9.12.19

neandertal

arthur koestler

neandertal dünyada ilk kez göründüğünde maymunlar gülmeyi biliyorlardı mutlaka. üst düzeyde uygarlaşmış maymunlar daldan dala zarafetle atlarken neandertal adam beceriksizce yerlerde sürünüyordu. doygun ve barışçıl maymunlar birtakım hoş oyunlarlarla vakit geçirir ya da felsefi bir dalgınlıkla sinek avlamakla oyalanırken asık suratlı neandertal elinde sopa oraya buraya vurarak dünyada kendine yol çizmeye çalışıyordu.

maymunlar dalgalarını geçerek ağaç tepelerinden onu seyrediyor, arada kafasına ceviz falan atıyorlardı. bazen de dehşete düştükleri oluyordu: kendileri ağaçlardan topladıkları meyveleri, buldukları tatlı taze bitkileri büyük bir zarafetle yerken neandertal'in çiğ etleri dişlediğini, başka hayvanları hatta kendi cinsini boğazladığını görüyorlardı. üstelik yıllar yılı aynı yerde durmuş ağaçları kesiyor, zamanın kutsallaştırdığı kayaları yerinden oynatıyor, ormanın her türlü yasa ve geleneğini fütursuzca çiğniyordu. kaba sabaydı, zalimdi, her türlü hayvansal vakardan yoksundu; üst düzeyde gelişmiş olan maymunların gözünde tarihin barbarlık dönemine dönüşünün simgesiydi.

şempanze türünün dünyada kalmış son örnekleri, bir insanoğlu gördüler mi hâlâ tiksintiyle başlarını çevirirler.

7.12.19

sosyal medya

guy standing

bu dijital dünyanın tefekkür ya da düşünmeye hiç saygısı yok; anlık uyarı ve tatmin sağlıyor ve beynin kısa dönemli karar ve tepkiler vermesine yol açıyor. bunun birtakım avantajları olmasına rağmen aynı dijital dünya, aydın zihin ve bireysellik fikrini zayiat hanesine yazmamızın da sebebi.

farklı bilgi, deneyim ve öğrenme biçimlerine sahip bireylerden müteşekkil bir toplumdan pek çok insanın toplumsal olarak kurulmuş ve çabucak edinilmiş, orijinallik ve yaratıcılıktan ziyade grup onayına dayalı görüşlere sahip olduğu bir topluma doğru gidişat var. ortalık sürekli kısmi dikkat ve bilişsel yetersizlik gibi havalı terimlerden geçilmiyor.

can sıkıntısının ve akıp gitmeyen zamanın tefekkür potansiyeline, düşünüp taşınmaya; geçmiş, şimdi ve hayal edilmiş bir geleceğin sistematik olarak birbirine bağlanmasına hürmeti olan aydın zihin, elektronik olarak harekete geçirilmiş adrenalin akınlarının bombardımanına maruz kalıyor.

teknolojinin iyi ve kötü sonuçlarına dair tartışmalar muhtemelen yıllar boyu sürecek ve herhangi bir sonuca da bağlanmayacak. ancak bazı endişelerin altını çizmekte fayda var. bunlardan en çok tartışılanı "kolektif dikkat eksikliği sendromu."

sürekli bağlantı halinde olmak, zayıf bağları güçlendirirken güçlü bağları zayıflatıyor. cep telefonuna gelen bir arama ya da mesaj, kişisel sohbetleri ve başka aktiviteleri sekteye uğratıyor. e-postaları kontrol etmek ya da cevaplamak konsantrasyonu bozuyor. insanların daha çok tanışmamış olduğu "arkadaşlarıyla" facebook ve başka sosyal medya aracılığıyla kurdukları bağlantı, özel hayata saldırı halini alıyor. huzursuzluk tetiklenirken sabır ve kararlılık gibi özellikler giderek aşınıyor.

internette çok fazla zaman harcamak prekarya varoluşunun bir parçası haline gelmiş durumda ve araştırmalara göre bunun depresif etkileri olabiliyor; zira sosyal ağlar üzerinden kurulan bağlantılar, insanlarla kurulan fiili ilişkinin yerini alıyor.

gerçek anlamda boş zaman, üç taraftan kuşatma altında. boş zaman biçimlerinden birisi, insanın kendisini adadığı kültürel ve sanatsal aktivitedir. iyi müzik dinlemek, tiyatroya gitmek, önemli edebiyat eserlerini okumak, dünyanın ve içinde olduğumuz çevrenin tarihini öğrenmek, popüler tabirle "kaliteli zaman" geçirmek anlamına geliyor. kaliteli zaman geçirmek ise güvencesizliğin verdiği endişe ve uykusuzluğun yanı sıra çalışmayla da bölünmeyen zaman demek oluyor.

prekarya içinse boş zaman açığı söz konusu. zaman bir türlü yetmiyor ya da prekarya içindekiler bu tür boş zaman aktiviteleri yaptıklarında kendilerini suçlu hissediyor ve bunun yerine sosyal ağlarını genişletip beşeri sermayelerine yatırım yapmaları gerektiğini düşünüyor.

boş zamanın, özellikle de prekaryanın boş zamanının değerinin azalması, işçicilik doktrininin bırakmış olduğu en kötü miraslardan biri. değerlerin yeniden üretilmesini sağlayan eğitimin giderek aşınması, gençlerin kültürlerinden soğumasına ve içinde bulundukları toplulukta bir toplumsal hafıza kaybına neden olmakta.

günümüzde, kente dair imgelemde "sokak köşesi toplumu" kavramı ön plana çıkmış durumda. insanların zamanlarını geçirme biçimlerinden birisi olan "takılmak" baskın hale geldi. artık zamanı doldurmak bir mesele ve buna "boş zaman fakirliği" diyenler var. maddi yoksulluk, genç prekaryanın hayatını sınırlıyor.

prekaryanın elinde para ya da mesleki aidiyet olmadığı gibi zamanı kontrol edebilmek için gereken istikrar da yok. hal böyle olunca, çalışma dahil her türlü aktiviteye karşı kuralsızlığı ilke edinen bir tavır sergileniyor. işte bu, güvencesizliğin tuzaklarından birisi. sırf hayatta kalmaya yetecek kadar kamusal alana ihtiyaç duyulur ve bu alanlar da kemer sıkma politikaları nedeniyle yok ediliyor. nihayetinde neoliberal akıl, bütün bunları, doğrudan ekonomik büyümeye katkısı olmadığı gerekçesiyle bir lüks olarak görüyor.

iş ve oyuna dayalı hazcı mutluluk tehlikelidir. sürekli oyun oynamak sıkıcıdır. haz geçicidir ve insanın zamanından alır. yeteri kadar haz aldığımızı düşündüğümüzde dururuz. oyundan alınan zevk geçici olduğundan, buna dayalı olarak yaşayan insanların başarısız olması neredeyse kaçınılmazdır. hazcılık başarısızlığa mahkumdur.

paul martin'in "seks, uyuşturucu ve çikolata: hazzın bilimi" adlı kitabında da belirttiği gibi, oyun ve boş zamanla elde edilen hazcı mutluluk, nihayetinde bağımlılık ve zevk dışında kalan her şeye karşı hoşgörüsüzlük yaratır.

memnuniyet, kişinin kendisi ve hayatıyla ilgili genel olarak şikayetinin olmaması durumudur. ancak mutluluğu fetiş haline getirmek, medeni bir toplum için reçete olamaz.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

5.12.19

faşizm

john fowles

faşizm ile hayal gücü bağdaşmaz.

faşistler tek kutuplu bir toplum kurmaya girişirler. herkesin yüzü güneye bakmalıdır, hiç kimse kuzeye bakmamalıdır. ne var ki, böylesi toplumlarda buyurulan şeyin karşı kutuplarına doğru kaçınılmaz bir çekim vardır. eğer insana geleceğe bakması emredilirse o şimdiye bakar. eğer ona tanrı'ya tapınması emredilirse o insana tapınır. eğer ona devlete hizmet etmesi emredilirse o kendine hizmet eder.

iyi insan toplumu, içinde hiç kimsenin niçin uzlaştığını düşünmeden uzlaşmadığı; içinde hiç kimsenin niçin itaat ettiğini düşünmeden itaat etmediği ve içinde hiç kimsenin korku ya da tembellikten ötürü uzlaşmadığı bir toplumdur. böylesi bir toplum faşist bir toplum değildir.

bütün devletler ve toplumlar başlangıç hallerinde faşisttirler. tek kutuplu olmaya, ötekileri uzlaştırmaya uğraşırlar. faşizmin gerçek panzehiri bu yüzden varoluşçuluktur, sosyalizm değil.

varoluşçuluk doğası gereği, bütün toplum örgütlenmelerine ve bireye istediği kadar ait olmayı seçme olanağı tanımayan inanca düşmandır.

varoluşçuluk insanın bütün düşünce sistemlerine, ruhbilim kuramlarına ve onu bireyselliğinden yalıtmaya girişen toplumsal ve siyasal baskılara karşı başkaldırısıdır.

3.12.19

yaşamak

frederic gros

işleri yaratanın da yüklenenin de kendimiz olduğunu gayet iyi anlayıp onlarla uğraşmaktan ve onlar tarafından alıkonmaktan kurtulacağımız bir gün elbet gelecek. çalışmak: birikim yapmak, hiçbir kariyer fırsatını kaçırmamak için hep pusuda beklemek, bir mevkiye göz dikmek, iş yetiştirmek, rakipleri düşünüp endişelenmek.. bunu yap, şunu görmeye git, öbürünü davet et: sosyal ilişkilerdeki baskılar, kültürel modalar, iş yoğunluğu.. her zaman bir şeyler yapmak. peki ya "olmak?" bunu sonraya bırakırız çünkü hep daha iyisi, daha acili, daha öncelikli olanı vardır. var olmak yarına kadar bekleyebilir. ancak yarın da öbür günün işlerini getirir. bitmeyen karanlık bir tünel. ve buna yaşamak derler. bu hal öyle baskındır ki, boş zamanlarda bile bu takıntılı durumun izleri görülür: aşırı derecede spor yapmak, uyarıcılar yardımıyla dinlenmek, pahalı akşam yemekleri, yoğun gece hayatı, ateş pahası tatiller. bu tünelden insan ya melankoliyle ya da ölümle çıkar.

1.12.19

leonardo

eduardo galeano

kamu ahlakının koruculuğunu üstlenen gecenin bekçileri, daha yirmili yaşlarının başında olan leonardo'yu üstat verrocchio'nun atölyesinden alıp bir hücreye tıktı.

hiç uyumadan, doğru dürüst nefes almadan, canlı canlı yakılma korkusunu sürekli içinde hissederek orada iki ay geçirdi. homoseksüelliğin cezası odun yığınıydı ve isimsiz bir ihbar mektubu onun jacopo saltrelli'yle bir sodomist ilişki yaşadığını iddia etmişti.

delil yetersizliğinden serbest bırakıldı ve normal yaşama döndü. ve sanat tarihinde ışık-gölge oyununu ve bulanık tarzı başlatan neredeyse hiçbiri tamamlanmamış şaheserler yarattı; kıssalar, efsaneler ve yemek tarifleri yazdı; kadavralar üzerinde anatomi çalışmaları yaparak insan organlarını ilk kez mükemmel bir biçimde resmetti; dünyanın döndüğünü teyit etti.

helikopteri, uçağı, bisikleti, denizaltıyı, paraşütü, mitralyözü, el bombasını, havan topunu, tankı, hareketli vinci, yürüyen kazıcıyı, spagetti makinesini, rendeyi icat etti.

ve pazar günleri kurulan pazardaki kuşları satın alıp onları özgür bıraktı.

onu tanıyanlar asla bir kadına sarılmadığını söylüyorlar; ama bütün zamanların en ünlü tablosu onun elinden çıktı. ve bu, bir kadının tablosuydu.

29.11.19

uzun lafın kısası

thomas bernhard: ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

aleksandra kollontay: aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir özgürlük yaşanamayacaktır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

john fowles: hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz. yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

arthur koestler: kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

neval el-saadavi: kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler.

james connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

eduardo galeano: kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

frederic gros: ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

guy standing: hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

28.11.19

prekarya: yeni tehlikeli sınıf

guy standing

hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

prekarya, "precarious" (güvencesiz) sıfatı ile "proletariat" (proletarya) isminin birleşmesiyle oluşan yeni bir terimdir.

prekaryaya dahil olanların kendilerine saygısı yoktur ve yaptıkları işin de sosyal değeri bulunmaz. başarılı olsunlar ya da olmasınlar, saygıyı başka yerlerde ararlar. eğer başarılı olurlarsa, çok da kabul görmeyen ve geçici olarak yaptıkları işlerine atfedilen nafilelik duygusu azalabilir; zira statü konusundaki engellenmiş olma duygusu da aynı şekilde azalacaktır. ancak prekaryada sürdürülebilir öz saygı bulma hüneri kesinlikle yeterli değildir. sürekli olarak bir şey yapıyor olmaya karşın yalnız bir kalabalık içerisinde izole olma tehlikesi mevcuttur.

dünyanın her yerinde sağ politika, kamuda ücretleri, sosyal hakları ve istihdam güvenliğini budamaya dair saldırıları yoğunlaştırmak için ekonomik durgunluğu kullandı.

dünyada sayıları bir milyarı aşan 15-25 yaş arasındaki gençler, tarihin en geniş genç nüfusunu oluşturuyor ve gelişmekte olan ülkelerde de çoğunluğu oluşturuyorlar. dünya bir taraftan yaşlanıyor olabilir ama gençlerin de sayısı oldukça fazla ve onların canını sıkacak çok şey var.

güvencesiz çalışma koşulları nedeniyle daha fazla sayıda genç erkek, ihtiyaç olur diye aileleriyle beraber ya da onlara yakın yerlerde yaşıyor ki bunların bazıları kırklı yaşlarda olabiliyor.

"işlerimiz ve yaşadığımız evler kısa dönemli sözleşmelere dayanıyor. hayatlarımız dolambaçlı yollardan müteşekkil. birçoğumuz için hayatlarımızdaki tek sabit nokta, çocukluğumuzun geçtiği ev. ülkeyi hayata döndürecek nesil bir türlü harekete geçemiyor. bu arada borçlarımız büyüyor, işler giderek azalıyor ve hayatlar da zorlaşıyor." (ed howker & shiv malik)

çağlar boyunca eğitim, aklın olgunlaşmamış kapasitesini geliştirmesine yardımcı olacak, özgürleştirici, sorgulayıcı ve sistemi alaşağı edebilecek bir süreç olarak düşünüldü. aydınlanma'nın özünde insanın dünyayı şekillendirip kendisini de öğrenme ve tefekkür aracılığıyla daha düzgün bir birey haline getirebileceği düşüncesi yatar. piyasa toplumunda bu rol, giderek marjinalleştiriliyor.

sovyetlerdeki eski bir şakaya göre işçiler şöyle diyorlar: "biz çalışıyor gibi yapıyoruz, onlar da bize para veriyor gibi yapıyorlar." bu şakayı günümüzde eğitim için şöyle uyarlayabiliriz: "onlar öğretir gibi yapıyorlar, biz de öğreniyor gibi yapıyoruz." elitler açısından değil ama çoğunluk açısından aklın basite indirgenmesi bu sürecin bir kısmı. dersler, geçme oranları yükselsin diye basitleştiriliyor.

"yaşadığımızı kanıtlamanın tek yolu ölmek. belki de foxconn çalışanları ve bizim gibi kırdan göçüp gelen işçiler için ölüm, yaşadığımızı belgelemenin tek yolu. hayatta kaldığımız dönemde elimizde ümitsizlikten başka bir şey yoktu." (foxconn'daki on ikinci intihar girişiminden sonra çinli bir işçinin bloğundan)

saat dilimlerinin işe yaraması, doğal olarak gün ışığına ve toplumsal olarak da iş günü fikrine alışmış olmamızdan kaynaklanıyor. vücut ritmimiz, gün ışığı ve karanlıkla uyumlu olarak işliyor. uyuyup rahatladığımızda günün yorgunluğunu da atmış oluyoruz. ancak küresel ekonominin insan fizyolojisine hiç saygısı yok. küresel piyasalar 7/24 çalışan bir makine; uyumuyor ya da dinlenmiyor. insanların gün ışığına, karanlığına, gecesine ya da gündüzüne saygısı yok. zamana dair geleneksel alışkanlıklar, ticaretin ve çağın totemi olan rekabetçilik önündeki katı engeller olarak algılanıyor ve esneklik prensibine de aykırı görülüyor. eğer bir ülke, firma ya da kişi 7/24 zaman kültürüne adapte olmazsa bunun bir maliyeti olacaktır. artık "erken kalkan yol alır." sözü çok da geçerli değil; zira uyumayanların başarılı olduğu bir toplumda yaşıyoruz.

prekaryayı daha yakından ilgilendiren şey ise meslek içi eğitim değil, "meslek için eğitim." kişisel gelişim, istihdam edilebilirlik, bağlantılar kurmak (networking), pek çok farklı alanda mevcut düşünce biçimleriyle bağlantı halinde kalabilmek için bilgi toplama becerisi, bu tarz faaliyetlerden bazıları. "vaktinizin %15'ini alanınızla ilgili eğitime ayırın." diyen bir danışman ayrıca "öz geçmişinizi her yıl yeniden yazın." tavsiyesinde de bulunuyor. başkalarını etkileme, kendini pazarlama ve olabildiğince farklı alanı kapsaması beklenen ve kişiyi yeterince yıpratan bu cv yenileme süreci oldukça zaman alıyor. bir taraftan ne kadar özel olduğumuzu göstermeye çalışırken diğer taraftan da herkesin yaptığı standart şeyi yapmamız, aslında yabancılaşmaya neden oluyor. prekarya ne zaman bunlara dur diyecek?

iyi bir toplumun empati kurabilen ve kendisini başkasının yerine koyabilen insanlara ihtiyacı vardır. empati ve rekabet duyguları sürekli olarak bir gerilim içindedir. rekabetin başladığı dönemlerde insanlar başkalarından malumatları, birtakım gerekli iletişim bilgileri ve çeşitli kaynakları, rekabet avantajını kaybetmemek amacıyla gizlerler. başarısızlık veya sadece sınırlı bir statü elde etmeye dair korku, empati kurulmasının kolaylıkla önüne geçer.

naomi klein, küreselleşme dönemini serbest piyasa yanlısı değil, siyasetçilerin destek karşılığında özel sektör aktörlerine kamu kaynaklarını peşkeş çektiği bir eş dost kapitalizmi olarak tanımlamıştı. eğer devlet eş dost tarafından ele geçirildiyse neden güçlü devleti savunmak gereksin ki? gerçek şu ki sermayeye yönelik sübvansiyonlar, siyasi ve ekonomik amaçlar için kullanıldı. buradaki kaba mantık da şuydu: bir siyasetçi ya da parti medya baronları gibi güçlü çıkar odaklarına sübvansiyon vermiyorsa bir başkası elbet verecektir. siz finansal yatırımcılara veya vergi nedeniyle başka yerlere giden zenginlere destek sağlamazsanız bir başka ülke bunu illaki yapacaktır. bir dizi sosyal demokrat işte bu kaba fırsatçılığın pençesine düştü ve bu süreçte bütün inanılırlıklarını yitirdi.

üniversitelerin girişimcilik ve işletmelere hizmet etmesi gerektiğini savunan kişiler, geçmişin entelektüellerine kulak vermeli. felsefeci alfred north whitehead şöyle diyor: "üniversitenin varoluş nedeni, bilgi ve hayat arzusunun yanı sıra eski ve yeni arasındaki bağlantıyı, öğrenmenin yaratıcı boyutu temelinde korumasına dayalıdır."

john stuart mill de rektör olduğu yıllarda şunu söylemişti: "üniversitelerin asıl amacı, insanların geçinmesine yönelik bilgilerin öğretilmesi değildir. amaç yetenekli avukatlar, doktorlar ya da mühendis yetiştirilmesi de değil. asıl amaç, yeterli ve kültürlü insanlar yetiştirilmesidir."

prekarya, eğitimin ticarileştirilmesi ilkesini reddetmeli. kültürsüz insanların durdurulması şart.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

27.11.19

aşk, lüks ve kapitalizm

werner sombart

bir toplumda özgür aşk, bağımlı aşkın yanında yuvalanmaya başladığında, bu yeni aşka hizmet edecek kadınlar da ya namuslu ailelerin baştan çıkartılmış kızları ve zina düşkünleridir ya da orospulardır.

la bruyere: maliyeci başarısızlıkla pençeleştiğinde saray adamları onun içn "o bir burjuva, bir hiç, bir hödüktür." der; başarılı olduğunda ise hemen gidip kızını isterler.

montesquieu: maliyecinin kazanç getiren mesleği nihayet saygıdeğer bir meslek olmayı da vadettiğinde her şey kaybedilmiştir artık. o zaman bir tiksinmedir sarar bütün diğer mevkileri; tüm anlamını yitirir şeref; ağır işleyen ve doğal olan araçlar kendilerini göstermekten yoksun kalır, yönetim ise temelden sarsılmıştır artık.

tarihin değişik dönemlerine has özelliklerin ayrımını yapabilme gücü ve sezgisi yalnızca en iyi tarihçilere özgüdür.

lorenzo valla: hazdan başka bir şey değildir aşk; şaraba, kumara ve bilime nasıl aşıksam kadınlara da öylece aşığım: diyeceğim o ki: şarap, kumar, bilim ve kadınlar gönlümü hoş eder. haz almanın kendisi yaşamda erişilebilecek nihai anlamdır. insan öyle üstünkörü bir amaç uğruna bir şeyden haz almaz. hazzın kendisidir amaç.

tomaso garzoni: bilmez ki acınası insanlar, sevmek bir yana, en yüksek mabutları diye yalvar yakar oldukları sevgililerinin ve kadınlarının adlarıyla ne büyük bir uğursuzluğu üzerlerine çektiklerini; onlara dair öylesine çok hayal kurar, öylesine çok neşe ve hodpesentlikle üzerlerine düşerler ki, sonunda pek kırılgan temeller üzerinde duran aşkları yerle bir olup mutsuzluk ve ıstırap denizinde yitip gider. buhur diye sımsıcak gözyaşlarını, buhurdan diye pişman yüreklerini, kutsal ekmek ve kurbanlık diye esrik ruhlarını, dua diye içten yeminlerini, ilahi diye aşk dolu sone ve madrigallerini, resim diye soluk ve ezilmiş çehrelerini sundukları, sungu olarak da ne soğuktan korkan ne de sıcaktan kaçan, geceden ürkmeyen, gündüz ise yolunu şaşırmayan, acıya ram olmayan, kaçmayan, alay etmeyen, haksızlığa göz yummayan, kendi çıkarları söz konusu olan kişilerin kör ve ölü gibi sağır olması biçimindeki hakaretlerine aldırış etmeyen, zararları tartmayan, kin duymayan bir köpek gibi yaltaklık ettikleri kadınlar onların ilahlarıdır. göksel mabutları, üçüncü göğün tanrıçaları, cennetten inmiş güzellik tanrıçaları, güzel ve sevimli perileri, diana'nın bakireleridir. onlar bu yırtıcı hayvanların peşinden gitmek, kendilerini onlara ganimet gibi teslim etmek, kendilerini bu dişi panterlerin köleliğine adamak, bu dişi kaplanları sevmek istiyor.

aşk, doğası gereği gayri meşrudur ya da daha doğrusu, meşruluğa karşıdır. ve bir kadın, dişi olma, güzel ve sevilmeye değer olma özelliklerini, evlilik gibi herhangi bir toplumsal kuruluşun uyguladığı baskı sonucunda ne kaybeder ne kazanır.

montaigne'e göre aşk ile evlilik, birbirini daha ziyade dışlayıcıdır. yorumunu şu şekilde temellendirir montaigne: aşk, kendisinin dışındaki bir şeyle ilgilenilmesinden nefret eder ve evlilikte olduğu gibi bambaşka nedenlerle bir araya gelmiş, kurulmalarında bağlanma ve iktidarın en az cazibe ve güzellik kadar ağır bastığı ilişkilerle ortak bir paydada buluşmaktan da pek hoşlanmaz. aşk için evlenilmez, daha çok, soyun devamı ve aile kurma nedeniyle evlenilir. şu halde bu saygıdeğer ve kutsal evlilik bağında aşk tutkusunun aşırılıklarına bir mesken kurmak, bir tür ensest ilişkiye girmek anlamına gelir. iyi bir evlilik aşkın ortaklığını dışlar ama dostluğun sevinçlerini tatmak ister. sevmek ve bağlanmak, birbirini dışlayan temelden farklı iki şeydir.

baldassare castiglione: hiçbir saray, dilediği kadar büyük olsun, kadın olmadan görkem veya şatafat yönünden gelişemez, ne de bir saray adamı, kadın aşkıyla dolup taşmaksızın hiçbir anlam ifade etmez veya yaptıklarında bir anlam olmazdı.

mme. d'oberkirk: bu zamanın en şiddetli iptilalarından biri, her şeyle kendini helak etmektir.

zengin tüccar müsveddelerine lüks gelişiminde körü körüne ayak uydurma saplantısı içindeki soylulara, burjuva zenginliğinin birdenbire artış gösterdiği bütün ülkelerde her zaman rastlarız.

montesquieu: pekala lüks olmalıdır! eğer zenginler bu denli harcama yapmasaydı yoksullar aç kalırdı.

gabriel-françois coyer: lüks, ısıtan ve yakıp kavurabilen ateşe benzer. zengin evleri sardığında, bizim imalathanelerimizi besler. bir sefa pezevenginin servetini silip süpürdüğünde, bizim işçilerimizi geçindirir. azınlığın zenginliğini azalttığında, çoğunluğun gelirini artırır. eğer bizim lyon kumaşlarımız, kuyumlarımız, halılarımız, dantellerimiz, aynalarımız, mücevherlerimiz, giysilerimiz, şık möblelerimiz, sofralarımızın lüksü göz ardı edilse, milyonlarca elin bir anda atıl duruma düştüğünü görürdüm: aynı anda da ekmek için yalvaran sesler duyardım.

"israf, insana zarar verici bir kusurdur; ama ticarete değil."

wilhelm von schröder: lüksün taşrada çok daha büyük olmasını arzulardım; çünkü zenginlerin görkemi, çok sayıda zanaatkar ve yoksulu besliyor.

kendisi gayri meşru aşkın meşru bir çocuğu olan lüks, kapitalizmi doğurmuştur.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

25.11.19

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı sizi hiçbir şey tutamaz. adımlarınızı kaldırımlar -bin kere geçtiğiniz, hep kürkçü dükkanına varan o yol- yönlendirmez artık. dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız: baş döndürücüdür özgürlük.

yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. oysa biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız; çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana. 

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur. 

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

ruh bedenin gururudur.

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. 

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

ilk hristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır. biraz havadan sudan sohbet, birkaç el sıkışma, sonra da iyi akşamlar, iyi yolculuklar. bu dünya fanidir, der teologlar, insanlık sürgündür; çünkü asıl yurduna burada ulaşması mümkün değildir. tüm dünya gelip geçici bir barınaktır. ilk hristiyanlar, bir yürüyüşçü herhangi bir ülkeden nasıl geçiyorsa öyle geçerler hayattan.

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana. 

yürümek bir dönüşüm, bir çağrıdır. her şeyi ardımızda bırakmak ve kendimizi arındırmak için yürürüz: dünyanın keşmekeşini, mesuliyet dağını, didinmelerimizi ardımızda bırakırız. unutmak, artık burada olmamak için kara yollarının muazzam sıkıcılığından, orman yollarının monotonluğundan iyisi yoktur. yürüyün, bağlarınızı koparın, terki diyar eyleyin.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı. zaruri olanı bir kere kavradınız mı bir daha mahrum kalmazsınız ondan; zira o her yerdedir, herkese aittir ve kimsenin malı değildir.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?

yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

yürümek; kiri pası ovulmuş, safrası atılmış, sosyal becerilerden kurtulmuş, kofluklardan ve maskelerden sıyrılmış bir hayat yaşamaktır.

alexandra david-neel himalayalar'da yaptığı bir uzun yürüyüşte, ıssız bir ovadayken uzaklardan kendisine doğru hızla yaklaşan siyah bir nokta gördüğünü anlatır. derken onun bir adam olduğunu anlamış. yol arkadaşları bu adamın lung-gom-pa olduğunu, onunla konuşulmaması ve yürüyüşünün engellenmemesi gerektiğini; çünkü vecd halinde olduğu için uyandırılırsa ölebileceğini söylemişler. geçip gitmesini izlemişler: yüzü ifadesiz, gözleri açık, koşmayan ama her adımda rüzgârın uçurduğu hafif kumaşlar gibi yükselen bir insan.

23.11.19

gün ortasında karanlık

arthur koestler

kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

yükseklerde oksijen azdır, başı dönen yitip gider.

yığınlar yeterince olgun olmadıklarında insancıl zaaflar ve liberal demokrasi devrim için intihar demektir.

hikayenin sonu iyi bağlandığında çekilen çileler unutulur.

mutlak gerçek, hemen öncesinde bakıldığında her zaman yalandır. sonunda haklı olduğu ortaya çıkan kişi, o sona varılmadan önce haksız ve zararlı görülür.

tarihin hiçbir döneminde insanoğlunun geleceğini etkileme gücü bizdeki kadar az sayıda kişinin ellerine yoğunlaşmamıştır.

tarihin bize öğrettiği şeylerden biri de şudur: çoğu kez yalanlar gerçeklerden daha çok işe yarar. çünkü insanoğlu miskindir ve gelişme yolunda bir adım atabilmesi için kırk yıl çölde yürümesi gerekir. bunun için zorlanması gerekir üstelik. çölde ilerlediği sürece tehditler ve vaatlerle, hayali korkular ve hayali tesellilerle motive edilmesi gerekir. yoksa yarı yolda dinlenmek için oturup altın buzağıyla tapınmaya başlar.

peşine takıldığımız her yanlış fikir, ileriki kuşaklara karşı işlenmiş bir suçtur.

vicdanlı olmak denilen şey bir devrimci için dünyanın en uygunsuz özelliğidir. vicdan denilen şey insanın beynini kanser gibi kemirir, sonunda gri hücreler bütünüyle yenilip yutulur.

her alkol şişesinin içinde ölçülebilir miktarda duygusal taşkınlık bulunur.

insan dünyayı duygularının keyfini sonuna dek çıkaracağı metafizik bir genelev gibi görmeli. duygusallık paylaşımı, vicdan, tiksinme, umutsuzluk, pişmanlık ve bedele katlanma gibi şeyler bizim için serkeşlik kadar iticidir.

saint-just: kimse suç işlemeden ülke yönetemez.

tarihin en korkunç canileri neron ya da fouche tipinde kişiler değil, gandhi ve tolstoy tipindekilerdir. gandhi'nin içinden gelen ses, ingiliz top ve tüfeklerinden daha etkili olmuştur hintlilerin kurtuluşunu engellemek açısından. gandhi'nin hindistan'ı felakete sürüklediğini, temiz ve insancıl yolları yeğlemenin politik iktidarsızlığa sebep olduğunu kabul edelim.

kendini otuz altına satan bir adam dürüst bir alışveriş yapmıştır; ama kendini kendi vicdanına satmak tüm insanlığa ihanet demektir. tarih, a priori ahlak dışıdır, vicdanı micdanı yoktur.

doğru sonuca varmak için her yolun geçerli olduğu ilkesi politik ahlakın tek kuralı olmuştur her zaman ve olacaktır; başka her şey boş laftır, dokunduğun anda elinden kaçacak saçmalıklardır.

öznel iyi niyet bizi hiçbir şekilde ilgilendirmez. yanılgı içinde olan bunun bedelini ödemeli, haklı olan sonunda aklanmalıdır.

machiavelli: kimi kez sözcükler gerçekleri gizlemek amacıyla kullanılmalıdır. ancak bunu öyle bir biçimde yapmalı ki, ya kimse farkına varmasın ya da mutlaka birinin dikkatini çekecek olsun.

hapisteki insan için en korkunç şey birinin suçsuz olduğunu bilmektir. çevreye uyum sağlamasını engeller, moralini yerle bir eder.

her cümleyi tekrarlayarak ve basitleştirerek yığınların kafasına tokmak tokmak sokmak gerek. doğru olarak gösterilen şey altın gibi parlamalı, yanlış olarak gösterilen ise zifiri karanlık olmalı. yığınların politik süreçleri anlayabilmeleri için panayırlardaki palyaçolar gibi renklendirilmeleri gerekir.

dünya öyle bir hale geldi ki, zeka ile ahlak birbirine ters düşer oldu. hangi taraftaysan ötekinden vazgeçmek zorunda kalıyorsun. insanın kafasını fazla çalıştırması iyi değildir.

bu hayatta kurnaz olmak zorundaydı insan; yoksa ahir ömründe hapislere düşer ya da soğukta köprü altlarında yatmak zorunda kalırdı. işin kısası buydu: ya akıllı olacaksın ya namuslu davranacaksın, ikisi bir arada olmuyordu.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim

21.11.19

kitap ödüllü çekiliş

bir blog okuruna aşağıdaki kitaplar hediye edilecektir.
katılmak için tek yapmanız gereken bu yayına bir yorum bırakmak.

- sağduyu: tanrısızlığın ilmihali | jean meslier
- kölenin mutluluğu | esther vilar
- yürümenin felsefesi | frederic gros
- prekarya: yeni tehlikeli sınıf | guy standing
- gün ortasında karanlık | arthur koestler
- aşk, lüks ve kapitalizm | werner sombart
- kayıp cennet | john milton
- toplumsal cinsiyet ve iktidar | r.w. connell
- akıllı yaşama sanatı | baltasar gracian

not: bu çekilişe twitter üzerinden katılmış olan 15 kişi de dikkate alınacaktır.

19.11.19

ali şeriati

karen armstrong

iran devrimiyle sonuçlanan yıllarda, genç laik felsefeci dr. ali şeriati, eğitimli orta sınıfın arasından çok büyük kalabalıkları peşinde sürükledi.

mollalar onun dinsel mesajının büyük bölümünü onaylamasalar da, şaha karşı halkı harekete geçirmekte büyük oranda onun payı vardı.

gösteriler sırasında, kalabalıklar ayetullah humeyni'ninkilerin yanında onun posterini de taşıdılar; oysa humeyni'nin iranlıyla nasıl geçineceği bile belli değildi.

şeriati, batılılaştırmanın müslümanları kendi kültürel köklerine yabancılaştırdığına inanıyordu ve bu düzensizliği ortadan kaldırmak için müslümanlar inançlarının eski simgelerini yeniden yorumlamalıydılar.

muhammed, eski putperest ritlerinden hacca tektanrıcı bir anlam verdiği zaman aynısını yapmıştı. kendi kitabı hac'da şeriati, okurlarını mekke'ye hacı olmaya götürüyordu; giderek, her bir hacının kendi imgelemine dayanarak dinamik bir tanrı yaratması gerektiğini söylüyordu açıkça. böylelikle, kabe'ye vardıklarında, kutsal yer boş olduğundan hacılar bunun ne kadar yerinde olduğunu anlarlardı:

"bu sizin son gideceğiniz yer değildir; kabe bir işarettir, yani yol kaybolmamıştır; o size yalnızca yönü gösterir."

kabe, kendi başına amaç olmaması gereken bütün insan açıklamalarının aşılmasının önemine tanıklık ediyordu.

niye kabe, hiçbir düzenlemenin ya da süslemenin olmadığı basit bir küptür? çünkü o "evrende tanrı'nın gizini" yeniden sunar: 'tanrı biçimsiz, renksiz, benzersizdir, insanın seçtiği, gördüğü veya düşlediği biçim veya durum ne olursa olsun, tanrı değildir."

haccın kendisi, eski sömürge devrinde birçok iranlının yaşadığı yabancılaşmanın antiteziydi.

o, yaşamını sözü edilemez tanrı'ya doğru ve onun çevresinde döndüren her insanın varoluş yönünün temsilidir. şeriati'nin eylemci inancı tehlikeliydi:

şah'ın gizli polisi kendisine işkence edip sınır dışı etti ve hatta 1977'de londra'da ölümünden onlar sorumlu olabilirler.

17.11.19

ölüm

thomas bernhard

insanlar bir yakınları öldüğünde korkunç bir fırtına koparıyorlar. ben her şeyi olabildiğince basit tuttum.

mezarlıklarda son derece vahşi biçimde insanlığın zevksizliğini görürüz.

basit, olabildiğince az kişiyle isteriz ama yine de bunaltıcı olanını hazırlarız.

korkunç olan zaten her zaman gülünçtür de.

müziksiz diyelim, konuşmasız diyelim ve düşünelim, o zaman en basiti ve biz böyle olursa en iyi biçimde dayanabiliriz; ama gene de bunaltır bizi derinlemesine.

yalnız yedi ya da sekiz kişi, gerçekten en yakınlar, mümkünse akrabalar değil ve yalnız en yakınlar diye düşünürüz ve sonra bu en yakınlar gelir. onlara çiçek getirmeyin, hiçbir şey getirmeyin de demişizdir ve gene de her şey çok bunaltıcı olur.

biz tabutun ardından gideriz ve her şey bunaltıcıdır. her şey çabuk olur, üç çeyrek saat bile sürmez ve bizi bunaltır ve biz sonsuza kadar sürdüğünü sanırız.

insanın yıllarca en yakını olmuş birinin yitirilişinin doğal olarak avuntusu yoktur.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

15.11.19

öğretmen

john fowles

iyi bir öğretmen hiçbir zaman yalnızca dersini öğretmez.

iyi bir eğitimde dört ana amaç olması gerekir:

birincisi, bütün mevcut sistemleri önceden ele geçiren amaçtır: öğrencinin toplumda bir ekonomik rol için eğitilmesi.

ikincisi, toplumun doğasını ve insani yönetim biçimini öğretmektir.

üçüncüsü, varoluşun zenginliğini öğretmektir.

ve dördüncüsü, insanın; canlı yaşamın öteki türlerinin aksine, çok uzun süredir yitirmiş olduğu o görece ödül duygusunu yeniden yaratmaktır.

daha basit bir deyişle, öğrenciyi geçimini sağlamak için, sonra öteki insanlar arasında yaşaması için, sonra kendi yaşamından zevk alması için ve son olarak da varoluşun amacını -ve nihai olarak da adaleti- insani biçimde anlaması için hazırlamamız gerekmektedir.

13.11.19

kötülük problemi

jean meslier

tanrı her şeyin yaratıcısıdır derler; bununla birlikte kötülüğün tanrı'dan gelmediği de iddia edilir. o halde kötülük nereden geliyor? insanlardan mı? peki ama insanları kim yarattı? tanrı yarattı; o halde kötülük tanrı'dan geliyor demektir. eğer tanrı insanları şimdi oldukları gibi yaratmamış olsaydı, dünyada ahlak bozukluğu ya da günah olmazdı.

şeytan semavi din için, en azından tanrı kadar gereklidir. semavi dinler; rahipler, hocalar, hahamlar vb. tanrı'yla şeytan arasındaki bozukluktan çok hoşnutturlar. iki düşman arasında bir uzlaşmaya aracılık etmeyecek ölçüde hoşnutturlar. varlıkları ve gelirleri bu iki düşmanın çatışmaları, düşmanlıkları üzerine kurulmuştur.

insanlar baştan çıkarmaya ve günah işlemeye yöneltilmezse, rahiplerin yönetimi ve gücü, insanlar için gereksiz olur. manicilik bütün dinlerin kuşkusuz eksenidir; ancak ne çare ki, tanrısallığı, kötülük kuruntusunda haklı çıkarmak için icat edilen şeytan, göksel düşmanının aczini ya da beceriksizliğini bize her an her dakika kanıtlar.

"insan yalnız yaptığı kötülükten değil, yapabildiği halde yapmadığı iyilikten de sorumludur."

yasaklamaya muktedir olduğu hataları suçlayan ve cezalandıran bir tanrı, benliğinde budalalıkla zulmü birleştirmiş bir delidir.

oluşmasını yasaklayabileceği kabahatleri suçlayan bir tanrı, insafı, iyiliği ve doğruluğu olmayan bir varlıktır. öngörülü bir tanrı, kabahatin önüne geçer ve böylece kendisini kabahati suçlama sıkıntısından da uzak tutar. kerim bir tanrı insan tabiatının gereği olduğunu bildiği zayıflıkları, günahları cezalandırmaz. adil bir tanrı, eğer insanı yaratmışsa, gelip geçici isteklerine direnecek derecede metin olarak yaratmamış olduğu için, yarattığını cezalandırmaz. zayıflıkları suç saymak, zorba yönetimlerin en zalim olanıdır.

bilinen bir kötülüğe göz yummak ya zayıflık ya kararsızlık ya da danışıklılık belirtisidir. yasaklamak gücüne sahip olduğu bir kötülüğe göz yummak, kötülüğün yapılmasına razı olmaktır.

hiç kimse tanrı'nın adaleti hakkında kuşkuya düşmeye cesaret etmiyor; bununla birlikte adil bir tanrı'nın hakimiyeti altında adaletsizlikten, zulümden başka bir şey görülmüyor. kuvvet, kavimlerin alın yazısına hakim oluyor; hakkaniyet dünyadan sürülmüş gibi görünüyor. birkaç kişi bütün insanların rahatını, mallarını, özgürlüğünü ve hayatını cezaya çarpılmaksızın kendine oyuncak ediyor. "tanrı tarafından yönetilen" bu alemde her şey bozuk ve karmakarışıktır.

hayvanların öteki türlere karşı zulüm ve saldırganlıklarının nedeni açlık ve beslenme ihtiyacıdır. insanın insana karşı zulüm ve saldırganlığının nedeni ise, efendilerinin kavga çıkarmak isteğinden, açgözlülüğünden ve saygısız, batıl inançlarının azgınlığından başka bir şey değildir.

epikuros: "tanrı, ya kötülüğe engel olmak istiyor ancak kötülüğü yasaklamaya muktedir olamıyor; ya kötülüğü yasaklamaya muktedir olabiliyor ancak engel olmak istemiyor; ya kötülüğü ne istiyor ne de yasaklayabiliyor; ya da kötülüğü tanrı hem istiyor hem de yasaklamaya kadirdir. eğer yasaklamaya kadir olmaksızın yasaklamak istiyorsa, tanrı acizdir; eğer tanrı kötülüğü yasaklamaya gücü yettiği halde yasaklamak istemiyorsa, bu durumda ona atfedilmesi zorunlu tutulan bir kötülükçülük karşısında bulunuyoruz demektir. eğer tanrı kötülüğü yasaklamaya hem gücü yetmiyor, hem de bunu yasaklamak istemiyorsa, hem aciz hem herkesin kötülüğünü isteyen olur; eğer tanrı kötülüğün yasaklanmasını hem istiyor ve buna da gücü yetiyorsa, o halde kötülük nereden geliyor? ya da tanrı kötülüğün olmasına neden engel olmuyor?"

her çıplak gözün de rahatlıkla görebileceği gibi, sonsuz erdeme sahip olan tanrı bu kadar açık bir adaletsizliği yaratamaz, kutsayamaz ve ayakta tutamaz.

her ne zaman bu yeryüzünün neresinde göz gezdirecek olsam vahşi ve uygar insanı, "lütfü rabbani" ile sürekli bir mücadele içinde görürüm. tanrısal lütfün kasırgalarla, fırtınalarla, donlarla, dolularla, su baskınlarıyla, kuraklıklarla, insanın çalışmasını çoğu kez yararsız kılan ve emeklerini berhava eden afetlerle yönelttiği darbelere karşı, insan, savunma durumu almak zorundadır. sözün kısası, insan türünün mutluluk nedenini hazırlamakla meşgul olduğu iddia edilen bu tanrısal lütfun kötülük dolaplarından korunmak için insanoğlunun durmadan meşgul bulunduğunu görüyorum.

yeryüzünde hiçbir insan, evlatlarının %99'u için, gerek süresi ve gerek şiddeti itibariyle sonsuz cezalar, süresiz azap ve eziyetler veren bir tanrı hakkında en küçük bir sevgi kırıntısı bile besleyemez.

doğada bir tek adam var mıdır ki, hemcinsim demiyorum, herhangi bir duygulu varlığı, kin olmaksızın, misilleme olmaksızın, merak etmeksizin ve hiçbir korkusu olmaksızın, yani kendini koruma durumunda bulunmaksızın, soğukkanlılıkla üzmek isteyecek kadar kendisini zalim hissetsin? böyle bir varlık, sizin ilkelerinize göre insanların en kötülerinden daha kötüdür.

paganizm'in bitmesinden sonra, sağlam inanışa muhalif saydıkları bir görüş, bir anlayış tarzı her ortaya çıktığında, kavimler çıldırmayı, öfkeli delilikler geçirmeyi alışkanlık haline getirdiler. görünüşte, yararlı güzel işlerden, uyumdan, barıştan başka bir şey getirmeyen bir dinin mensupları, hocalar, ruhaniler, kardeşlerini yok etmeye kışkırttıkça, yamyamlardan ya da vahşilerden daha kan dökücü olmuşlardır. tanrısallığın hoşuna gitmek ya da gazabını yatıştırmak için, insanların işlemeyeceği hiçbir cinayet yoktur.

din, kan dökücülüğü meşrulaştırarak acımasızlık dizginini gevşetir ve ilahi amaçlar için gerekli olabileceğini öğreterek cinayeti mübah kılar.

pascal der ki, "insan, kötülüğü yanlış bir vicdan ilkesiyle yaptığı zaman olduğu kadar, hiçbir zaman tam bir zevkle yapmaz."

halkın kan dökücülük dizginini gevşeten ve en kara cinayetlerini gözünde haklı gösteren bir din kadar tehlikeli bir şey yoktur. kendisine, çıkarlarının her eylemi meşrulaştırdığı söylenen bir tanrı tarafından izin verildiğine inanan halk, kötülüklerine artık sınır çekmez. din mi söz konusu oluyor? o zaman en uygar kavimler bile hemen tekrar gerçek vahşiler olur ve kendisi için her şeyin mübah olduğuna inanır.

ne kadar zalimce hareket etseler, tanrılarının davasını ne kadar çok hararetle savunsalar tanrılarının o kadar beğenisini kazanacaklarını, o kadar hoşuna gideceklerini varsayarlar.

dünyanın bütün dinleri, hadsiz hesapsız cinayetlere izin vermiştir. yahudiler, tanrılarının vaadiyle sarhoş olarak, bazı milletleri bir kişi kalmayıncaya kadar yok etme hakkını benimsediler. ilahlarının kehanetleri üzerine dayanan romalılar, dünyayı haydutça ele geçirdiler ve kırıp döktüler. ilahi peygamberleri tarafından yüreklendirilen araplar, hristiyanları ve putperestleri kılıçtan ve ateşten geçirdiler. hristiyanlar, sözde kutsal dinlerini yaymak bahanesiyle yerkürenin her iki yarısını da yüz kez kana boyadılar.

insanlara; "tanrısallık bu dünyada cinayetleri cezalandırır." demek, tecrübenin her gün yalanladığı bir iddiada bulunmaktır. insanların en kötüleri, genellikle dünyada keyfince hüküm sürenler ve şansı tarafından nimet ve bağışlara boğulan kimselerdir, tanrı'nın hakimlerin en güçlüsü olduğuna inandırmak için, bizi ahirete sevk etmek, yani "tanrı kötülerin cezasını ahirette verir." demek ise, kuşku götürmez olayları, kesin emirleri yok etmek kastıyla, bizi varsayımlar peşinde koşturmaktan başka bir şey değildir.

ey insanlar! siz hâlâ vahşisiniz! ey insanlar! din konusu açılır açılmaz, sizler birer çocuktan başka bir şey değilsiniz!

din pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır. 

din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

başucu kitaplığı | antoloji | oda sineması | 101 temel eser | okuma listesi | program | iletişim