19.1.21

yolcu

frederic gros

ilk hristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır. biraz havadan sudan sohbet, birkaç el sıkışma, sonra da iyi akşamlar, iyi yolculuklar.

bu dünya fanidir, der teologlar, insanlık sürgündür; çünkü asıl yurduna burada ulaşması mümkün değildir. tüm dünya gelip geçici bir barınaktır.

ilk hristiyanlar, bir yürüyüşçü herhangi bir ülkeden nasıl geçiyorsa öyle geçerler hayattan.

17.1.21

hayat

diogenes laertios

theophrastos:
düzensiz bir konuşmadansa dizginsiz bir ata güvenmek daha iyidir.

protagoras: her şeyin ölçüsü insandır: var olanların var oldukları ve var olmayanların var olmadıkları konusunda. tanrılarla ilgili olarak ne var olduklarını söyleyebilirim ne de var olmadıklarını; çünkü bunu bilmeyi engelleyen çok şey var: belirsizlik ve insan yaşamının kısa oluşu.

öğrencileri theophrastos'a son bir isteği olup olmadığını sorduklarında, "hiçbir isteğim yok." demiş, "diyeceğim bir tek şu: yaşamdaki sevinçlerin çoğu şan olsun diye solup gidiyor. çünkü biz yaşamaya başladığımız gün ölüyoruz. demek ki, adını duyurma merakı kadar yararsız bir şey yok. haydi size uğurlar olsun. ya bilimi bırakın; çünkü çok yorucu; ya da gereğince ilgilenin; çünkü şanı çok büyük. yaşamın boşluğu da yararından büyük. ben artık ne yapmanız gerektiğini öğütleyemem, yapılması gerekeni siz araştırın."

15.1.21

kültür adamı

walter benjamin

yazmayı bir temrin olarak görmek. eşyayı uzaklığın, soyutlamanın imkanlarıyla değil, kaydederek, suretini çıkararak, tekrarlayarak tanımak isteği.. bütün bunlar hep aynı saf zihinsel tutkunun, devlete ya da topluma hizmet sunmak zorunda olmayan, kültürel ürünü kendisi için seven "kültür adamı"nda rastlanabilecek bir tutkunun ifadesidir. ama bu ancak boş zamanı olan, yazıyı para ya da nüfuz kazanma yolu olarak görmeyen, yayıncıya yazı yetiştirmek zorunda olmayan biri için söz konusu olabilirdi. bu yüzden kültür adamıyla birlikte bu tutku da maddi temelini geri dönüşsüz bir biçimde kaybetmiştir. yüzyıl başında edebiyat adamlarını devrimcilere dönüştüren sürecin bir yönü de budur: edebiyat adamı kibrine, cüretine, bilgeliğine kaynaklık eden bağımsızlığı kaybetmiştir artık.

13.1.21

swinger

hüseyin rahmi gürpınar

bir evlilik oluyor. kısa yahut uzun bir süre sonra karı koca birbirinden usanıyor. avrupa'da şimdi bir çeşit boşanma var. ama her usanç doğduğunda boşanmayla işin düzeltilmesine kalkmak da başa çıkar bir iş değil. eğer madam da bu zor gerçekleri anlayabilecek kadar ileri düşünceli ise kurallara samimi bir biçimde uymayı ahmaklara bırakarak kanun üstünde arifane yaşamaktan başka şu dünyada gerçek bir rahatlık olamayacak. bilgin, ukala, kanun koyucular varsınlar her zorluğa karşı bir çare bulmaya uğraşadursunlar. yüzyıllardan şimdiye kadar bu zorlukların kaçını çözmeyi başarmışlar ki şu kısa ömür içinde rahat edebilmek için doğanın gerektirdiğini bırakalım da onların bulabilecekleri çarelere umut bağlayıp bekleyelim.

11.1.21

fotoğraf

ahmet haşim

fotoğraf merceğine zerre kadar itimadım yoktur. bundan dolayı fotoğraf makinesinin keşfiyle portre ressamının vazifesine son bulmuş gözüyle bakanlara hak vermek bence zordur. şekil ve madde ışığın yansımasına göre anbean değişir. bu bakımdan hiçbir çehrenin vasıfları belirli bir tek görüntüsü yoktur. fırça sanatkârı çizeceği çehre üzerinde uzun müddet hayatın gelgitini gözlemlemek ve onu birçok değişimlerinde kaydetmek yoluyla sonunda gerçek kimliğin gizli hatlarını sezmeyi ve görmeyi başarır. fotoğraf bu zihnî analiz ve sentez gücüne sahip değildir. onun için hassas cam üzerinde çizilen şekle bir belge yüklenemez.

9.1.21

acte gratuit

john fowles

londra'dan nefret edişim, kuşkusuz tüm büyük kentlerden nefret edişim beni sonuçta londra'dan uzaklaştırmadan önce, 1960'ların başlarında bir gün jüri görevi nedeniyle old bailey'ye çağrıldım. on iki kişi bir ensest davasında karar vermek zorundaydık. şeytani, müstehcen, iğrenç bir olaydı; hayvan pisliği içindeki bir domuz ağılı gibi sahtekârlık ve insan vahşetiyle doluydu. olayın kurbanları, hatta suçlananlar öylesine aptal ve cahildiler ki, asıl yargılanması gerekenler, kendi kültürümüzün böylesine derin çukurlara gömülmesine izin verdiğimiz için biz jüri üyeleriydik.

karardan sonra serbest bırakıldığımızda, elimde bana verilen parayla mahkeme binasının dışında kalakaldığımı anımsıyorum. ani bir karar verdim. en yakındaki büyük bir kitabevine gidecek ve bir acte gratuit gerçekleştirecektim: dayanılmayacak kadar iğrenç insan türünden olabildiğince uzak bir konuda bir kitap satın almak.

5.1.21

düş

fernando pessoa

iyi bir düşçü asla uyanmaz.

yoğun bir şekilde düşünülen fikirler aynı yoğunlukla hissedilir. bu dünyadaki hiçbir şey -en soyut düşünce de dahil- köklerini insanın yüreğine daldırmadan yaşayamaz.


benim büyülü silahlarım müzik, ay ışığı ve düşlerdir. ne var ki müzik deyince sadece çalınan müzik değil, sonsuza dek çalınmadan kalacak müzik de anlaşılmalıdır. ay ışığı derken, sadece aydan gelen ve ağaçların gölgelerini uzatan ışıktan söz edildiği sanılmamalıdır; güneşin dışlamadığı ve nesnelerin aldatıcı görünümlerini güpegündüz karartan başka bir ay ışığı da vardır. her zaman kendisi olarak kalan tek şey düşlerdir. onlar bizim içine doğduğumuz, her zaman doğal ve kendimiz kaldığımız o parçamızdır.

hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

3.1.21

hayat

sabahattin ali

insanların hemen hepsi hayatı karın doyurmak ve lalettayin biriyle yatmaktan ibaret farz ederler. halbuki bu takdirde insanın diğer hayvanlardan ne farkı vardır? onların dimağları da karınlarını doyurmak ve kendilerine bir eş bulmak hususunda kâfi derecede hizmet görüyor. ancak bunları düşünmek, onlardan hiç ayrı olmamak demektir. halbuki insanın bir de dimağı vardır ki yemek, yatmak, eğlenmek gibi şeylerle alakadar olmayan birtakım ihtiyaçlar taşır. kendine yakın bir arkadaş arar. kendisine maddi manevi yardım edecek diğer bir insan ister ve bunun mümkün olabilmesi için yardım isteyen diğer insanlara yardıma hazır bulunur. sonra muhakkak sevilmek ister, bunun için de başkalarını sever.

düşün, dünyada yalnızlık kadar feci şey var mıdır? tabii yalnızlıktan kafa yalnızlığını kastediyorum, yoksa dünya bir sürü kuru kalabalıkla dolu. ama bizim manevi hayatımızda, maddi hayatımızda bize eş, arkadaş olabilecek insan ne kadar azdır!

1.1.21

dünya

charles bukowski

dünya giderek yırtılan ve her an patlayabilecek bok dolu bir kese kağıdı. ben kurtaramam dünyayı. ama yazılarımın kıçlarını kurtarmalarına yardımcı olduğunu söyleyen mektuplar alıp duruyorum. bu yüzden yazmadım ama. kendi kıçımı kurtarmak için yazdım. hep dışardaydım, hiç ait olmadım. okul bahçesinde keşfettim bunu. bir de çok yavaş öğrendiğimi. herkes her şeyi biliyordu, benimse hiçbir boktan haberim yoktu. her şey üstüne badana çekilmiş ve kafa karıştırıcı bir ışıkla aydınlatılmış gibiydi. salaktım. ama salaklığımda bile tam bir salak olmadığımın farkındaydım. koruduğum bir köşe vardı içimde. önemi yok.

bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

17.12.20

knulp

hermann hesse

knulp derdi ki: "herkesin ruhu kendinindir. kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. iki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. bunu da yapamaz. çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider."

"annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar; onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir; ama ruhunu veremez. ruh her insanda yenidir."

"eğer düşüncelerinde ve yaptıklarında gerçekten ciddiyse her insan azizdir. insan doğru bildiğini yapmalıdır."

"şimdiye kadar birçok kimseyle konuştum. birçok da söylev dinledim. rahiplerin, öğretmenlerin, belediye başkanlarının, sosyal demokratların ve liberallerin konuşmalarını duydum; ama içlerinden hiçbiri bütün yürekleriyle içten değildi ve hiçbirinin, gerekirse kendi bildiği uğruna kendinden özveride bulunabileceğine inanamadım."

"bir örnek, elbette herkese uymaz. ama gerçeğin herkese uyması gerekir. eğer bir kez gerçeği bulur da budur diyebilirsem, onun ardından gitmek isterim."

"aydınlık ve pazar giysilerine bürünmüş, kent kapısından çıkan bir küçük hanım gibi al ve gururlu, çam ormanları üstünden yükseliyor." işte o gün şarkılarında hemen her zaman rastlanan ve övülen güneşi böyle dile getirmişti.

gariptir, konuşurken ince düşünceleri, felsefe yürütmeleri ne kadar beceremiyorsa, dizeleri de açık, parlak pazar giysileriyle oradan oraya sıçrayan tertemiz çocuklar gibi, o derece özgür ve tasasızdı. bunlar çoğu zaman anlamsız ve garip şeylerdi ve yalnızca içindeki coşkunluğu dışarı vurmaya yarıyordu.

16.12.20

geriye kalan

nietzsche

kişinin beni anlamasının, hem de zorunlulukla anlamasının koşulları, bunları pek iyi bilirim.

benim yalnızca içtenliğime, tutkuma dayanabilmek için, düşünsel konularda katılık derecesinde dürüst olması gerekir kişinin. dağlarda yaşamaya alışkın olması gerekir -çağın siyasetinin ve halkların çıkarcılıklarının sefil gevezeliğini kendi altında görmeye. aldırmaz olmuş olması gerekir, hiç sormaması gerekir, doğruluk yararlı mıdır diye, bir kötü kader olup çıkar mı diye.

bugün kimsenin sorma yürekliliğini göstermediği sorulara sertliğin verdiği yatkınlık, yasaklanmış olana yüreklilik, labirente önceden-belirlenmişlik. yedi yalnızlıkta edinilmiş bir deneyim. yeni bir müzik için yeni kulaklar. en uzaklar için yeni gözler. şimdiye dek sağır kalınmış doğrular için yeni bir vicdan. ve yüce üslubun iktisat istemi: gücünü, heyecanlanmalarını derli toplu tutmak. kendi kendine saygı, kendi kendine sevgi, kendi kendisi karşısında koşulsuz bir özgürlük.

işte bunlardır benim okurlarım ancak, benim sahici okurlarım, benim önceden belirlenmiş okurlarım. geri kalan neye yarar ki? geri kalan, insanlıktır yalnızca. kişinin, gücüyle, ruhunun yüksekliğiyle, insanlığa tepeden bakması gerekir -hor görüşüyle.

gönül borcu

charles baudelaire

j. g. f'ye

sevgili dostum,

aklıselim, dünyevi şeylerin asli bir varoluşa pek sahip olmadıklarını ve asıl gerçekliğin yalnızca düşlerde yattığını bizlere söyler. yapay çeşitliliği olduğu kadar doğal mutluluğu da içine sindirebilmesi için insanın öncelikle onu hazmetme cesaretini göstermesi gerekir ve belki de mutluluğu hak etmiş olanlar, tam da fanilerin anladığı anlamda mutluluk fikrinin onlar üzerinde kusturucu bir etki yaptığı kişilerdir.

bir yapay zevkler tablosunu bir kadına, en doğal zevklerin en sıradan kaynağına adamak, ahmak kafalı kimselere garip ve hatta saçma gelebilir. lakin şu kadarı açıktır ki, nasıl ki doğal dünya ruh dünyasıyla örtüşüp ona hammaddesini sunmak suretiyle birey adını verdiğimiz tarifsiz karışımı yaratmamıza yardım ediyorsa, kadın da bizim düşlerimize en büyük gölgeyi veya en büyük ışığı düşüren varlıktır.

kadın her halükarda esin vericidir. kendi hayatının dışında bir hayat daha yaşar, sürekli hatırında tuttuğu ve döllediği imgelemler içinde ruhsal bir hayat sürer. öte yandan bu adamanın ardında yatan sebebin anlaşılıp anlaşılmaması aslında pek de önemli değildir. hatta herhangi bir kitabın, adanmış olduğu kadın veya erkek dışında birileri tarafından anlaşılmış olması, yazarın gönlünü hoş etmek için gerekli midir ki? aslına bakarsanız, bir kitabın herhangi biri için yazılmış olması şart mıdır?

kendi adıma ben, şu yaşadığımız dünyaya o kadar az teveccüh gösteriyorum ki kalplerinden geçen şeyleri hayalî dostlarına postaladıkları söylenen şu duygusal hassas kadınlar gibi, yalnızca ölüler için yazmaktan mutluluk duyardım. ancak ben bu küçük kitabı ölü bir kadına değil, her ne kadar şimdilerde hasta olsa da hâlâ içimde capcanlı yaşayan ve gözlerini gökyüzüne, her nevi şekilden şekle girmenin gerçekleştiği yere çevirmiş olan bir kadına adıyorum. zira insan güçlü bir uyuşturucudan aldığı kadar yeni ve ince hazları acıdan, felaketten ve yazgıdan da alabilme ayrıcalığına sahiptir.

bu tabloda, dışarıda bir yürüyüşe çıkıp akan insan seline karışmış, bir zamanlar ter damlayan alnını silmiş ve içindeki ateşin kavurduğu dudaklarını serinletmiş uzaktaki bir elektra'ya kalbini ve aklını vermiş hüzünlü ve yalnız bir derbeder göreceksin ve kabuslarını sık sık dizginlediğin ve korkunç uykularını yumuşak müşfik bir elle dağıttığın bir başka orestes'in gönül borcunu sezeceksin.

3.12.20

yanılsama

sigmund freud

din sorunları söz konusu olduğunda, insanlar mümkün olan her türlü üçkağıtçılığa ve entelektüel cambazlığa girişirler. koca dünyada insanların oynadığı küçük rolü alçak gönüllülükle kabul edip daha aşırıya kaçmayan kişi, umulanın aksine sözcüğün gerçek anlamıyla dinsizdir.

dinin insan uygarlığına büyük hizmetler yaptığı açıktır. din, toplum dışı içgüdülerin ehlileştirilmesine büyük katkıda bulunmuştur. ama bu yeterli olmamıştır, insan toplumunu binlerce yıl boyunca yönetmiş ve erişebileceği şeyleri göstermek için yeterli zamana sahip olmuştur. eğer insanların çoğunluğunu mutlu kılmayı, rahatlatmayı, yaşama katlanmalarını sağlamayı ve onları uygarlığın araçları haline getirmeyi başarabilseydi hiç kimse bugünkü koşulları değiştirme girişiminde bulunmayı hayal etmezdi.

ama bunun yerine ne görüyoruz? kişiyi dehşete düşürecek kadar çok sayıda insanın uygarlıktan hoşnutsuz ve uygarlık içinde mutsuz olduğunu, uygarlığı kaldırılıp atılması gereken bir boyunduruk olarak algıladıklarını, bu insanların ya uygarlığı değiştirmek için güçlerinin yettiği her şeyi yaptıklarını ya da uygarlık veya içgüdü kısıtlamasıyla hiçbir ilişkileri kalmayıncaya kadar uygarlık düşmanlığında ileri gittiklerini görüyoruz.

dinsel doktrinlerin doludizgin hüküm sürdüğü dönemlerde insanların genellikle daha mutlu oldukları kuşkuludur, daha ahlaklı olmadıklarıysa kesindir. insanlar, dinin hükümlerini dışsallaştırmanın ve böylelikle onların amaçlarını geçersiz kılmanın yolunu daima bulmuşlardır.

görevleri dine itaati sağlamak olan din adamları da bu yolda kendilerine düşeni yapmışlardır. tanrının iyiliği, adaleti üzerinde sınırlayıcı olmalıdır. kişi günah işler, bir özveride bulunur veya kefaretini öder ve böylece bir kez daha günah işlemekte serbest kalır.

rus iç gözlemciliği, ilahi inayetin tüm lütuflarına mahzar olabilmek için günahın vazgeçilmez ön koşul olduğu, dolayısıyla sonuçta günahın tanrının hoşuna gittiği sonucunu çıkaracak bir aşırılığa kadar varmıştır. din adamlarının, kitlelerin dine itaatini ancak insanın içgüdüsel tabiatına böyle büyük tavizler vererek sağlayabildikleri bir sır değildir.

her çağda ahlaksızlığın dinden aldığı destek, ahlakın aldığından az olmamıştır.

insan bir kez dinsel doktrinlerin önüne koyduğu her safsatayı eleştirmeksizin kabul etme ve hatta bunlar arasındaki çelişkilere önem vermeme noktasına geldi mi, aklının zayıflığı doğrusu bizi pek şaşırtmamalıdır. ama içgüdüsel doğamızı denetlemek için aklımızdan başka bir araç yoktur.

abd'nin tennessee eyaletinde küçük bir kasaba olan dayton'da 1925 yılında bir fen bilgisi öğretmeni hakkında "insanın daha ilkel hayvanlardan türediğini" öğrettiği için dava açılmıştır. düşünce yasaklamalarının etkisi altında olan insanlardan psikolojik ideale, aklın üstünlüğü idealine varmalarını nasıl bekleyebiliriz?

kucaktaki çocuktan uygar insana giden yol uzundur. kendi gelişmelerine giden yolda bir rehberlikten yoksun bırakıldıklarında çok sayıda genç insan yanılgılara düşecek ve kendi yaşam görevlerini gereken zamanda yerine getirmekten aciz kalacaktır.

hayır, bizim bilimimiz yanılsama değildir. ama bilimin bize veremediğini başka bir yerden alabileceğimizi sanmak, yanılsamanın ta kendisi olacaktır.

1.12.20

yedi ilke

friedrich nietzsche

madde bir: doğaya her türden aykırılık günahtır. en günahkâr insan din adamıdır. o, doğaya aykırılığı öğretir. din adamına gösterilecek olan, nedenler değil tımarhanedir.

madde iki: herhangi bir tanrıya tapınma ayinine katılmak, kamu ahlakına tecavüzdür.

madde üç: hristiyanlığın yılan yumurtalarını kuluçkaya yatırdığı lanetlenesi yerler yerle bir edilmeli ve yeryüzünün rezil yerleri olarak geleceğin korkulu ibret vesileleri olsunlar diye korunmalıdır.

madde dört: perhiz vaaz etmek, insan fıtratına karşı kamusal bir kışkırtmadır. cinsel yaşamın her horlanması, kirlilik kavramıyla her kirletilmesi, yaşamın kutsal ruhuna karşı işlenmiş sahici bir günahtır.

madde beş: bir din adamıyla birlikte aynı masada yemek yemek insanı kusturur. bununla kişi kendini doğru dürüst insanlar topluluğundan aforoz etmiş olur. din adamı, bizim insan artığımızdır. onu kanun kaçağı ilan etmeli, açlığa mahkum etmeli, çöle sürmelidir. 

madde altı: kutsal tarih, layık olduğu adla, lanetli tarih adıyla anılmalı. tanrı, mesih, kurtarıcı, aziz sözcükleri küfür olarak, canilere takılan adlar olarak kullanılmalıdır.

madde yedi: gerisi kendiliğinden gelir.

18.10.20

sevmek

romain gary

sevmek, yalnızca sakınmanın yolunu şaşırdığı haritasız ve pergelsiz bir serüvendir.

en güzel çığlıklar en umutsuz çığlıklardır.

her taraf su içindeyken dağılan, parçalanan bir çiftten daha zor bir şey yoktur. böyle durumlarda en iyisi bir çırpıda bitirmektir işi.

bir çifti parçalayan şey, sonunda onu daha güçlü biçimde birleştirir. uzaklaştıran güçlükler sonunda yaklaştırır ya da zaten bir çift yoktur ortada. yönleme hatası yapan iki mutsuz birbirlerini bulmuştur.

insanın, sevmiş olduğu tek kadını yitirince her şeyin bittiğini sanması bir sevgi eksikliğidir.

lamartine'in ölümsüz bir dizesi geliyor aklıma: "bir tek kişiyi yitirirsiniz ve yaşamınız dopdolu olur."

aşk her şeyi anlar, her şeyi cevaplar, her şeyi çözümler ve her şeyi ona bırakmak gerekir. ulaşım araçlarını değiştirmek için bir abonman, portakal rengi bir kart almak yeter.

sevmek aşırı bollukla büyüyen tek zenginliktir. ne kadar çok verirseniz size o kadar çok kalır.

bir başkası; ama hiç önemi yoktu bunun, başka bir yerde ve bilmem hangi gelecekte; ama demirler kırılacaktır ve geleceğin çizgisini biz avuçlarımızla kendimiz çizeceğiz.

bir kadınla yaşadım ve başka türlü nasıl yaşandığını bilmiyorum. anı mı istiyorsunuz? işte biri. yatmıştı. çok acı çekiyordu. üzerine eğilmiştim. güçlü bir el, erkek bir varlık, inandırıcı, "ben buradayım" diyen. neden ölmek. parmaklarının ucuyla yanağıma dokunmuştu. "beni o kadar çok sevdin ki bu sevgi neredeyse benim eserim oldu. gerçekten yaşantımda bir şey yapmayı başarmışım gibi. milyonlarca insan her zaman deneyebilirler; ama yalnızca bir çift başarabilir bu işi. milyonlarla ancak ikiye kadar sayılabilir."

insanı bilgeliğe yönelttiğinden çok güzel ve çok bilinen bir deyim vardır: "az zararla çok yarar sağlamak gerekir." yok, hayır, öyle değildir ve sebebi de şudur: bu zararın acısı hiç dinmeyecektir. sokakta yürürken birbirlerine destek olan, birbirlerinden ayrılmayan çiftler gördünüz mü? budur zararın acısı. her birimizden daha az kaldıkça ikimizden daha çok kalır.

anlaşılmaza karşı iki kişi olunca insanlar daha şanslı olur. gözlerinizi kapayın ve bana bakın. gerçeklerin tümü, içinde yaşanabilir türden değil. çoğu zaman ısıtmaz ve insan orada soğuktan ölür. yokluk beni ilgilendirmiyor, özellikle de var olduğu için.

bir kadın bütün gözleriyle, bütün sabahlarıyla, bütün ormanları, tarlaları, kökleri ve kuşlarıyla sevildiğinde onun henüz yeteri kadar sevilmediği anlaşılır ve dünya, sizin yapmak zorunda olduğunuz şeylerin başlangıcından başka bir şey değildir.

daha sonra yaşayacağız. şimdilik söz konusu olan şansa bir şans vermektir. bu öyle bir dönem ki herkes yalnızlığı haykırıyor ve aşkı haykırdığını bilmiyor. insan yalnızlığını haykırdığında her zaman aşkı haykırır.

anılarımı sana vermek için çok ileri yaşıma kadar yaşayacağım. her zaman vatanım, toprağım, köklerim, evim ve bahçem olacaktır: kadının pırıltısı. bir kalça hareketi, saçların uçuşması, birlikte yazacağımız bazı çizgiler ve nereli olduğumu bileceğim. her zaman ana vatanım olacaktır ve ancak bir patika kadar yalnız olacağım. yitirmiş olduğum her şey bana bir yaşama sebebi veriyor. tertemiz, mutlu, ölümsüz. kadının pırıltısı.

16.10.20

din

osho

dünyada var olan tüm dinler -ki sayıları hiç de az değildir- ölü kayalardır. onlar akmazlar, değişmezler, çağla birlikte hareket etmezler. ve ölü olan hiçbir şey size yardım edemez; tabii eğer bir mezar yapmak istemiyorsanız.

tüm sözde dinler yaşantınızı, sevginizi, sevincinizi yıkarak ve kafalarınızı tanrı hakkında, cennet ve cehennem, reenkarnasyon ve çeşitli saçmalıklar hakkında fantezilerle, kuruntularla ve halüsinasyonlarla doldurarak size mezar kazıyorlar.

bu din mensupları size orucu öğretiyorlar. bu doğaya karşıdır. oruç da çok yemek kadar kötüdür. 

din adamının görevi, insanların kendilerini daha çok suçlu hissetmelerini sağlamaktır. bu bir iştir ve çok incelikli bir yapısı vardır: insanların her şey hakkında, her zevk hakkında suçlu hissetmelerini sağla.

dinler sizi neden doğal içgüdülerinize karşı koyduruyor? tek nedenle: sizi suçlu hissettirmek için. bu "suçlu" sözcüğünü tekrarlayayım. bu onların sizi yıkma, sömürme, biçimlendirme, alçaltma, kendinize saygı duymamanızı sağlama odaklarıdır. bir kez suçluluk yaratılınca, bir kez "ben suçlu biriyim, ben günahkârım." diye hissetmeye başlayınca işleri bitmiştir. o zaman sizi kim koruyabilir? o zaman kurtarıcıya ihtiyaç vardır. ama önce hastalık yaratılır.

hristiyanlık ve müslümanlık çok ilkel dinlerdir. hinduizmin, budacılığın, taoculuğun kültürlü, incelikli tavrına sahip değillerdir. onlar nasıl tartışılacağını bilmiyorlar, sadece nasıl savaşılacağını biliyorlar. onların tek tartışmaları kılıç, kimin haklı olduğuna kılıcın ucunda karar veriliyor.

dünyadaki tüm dinler insan zihnini çocukluktan itibaren doğduğunuz dinin gerçek din olduğuna şartlandırdılar. bir hindu kendi dininin dünyadaki tek gerçek din olduğuna inanır, diğer bütün dinler sahtedir. aynısı museviler, hristiyanlar, müslümanlar, budistler için de geçerlidir. bu dinler kör insanlardan oluşan bir toplum yarattı ve sizin gözlerinize ihtiyacınız olmadığını söyleyip duruyorlar.

düşünmenize izin yok; çünkü düşünmek sizi yoldan çıkarabilir. onların sizi götürmek istediği yollardan farklı yollara çıkmanız şart; çünkü düşünmek şüphenizi, aklınızı keskinleştirmek demektir ve bu da bu sözde dinler için çok tehlikelidir. buna "inanç" diyorlar. oysa bu, aklınızı öldürmekten başka bir şey değildir.

her tarafta seyyar satıcılar var: hristiyanlar, müslümanlar, hindular, budistler, museviler.. size sırf zehir olan bir şey satmaya çalışan her tür satıcı müşteri arayışı içinde.

hiçbir din "kafanızda soru işareti yaratan şeyler vardır; ama yanıt beklemeyin. yaşam bir gizemdir." diyecek kadar cesur değildir. oysa gerçek din mistisizmdir.

dua denilen şeyler sahtedir. milyonlarca tapınak, kilise, sinagog ve milyonlarca insan dua ediyor sürekli. fakat duaları yanlış; çünkü hep bir şey istiyorlar. zaten almış olduklarına hiç teşekkür etmiyorlar. dualarında, eğer iyi bakarsanız, bir dilenciyi görürsünüz, minnettar olmayan bir dilenciyi. şeylerin olması gerektiği gibi olmadığına dair belli bir şikâyet var, başkalarının daha çok aldığına, benim o kadar almadığıma dair.

dinler insanlığı asırlardır hadım ediyor; tüm cesaretimizi, haysiyetimizi yıkıyorlar.

dinler daha iyi bir insanlık yaratmaya yardımcı olmadı. sadece insandaki güzel olan her şeyi yıktılar, onun gelişimini durdurdular, ta köklerinden kestiler.

tüm insanlığın bir üzüntü denizinde boğulduğunu görüyorum, bunun nedeni de üzgün olmaya şartlanmanızdır. dinleriniz şarkı söylemenizi, gülmenizi, dans etmenizi istemiyor; çünkü şarkı söyleyen, dans eden, gülen insanlar bağımsız bir karaktere sahiptir. kendilerine has bir eşsizlikleri ve bireysellikleri vardır. onlar köle değildir ve sonucu ne olursa olsun köle olmayı kabul etmeyeceklerdir.

tüm insanlığın mutlu olmasını, dans etmesini, şarkı söylemesini istiyoruz. o zaman tüm gezegen olgunlaşır, bilinci evrimleşir. üzgün, bedbaht birinin keskin bir bilinci olamaz; onun bilinci sönüktür, bulanıktır, ağır ve karanlıktır. ancak yürekten güldüğünüz zaman bir anda tüm karanlık kaybolur.

25.6.20

epilog

samuel beckett

bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. kendini tanımlama biçiminin ne önemi var? burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gibi görünüyor, kolay olmayacak bu.


her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman. bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve katedilecek uzamdan soyutlanış.

bir uçurumdan aşağı atmayı denedim kendimi; sokağın ortasına, ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim.

beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup sonra da geri dönmek ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu.

bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, o ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye. hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize.

yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, başka tüm sesler kesilmiş. sussam, işitmezdim hiçbir şey. ama sussam, başka sesler, sözcüklerin beni sağırlaştırdığı ya da gerçekten de kesilmiş olan sesler başlardı yeniden. ama susuyorum, bazen başıma geliyor bu, hayır, hiç olmuyor, tek bir saniye bile. ağlıyorum da, hiç durmadan.

sözcük ve gözyaşlarının kesintisiz bir akıntısı bu. düşünmeye zaman kalmıyor. ama daha alçak sesle konuşuyorum, her yıl daha alçak sesle konuşuyorum. belki de. daha da yavaş, her yıl, daha da yavaş. belki de. ayırdında değilim bunun. böyleyse eğer, sözcüklerin, tümcelerin, hecelerin, gözyaşlarının arasında verilen duraklamaların uzaması gerekiyor gittikçe, karıştırıyorum onları, sözcükleri ve gözyaşlarını, sözcüklerim gözyaşlarım benim gözlerim de ağzım.

söylediğim gibi (yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, demiştim) sessizlikse, her kısa duraklamada işitmem gerekiyor bunu. ama öyle değil işte, hep aynı mırıltı sanki hiç sonu gelmeyen tek bir sözcükmüş gibi, kesintiye uğramadan, sürüp gidiyor, böylece de bir anlamdan yoksun kalıyor; çünkü sondur sözcüklere anlamını veren.

muhasebeciler korosu bu, tek bir kişiymişçesine söylüyorlar düşüncelerini, onlara katılacaklar var ayrıca, yeryüzündeki tüm insanlar bile yetmeyecek, milyarların bitiminde gereksinme duyuyorsunuz bir tanrıya, varlığına tanıklık edilmeyen her şeyin tanığına, her şeyin berbat olması nasıl da mutluluk verici, hiçbir şeyin hiçbir zaman başlamaması, hiçbir zaman olmaması, yaşamasız sözcüklerden başka var olan bir şeyin olmaması.

23.6.20

din ve ahlak

marquis de sade

insanın bütün ahlakı yalnızca şu ifadede kayıtlıdır: kendin ne kadar mutlu olmak istiyorsan başkalarını da o kadar mutlu kıl ve maruz kalmak istemediğin kötülüğü onlara yapma. uymamız gereken tek ilke budur. bu ilkeyi tanımak ve kabul etmek için ne dine ne de tanrı'ya ihtiyaç vardır, yalnızca iyi bir kalp yeterlidir.

ahlak vaazı veren adam! ön yargılarını terk et, insan ol, insancıl ol, korkusuz ve umutsuz ol; tanrılarını ve dinlerini bırak gitsin. bütün bunlar insanların ellerine zincir vurmaya yarar. bütün bu dehşetlerin adı bile yeryüzünde tüm diğer felaketlerden ve savaşlardan daha fazla kan döktürdü. öteki dünya fikrinden vazgeç, yok öyle bir şey; ama bu dünyada mutlu olmaktan ve mutlu etmekten vazgeçme. işte, doğanın yaşamını iki misline çıkarman ya da geliştirmen için sana sunduğu tek tarz bu.

dostum, şehvet daima benim varlıklarımın en değerlisi oldu, yaşamım boyunca onu övüp durdum ve ömrümü şehvetin kollarında tamamlamak isterim: sonum yaklaşıyor, gün ışığı kadar güzel altı kadın şu yandaki odada, onları bu an için sakladım; sen de payını al, batıl inancın tüm nafile safsatalarını ve ikiyüzlülüğün bütün aptalca yanılgılarını benim gibi sen de onların göğsünde unutmaya çalış.

insan aydınlandığı ölçüde, hareketin maddeye içkin olduğunu kavradığı ölçüde, bu hareketi yaratacak bir failin gerekliliğinin yanıltıcı bir varlık olduğunu anladı. ve var olan her şey özü gereği hareket halinde olduğundan, devindirici gücün gereksizliğini hissetti; ilk yasa koyucuların özenle icat ettikleri kuruntuların ürünü olan bu tanrı'nın, onların ellerinde, bizi zincirleyecek yeni bir araçtan başka bir şey olmadığı anlaşıldı ve bu hayaleti konuşturma hakkını yalnız kendilerine saklayarak, bizi köleleştirmek için başvuracakları gülünç yasalara destek olacak şeyi bu tanrı'ya söyletmeyi iyi bildikleri de ortaya çıktı.

lycurgue, numa, musa, isa, muhammet, tüm bu büyük hinoğluhinler, bizim fikirlerimizin tüm bu büyük despotları, kendi ölçüsüz tutkuları için yarattıkları ilahları bir araya getirmeyi bildiler ve bazıları bu tanrıların yaptırımları aracılığıyla halkları esir edeceklerine emindiler. bilindiği gibi onlar ya kendilerine uygun sorular sorulmasına ya da kendilerine hizmet edebileceğine inandıkları şeye cevap vermeye özen gösterdiler.

bugün, hem dalaverecilerin vaaz ettikleri bir işe yaramaz bu tanrı'yı hem de onun gülünççe benimsenmesinden kaynaklanan tüm dini kurnazlıkları aynı şekilde aşağılayalım artık!

21.6.20

politikacı

forrest carter

tarihteki bütün cinayetlerden politikacılar sorumludur.

paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar, ellerindekini de kaptırırlar. bu konuda savaşlar olur. uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar. bir bayrağın onlara bunu yapma hakkını verdiğini söylerler. erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler ama gidişatın kurallarını değiştiremezler.

insanlar gevşek davranırlarsa, politikacılar kontrolü ele alabileceklerini görürler. gevşek insanlar üzerinde kontrol kurarlar ve çok geçmeden bir diktatörün olur.

spor için bir şeyi öldürmeye gitmek, dünyadaki en aptalca kahrolası şeydir. aptallar bunu üzerinde bir an bile düşünmeden kabul etmişlerdir; ama araştırırsan, bunu da politikacıların başlattığını görürsün.

bir bıçak alıp da politikacının midesini açsan, orada tek bir gerçek kırıntısı bulamazsın.

hükümet bürokratları dağ insanlarını anlamazlar, anlamak da istemezler. orospu çocuklarının hiçbir şeyi anladıklarını sanmam.

19.6.20

aşk

gregory dart

çoğu kez aşkın peşine düştüğümüzde ruh halimiz, satın alınacak bir meta aradığımız zamanki ruh halinin tıpatıp aynısıdır; yani bir tüketici gibi davranırız.

âşık olmadığımız için bir neden göstermek zorunda değiliz; ama nedense hep yaparız bunu. bu, başkalarının bize zorla kabul ettirdiği, bizim de kendimizden beklediğimiz, bizi reddetmek zorunda kaldıkları zaman bizden uzaklaşan sevgililerimizden de beklediğimiz bir şeydir. bu gibi konuların açıklaması olmaz; çünkü aşk da dini inanç gibi ne rasyoneldir ne de isteğe tabi. yapabileceğimiz tek şey, bize sunulan mazeretleri kabul etmek ya da etmemektir.

aşk esasen düşsel bir deneyimdir; arzuların tatmin edilmesinden ziyade genişletilmesini, yayılmasını hedef alan bir deneyim.

stendhal'ın bir arkadaşı bir zamanlar ona şöyle demiş: "bir kadına âşık olduğun zaman kendine şunu sormalısın: bu kadınla ne yapmak istiyorsun?" bu sorunun yanıtı, asla sandığınız kadar aşikâr olmayabilir.

17.6.20

kitaplar üzerine

carl sagan

kitaplar kaderimizi değiştirdi. düşük fiyatlara alınabilen kitaplar geçmişi yüksek kesinlikle sorgulamamızı, türümüzün bilgeliğini damıtmamızı, yalnız güç sahibi olanların değil herkesin bakış açısını anlamamızı, tüm tarihimiz boyunca yetişmiş en büyük zekaların acı dolu deneyimlerle doğadan ve tüm gezegenden edindikleri anlayışı kavramamızı sağlar. çoktan ölmüş kişilerin kafamızın içinde konuşmalarına izin verir. kitaplar bize her yerde eşlik edebilir. yavaş anladığımız yerlerde bize sabır gösterir, zor kısımları dilediğimiz kadar tekrar etmemize izin verir ve hatalarımızı asla yüzümüze vurmaz. kitaplar dünyayı anlamanın ve demokratik toplumda yerimizi almanın anahtarıdır.

zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir. virginia kolonisi ingiliz kraliyet valisi 1671'de şöyle yazmış:

"tanrı'ya özgür eğitim ve basın olmadığı için şükrediyor, önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca da olmaması için yakarıyorum. çünkü öğrenim dünyaya asilik, dinsizlik ve yoldan çıkmış mezhepler getirdi; basın da onlara gerekli sırları vererek en iyi hükümetlere ihanet etti. tanrı bizleri ikisinden de korusun!"

15.6.20

kefaret

raoul vaneigem

dinin asla kefaretini ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır.

kâra ve iktidara tabi bir evrene kutsallığın teminatını vermek; hödüklerin köleleştirme, aşağılama, küçümseme, yok etme hakkını ezeli bir ilke olarak meşrulaştırmak ona yetmez; ölümün, ıstırabın ve fedakarlığın güzelliğini rakip tarafta da vazetmesi gerekir. öyle ki, yol açtığı isyanlara, kimi zaman korku saçılan halklara bahşettiği itaatsizliğe, (cioran'ın alaya alarak, "bir dinin insanlık dışılığının derecesi, onun gücünün ve süresinin garantisidir. liberal bir din bir şaka ya da bir mucizedir." diye yazdığı) hoşgörü krizlerine dek bunları vazeder.

insanlar birbirlerini en fazla, hem de en tartışmasız nedenlerle, incil'deki "birbirinizi sevin!" buyruğunu benimsedikleri, saldırgan ve gözü yaşlı hristiyanlığın bu iki bin yılı boyunca katletmiş değiller midir?

dinsel anlayışlar kendinden feragat yoluyla hümanizmayı savunduklarında, yaşamın atılımlarını bastırırken fanatizmleri de bastırmayı kendilerine şeref bildiklerinde, ikiyüzlülük, hile ya da aptallıkla, totalitarizm eğilimlerini beslemiş olurlar yalnızca.

tek bir insan kıyımı bile yoktur ki, doğal eğilimlere karşı kolektif ya da bireysel olarak sürdürülen kutsal bir savaştan kaynaklanmasın.

13.6.20

hezimet

michel houellebecq

okumakla geçen bütün bir hayat, bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

ben bunu daha yedi yaşındayken biliyordum. dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi de gelmiyor bana. gerçekten, bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.

ne güzellikten ne de kişisel çekicilikten nasibimi almadığımdan, ikide birde ruhsal çöküntü içine girdiğimden, kadınların öncelikli olarak aradıklarına hiç mi hiç uymuyorum.

bu yüzden bana organlarını açan kadınlarda daima hafif bir tutukluk hissetmişimdir. aslına bakılacak olursa, ben onlar için bir ehvenişerden başka bir şey değildim. bu da, kabul edilecektir ki, kalıcı bir ilişki için ideal bir başlangıç sayılamaz.

iki yıl önce véronique'ten ayrıldığımdan beri, aslında hiçbir kadınla tanışmadım. bu yönde yaptığım cılız ve kararsız girişimler, önceden kestirilebilir bir hezimetten öte bir sonuç getirmedi.

dünya gözlerimizin önünde tektipleşiyor, iletişim araçları gelişiyor, konutların içi yeni donanımlarla zenginleşiyor. insan ilişkileri gitgide olanaksız hale gelmekte, bu da bir hayatı oluşturan öykülerin sayısını o oranda azaltıyor. ve yavaş yavaş bütün ihtişamıyla ölümün yüzü beliriyor. üçüncü bin yıl iyi geliyor.

11.6.20

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

9.6.20

insan

terry eagleton

insan, tıpkı yaratıcısı gibi kendisinin zemini, davası, amacı ve kökenidir.

hayranlık duyduğumuz değerler -merhamet, şefkat, adalet, iyilik- çoğunlukla kişiye özel alanlara mahsustur. çoğu kültür çapulculuk, açgözlülük ve sömürü anlatılarından oluşur.

insanlar çoğunlukla yoz, tembel yaratıklardır ve insanlardan kayda değer bir şey elde etmek istiyorsanız, onları sürekli disiplin altında tutmanız gerekir.

bu yönden bakıldığında insanlardan çok şey bekleyenler -sosyalistler, özgürlükçüler ve benzerleri- feci hayal kırıklığına uğrayacaklardır. zira onlar insanı aşırı bir şekilde idealleştirme eğilimindedirler.

muhtemelen dünyanın en karizmatik öğretmeni olmayan erigena, (söylentiye göre öğrencileri kalemlerini vücuduna saplayarak öldürmüştür onu), "sadece kim olduğumuzu bilmediğimizde," der, "kendimizle ilgili bilgiye sahip oluruz." erigena, dünyayı sonuçsuz veya amaçsız taşkın bir dans olarak görüyordu.

7.6.20

pagan bir dünya

albert caraco

pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi. pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu. genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı. vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, pagan görüşlerin konusu uzamdı ve istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı.

kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran hristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. bu ürkütücü tezler sonuçsuz imkanlara sahip olduğu sürece insanlar buna uyum sağladılar; ama bizim eserlerimiz bu tezlere denk düştüğünden beri, buyruklarımızın devasalığını, dahası saçmalığını hissediyoruz.

tanrısal tecessüm fikri en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır. bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırlamaktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır.

şunu asla unutmamalı: dünya, ten ve şeytan hristiyanların gözünde bir karşı-üçlem oluşturmaktadır.

çoğu kimsenin putperest kalması ve tenselliği benimsemesi daha iyidir. kötülük bizim onları kınadığımız ve kendilerine yalan söyleyerek bize de yalan söylemeye onları zorladığımız andan itibaren başlar. sıradan insanların hazza da tövbeye de tanrısallık katması ve hristiyanlar için kudas ayini neyse onlar için de orgazmın aynı şey olması en iyisidir.

5.6.20

kültürel barbarlık

elfriede jelinek

sürü içgüdüsü vasat olana çok değer verir. yere göğe koyamaz vasatı. vasatlar çoğunluğu oluşturduğu için güçlü olduklarını zanneder. orta tabakanın herhangi bir korkusu, üzüntüsü yoktur. bu tabakanın mensupları, var olduğunu sandıkları sıcaklık uğruna birbirlerine sokulurlar. orta tabaka sizin yalnız kalmanıza izin vermez, hele kendinizle hiç. ve bundan büyük hoşnutluk duyar. onların varoluşlarında hiçbir şey suçlama nedeni değildir ve hiç kimse onlara varlıklarından hareketle bir suçlama yapamaz.

kültürel barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede tıka basa doymuş barbarlar bunlar. gazetelere bir kez daha göz atın. gazeteler, haber diye verdikleri olay kahramanlarından daha barbarlar. karısını ve çocuklarını özenle parçalara ayırıp daha sonra midesine indirmek için buzdolabında saklayan adam, bunu haber olarak yazan gazeteden daha fazla barbar değil.

insanlar yalnız yürürken de dururken de zorlanır; sanki tek başlarına olunca dünya üzerinde ağır bir yük oluşturuyormuşçasına, insanlar sürüler halinde dolaşır. omurgası olmayan, şekilsiz, kabuksuz sümüklü böcekler ve hiçbir şeyden haberleri yok. hiçbir büyü, hiçbir müzik büyüsü elini sürmez bunlara ve etkisi altına almaz. hiçbir esinti yaratmayan derileriyle birbirlerine yapışmış haldeler çünkü.

3.6.20

din ve şiddet

a. l. campillo / j. i. ferreras

başkasına duyulan saygı -nitekim evrensel ahlakın temelidir- hiçbir dine bağlı değildir ve herhangi bir tanrı tarafından vahyedilmeye ihtiyacı yoktur. buna karşılık, din savaşları adıyla yeryüzünü kasıp kavurmuş anlamsız cinayetlerin, engizisyonlar ve soykırımların sorumlusu pekala dinsel inanışlar ve onlardan doğan ahlak anlayışlarıdır.

sırf dinsel olan bir ahlak tanrı adına cinayet işler; laik olan bir ahlak ise öldürmek için hiçbir neden bulamaz.

budizm gibi eline kan bulaşmamış dinler son derece azdır; ama genel olarak yeryüzünde kendisini silah ve kanla kabul ettirmemiş din yok gibidir.

sonuç olarak, insanı iyileştirme arzusundan doğmuş olsa bile, tüm dinsel ahlak kısa sürede bir iktidar aracına dönüşmüştür. dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlaklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.

yeni toplum ya sivil, laik olacaktır ya da toplum olamayacaktır.

1.6.20

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?

insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.

31.5.20

aşk

thomas hardy

onunla birlikte bayır yukarı yürürken gabriel yakında başına geçeceği öbür çiftliğin işlerinden söz açtı. birbirlerine besledikleri duygulardan pek az konuştular. böyle eski, denenmiş iki dost arasında süslü sözlerin ve şairce yeminlerin gereği galiba yoktu. onlarınki gibi sevgiler, eğer doğacaksa, iki kişinin önce birbirlerinin kötü huylarını tanıyıp, iyi yönlerini en son öğrenmeleriyle doğar.

aşk, katı, gündelik gerçek yığınlarının arasındaki çatlaklarda yeşerir. çoğunlukla iki kişinin amaç ve işlerinin benzerliğinden doğan bu sıkı dostluk, bu can yoldaşlığı, yazık ki kadınla erkek arasındaki aşklarda pek seyrek bulunur. çünkü kadınlar ve erkekler çalışma amacıyla değil, yalnızca zevk amacıyla bir araya gelirler. gene de uygun koşulların böyle bir can yoldaşlığına zemin hazırladığı yerde bu çok yönlü duygunun, ölüm kadar güçlü olan tek aşk olduğu görülür, öyle bir aşk ki, sular söndüremez, seller boğamaz ve çoğunlukla aşk adı verilen öbür duygular bunun yanında buhar kadar cılız ve uçucu kalır.

29.5.20

rahip, kral ve cellat

victor hugo

geçmişin toplumsal yapılanması üç dayanağın üzerinde duruyordu: rahip, kral, cellat. uzun süre önce bir ses, "tanrılar gidiyor!" dedi. son olarak bir başka ses yükselip haykırdı: "krallar gidiyor!" şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır: "cellat gidiyor!" tanrılar için üzülenlere "tanrı kalıyor" denebilir. krallar için üzülenlere "vatan kalıyor" denebilir. cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.

zindancının yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.

geleceğin toplumunun kubbesinin kemeri bu iğrenç kilittaşı olmadığı için çökmeyecek. uygarlık birbirini izleyen bir dizi dönüşümden başka bir şey değildir.

27.5.20

zorba

platon

halkın başına geçen adam, çoğunluğun kendine kul köle olduğunu görünce yurttaşlarının kanına girmeden edemez. onun gibilerin hoşlandığı lekeleme yolunu tutar, onu bunu suçlandırıp mahkemelere sürükler, vicdanını kirletip canlarına kıyar. kimini sürer, kimini öldürtür. bu arada topluma borçların bağışlanacağı, toprakların yeniden dağıtılacağı umudunu verir.

böyle bir adamın kaderi bellidir artık: ya düşmanlarının eliyle ölecek ya da bir zorba olacaktır.

zorbanın yükselmesine yardım etmiş hatırı sayılır kimseler arasından sözlerini esirgemeyenler çıkar. en yiğitleri kendi aralarında; hatta zorbanın yüzüne karşı durumun kötülüğünü söylerler. başta kalmak isterse zorbanın bütün bu adamları temizlemesi gerekir. dostları arasında olsun, düşmanları arasında olsun, bir tek değerli insan bırakmaz. istesin istemesin, bunlarla uğraşmadan, ayaklarını kaydırmadan rahat edemez. sonunda devleti temizler hepsinden ama hekimlerin başvurduğu temizlemenin tam tersidir bu. onlar bedende kötü ne varsa atıp yalnız iyiyi bırakırlar, zorbaysa iyileri atıp kötüleri bırakır.

25.5.20

yoksun

charles bukowski

insanlarla beraberken kendimi rahatsız hissediyorum. benden uzak şeylerden söz edip benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama kendimi en çok onlarla beraberken güçlü hissediyorum. şöyle düşünüyorum: onlar bütünün bu küçük parçaları ile varlıklarını sürdürebiliyorlarsa ben de sürdürürüm. ama yalnızken ve kendimi bir tek duvarla, nefes almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. anlaşılan ben zayıf bir adamım. incil'i denedim, filozofları, şairleri; ama bir şekilde hepsi hedefi şaşırmışlardı. tamamen başka bir şeyden söz ediyorlardı. ben de okumayı kestim uzun bir süre önce. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin, şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim "başarmak" isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, saygın bir iş istemiyordum. böyleydim işte: entelektüel değilim, sanatçı değilim, alelade bir insanı kurtaran köklerden de yoksunum. arada derede kalmış bir şey gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

23.5.20

ada

aldous huxley

bizler birlikte yaşarız, birbirimizi etkiler ve tepki gösteririz; ama daima ve her halükarda kendi başımızayızdır. din kurbanları arenaya el ele girerler, tek başlarına çarmıha gerilirler. birbirlerine sarılmış âşıklar kucaklaşarak yalıtılmış coşkularını tek bir kendini aşmışlıkta umutsuzca kaynaştırmaya çalışırlar; ama nafile. doğası gereği vücut bulmuş her ruh tek başına acı çekmeye ve zevk almaya mahkumdur. duyular, duygular, içgörüler, hayaller.. bütün bunlar özeldir, sembollerle ve ikincil ellerin aracılığı olmadan iletilemez. deneyimler hakkında bilgi alışverişinde bulunabiliriz ya da bilgi toplayabiliriz; ama deneyimlerin kendilerini değil. aileden ulusa her insan grubu bir ada-evren teşkil eder.

21.5.20

insan

hermann hesse

gerçekten yaşayan bir insanın ne demek olduğu günümüzde her zamankinden az bilinmekte, her biri doğanın değerli ve bir kereliğine denemesi sayılacak insanlar, yığın yığın kurşunlanıp öldürülmektedir. eğer bir kereliğine insanlar olarak daha fazla bir değer taşımasaydık, içimizden her biri bir filinta kurşunuyla gerçekten saf dışı edilebilseydi, yaşam öykülerini kaleme almanın hiçbir anlamı kalmazdı. ne var ki, her insan yalnız kendisi değil, aynı zamanda bir kereliğine, tamamen kendine özgü, her bakımdan önemli ve dikkate değer bir noktadır. öyle bir nokta ki, dünyanın tüm olayları kesişir burada; bir daha asla yinelenmeyecek bir kesişimdir bu. dolayısıyla her insanın öyküsü önemli ve dünya durdukça yaşayacak tanrısal nitelik taşır, her insan yaşadığı ve doğanın istemini yerine getirdiği sürece olağanüstüdür, her türlü dikkat ve ilgiye layıktır. her insanda ruh bir ete, kemiğe bürünmüştür, her insanda bir canlı acı çeker, her insanda bir kurtarıcı çarmıha gerilir.

19.5.20

cinayet

etgar keret

eskiden insanlar birinin asıldığını seyretmeyi iyi bir yemeğe yeğlerdi. günümüzde insanlar katillerin öldürülmesinden eskisi gibi haz duymuyorlar. onları tiksindiriyor, kendilerini kötü hissetmelerine neden oluyor. fakat çocuk katilleri? onların peşine düşmekten hâlâ büyük haz duyuyorlar.

belki size mantıklı geliyordur. benim görebildiğim kadarıyla, bir hayat bir hayattır. maximilian sherman ve benim adil jürilerim yüzlerini çıkmaz ayın son çarşambasına kadar ekşitebilir; fakat toplumsal cinsiyet okuyan yirmi altı yaşında bulimik bir öğrenciyi ya da boş zamanlarında şiir okumayı seven altmış sekiz yaşında bir limuzin şoförünü öldürmenin, üç yaşında bir sümüklünün canına kıymaktan hiçbir farkı yoktur.

17.5.20

melankoli

friedrich nietzsche

ruhlarında özgür olan yalnızlar bilirler, kendilerine hep şu veya bu şey içinde, kendilerinin düşünüş tarzından farklı olan bir görünüm vermek zorundadırlar; "gerçek"ten ve dürüstlükten başka bir şey istememelerine rağmen, bir yanlış anlamalar ağına bulaşırlar. ve güçlü arzularına rağmen, yaptıkları her şeyin üzerine, bir sahte fikirler, kolaya kaçma, yarı yolda verilen ödünler, göz yuman sessizlik ve yanlış yorumlamalar sisinin çökmesini engelleyemezler. böylece onların tepelerinin etrafında melankoli bulutları kümelenir; çünkü böyle tipler görünüm zorunluluğundan, ölümden nefret ettiklerinden daha çok nefret ederler ve onların bu konudaki inatçı keskinliği onları değişken ve tehlikeli hale getirir.