31.12.08

uzun lafın kısası

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

alain de botton: gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.

johannes mario simmel: sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.

chamfort: kolay şey değildir mutluluk; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

mark twain: açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

noam chomsky: birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

juvenalis: insanların kasasında ne kadar para varsa, uyandırdıkları güven de o kadardır.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

j.d. salinger: bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

30.12.08

milli emlak müdürü

cevdet kudret

süleyman ilk iki denemede işe yarar bir sonuç alamayınca, içinden şöyle bir sendeledi. bu iş için görebileceği iki kişi kalmıştı; bu hesapça, davayı daha şimdiden yüzde elli kaybetmiş sayılırdı; geri kalan yüzde elliyi de kazanacağı şüpheliydi. genç adam, okul müdürünün dediklerini hatırladı; bununla birlikte, "ne olursa olsun, sonuna kadar uğraşacağım, yani hiçbir ümit kalmayıncaya kadar" diye düşündü ve yine dersi olmadığı bir gün, öğleden sonra, milli emlak müdürü'ne gitti.

müdürün kapısı önündeki aralık, bir bekleme salonu haline sokulmuş; ama, gülünç bir bekleme salonu; sağdaki duvarın yanına küçük bir masa konmuş, önünde bir odacı oturuyor; masanın üstünde birkaç kağıt, ucundaki uzunca bir iple masanın köşesindeki çiviye bağlanmış bir kurşun kalem. adam, süleyman'ı görünce önüne bir kağıt çekti, kalemin ucunu tükürükledi, sordu:

"adın?"

"süleyman."

kağıdın üstüne, suyolu oynuyormuş gibi, eğri büğrü, acayip birtakım çizgiler çekti. delikanlı, adının bu hale sokulabileceğini hiç düşünmemişti.

"işin?"

"edebiyat öğretmeni."

bunu yazmak zordu, beş dakika beklemek gerekti.

"niçin görmek istiyorsun?"

"kendisine söyleyeceğim."

"içerde ne kadar kalacaksın?"

"konuşma ne kadar sürerse."

"olmaz."

"niçin?"

"yarım saatten fazla kalınmaz."

"ya konuşma bitmezse?"

"gerisini başka gün gelip konuşursun."

süleyman gülümsemekten kendini alamadı; bu sözümona özel kalem müdürüne kalacağı zamanı söyledi:

"yirmi dakika kalacağım."

adam mırıldanarak yazdı:

"yir..mi..da..ki..ka." sonra, soldaki duvarın önünde yan yana konmuş iki tahta iskemleyi gösterdi:

"otur da haber vereyim." gitti, az sonra haber getirdi: "buyur!"

süleyman girdi. ta dipte, üstü yeşil çuhalı harap bir masanın gerisinde, ufak tefek, karakuru bir adam. kollarını açmış, oturduğu koltuğun iki yanına koymuş; fakat koltuk büyük olduğu için kolları iki yana fazla ayrılmış. o ne poz, o ne kuruluş. koltuğu doldurmaya çalışıyor. yüzü ciddi mi ciddi. ağır ağır konuşuyor:

"buyurun, oturun. görüşmek istediğiniz konuyu bildirmemişsiniz."

"doğrudan doğruya zatıalinize anlatmak istiyorum."

"eğer özel bir iş içinse hiç söylemeyin. özel işleri dışarda konuşuyorum. dairede yalnız resmi işlere bakıyorum."

"liseye ait bir iş için gelmiştim."

"öyleyse dinleyebilirim. buyurun."

süleyman anlatmaya başladı. o konuşurken adam, bitişik odaya açılan sol yanındaki geniş ara penceresinden öbür tarafı seyrediyordu. kulağı süleyman'da, gözü öbür odadaki memurlarda. süleyman anlatıyor:

".. civardaki kasaba ve şehirlerden lisede okumak için gelen bu çocuklar.."

bu sırada odacı kapıyı vurup girdi:

"memur hakkı bey. bir şey sormak istiyormuş. 5 dakika."

hakkı bey girdi:

"efendim" dedi, "belediye adam göndermiş, yarın hesapları kapatıyorlarmış, istimlak işleminin bugün akşama kadar ilzadan çıkmasını rica ediyorlar. şirketin işini yarına bırakıp bugün onu tamamlayayım mı?"

"olmaz!"

hakkı bey çıkarken odacı girdi:

"tosun ağa. emlak sahibi. kağıt imzalatmak istiyor. 3 dakika."

müdür, masanın başında yeniden poz aldı, kollarını koltuğun iki yanına koydu, söylendi:

"gelsin."

tosun ağa kağıdı uzattı.

"bu ne?"

"işlem görmesi için havale edilecek."

"olmaz! yarın gel!"

tosun ağa çıkarken müdür yandaki camı vurup seslendi:

"kemal bey! niçin boş duruyorsunuz? nedir o önünüzdeki kitap? roman mı okuyorsunuz?"

"talimatname okuyorum efendim."

"ha, peki, oku."

kapıdaki odacı yine göründü:

"katip halit bey. 2 dakika."

katip halit bey sarı benizli, perişan kılıklı bir adam. ellerini önünde kavuşturup korka korka rica ediyor:

"çok başım ağrıyor. dayanamayacağım. izin verirseniz gitmek istiyorum."

müdür, adamın kafasını delip içindekini gözden geçiriyormuş gibi yüzüne dikkatli dikkatli baktı, sonra bir tek sözcük söyledi:

"olmaz!"

katip halit bey süklüm püklüm çıktı. milli emlak müdürü, süleyman'a döndü:

"beyim" dedi, "bilmezsiniz burada neler çekerim. her gün türlü insanla karşılaşırım. hepsi önceden bir plan hazırlamıştır, gelir yutturmaya çalışır. bakarım yüzüne, 'bana nasıl bir oyun oynayacak acaba?' diye düşünürüm. ben onlar gibi hazırlıklı olmadığım için her zaman aldanabilirim. iyisi mi, aklımın kesmediği şeye 'olmaz!' der çıkarım işin içinden. çok dikkat etmem gerek. hiç kimseye güvenmeye gelmez. eskiden böyle değildim, insanlara güvenirdim. fakat 7 yıl önce bir veznedar kasayı soyup kaçtı, az kalsın benim başımı da belaya sokuyordu; ondan sonra gözümü açtım. (pencereden öbür tarafı gösterdi) bakın, kasa tam karşımda. veznedar ne alıp ne koysa hemen görürüm."

içerden veznedarın sesi geldi:

"müdür bey, rıfat bey'in yatırdığı teminatı geri verelim mi?"

"ne kadar?"

"2.700 lira."

(biraz düşündükten sonra) "olmaz! yarın ver." (yine süleyman'a dönerek):

"siz öğretmenler ne rahatsınız. eliniz hiç yabancı paraya değmez. ne verirlerse onu yersiniz. sadece derse girer, dersten çıkarsınız. günah işlemenize olanak yoktur. oysa bir veznedar öyle midir? eline bir kasa dolusu para teslim edilmiştir. bu para kendisinin değildir; değildir ama, biraz ihtiyacı oldu mu onu dürtmeye başlar. zavallı adam elini uzatmamak için kendi kendisiyle ne savaşlar yapar. namuslu olmak çok zor şey. öbür memurlar da öyle. bir işi bir gün ileriye almakla iş sahibine kimbilir neler kazandırırlar. işi erken çıkarmak isteyen memurun rüşvet almadığını nerden bileceğim? iyisi mi her işi birkaç gün geri bıraktırırım."

konuşurken ikide bir başını çevirip yandaki odaya bakmaktan geri kalmıyordu. bu sırada ara penceresindeki küçük kanadı açıp birdenbire bağırdı:

"hilmi bey! ne yapıyorsunuz?"

veznedar sükunetle cevap verdi:

"kasayı açıyorum."

"neden?"

"pul paralarını koyacağım."

"haa. peki! koymak olur, almak olmaz. ne kadar?"

"96 lira 20 kuruş."

"peki."

önündeki bir deftere bunu yazdı, daha üstteki rakamlarla topladı, kasadaki son durumu saptadı. sonra başını kaldırdı. süleyman'a:

"gelelim sizin işinize" dedi. "civar kasaba ve şehirlerden liseye okumak için gelen çocukları anlatıyordunuz."

süleyman bunların acıklı durumunu tasvir etti, sonra, milli emlak arasında öğrenci yurdu olmaya elverişli bir yapı varsa onun liseye verilmesini rica etti. milli emlak müdürü, gözleri delikanlının yüzünde, uzun uzun düşündü, sonra cevap verdi:

"olmaz!"

29.12.08

din

bertrand russell

insanlarda din ihtiyacını yaratan, her şeyden önce korkudur. insan kendini güçsüz hisseder. onu korkutan üç şey vardır. biri, doğanın ona yapabileceği şey: doğa onu yıldırımla çarpabilir veya bir depremle yok edebilir. öteki, başka insanların ona yapabileceği şeyler: bir savaşta onu öldürebilirler. üçüncüsü, ki dinle pek ilgilidir, insanın kendi azılı tutkularının ona yaptıracağı şey; durgun bir zamanında, yaptığına pişman olacağı şeyler. bu yüzden birçok insan büyük bir korku içinde yaşar. din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.

dinin etkilerinin büyük çoğunluğu kötü olmuştur; çünkü dinin buyruğu ile insanlar, varlığı iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar ve bu, herkesin düşüncesini ve eğitim sistemlerini bozmuş ve tam bir ahlak sapkınlığına yol açmıştır. neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmaksa yanlış sayılmıştır. din, tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasında hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip beslemekle daha da zararlı olmuştur.

cehennemi ancak katı yürekli insanlar uydurmuş olabilir. insanca duyguları olanlar, yaşadığı toplum ahlakının cezalandırdığı suçları işleyenlerin öldükten sonra bile sonsuz işkenceler çekmesine razı olmazlar. kendini bilen hiç kimse böyle bir görüşü kabul edemez.

günah, katı yürekli diyebileceğimiz bir ahlakın özüdür. sizi vicdan azabı çekmeden başkalarına işkence etme yoluna götürür. buysa kötü bir şeydir.

lizbon'da dinsizlerin uluorta yakıldığı zamanlar, bazı kurbanlar "hak yoluna" döndüklerini söylemekle ateşe atılmadan önce boğularak ölmek mutluluğuna erebiliyorlardı. kurbanların işkenceler içinde kıvrandıklarını görmek, tatsız bir hayat içinde yaşayan halkın görüp göreceği başlıca zevklerden biri oluyordu. dinsizleri yakmanın doğru bir şey olduğuna inanmanın da elbette bu zevkte bir payı vardır.

ruh azabın kendi yeridir ve kendiliğinden
cenneti cehennem yapabilir, cehennemi cennet (milton)

nice dertli ermişler beden hazlarından kaçarak çöllerde tek başlarına yaşadılar. etten, şaraptan, kadından yoksun bıraktılar kendilerini; hem de buna hiç zorlanmadıkları halde. keşişliğin zararlı yanlarından biri şu ki, beden hazlarından başka hiçbir yerde kötülük görmüyor. bir insan kendi kendine işkence etti mi, başkalarına işkence etmek hakkını da bulur kendinde ve bu, o hakkı destekleyecek her dogmatik sistemi kabul etmeye götürür.

bedenle ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ilişki herkesin sandığından çok daha derindir. o kadar ki, beyin çürüdüğü zaman, ruhun yaşamaya devam etmesi düşünülemez. tanrıya gelince, onun varlığına inananların ileri sürdükleri birçok kanıt varsa da, bunların hiçbiri geçerli değildir ve tanrının varlığına inanmak isteği olmasa, kimse bu kanıtları kabul edemezdi.

yaşadığımız dünya gerçekten bir plana uygun olarak gerçekleşiyorsa, bu planı yapanın yanında neron bir evliya kalır. neyse ki, böyle tanrısal bir planın varlığını kanıtlayan hiçbir şey yoktur. bu plana inananların şimdiye kadar ortaya en küçük bir kanıt bile koymamış olmaları, böyle bir planın yokluğunu gösterir.

biyolojik, fizyolojik ve psikolojik ilerlemeler her zamankinden daha büyük bir olağanlıkla gösterdi ki, doğa olayları fizik yasalarının buyruğundadır. işte gerçekten önemli olan da budur.

28.12.08

babalar ve oğullar

turgenyev

insan her şeyi anlamaya yeteneklidir. evreni dolduran esirin titreşimini de, güneşte olup bitenleri de; ama başka birinin, burnunu neden kendi gibi değil de başka türlü sildiğini.. işte onu anlayamaz.

ölüm eski bir şakadır; ama herkese yeni görünür.

hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor, kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar.. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmayacak.

sövüp saymak için bile olsa, insanın başkalarına ihtiyacı vardır.

tek tek insanları anlamak için zahmete girmeye değmez. bütün insanlar özdeştir, bedence olduğu gibi ruhça da. tümümüzün bir beyni, dalağı, yüreği ve ciğerleri var, bunlar özdeş yapıdadır. moral denilen şeyler de özdeştir hepimizde.. ufak tefek değişiklikler önemli değildir. bir tek insanı ele almak, bütün ötekileri tanımak için yeter. insanlar ormandaki ağaçlar gibidir: hiçbir bitkibilimci, tek tek bütün meşe ağaçlarını incelemeye kalkmaz.

dünyada çocuğunu kucağına almış bir anneden daha etkileyici bir şey var mıdır?

dünyada en iyisi sessizce yaşamaktır.

nihilist hiçbir prensibi eleştirmeden benimsemeyen adam demektir, o prensip ne denli saygı gören bir prensip olursa olsun.

doğa bir tapınak değildir, bir işyeridir ve insanlar orda çalışan işçilerdir.

zaman kimi kez bir kuş gibi uçar, kimi de bir sümüklüböcek gibi ağır ağır geçer; ama insan zamanın yavaş mı, hızlı mı geçtiğini fark etmiyorsa, mutludur çok.

"mutluluk bizim bulunmadığımız yerdedir."

iki genç arasında bir süreden beri, yapmacık bir ilgisizlikle karışık bir şakalaşma alışkanlık olmuştu; bu ise gizli bir hoşnutsuzluğun ve açığa vurulmayan kuşkuların şaşmaz belirtisidir her zaman.

iyi bir kimyacı yirmi kez daha yararlıdır bir ozandan.

bir resim, kitabın on sayfasını alan bir tanımı, bir bakışta gösterir bana.

herkes pamuk ipliğine bağlı, her an ayaklarımızın altında bir uçurum açılabilir; ama gene de hayatı allak bullak eden belaları başımıza açmak için yolumuzdan bir an bile dönmeyiz.

insan öyle kurmalı ki yaşamını, her anı önemli olsun.

gerçeği anlamak, imparatorlar için olduğu gibi, zengin kimseler için de güçtür.

onunla en basit konular üzerinde dururken -şakalaşırken bile- sıkıldığını, hafif bir korku duyduğunu anlıyordu. denizde, gemideki insanlar da ayakları karadaymışçasına, üzüntüsüz konuşup gülüşürler; ama en küçük bir aksama, beklenmedik, hafif bir belirti olsun, o anda bütün yüzlerde bir kaygı, var olan tehlikenin var olan bilincini sarsan bir telaş belirir.

27.12.08

vasiyet

özge dirik


"ki en kötüsüdür
ölümden sonra da istemek"

benden firar eden dünyadan
son isteklerimi taşırken bana
dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi
ayağına giydiğin galoşlarla

şu bizim yan odada
kürt kaşlı kız çok inledi dün gece
boştu yatağı
bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş
inandıramadılar bana

bir uçlu sakla da göğsüne
teninin kokusu olsun izmaritinde
bu yalnızlığı biz yaratmadık
bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize

ya sen
ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde
benimle aynı gün ölecek olan alyansında
bir sabun parçası
ne demekse

yarın belki de son kez
ziyaret saatini özleyeceğim yine
yemek yiyeceğim
tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği
mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi

giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana
beni yolcu eden akciğer
kediye atsan yemez
geç kalmayacak randevusuna

gidince çürümeyeceğini bilsem
ellerimizi değiştirelim derdim
ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola
ayrılık allahın emri
ölüm olmasa

24.12.08

bülbülü öldürmek

harper lee

ön sözler kitaptan zevk almayı engeller, beklentinin heyecanını öldürür, insanı hayal kırıklığına uğratır. ön sözlerin tek iyi yanı, bazı durumlarda ilacın alınmasını geciktirmeleridir.

olayları onun gözüyle görmedikçe, arada bir onun ayakkabılarını giyip dolaşmadıkça, bir insanı asla gerçekten anlayamazsın.

dünyada bazı adamlar vardır. öteki dünyayla çok meşgul oldukları için bu dünyada yaşamayı asla öğrenemezler ve sokağın karşısına bakıp bunun sonuçlarını görebilirsin.

her zaman daha küçük bir ev istemişimdir. daha büyük bir bahçem olsun diye.

bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

arka bahçede tenekeleri vurmanı tercih ederim. ama kuşların peşine düşeceğini biliyorum. istediğin kadar gökçekuş vur, eğer vurabilirsen; ama sakın unutma, bülbül öldürmek günahtır.

çoğunluk kuralına uymayan yegane şey insanın vicdanıdır.

cesaret, yenileceğini bildiğin halde mücadeleye başlamaktır. başladıktan sonra da yenilmiş olmanın pek de önemli olmadığını anlarsın. insan nadiren kazanır; ama kazandığı da olur.

insanlar etraflarında kendilerinden çok şey bilen birilerinin olmasından hoşlanmazlar. bu onları kızdırır. sen konuşuyorsun diye de değişmezler. kendilerinin istemesi gerekir bunu ve öğrenmek istemedikleri zaman çeneni tutmaktan ya da onlar gibi konuşmaktan başka bir şey gelmez elinden.

kibirli olanlar karanlıkta kaybolacaklardır.

mutlu bir yürek neşeyle bağışlanır.

palyaçolar üzgündür, onlara bakıp gülen diğerleridir.

insan silahla dolaşınca birilerini kendisine ateş etmeye davet etmiş olur.

sonuçta insanların garip olduğuna, onlara aldırmamaya ve mecbur kalmadıkça asla hiçbirini düşünmemeye karar vermiştim.

selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır. o zaman bile harcanan kurşuna değmezler. ewell de onlardan biriydi.

22.12.08

pornografi üzerine

boris vian

erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir.

yazarın okuru etkilemesini sağlayan yargı güçlerinin en etkili olanlarından biri de hiç kuşkusuz okura fizik düzlemde bir duygu yaşatmaktır. çünkü açık seçik görünen o ki bir metne fizik olarak koşullandığında, yalnızca beyin ucuyla ve dalgınca algılanabilen tamamen manevi bir spekülasyondan daha zor olur o metinden kopmak.

evet, savaşa karşıdır herkes; ama savaş anılarına iyi gözle bakılır ve yüz bin kişiyi öldürmüşsen eğer, kahramansın.

berbat, kötünün düşmanıdır. bir cinayetin anlatıldığı metin bizi sıkıntıya sokabilir. bir yatma sahnesinden bir ayrıntı bazı arzularımızın uyanmasına neden olabilir ama yüz bin yatma sahnesi (aynı gecede) yüz bin işkence, bize bitkinlik ya da tiksintiden başka bir şey vermez.

yetişkinler müstehcen edebiyata, uzlaşmaların ezici gücünü yatıştırma faktörü olarak tıpkı çocukların peri masallarına gereksinim duyduğu gibi gereksinim duyarlar.

müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz. hiçbir resimde yoktur. ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir.

ne okumanız ve ne okumamanız gerektiğine karar veren iki yüzlüler, yobazlar ve diğer psikopatlarla yıllar süren savaştan sonra, theodore schroeder'a göre, hesaba katılan kitabın esas niteliği değildir. hesaba katılan (müstehcen olarak nitelendiğinde) geleceğin sorunsal bir anında, bu kitabı varsayımsal olarak okuyabilecek varsayımsal bir kişi üzerinde varsayımsal bir etkisidir.

şaraplar masaya konulduklarında ayyaşları aşırı uyarırlar ve yetingen insanı bir hayli sakinleştirirler. aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırırlar. ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmazlar.

19.12.08

o kız

haruki murakami

altı ay oldukça eğlenceli geçti ders verme işi. gerçi zaman zaman beni şaşırtan ya da biraz garip bulduğum şeyler olmuyor değildi; ama özellikle önemsemiyordum onları. sonra, konuşmalarımız ilerledikçe, birine karşı şiddetli bir kin duyabileceğini gördüğümde, biraz ürker gibi oldum, bu huyu bana tümüyle anlamsız ve mantık dışı geldi. ama genelde içgüdüm öylesine sağlamdır ki gerçekten ne düşündüğünü kendi kendime sorar oldum. hepimizin kusurları vardır, değil mi? öte yandan, ben onun piyano öğretmeninden öte bir şeyi olmadığımdan onun huyları da, iyiliği de beni kaygılandırmamalıydı. doğru düzgün çalışsın, benim için yeterliydi. sonra da açık söylemek gerekirse, onu enikonu seviyordum. ne var ki, fazla kişisel konulara girmemeye karar vermiştim. içgüdümle, bunu yapmamam gerektiğini seziyordum. bu yüzden, bana benimle ilgili ne sorarsa sorsun, aşırı bir merak gösterse bile, ona sadece önemsiz şeyleri söylüyordum. nasıl yetiştiğimden, hangi okula gittiğimden öteye gitmiyordu anlattıklarım. o, hakkımda daha çok şey bilmek istediğini söylüyordu bana. ona, bunun pek bir işe yaramayacağı, sıradan bir koca ve çocukla, alelade bir yaşam sürdüğüm ve zamanımı evimle ilgilenerek geçirdiğim yanıtını veriyordum. o zaman bana yakarır gibi bakıyor ve beni sevdiğini söylüyordu. bana böyle baktığını görmek, bende bir sarsıntı yaratıyordu. ama hoşuma da gitmiyor değildi. gene de ona asla gerektiğinden fazlasını söylemedim.

bir gün, aylardan mayıstı galiba, ders sırasında bana, kendini iyi hissetmediğini söyledi. yüzü sararmış ve boncuk boncuk terlemişti. o zaman ona eve dönmeyi mi yoksa başka bir şey yapmayı mı istediğini sordum; ama o, toparlanmak için birkaç dakika yalnız uzanmayı yeğledi. ben de onu odama götürmeyi önerdim ve yatağıma kadar neredeyse taşımak zorunda kaldım. onu odama götürmüştüm; çünkü salondaki kanepe çok küçüktü. başıma dert açtığı için benden özür diledi; ben de ona bunun için kaygılanmamasını söyledim. sonra da bir şey içmek ister mi, diye sordum. istemedi ve benden sadece yanından ayrılmamamı rica etti; ben de, gerektiği sürece yanında kalıp bekleyeceğimi söyledim. az sonra, benden, özür dileyerek, sırtını ovmamı istedi. acı çekiyor gibiydi. öyle ter döküyordu ki hemen istediğini yaptım, o zaman bana dedi ki: "bağışlayın ama lütfen sutyenimi çıkarır mısınız? beni rahatsız ediyor da." çıkardım, siz yerimde olsaydınız ne yapardınız? gömleği çok dar olduğu için, sutyeninin kancalarını açmadan gömleğin iliklerini çözdüm. 13 yaşında bir kız için, göğsü adamakıllı gelişmişti, benimkinin en az iki katıydı. zaten sutyeni de büyüklere göre, epey kaliteli bir modeldi. ama ne de olsa, bunun da önemi yoktu, değil mi? ve ben de onun sırtını ovmayı sürdürdüm, aptal gibi. o hep öyle özür diliyordu, gerçekten samimi bir sesle ve her defasında da ben ona, bunun önemli olmadığını yineliyordum.

çok geçmeden hıçkırmaya başladı. "ne var?" diye sordum ona. "hiç." "mutlaka bir şey var. bana söyle, açıkça." "bazen böyle olur bana. elimden bir şey gelmez. kendimi üzgün ve yalnız hissederim, kimse bana yardım edemeyecekmiş ve herkes benim varlığımla alay ediyormuş izlenimine kapılırım. öyle acıdır ki işte sonucu böyle olur. geceleri uyuyamaz olurum, iştahım kaçar. tek avuntum size gelmek." "anlatsana bana neden böyle oluyorsun. seni dinliyorum."

bana ailevi sorunları olduğunu açıkladı. annesini ve babasını bir türlü sevemiyormuş ve onlar da onu sevmiyorlarmış. babasının yaşamında bir başka kadın varmış ve eve pek seyrek gelirmiş ve bu durumun yarı yarıya delirttiği annesi ise hırsını kızından çıkartırmış, annesinden dayak yemediği gün neredeyse yok sayılırmış. evine dönmek istemiyordu. ve bunu söylerken hıçkırıyordu. o güzel gözlerine yaşlar dolmuştu. tanrılar bile kayıtsız kalamazdı bu manzaraya. bense onunla işte şöyle konuştum: ona, eve dönmemesinin gerçekten çok zor olduğunu söyledim ve biraz oyalanmak için ara sıra, derslerin dışında da bana gelmesinin yeterli olacağını ekledim. o zaman özür dileyerek ve eğer ben olmasaydım, ne yapacağını bilemediğini söyleyerek bana sımsıkı yapıştı. onu terk etmemem için yalvarıyordu bana; çünkü eğer onu bırakırsam, gidecek başka yeri yokmuş. onu bir çocuk gibi yatıştırmaya çalışmak için, başını okşayarak kucaklamaktan başka bir şey yapamazdım. o sırada o da beni okşamak için elini sırtıma sokmuştu bile. ve yavaş yavaş kendimi çok garip duygulara kaptırmaya başladım. sanki bedenim alev alıyordu. kendinizi benim yerime koyunuz: kollarımın arasında dosdoğru bir dergiden fırlamışa benzeyen güzel bir kız vardı ve bu kız, olağanüstü kösnül bir biçimde, sırtımı okşamaktaydı. kocam bile bu kızın tırnağı olamazdı, bu açıdan. her okşayışta, bedenimin çivilerinin biraz daha oynadığını duyumsuyordum. inanılmaz bir şeydi, anlıyor musunuz. kendime geldiğimde, ne gömleğim vardı ne de sutyenim ve göğsümü okşamaktaydı. işte ancak o zaman, bir lezbiyenin eline düştüğümü anlayabildim. bu önceden de başıma bir kez gelmişti. lisede, üst sınıftan bir kızla. bu yüzden ona, bunu yapmamasını söyledim ve durmasını istedim. "ne olursunuz. sadece birazcık. öyle mutsuzum ki. size yalan söylemiyorum. sizden başka kimsem yok. benden yüz çevirmeyin." sonra, elimi tutup göğsüne koydu. olağanüstü göğüsleri vardı, o kadar ki, onlara dokununca boğazıma bir şey tıkandı. artık ne yapacağımı bilemiyordum, anlıyor musunuz ve daha ileri gitmemek gerektiğini aptal gibi yinelemekten öte bir şey yapmak gelmiyordu elimden. bedenimin neden kendini geri çekmediğini bilmiyorum. lisedeyken kendimi kolayca kurtarabilmiştim ama burada, olanaksızdı. bedenim artık beni dinlemiyordu. sol eliyle elimi göğsünde tutuyordu sıkı sıkı, bir yandan da, meme uçlarımı yalar ve hafif hafif ısırırken, sağ eli sırtımı kalçalarımı ve kabaetlerimi okşuyordu. düşünüyordum da, inanılmaz bir şey bu, kendini, perdeleri kapatılmış bir odada, 13 yaşında bir kız tarafından çırılçıplak soyulmuş -çünkü ben ayırdına varmadan, giysilerimi teker teker çıkarmıştı- okşamalarının altında kıvranır bir durumda bulmak! aptallık değil mi? ama o sırada, biliyor musunuz, büyülenmiş gibiydim. bir yandan meme uçlarımı emerken bir yandan da bana durmadan: "öyle kederliyim ki. sizden başka kimsem yok. beni kendinizden uzaklaştırmayınız. gerçekten çok yalnızım." diyordu ve ben de hep, bunu yapmaması gerektiğini söylemeyi sürdürüyordum.

bu epey sürdü, sonra sağ eli yavaş yavaş aşağı indi. çamaşırımın üstünden dokundu bana. o sırada, zaten bir süredir ıslanmış durumdaydım. bundan utanıyorum; ama ilk kez böylesine ıslanıyordum ve zaten böyle bir şey bir daha hiç olmadı. o zamana değin kendimi hep, cinsel açıdan oldukça basit sayardım. bu yüzden, bu olanlar beni oldukça şaşırtmıştı. sonra, o tatlı ve incecik parmaklarını çamaşırımın içine soktu ve.. söylesenize, aşağı yukarı gözünüzde canlandırabiliyorsunuz, değil mi? açıklaması zor, biliyor musunuz? bir erkeğin o iri, pürtüklü parmaklarıyla yapabileceğinden tümüyle farklı bir şey. sizi temin ederim, inanılır gibi değil. sanki sizi bir kuştüyüyle gıdıklıyorlar. çözülmeye hazırdım. ama o yarı bilinçli durumumda bunu yapmamam gerektiğini biliyordum. tek bir kez kendimi tehlikeye atacak olursam, bunu hep sürdürürdüm ve böyle bir sırla yaşantımı büsbütün arap saçına döndürürdüm, besbelli bir şeydi. sonra da kızımı düşündüm. beni görse, ne olurdu? her cumartesi saat üçe değin benim ailemi ziyarete giderdi kızım; ama ya bir şey çıkarsa da habersizce döner gelirse ne yapardım? bunu düşündüm. ve olanca gücümü toplayarak doğruldum, bağırdım: "yalvarırım, dur!" ama durmadı. iç çamaşırımı çıkarmış ve beni yalamaya başlamıştı, öyle utangaçtım ki kocamın bile bunu yapmasına izin vermemiştim ve işte 13 yaşındaki bir kız beni coşkuyla yalıyordu şimdi. tümüyle kendimden geçmiştim, biliyor musunuz? ağlamak üzereydim. üstelik, olağanüstü bir şeydi bu yaşadığım, sanki cennete yükseliyordum. "dur!" diye bağırdım gene ve onu tokatladım. var gücümle. ve o da sonunda durdu. sonra doğruldu ve uzun uzun baktı bana. o sırada, ikimiz de çırılçıplaktık ve yatakta yarı doğrulmuş, birbirimizin yüreğini okumak istercesine, bakışıyorduk. o 13 yaşındaydı, bense 31.. ama vücudunu görseydiniz! altüst olmuştum. şimdi bile, çok iyi anımsıyorum, biliyor musunuz? bunun 13 yaşında bir kızın bedeni olduğuna hiç inanamıyordum ve hala da inanamıyorum. onunkinin yanında, benim vücudum ağlanacak kadar çirkindi. bu doğru, inanın.

niçin durmamız gerektiğini sordu bana. "bundan hoşlandınız, değil mi? başından beri biliyorum. hoşunuza gidiyor, değil mi? bunu hemen anlamıştım, biliyor musunuz? bir erkekle yapmaktan çok daha zevkli, siz de öyle düşünmüyor musunuz? zaten, bakın nasıl ıslandınız. size daha da çok zevk verebilirim. bakın bu doğru. sizi öyle mutlu edebilirim ki artık bedeninizi duyumsamaz olursunuz. bunu istiyorsunuz değil mi?" ama biliyor musunuz, tam da söylediği gibiydi. inanın bana. kocamla olduğundan çok daha iyiydi ve devam etmesini istiyordum. ama bu, olanaksızdı. "haftada bir kez yapalım bunu. yeter. kimse bilmeyecek. ikimizin arasında sır olarak kalacak, istersiniz, değil mi?" dedi o zaman bana. ama ben kalktım, sabahlığımı giydim, sonra da ona, gitmesini ve bir daha hiç gelmemesini söyledim. işte o zaman baktı bana. gözlerinde, her zamankinin tersine, hiç derinlik yoktu. bir kartona çizilmiş gibi dümdüzdüler. bomboştular. bir süre bana baktıktan sonra, sessizce giysilerini aldı, inadına yavaş yavaş giyindi, karşımda kendini sergilemek istercesine, sonra da piyanonun olduğu odaya döndü, çantasını karıştırıp fırçasını aradı, saçlarını fırçaladı, dudaklarındaki kanı mendiliyle sildi, çıkmak için ayakkabılarını giydi. gitmeden önce, bana dedi ki: "siz lezbiyensiniz, biliyorum. istediğiniz kadar anlamazlıktan gelin, ömür boyu, öyle kalacaksınız."

kız gittikten sonra, bir süre hiçbir şey düşünmeden, oturdum kaldım. nerede olduğumu bile artık kestiremiyor gibiydim. içimin ta derinlerinde, yüreğimin küt küt atışlarını duyuyordum, ellerim ve ayaklarım son derece ağırlaşmıştı ve boğazım da, güve yutmuşum gibi kurumuştu. ama kızım birazdan döneceği için, banyo yapmaya karar verdim. özellikle de bedenimin, o kız tarafından okşanmış ve yalanmış yerlerini yıkamak istiyordum. ama ne kadar sabunlanırsam sabunlanayım, gene de o vıcık vıcıklıktan bir türlü arındıramadım kendimi. gerçi bu sadece bir izlenimdi; ama olmuyordu işte. bunun üzerine, o gece kocamla seviştim. o pislikten kurtulmak için. elbette kocama hiçbir şey söylemedim. konuşamazdım zaten bu konuyu. ondan sadece benimle sevişmesini istedim ve o da seve seve bu isteğimi yerine getirdi. ondan yavaş olmasını ve her zamankinden daha uzun sürdürmesini istemiştim. çok nazik davrandı. olabildiğince uzun sürdürdü. ve son derece zevk aldım. evlendiğimizden bu yana ilk kez böyle şiddetli zevk alıyordum. çünkü bedenim o kızın parmaklarının anısını korumuştu. hepsi bu. müthiş zevk aldım. bunu itiraf etmekten utanıyorum. beni çileden çıkartıyor. işte "sevişmek" bu olmalı ya da "haz!" ama biliyor musunuz, bu da bir işe yaramadı. iki üç gün sonra, hala kız tenime yapışmış gibi hissediyordum. sonra da, gitmeden önce söyledikleri, kafamın içinde dönüp duruyordu. ertesi cumartesi, gelmedi. evde titreyerek bekledim onu, gelecek olursa ne yapacağımı bilemeden. onu beklemekten başka bir şey yapamaz olmuştum. ama gelmedi. bu normaldi. gururlu bir kızdı ve onuruna dokunmuştu. ne ertesi hafta geldi ne daha sonraki hafta.. zamanla unutacağımı sanıyordum; ama başaramadım. evde yalnızken, bir türlü sakin olamıyordum; çünkü o yanımdaymış gibi hissediyordum. ne piyano çalabiliyor ne doğru dürüst düşünebiliyordum. hiçbir şey yapamaz olmuştum.

18.12.08

bir dinozorun gezileri

mina urgan

kedilere tutkuyla bağlananlar, öteki insanlardan bambaşka bir soydandır bana kalırsa. bu soy, gerçekten soylu bir soydur. belirli bir kültür düzeyi ve duyarlılık şarttır kedileri tutkuyla sevebilmek için. bu soydan olanlar genellikle kültürlü, ince, sanat meraklısı insanlardır. kaba saba bir hödüğün kedi sevmesinin yolu yoktur.

ne yazık ki, insanların düş gücü eksildiği, kafaları uyuştuğu için öyle bir hale geldiler ki, "rahat" uğruna, yaşamın değişik yanlarından, renkliliğinden, rastlantılarından, yani yaşamı yaşamaya değer yapan her şeyden vazgeçmeye hazırlar artık.

yılbaşlarında, doğum günlerinde falan, yani tarihi önceden bilinen, özenle organize edilen toplantılarda, insan gerçekten eğlenemez. "buraya eğlenmek için geldiğime göre, mutlaka eğlenmek zorundayım" düşüncesi bile, sahiden eğlenmenizi engellemeye yeter.

bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır. çoğumuz, küçük mutluluklara sıkı sıkı kapatırız benliğimizin kapılarını. neşeli insanları sulu sayarız. dertlenecek bir neden bulunmayınca bile, hep dertliyizdir genellikle. doğanın güzelliğini görmeye de pek meraklı değilizdir.

kürt sorununu çözümlemenin tek çaresi, dağı taşı topa tutmak değil; doğuyu kalkındırmak, refaha ulaşmasını sağlamak, kürt yurttaşlarımıza insan gibi yaşamak olanağını vermektir.

kapitalist toplumun, sürekli ürettiği tüketim mallarını, bilmem kaç katlı koskocaman mağazalarda gözler önüne sermesi, öteden beri midemi bulandırır. bir şey almam gerekiyorsa, bunu küçük bir dükkandan almayı yeğ tutarım.

bu yolculuk sırasında beni sarsan başka bir şey de, insanların eskiden oralarda yarattıkları anıtların görkemiyle şimdi aynı bölgede yaşayanların yoksulluğu; daha doğrusu sefaleti arasındaki korkunç uçurumu görmek oldu. bir yanda ishak paşa sarayı'nın ihtişamı vardı, bir yanda doğu beyazıt'ın yoksulluğu; bir yanda malabadi köprüsü'nün akılalmaz güzelliği vardı, bir yanda sefaletten kaynaklanan bir çirkinlik. doğayla kentler arasındaki aykırılık da çok çarpıcıydı. haşmetli ağrı dağı'nın buzulları ışıldayarak gökyüzüne yükselirken, ağrı kenti yoksulluktan dökülüyordu.

"tek ayrıcalıklı sınıf çocuklardır." 1917 devrimi'nin eski güzel günlerinden kalma çok sevdiğim bir slogandır.

bütün dünyada, orta sınıflar, özellikle de yoksullar, kral ailelerinin ya da çok varlıklı kişilerin özel yaşamlarına akılsızca bir ilgi duyarlar. bunların şatafatlı yaşantısı, boyalı basının en bayağı magazinlerinde sürekli olarak gözler önüne serilir. büyük bir şairin, bir romancının, bir müzisyenin, bir ressamın özel yaşamına merak duymazlar da, bu metelik etmeyen prenslerin ve para babalarının neler yaptığını öğrenmek için meraktan çatlarlar. hatta onlarla özdeşleşirler, onların dertlerini dert edinirler kendilerine.

neden bilmem ama, olağanüstü insan güzelliğinde olduğu gibi olağanüstü doğa güzelliğinde de gizemli bir şey vardır her zaman.

venedik'in büyüleyici güzelliği dünyada başka hiçbir yere benzememesinden mi kaynaklanıyor acaba diye düşündüğüm olmuştur. dünyanın hangi kenti laguna'ya serpilmiş 300 kadar adacık üstüne kurulmuştur? dünyanın hangi kentinde o adacıkları birbirine bağlayan 300'e yakın irili ufaklı köprü vardır? dünyanın hangi kenti trafiğe tümüyle kapalıdır? dünyanın hangi kenti mimarinin ve resim sanatının başyapıtlarıyla böylesine tıklım tıklım dolu büyük bir müzedir?

ancak ağzına et koymayan bir vejetaryenin boğa güreşlerini vahşi bulmaya hakkı vardır.

amerikalı erkekler para kazanmak, çok çok para kazanmak amacıyla, stres altında fazla çalıştıklarından, eşlerinden önce ölürler. paraya konan dullar da, kırmızılar giyip boyunlarına beş altı kilo ağırlığında gerdanlıklar ve zincirler, kulaklarına omuzlarına kadar sarkan küpeler takarak, ölen kocalarının kazandığı paralarla pahalı gezilere çıkarlar. bir amerikalı turist grubuna bakarsanız, bu yüzden yaşlı kadınların hep çoğunlukta olduğunu görürsünüz.

17.12.08

kaptan

~game of thrones

gözcü, onlara doğru gelen bir korsan gemisi görür. kaptan, ikinci kaptana bağırır: "kırmızı gömleğimi getir!" ikinci kaptan gömleği getirir ve kaptan giyer. korsanlar güverteye çıkmaya çalıştıklarında da cesur kaptan, adamlarını zafere taşır. birkaç gün sonra gözcü yine bağırır: "iki korsan gemisi!" tayfa, korkmuş bir sıçan gibi titremeye başlar. ama korkusuz kaptan bağırır: "kırmızı gömleğimi getirin!" savaştan sonra ikinci kaptan sorar: "kaptan, neden savaştan önce kırmızı gömleği istiyorsunuz?" kaptan cevap verir: "savaşta bıçaklanırsam kanımı görmeyin diye." sonraki sabah gözcü yine bağırır: "10 korsan gemisi! etrafımız sarıldı!" tayfaya sessizlik çöker. hepsi cesur kaptanlarına bakar ve her zamanki emri beklerler. her zamanki sakinliğini koruyan kaptan seslenir: "kahverengi pantolonumu getirin!"

buddha

carl gustav jung

buddha'nın yaşamını, benliğin gerçeğe dönüşmesi ve ortaya çıkıp öznel bir yaşam olduğunu savunması olarak algılıyorum.

buddha'nın felsefesinde benlik tüm tanrılardan üstündür, insanın ve dünyanın varoluşunun özünü simgeler. benlik, insanın hem kendisinin hem de varoluşunun bilincine varmasını sağlar. o olmasaydı dünya da var olmazdı.

buddha insan bilincinin evrensel değerini görebilmiş ve insan bu ışığı söndürdüğünde, dünyanın bir hiçliğe yuvarlanacağını anlamıştı. schopenhauer'in büyüklüğü de bunu anlayabilmesinde ya da buddha'dan bağımsız olarak bu gerçeği yeniden keşfetmesinde yatar.

16.12.08

bediüzzaman said nursi olayı

şerif mardin

nurcu hareket, gücünün bir bölümünü de cumhuriyet döneminin bazı başarısızlıklarından aldı. bu başarısızlıklar arasında önde geleni, cumhuriyetçi laik ideolojinin bir dünya görüşü olarak islamın yerini alamamasıydı.

türk devlet görevlileri, anadolu'da yüzyıllardır büyük dertlere yolaçagelen karizmatik liderlerin ve kendi kendilerine kurtarıcı rolü veren kişilerin faaliyetlerine hep kuşku ile bakmışlardı. osmanlı memurları korkularında haklı idiler. çünkü hükümeti devirmeye yönelik gizli tertiplerden ilki yani 1859 kuleli vakası, 1856'da müslüman olmayanlara temel hakların tanınmasından sonra meydana gelmişti. osmanlı reformcularını uzun süre düşündüren bu olay görüldüğü kadarıyla bir halidi şeyhi tarafından kışkırtılmıştı.

kürdistan'daki müslüman-hıristiyan ilişkileri hızla kötüleşti. 1843 yılında, botan emirliği kürtleri tiyari ilçesini istila ederek -bu bölgede nasturi hıristiyanları yaşamaktaydı- yaklaşık 10.000 erkeği öldürdüler ve çok sayıda kadın ve çocuğu köle olarak aldılar.

21 ekim 1895'te, osmanlıların ingiliz reform önerisini uygulamayı kabul ettikleri açıklandığında, ilk tepki bitlis'ten geldi. 25 ekim'de bitlis'te panik üzerine birdenbire başgösteren bir ayaklanmada 200 ermeni öldürüldü.

said nursi, şeyhler hiyerarşisini, karizmalarını dünyevi amaçlar için kullanmaları ve asgari ihtiyaçlarının cemaat tarafından karşılanmasıyla yetinmemeleri nedeniyle suçlamıştır. said nursi'ye göre bu liderler, kendilerine bağlı olanlara, fazladan zekat yüklüyorlardı ve bu da tek kelimeyle bir sömürü idi.

bediüzzaman'a göre osmanlıların bilimde ilerleme sağlayamamış olmalarının nedeni, türkiye'de eğitim alanında birbirinden ayrı üç akımın bulunması idi: medrese, tekke ve mektep sistemi. yaratıcılığı geri getirmenin tek yolu, mekteplere yeniden din dersleri konulması, medrese eğitim programlarına bilim üzerine araştırmaların eklenmesi ve yetkin ulemanın tekkelere sokulmasıydı.

ateşkesten kısa bir süre sonra, yanlış biçimde "kürt teali" olarak bilinen "kürdistan teali cemiyeti" kuruldu. cemiyetin bazı üyeleri diğerlerine göre daha radikal amaçlar benimsemiş ve cemiyet'in diyarbakır şubesi doğrudan kürt milliyetçiliği yapmış olsa da, görüldüğü kadarıyla, kuruluşun başlıca amacı kültürel hedeflerdi. said nursi'nin bu cemiyetin kurucuları arasında yer aldığı söylenmektedir.

herhangi bir şey hiçbir şey'den çıkmayacağına göre, olgunlaşmış bir bitkide görülen dokuların ve diğer karmaşık varlıkların, o bitki olgunlaşmadan önce de bir mekanda potansiyel olarak varolmuş olmaları gerekir. fakat bunlar sözü edilen olgunlaşmadan önce hiçbir yerde görülememektedir. o halde bitkinin yapısı ancak ilahi bir plana izafe edilebilir. her tür, plandan sapma olmaksızın, herhangi bir yanlışlık ortaya çıkmaksızın kendi önceden belirlenmiş sürecini yaşadığından dolayı, bu süreç böyledir.

1923 yılı ocağında said nursi'yi meclis'te, türk kurtuluş savaşı'nın allah'ın inayetiyle kazanıldığını, buna rağmen türkiye'yi daha müslüman bir yaşam tarzına kavuşturmak için hiçbir şey yapılmadığını savunan bir bildiri dağıtırken görüyoruz. said nursi, büyük millet meclisi üyelerini, tehlikeli bir laiklik dalgasının türkiye'yi boğmak üzere olduğu yolundaki korkularıyla uyarmaktaydı.

1932 yılında arapça ezan yasaklandı. aynı yılın temmuz ayında said nursi, kaldığı köyde arapça ezan okuduğu için tutuklandı.

1956 yılına gelindiğinde said nursi, takipçilerinin yeni demokrat parti'yi desteklemekle yükümlü olduklarını ilan etti.

said nursi'ye göre şiiler, yanılgı içinde olmakla birlikte islamiyet'in sinesine yeniden kazanılabilirlerdi.

said nursi urfa'da öldü ve orada gömüldü. bundan üç ay sonra da bir askeri darbe sonucu demokrat parti iktidarı devrildi. 1960'ın temmuz ayında said nursi'nin mezarı açılarak kemikleri buradan alındı ve bir askeri uçağa konularak, ısparta dolaylarındaki dağlarda bilinmeyen bir yere gömüldü.

said nursi'nin başlıca korkusu, bir müslüman'ın yaşamına ben duygusunun egemen olmasıdır. ona göre çağdaş materyalizm bunu geliştirmektedir. bir başka korkusu ise, toplumun çözülmesidir.

said nursi: seçkin kesimi oluşturan zenginler, yoksul ve alt sınıfları ücret karşılığı uşak haline getirmiştir. yani, sermayeye sahip olanlar, ancak emeklerini harcayabilecek olanları ve işçileri düşük bir ücret karşılığı istihdam etmektedirler. bu aşamada sömürü öyle boyutlara ulaşmıştır ki, sermayedar kişi sarayında oturup bankalar aracılığıyla günde bir milyon kazanırken, yoksul bir işçi boğaz tokluğuna madenlerde çalışmaktadır. bu durum öylesine nefret ve öfke yaratmıştır ki, alt sınıflar yukardakilere karşı ayaklanmışlardır.

kendisinden kerametle ilgili güçlerini sergilemesini bekleyenlere said nursi eğlendirici bir hikaye anlatırdı: "adamın biri günün birinde oğlunu bir kuyumcuya götürmüş. niyeti, oğluna değerli bir mücevher almakmış. oysa oğlu henüz çok gençmiş. dükkana girdiğinde tavana asılı duran renkli balonları görmüş. babası ne istediğini sorduğunda, değerli mücevherlerden herhangi birini değil, bu balonları işaret etmiş." said nursi bu hikayeyi şöyle noktalıyordu: "ben, balon satıcısı değilim."

köy enstitüleri modelinin mimarları, daha sonra, kırsal kesimlerde sosyalizmin ve komünizmin yayılması için uygun ortamı sağlayacak bir truva atı inşa etmekle suçlanacaklardı. köy enstitüleri bazıları için marksizmin etkilerini barındırdığından, bazıları açısından da öğrencilere freud'un öğretileri tanıtıldığı için birer günah yuvası sayılıyordu.

dikkati çeken çarpıcı bir nokta, özgün biçimde oluşan bu gruplarda hiç kadın olmamasıdır.uzun yıllar boyunca hareketin gelişmesine katkıda bulunmuş tek bir kadın göstermek mümkün değildir. bu katıksız erkek girişimciliği, mezheplerin, askeri grupların ve edebiyatta küçük toplulukların oluşunda da gözlenen, ortadoğu'ya özgü bir tür grup formasyon modelini yinelemektedir.

said nursi tasavvufa, müslümanları, kuran'da kendileri için belirlenen görevlerden alıkoyduğuna inandığı için karşı çıkmıştı. mutasavvıfların öğretilerinin taşıdığı geniş esneklik, said nursi'nin yaratmak istediği, harekete geçmiş müslümanın ortaya çıkmasına yetmemişti.

15.12.08

sevgilerde

behçet necatigil


sevgileri yarınlara bıraktınız
çekingen, tutuk, saygılı
bütün yakınlarınız
sizi yanlış tanıdı

bitmeyen işler yüzünden
-siz böyle olsun istemezdiniz-
bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
kalbinizi dolduran duygular
kalbinizde kaldı

siz geniş zamanlar umuyordunuz
çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek
yılların telaşlarda bu kadar çabuk
geçeceği aklınıza gelmezdi

gizli bahçenizde
açan çiçekler vardı
gecelerde ve yalnız
vermeye az buldunuz
yahut vakit olmadı

14.12.08

bu ülke

cemil meriç

bir adamı tanımak için düşüncelerini, acılarını, heyecanlarını bilmemiz lazım hiç değilse. hayatın maddi olaylarıyla ancak kronoloji yapılabilir. kronoloji aptalların tarihi.

ben putperest değilim, kitaba tapmıyorum; içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.

gözlerimi, yani her şeyimi kaybetmiştim. tekrar çarka takıldım. ölümü bir münci olarak arıyordum. meselelerimi ancak o çözebilirdi. korkak olduğum için intihar edemedim.

neden işçi partisine girmiyorsun? girmem, çünkü benim yerim kütüphane. ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.

uluların hepsi fildişi kulede yaşadı. fildişi kule, tufandan kurtulmak isteyenler için bir gemi. zaman zaman kalabalıklara karışsan bile, limandan uzaklaşma. kalabalık kasırgalı bir umman.

münakaşada zafer, mağlup olanındır, yenilmek zenginleşmektir. karşınızdaki göremediğinizi gösterecek size.

sağ ve sol: anladım ki bu iki kelime, aynı anlayışsızlığın, aynı kinlerin, aynı cehaletin ifadesidir.

"birini tanımak, hepsini tanımaktır."

sosyal sınıflara ayrılmamış bir ülkede sağcı solcu ne demek?

"hakikati bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. bir adamın 'benden başka herkes aldanıyor' demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?" (daniel defoe)

ve yehova, 'bunların hepsi tek kavim' dedi. 'konuştukları dil aynı, giriştikleri işi yarıda bırakacağa benzemiyorlar. gelin de toprağa inelim, dillerini ayıralım şunların: birbirlerini anlayamaz olsunlar.' ve ademoğulları kentlerini kuramadılar. oraya babil dendi. babil, yani karışıklık. (tevrat)

"rabbin sevgili kulları sağında oturacaklar." (tevrat)

hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. öğretmen ne demek? ne soğuk, ne çirkin kelime.

dergi korkak, pısırık bir kelime, mecmuanın kötü bir tercümesi.

"suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur." (publius syrus)

kitapta okudum, gazete yazıyor gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir.

okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. bu hastalık da afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yol açar. illetin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğrusu yazı yazma hastalığıdır.

aşk da tanrı gibi öldüğüne göre, cinsiyet tek değer.

"bizim kanunlarımız avam içindir, dahiler için değil." (papa)

"katıksız demokrasi ayaktakımının despotizmidir." (voltaire)

izm'ler, insan idrakine giydirilen deli gömlekleridir.

aşk yoktur sade için. çiftleşme vardır. kadın bir zevk makinesidir. insana işkence en büyük haz kaynağı.

kanun, eski yunan'dan beri, "büyük sineklerin yırtıp geçtiği, küçüklerin takılıp kaldığı bir örümcek ağı" avrupalı için.

katili göklere çıkarır sade, ayaktakımının peşin hükümlerinden sıyrılmış bir gerçekçi olarak alkışlar.

büyük adam için kanun yoktur.

bütün kanun koyucular; solon, muhammet veya napolyon, suçludurlar. suçludurlar çünkü ataları tarafından konulan, çağdaşları tarafından saygı gören yasaları çiğnemişlerdir.

söyleyecek sözü olan herkes suç işlemek zorundadır.

"ebediyete giden yol tımarhaneden geçer." (st. simon)

"yetenek, belli bir hedefe başkalarından daha ustaca ok atmak; deha, oklarını başkalarının bakışlarıyla dahi ulaşamayacağı bir hedefe saplamak." (schopenhauer)

"her dahi bir parça delidir." (seneca)

"dahinin özelliği, öldükten yirmi yıl sonra salaklara düşünceler ilham etmesidir." (aragon)

gördüklerinizi anlamak için daha önce yaşamış olmalısınız.

"burada hiçbir puta tapılmaz, her inanca saygı gösterilir." (tagore)

"bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli." (tagore)

gandhi hakikatti, tagore rüya.

ulu çamlar, fırtınalı diyarlarda yetişirmiş.

hapishane, maskelerin çıkarıldığı yerdir.

hatalar bıçakla düzeltilir dam'da.

"gerçek kendisini zor teslim eder; çünkü canlıdır, değişkendir. canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. bu savaşın zaferi sürekliliğindendir." (kemal tahir)

ya ölüm boğacak şarkılarımı, ya elimden aldığın dünyadan daha muhteşemini yaratacağım.

her kitapta kendimizi okuruz. kendimizle yatarız her kadında.

aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

yaratmak yabancılaşmaktır.

ıtır gülün sesi, ışık sonsuzun. geceleri ölüm konuşur karanlıklarda.

"seni görmesem buddha olurdum, seni gördüm budala oldum." (özdemir asaf)

"dilin görevi gerçeği gizlemektir." (talleyrand)

"ha gayret yağmacılar, salaklar, sayın baylar
hazların etrafına çöreklenin, şölen var
koşun yeriniz hazır
baylar, hayat kısadır, yiyin, için, eğlenin
sizlersiniz sahibi bu talihsiz ülkenin
bu millet malınızdır" (victor hugo)

"ırmak kenarına otur ve hayatın akışını seyret." (şirazlı hafız)

"amaç, araçları meşru kılar." (machiavelli)

mistisizm: inceleme ve akılyürütmeden çok, duygu ve sezgiye dayanır

"insanlık belli bir gelişme aşamasına ulaşınca devlete ihtiyaç kalmayacaktır." (proudhon)

voltaire, halkı sever fakat halka güvenmez.

tantalos: zeus onu cehenneme yollar. zebaniler bir gölün ortasındaki ağaca bağlar. tantalos susuz mu susuzdur. dudakları uzadıkça göl çekilir. ağaç meyvelerle yüklü, altın meyvelerle. ama tantalos'un elleri uzadıkça bir rüzgar bulutlara kadar yükseltir dalları. ve bu işkence kıyamete dek sürer. tantalos, elde edemeyeceği şeyi veya şeyleri isteyen; varlık içinde yokluk çeken kimse anlamında kullanılır.