#insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.11.2022

üstinsan

zygmunt bauman

nietzsche'nin tam anlamıyla insani, mutlu yaşam için ideal reçetesi -ki yaşadığımız postmodern ya da akışkan modern zamanlarda popülerlik kazanan bir idealdir bu- çoğu sıradan ölümlüye ayak bağı olan her türlü prangadan kaçınabilen yahut kurtulabilen, kendini ispatlama sanatının büyük üstadı olan "üstinsan" imgesidir. üstinsan gerçek bir aristokrattır -"bütün alçak, fesat, kaba, avam"ın büyük hıncının karşı etkisi ve şantajına boyun eğip köşesine çekilerek özgüven ve kararlılığını yitirene kadar, "kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünen, kudretli, yüksek statülü, yüce gönüllü olandır."

üstinsan'ın, -daha doğrusu nietzsche'nin geçmişte bir zamanlar var olduğunu düşündüğü/tasvir ettiği- ilk, katışıksız ve saf halinde yeniden canlandırılan ya da yaşam verilen, geçmişin aristokratı olduğunu söyleyebiliriz. bu üstinsan, kendi geçici talihsizliklerinin ve aşağılanmışlıklarının geride bıraktığı bütün ruhsal kalıntılarından kurtulan ve kendi iradesi ve eylemiyle geçmiş günlerin asıl aristokratlarına doğal ve gerçekçi gelen şeyi yeniden yaratan kişidir.

nietzsche şunu vurgular: "soylu olanlar kendilerini düpedüz mutlu hissediyordu; mutluluklarını yapay bir şekilde üretmek ya da mutlu oldukları konusunda kendilerini telkin etmek ve kandırmak zorunda değildiler. dört başı mamur, kuvvetle dolup taşan ve bu nedenle kaçınılmaz olarak canlı insanlar olsalar da, mutluluğu eylemden ayrı düşünemeyecek kadar akıllıydılar. onların zihinlerinde eylem mutluluk addediliyordu kaçınılmaz olarak."

nietzsche'nin "üstinsan"ı açısından, güç ve bütün kuralları ve yükümlülükleri önemsememe kararı, uzlaşmaya karşı canını dişine takarak savunulması gereken yüce bir değerdir. gelgelelim, çok geçmeden nietzsche'nin de ortaya çıkaracağı gibi, üstinsan tarzında kendi kendisinin efendisi olmaya giden yolda, çetin bir engel de, zamanın boyun eğmez mantığıydı; hanna buczynska-garewicz'in içgörülü yorumuna göre, özellikle de can sıkıcı, bununla birlikte ehlileştirilemez "anın dayanma gücü" idi.

kendi kendisinin efendisi olmak, öz-yaratım projesine ters düşen dış güçlerin etkisini geçersiz kılma ya da en azından nötrleştirme yeteneği gerektirir. bununla birlikte bu tür güçlerin arasında en çetin ve karşı konulmaz olanlar, müstakbel üstinsan'ın tamamen kendi kendisinin efendisi olmaya yönelik kendi dürtüsünün izleri, tortuları ya da artıklarıdır; kendisinin üstlendiği ve onun uğruna başardığı eylemlerin sonuçlarıdır. mevcut an -nitekim tamamen kendi kendisinin efendisi olma yolundaki her adım şöyle ya da böyle mevcut andır- halihazırda bütün bu olup bitenden muntazam bir şekilde koparılamaz. yeni bir başlangıç layıkıyla yerine getirilemeyecek bir fantezidir. zira aktör mevcut ana varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır; üstinsan olmak için, geçmiş anların izlerinin kendi geçmiş eylemlerinin izleri olması kaçınılmazdır. tamamen kendine yeterli ve bağımsız bölüm bir mittir. edimlerin, kendilerinden daha uzun yaşayan sonuçları vardır.

buczynska garewicz şu yorumda bulunur: "geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. eski hesapları düzenleme istenci geçmişe yönlendirir ve bu, nietzsche'nin edebi sözcüsü zerdüşt'ün ifade ettiği gibi, istencin diş gıcırdatması ve bir başına çektiği eziyettir." anın dayanma gücü, yeni başlangıç denemelerinin ölüm çanıdır diyebiliriz. yatkın bir kulak açısından bunun sesi, yeni başlangıca girişilmeden çok daha önce işitilebilir olacaktır. kendi kendinin efendisi olmanın oluştuğu gebelik döneminde, pek çok embriyonun yaşamı düşükle sonlanır.

nietzsche üstinsanın -kendi geçmiş eylemleri ve sorumlulukları da dahil- geçmişe alayla yaklaşmasını ve kendini bunlardan kurtulmuş hissetmesini ister. ancak bir kez daha tekrarlamam gerekirse: yaratıcılığın hareketini yavaşlatan ya da durduran ve geleceğin tasarımcılarının ellerini bağlayan geçmiş, yitip gitmiş anların tortusundan başka bir şey değildir. şimdiki zayıflıklar, bunların geçmişteki güç gösterilerinin doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır. daha da korkuncu, hırslı üstinsanlar -yani, nietzsche'nin çarpışma çağrısını ciddiye alan ve onu izlemeye karar veren insanlar- daha becerikli ve azimli hale geldikçe, gücün ve onun görüntülerinin içerisinde yuvalanan mutluluğu yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmeder, manipüle edip sömürürler. başarılarının etkileri ne kadar derin ve hatta silinmez olursa gelecekte manevra alanları da bir o kadar dar olacaktır.

nietzsche'nin üstinsanının akıbeti de, sıradan insanlar olan çoğumuzun akıbeti gibi olmaya mahkum gibi görünmektedir. örneğin, douglas kennedy'nin "kendi hayatını yaşamak isteyen adam"ın öyküsündeki kahraman gibi. bu adam, her daim daha fazla özgürlük düşlerken, aile yaşamının gitgide artan kapan ve tuzaklarıyla aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsolmayı sürdürüyordu. yüklerden kurtulmuş olarak yolculuk etme kararı vermişken, kendisini olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük hareketi külfet haline getiriyordu. bu tür çözülmez çelişkilere bulaştığından -daha doğrusu kendi kendini bulaştırdığından- kennedy'nin kahramanı yanıbaşındaki kişiden daha fazla baskıya maruz kalıyor değildi. hiç kimsenin kurbanı, yahut hiç kimsenin kininin ya da kötülüğünün hedefi de değildi. özgürce kendini ispatlamaya dair düşlerini engelleyen, kendisinden ve kendini ispatlamaya yönelik çabalarından başka bir şey değildi. altında ezildiği ve sızlandığı yük, kennedy'nin öne sürdüğü gibi, sabah yataktan çıkmak için iyi bir neden sunan bütün bu takdire şayan ve gıpta edilen "yaşamın ürünleri" olan çabaların -kariyerinin, evinin, çocuklarının, büyük banka kredisinin- gıpta edilen ve aslında değer verilen meyvelerinden oluşuyordu.

dolayısıyla nietzsche'nin maksadı bu olsun ya da olmasın, ki muhtemelen onun maksadına karşıt olarak, onun mesajını bir uyarı olarak yorumlayabiliriz: kendini ispatlama bir insanlık kaderi olmasına rağmen ve bu kaderi hayata geçirmek için hakikaten kendi kendinin efendisi olmaya yönelik bir üstinsan gücüne ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, ayrıca bu kaderi tamamına erdirmek ve böylece kendi insani potansiyelinin hakkını vermek için gerçekten bir üstinsan gücünün araştırılması, toplanması ve harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, üstinsan projesi, belki de kaçınılmaz biçimde, en başından kendi yenilgisinin nüvelerini taşır.

17.11.2022

insanlar arasında

charles bukowski

gerçek kahkaha bire yirmi veren atı bulmaktır.

hipodromda başkalarının hislerini paylaşırsın; o ümitsiz karanlığı, pes edip vazgeçmenin kolaylığını. bahisçilerin dünyası gerçek dünyanın makul ölçülere indirgenmiş şeklidir, hayatın ölümle sürtüşmesi ve kaybetmesidir. sonuçta kimse kazanmaz. geciktirmektir tek isteğimiz, o göz kamaştırıcı ışıktan gözlerimizi bir an için kaçırmak.

denedim hipodromdan uzak durmayı. ama asabi oluyorum, bunalıma giriyorum ve gece bilgisayara verecek hiçbir şeyim olmuyor. sanırım kıçımı evden çıkarmak beni insanlıkla karşı karşıya getiriyor ve insanlığa baktığınızda tepki göstermeden edemiyorsunuz. dayanılır gibi değil, kesintisiz bir korku gösterisi. evet, sıkılıyorum orada, dehşete kapılıyorum; ama aynı zamanda bir tür öğrenciyim hâlâ. cehennem öğrencisi.

hipodroma gitmemin nedenlerinden biri alışkanlığın gücü: hepimiz bu gücün etkisi altındayızdır. gidecek bir yer, yapacak bir şey. erken eğitilmişiz bu konuda. kımılda, katıl. dışarıda ilginç şeyler oluyor belki? kaçırma! ne kadar boş bir düş! barlarda hatun tavlamaya çalıştığım günleri hatırlatıyor bana. aradığım kadın belki budur ümidi. bir başka rutin. düzüşürken bile içimden "bu da başka bir rutin, yapmam gerekeni yapıyorum." diye geçirirdim. kendimi gülünç hisseder, yine de devam ederdim. başka ne yapabilirdim ki? durmalıydım. hatunun üstünden inip, "bak güzelim, saçmalıyoruz. doğanın oyuncaklarıyız." demeliydim. "nasıl yani?" "yani, güzelim, iki sineğin düzüşmesini izledin mi hiç?" "sapıksın sen! ben buradan gidiyorum!"

insan kendini çok derin tahlil etmemeli, yoksa hiçbir şey yapamaz, yaşam durur. bir kaya parçasının üstünde hiç kımıldamadan oturan bilgelere döneriz. bu da ne kadar bilgecedir bilemiyorum. aşikâr olanı silerler ama bir şey sildirir onlara. tek bir sineğin kendiyle düzüşmesi gibidirler bir anlamda. kaçış yok, etki yok, etkisizlik yok. kendimizi zarar hanesine yazmaktan başka çare yok: oynayabileceğimiz bir hamlemiz kalmamış. mat olmuşuz.

at yarışları cehennemdir oysa. herkesten uzak dururum. kimse ile konuşmam. yararı olur. gişeciler kim olduğumu bilirler ama. gişelere gidip bahis yatırmak, sesimi kullanmak zorundayım. zamanla seni tanırlar. ve iyi insandır çoğu. yıllardır insanlıkla yüz yüze geldikleri için bazı temel gerçekleri iyi kavramışlardır. insanlığın neredeyse tamamının kalın bir bok parçası olduğu gerçeğini örneğin.

ama ben onlardan da uzak durmayı yeğlerim. insanlardan uzak durarak kendime avantaj sağladığımı düşünüyorum. bunu evde oturarak da yapabilirim. ama her nedense dışarı çıkıp insanlığın neredeyse tamamının hâlâ kalın bir bok parçası olduğundan emin olmaya ihtiyacım var. sanki değişebilirlermiş gibi!

aklımı kaçırmış olmalıyım. yine de bir şey var orda; ölümü düşünmem mesela. insan orada öyle bir aptallaşır ki, düşünemez. iki koşu arasında bir şeyler yazarım düşüncesi ile yanıma defter aldığım olmuştur. mümkün değil. hava öyle düz ve ağırdır ki, temerküz kampının gönüllü üyeleriyizdir sanki.

ölümü eve döndüğümde düşünebilirim. biraz ama. çok değil. ölüm endişesi içinde değilim, öleceğim için üzülmüyorum. yapmak zorunda olduğumuz boktan bir iş işte. ne zaman? önümüzdeki çarşamba gecesi mi? uykuda mı? direksiyonda mı? ve inançsız gidiyorum. böylesi daha iyi, kafadan dalacağım. sabah kalktığınızda ayakkabı giymek gibi ölüm de hayatın bir parçasıdır.

yazmayı özleyeceğim ama. yazmak içmekten de iyidir. içerek yazmaksa duvarları hoplatır. bir cehennem var belki de, ne dersiniz? şayet varsa ben kesin oradayım. ve ne olacak biliyor musunuz? bütün şairler sıra ile şiirlerini okuyacaklar ve ben hepsini dinlemek zorunda olacağım. memnuniyetlerinde ve dışarı taşan gururlarında boğulacağım. cehennem varsa benim cehennemim bu olur: şairler aralıksız şiir okuyor, biri bitiyor, öteki başlıyor ve ben hepsini dinlemek zorundayım.

15.11.2022

üstün insan

konfüçyüs

üstün insan, konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur. büyük ve üstün insan özgür düşüncelidir ve dar kafalı değildir. ancak küçük bir insan dar kafalıdır ve özgür düşünceli değildir.

dünyada bir şeye karşı ne düşkünlük gösterir, ne de onu küçümser. o, doğru olan şeyi izler. kendisi kuyu içine atılmış olabilir; ama o, başkalarını oraya göndermez. o aldatılabilir; ama başkalarını tuzağa düşürmez.

onun önem verdiği 3 şey vardır: davranışlarında dikkatsiz ve düşüncesiz olmaktan sakınmak, yüz anlatımında içtenlik, sözlerinin kabalık ve bayağılıktan uzak olması.

ona hizmet etmek kolay; ama onu hoşnut etmek güçtür. küçük insana hizmet etmek güçtür; hoşnut etmek kolaydır.

üstün insan, kendisini büyük bir dikkatle yetiştirmek isteyen kimsedir. yeteneksizliğinden üzüntü duyar; insanların onu tanımamasından kaygı duymaz. ölümünden sonra adının unutulacağından dolayı kaygı duymaz.

üstün insan kendi kendisini bulmaya çalışır. düşük insansa başkalarını aramaya çabalar.

onun hedefi gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. üstün insan gerçeği elde edemeyeceğinden kaygılanır; ama yoksul kalacağından kaygı duymaz.

ön yargılı değildir. bir şeye hemen karar vermez. inatçı değildir. bencil değildir.

doğruluğu en yüksek şey olarak kabul eder. ilkelerine erişmek için bilgi edinir. uzaktan bakılınca ciddi, yaklaşınca yumuşak görünür. konuştuğunda sözleri inandırıcıdır. dünyanın bütün kötülüklerinin birleştiği aşağı bir yerde yaşamaktan nefret eder.

13.11.2022

insan

louis-ferdinand celine

boşuna heveslenmemekte yarar var; insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur; karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak; ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. "çok güzelsiniz, küçük hanım" derler. ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "ne de güzelsiniz, küçük hanım!"

sakatlara ve körlere pek acır insanlar, pek, hatta bu iş için özel olarak yedek şefkat bile bulundururlar. gelgelelim, insanların bu kadar berbat olmaya devam etmeleri pek hazindir, onca yedek şefkat varken. bir türlü açığa çıkaramazlar onu, nedense. içlerine atarlar, içlerinde tutarlar, hiçbir işlerine yaramaz. şefkatten geberip giderler, içten içe.

bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de; gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız; en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe; ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.

11.11.2022

hayallerin ölümü

paulo coelho

yürekten savaş, yüreğimiz istediği için verdiğimiz savaştır. kahramanlık çağlarında, şövalyelik çağında kolaydı bu. fethedilecek ülkeler ve yapılacak çok şey vardı. oysa bugün dünya çok değişti, yürekten savaş artık savaş meydanlarında değil, içimizdeki meydanlarda veriliyor.

yürekten savaş, hayallerimiz uğruna verilen savaştır. gençken ve hayallerimiz yüreğimizde ilk kez tüm güçleriyle patladığında çok cesuruzdur; ama henüz nasıl savaşılacağını öğrenmemişizdir. büyük bir çaba göstererek nasıl savaşılacağını öğreniriz; ama o zaman da artık savaşa girecek cesareti kendimizde bulamayız. o yüzden, kendimize yönelir ve içimizde savaşırız. kendimizin en kötü düşmanı olup çıkarız. hayallerimizin çocukça olduğunu, gerçekleştirilemeyecek kadar zor olduğunu ya da hayatı yeterince tanımamamızdan kaynaklandığını söyleriz. yürekten savaş vermekten korktuğumuz için hayallerimizi öldürürüz.

hayallerimizi öldürdüğümüzün ilk belirtisi vakitsizliktir. hayatımda tanıdığım en işi başından aşkın insanlar, her zaman her şeyi yapmaya vakit bulmuşlardır. hiçbir şey yapmayanlar ise her zaman yorgundurlar ve yapmaları istenen azıcık işle bile hiç ilgilenmezler. durmadan günün çok kısa olduğundan yakınırlar. aslında, yürekten savaş vermekten korkarlar.

hayallerimizin ölmesinin ikinci belirtisi sınırlılıklarımızda yatar. hayatı büyük bir serüven olarak görmek istemediğimiz için, hayattan pek az şey beklemekle bilgece, hakça ve doğru davrandığımızı düşünmeye başlarız. günlük yaşayışımızı kuşatan duvarların ötesine baktığımızda, kırılan mızrakların sesini işitir, toz ve terin kokusunu duyar, büyük yenilgileri ve savaşçıların gözlerindeki yangını görürüz. ama savaşa girenlerin yüreklerindeki sevinci, büyük hazzı asla görmeyiz. onların gözünde, zafer de, yenilgi de önemli değildir; önemli olan, yalnızca yürekten savaşıyor olmalarıdır.

ve son olarak hayallerimizin yok olup gitmesinin üçüncü belirtisi huzurdur. hayat bir pazar günü öğleden sonrasına döner; büyük şeyler istemez oluruz, vermeye razı olduğumuzdan daha fazlasını istememeye başlarız. bu durumda, olgunlaşmış olduğumuzu düşünürüz; gençlik düşlemlerimizi bir yana bırakır, kişisel ve profesyonel başarının peşine düşeriz. yaşıtlarımızın hala hayattan bekledikleri bir şeyler olduğunu söylemeleri karşısında şaşkınlığa uğrarız. ama aslında, yüreğimizin derinlerinde biliriz ki, hayallerimiz uğruna savaşmaktan vazgeçmiş, yürekten savaş vermekten kaçmışızdır.

hayallerimizden vazgeçip huzura kavuştuğumuzda, kısa bir dinginlik dönemi yaşarız. ama ölü hayaller içimizde çürümeye ve tüm varlığımızı köreltmeye başlar. çevremizdekilere karşı zalimleşir, sonra da bu zalimliği kendimize yöneltmeye başlarız. işte o zaman hastalıklar ve ruhsal bozukluklar başgösterir. savaşta kaçınmaya çalıştığımız düş kırıklığı ve yenilgi, korkaklığımız yüzünden tepemize çöker. ve bir gün, ölüp gitmiş hayaller soluk almamızı güçleştirir ve ölümü arar oluruz. bizi sınırlılıklarımızdan, işimizden ve pazar öğleden sonralarının korkunç huzurundan kurtaran, ölüm olur.

9.11.2022

knulp

hermann hesse

knulp derdi ki: "herkesin ruhu kendinindir. kimse ruhunu başka bir ruhla karıştıramaz. iki kişi buluşabilir, birbiriyle konuşabilir, birlikte olabilir; ama ruhları çiçekler gibidir, her biri kendi bulunduğu yere kök salmıştır, hiçbiri öbürüne varamaz; varmak isterse kökünden kopması gerekir. bunu da yapamaz. çiçekler kokularını ve tohumlarını çevreye saçarlar; çünkü birbirlerine ulaşmak isterler; ama bir tohumun konması gereken yere varması için çiçek bir şey yapamaz, bu rüzgârın işidir, o nasıl isterse, nereden isterse öylece gelir, eser, gider."

"annemle babam için de genellikle böyle düşünmüşümdür. onlar benim kendi çocukları ve dolayısıyla da onlar gibi olduğumu düşünürler. ama ben kendilerini sevsem de, yine onlar için anlayamayacakları, yabancı bir insanım. onlar benim için, hele benim ruhum için en önemli olan şeyi ikinci derecede bulurlar; onu benim gençliğime, geçici hevesime verirler. bununla birlikte beni severler ve iyiliğim için her şeyi yaparlar. bir baba çocuğuna burnunu, gözlerini, hatta aklını bırakabilir; ama ruhunu veremez. ruh her insanda yenidir."

"eğer düşüncelerinde ve yaptıklarında gerçekten ciddiyse her insan azizdir. insan doğru bildiğini yapmalıdır."

"şimdiye kadar birçok kimseyle konuştum. birçok da söylev dinledim. rahiplerin, öğretmenlerin, belediye başkanlarının, sosyal demokratların ve liberallerin konuşmalarını duydum; ama içlerinden hiçbiri bütün yürekleriyle içten değildi ve hiçbirinin, gerekirse kendi bildiği uğruna kendinden özveride bulunabileceğine inanamadım."

"bir örnek, elbette herkese uymaz. ama gerçeğin herkese uyması gerekir. eğer bir kez gerçeği bulur da budur diyebilirsem, onun ardından gitmek isterim."

"aydınlık ve pazar giysilerine bürünmüş, kent kapısından çıkan bir küçük hanım gibi al ve gururlu, çam ormanları üstünden yükseliyor." işte o gün şarkılarında hemen her zaman rastlanan ve övülen güneşi böyle dile getirmişti.

gariptir, konuşurken ince düşünceleri, felsefe yürütmeleri ne kadar beceremiyorsa, dizeleri de açık, parlak pazar giysileriyle oradan oraya sıçrayan tertemiz çocuklar gibi, o derece özgür ve tasasızdı. bunlar çoğu zaman anlamsız ve garip şeylerdi ve yalnızca içindeki coşkunluğu dışarı vurmaya yarıyordu.

3.11.2022

kuşku

vincent van gogh

geçmişi düşündüğümde -hemen hemen yenilmez zorluklarla dolu olan geleceği düşündüğümde, sevmediğim ve kaytarmak istediğim ya da tabiatımın kötü yanının kaytarmak istediği onca güç çalışmayı düşündüğümde; bana dönük, hep bana bakan gözleri düşündüğümde- başaramazsam suçun nerede, kimde olduğunu bilecekler, bana ufak tefek serzenişlerde bulunmayacaklar; ama doğru ve erdemli olan -saf altından olan- her konuda denenmiş ve eğitilmiş olduklarından, yalnızca yüzlerindeki anlam neler diyecek bana: sana yardımcı olduk, sana ışık verdik -elimizden gelen her şeyi yaptık senin için, gerçekten dürüst bir çaba gösterdin mi? hak ettiğimiz karşılık nerede? tüm uğraşmalarımızın meyvesi nedir? anlıyorsun ya! bütün bunları ve benzeri bir sürü şeyi -hepsini sıralamak olanaksız- düşündükçe, tüm güçlükleri, biz yaşlandıkça azalmayıp çoğalan dertleri, acıları, düş kırıklıklarını düşünüp başarısız olmak, rezil olmak korkularına kapıldıkça, ben de, ben de özlüyorum senin özlediğini. keşke her şeyden uzak olsaydım, diyorum.

yine de devam ediyorum; ama temkinlice, bütün o şeylere karşı koyacak güce sahip olacağımı umarak -o zaman beni tehdit eden yerinmelere ne cevap vereceğimi bilebileceğim- ve bana karşıymış gibi görünen her şeye rağmen, amaçladığım hedefe günün birinde ulaşacağıma inanarak. ve tanrı kısmet ederse, sevdiğim kimi kişilerin gözlerinde, peşimden gelecek olanların gözlerinde sevgi ve inanç okuyacağım.

yorgunsak eğer, bu daha önceden çok uzun bir yolu yürüdüğümüzden değil midir? ve insanın yeryüzünde verilecek bir savaşı olduğu doğruysa, o bezginlik duygusu ve başın yanıp tutuşması, uzun süredir mücadele ettiğimizin bir göstergesi değil midir? güç bir görev üstünde çalışıyorsak, iyi bir şeyin peşinde koşuyorsak, tanrı'nın haklı gördüğü bir savaşım veriyoruz demektir. bunun en yakın ve dolambaçsız ödülü ise, birçok kötülükten uzak kalabilmemiz.

güvenle ve kesinlikle onlardan biri olduğuna inanan kişi, yoluna her zaman sessiz ve sakin devam edebilir, sonucun iyi olacağından hiçbir kuşku duymayarak.

bir adam varmış, günün birinde kiliseye gitmiş, şöyle sormuş: "aşırı hevesim, çabalarım beni aldatmış olabilir mi? yanlış bir yol seçmiş, yapacaklarımı iyi tasarlamamış olabilir miyim? ah, kendimden duyduğum bu kuşkudan kurtulabilsem, sonunda kazanacağıma, başaracağıma değin kesin bir inanca kavuşabilsem!" bir ses karşılık vermiş ona: "kesinlikle bilseydin, ne yapardın o zaman? kesinlikle inanıyormuşçasına davran şimdi, yanılmayacaksın." ve adam kuşkuyla değil de inançla dolu olarak yoluna gitmiş, işinin başına dönmüş. artık kararsızlık, ikirciklik yokmuş içinde.

25.10.2022

mucize

ahmet hamdi tanpınar

insan için asıl saadet bu, anladın mı mümtaz? sonunu bile bile ve o sona rağmen, kendisini idrak etmek. basit bir jest değil mi?

kollarımı göğsümün üzerinde kavuşturuyorum. adalelerimi yokluyorum. basit bir şey. fakat bütün ölüm çarkına rağmen kendimi ikrar ettim. varım, diyorum; fakat yarın olmayabilirim, yahut bir başkası, bir budala, bir bunak olabilirim. fakat şu dakikada varım. varız, anladın mı mümtaz?

varlığını sevebiliyor musun? uzviyetine dua edebiliyor musun? ey gözüm, ey boynum, ey kollarım, karanlık ve aydınlıklarım! size şükrediyorum, bu dakikanın sarayında, bu anın mucizesinde beraberce var olduğumuz için; sizinle bir andan öbürüne geçebildiğim için; anları birleştirip düz ve yekpare zaman kurabildiğim için.

benim şaşırdığım şey bir taraftan insanın ve manevi kıymetlerin etrafında ısrar ederken, öbür taraftan cemiyet içinde bir kalkınma işi ile uğraşmanız, her şeyin başında iş hayatının tanzimini istemenizdir.

biz bir taraftan bir medeniyet ve kültür buhranı içindeyiz; diğer taraftan bir iktisadi reforma ihtiyacımız var. iş hayatına açılmamız lazım. bunların birini öbürüne tercih edecek vaziyette değiliz. buna hakkımız da yok. insan birdir. çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.

o halde iş, kendi medeniyetini ve kültürünü de yapar; insanını yetiştirir demektir. bize sadece maddi hayatımızı tanzim etmek kalıyor.

ateş gibi, fakirlik insanı güzelleştirir ve asilleştirir; fakat sefalet hoyratlaştırır, ruhen sefil eder. insanda insanı öldürür. insanlık şerefi ancak muayyen bir refah içinde mümkündür. çalışmaya imkan verecek bir refah!

hayat, etrafında döneceği değerleri bulur; düşünce, etrafında yüzünü saadete çevirmiş bir cemaat görür, cemiyette bazı boş ferdî gayelerin yerine mesuliyet duygusu başlar.

niçin ruhi hayatımızın büyük bir kısmını bu hasret yapar? bir katresi olarak yaratıldığımız ummanı mı arıyoruz? maddenin sükununun peşinde miyiz? yoksa zamanın çocuğu, onun potasında pişmiş bir terkip ve onun mazlumu olduğumuz için geçen ve kaybolan tarafımıza mı ağlıyoruz? hakikaten bir kemalin arkasından mı gidiyoruz? yoksa zalim zaman nizamından mı şikâyet ediyoruz?

22.10.2022

raphaël

balzac

"işte, sevgili dostum émile, geleceğimi belirleyen düşüncelerimi yönlendiren ve beni genç yaşta toplumun en alt tabakalarına iten olaylar böyle gelişti." dedi raphaël konuşmasına bir süre ara verdikten sonra.

"kapılarını henüz horgörü ve kayıtsızlıkla yüzüme kapamasalar da, nüfuzlu ve savurgan kişilere hamilik yapan, gururumun gitmeyi yasakladığı zengin ve yakın ilişkiler içinde olmadığımız akrabalarım vardı. hiç durmadan engellenen benliğim sonunda içine kapanmıştı. içten ve doğal olmama rağmen, soğuk ve kapılarını kimseye açmayan biri olarak görünmem gerekiyordu.

babamın despotluğu kendime olan tüm güvenimi yitirmeme yol açmıştı; çekingen ve beceriksizdim, sesimi kimsenin duymayacağına inanıyor, kendimden hoşlanmıyor, çevremi utangaç bakışlarla süzüyordum. yetenekli insanları savaşımlarında teşvik etmek için, 'cesaret! yoluna devam et!' diye haykıran iç sesime, yalnızlığımın içinde gücümün ani ayaklanışlarına, herkeste hayranlık uyandıran yeni yapıtlarla, zihnimde uçuşanları kıyasladığımda, içimde doğan umuda rağmen, bir çocuk gibi kendime güvenemiyordum.

büyük bir tutkunun kurbanıydım, büyük işler başaracağımı düşünüyor ama kendimi hiçliğin içinde buluyordum. insan sıcağına ihtiyacım olsa da, hiç dostum yoktu. kendime bir yol çizmek istiyor ama ürkek ve utangaç ruh halimle kendimi yalnız hissediyordum. babam tarafından toplumsal girdabın içine itildiğim yıl, yenilenen yüreğimde bazı kıpırdanmalar başlamıştı. tüm delikanlılar gibi içten içe ateşli aşkların özlemini duyuyordum.

yaşıtım gençler arasında, burunları havada yürüyen, boş sözler eden, içimi titreten kadınların yanında hiç aldırmadan oturan, densizlikler yapan, bastonların ucunu kaldıran, en güzel kadınların yastıklarına başlarını koyduklarını iddia eden, kendilerine, basit bir sözcükle, kendinden emin bir hareketle, küstah bir bakışla en erdemli kadınları bile elde edebilecekleri havasını veren bir grup vardı.

sana içtenlikle şunu söyleyebilirim ki, gücü elinde bulundurmak ya da ünlü bir edebi şahsiyetle dost olmak, bana üst sınıftan, genç, nüktedan ve kibar bir hanımefendi ile ilişki kurmaktan daha kolay geliyordu. yüreğimin, duygularımın sarsıntılarının toplumun değerleriyle uyum içinde olmadığını fark ediyordum. yürekliydim ama bu özelliğim sadece sözde kalıyor, dışarıya yansımıyordu.

çok sonraları, kadınların sevgilerini açıkça belli eden erkeklere itibar etmediklerini öğrendim; uzaktan hayranlıkla izlediğim ve yüreğimi sonuna kadar açacağım, onun için fedakârlıkları, işkenceleri göze alacağım pek çok kadının, yüzlerine bile bakmayacağım ahmaklarla birlikte olduğunu gördüm.

bilmem kaç kez, zihnimde kurguladığım bir baloda, varlığımı sonsuz okşayışlara adayarak, tüm umutlarımı bir bakışa bağlayarak, sahte sevgilerin üzerine giden bir delikanlının esrikliğinde aşkımı sunarak, hayallerimin kadınını sessiz ve hareketsiz bir şekilde izliyordum.

bazen tek bir gece için hayatımı verebilirdim. böylece, tutkulu sözcüklerimi dinleyecek bir kulak, bakışlarıma karşılık verecek bir bakış, benim için atacak bir yürek bulamadan, kâh çekingenlik ya da fırsatları değerlendirememek, kâh deneyimsizlik yüzünden kendi kendini yiyip bitiren güçsüz bir enerjinin ıstırabını çektim. belki de kendini anlatamamanın ya da anlaşılamamanın sıkıntısıyla ürperdim.

yine de, içimde bana yöneltilecek kibar bir bakışa karşılık verecek şiddette fırtınalar kopuyordu. bu bakışa ya da vaatler sunarmış gibi görünen sevgi dolu sözcüklere karşı aşırı duyarlı olmama rağmen, zamanında konuşmayı ya da susmayı beceremedim. duygularımı dışa vurmaya çalışırken sözcüklerim anlamsız, suskunluğum aptalca kaçıyordu.

hiç kuşku yok ki, parıltılı ışıklar altında yapmacık bir dünyada yaşayan, düşüncelerini uygun cümleler ya da modanın dayattığı sözcüklerle ifade eden bir toplum için fazlasıyla saftım. ayrıca konuşurken susulacak zamanı, susarken konuşulacak zamanı bilmiyordum.

nihayet, kadınların karşılaşmayı arzu ettikleri, ateşliliğine hasret kaldıkları bir yürekle, ahmakların sahip olduklarını sanarak övündükleri sevme kararlılığıyla, içimi kavuran ateşi kendime saklayarak, kadınları sinsi, acımasız yaratıklar olarak görmeye başladım. bu durumu kabullenip, burnu havadakiler zaferlerini kutlarken yalan söylediklerinde, kuşkulanmadan onları hayranlıkla izledim.

hiç şüphesiz, sözde bir aşkı, ihtişamla tatmin olmak, gösterişle sarhoş olmak isteyen uçarı ve hafifmeşrep bir kadınla yaşamayı, yüreğimdeki fırtınalı tutkuları böylece tatmin etmeyi arzulamakla hata ettim.

ah! aşk için, bir kadını mutlu etmek için doğmak ama yürekli ve soylu bir marceline ya da ihtiyar bir markizle bile birlikte olamamak! heybende hazineler taşımak ve onu hayranlıkla izleyecek meraklı bir çocuk, bir genç kız bulamamak. umutsuzluk sıklıkla hayatıma son vermeyi düşündürüyor.

ama artık bu bahtsızlıkları renklendiren ışık onlara yeni bir görünüm kazandırıyor. olayların, bir zamanlar felaket olarak kabullendiğim gidişatı belki de artık gurur duyabileceğim güzel yetenekler kazanmamı sağladı.

yedi yaşımdan hayata atıldığım güne kadar tüm zamanımı dolduran felsefeye olan merakım, yoğun çalışmalarım ve okuma aşkım, düşüncelerimi belli bir konu üzerinde kolayca yoğunlaştırmamı ve bilginin uçsuz bucaksız enginliğinde önde gitmemi sağlamadı mı? mahkum olduğum yalnızlık, duygularımı bastırma alışkanlığım ve yüreğimin derinliklerinde yaşamam, bana düşünme ve mukayese etme gücünü kazandırmadı mı? en güzel ruhu yıpratıp paçavraya çeviren dünyevi tahribatın ortasında kaybolmadığım için, duyarlılığım tutkunun istediğinden daha üstün, mükemmelleşmiş bir iradeye sahip olmamı sağlamadı mı?

kadınların değerimi anlamamasının, onları önemsenmeyen aşkın etkisiyle daha nesnel bir şekilde gözlemlememe neden olduğunu hatırlıyorum. şimdi içten kişiliğimin pek de rağbet görmediğini anlıyorum. kadınlar belki de biraz ikiyüzlülükten hoşlanıyorlar. ben aynı anda, hem erkek hem çocuk, hem boş kafalı hem düşünür ve sıklıkla onlar gibi hem önyargılı hem de boş inançlı olabiliyorum. saflığımı hayasızlık, iyi niyetli düşüncelerimi hovardalık olarak yorumlayamazlar mı?

bilim, kadınsı kararsızlık ve zafiyet onlara sıkıcı gelir. şairlerin, hayal güçlerinin aşırı hareketli oluşundan kaynaklanan bahtsızlığı, hiç şüphe yok ki beni düşünceleri her an değişen, kararsız ve âşık olmak için uygun olmayan biri gibi gösteriyor. sustuğumda aptal gibi görünüyorum ve neşelendirmeyi denediğimde onları ürkütüyorum; böylece kadınlar beni mahkum ediyor.

herkesin vardığı bu yargıyı gözyaşları ve kederle kabullendim. bu keder meyvesini verdi. toplumdan intikam almak, zekâmı kullanarak tüm kadınların yüreğini hoplatmak ve ismim bir salonun kapısında anons edildiğinde tüm bakışların üzerimde toplanmasını sağlamak istedim.

büyük bir adam olmak üzere yetiştirilmiştim. çocukluğumdan beri, alnıma vura vura andré de chénier gibi, -'bunda bir iş var! ifade etmem gereken bir düşünce, kurmam gereken bir sistem, açıklamam gereken bilgiler var.' derdim.

ah sevgili dostum émile! bugün neredeyse yirmi altı yaşındayım ve tanınmamış, düşlediği kadınla birlikte olamamış biri olarak öleceğimden eminim. bırak sana çılgınlıklarımı anlatayım. hepimiz arzularımızı gerçekler gibi kabullenmez miyiz? rüyalarında taçlar örmeyen, yükselişin basamaklarını inşa etmeyen, gösterişli metresleri olmayan genç bir dostum olsun istemezdim.

ben! sıklıkla kendimi general, imparator, lord byron, sonra da bir hiç olarak gördüm. insanoğlunun ulaşacağı doruklarda gezindiğimi sandıktan sonra, dağları, aşmam gereken zorlukları fark ediyordum. içimde kaynayan öz saygım, karşılaştığım zorluklar karşısında, yününü çalılıkların dikenine kolayca kaptıran bir koyun gibi, ruhumun paramparça olmasına izin vermediğimde olağanüstü bir güce dönüşen kadere olan ulvi inancım ayakta kalmamı sağladı.

bir gün, şana şöhrete kavuşup, hayalimdeki metrese sahip olmak için bir köşeye çekilip sessizliğin içinde çalışmaya karar verdim. tüm kadınlar tek bir kadında bütünleşiyordu ve onun bakışlarıma karşılık verecek ilk kadın olacağına inanıyordum; ama her birinin içinde bir kraliçenin var olduğunu görünce, tıpkı âşıklarına doğru ilerleyen kraliçeler gibi karşıma çekingen, muhtaç, yoksunluklar çeken bir halde gelmesi gerektiğine karar verdim.

ah! yüreğimde, beğendiğim, ömür boyu tapacağım kadına aşk kadar minnet dolu duygulara da yer vardı. daha sonraki deneyimlerim bana acımasız gerçekleri öğretti. işte sevgili émile, böylece sonsuza dek yalnız yaşamayı göze alıyordum. 

kadınlar, düşüncelerindeki hangi eğilimden kaynaklandığını bilemediğim bir nedenle, yetenekli bir adamda yalnızca kusurlarını, bir ahmakta ise iyi yanlarını görmeye alışmışlardı. kusurlarını fark edemeyip kendilerini sürekli pohpohlayan ahmaklara karşı büyük bir sempati besliyorlardı. oysa zeki bir adam hatalarını telafi etmeleri konusunda onlara fazla yardımcı olmayacaktı.

deha, hiçbir kadının sıkıntılarını tek başına paylaşmak istemeyeceği kronik bir ateşli hastalığa benzer. hepsi âşıklarında doyumsuzluklarını tatmin edebilecek özellikler görmek ister. işte bizde sevdikleri yan bu!

yoksul, gururlu, yaratıcı bir sanatçı yaralayıcı bir egoizme sahip değil midir? etrafında bilmem hangi düşüncenin, her şeyi hatta metresini bile sürüklediği bir düşünce kasırgası vardır. pohpohlanmak isteyen bir kadın böyle bir adamın aşkına karşılık verebilir mi? bu âşığın kendini bir divana bırakıp kadınların sevdiği aşk oyunlarına harcayacağı zamanı yoktur, işte ahmakların kadınlar konusundaki başarısı bundan kaynaklanmaktadır. başını işinden kaldıramayan sanatçı, zamanını böyle sıradan sevgi gösterilerine harcayabilir mi? bir sözü için canımı vermeye hazır olsam da, bu tür oyunlara ben de katlanamazdım.

solgun ve kırıtkan bir kadının para işlerini yürüten bir simsarın portföyünde, bir sanatçıya tiksinti verecek bu tür soysuzluklara yer vardır. soyut bir aşk yoksul ve soylu yürekli bir adama yetmez, eşinden tüm fedakârlıkları ister. hayatlarını kaşmirleri denemek ya da gardıroplarını modaya uygun giysilerle doldurmakla geçiren kadınlar aşkta itaatin değil hükmetmenin zevkini çıkarmak isterler. 

yürekten seven gerçek bir kadın, hayatını, gücünü, mutluluğunu bağlı olduğu adama adar. güçlü erkeklere, tek düşüncesi eşinin ihtiyaçlarını karşılamak olan doğulu kadınlar gerekir; çünkü onlar için eşlerinin arzularını yerine getirememek felaketlerin en büyüğüdür. kendimi bir deha sanan ben, kesinlikle bu minik metresçikleri tercih ediyordum!

geçerliliğini yitirmiş hazineler, zihnimde henüz ne özümseyip ne tasnif edebildiğim, dahası içselleştiremediğim bilgiler ve gökyüzüne merdivensiz çıkma iddiasıyla, o güne dek kabullendiğim düşüncelerin tam tersini benimseyip, annesiz, babasız, dostsuz bir halde, herkesi düşman gibi gördüğüm o ürkütücü, kaldırımlı, kalabalıklarla dolu korkunç çölde aldığım karar çılgınca görünse de doğaldı. gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünenleri içerdiği için bana cesaret veriyordu. kendi kendime oynadığım bir kumara benziyordu.

planım şöyleydi: bin yüz frankın, herkesin dikkatini üzerine çekeceğim ve bana para kazandırıp isim yapmamı sağlayacak bir yapıt ortaya koyana kadar yetmesi gerekiyordu. bir tebai keşişi gibi yalnızca ekmek ve sütle beslenmeyi düşünmek, bu gürültülü paris'in ortasında krizalitler gibi parlak ve görkemli bir kimlikle yeniden doğmak üzere bir mezar kazarcasına sessiz bir mekânda kitaplara ve düşüncelere gömülmeyi hayal etmek bana mutluluk veriyordu. yaşamak için ölümü göze alacaktım. üç yüz altmış beş frankın, yoksul bir yaşam sürdürerek, yalnızca en acil gereksinimlerimi karşılayacağım bir yıl boyunca bana yetmesi gerekiyordu. gerçekten de, bir manastır rahibinin disiplinli yaşamını sürdürerek bu düşük meblağ ile geçinebilmeyi başardım.

yakından bakıldığında, toplum, alışkanlıklarımız, geleneklerimiz bana masum inancımın tehlikesini ve bu ateşli çabaların gereksizliğini anlatmaya çalışıyordu. bu sıkıntılar tutkulu insanlar için gereksizdi. başarının peşinde koşanın yükü hafif olmalıydı. üstün kişiliklerin hatası gençlik yıllarını başarıyı hak ettiklerini kanıtlamak için harcamaktı. oysa yoksun insanlar ellerinden kaçan bir gücün ağırlığını kolayca taşıyabilmek için kudretlerini ve bilgilerini biriktiriyorlardı. düşünceden yoksun, ağzı kalabalık entrikacılar gidip gelip ahmakları şaşırtıyor, yarı ahmakların güvenini kazanıyorlardı.

birileri çalışıyor, diğerleri ilerliyordu, birileri mütevazı, diğerleri cüretkârdı. üstün yetenekli kişi gururu nedeniyle suskun kalırken, entrikacı, niteliklerini sıralamaktan geri kalmıyordu. sözde güç sahibi kişi hazırlop bir itibara, küstah bir yeteneğe ihtiyaç duyarken; gerçek bilge, çocuksu düşler içinde insani armağanlarla ödüllendirileceğini umut eder."

michel houellebecq: raphaël

hakikat

erich fromm

insanoğlu, gerçeklikle ne denli eksiksiz bir ilişki içinde olursa o denli güçlü olur.

yalnızca koyun olduğu sürece ve gerçekliği temelde, kendi toplumunun insanları ve şeyleri daha elverişli bir şekilde çarpıtabilmesi ya da ustalıkla yönetebilmesi için oluşturulmuş bir uydurmacadan başka bir şey değilse kişi zayıf bir insandır. gerçeklikle olan bütün ilişkisi ona gerçek gibi gösterilen uydurma gerçeklik aracılığıyla gerçekleştiğinden, toplumsal kalıptaki herhangi bir değişiklik onun için yoğun bir güvensizlik hatta delirme tehlikesi oluşturur.

gerçekliği toplumun kendisine sunduğu bir veri olarak kabullenmek yerine kendi başına kavramada ne kadar başarılı olursa o denli güven içinde hissedecektir kendisini; çünkü herkesin ortak görüşüne ne kadar az bağımlı olursa toplumsal değişiklik, ona o denli az tehlikeli görünecektir. insanoğlu, kendi içinde, kendi gerçeklik bilgisini geliştirmek, dolayısıyla hakikati aşağı yukarı bulmak, tahmin etmek eğilimi taşır.

farkında olma halini artırma süreci, uyanma, insanın gözünü açması ve önünde ne olduğunu görmesi sürecinden başka bir şey değildir. farkında olmak demek yanılgıya düşmemek demektir, bunun başarılmasıysa bağımsızlığa kavuşma sürecini oluşturur.

bunu hiç kimse marx'tan daha açık şekilde dile getirmemiştir: "tutku, insanın, amaçlarına ulaşma çabası gösterme yeteneğidir."

goethe, bu tür bilgiyi çok kısa ve özlü bir biçimde dile getirmiştir: "insan, kendisini yalnızca kendisinin sınırları içinde tanır ve dünyanın sınırları içinde kendisinin farkındadır. gerçekten tanınan her yeni nesne, bizim içimizde yeni bir etkinlik aracı oluşturur."

durağan ve kımıltısız olan ben, dünya ile nesnelere sahip olma açısından bağ kurar. öz ise, katılma süreci açısından dünyayla bağ kurar. çağdaş insan, her şeye, otomobile, eve, işe, "ufaklıklara", bir evliliğe, sorunlara, dertlere, hoşnutluğa sahiptir. bütün bunlar da yeterli değilse bir ruh doktoruna sahiptir. hiçbir şey olmamıştır -hiçbir şey değildir-.

21.10.2022

utangaçlık

balzac

iki tür utangaçlık vardır: zihinsel utangaçlık, sinirsel utangaçlık; fiziksel bir utangaçlık ve tinsel bir utangaçlık.

biri ötekinden bağımsızdır. tin dingin ve cesur kalırken, vücut korkup titreyebilir, tersi de olabilir. bu, birçok tinsel tuhaflıkların ipucunu verir.

iki utangaçlık bir insanda bir arada bulunursa, bu insan bütün ömrü boyunca bir hiç olacaktır. böyle bir tam utangaçlık "bu bir budala" dediğimiz kişinin utangaçlığıdır. bu kişide çoğu zaman bastırılmış büyük nitelikler saklıdır.

belki esrime içinde yaşamış kimi keşişlerin varlığını bu çifte kusura borçluyuz. bu üzücü fiziksel ve tinsel durum, organların ve ruhun kusursuzluğuyla, aynı zamanda henüz görülmemiş kusurlarla da ortaya çıkar.

20.10.2022

cesaret

erich fromm

insanların çoğu korku, can sıkıntısı, yalnızlık, umutsuzluk gibi duyguların varlığını kendi kendilerine itiraf etmezler. bu duyguların bilincinde değildirler. bunun nedeni çok basittir. bizim toplumsal modelimizde, başarılı insanın korkulu, sıkkın ya da yalnızlık içinde olması beklenmez. başarılı insan, bu dünyayı bütün dünyaların en iyisi olarak görmelidir. yaptığı işte basamak atlama fırsatını yakalamak için korkularını, kuşkularını, ruhsal çöküntülerini, can sıkıntısını ya da umutsuzluklarını bastırmak, bilinçaltına itmek durumundadır.

çoğu kez sözcükler bu işin tam tersini yapar: deneyimi çapraşıklaştırır, paramparça eder ve öldürür. insan ne yazık ki çoğu kez, sevgi üzerine, nefret ya da umut üzerine konuşma süreci içinde, anlatması gereken konuyla bağlantısını yitirir. şiir, müzik ve diğer sanat biçimleri, insansal deneyimleri betimlemeye çok daha uygun araçlardır. çünkü onlar, kendi kurallarına tam tamına uygun olmanın getirdiği bir kusursuzluğa sahiptirler ve insan deneyiminin yeterli ve uygun simgeleri olarak kabul edilen yıpranmış bozuk paraların belirsizliğinden ve anlaşılmazlığından uzaktırlar.

yaşamın yapısında umut ve inanca bağlı olan ve onların bir halkasını oluşturan bir öge daha vardır: cesaret. ya da spinoza'nın adlandırmasıyla "direnme gücü". belki de direnme gücü belirgin, daha açık bir anlatım. çünkü günümüzde cesaret daha çok yaşama yürekliliğini değil de ölme yürekliliğini göstermede kullanılıyor. direnme gücü, umut ve inancı, boş iyimserliğe ya da usdışı inanca dönüştürerek -dolayısıyla onları yok ederek- bu ikisinden ödün verme yönünde baştan çıkarılmaya karşı koyma yetisidir. direnme gücü, dünya "evet" sözcüğünü duymak istediğinde "hayır" diyebilme yetisidir.

üçüncü korkusuzluk türüyse kendi kendisiyle kalan, kendine güvenen ve yaşamı seven, tam anlamıyla gelişmiş insanlarda görülür. doymakbilmezliği yenmiş kişi, herhangi bir tapınışa ya da herhangi bir şeye tutunmaz, dolayısıyla yitirecek hiçbir şeyi yoktur. zengindir; çünkü boştur, güçlüdür; çünkü arzularının esiri değildir. tapınışlardan, usdışı isteklerden ve düşlemlerden kopabilir; çünkü kendi içinde ve dışında gerçeklikle tam bir ilişki içindedir. böyle bir insan tam aydınlanmışlığa ulaşmışsa tümüyle korkusuzdur. goethe'nin dizelerindeki hakikati hissedebilir: 

"evimi bir hiçliğin üzerine kurdum; bu yüzden bütün dünya benimdir."

isyan

cemil meriç

hayır, severek evlenmedim. hayatımı bir zebani ile birleştirecek kadar yalnızdım. yalnız ve yabancı. bir kadın ilk defa olarak adımı taşımaya razı oluyordu. bir kurtuluştu bu, paryalıktan kurtuluş, cehennemden kurtuluş. ve bilmediğimiz ülkelere yelken açan bir gemiye atlar gibi el ele hayata atladık. ben seni tanıdıktan sonra yaşamaya başladım. korkuyorum. bunları söylemekten korkuyorum. yirmi iki sene gelişen, kökleşen bir sevgi bu. bir sevgi ve bir hayranlık. hayat, hayatımız daima güzel miydi? hayır. ama mevsimleri vardı, mevsimleri var. vatanımsın benim. kokladığım havasın, içtiğim su. ben şımarık ve yaramaz bir çocuk oldum zaman zaman. sen hep aynı kalmasını bildin.

yuvarlanmamak için bir dikene tutunmak. ve unutmak asıl acıyı. uçurumu unutmaya çalışmak. şuurun kendini koruması bu. hep başkalarında yaşamak, başkalarının yarınını, bugününü, dününü kendine dert etmek. diş ağrısını geçirmek için tabanını dağlamak. zindanının penceresinden geçen trenlerin davetini duymak. ve zindanının dışındakilere, hadi binin trene diye haykırmak. olanla yetineceksin. goril yıldızları merak etmese "ptekantropus erektus" hil'atini giyemezdi. amip olanla yetinir. insan fetihtir, isyandır. goril başını kaldırdığı için insan oldu. dört ayaklıyı kainatın efendisi yapan bu dikiliş. hazır oyuncaktan hoşlanmaz bu çocuk. cinlerini de, tanrılarını da kendisi yaratır. kah bir masal denizinde süzülen bir yelkenlidir, kah..

19.10.2022

ev hanımı

ahmet hamdi tanpınar

leyla kadehini kaldırdı ve uzunca içti. yoruldum, dedi. hiçbir zaman bu cins ev hanımlığına alışamadım. kalabalığı seviyorum ama rahat kalmam şartıyla. gelsinler, eğlensinler, gitsinler. eskiden ne iyiymiş! beylerin, hanımların misafirlerini görmedikleri bile olurmuş. aşağı yukarı yine öyle olmuyor mu! ne gezer! hepsini ağırladım, hatır sordum, hepsine candan güldüm. şu "nasılsınız" efendim? küçükler nasıl? niye getirmediniz onları?" yok mu çıldırtıyor beni! ya o fevkaladeler, ah ne kadar sevdimler, bütün o aptal hayranlıklar.. geçen günkü çay elbiseniz de çok güzeldi. hele o gri şapkanız, gri size çok yakışıyor. herkes için ayrı cümle bulacaksın. herkese başka türlü güleceksin. ve bütün bunları yumurtlayabilmek için bir mağaza satıcısı gibi kafanın raflarını karıştıracaksın.

18.10.2022

umut

erich fromm

eğer insan umudunun boşa çıktığı deneyimini yaşamasaydı umudu nasıl daha güçlü ve bastırılmaz hale gelirdi?

umudun kırılmasının bir başka sonucuysa yüreğin katılaşmasıdır. çocuk suçlulardan katı ama etkileyici yetişkinlere dek birçok insanın yaşamlarının bir evresinde, belki beş yaşında, belki on iki, belki yirmi yaşında artık incinmeyi, üzülmeyi kaldıramayacak noktaya dayanmış olduğunu görürüz. bunlardan bazıları, ansızın bir şey görmüş ya da bir değişikliğe uğramışçasına artık buralarına geldiğine karar verirler. artık hiçbir şey hissetmemeye, kimsenin kendilerini incitmesine meydan vermemeye, ancak kendilerinin başkalarını incitebileceklerine karar verirler.

kendilerine dost ya da onları seven kişiler bulma konusunda şanssız olduklarından yakınabilirler; ama bu onların şanssızlığı değil, yazgısıdır. sevecenlik duygularını ve başkalarını anlama yetisini yitirdiklerinden kimseye dokunmazlar, kimse de onlara dokunamaz. yaşamdaki utkuları, kimseye gereksinme duymamaktır. dokunulmaz olmaktan gurur duyarlar, başkalarını incitebildiklerinden dolayı zevk duyarlar.

bu işin suç oluşturacak şekilde ya da yasal yollardan gerçekleştirilmesi, ruhbilimsel etmenlerden çok toplumsal etmenlere bağlıdır. bu insanların çoğu donmuşluklarını korurlar; dolayısıyla, yaşamları tükeninceye dek mutsuzdurlar. arada bir, bir mucize olur ve buzların erimesi süreci başlar. bunun nedeni belki de kaygı ve ilgilerine inandıkları bir kişiyle karşılaşmış olmaktır. yeni duygu boyutları açılmıştır. eğer şansları varsa buzları tümüyle erir ve tümden yok olmuş görünen umut tohumları canlanır.

17.10.2022

realite

ahmet hamdi tanpınar

işlerimiz iyi gitmiyor diye tanrılara kızmayalım. işlerimiz, bizim ve bize benzerlerin küçük sakatlıklarıyla, tesadüflerin ihanetiyle her zaman bozulabilir. hatta birkaç nesil için bozuk gidebilir. bu bozulma, bu düzensizlik iç kıymetlerimize karşı vaziyetimizi değiştirmemelidir. iki ayrı şeyi birbirine karıştırırsak çıplak kalırız. hatta zaferlerimizi bile tanrılardan bilmemeliyiz. çünkü ihtimallerin cetvelinde mağlubiyet de vardır. amcanın mahkemesinin uzamasıyla bu vatan üzerindeki tarihî haklarımızın, kız kardeşinin evlenmemesiyle süleymaniye'de okunan sabah ezanının ve müslüman bir babadan doğmanızın, paranızı dolandıran emlak tellaliyle iç çehremizi yapan kıymetlerin, bizi biz yapan büyük realitelerin ilgisi nedir?

bunlar sonu cemiyete dayanan realiteler olsa bile, bizi kendimizi inkâra değil, şartları değiştirmeye götürmelidir. elbette ki bizden mesut memleketler ve vatandaşları vardır. elbette ki iki asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda hatta etimizde duyacağız. fakat bu ıstırabın bizi inkâra götürmesi, daha büyük bir hezimeti kabul değil midir? vatan ve millet, vatan ve millet oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa edilir, ret veya kabul edilir; yoksa hayatımıza getirecekleri kolaylıklar için değil.

15.10.2022

hayal

ahmet hamdi tanpınar

mümtaz mavi zarfı cebine soktu. gözleri, başka bir öğreteceğin var mı? diye telefona dikili, kiracıya veda etti. adamın yüzüne garip bir utanma hissiyle bakmamıştı. hiçbir siyasi münakaşa, hiçbir sefir dosyası, yalnız bir tarafına şahit olduğu bu konuşma kadar ona vaziyeti öğretemezdi. harp olacaktı. sendeleye sendeleye yürüyor, ikide bir alnını siliyordu. "harp olacak" diyordu. bu herhangi bir seferberlikten başka türlü; daha emin, daha kat'i bir hazırlanıştı. bu yüzde yüzün, yüzde binin kat'iliği idi. demek bütün bu dükkânların içinde bu sessiz hazırlanış vardı. telefonlar işliyor, bir lahzada kalay, kösele, boya ve makine eşyası kalkıyor; rakamlar değişiyor, sıfırlar çoğalıyor, imkânlar azalıyordu.

"harp olacak. gideceğiz, hepimiz gideceğiz." korkuyor muydu? kendisini iyice yokladı. hayır, korkmuyordu. hiç olmazsa, bu anda duyduğu şeye korku denemezdi. sadece rahatsız olmuştu. içine birdenbire, renksiz, manasız bir şey, henüz cinsini bilmediği bir hayvan çöreklenmişti. ne olduğunu anlamak için beklemek lazımdı. "ölümden korkmuyorum." diyordu. bütün ömrümce ölüme o kadar yakın yaşadım ki.. ondan korkmama sebep yok. fakat harp, hatta gidenler için bile sade ölüm değildi. tek başına ölüm basit bir şeydi. bazen insan ona en son çare diye bakabilirdi.

kaç defa mümtaz, tıpkı, şurada sekiz, on kulaç su kaldı; ayaklarım karaya bastığı, kollarım toprağı kucakladığı zaman bütün yorgunluklarım bitecek diye düşünen bir yüzücü gibi, onu bir selamet toprağı, geçilmesi lazım bir karşı yaka gibi görmüştü. bu, herkes için aşağı yukarı böyle olmalıydı. hayır, kötü olan ölüm değildi; ölümün, bu basit işin, bu peşin pazarlığın birdenbire ve her şeyle beraber son derece güçleşmesi, çözülmez yumak haline gelmesi, beş on kulaç suyun, bin türlü engelle doluvermesiydi. -bütün ıstıraplarım, orada, o eşikte bitecek.

acaba hep böyle mi düşünürüz; ölümün mü, hayatın mı çocuğuyuz? bu saati hangisi kuruyor, mevsimlerin eli mi, mutlak karanlığın parmağı mı? ölüm muhakkak ki bir akıbet. "fakat mademki hayat denen piyango beni teşkil eden adem parçasına isabet etmiş. mademki kainat, her zerresiyle benim için canlanmış, o halde duyguların ve duyumların cennetinde, bu acayip walt disney oyununda sonuna kadar payımı almalıyım!" hayır, böyle de düşünemiyordu. bu da çok basitti. bu sadece dışarıda kalmak, satıhta yüzmekti.

kapının önünde kalmıyoruz ki, evin içine giriyoruz, ona sahip oluyoruz, benimsiyoruz, benimdir diyoruz, istiyoruz, memnun oluyoruz. gidenin arkasından ağlıyor, gitme! diye eteklerine yapışıyoruz. hiçbir şeyi kendimizden ayırmıyoruz. bir sofraya davet edilmiş değiliz; belki mütemadiyen içimizden yaratıyor, doğuruyoruz. hiçbirimiz hayatı maddenin arızi bir hali gibi kabul etmiyoruz. hatta bu işi anlamak isteyenler bile, sonuna kadar oyunun içinde kalıyorlardı. her şey bizden geliyor, bizimle geliyor ve bizde oluyor. ne ölüm var, ne de hayat var. biz varız. ikisi de bizde. onlar, ötekiler sadece zaman aynasından geçen küçük, büyük arızalardı.

merih'te bir dağ küçük bir patlayışla çöker. ayda lav dereleri kurur. kehkeşanın ortasında güneşte parlayan büyük buğday başakları gibi, yeni güneş manzumeleri kurulur. denizlerin dibinde mercan adaları doğar, yıldızlar aya karşı rüzgârların dağıttığı nisan çiçekleri gibi, bir renk ve ateş kıvılcımında dağılırlar. kuş kurdu yer, bir ağacın kabuğunda yüz bin haşere tohumu birden açar, yüz bini birden toprağa karışır. bunların hepsi kendiliğinden olan şeylerdi. bunlar kainat dediğimiz, büyük, tek, emsalsiz incinin, o mücerret zaman çiçeğinin, zaman nergisinin üzerinde parlayan, onu vakit vakit ve yer yer karartan akisleriydi.

yalnız insanoğlunda idi ki yekpare ve mutlak zaman, iki hadde ayrılıyor; içimizde bu küçük idare lambası, bu isli aydınlık çırpındığı, çok basit şeylere kendi mudil riyaziyesine soktuğu için, süreyi toprağa düşen gölgemizle ölçtüğümüz için, ölüm ve hayatı birbirinden ayırıyor ve kendi yarattığımız bu iki kutbun arasında düşüncemiz bir saat rakkası gibi gidip geliyordu. insanoğlu, zamanın bu mahpusu, onun dışına fırlamaya çalışan bir biçare idi. onun içinde kaybolacağı geniş ve biteviye akan nehrinde her şeyle beraber akacağı yerde, onu dışarıdan seyre çalışıyordu. onun için bir ıstırap makinesi olmuştu. bir itiliş, haydi ölümün ucundayız; her şey bitti. mademki sıfırın bütününü kırdık, adet olmaya razı olduk, bunu kabul etmek lazım. fakat hız bizi kendiliğinden öbür hadde götürüyor. hayatın ortasındayız, onunla doluyuz, tekrar hızımızın oyuncağıyız; fakat bu sefer, bu sefer terazi mutlak surette ölüme doğru eğiliyordu. bütün ıstıraplar kendi misilleriyle artacaklardı.

insanlığın talihi aklıyla zamanın dışına fırladığı, aşkın nizamına karşı koyduğu, geniş istihalenin ortasında bir istikrar istediği için, kendiliğinden teşekkül etmiş bir şeydi. insanlığın hakiki talihi buydu. küçük bir idare lambasının, yalnız gölge ve karanlığı görmeye mahsus, onlardan kendisine bir zindan yapabilecek kudrette bir cihazın esiri olması, bu küçük homunculos'un peşine takılıp koşmasıydı. fakat asıl homunculos bir aksülamelden doğmuştu. onun için daha anlayışıydı. kendisini yaratan tecrübe ona bütün pişmanlıklarını, etrafındaki imkansızlıkların şuurunu da geçirmişti. onun için galathe'nin arabasının tekerleklerine çarpıp küçük şişesini kırmayı, geniş ve şekilsiz eterde kaybolmayı biliyordu. fakat bu küçük idare kandilinde bu cesaret yoktu.

kendi kendine bir masal uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu. onun için ölümün sofrası oluyordu. büyük nehirden ayrıldıktan sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. orada her türlü arızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. insanoğlunun ıstırabı kadar tabii ne vardı! şuurla var olmayı, gerçekten var olmayı ödüyordu. fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu.

hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. çünkü hakiki ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu. hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelenmediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. fakat hayır, o bunu diyeceği yerde,  -mademki düşünüyorum. o halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım, mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum, o halde varım! sefilim varım, budalayım varım! varım, varım, diyordu.

insanlıktan ümit kesmedim fakat insana güvenmiyorum. bir kere bağları çözüldü mü o kadar değişiyor, o kadar kurulmuş makine oluyor ki.. bir de bakıyorsun ki, o sağır ve duygusuz tabiat kuvvetlerine benzemiş. harbin, ihtilalin korkunç tarafı, asırlarca gayretle, terbiye ile, kültürle yendik sandığımız bu kaba kudreti birdenbire başı boş bırakmasıdır.

ben insanı seviyorum. onun şartlarıyla dövüşme kudretini seviyorum. kaderini bile bile hayatı yüklenmesini, o cesareti seviyorum. hangimiz yıldızlı bir gecede kainatı bütün ağırlığıyla sırtımızda taşımayız? hiçbir şey insanoğlunun cesareti kadar güzel olamaz.

hayatında bir yığın hülyadan başka ne vardı; yarın sabah, sen de bir hayal olmayacak mısın?

14.10.2022

büyüklerin yolu

ahmet hamdi tanpınar

şair olsaydım tek bir manzume yazardım, büyük bir destan. iki ayağı üstüne kalkan ilk ceddimizden bugüne kadar insanlığın macerasını anlatırdım. ilk düşünceler, ilk korkular, ilk sevgi, kainatı gittikçe kuşatan, kendi başlarına mevcut olan her şeyi birleştiren zekânın ilk kımıldanışı, tabiata izafe ettiğimiz bir yığın zenginlikler..

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

meselelerin halledileceğine inanmıyorum. daima öleceğiz ve öldüreceğiz. daima bir tehdit altında kalacağız. ben trajedinin kendisini seviyorum. asıl büyüklük, ölüm şuuruna rağmen gösterdiğimiz cesarette.

asıl mühim olan şey insandır. gerisinden bana ne? belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kâğıt kadar çabuk yanıyor. belki hayat, hakikaten bazı filozofların dediği gibi, gülünç bir oyundur. tam bir ümitsizlik içinde bir yığın karar kılıklı tereddüt ve küçük, ümitsiz savunmalardır; hatta hülyadır. ama gerçekten yaşamış bir insanın ömrü yine de mühim bir şeydir. çünkü ne kadar gülünç olursa olsun biz yine hayatı tam inkâr edemiyoruz. onda kafamızın vehimleri olsa bile iyi, kötü diye kıymetler arıyoruz. aşka, ihtirasa yer veriyoruz. sanatkârcasına yaşamanın, küçük hesap ve israflarda kaybolmanın farklarını buluyoruz.

yolun büyüğü, küçüğü yoktur. bizim yürüyüşümüz ve adımlarımız vardır. fatih, yirmi bir yaşında istanbul'u fethetmiş. descartes da yirmi dört yaşında felsefesini yapar. istanbul bir kere fethedilir. usul üzerinde konuşma da bir kere yazılır. fakat dünyada milyonlarca yirmi bir, yirmi dört yaşında insan vardır. fatih veya descartes değillerdir diye ölsünler mi? kesif yaşasınlar yeter. yani büyük yollar dediğiniz şeyin büyüklüğü bizim içimizdedir.

herkes bir şey yapmaya mecbur. herkesin bir talihi var. ne bileyim, ben, bu talihi kendinden, iç dünyasından bir şeyler katarak yaşamayı seviyorum. yani sanatı seviyorum. belki o bizi ölümün en iyi, en rahatça kabul edebileceğimiz çehreleriyle karşılaştırıyor. şurası muhakkak ki, bir insanın hayatı bazen bir sanat eseri kadar güzel olabiliyor. onu bulduğum zaman.. mesela.. mesela şeyh galib.. genç yaşta, en parlak devrinde ölüyor. başlı başına hikmet olan bir terbiyeden geçmiş. bu terbiye onda birçok şeyleri, muzır şeyleri, başında öldürmüş. ne sabahı, ne ikindisi var. sakin bir akşam gibi, hareket, ışığın oyunundan, sevilen şeylere sadakatten ibaret.

mesela, dede. bine yakın eseri var. hayatına bakıyoruz, herhangi bir hayat. fakat sade kendisinin. devir de yardım etmiyor mu bunlara? elbette. fakat istisnaları devrin üstünde gibi görünüyor. insan neredeyse şartların üstünde yaşıyor sanacak. mesela bunların hiçbiri dünyayı ıslaha kalkmıyor. halbuki sizin komşunuz vani efendi, o kalkıyor, insanoğlunun huzuruyla, saadetiyle oynuyor. ümitsizlik onu yenmiş.

birinciler nefsine sadık olarak yaşamanın sırrını bulmuşlar. öbürleri kendilerini aldatıyorlar gibi geliyor bana.

22.09.2022

korku

ahmet hamdi tanpınar

ümitsizlik, ölümün şuuru, yahut bizdeki terbiyesi.. onun hayatımızdaki bir yığın kıskacı.. dört tarafımızı saran mengene dişleri, ne bileyim. her hareket, cinsi ne olursa olsun, onun neticesidir. hatta şu devrimizde olduğu yerde kabuklaşmadan korku var ya.. sevilen şeylerin birbiri peşinden inkârı. babam gibi olacağım korkusu. nihayet, ne yapsam bir türlü ölümden kurtulamayacağım. hiç olmazsa beni bir uçta, bir kutup yolculuğunda bulsun. yahut toplu bir halde enternasyonal söylerken, yahut, kaz ayağı adım atarken..

sonu ne olacak bu işin? en iyisi, unutmak, bir şey düşünmemekti. yaşadığı ana kendisini bırakmanın sükunetini tadıyordu. fakat iclal düşünüyordu. iclal akşamın iradesine tabi değildi. o ölümün terbiyesini bir kere bile aklına getirmemişti. küçük, temiz, etrafındaki her şeyde vefalı genç kız hayatını yaşıyordu. önünde sayısız günler vardı ve onları küçük kuklalar gibi ümitleriyle giydiriyordu. aşkın, arzunun, sakin evin, çalışma saatlerinin, beklemenin hatta icap ederse çalışmanın, dostlukların kumaşlarıyla, süsleriyle hepsini giydiriyordu. üstlerinde olan her şeyi biliyordu; fakat yüzlerini göremiyordu. yüzleri gelecek dediğimiz duvara dönüktü. saati gelince bu yüzler geriye dönüyor, iclal'le karşılaşıyor, önünde bir reverans yapıyorlar, sırtından o süslü elbiseleri, parlak kumaşları yavaşça ve hiçbir şikâyetsiz çıkarıyor, ben değilmişim, muhakkak öbürüdür, diye uzaktakilerden birini işaret ediyorlar, sonra arkasına geçiyorlar, orada kendinden evvelkilerin yanına diziliyorlardı. işte bu bahar da böyleydi. bu bahar, kışın ortasında o kadar beklediği, özlediği bahar..

insanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkansızdır. düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. bilhassa korku vardır. insanoğlu korkan mahluktur. hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?

21.09.2022

mektup

cemil meriç

ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

hayatın dört yol ağzındasın delikanlı! ve şehzadelerin karşısında yollar üçe ayrıldı. bu yolların yalnız biri mutluluğa gider. sarp, dikenli, gösterişsiz bir yol. ama uçuruma açılmayan, yalnız o. seninle yeniden dünyaya geldim. sende yaşamak istiyorum. sende veya sizde.

ben ezeli bir mağdurum, coğrafi kader, siyasi kader, biyolojik kader. başka bir ülkede doğmalıydım, başka bir ülkede veya başka bir çağda, en iyisi hiç doğmamalıydım. anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım. hayatım bir bozgunlar silsilesi. hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. ben ezeli bir mağlubum. ama tarihi yaratan bu mağluplar, bir ülkeyi onlar ebedileştirir. sen, tek mükafatım benim. bensiz çektiğin her acı ihanetlerin en kepazesidir. sevenler arasında her ketumiyet ihanettir. ruhunu bir dağla çevrelemektir. küfür, hakaret, hezeyan. hepsi güzel, ekmek gibi bölüşülüyorsa. samimiyet bütün buzları eritir, saklanmak artık sevişmemektir.

ve günler uzaktan geçen yelkenliler. onları şiire kalbetmiyorum. ve günler boşuna şarkı söylüyor, boşuna gülümsüyor, boşuna ağlıyor. çığlıkları, adem ummanının dalgaları içinde kaybolan birer martı sesi. yaşamıyorum ve yaratmıyorum. yaşamak yaratmaktır.

benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır.

okumak istediğim kitaplardan pek azını okuyabildim. tanışmak istediğim kadınlardan hiçbirini tanıyamadım. görmek istediğim şehirlerden yalnız istanbul'u görebildim.

zaafım da, gücüm de şuradan geliyor: gündelik tutkulardan uzağım.