idare edilmenin bir sonucudur.

4.8.18

ulrich ve agathe

ernst fischer

niteliksiz adam'ın "ulrich ve agathe" başlıklı bölümü, dünya edebiyatının en heyecan verici, şaşırtıcı, aynı zamanda hem acılı hem de güzel aşk hikayelerinden biridir. robert musil, burada da en uçtaki şıkka, erkek ve kız kardeş arasındaki aşk gibi cüretkar bir motife el atar. musil bu nedenle de "sapıklık" suçlamasıyla karşılaşmış ve bu bağlamda yalnızca yüksek düzeydeki yazınsal yaratıcılık değil; fakat önemli olan ne varsa görmezlikten gelinmiştir.

antik mitolojide hep karşılaşılan ensest, içerdiği çeşitli çoğulcu evlilik biçimleriyle birlikte artık son bulmuş olan matriyarkal düzenin, bir ilk duruma ve bu durumun patriyarkal düzen tarafından lanetlenişine ilişkin bir anının uzantısıydı. romantizm döneminde ensest motifi yeni bir anlam kazandı. bu motifin ansızın ve gösterişli bir biçimde ortaya çıkışı, burjuva saygınlığına karşı ayaklanma ve stendhal'ın romantik ilkeyi belirleyiş biçimiyle "salt tutku" niteliğindeydi.

bu motif yasak olanı, katıksız günahı temsil ettiği için, romantik outsider'ın, dahi bireyin burjuva dünyasının yalancılığına ve sıradanlığına karşı savunulan bir hakkı olarak, tıpkı helena'nın yeraltı dünyasından çağrılışı gibi, yeniden geçerli kılınmak isteniyordu. ensest motifinin musil'de taşıdığı anlam da aynıdır: mekanize bir uygarlıkta yitirilmiş olan mutluluğu yasak olanda bulmak.

başına buyruk ve geleneksel ahlaktan nefret eden bir bireyci olan ulrich, bütün yaşamıyla topluma meydan okur. onun bireyciliği, dünya ile köprüleri atmaya dayalı veya yalnızca özgürlüğe yapılacak kaçamakları göze alabilen türden değildir. ulrich hiçbir ara çözüm ve sınır tanımaz. özel yaşam alanında mutlak bir özgürlük kavramı egemendir ve bu alan, toplumsal düzen içinde çökmüş olduğundan ve artık hiçbir yükümlülük getiren bir gerçeklik sayılmadığından, sınırsızlığa doğru genişletilir. gerçek olan yalnızca ben'dir ve bu ben en derinlikli içeriğini, düşünülebilecek en özel şey ve toplumun gerçek anlamdaki ötesi niteliğini taşıyan aşkta bulur.

"kimi sevdiğim sizi ne ilgilendirir? eğer benim için başka her kadından daha hoşsa neden kız kardeşime aşık olmayayım? yasak olduğu için mi? sınırsız egemenliğe sahip ben'in tanıyabileceği hangi gerekçeyle? soyun devamını tehlikeye soktuğu için mi? peki ya bundan vazgeçersek? sizler ayıp diye adlandırdığınız için mi? oysa bu ayıp eski zamanlarda yasaldı."

hiçbir şey, özgür kişiliğin bu zevzekliğe gülüp geçmesini engelleyemez. tam tersine, ancak yasadışı ilan edilen, toplumun bütün yasalarına karşı gelen, topluma köktenci bir tutumla sırt çeviren aşk, mutlak anlamdaki bireyciliğe uygun düşen aşktır. cüretkarca kendi seçmiş olduğunun dışında başkaca bir bağ tanımayan böyle bir aşk, aynı zamanda mutlak anlamdaki bireycilik için bir ölüm kalım sınavıdır: bizim bizden başkasına ihtiyacımız yok ve biz kendimize yetiyoruz; dış dünya yürürlükten kaldırılmıştır.

kapitalist burjuva dünyasında, erkeklerin iktidar ve iş ilişkileriyle, sömürüyle ve rekabetle dolu dünyasında aşkın deformasyonu, romanın leitmotiflerinden biridir. her şeyi pazara götüren bu dünyada "aşktan salt mantığa kadar bütün ilişkiler arz ve talebin, teminatların ve faizlerin dilinde anlatılabilir, psikolojik ya da dini söylemlerle olabileceği kadar iyi anlatılabilir."

böyle bir dünyada kadın yalnızca mal değil; fakat birçok bakımdan aynı zamanda erkeğin bir yaratısıdır. erkeğin ihtiyacına göre, o romantizme kaymak istediğinde azize, cinsel azgınlıklar istediğinde orospu olmak, duruma ve atmosfere göre hizmetçi, eş, doğuran kimliğini takınmak zorundadır. ipler erkeğin elindedir, kadın onun yarı düşü, yarı nesnesi olarak, erkek onun ne olmasını istiyorsa o olmakla, bugün ruhunu, yarın da çorbasını ısıtmakla yükümlüdür. cinsellik alanında avcılığın barbarlığı ve saldırganlığı egemendir; erkek avcı, haydut, fatih kimliğindedir; kadın ise erkeğin tutkusunun maskelerini gözlemleyerek ve onun sahneye koyduğu tiyatro oyunundaki rolünü oynayarak "alınan"dır, kendini vermekle yükümlü olandır.

evliliğin, yani cinsellikten, ekonomik yarar ortaklığından ve çocuk üretme kurumundan oluşma bu karışımın özü ne kadar tuhaf bir nitelik taşırsa taşısın, tuhaflığı ölçüsünde kaçınılmazdır ve daha uzun süre de böyle olmayı sürdürecektir. aşkın evliliğe dayanabildiği çok enderdir, daha sık rastlananı, evlilikten karı ile kocanın arkadaşlıklarının doğmasıdır, en sık olanı ise evliliğin  -yıkılmadığı takdirde- iyi kötü ayakta tutulabilen bir ödüne dönüştürülmesidir. demokrasiye, kadınların seçme ve seçilme haklarına, anayasa ile tanınmış eşitliklerine karşın varlığını hâlâ sürdüren erkekler dünyasında cinsler arasındaki ilişkinin belli bir düzene bağlanmış barbarlık konumunu aşmış olduğu asla iddia edilemez.

buna razı olmamak, yalnızca insanlık anlayışının bir buyruğu değil; fakat aynı zamanda bunun farklı da olabileceğine ilişkin mutluluk verici deneyimin bir sonucudur. kadın ile erkek arasında her birinin kendi egosunu ötekininkinde bir kez daha bulduğu, gerginlik ve gevşeklik içerisinde birinin ötekine eklendiği, doğanın gerçekleştirdiğini bilincin kutsadığı, beden için haz kaynağı olanın ruhu tazelediği, hiçbir şeyin zorlama, maske, poz ve prestij uğruna olmadığı, tarafların birbirine iyilik yapmak istediği, dostluk, sevecenlik ve neşe sunduğu, sohbetin, anlayış göstermenin ve bedensel tutkunun birbirinden ayrılmadığı, erotizmin hep daha yetkinleşen bir oyun niteliğini taşıdığı ve oyunun arkasında da sonsuz bir birleşmenin yattığı bir birliktelik ve iç içe oluş da vardır.

erkek ve kız kardeş arasındaki aşkın bir ögesi olan bu türden bir mutluluk, birbirini hep sezmiş ve bilmiş olmanın, isis ve osiris gibi aynı rahimden gelmenin, başkalık içerisindeki yakınlığın, kendi kanının yabancı damarlarda akışının, başkasının kişiliğinde kendi kaynağının verdiği mutluluktur. ya da goethe'nin dizeleriyle soluklanan bir hayalete ilişkin duygudur:

ah sen, şimdi kapanmış zamanlarda
kız kardeşim ya da karımdın.

3.8.18

manifesto

duygu asena

mutlu bir sabah, ne istediğimi biliyorum. kendime inanıyorum. kendimi seviyorum. yaşayacağım, daha çok şey öğreneceğim, savaşacağım. aykırı mı, peki, aykırı olacağım. kendime ihanet etmeyeceğim, onlara uymayacağım, onlar kim, kim öğretmiş onlara bu kuralları, kim karar vermiş bizi etiketlemeye, kim bizi, onların altında yaşamaya mahkum etmiş, onlar için, onların kuralları doğrultusunda, aşksa yaşamımın ilkesi, aşk için yaşayacağım; heyecansa yaşamımın çekirdeği, heyecansız kalmayacağım; ünse ünlü olacağım; işse, işimde en yüksek yere geleceğim; paraysa zengin olacağım; boyun eğmemekse, eğmeyeceğim; tümü birdense tümünü yapacağım; onlar kendi çıkarlarına uygun kalıplarına sokamayacaklar beni, kendi diledikleri etiketi yapıştıramayacaklar üzerime; onların koruması altına girmeyeceğim; benim onlardan hiçbir eksiğim yok; bunu onlara kanıtlayacağım; hiç kimsenin muavini olmayacağım ben.

2.8.18

sevginin ve şiddetin kaynağı

erich fromm

çoğunluğa karşı direnecek ölçüde güçlü inancı olan kişi kural değil, istisnadır; çağdaşlarının alaya aldığı, ama yıllar sonra hayran olunacak bir istisna.

bir davranışın kendisini, kökenini, izleyeceği yolu ve yüklendiği enerjiyi ancak o davranışın bilinçaltı dinamiklerini açıklayarak anlayabiliriz.

insan olmak, nesne olma durumunu aşmak demektir.

"zevk" der spinoza, "kendi içinde kötü değil, iyidir; bunun tersine acılar, kendi içinde kötüdür." aynı çizgide şöyle devam eder: "özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği, ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar."

insanların her şeyin tümden yok edilmesinden korkmamaları, yaşamı sevmemelerindendir; ya yaşama karşı umursamaz olmalarından ya da giderek çoğunun ölüme çekilmesindendir.

bir yazar bir dostuna rastlar, uzun süre ona kendinden söz eder; sonra şöyle der: "hep kendimden söz ettim. şimdi biraz da senden söz edelim. son kitabımı nasıl buldun bakalım?"

sophokles: insan olmaktan daha güzel bir şey yoktur.

kötülük, insanın insanlık yükünden kurtulma yolunda giriştiği trajik çabada kendisini yitirmesidir.

spinoza'ya göre "bir at, insan biçimine sokulduğunda tıpkı bir böcek biçimine sokulduğu zamanki kadar yıkıma uğramış olacaktır."

toplum içinde yükselmek için hiç durmadan savaşmak, hep başarısızlık korkusu içinde yaşamak sıradan insanda kendisini ve tümüyle dünyayı bekleyen tehlikeleri unutturacak sürekli bir huzursuzluk ve gerginlik yaratır.

"adamı astık, şimdi sıra duruşmaya geldi." (george bernard shaw)

1939'da hitler silezya'da bir radyo istasyonuna sözde polonyalı askerler tarafından düzenlenmiş gibi gösterilen (bunlar aslında ss'lerdi) yalancı bir saldırı tertipletmek zorunda kalmıştı. amacı halkına saldırıya uğradığı sanısını vermek, böylece polonya'ya karşı giriştiği haksız saldırıyı "haklı bir savaş" gibi göstermekti.

iyilik, varlığımızı özümüze gittikçe daha çok yaklaşacak biçimde değiştirmek demektir; kötülük de varlıkla öz arasında gittikçe büyüyen bir yabancılaşma yaratmaktır. insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık.

1.8.18

insan

robert musil

insanlar, yeryüzünde geleceğin kehanetleri olarak gezinirler ve onların bütün eylemleri birer girişim ve deneme niteliğindedir; çünkü her eylem bir sonraki tarafından aşılabilir.

zamanımızın insanları büyük bir şey yaratmayı asla başaramıyorlar.

insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktadır; ama aynı zamanda da bunlardan yakınmaktadır.

para, tinselleştirilmiş kaba güçtür; kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir.

bu dünyada ciddiye alınabilmesi ve ciddi sayılması için biraz olsun yozlaşmayı ve insanların aşağılık denebilecek niteliklerine oynanmasına gereksinmeyen herhangi bir temiz amaç var mıdır?

hepimizin iç dünyasında bazı çıbanlar var. içimizde hastalıklı, tüyler ürpertici, yalnızlık kokan kötü yanlar var.

insanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. insan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının baş parmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor; fakat bir şeyler yaratıyor. ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda. sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri insanlık, bu hayvanlara özgü, berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda.

insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terk edilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur.

insanlığın bütün ruhsal kargaşası, asla çözülememiş sorunlarıyla birlikte, tiksindirici bir biçimde tek tek herkesin sırtındadır.

ne tuhaftır ki genelde insanlar, ya bakımsız, rastlantıların etkisiyle biçimlenmiş, bozulmuş, görünüşte ruhlarıyla ve özleriyle hemen hiç ilintisiz bedenlere ya da sporun maskesinin arkasına gizlenmiş, onlara kendi kendilerinden izinli oldukları saatlerin görünümünü veren bedenlere sahiptirler.

aptallığın kendine uyduramayacağı hiçbir önemli düşünce yoktur; aptallık her yanıyla devingendir ve sırtına hakikatin bütün giysilerini geçirebilir. buna karşın hakikatin her zaman tek bir giysisi, tek bir yolu vardır ve o yüzden hakikat, her zaman elverişsiz konumdadır.

insanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

30.7.18

bir yazarın günlüğü

dostoyevski

en güçlü iyileştirme yolu, yaralanmış ve kirlenmiş ruhu aydınlatan, dürüst yapan emektir.

en büyük özgürlük, maddi birikim yapmamak, para peşinde koşmamak, tersine, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmak, insanların hizmetine koşmaktır.

korku acımasız bir duygudur. her çeşit duygusallığı ve yüce duyguları insanın yüreğinden uzaklaştırır, onu katılaştırır.

güçlü bir ruha ve yaradılışa sahip kadınlar, hele tutkuluysalar, başka türlü severler; acımasızca severler. sanatkar ruhlu zangoç gibi pek olgunlaşmamış, çocuksu yaradılışta olanlara karşı özel ilgi duyarlar.

trajik kader! acınası dünya görüşüyle, tümüyle kendinden hoşnut, çürümüş, pis bir solucana dönüşen insanoğlu!

zincirlerinden boşanmış insanoğlunun yaşamında, en açık, en küstah ve en kaba bir kötülüğün ruh yüceliği ve soylu bir yüreklilik sayıldığı tarihsel anlar vardır.

güçlü ve birbirine komşu iki devlet ne kadar iyi ilişkiler içinde bulunursa bulunsun, bu dostluklarını birinin ötekini yok etme emeliyle sona erdirmesi ve en sonunda da bu amacını askeri harekata çevirmesi, siyasal olduğu kadar, bir doğa yasasıdır.

tanrı yoktur, haliyle din de anlamsızdır; ama din cahil halk için gereklidir; çünkü din olmadan halkı dizginlemek mümkün değildir.

"her iftiranın daima izi kalır."

kadınların hiçbir özgün yanları yoktur. seven kadın, sevdiği insanın kusurlarına, zorbalığına bile tapar. aklamak için öyle bahaneler uydurur ki erkek arasa kendi kötülüklerini, kusurlarını bulamaz. bu soylu bir davranıştır ama özgün değildir. kadınları mahveden, bu özgünlükten yoksun olmalarıdır.

bir bulut gibi yanınızdan geçip giden, sizinle ilgisi olmayan bir olay yüzünden mahvolmanızdan daha dayanılmaz ve insanı yaralayan bir şey yoktur. bir aydın için acı veren bir aşağılanmadır bu.

cezada yanlışlık yapmaktansa merhamette yanılmak daha evladır.

bilim duygudan daha yücedir, yaşam bilinci hayatın üstündedir. bilim bize bilgeliği verecek, bilgelik yasaları ortaya çıkaracak. mutluluk yasaları bilimiyse mutluluğun üstündedir.

"her zaman geriye bir şeyler kalır."

her büyük mutluluk, içinde bir parça acıyı barındırır; çünkü yüreğimizde yüksek bilinç doğurur. yüce mutluluk kadar, bilinç açıklığı, acıyı da keskince duymamıza yol açar.

insanların merhametine ve birbirlerine karşı besledikleri sevgiye inanmaktan daha büyük mutluluk yoktur.

köylüler kara cahildir, hiçbir şeyden anlamazlar. köylünün yaşamı müzik, tiyatro, dergi, kitap okuma gibi estetik zevklerden yoksundur.

"köylüye sopa gereklidir, dayak yemeden yaşayamaz, ayaklarıyla gelir, kendi ister: 'beni kırbaçlayınız, efendimiz, adam edin beni, çok şımardım da!' söyleyin lütfen, böyle bir yaradılışta olana ne yapılabilir? ee, değil mi ki istiyor, onu tatmin etmek için vereceksin sopayı."

kendimizi gündelik olayların yarısını unutmaya zorlayarak zihinlerimizi başka tarafa yönlendirseydik ve gerçekte hep yüzeyde aradığımız için hiçbir zaman görmediğimiz derinliklere girebilseydik ne olurdu?

mutluluk salt bedensel aşk heyecanlarında değil, ruhun yüce uyumundadır.

sevginin izini sürün, sevgiyi yüreğinizde biriktirin. sevgi o denli güçlüdür ki bizleri yeniden yaratır.

yeri gelmişken, ne olur ne olmaz diye, burada bir türk atasözünü aktaracağım: "eğer hedefine doğru giderken yolda durup sana havlayan her köpeğe taş fırlatırsan hiçbir zaman hedefine varamazsın." kendimi vaatlerle bağlamayı sevmesem de günlüğümde elimden geldiğince bu bilge söze uyacağım.

29.7.18

duanın gücü

daron acemoğlu / james a. robinson

1346'da hıyarcıklı veba, kara ölüm, don nehri'nin karadeniz'e dökülen ağzındaki bir liman şehri olan tana'ya ulaştı. sıçanların üstünde yaşayan pirelerin taşıdığı veba, asya'nın büyük ticaret arteri ipek yolu boyunca seyahat eden tacirler tarafından çin'den getirilmişti. cenevizli tacirler sayesinde, sıçanlar kısa sürede pireleri ve vebayı tana'dan tüm akdeniz'e yaymaya başlamıştı.

veba, 1347 başlarında konstantinopolis'e ulaştı. 1348 baharında fransa, kuzey afrika ve italya'da yayılıyordu. görüldüğü her bölgede nüfusun yaklaşık yarısını yok etti. vebanın floransa'ya gelişine bizzat tanıklık eden italyan yazar giovanni boccaccio, daha sonra şöyle yazacaktı:

"şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı. veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. burun kanamasının kaçınılmaz ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı doğu'daki gibi bir seyir göstermedi. aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi. daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı. bu illete karşı hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu. ve çoğu durumda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu."

ingiltere halkı vebanın kendilerine doğru ilerlediğini biliyordu ve yaklaşan kıyametin farkındaydı. 1348 ağustos'unun ortasında, kral iii. edward, canterbury başpiskoposu'ndan dualar tertip etmesini istedi ve pek çok piskopos, insanların yaklaşan felaketle başa çıkmalarına yardımcı olmak amacıyla papazlarına kiliselerde yüksek sesle okumaları için mektuplar yazdı. bath başpiskoposu shrewsbury'li ralph, papazlarına şunları yazıyordu:

"yüce tanrı, günahlarından arındırmak istediği evlatlarını gök gürültüsü, yıldırım ve başka musibetler kullanarak cezalandırır. doğu'dan gelen feci bir kıranın komşu krallığa varmış olması nedeniyle korkarız ki, yürekten ve biteviye dua etmediğimiz takdirde, benzer bir kıran zehirli kollarını bu krallığa da uzatacak ve halkını kırıp perişan edecektir. bu nedenle hepimiz dualar okuyarak tanrı'nın huzurunda günah çıkarmalıyız."

bu dualar hiçbir işe yaramadı. veba ingiltere'yi vurdu ve nüfusun yarısını yok etti.

26.7.18

niteliksiz adam

robert musil

insanoğlu bayağılıklardan yapılmıştır.

insanın nerede bulunduğu sorusunun aşırı önemsenmesi, insanların henüz sürüler halinde yaşadıkları ve yiyecek bulunabilecek yerleri ezberlemek zorunda oldukları zamanlardan kalmadır.

her istediğini yapmasına izin verilen biri, sonunda başını duvara çarpacaktır.

her üç yüz adımda bir polisin düzene en küçük karşı gelişin hesabını sorduğu caddelerin hemen yakınında, balta girmemiş ormanlarda yaşamak için gerekli güce ve anlayışa sahip olmayı gerektiren başka cadde ve sokaklar uzanır.

her birimiz, kendini bir zamanlar ötekiyle karıştırmış olmanın verdiği o tedirgin edici duygudan kurtarmak peşinde ve bu yüzden de birbirimize karşı acımasızca dürüst birer çarpıtan ayna görevi görmekteyiz.

insanın ekmek ve su kadar doğal biçimde gereksindiği bir şeye yalnızca bakmakla yetinmek zorunda kalmak.. bir süre sonra insan, o şeyi artık doğal olmayan bir tutkuyla istemeye başlar.

yaşam, hiçbir zaman bir yerden taşları sökmeden bir başka yerde bir şeyler inşa etmez.

düzlüklerde yaşayan insanlar için eleştirel olmak ve uygun görmedikleri bir şeyi geri çevirmek kolaydır; ama insan kendi hayat salıncağıyla üç bin metre yükseğe çıkmışsa eğer, bazı şeyleri uygun bulmadı diye oradan kolayca inemez.

insan sevince, o zaman her şey, acı ve tiksinti bile olsa aşktır.

uygarlık sorunu yalnızca yürekle çözülebilir. yeni birinin ortaya çıkmasıyla. insanın iç dünyasındaki yüzüyle ve salt iradeyle.

hiç kimse mesleğinde daha yüce bir bütünlük duygusunu içinde taşımadan herhangi bir şey başaramaz.

kendini yaşama isteğinden özgür kılmış olan bir adamın ötekilere üstünlüğü çok fazladır.

insanın yaşamda gereksindiği tek şey, kendi işinin komşusununkinden daha iyi gittiği inancıdır.

okyanusları ve kıtaları oyun oynarcasına aşıveren modern insan için hiçbir şey, bir sonraki köşede yaşayan insanlarla ilişki kurmak kadar olanaksız değildir.

ilerde başarılı olan pek çok adam, hayata çizme temizlemekle ve bulaşık yıkmakla başlamıştır; güçlerinin asıl kaynağı da bu olmuştur; çünkü en önemlisi, insanın daha baştan her şeyi yapmasıdır.

insanoğlu büyüklenme duygusunu, kendisine bunu yüreğinde taşımaması gerektiği öğretilmiş olduğundan, büyük bir anavatanın, dinin ya da gelir düzeyinin zemininde dolaşarak ayaklarının altında taşır.

akıllı insan, sonrasız doğrulara karşı kökü derinlere uzanan bir kuşku besler. gerçi onların gerekliliğini hiçbir zaman yadsımaz; ama bu idealleri harfiyen izlemeye kalkanlara da deli gözüyle bakar.

demir kapıların ardında insanın onuruyla ayakta kalabilmesi kolay değildir.

filozoflar, emirlerinde orduları bulunmayan, bu nedenle de dünyayı bir sistemin içine hapsederek onun üzerinde egemenlik kuran zorbalardır.

devlet, düşünülebilecek en aptalca ve en kötü yaratıktır.

düşünülebilecek her şeyin rastgele söylendiği, peygamberlerin ve şarlatanların aynı söylemleri kullandıkları, yazı işlerinin durmaksızın yeni dehalarla uğraşmak zorunda kaldıkları günümüzde, bir insanın ya da düşüncenin değerini anlayabilmek çok zordur.

insan denilen canlı hem yamyamlığa hem de salt aklın eleştirisine yatkındır; koşullar o doğrultuda ise eğer, aynı inançlarla ve niteliklerle bu ikisini de yapmayı başarabilir.

insanın elinde bir tenis raketini mi, yoksa halkların kaderini mi tuttuğu bir kişilik göstergesidir.

insan nerede en yüksek düzeydeki imkanlarını bulursa ve güçlerini en zengin biçimde sergilerse oraya aittir.

bir insan kader tarafından ne kadar yüksek bir noktaya taşınırsa, asıl önemli olanın az sayıda basit ilke, buna karşılık sağlam bir irade ve planlı çalışma olduğunu o kadar açık ve seçik anlar.

gerçek anlamda büyüklüğün hiçbir zaman bir gerekçeye ihtiyaç duymadığını bilen insanların sayısı çok azdır. güçlü olan ne varsa yalındır.

insanın sahip olmadığı bir kadın, ayın geceleri gittikçe yükselmesi ve yüreğini sürekli emmesi gibidir; bir defa sahip olduktan sonra ise insanın içinden o kadının yüzünü çizmesiyle ezmek gelir.

24.7.18

hayat

jiddu krishnamurti

hayat; ıstırap, ölüm, sevgi, nefret, gaddarlık, hastalık ve açlık demektir ve tüm bunlar üzerine düşünmeye başlamalısınız.

bu dünyada neler olup bitiyor? herkes birbiriyle kavgaya tutuşmuş halde. insanlar kendilerinin diğerlerinden daha aşağıda olduğunu düşünüp yukarıya tırmanmaya çalışıyorlar. ne sevgi var, ne aldırış ne de derin düşünce. toplumumuz insanın insana karşı verdiği sürgit mücadeleden ibaret. bu mücadele falanca veya filanca olma hırsından kaynaklanıyor ve daha ileri yaştaki insanlar sizi hırslı olmaya özendiriyor. sizi bir şeye denk tutmak, zengin bir adam veya kadınla evlendirmek, etkili arkadaşlar edinmenizi sağlamak istiyorlar. kalpleri çirkinlikle dolu olan bu korkak insanlar sizi kendilerine benzetmek istiyorlar ve sonuçta siz de onlar gibi olmak istiyorsunuz; çünkü bunun şatafatını görüyorsunuz.

vali geldiğinde herkes onu karşılamak için başını eğiyor, çelenkler sunuluyor, konuşmalar yapılıyor. valinin hoşuna gidiyor bu, tabii sizin de. valinin amcası veya bir memuru sizin tanıdığınız çıkarsa bundan onur duyuyorsunuz ve onun hırsına, başarılarına karşı hayranlık besliyorsunuz. böylece bu gaddar toplumdaki eski kuşağın çirkin ağına kolayca takılıyorsunuz. ancak hep uyanıksanız, ancak korkmayıp kabullenmiyor, aksine her zaman sorguluyorsanız, ancak o zaman o ağa yakalanmaz, farklı bir dünya yaratmak için o ağın ötesine geçebilirsiniz.

yaşam ıstırap çekmek, zevk ile acı, umut ile hayal kırıklığı arasındaki bitmeyen kavgadır.

demek ki insan için hayatın genel amacı bir tür umut, bir çeşit güvence, kalıcı olan bir şeydir. "hepsi bu mu?" demeyin. bu, burnumuzun dibindeki gerçektir ve ilk önce bu gerçeği adamakıllı bilmeliyiz. her şeyi sorgulamalısınız, kendinizi de. insan için hayatın genel gayesi kendi içinizde saklı, çünkü siz bütünün bir parçasısınız. ve siz güvence, devamlılık, mutluluk istiyorsunuz; bağlanabileceğiniz bir şey istiyorsunuz.

ötelerde bir şeyin, zihne ait olmayan bir hakikatin var olup olmadığını keşfetmek için zihnin bütün yanılsamalarına son verilmelidir; yani, o yanılsamaları idrak edip bir kenara atmalısınız. ancak ondan sonra işin aslını, bir gayenin olup olmadığını öğrenebilirsiniz. bir amacın olduğunu öngörmek veya bir amacın olduğuna inanmak sadece başka bir yanılsamadır. fakat eğer bütün çatışmaları, mücadeleleri, acıları, gösterişleri, hırsları, umutları, korkuları sonuna kadar sorgulayıp onları aşarak öteye uzanırsanız o zaman keşfetmeye başlarsınız.

22.7.18

robert musil

ernst fischer

"ben, tinsel yoldan dünyanın üstesinden gelinmesine katkılar sağlamak istiyorum."

robert musil'e yazdığı bir mektupta thomas mann şöyle demişti: "ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan alman yazarı yok!"

ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942'de sığınmacılığın yoksulluğu içinde öldü. geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: "artık devam edemem!" ve ikinci bir not: "yaşamım, her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, niteliksiz adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu."

isviçre'deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: "gerçekte ise, niteliksiz adam'ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum."

"benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir."

6 kasım 1880'de avusturya'nın bir taşra kenti olan klagenfurt'ta doğan robert musil, 15 nisan 1942'de cenevre'de öldü. avusturya-macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. mühendis oldu, "musil renkli çarkı"nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil ama iş yaşamında kök saldı. imparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920'den 1922'ye kadar avusturya federal ordu işleri bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. daha sonra berlin'e gitti ve hiç tereddüt etmeksizin yazar oldu. ilk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis robert musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı.

"yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir."

musil, yirminci yüzyılda artık erişilmesi olanaksız bir bütünlüğü, bir goethe'nin bütünlüğünü amaçlıyordu. kendisine "ona göre yazar kimdir?" diye soruyor ve şu yanıtı veriyordu: "kesinlikle sezgiyle yaratan kişi değil, zamanın bilgisiyle ve o zamanın yararları doğrultusunda yaratan kişi. sadece tempo açısından zamandan daha hızlıdır, zamanın o kadar ilerisindedir ki, kendini onunla bir karşıtlık içerisinde duyumsar. zamanın iyi egosudur, zamanın zamana karşı çalışan avukatıdır."

"edebiyatın görevi, olanı değil, fakat olması gerekeni anlatmaktır. başka deyişle: edebiyat, ortaya anlam imgeleri koyar. anlamlandırma demektir. yaşamın yorumlanmasıdır. gerçek, edebiyat için malzemedir."

musil, izlemek istediği ilkeyi "kahramanca bir ilke" diye adlandırıyordu. "bir prometheus ilkesi, ruhun savaşma güçlerini gereksiz olandan ayırıp asıl önem taşıyanın hizmetine veren bir ilke. bana göre ilerletici, klasik bir ilke. bu, büyüklük ilkesidir."

"edebiyat, özünde daha yüksek düzeyde bir insanlık uğruna verilen kavgadır; bu amaç doğrultusunda edebiyat, var olan üzerinde bir araştırmadır ve serinkanlı kuşkunun erdeminden yoksun herhangi bir araştırmanın hiçbir değeri yoktur."

robert musil, ölmek ile oluş arasındaki bir çağın bulanık ışıkları altında yetişmiş en büyük yazarlardan biriydi. bu sezgilerle dolu olarak sorgulayan yazar, yalnızca habsburg monarşisinin yıkılışını değil, fakat bu yıkılış bağlamında çökmekte olan bir dünyanın sorunsalını da etkileyici biçimde betimlemeyi başardı. sözü edilen sorunsalı hem onun baskısı altında kalan hem de yanıltılamaz ve zeki bir eleştirmen kimliğiyle, yaşayan ve anlayan, büyüleyici bir mizah ustası olarak betimledi. gerçekliğin gözle görülür, elle tutulur bir şey olarak, yüzey niteliğiyle ve natüralist bir tutumla resmini çekmedi; o gerçekliğin gizli yapısını, molekül süreçlerini, elektromanyetik güç alanlarını gözler önüne serdi. kesin ama yine de fantastik gelen yanlarıyla, varlık ve bilinçten oluşma sağlam iskeletin bedenselliğin geçici bulutları arasında yer almasıyla, bir hayaletler dünyasının tedirginliğini yaşayan varoluş biçimiyle bu roman tekniğinin röntgen çekimleriyle yakınlığını görmezlikten gelebilmek olanaksızdır.

teknik ve bilim alanlarından gelen biri olarak musil, tümevarım yöntemini, başka deyişle, somut olaydan -egemen anlayışlara, ilkelere ve sistemlere ne kadar aykırı kaçarlarsa kaçsınlar- somut bilgiler çıkartmak için bu somut olayı elden geldiğince önyargısız araştırma yöntemini benimsemişti. fakat bu analitik kafa, aynı zamanda da hep yaşantının etkisinde kalan, öznel etkilenme nedeniyle hep soğukkanlı gözlemcinin tutumundan ve çekimserliğinden kopan bir yazardı. kapitalist burjuva dünyasının olumsuzluğunu sergileyen biri olarak, olumsuzun olumsuzlanmasına, yeni düzene, bütünlüğe, içerik zenginliğine, insanın kendisiyle, çevresiyle uyum içerisinde olacağı bir öteki duruma büyük özlem duyuyordu. "bütünsel bir yaşama, tam bir inanca, içine aşk olmayan hiçbir şeyin karışmadığı, hiçbir bencilliğe yer vermeyen bir aşka ulaşmanın yolu nedir?" diye sorar. "bu yol, yalnızca olumlu yaşamaktır."

böyle sormayı başaran bir yazar, yanıtı kopuk kopuk olsa bile geleceğe atıfta bulunur. hatta daha da fazlası: doğru sorulan, tutkulu, acımasız soru, yalnızca her dogmatik yanıtın değil, aynı zamanda her ilerlemeye yardımcı yanıtın da önkoşuludur. musil'in yapıtı, "ileriye doğru yanılması" içerisinde bir ilerlemeye yardımcı niteliğindedir. musil'in sorunsalından çok güçlü bir "her şeye rağmen!" yükselir. yalnızca olumlu yaşama olanağı, bireyle toplumun uyum sağladıkları bir dünyayı kurma görevi kaynaklanır.
"benden geriye ne kaldı? belki de yalnızca cesur ve satın alınamaz olan, iç dünyasının özgürlüğü uğruna çok az sayıdaki dış yasaya saygı duyduğunu sanan bir insan. fakat bu iç özgürlük, insanın kendi kendine her şeyi düşünebilmesinden, her insani durumda, kendini bu duruma bağlamasına neden gerek bulunmadığını bilmesinden ve neye bağlanmak istediğini de asla bilmemesinden başka bir şey değil."

18.7.18

felsefenin ışığında

marcel proust: her şeyin kaybedildiği zamanlardadır ki bizi kurtaracak uyarı gelir.

georges gusdorf: eğer akıl insansal düşüncenin en üst organı ise, gerçeğin görevi içimizdeki birbirinin zıddı özlemleri kavramak ve düzenlemek, akla kendisine ait olan yeri vererek bu özlemlerin her birine hakkını vermektir.

henri bergson: zeka, içgüdüye ve sezgiye karşı çıkan üretici bir yetidir.

francis herbert bradley: kişisel ahlak olmadan ahlaksal kurumlar ölü kütlelerdir ve ahlaksal kurumlardan kopmuş kişisel ahlak gerçek dışı bir şeydir, bedensiz bir ruhtur.

jean-marie guyau: yasal cinayet, yasa dışı cinayetten daha saçmadır.

frederic rauh: bir parti, eğer üyeleri açık bilime, eleştiriye yabancı ise ahlaksızdır. dürüst insan inancını üst bir ilkeye bağlamaktan çok onu derinleştirmeyi, ortaya çıkarmayı, geliştirmeyi düşünür. düşüncesi eleştireldir.

george sand: bir kitap yazma işiyle ilgilenmediğim veya yeni birisini yazma hayali kurmadığım zaman can sıkıntısından ağlama isteği duyuyorum.

ferdinand alquie: insan, içinde kaybolduğu, sınırlandığı, yabancılaştığı her şeyi aşabilir ve aşmak zorundadır; ama insanı aşamaz.

pierre janet: en zor şey, tüm depresyonlarda en hızlı ve en çok yok olan, tüm biçimleriyle gerçeğin kavranmasıdır. bir algıyı veya bir fikri onun gerçek olduğu duygusuyla kavramak, yani bu algının çevresinde tüm eğilimlerimizi ve etkinliklerimizi birleştirmek dikkatin en büyük eseridir.

maine de biran: içsel duygumuzun yapısına dayanan ahlaksal yapının temeli, varlığımızın üzerinde her zaman en fazla bilgisiz olduğu tarafıdır.

spinoza: muhteşem şeylerin hepsi ender oldukları kadar zordurlar.

leon brunschvicg: eğer bizi çevreleyen dünyaya akılcı bir düzeni yerleştirmeyi başaramazsak, kendimiz aracılığıyla kendimiz için akılcı varlıklar haline gelemeyeceğiz. jules lachelier'nin ifadesine göre: "dışarıdaki tutarsızlık, içerideki deliliktir." ancak insanlar arasında insanız, ancak bedenler arasında bedeniz.

5.7.18

zeka ve yaratıcılık

jiddu krishnamurti

karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.

zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.

toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.

özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.

zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.

önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.

ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.

içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.

birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.