31.12.08

uzun lafın kısası

spinoza: üzülme, öfkelenme; sadece anla!

alain de botton: gerçek saygınlık çoğunluğun iradesinden değil, sağlam bir akılyürütmeden kaynaklanır.

johannes mario simmel: sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.

chamfort: kolay şey değildir mutluluk; kendimizde bulmak zor, başka yerde bulmak imkansızdır.

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

mark twain: açlıktan ölmek üzere bir köpeği alır da bakar diriltirseniz sizi ısırmaz. köpek ile insan arasındaki temel ayrım da budur.

noam chomsky: birileri azıcık sistemin dışına çıktığında hemen kutularına geri konulur; çünkü birer hizmetçidirler. gerçek iktidar başka bir yerdedir.

juvenalis: insanların kasasında ne kadar para varsa, uyandırdıkları güven de o kadardır.

ray bradbury: iyi yazarlar yaşama sık sık dokunurlar. ortalama yazarlar üstüne hafifçe dokunup geçerler. kötü olanlar ona tecavüz edip leşini sineklere bırakır.

leyla erbil: yaralı doğar bütün insanlar; anlaşılmak, sevilmek, sevecenlik dilenir ömrünce.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

j.d. salinger: bir zen budizm ustasına sormuşlar vaktiyle, bu dünyada en değerli şey nedir diye. usta, ölmüş bir kedidir demiş; çünkü kimse ona bir fiyat biçemezmiş.

30.12.08

nartlar

asetin halk destanı



üç söz vardır, kulak ver beni dinle
kim ki mutluluğun peşinden koşar; yetişemez
onu rahat bırak, sakın gitme üstüne
o zaman peşinden koşa koşa gelir
ikincisi: kötü komşu her zaman hoş söz eder
sizi karşılar hep tatlı gülümsemeyle
fakat koynunda keskin bir bıçak gizler
üçüncüsü de şu: aklında tut, unutma
küçük, aile içinde babalarının borcunu öder

eğer yargıçların gerçeğe inancı yoksa
buna mahkeme de yanıt bulamaz

buz tutmuş yaşlılar gördüm acınası
küt bir usturayla ak sakallarını
kesmeye çabalıyorlardı ne var ki
bir kıl bile düşmüyordu sakallarından
bunu bilirsin sanırım; ama yine de dinle
kötü, adaletsiz yargıçların sonu bu
zenginlerin suçunu rüşvetle bağışlarlar
suçsuz yoksulları mahkum ederler oysa

* nart destanları oset, adıge, abhaz, abazin, balkar, karaçay, çeçen, inguş vb. gibi kuzey kafkasya halklarının ortak malıdır. "nart" sözcüğü, adıge dillerinde "gözünü budaktan esirgemeyen", asetincede de "iri yapılı, güvenilir, kahraman" anlamındadır.

29.12.08

din

bertrand russell

insanlarda din ihtiyacını yaratan, her şeyden önce korkudur. insan kendini güçsüz hisseder. onu korkutan üç şey vardır. biri, doğanın ona yapabileceği şey: doğa onu yıldırımla çarpabilir veya bir depremle yok edebilir. öteki, başka insanların ona yapabileceği şeyler: bir savaşta onu öldürebilirler. üçüncüsü, ki dinle pek ilgilidir, insanın kendi azılı tutkularının ona yaptıracağı şey; durgun bir zamanında, yaptığına pişman olacağı şeyler. bu yüzden birçok insan büyük bir korku içinde yaşar. din de bu korkulara pek fazla kapılmasına yardım eder.

dinin etkilerinin büyük çoğunluğu kötü olmuştur; çünkü dinin buyruğu ile insanlar, varlığı iyice kanıtlanmamış şeylere inanmak zorunda kalmışlar ve bu, herkesin düşüncesini ve eğitim sistemlerini bozmuş ve tam bir ahlak sapkınlığına yol açmıştır. neyin doğru, neyin yanlış olduğu üzerinde durulmaksızın bazı şeylere inanmak doğru, bazı şeylere inanmaksa yanlış sayılmıştır. din, tutuculuğu ve eski alışkanlıklara bağlılığı tanrı buyruğu haline getirmekle büyük ölçüde zararlı olmuştur; insanlar arasında hoşgörüsüzlüğü ve kinleri yüceltip beslemekle daha da zararlı olmuştur.

cehennemi ancak katı yürekli insanlar uydurmuş olabilir. insanca duyguları olanlar, yaşadığı toplum ahlakının cezalandırdığı suçları işleyenlerin öldükten sonra bile sonsuz işkenceler çekmesine razı olmazlar. kendini bilen hiç kimse böyle bir görüşü kabul edemez.

günah, katı yürekli diyebileceğimiz bir ahlakın özüdür. sizi vicdan azabı çekmeden başkalarına işkence etme yoluna götürür. buysa kötü bir şeydir.

lizbon'da dinsizlerin uluorta yakıldığı zamanlar, bazı kurbanlar "hak yoluna" döndüklerini söylemekle ateşe atılmadan önce boğularak ölmek mutluluğuna erebiliyorlardı. kurbanların işkenceler içinde kıvrandıklarını görmek, tatsız bir hayat içinde yaşayan halkın görüp göreceği başlıca zevklerden biri oluyordu. dinsizleri yakmanın doğru bir şey olduğuna inanmanın da elbette bu zevkte bir payı vardır.

ruh azabın kendi yeridir ve kendiliğinden
cenneti cehennem yapabilir, cehennemi cennet (milton)

nice dertli ermişler beden hazlarından kaçarak çöllerde tek başlarına yaşadılar. etten, şaraptan, kadından yoksun bıraktılar kendilerini; hem de buna hiç zorlanmadıkları halde. keşişliğin zararlı yanlarından biri şu ki, beden hazlarından başka hiçbir yerde kötülük görmüyor. bir insan kendi kendine işkence etti mi, başkalarına işkence etmek hakkını da bulur kendinde ve bu, o hakkı destekleyecek her dogmatik sistemi kabul etmeye götürür.

bedenle ruh arasındaki ilişki ne olursa olsun, bu ilişki herkesin sandığından çok daha derindir. o kadar ki, beyin çürüdüğü zaman, ruhun yaşamaya devam etmesi düşünülemez. tanrıya gelince, onun varlığına inananların ileri sürdükleri birçok kanıt varsa da, bunların hiçbiri geçerli değildir ve tanrının varlığına inanmak isteği olmasa, kimse bu kanıtları kabul edemezdi.

yaşadığımız dünya gerçekten bir plana uygun olarak gerçekleşiyorsa, bu planı yapanın yanında neron bir evliya kalır. neyse ki, böyle tanrısal bir planın varlığını kanıtlayan hiçbir şey yoktur. bu plana inananların şimdiye kadar ortaya en küçük bir kanıt bile koymamış olmaları, böyle bir planın yokluğunu gösterir.

biyolojik, fizyolojik ve psikolojik ilerlemeler her zamankinden daha büyük bir olağanlıkla gösterdi ki, doğa olayları fizik yasalarının buyruğundadır. işte gerçekten önemli olan da budur.

28.12.08

babalar ve oğullar

turgenyev

insan her şeyi anlamaya yeteneklidir. evreni dolduran esirin titreşimini de, güneşte olup bitenleri de; ama başka birinin, burnunu neden kendi gibi değil de başka türlü sildiğini.. işte onu anlayamaz.

ölüm eski bir şakadır; ama herkese yeni görünür.

hastalıkların nedenlerini aşağı yukarı biliyoruz; ruhsal hastalıklar da yanlış eğitimden, insanların kafalarına çocukluktan beri sokulan saçmalıklardan ileri geliyor, kısacası toplumun bozuk düzeninden. toplumu düzeltelim, bu hastalıklar ortadan kalkar.. doğru kurulmuş bir toplumda insan, budala ya da akıllı, iyi ya da kötü olmuş, hiçbir önemi kalmayacak.

sövüp saymak için bile olsa, insanın başkalarına ihtiyacı vardır.

tek tek insanları anlamak için zahmete girmeye değmez. bütün insanlar özdeştir, bedence olduğu gibi ruhça da. tümümüzün bir beyni, dalağı, yüreği ve ciğerleri var, bunlar özdeş yapıdadır. moral denilen şeyler de özdeştir hepimizde.. ufak tefek değişiklikler önemli değildir. bir tek insanı ele almak, bütün ötekileri tanımak için yeter. insanlar ormandaki ağaçlar gibidir: hiçbir bitkibilimci, tek tek bütün meşe ağaçlarını incelemeye kalkmaz.

dünyada çocuğunu kucağına almış bir anneden daha etkileyici bir şey var mıdır?

dünyada en iyisi sessizce yaşamaktır.

nihilist hiçbir prensibi eleştirmeden benimsemeyen adam demektir, o prensip ne denli saygı gören bir prensip olursa olsun.

doğa bir tapınak değildir, bir işyeridir ve insanlar orda çalışan işçilerdir.

zaman kimi kez bir kuş gibi uçar, kimi de bir sümüklüböcek gibi ağır ağır geçer; ama insan zamanın yavaş mı, hızlı mı geçtiğini fark etmiyorsa, mutludur çok.

"mutluluk bizim bulunmadığımız yerdedir."

iki genç arasında bir süreden beri, yapmacık bir ilgisizlikle karışık bir şakalaşma alışkanlık olmuştu; bu ise gizli bir hoşnutsuzluğun ve açığa vurulmayan kuşkuların şaşmaz belirtisidir her zaman.

iyi bir kimyacı yirmi kez daha yararlıdır bir ozandan.

bir resim, kitabın on sayfasını alan bir tanımı, bir bakışta gösterir bana.

herkes pamuk ipliğine bağlı, her an ayaklarımızın altında bir uçurum açılabilir; ama gene de hayatı allak bullak eden belaları başımıza açmak için yolumuzdan bir an bile dönmeyiz.

insan öyle kurmalı ki yaşamını, her anı önemli olsun.

gerçeği anlamak, imparatorlar için olduğu gibi, zengin kimseler için de güçtür.

onunla en basit konular üzerinde dururken -şakalaşırken bile- sıkıldığını, hafif bir korku duyduğunu anlıyordu. denizde, gemideki insanlar da ayakları karadaymışçasına, üzüntüsüz konuşup gülüşürler; ama en küçük bir aksama, beklenmedik, hafif bir belirti olsun, o anda bütün yüzlerde bir kaygı, var olan tehlikenin var olan bilincini sarsan bir telaş belirir.

27.12.08

vasiyet

özge dirik


"ki en kötüsüdür
ölümden sonra da istemek"

benden firar eden dünyadan
son isteklerimi taşırken bana
dikkat et; aynı olmasın torbanın rengi
ayağına giydiğin galoşlarla

şu bizim yan odada
kürt kaşlı kız çok inledi dün gece
boştu yatağı
bugün iyileşmiş, tahliyesi olmuş
inandıramadılar bana

bir uçlu sakla da göğsüne
teninin kokusu olsun izmaritinde
bu yalnızlığı biz yaratmadık
bilakis tütünü bile dost eyledik kendimize

ya sen
ellerini yıkıyorsun bana her gelişinde
benimle aynı gün ölecek olan alyansında
bir sabun parçası
ne demekse

yarın belki de son kez
ziyaret saatini özleyeceğim yine
yemek yiyeceğim
tadını tuzunu alıp, öyle veriyorlar yemeği
mercimeğin içindeki böceğin bile hesaplı kalorisi

giydiğin eteğin yırtmacı ilk defa dokunuyor bana
beni yolcu eden akciğer
kediye atsan yemez
geç kalmayacak randevusuna

gidince çürümeyeceğini bilsem
ellerimizi değiştirelim derdim
ellerimin ellerinde verdiği güzel ve uzun mola
ayrılık allahın emri
ölüm olmasa

26.12.08

aylaklar

melih cevdet anday

kadınla erkek arasındaki o sahte nezaket kırılsa, her şey konuşulur artık.

siyaset yararlanmak için değildir. siyaset halkın da çıkarına değildir. ondan ne tek tek insanlar, ne de topluluklar yararlanabilir. siyaset insan topluluklarının kaderidir. bu kader birtakım dahilerin elinde arada bir yeniden yazılır ve birtakım bıkkınlıklar giderilerek insanlara yeni bir yaşama ümidi aşılanır. siyaset bir şey için değil, siyaset için yapılırsa güzel olur. siyasetin yararlısı, yararsızı olmaz, dahicesi olur, o kadar.

evrenin, insan için hiçbir özel amacı yoktur. insan türünün çoğalıp gelişmesi, sonsuz zaman içinde, üzerinde durulmaya değmez bir oyundur.

savaş demek politika demek değildir. savaş insanların bir deliliğidir.

büyük işler için de, küçük işler için de serçe parmağımı bile kıpırdatmam. çünkü olayların gidişini değiştirecek bir güç verilmemiştir bize, her şey olacağına varır.

gül mevsiminde tövbe-i meyden benim gibi
zannım budur ki sen de pişmansın ey gönül (nedim)

kan dökücü insanlar, enteresan olmak için güzel sanatlara meraklı görünürler. öyle ince bir ruhta, bu ne şiddet diye şaşılsın isterler. ama ben şaşmam; çünkü kanmam bu yavelere.

annem sağ olsaydı, "bırak da babamla biraz da ben yatayım." derdim. ana babalarla, çocuklar, kız erkek kardeşler arasındaki cinsel ilişki yasağı tümüyle anlamsızdır.

zenci ile yatmamış bir kadın, eksik bir kadındır.

aşkı küçük görür, aşka bir küçük burjuva tutkusu diye bakar. küçük burjuvanın zavallılığını gösteren bir acayipliktir aşk, der.

dünya onun için bir tuzaktı, babamın bütün çabası da bu tuzağa düşmemek için çalışmak, uyanık bulunmak olmuştur. paçayı kurtarmak kaygısı, bencillik, başka bir şey değil.

platon: felsefe, insanların ve toplumların güçlü oldukları çağlarda yararlıdır; zayıf oldukları zamanlarda ise acınacak bir şeydir.

petrol kuyularından da, önce birtakım pislikler çıkarmış, petrol arkadan gelirmiş. benim günlüğüm de öyle olacak. asıl önemli olan düşünceleri yakalamak için, onları örten süprüntüyü çıkarıp atmalı.

irade teorisi yapan bir düşünür, bir tekerleğin orta yeri gibi sakin kalmaya alıştırıyordu kendini. hayat gümbür gümbür dönüyor; ama o, orta yerde istifini bile bozmadan hareketsiz kalabiliyor. gerçekten büyük bir başarı.

yaşamaktan soğumamak için tek çare, daha güzel bir dünya düşünmektir. o dünyayı özlemek ve o dünya için savaşmaktır.

rahattır insanın ilkelerinin olması; her gün, her saat yeni baştan düşünmek zorunda kalmaz çünkü. ama bunun için gerçekten doğru olmalı, içten olmalı; gösteriş diye gütmemeli bu davranışı.

doğanın, insan için -bütün canlılar için olduğu gibi- hiçbir ereği yoktur. etimde, kanımda bir enerji var; bunun işletilmesi gerekiyor, işlemezse bizi bekleyen sadece deliliktir. onun için koşuşuyorum, yorgun düşünceye kadar didiniyorum. enerjimle deliliğim arasında korkunç bir yarışma başladı. bir an dursam, sanki dağılacağım, zerrelerime ayrılacağım, beni bilincimle yaşatan denge altüst oluverecek. bilincimi korumak değil ereğim, onun üstünlüğünü ezmek, egemenliğini ortadan kaldırmak. bilinç, onu baskı altında tutmak için, tutacak kadar gerekli bana. iş arkadaşlarımın, parti arkadaşlarımın davranışlarındaki içtenlik payını, doğruluk payını öyle ince eleyip sık dokumayacağım. görünüşlerin altındakini anlamaya hiçbirimizin gücü yetmez. yeteneğim ne kadar elverirse, o kadarcık bir iş göreceğim ve üst yanına karışmayacağım.

benim içimde hiçbir inanç yok. hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptımsa hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

25.12.08

adamotu

mehmet can doğan


herkesin kalbinin söküldüğü bir an vardır
yoksa
olmalıdır
en azından kalbinin söküldüğünü hissettiği bir an
anne çocuk sevgili hayata hep geriden bakan
herkes "yıkılalım da hırsımız geçsin" kadardır

büyüyen büyür büyümeye inanmasa da büyür
anne ölür çocuk ölür sevgili daima büyük ölür
söküldüğü yer kadar kabartır toprağı
biçilmiş ekinler gibi sapı kalır bir sarı kalır

kalırsa benim sarı saçlarım kalır
sevgilim sarıyı sever ağıdına cici giysiler bulur
bir boşluk açılmışsa eğer
herkes bırakacak bir şey mutlaka bulur
sonra kulak verir de bıraktığının düşüşüne hayıflanır

yenmek için değil de yenilmek için yeşeren
otlar vardır acıya göçmüş kadınların gönlünde
bazı ağıtların bazı adamları
ve bazı adamların bazı kadınları vardır
daha başka şeyler de vardır kalp söküldüğünde

kadının örneğin gümüş çerçeveli bir aynası vardır
örnek teşkil etmesi istenmeyen gümüş çerçeveli suçları
aylı bir gecede kadın ağıdını bitirdiğinde
kapıları yalnız cezaya açılanların ülkesinden hızla geçer
ama hızla geçilmelidir
ceylanı vurulmuş olanların kalbinden de

herkes kendini gösterecek bir ip arar
kulağını gösterecek tüylerini gösterecek
kadın usanır kalbine şüphe yazılmasından
karalanmasından kalbinin
öfkesinden ve şehvetle kabarmış haklılığından usanır
"biz cezalandırmasını biliriz, ait değiliz cezaya" diyenlerin

zorbadır akıl yetişemez suça
yetişemez o uzun hayvana
çığlığını yalnızca kalbi sökülmüşlerin duyduğu otlara
önce yeraltına yeraltına uzamak vardır
sonra siyah bir köpeğin boynuna
korkulardan ilaç yapma sanatı verilmiştir çünkü insana

korunaklı değilim katran sürdüm üstüme biraz
bir ayağında kara uçurtma sevgilimin öbüründe yalaz
sanki sokaklara çıkmışım
sanki yeraltından köklerim
sanki saçlarım uzamış
kadınım- ağır korkulara göçecek bende toprak kalmamış

ipi kestim öyleyse köpeği öldürdüm artık yeter
ben ağıdımı bitirdim sizinki uzun sürer

doğa ve insan

marquis de sade

cehaletin ve aptallığın tüm engellerini parçalama şerefi yalnızca dehalara aittir.

eğer doğa vücutlarımızın herhangi bir bölümünü saklamamızı istemiş olsaydı bu önlemi kendisi alırdı; ama o bizi çıplak yarattı; dolayısıyla çıplak olmamızı istiyor, çıplaklığa karşı her davranış doğanın yasalarını kesin olarak ihlal eder.

doğa insanın edepli olmasını amaçlasaydı eğer, kesinlikle onu çıplak doğurmazdı; uygarlık bakımından bizden daha az yozlaşmış olan sayısız halk çıplak dolaşmakta ve hiçbir utanç hissetmemekte; giyinme alışkanlığının biricik temelinin hem havanın sertliği hem de kadınların süs merakı olduğundan kuşkunuz olmasın; kadınlar arzuların doğmasına yol açacak yerde bu etkileri önceden gözler önüne sererlerse bir süre sonra bu etkilerin tümünü yitireceklerini hissederler; doğa onları kusursuz yaratmamış olduğundan, bu kusurları süslerle gizlediklerinde hoşa gitmenin tüm yollarına sahip olacaklarını düşünürler; demek ki utanç, bir erdem olmanın ötesinde, ahlak bozukluğunun ilk etkilerinden başka bir şey değildi, kadınların süs merakının ilk araçlarından biriydi. hayasızlığın sonuçlarının, yurttaşı cumhuriyetçi yönetimin yasaları için temel önemdeki ahlaksızlık halinde tuttuğuna inanan lycurgue ve solon, genç kızların tiyatroya çıplak çıkmasını zorunlu kılar. hatta bazı halklarda çıplaklık erdem olarak kabul görüyordu.

tanrıya inanan salaklar, varlığımızı yalnızca ona borçlu olduğumuza inanmış olanlar, bir embriyo olgunlaşmakta olduğunda, tanrıdan gelen küçük bir can görerek onu hemen canlandıranlar; bu sersemler, bu küçük yaratığın yok edilmesini temel bir suç olarak kabul ederler kesinlikle; çünkü, onlara göre, o artık insanlara ait değildir. tanrının ürünüdür o; tanrıya aittir.

insan nedir? onunla diğer bitkiler arasındaki fark nedir? onunla doğadaki tüm diğer hayvanlar arasındaki fark nedir? kesinlikle hiç fark yoktur. insan da onlar gibi bu yerkürenin üzerine rastlantı sonucu yerleştirilmiştir, onlar gibi doğmuştur; onlar gibi ürer, çoğalır ve azalır; onlar gibi yaşlanır ve onlar gibi doğanın her hayvan türüne biçtiği sürenin sonunda, organlarının yapısı nedeniyle hiçliğin içine düşer.

bir hayvanı öldürmek de bir insanı öldürmek kadar kötüdür ya da her ikisi de pek az kötüdür ve farklılık yalnızca bizim ön yargılı kibrimizde mevcuttur; ama kibrin ön yargıları kadar saçma bir şey ne yazık ki yoktur. yine de soruyu hemen soralım. bir insanı ya da bir hayvanı yok etmenin eşit olmadığını inkar edemezsiniz.

24.12.08

bülbülü öldürmek

harper lee

ön sözler kitaptan zevk almayı engeller, beklentinin heyecanını öldürür, insanı hayal kırıklığına uğratır. ön sözlerin tek iyi yanı, bazı durumlarda ilacın alınmasını geciktirmeleridir.

olayları onun gözüyle görmedikçe, arada bir onun ayakkabılarını giyip dolaşmadıkça, bir insanı asla gerçekten anlayamazsın.

dünyada bazı adamlar vardır. öteki dünyayla çok meşgul oldukları için bu dünyada yaşamayı asla öğrenemezler ve sokağın karşısına bakıp bunun sonuçlarını görebilirsin.

her zaman daha küçük bir ev istemişimdir. daha büyük bir bahçem olsun diye.

bir avın peşinde koşarken yapılacak en iyi şey, avı kendi haline bırakmaktır. hiçbir şey söylemeyince mutlaka meraklanır ve ortaya çıkar.

arka bahçede tenekeleri vurmanı tercih ederim. ama kuşların peşine düşeceğini biliyorum. istediğin kadar gökçekuş vur, eğer vurabilirsen; ama sakın unutma, bülbül öldürmek günahtır.

çoğunluk kuralına uymayan yegane şey insanın vicdanıdır.

cesaret, yenileceğini bildiğin halde mücadeleye başlamaktır. başladıktan sonra da yenilmiş olmanın pek de önemli olmadığını anlarsın. insan nadiren kazanır; ama kazandığı da olur.

insanlar etraflarında kendilerinden çok şey bilen birilerinin olmasından hoşlanmazlar. bu onları kızdırır. sen konuşuyorsun diye de değişmezler. kendilerinin istemesi gerekir bunu ve öğrenmek istemedikleri zaman çeneni tutmaktan ya da onlar gibi konuşmaktan başka bir şey gelmez elinden.

kibirli olanlar karanlıkta kaybolacaklardır.

mutlu bir yürek neşeyle bağışlanır.

palyaçolar üzgündür, onlara bakıp gülen diğerleridir.

insan silahla dolaşınca birilerini kendisine ateş etmeye davet etmiş olur.

sonuçta insanların garip olduğuna, onlara aldırmamaya ve mecbur kalmadıkça asla hiçbirini düşünmemeye karar vermiştim.

selam vermeden önce çekip vurmak gereken türde insanlar vardır. o zaman bile harcanan kurşuna değmezler. ewell de onlardan biriydi.

23.12.08

doğuş

gustave flaubert

ne mutluluk! ne mutluluk bu! hayatın doğuşunu gördüm, devinmenin başladığını gördüm. kan öyle zorluyor ki damarlarımı, koparacak. uçmak, yüzmek, havlamak, böğürmek, ulumak istiyorum. kanatlar takınmak, kaplumbağa gibi, ağaç gibi kabuk bağlamak istiyorum, duman üfürmek, bir hortum taşımak, bedenimi eğip bükmek, her yana dağılmak, her şeyde olmak, kokularla savrulmak, bitkiler gibi gelişmek, ses gibi titreşmek, ışık gibi parlamak, bütün biçimlerin içine sokulmak, her atoma işlemek, maddenin dibine inmek; madde olmak!

vatan haini

halil cibran

giydiğini dikmeyen, ektiğini yemeyen, içtiği şarabı ezmeyen ulusa yazık!

ne yazık o ulusa ki parçalara bölünmüş, her parçası kendini bir ulus sanır.

devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık!

eğer ödülse dinin amacı, eğer vatanseverlik kişisel çıkarlar demekse ve eğer eğitim ilerlemek içinse, o zaman inançsız, vatan haini ve cahil bir adam olmayı yeğlerim.

22.12.08

pornografi üzerine

boris vian

erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir.

yazarın okuru etkilemesini sağlayan yargı güçlerinin en etkili olanlarından biri de hiç kuşkusuz okura fizik düzlemde bir duygu yaşatmaktır. çünkü açık seçik görünen o ki bir metne fizik olarak koşullandığında, yalnızca beyin ucuyla ve dalgınca algılanabilen tamamen manevi bir spekülasyondan daha zor olur o metinden kopmak.

evet, savaşa karşıdır herkes; ama savaş anılarına iyi gözle bakılır ve yüz bin kişiyi öldürmüşsen eğer, kahramansın.

berbat, kötünün düşmanıdır. bir cinayetin anlatıldığı metin bizi sıkıntıya sokabilir. bir yatma sahnesinden bir ayrıntı bazı arzularımızın uyanmasına neden olabilir ama yüz bin yatma sahnesi (aynı gecede) yüz bin işkence, bize bitkinlik ya da tiksintiden başka bir şey vermez.

yetişkinler müstehcen edebiyata, uzlaşmaların ezici gücünü yatıştırma faktörü olarak tıpkı çocukların peri masallarına gereksinim duyduğu gibi gereksinim duyarlar.

müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz. hiçbir resimde yoktur. ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir.

ne okumanız ve ne okumamanız gerektiğine karar veren iki yüzlüler, yobazlar ve diğer psikopatlarla yıllar süren savaştan sonra, theodore schroeder'a göre, hesaba katılan kitabın esas niteliği değildir. hesaba katılan (müstehcen olarak nitelendiğinde) geleceğin sorunsal bir anında, bu kitabı varsayımsal olarak okuyabilecek varsayımsal bir kişi üzerinde varsayımsal bir etkisidir.

şaraplar masaya konulduklarında ayyaşları aşırı uyarırlar ve yetingen insanı bir hayli sakinleştirirler. aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırırlar. ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmazlar.

20.12.08

boğaziçi şıngır mıngır

salah birsel

sultan murat han, hezarfen ahmet çelebi'ye bir kese altın bağışlayarak "bu adam pek korkulacak bir adamdır. her ne istenilse elinden geliyor. böyle kimselerin yaşaması doğru değildir." diye cezayir'e sürmüştür. anda merhum oldu.

iv. murat, revan'ı ele geçirdikten sonra, emir gûne yusuf han'ı istanbul'a getirmiş, emirgan'da bir bahçe yaptırarak, onun yemesine içmesine bırakmıştır. bahçedeki bütün yapılar acem yüzlüdür. dört duvarı billur bir hamamı da vardır. bülbüllerin yuvalarında yavrularını fırt fırt beslemeleri ta buradan görünür. o zamanlar ağzı laf yapan herkes emir gûne bahçesinden açar. bahçe silme güllüktür. pulat yapılı sultan murat'ın ölümünden sonra 1640 yılında, osmanlı tahtına çöken deli ibrahim de bahçenin güzelliğine vurgundur. sadrazam kemankeş kara mustafa paşa bahçeyi padişah mallarına katmak için yusuf han'ı öldürtmekten başka çare bulamaz. bunun için sağlam bir nedeni de vardır. yusuf han'ın iran'a kaçabilme olasılığını, oh ki oh, kökünden kazıyacaktır. ne ki, sultan ibrahim, emir gûne'nin 14 temmuz 1641 günü idam edilmesinden sonra burayı, içindeki görkemli sarayla birlikte sadrazamına bağışlamayı yeğ tutar.

dünyada hiçbir ihtilalci görülmemiştir ki, yıkmakta gösterdiği başarıyı, yapmak konusunda da gösterebilmiş olsun.

insanları en iyi nişanlar uyutur.

bülbül: bülbüller içkiye düşkündür. buldular mı bir dolu içerler. ama bu gerçeği bilginler değil, tarihçi reşat ekrem koçu'nun annesi zağralı hacı fatma hanım saptamıştır. bunun için de bülbülleri günlerce, göztepe'deki evinin bahçesinde, dürbünüyle gözetlemiştir. fatma hanım gözlemlerini şöyle dile getirir: "bir bülbül ala sabah, sözgelişi bir vişne ağacına gelip konar. yirmi otuz kadar vişneyi gagasıyla deştikten sonra çekip gider. akşam, yine gelir. vişnenin kuş gagasıyla deşilen yerinde meyve suyu mayalanmış, bir likör ya da şarap oluşmuştur. kuş, akşamın "garipler sersemliği" denilen bu son saatinde bir iki vişneden kendi elceğiziyle hazırlanmış içkinin ilk yudumlarını içince şöyle bir silkinir, birkaç külhani ıslık öttürür. kadehler beşi, altıyı buldu mu nağmeler uzar. ortalık iyice karardığı için küçük esmer kuş göze görünmez ama sesi ağaçtadır. belki de içkiyi sürdürmektedir. artık tan sökünceye kadar gelsin gazeller, şarkılar, feryatlar."

sözüne inanılmayacak kişiler, ozanlar değil, tarihçilerdir.

pierre loti: ömürleri boyunca türkiye'ye ayak atmamış ve türkleri tanımamış olan batılıların, önyargılara dayanarak türklerin yaşamı üzerine düşünceler ileri sürmeleri insanı çileden çıkarıyor. yeni döndüğüm amerika'da da durum bundan başkası değil. orada da türklerden açıldığı vakit "asya aşiretleri", "barbarlar" gibi sözler kullanılıyor. oysa yeryüzünde türklerden daha yürekli, daha gözüpek, daha dürüst ve kendi halinde bir ulusun varolduğunu sanmıyorum. ne ki, okullarımızda okuyan, bulvarlarımızda kişiliklerini yitiren kimi türkleri hesaba katmıyorum. ama halk, gerçek halk, küçük esnaf ve köylüler.. bunlardan daha iyi insanlar bulunabileceğini düşünemiyorum. hiçbir yerde türkler kadar yoksullara, güçsüzlere, küçüklere acıyan ve sevgi duyan, ana babaya saygı gösteren birine rastlayamazsınız. onlar hayvanlara acımakta da bizden ileridirler. istanbul'un başıboş köpekleri büyük bir hoşgörü ile yüzyıllardan beri rahatça ömür sürmektedirler. türkler, yağmur altında kalmış bir köpek yavrusu gördükleri vakit, hemen sokağa fırlar, üstünü kilim parçalarıyla örterler. kedilere gelince, bunlar hiçbir zaman sokaktan gelip geçenlerin önünden çekilmez. çünkü türkiye'deki insanların kendilerine ilişmemek için yollarını değiştireceklerini bilirler.

hoca hayret efendi: fuhuş iyi şiire engel değildir.

"nevcivanım efendim, zülf-ü kemendim, meyhane dükkanında şehlevendim, oruç ve namazın kazası var, sıkıntılarla geçen içkisiz günlerin kazası yok. siz civanım meyhane miçosu ile yolladığınız çağrı, kulunuz için ağız miski olmuştur. gerçek şudur ki, kapımızda, duziko dolu taze bardak, yalın ayaklı, yarım pabuçlu içki bulunmaz. efendim, kalpten kalbe yol vardır. bu kulunuza haberiniz geldikte, gönül evimize sevinç gülsuları saçılmıştır. anzarot efendi, kaygıya ne gerek, ayağınıza yüzüm, gözüm sürerim, sizinle elbet murada ererim. bizim dahi aklımız sizin yanınızdadır. yiğitler içinde, yaptığı iyiliği başa kakmayan güzelim, bugünkü akşam, iskele gazinosu'nda zanu-ber zanu (diz dize) içmek edelim. durmaz ağlar gözlerim, siz civanımı özlerim. ahu bakışların merdane, kadehe dökülüşün levendane, içkiler arasında bir tane, mavi camlar içinde gördüğüm deli pehlivana yazıldı bu name. gözümün ışığı, gönlümün sevinci, aşk yarasının kafuri merhemi efendim, tez gelelim, tez buluşalım. bir altın mineli saat, kordonuyla birlikte, yanıklığımızın küçük bir armağanı olmuştur. bu saatin akrebi yedinin, yelkovanı da on birin üstüne geldi mi, bilin ki, biz de iskele gazinosu'ndayız."

"fikret ey dil ki doğduğun vakit
halk handan idi ve sen giryan
ana say et ki öldüğün vakit
halk giryan ola ve sen handan"

ahmet mithat efendi'nin kütüphanesinde çerkezce, arapça, farsça, fransızca, ingilizce, italyanca, bulgarca, latince, yunanca, her dilde kitaba rastlayabilirsiniz. ahmet mithat efendi çerkezce, farsça, arapça ve fransızcayı kendi dili gibi konuşur ve yazar. öteki dilleri ise sadece okur ve anlar. bu kitaplığa her hafta, dünyanın çeşitli yerlerinden, kocaman paketler içinde, yeni yeni kitaplar, dergiler, gazeteer gelir. ahmet mithat kitapları dikkatle okur, kimi satırların altını çizer. sonra da onları numaralayarak, büyük bir özenle, kitaplığının raflarına yerleştirir. böylece istediği bir kitabı, istediği vakit şaşılacak bir hız ve kolaylıkla bulur. yaşamında en sevdiği şey kitaptır. parasını, pulunu, malını herkese dağıtır; kitaplarını ise okumak için bile kimseye vermez. "gelin burada istediğiniz kitabı çekin okuyun. ama götürmece yok." der.

kethüdazade mehmet arif efendi köpeklere pek düşkünlük gösterir. onları kedilerle bir çatı altında barındıramadığı için de çokluk sokakta besler. evden çıkarken cebini ekmekle doldurur, yolda önüne çıkan köpeği "oh, afiyetler olsun. oh, yağ olsun." diyerek doyurur. bir gün, bir köpeğe bir ekmek parçası fırlatmıştır ki, kıtmir'in torununun torunu ekmeği ağzına alıp bir iki adım uzaklaştıktan sonra durmuş, geriye dönüp arif efendi'ye acıklı kuyruklar sallamaya başlamıştır. kethüdazade yanına yaklaşınca da yeniden ilerlemiş, yine durup arif efendi'ye zulümlü bir bakış zula etmiştir. arif efendi de "bunda bir iş var." diyerek hayvancağızı izlemeye koyulmuştur. köpek gitmiş, arif efendi gitmiştir. köpek gitmiş, arif efendi gitmiştir. ıhlamur deresi'nin ordaki köprüye gelinmiştir. meğer köpek köprü altında yavrulamış, onları kethüdazade ile tanıştırmak istiyordur. o günden başlayarak, yavrular büyüyünceye değin, arif efendi ıhlamur'a taşınır. hazret, hacca giderken de kedilerini unutmamış, seyit ağa adıyla anılan bir dostuna bolca para bırakarak, onların ciğerlerini eksik etmemesi için sıkı tembih geçmiştir.

padişahların sarayına giren en güç şey doğruluktur. onların çevresindeki kişiler, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. bunların ilgisini çeken şey sadece buyurganlığın tadı içinde ve ortasında yaşamaktır. halkın çektiği acı, yine halkın tembelliğindendir sanırlar. ve devletlerin güçten düşmesini, çaresi bulunmayan doğal olaylara bağlarlar.

i. ahmet sık sık beşiktaş bahçesi'nde görülür. orada "çinili köşk" diye anılan yedi kubbeli bir köşk yaptırırsa da (padişahlığı 1603-1617) oturmaya pek vakit bulamaz. ama oğlu ıv. murat -ki güreşte kırk fen, yetmiş bend, yüz kırk hava bilir- burayı pek çok keşkeklemiştir. 25 haziran 1629 salı günü de, yine köşkte iken, yanı başına korkunç bir yıldırım düşmüş, kendisine feleğini meleğini şaşırtmıştır. enderun ağaları ise yüzleri üzerine düşüp meclite büyük bir ürküntü yaratmışlardır. o gün huzurda hekimbaşı emir çelebi ile şair nefi de vardır. dahası, nefi'nin siham-ı kaza (kaza okları) adlı şiiri sultan murat'ın elinde bulunmaktadır ki, bu onun okunduğu anlamına gelir. yıldırım ortalığı birbirine katınca, sultan murat bu işlerin şair nefi'nin yergisi yüzünden başlarına açıldığını düşünerek hemen oracıkta şu ikiliği fırlatır:

gökten nazire indi siham-ı kazasına
nefi diliyle uğradı hakkın belasına

nefi bu şiiri gıkı çıkmadan kucakladıktan sonra padişah'tan bir de zılgıt yemiştir ki, bu zılgıtın içinde bir daha böyle yergiler yazmaması tembihi de vardır.

19.12.08

kır şarkısı

behçet necatigil


tam otların sarardığı zamanlar
yere yüzükoyun uzanıyorum
toprakta bir telaş, bir telaş
karıncalar öteden beri dostum

ellerime hanımböcekleri konuyor
ne şeker şey onlar
uç böcek, uç böcek diyorum
uçuyorlar

pan'ın teneffüsü bile
ılık -okşamakta yüzü
devedikenleri, çalılık vesaire
bir alem bu toprakların üstü

tabiatla haşır neşir
kırlarda geçen ikindi vakti
sakin, dinlenmiş, rahat
bir gün daha bitti

o kız

haruki murakami

altı ay oldukça eğlenceli geçti ders verme işi. gerçi zaman zaman beni şaşırtan ya da biraz garip bulduğum şeyler olmuyor değildi; ama özellikle önemsemiyordum onları. sonra, konuşmalarımız ilerledikçe, birine karşı şiddetli bir kin duyabileceğini gördüğümde, biraz ürker gibi oldum, bu huyu bana tümüyle anlamsız ve mantık dışı geldi. ama genelde içgüdüm öylesine sağlamdır ki gerçekten ne düşündüğünü kendi kendime sorar oldum. hepimizin kusurları vardır, değil mi? öte yandan, ben onun piyano öğretmeninden öte bir şeyi olmadığımdan onun huyları da, iyiliği de beni kaygılandırmamalıydı. doğru düzgün çalışsın, benim için yeterliydi. sonra da açık söylemek gerekirse, onu enikonu seviyordum. ne var ki, fazla kişisel konulara girmemeye karar vermiştim. içgüdümle, bunu yapmamam gerektiğini seziyordum. bu yüzden, bana benimle ilgili ne sorarsa sorsun, aşırı bir merak gösterse bile, ona sadece önemsiz şeyleri söylüyordum. nasıl yetiştiğimden, hangi okula gittiğimden öteye gitmiyordu anlattıklarım. o, hakkımda daha çok şey bilmek istediğini söylüyordu bana. ona, bunun pek bir işe yaramayacağı, sıradan bir koca ve çocukla, alelade bir yaşam sürdüğüm ve zamanımı evimle ilgilenerek geçirdiğim yanıtını veriyordum. o zaman bana yakarır gibi bakıyor ve beni sevdiğini söylüyordu. bana böyle baktığını görmek, bende bir sarsıntı yaratıyordu. ama hoşuma da gitmiyor değildi. gene de ona asla gerektiğinden fazlasını söylemedim.

bir gün, aylardan mayıstı galiba, ders sırasında bana, kendini iyi hissetmediğini söyledi. yüzü sararmış ve boncuk boncuk terlemişti. o zaman ona eve dönmeyi mi yoksa başka bir şey yapmayı mı istediğini sordum; ama o, toparlanmak için birkaç dakika yalnız uzanmayı yeğledi. ben de onu odama götürmeyi önerdim ve yatağıma kadar neredeyse taşımak zorunda kaldım. onu odama götürmüştüm; çünkü salondaki kanepe çok küçüktü. başıma dert açtığı için benden özür diledi; ben de ona bunun için kaygılanmamasını söyledim. sonra da bir şey içmek ister mi, diye sordum. istemedi ve benden sadece yanından ayrılmamamı rica etti; ben de, gerektiği sürece yanında kalıp bekleyeceğimi söyledim. az sonra, benden, özür dileyerek, sırtını ovmamı istedi. acı çekiyor gibiydi. öyle ter döküyordu ki hemen istediğini yaptım, o zaman bana dedi ki: "bağışlayın ama lütfen sutyenimi çıkarır mısınız? beni rahatsız ediyor da." çıkardım, siz yerimde olsaydınız ne yapardınız? gömleği çok dar olduğu için, sutyeninin kancalarını açmadan gömleğin iliklerini çözdüm. 13 yaşında bir kız için, göğsü adamakıllı gelişmişti, benimkinin en az iki katıydı. zaten sutyeni de büyüklere göre, epey kaliteli bir modeldi. ama ne de olsa, bunun da önemi yoktu, değil mi? ve ben de onun sırtını ovmayı sürdürdüm, aptal gibi. o hep öyle özür diliyordu, gerçekten samimi bir sesle ve her defasında da ben ona, bunun önemli olmadığını yineliyordum.

çok geçmeden hıçkırmaya başladı. "ne var?" diye sordum ona. "hiç." "mutlaka bir şey var. bana söyle, açıkça." "bazen böyle olur bana. elimden bir şey gelmez. kendimi üzgün ve yalnız hissederim, kimse bana yardım edemeyecekmiş ve herkes benim varlığımla alay ediyormuş izlenimine kapılırım. öyle acıdır ki işte sonucu böyle olur. geceleri uyuyamaz olurum, iştahım kaçar. tek avuntum size gelmek." "anlatsana bana neden böyle oluyorsun. seni dinliyorum."

bana ailevi sorunları olduğunu açıkladı. annesini ve babasını bir türlü sevemiyormuş ve onlar da onu sevmiyorlarmış. babasının yaşamında bir başka kadın varmış ve eve pek seyrek gelirmiş ve bu durumun yarı yarıya delirttiği annesi ise hırsını kızından çıkartırmış, annesinden dayak yemediği gün neredeyse yok sayılırmış. evine dönmek istemiyordu. ve bunu söylerken hıçkırıyordu. o güzel gözlerine yaşlar dolmuştu. tanrılar bile kayıtsız kalamazdı bu manzaraya. bense onunla işte şöyle konuştum: ona, eve dönmemesinin gerçekten çok zor olduğunu söyledim ve biraz oyalanmak için ara sıra, derslerin dışında da bana gelmesinin yeterli olacağını ekledim. o zaman özür dileyerek ve eğer ben olmasaydım, ne yapacağını bilemediğini söyleyerek bana sımsıkı yapıştı. onu terk etmemem için yalvarıyordu bana; çünkü eğer onu bırakırsam, gidecek başka yeri yokmuş. onu bir çocuk gibi yatıştırmaya çalışmak için, başını okşayarak kucaklamaktan başka bir şey yapamazdım. o sırada o da beni okşamak için elini sırtıma sokmuştu bile. ve yavaş yavaş kendimi çok garip duygulara kaptırmaya başladım. sanki bedenim alev alıyordu. kendinizi benim yerime koyunuz: kollarımın arasında dosdoğru bir dergiden fırlamışa benzeyen güzel bir kız vardı ve bu kız, olağanüstü kösnül bir biçimde, sırtımı okşamaktaydı. kocam bile bu kızın tırnağı olamazdı, bu açıdan. her okşayışta, bedenimin çivilerinin biraz daha oynadığını duyumsuyordum. inanılmaz bir şeydi, anlıyor musunuz. kendime geldiğimde, ne gömleğim vardı ne de sutyenim ve göğsümü okşamaktaydı. işte ancak o zaman, bir lezbiyenin eline düştüğümü anlayabildim. bu önceden de başıma bir kez gelmişti. lisede, üst sınıftan bir kızla. bu yüzden ona, bunu yapmamasını söyledim ve durmasını istedim. "ne olursunuz. sadece birazcık. öyle mutsuzum ki. size yalan söylemiyorum. sizden başka kimsem yok. benden yüz çevirmeyin." sonra, elimi tutup göğsüne koydu. olağanüstü göğüsleri vardı, o kadar ki, onlara dokununca boğazıma bir şey tıkandı. artık ne yapacağımı bilemiyordum, anlıyor musunuz ve daha ileri gitmemek gerektiğini aptal gibi yinelemekten öte bir şey yapmak gelmiyordu elimden. bedenimin neden kendini geri çekmediğini bilmiyorum. lisedeyken kendimi kolayca kurtarabilmiştim ama burada, olanaksızdı. bedenim artık beni dinlemiyordu. sol eliyle elimi göğsünde tutuyordu sıkı sıkı, bir yandan da, meme uçlarımı yalar ve hafif hafif ısırırken, sağ eli sırtımı kalçalarımı ve kabaetlerimi okşuyordu. düşünüyordum da, inanılmaz bir şey bu, kendini, perdeleri kapatılmış bir odada, 13 yaşında bir kız tarafından çırılçıplak soyulmuş -çünkü ben ayırdına varmadan, giysilerimi teker teker çıkarmıştı- okşamalarının altında kıvranır bir durumda bulmak! aptallık değil mi? ama o sırada, biliyor musunuz, büyülenmiş gibiydim. bir yandan meme uçlarımı emerken bir yandan da bana durmadan: "öyle kederliyim ki. sizden başka kimsem yok. beni kendinizden uzaklaştırmayınız. gerçekten çok yalnızım." diyordu ve ben de hep, bunu yapmaması gerektiğini söylemeyi sürdürüyordum.

bu epey sürdü, sonra sağ eli yavaş yavaş aşağı indi. çamaşırımın üstünden dokundu bana. o sırada, zaten bir süredir ıslanmış durumdaydım. bundan utanıyorum; ama ilk kez böylesine ıslanıyordum ve zaten böyle bir şey bir daha hiç olmadı. o zamana değin kendimi hep, cinsel açıdan oldukça basit sayardım. bu yüzden, bu olanlar beni oldukça şaşırtmıştı. sonra, o tatlı ve incecik parmaklarını çamaşırımın içine soktu ve.. söylesenize, aşağı yukarı gözünüzde canlandırabiliyorsunuz, değil mi? açıklaması zor, biliyor musunuz? bir erkeğin o iri, pürtüklü parmaklarıyla yapabileceğinden tümüyle farklı bir şey. sizi temin ederim, inanılır gibi değil. sanki sizi bir kuştüyüyle gıdıklıyorlar. çözülmeye hazırdım. ama o yarı bilinçli durumumda bunu yapmamam gerektiğini biliyordum. tek bir kez kendimi tehlikeye atacak olursam, bunu hep sürdürürdüm ve böyle bir sırla yaşantımı büsbütün arap saçına döndürürdüm, besbelli bir şeydi. sonra da kızımı düşündüm. beni görse, ne olurdu? her cumartesi saat üçe değin benim ailemi ziyarete giderdi kızım; ama ya bir şey çıkarsa da habersizce döner gelirse ne yapardım? bunu düşündüm. ve olanca gücümü toplayarak doğruldum, bağırdım: "yalvarırım, dur!" ama durmadı. iç çamaşırımı çıkarmış ve beni yalamaya başlamıştı, öyle utangaçtım ki kocamın bile bunu yapmasına izin vermemiştim ve işte 13 yaşındaki bir kız beni coşkuyla yalıyordu şimdi. tümüyle kendimden geçmiştim, biliyor musunuz? ağlamak üzereydim. üstelik, olağanüstü bir şeydi bu yaşadığım, sanki cennete yükseliyordum. "dur!" diye bağırdım gene ve onu tokatladım. var gücümle. ve o da sonunda durdu. sonra doğruldu ve uzun uzun baktı bana. o sırada, ikimiz de çırılçıplaktık ve yatakta yarı doğrulmuş, birbirimizin yüreğini okumak istercesine, bakışıyorduk. o 13 yaşındaydı, bense 31.. ama vücudunu görseydiniz! altüst olmuştum. şimdi bile, çok iyi anımsıyorum, biliyor musunuz? bunun 13 yaşında bir kızın bedeni olduğuna hiç inanamıyordum ve hala da inanamıyorum. onunkinin yanında, benim vücudum ağlanacak kadar çirkindi. bu doğru, inanın.

niçin durmamız gerektiğini sordu bana. "bundan hoşlandınız, değil mi? başından beri biliyorum. hoşunuza gidiyor, değil mi? bunu hemen anlamıştım, biliyor musunuz? bir erkekle yapmaktan çok daha zevkli, siz de öyle düşünmüyor musunuz? zaten, bakın nasıl ıslandınız. size daha da çok zevk verebilirim. bakın bu doğru. sizi öyle mutlu edebilirim ki artık bedeninizi duyumsamaz olursunuz. bunu istiyorsunuz değil mi?" ama biliyor musunuz, tam da söylediği gibiydi. inanın bana. kocamla olduğundan çok daha iyiydi ve devam etmesini istiyordum. ama bu, olanaksızdı. "haftada bir kez yapalım bunu. yeter. kimse bilmeyecek. ikimizin arasında sır olarak kalacak, istersiniz, değil mi?" dedi o zaman bana. ama ben kalktım, sabahlığımı giydim, sonra da ona, gitmesini ve bir daha hiç gelmemesini söyledim. işte o zaman baktı bana. gözlerinde, her zamankinin tersine, hiç derinlik yoktu. bir kartona çizilmiş gibi dümdüzdüler. bomboştular. bir süre bana baktıktan sonra, sessizce giysilerini aldı, inadına yavaş yavaş giyindi, karşımda kendini sergilemek istercesine, sonra da piyanonun olduğu odaya döndü, çantasını karıştırıp fırçasını aradı, saçlarını fırçaladı, dudaklarındaki kanı mendiliyle sildi, çıkmak için ayakkabılarını giydi. gitmeden önce, bana dedi ki: "siz lezbiyensiniz, biliyorum. istediğiniz kadar anlamazlıktan gelin, ömür boyu, öyle kalacaksınız."

kız gittikten sonra, bir süre hiçbir şey düşünmeden, oturdum kaldım. nerede olduğumu bile artık kestiremiyor gibiydim. içimin ta derinlerinde, yüreğimin küt küt atışlarını duyuyordum, ellerim ve ayaklarım son derece ağırlaşmıştı ve boğazım da, güve yutmuşum gibi kurumuştu. ama kızım birazdan döneceği için, banyo yapmaya karar verdim. özellikle de bedenimin, o kız tarafından okşanmış ve yalanmış yerlerini yıkamak istiyordum. ama ne kadar sabunlanırsam sabunlanayım, gene de o vıcık vıcıklıktan bir türlü arındıramadım kendimi. gerçi bu sadece bir izlenimdi; ama olmuyordu işte. bunun üzerine, o gece kocamla seviştim. o pislikten kurtulmak için. elbette kocama hiçbir şey söylemedim. konuşamazdım zaten bu konuyu. ondan sadece benimle sevişmesini istedim ve o da seve seve bu isteğimi yerine getirdi. ondan yavaş olmasını ve her zamankinden daha uzun sürdürmesini istemiştim. çok nazik davrandı. olabildiğince uzun sürdürdü. ve son derece zevk aldım. evlendiğimizden bu yana ilk kez böyle şiddetli zevk alıyordum. çünkü bedenim o kızın parmaklarının anısını korumuştu. hepsi bu. müthiş zevk aldım. bunu itiraf etmekten utanıyorum. beni çileden çıkartıyor. işte "sevişmek" bu olmalı ya da "haz!" ama biliyor musunuz, bu da bir işe yaramadı. iki üç gün sonra, hala kız tenime yapışmış gibi hissediyordum. sonra da, gitmeden önce söyledikleri, kafamın içinde dönüp duruyordu. ertesi cumartesi, gelmedi. evde titreyerek bekledim onu, gelecek olursa ne yapacağımı bilemeden. onu beklemekten başka bir şey yapamaz olmuştum. ama gelmedi. bu normaldi. gururlu bir kızdı ve onuruna dokunmuştu. ne ertesi hafta geldi ne daha sonraki hafta.. zamanla unutacağımı sanıyordum; ama başaramadım. evde yalnızken, bir türlü sakin olamıyordum; çünkü o yanımdaymış gibi hissediyordum. ne piyano çalabiliyor ne doğru dürüst düşünebiliyordum. hiçbir şey yapamaz olmuştum.

18.12.08

bir dinozorun gezileri

mina urgan

kedilere tutkuyla bağlananlar, öteki insanlardan bambaşka bir soydandır bana kalırsa. bu soy, gerçekten soylu bir soydur. belirli bir kültür düzeyi ve duyarlılık şarttır kedileri tutkuyla sevebilmek için. bu soydan olanlar genellikle kültürlü, ince, sanat meraklısı insanlardır. kaba saba bir hödüğün kedi sevmesinin yolu yoktur.

ne yazık ki, insanların düş gücü eksildiği, kafaları uyuştuğu için öyle bir hale geldiler ki, "rahat" uğruna, yaşamın değişik yanlarından, renkliliğinden, rastlantılarından, yani yaşamı yaşamaya değer yapan her şeyden vazgeçmeye hazırlar artık.

yılbaşlarında, doğum günlerinde falan, yani tarihi önceden bilinen, özenle organize edilen toplantılarda, insan gerçekten eğlenemez. "buraya eğlenmek için geldiğime göre, mutlaka eğlenmek zorundayım" düşüncesi bile, sahiden eğlenmenizi engellemeye yeter.

bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır. çoğumuz, küçük mutluluklara sıkı sıkı kapatırız benliğimizin kapılarını. neşeli insanları sulu sayarız. dertlenecek bir neden bulunmayınca bile, hep dertliyizdir genellikle. doğanın güzelliğini görmeye de pek meraklı değilizdir.

kürt sorununu çözümlemenin tek çaresi, dağı taşı topa tutmak değil; doğuyu kalkındırmak, refaha ulaşmasını sağlamak, kürt yurttaşlarımıza insan gibi yaşamak olanağını vermektir.

kapitalist toplumun, sürekli ürettiği tüketim mallarını, bilmem kaç katlı koskocaman mağazalarda gözler önüne sermesi, öteden beri midemi bulandırır. bir şey almam gerekiyorsa, bunu küçük bir dükkandan almayı yeğ tutarım.

bu yolculuk sırasında beni sarsan başka bir şey de, insanların eskiden oralarda yarattıkları anıtların görkemiyle şimdi aynı bölgede yaşayanların yoksulluğu; daha doğrusu sefaleti arasındaki korkunç uçurumu görmek oldu. bir yanda ishak paşa sarayı'nın ihtişamı vardı, bir yanda doğu beyazıt'ın yoksulluğu; bir yanda malabadi köprüsü'nün akılalmaz güzelliği vardı, bir yanda sefaletten kaynaklanan bir çirkinlik. doğayla kentler arasındaki aykırılık da çok çarpıcıydı. haşmetli ağrı dağı'nın buzulları ışıldayarak gökyüzüne yükselirken, ağrı kenti yoksulluktan dökülüyordu.

"tek ayrıcalıklı sınıf çocuklardır." 1917 devrimi'nin eski güzel günlerinden kalma çok sevdiğim bir slogandır.

bütün dünyada, orta sınıflar, özellikle de yoksullar, kral ailelerinin ya da çok varlıklı kişilerin özel yaşamlarına akılsızca bir ilgi duyarlar. bunların şatafatlı yaşantısı, boyalı basının en bayağı magazinlerinde sürekli olarak gözler önüne serilir. büyük bir şairin, bir romancının, bir müzisyenin, bir ressamın özel yaşamına merak duymazlar da, bu metelik etmeyen prenslerin ve para babalarının neler yaptığını öğrenmek için meraktan çatlarlar. hatta onlarla özdeşleşirler, onların dertlerini dert edinirler kendilerine.

neden bilmem ama, olağanüstü insan güzelliğinde olduğu gibi olağanüstü doğa güzelliğinde de gizemli bir şey vardır her zaman.

venedik'in büyüleyici güzelliği dünyada başka hiçbir yere benzememesinden mi kaynaklanıyor acaba diye düşündüğüm olmuştur. dünyanın hangi kenti laguna'ya serpilmiş 300 kadar adacık üstüne kurulmuştur? dünyanın hangi kentinde o adacıkları birbirine bağlayan 300'e yakın irili ufaklı köprü vardır? dünyanın hangi kenti trafiğe tümüyle kapalıdır? dünyanın hangi kenti mimarinin ve resim sanatının başyapıtlarıyla böylesine tıklım tıklım dolu büyük bir müzedir?

ancak ağzına et koymayan bir vejetaryenin boğa güreşlerini vahşi bulmaya hakkı vardır.

amerikalı erkekler para kazanmak, çok çok para kazanmak amacıyla, stres altında fazla çalıştıklarından, eşlerinden önce ölürler. paraya konan dullar da, kırmızılar giyip boyunlarına beş altı kilo ağırlığında gerdanlıklar ve zincirler, kulaklarına omuzlarına kadar sarkan küpeler takarak, ölen kocalarının kazandığı paralarla pahalı gezilere çıkarlar. bir amerikalı turist grubuna bakarsanız, bu yüzden yaşlı kadınların hep çoğunlukta olduğunu görürsünüz.