30.6.09

uzun lafın kısası

lao-tzu: her şey apaçık, bulanık gören benim.

irvine welsh: köpek balıklarıyla yüzüyorsanız hayatta kalmanın tek yolu, içlerindeki en büyük köpek balığı olmaktır.

mario vargas llosa: en kötüsü, bu lanet ülkede her gün yaşanan o korkunç şeylere tanık olmaktır.

neval el-saadavi: bir erkek isyan bayrağını gökyüzüne kaldırsa bile bir çocuk gibidir.

soti triantafyllou: evlilik, tıpkı tüm bir ömrü hapiste, hastanede ya da manastırda geçirmek gibi anormal bir durumdur.

jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.

viktor emil frankl: insanı en çok yaralayan şey, fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

muriel barbery: yoksulların nefret ettikleri bir şey varsa o da diğer yoksullardır.

rana dasgupta: bazı insanlar mükemmeliyetçidir. bu bir tutkudur onlarda. bir şeyi beş kez, on kez denerler, fark etmez. sonunda öyle yüksek bir standarda ulaşırlar ki, artık kimse onlarla baş edemez.

edmundo paz soldan: iflah olmaz bir istekle cenneti arayan huzursuz yaratıklarız.

balzac: iyi insanlar uzun zaman dünyada kalamazlar. gerçekten de büyük duygular bu bayağı küçük, yüzeysel toplumla nasıl bağdaşabilir?

franz kafka: evet umut var, çok umut var; ama bizim için değil.

29.6.09

ağırlık noktası

schopenhauer

normal insan, yaşamından haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere, mala, mülke, mevkiye, kadınlara ve çocuklara, arkadaşlara, topluma vb. muhtaçtır; yaşamının mutluluğu bunlara dayanır; bu yüzden, onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. ağırlık merkezi kendi dışında olduğu için, sürekli değişen istekleri ve kaygıları vardır. olanakları izin verdiğince, kah çiftlikler, kah atlar satın alır; kah şölenler verir, kah yolculuklara çıkar; ama genel olarak her türlü nesnede bir tür dışsal yetinme aradığı için, büyük bir lüks içinde yaşar; tıpkı zayıf düşmüş bir kimsenin, asıl kaynağı kendi yaşama enerjisi olan sağlığına ve gücüne, et suyu içerek ve eczanelerden aldığı haplarla ulaşmayı umması gibi.

hemen öteki aşırı uca geçmemek için, onun yanına, zihinsel güçleri olağanüstü olmayan ama olağan sınırlı ölçünün üzerinde yer alan bir adam düşünelim; bu adamın herhangi bir güzel sanatla, amatör olarak ilgilendiğini ya da botanik, mineraloji, fizik, astronomi, tarih vb. gibi gerçek bir bilimle uğraştığını ve dışsal kaynaklar kuruduğunda ya da onu artık doyurmaz olduğunda, hemen hazzın büyük bir bölümünü bunlardan aldığını, bunlarda dinlendiğini görürüz. bu yüzden, ağırlık noktasının kısmen kendi içinde yer aldığını söyleyebiliriz.

ancak, sanatla salt amatör bir biçimde ilgilenmek, henüz yaratıcı yeteneğin çok uzağında kaldığı için ve salt gerçek bilimler, olayların ilişkileri açısından birbirlerine bağlı oldukları için, bu insan tüm olaylara nüfuz edemez; tüm özünü iliklerine kadar onlarla dolduramaz ve bu yüzden, tüm varoluşunu, öteki şeylere yönelik tüm ilgisini yitirecek ölçüde bunlarla dokuyamaz. bunu ancak, dahi adıyla tanımlanagelen en yüksek zihinsel olağanüstülükteki kişiler yapabilir; çünkü ancak olağanüstü bir zihniyet, şeylerin özünü ve varoluşunu bütünüyle ve mutlak bir biçimde konu edinir; bundan sonra, bireysel yönelimine göre sanat, şiir ya da felsefe yoluyla, aynı şeyi derin bir biçimde yorumlamaya girişir. bu yüzden, ancak bu türden bir insan için, kendi kendisiyle, kendi düşünceleriyle ve yapıtlarıyla rahatsız edilmeden ilgilenmek, acil bir gereksinimdir; yalnızlık hoşnutluk verir, kendisiyle baş başa kalabilmek en değerli mülktür; geri kalan her şey gereksizdir; eğer varsalar da çoğunlukla sadece bir yük oluştururlar. buna göre, yalnızca böyle bir insanın ağırlık noktasının bütünüyle kendi içinde olduğunu söyleyebiliriz.

buradan, diğer bazıları buna yetkin oldukları halde, bu türdeki son derece ender bulunan insanların, ne kadar iyi bir karaktere sahip olsalar da, arkadaşlara, aileye ve topluma yönelik, içten ve sınırsız bir ilgi duymadıkları anlaşılabilir. çünkü yalnızca kendi kendilerine sahip olduklarından, önünde sonunda kendilerini her şey hakkında avutabilirler. demek ki onlarda fazladan bir yalıtıcı unsur vardır, ötekiler onlara aslında hiçbir zaman bütünüyle yetmediğinden; çünkü ötekilerin tam olarak kendileri gibi olmadığını gördüklerinden, bu unsur daha da etkili olur; heterojen olanı her bakımdan ve herkeste sürekli bir biçimde duyumsadıklarından, yavaş yavaş, insanlar arasında, başka türden bir varlık olarak dolaşmaya ve düşüncelerinde insanlar hakkında birinci değil üçüncü çoğul şahıs zamirini kullanmaya alışırlar.

bu bakımdan, doğanın entelektüel açıdan oldukça zengin bir biçimde donattığı bir kimse, en mutlu kişidir; elbette öznel olan bize, hangi türden olursa olsun üzerimizde ancak dolaylı bir etkisi bulunan, yani yalnızca ikincil konumdaki nesnel olandan daha yakındır.

28.6.09

oğlak

hasan hüseyin korkmazgil


"şu dünyada üç nesneden korkarım
bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm"

otur şöyle yanıma, topla kanatlarını
koy elini alnıma, yansa da çekme
yalnızca düşün yeter, konuşma bırak
unutma ki bir örgüttür en eskilerden
mavi mavi gülüp susmak
serin bir su değilsen sokulma bana
ellerimde bu öfke, bu ateş
yüreğimde bu yangın
bu başka olmayacak

arıyım düşkünüm balıma
balımın türküsüdür türküm
düşmanım, sömürünün her türlüsüne
şükretmedim, etmem halime

insandır suda akan, yaprakta yeşil, gülde kırmızı
zorlu bir dal gibi eğleniriz de fırtınalarla
ince bir sızı birden, bastırır kırar kollarımızı
ve bir akşam kuşlar gibi elimizden uçup giden mutluluk
bir sabah ebemkuşaklarının altından dörtnala gelir
yaşayalım çocuklar
her şey bizimdir

25.6.09

yoksun

georges bataille

bir şeye ulaşmak için gerekli araçlara sahip değiliz. aslında ulaşıyoruz; birdenbire gereken noktaya ulaşıyoruz ve geri kalan günlerimizi kayıp bir an'ı aramakla geçiriyoruz; ama tam da onu aramak bizi ondan uzaklaştırdığından, çoğu kez onu elimizden kaçırıyoruz. onunla birleşmek kuşkusuz, dönüş anından sonsuza dek yoksun kalmanın bir yoludur.

varlığın, ölümün zavallı yalınlığından kaçmayı sağlayan dürüstlükten uzak yanları, çoğu zaman yalnızca ilgisiz bir bilinç aydınlığında ortaya çıkar: trajik olanın bile iddiasız olduğu bu uzak sınırlara, yalnızca ilgisizliğin neşeli kötülüğü ulaşır. o da trajiktir; ama ezici değildir. özünde bir hayvandır; bu şaşırtıcı bölgelere genelde ancak kaskatı olarak ulaşırız.

düşüp düşmeyeceğimi, elimin tümceyi bitirmek için gereken gücü bulup bulamayacağını bilmiyorum; ama amansız istenç baskın çıkıyor: her şeyi kaybettiğimde ve ezeli bir sessizlik eve hakim olduğunda, bu masada bir kırıntı olan ben, burada, belki de yıkıntı haline gelen; ama ışıldayan bir ışık parçası gibiyimdir.

yalandan, duyarsızlıktan, dişlerin takırdamasından, anlamsız mutluluktan, gerçeklikten; körleştirici yaşamın reddedişin birikmesinden doğan en küçük parçası kuyunun dibinde, ölümün dişe dişliğinde; bu parçadan kaçıyorum, o diretiyor, alna şırınga edilen birazcık kan gözyaşlarıma karışıyor ve uyluklarımı yıkıyor; aldatmadan, yüzsüz cimriliklerden doğmuş en küçük parça; kendine ilgisizliği göğün yüksekliğinden daha az değil ve celladın, çığlıksız bırakan patlamanın katışıksızlığı.

dexter

diğer taraftaki şeyle karşılaşmak istemiyorsan çitten atlamayacaksın.

"hakikati arayanlara inan ama hakikati bulduğunu söyleyenlerden şüphe et."

kimya. bazı insanlarda var diye duymuştum. ölçülemez ve açıklanamayan bir çekim gücü. kimya, maddenin element halleri arasındaki tepkimeleri inceler. elementleri ayırırsan tepkime ortadan kalkar. bazı elementler bir araya gelince geri dönülemez bir tepkime meydana getirirler. kimyanın ötesine geçerler. yoksa aşk böyle bir şey mi? böyle mi başlıyor? peki ben bunları hissedebilecek biri miyim?

her zaman kahvaltı ederim. önemlidir.

bazı kötü alışkanlıkların stresi azaltmak için kullanıldığını bilirim. fakat bazen o alışkanlıklar o stresten daha büyük sorunlara yol açar.

en büyük umudumuz, rol yapmayacağımız bir yer bulmaktır.

eğer tanrının mucizeler yarattığına inanıyorsanız şeytanın da bir kaç numarası olduğuna inanmalısınız.

bazı şeylerin zaman içerisinde hep aynı kalmasını istesek de asla öyle olmaz.

iki insanı uzun süre bir odaya kapatırsan nihayetinde düzüşeceklerdir.

sevdiklerimizi asla ardımızda bırakamıyoruz.

kendimizle ilgili ufak sırlar saklamak insanın doğasında vardır. hepimiz yaparız bunu. "saçlarımı boyuyorum." "internetten porno izliyorum." peki ya tüm hayatınız bir sırsa? bir yalansa? gerçeğin açığa çıkması tüm kimliğinizi yok edebilir. ne yaparsınız o zaman? kaçar mısınız?

24.6.09

mahmud ile yezida

murathan mungan

ağalığın yarısı vicdandan feragatttir.

yüreğin aklı yoktur. ve de yüreğin töresi uçarı olur.

düğünde oynamayan ya divane ya delidir.

bekleten, bekletmenin tadını çıkarır. hayfını almadan önce faresiyle eğleşen kedi gibi.

er kısmının yüreği kalın olur. öfkesi, hıncı derin olur.

23.6.09

sanatçı

goethe

herkesin hükmetmek istemesi, sanatta da ortaya çıkan yapıtları beğenmek yerine, herkesin sanatçı olmaya kalkışması felakettir.

bütün olarak ciddiyetten uzak, hiçbir şeye faydası dokunmayan anlamsızlıklar söz konusu; herkesin derdi yalnızca kendisini göstermek ve olabildiğince dikkat çekmek. bu yanlış çaba her yerde kendini gösteriyor; konserlerde dinleyicilere salt müzik keyfi yaşatacak parçalar seçmek yerine, daha çok dinleyiciyi ustalığına hayran bırakacak parçaları seçen yeni virtüözler gibi davranıyorlar. her yer kendini harika diye ortaya koymak isteyen bireylerle dolu; herkese ve yapılan işe faydalı olacak şekilde kendini arka plana alabilen bir çalışmaya hiçbir yerde rastlanmıyor.

evet, birçoğu da mükemmel şeyler yazdıklarını düşünürler, yetersizliklerinin hiç farkında olmazlar ve ölünceye kadar yarım yamalak şeyler üretirler.

dünyanın mükemmel yapıtlarla dolu olduğunun, bunların değerinde yapıtlar ortaya koymak için nelerin gerekli olduğunun erken yaşlarda bilincine varılsa, şiir yazan 100 gençten olsa olsa ancak birinin benzer ustalığa ulaşmak üzere sükunetle çalışmaya devam etmek için içinde yeterince azim, sebat ve yetenek barındırdığı görülür.

birçok genç ressam, raffaello gibi bir ustanın aslında ne yollardan geçtiğini yeterince bilip kavrasa, asla eline fırça almaz.

yoksulluk

victor hugo

gençlikteki yoksulluğun -başarıya ulaştığı takdirde- fevkalade olan yanı şudur ki, bütün iradeyi çaba göstermeye ve bütün ruhu bir amacı özlemeye yöneltir. yoksulluk maddi hayatı hemen çırılçıplak soyup onu iğrenç hale koyar; ideal bir hayata doğru o anlatılması güç atılışlar buradan kaynaklanır işte.

bir genç adamın sefaleti asla sefil değildir. herhangi bir genç çocuk, ne kadar yoksul olursa olsun, sağlığıyla, kuvvetiyle, canlı yürüyüşüyle, parlak gözleriyle, damarlarında sıcak sıcak dolaşan kanıyla; kara saçları, taze yanakları, pembe dudakları, beyaz dişleri, temiz nefesiyle ihtiyar bir imparatorda her zaman gıpta ve kıskançlık duygusu uyandırır.

22.6.09

devlet ana

kemal tahir

uçlarda postu kurtarayım dersen, önce oku atacaksın, sonra kimi vurduğuna bakacaksın.

aslında pusu yeridir buralar. ya pusudasın, ya pusuya bilmeden uğramaktasın.

ekmek eskilerde aslanın ağzındaymış, şimdilerde işkembesine inmiştir. pençe salıp ele geçirilmesi cihan pehlivanlarına kalmıştır.

bir ülkede düzen bozulursa, her şey bozulur.

batak iz saklamaz, sazlar nişan tutmaz.

"iste, verilecektir. ara, bulacaksın. çaldığın kapı sana açılacak."

insan bir anlamda bütün insanlığa, yani, kendi kendine gerçekten düşman olmadıkça, doğanın, anlamını büsbütün yitirmiş bir parçasıyla bu kadar kaynaşamazdı.

ahilikte miras yürümez, babanın kazandığı oğula geçmez ve de herkesin kendi kazanması kanundur. ama kazanmak kolay, tutmak çetin. yüz yıl çabaladın, kazandın, bir gün şaştın, yaramazı işledin, gitti gider.

itle dalaşmaktan çalıyı dolaş.

kılığı düzgün olanın sözü güçlü olur.

azdan az gider, çoktan çok.

okun ilki hedefe yapışmadan, ikinci yarı yolda, üçüncüsü yayda..

bize dildar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

gerçek mertliği hiçbir nesne bozamaz.

bir devletin gideri gelirini aştı mı, rezilliği, hızır peygamber gelse önleyemezmiş.

sakın olma sen aman dört beldenin birinden
darende'den, kemah'tan, erzincan'dan, gürün'den

senin bildiğin kadar benim unuttuğum var!

koyu lacivert gökte, ışıklı bir iz bırakarak bir yıldız aktı.

tutkusuna gem vuramayan kısa yaşar.
gem de vurdu mu, yaşasa da bir, yaşamasa da..

koca tanrı, "atı yaratsam" demesiyle, elini uzatıp güney yelinin yakasını kavradı.

yayalık atlılıktan iyi, derlerse, diyene bakacaksın, yaya demekteyse buna hiç inanmayacaksın, atlı demekteyse, büsbütün inanmayacaksın!

insanlar ne yana gitseler, ölümlerine doğru giderler.

* padişah dahi, kullukçularına iyiliği ve nimeti endazeyle vermek gerek ki, korku ile umut arasında yaşayalar.. ne yoksulluk yüzünden kaçıp düşmana varalar ve ne baylık ve mallık yüzünden azalar ve padişaha asi olalar..

* benim, kendime öğütçü.. kendi nefsimden daha doğru kim ola.. bu ara, öğüt yeridir eğer makbul düşerse ve mesel vaktidir eğer akıl gücüyle dinlenirse..

* fesat ve zalim kişinin sırrını gizlemek ol kötü işte onunla ortaklık göstermek olur.

* söz ademde gizli değil, illa adem sözde gizlidir. zira ki, söz ademe perdedir, imdi bilmiş ol ey oğul, söz ulu nesnedir, sen dahi söz ulu bil ki, gökten gelmiş nesnedir..

* bir kişi duvarlı evceğizi içinde bir padişaha benzer.. içki meclisinden şöyle kalk ki, daha iki üç kadeh içmeye gücün ola, pes, sakın, tokluk lokmasından ve sarhoşluk kadehinden..

* konuktan özür dileme ki, özür dilemek pazar halkının işidir. aşk yiğitlerin oyunudur. pirler aşık olursa hiç özürü yoktur.

21.6.09

şarap ve afyon

charles baudelaire

sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.

şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.

aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.

sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.

insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.

eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.

"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."

insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.

bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.

intihar mektubu

virginia woolf


canım,
yeniden aklımı kaçıracağıma eminim
bu berbat dönemlerden birine daha
tahammül edemeyeceğimizi hissediyorum
bu kez iyileşmeyeceğim
sesler duymaya başladım
dikkatimi toplayamıyorum
bu yüzden en iyi şey neyse
onu yapacağım. sen bana
dünyadaki en büyük mutluluğu verdin
elinden geleni yaptın
bu korkunç hastalık gelene kadar
iki insanın bizim kadar mutlu olabileceğini
sanmazdım. artık bununla savaşamıyorum
senin hayatını berbat ettiğimin farkındayım
ben olmasam çalışabilirsin. çalışacaksın da
buna eminim. görüyorsun, şunu bile
doğru dürüst yazamıyorum. okuyamıyorum
söylemek istediğim şu:
hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum
bana çok sabır gösterdin
inanılmaz derecede iyi davrandın
bunu söylemek istiyorum
zaten herkes biliyor bunu
kurtulmam mümkün olsaydı
beni kurtaran sen olurdun
her şeyimi yitirdim
yalnızca senin iyi biri olduğuna
inancım kaldı geriye
senin hayatını daha fazla rezil edemem
bizden daha fazla mutlu olabilecek
iki insan yoktur.
v.

20.6.09

arıbalı

torgny lindgren

kardeşinden nefret eden kişi, karanlıkta demektir. kardeşinden nefret eden kişi, katildir.

temiz ve katıksız hiçbir şey yoktur; her şey bulanıktır ve mutlaka bir şey bulaşmıştır. eğer katıksız iyilik olsaydı, farkına varılması imkansız olurdu. hava gibi boş bir şey yani.

her türlü insandan adam çıkabilir.

duygu denilen şey, insanların gerek gördükleri zaman yarattıkları şeylerdir; çoğu kez kalabalıkta, halk yığınları içindeyken insanlar duygu denilen bir çeşit mala gerek duyarlar. böyleleri genellikle güney isveç'te yaşarlar. duygu, insanın kendisine ve başkalarına egemen olmak için kullandığı bir araçtır.

yalnız yaşamanın en iyi yanı, kişinin kendini gerçek anlamıyla tanımayı öğrenmesidir. kişinin kimseyi anlamak için çaba harcamasına gerek kalmaz; bütün düşünce gücünü içeriye doğru, kendine harcayabilir.

yaşama sıkı sıkıya sarılmak, bir çeşit köleliktir. insanda sağduyu diye bir yetenek vardır. davranışlarımızı, içimizde özgür isteklerimiz düzenler. ilk ya da ikinci değilse de, üçüncü nedendir.

bir set dikerseniz, aynı zamanda bir çukur kazmış olursunuz. amaç, seti dikmektir, çukur kazmak değil. eğer bir insan bir çukur kazarsa, ortaya bir de set çıkar.

eğer insanın başına bir şey gelirse, yürürken, yatarken ya da otururken gelmiş olmasının hiçbir farkı yok. her durumda kişi, çaresizdir.

19.6.09

öğrenilmiş toplumsal davranışlar

humberto r. maturana / francisco g. varela

öğrenilmiş toplumsal davranışların kuşaklar arası kalıcılığının en bilinen örneklerinden biri, alt tropikal japon adalarında yaşayan yabani makak kolonisi üzerine yapılan bir dizi zoolojik çalışma esnasında gerçekleşmiştir. makaklarla çalışmalarının bir parçası olarak araştırmacılar sahile patates ve mısır bırakmıştır. böylece normalde sahil yanındaki ormanda yaşayan maymunlar, daha rahat izlenebilecekleri sahile gitmişler. bir süre sonra kum, kayalar ve denize daha çok alışmışlar. bu dönüşümler esnasında yapılan bir gözleme göre, imo adındaki akıllı dişi bir gün patatesleri suda yıkayarak, yiyeceğin tadını bozan kumlardan kurtulabileceğini keşfetmiş. birkaç gün içinde diğer makaklar da -özellikle genç olanlar- imo'yu taklit etmiş ve patateslerini yıkamaya başlamış. dahası birkaç ay içinde bu yeni davranış yakındaki kolonilere yayılmış. birkaç ay sonra, patates yıkamayı keşfetmesinin ardından, imo bir davranış daha geliştirmiş. kumla karışmış -ve dolayısıyla yemesi zor- buğdayı alıp suya atmış, kum dibe çökünce yüzen buğdayları toplamış. adadaki diğer koloniler bu ikinci icadı da yavaş yavaş benimsemiş. yeni davranış biçimlerini kazanma konusunda en geride kalanların daima en yaşlı maymunlar olduğu gözlenmiş.

yeni doğmuş bir kuzuyu birkaç saatliğine annesinden ayırır ve daha sonra annesinin yanına getirirsek kuzu görünüşte normal biçimde gelişir. büyür, yürür ve annesini takip eder; biz gözlemciler diğer kuzularla etkileşimini gözlemleyene kadar tuhaf bir şey görülmez. bu hayvanlar koşup oynamayı, birbirlerine tos atmayı severler. annesinden birkaç saatliğine ayırdığımız kuzu bunları yapmaz. bunları nasıl yapacağını bilmez, nasıl oynayacağını öğrenmez. tek başına durur. bu kuzuya ne olmuştur? bu soruya verecek detaylı bir yanıtımız yok ama biliyoruz ki sinir sistemi durumlarının dinamikleri, sistemin yapısına bağlıdır. bu hayvanın diğerlerinden farklı davranması, geçici anne mahrumiyetinden ötürü sinir sisteminin diğer hayvanlarınkinden farklı olduğunu gösterir. bir kuzu doğduktan sonraki ilk saatlerde anne, devamlı olarak kuzunun bütün vücudunu yalar. yeni doğmuş kuzuyu annesinden ayırarak bu etkileşime ve etkileşimin dokunma ve görmeye ilişkin uyarımlar bakımından içerdiği her şeye, ayrıca muhtemelen farklı kimyasal temaslara müdahale etmiş oluruz. deney bu etkileşimlerin, sinir sisteminin yapısal dönüşümü için belirleyici olduğunu ve bu dönüşümün basit yalama davranışının çok ötesinde sonuçlar doğurduğunu gösterir.

1922'de hindistan'ın kuzeyinde birlikte yaşadıkları bir kurt ailesinden kurtarılan -ya da koparılan- iki hindu kız çocuğu, insan etkileşiminden bütünüyle soyutlanmış olarak büyütülmüşlerdi. kızlardan biri 8, diğeri 5 yaşındaydı. küçük olan bulunduktan kısa bir süre sonra öldü; diğeri bir grup yetimle birlikte yetiştirildiği kampta 10 yıl kadar hayatta kaldı. bulunduklarında kızlar, iki ayak üzerinde yürümeyi bilmiyordu. elleri ve ayakları üzerinde hızla hareket ediyorlardı. elbette konuşmuyorlardı ve yüzlerinde de herhangi bir ifade yoktu. sadece çiğ et istiyorlardı ve geceleri daha faaldiler. insanlarla irtibat kurmayı reddediyor, köpek ve kurtlarla bir arada olmayı tercih ediyorlardı. bulunduklarında sağlık durumları sorunsuzdu ve görünürde zihinsel gerilik veya yetersiz beslenme belirtisi yoktu. kurt ailesinden ayrılmaları derin bir depresyona yol açıp onları ölümün eşiğine getirmişti. 10 yıl hayatta kalan kız zaman içerisinde beslenme alışkanlıklarını ve faaliyet döngülerini değiştirdi. acil durumların yarattığı stres altında dört ayağı üzerinde koşma davranışına dönüş yapsa da iki ayağı üzerinde yürümeyi öğrendi. fakat birkaç kelime kullansa da hiçbir zaman doğru dürüst konuşmayı öğrenmedi. ona bakan anglikan misyonerle ailesine de, onunla yakınlaşan diğer insanlara da hiçbir zaman tam anlamıyla bir insan olduğu hissini vermedi.

uykuların doğusu

hasan ali toptaş

insanın canı tez, gövdesi ağırdır. ağırlığının yanında tezliğinin pek hükmü yoktur aslında; bu tezlik gerilerde bir yerde, gözlerini pörtleterek sarkık dilli bir yaratık gibi çırpınır durur.

hayatı anlamlı kılmanın başlıca yollarından biri olan hikaye anlatma sanatı; dili kullandığımız, kendimizin dışında başka insanların da var olduğunu bildiğimiz ve zamanın içinde kaldığımız sürece varlığını hep devam ettirecektir. aslında zihin denen fahişe de bir hikaye anlatıcısıdır. görünmeyeni anlatmak hüner değildir, tam tersine bir çeşit kabalıktır ve ayıptır. akıl insanın en büyük yarasıdır.

insan dert denen şeyin ağırlığı altında ezilip unufak olunca, dert çoğu kez o insanın şeklini şemalini alır da, hiç kimseyi iplemeden, uluorta konuşmaya başlar. başlangıçta bir hayli yumuşaktır bu konuşma; içinde ortalama mantığa denk düşen dört başı mamur benzetmelerle buğulu birer elma gibi yuvarlanıp duran anlamlar, derin çözümlemelerle parlak sıfatlar, ani bağlantılarla haklı saptamalar, hatta bütün bunların yanı sıra, kıvrak dönüşlerle uzun sıçramalar vardır. duruşları insanın kalp atışlarında yankılanan rengarenk kelimeler de vardır sonra, gerçeğin her yerdeliğine inanmış serinkanlı cümleler, bir ova gibi genişleyiveren sessizlikler, alçak gönüllü paragraflar ve yeryüzündeki konuşmaların ağırlığında oluşmuşa benzeyen her biri birbirinden lezzetli virgüllerle yerli yerine oturmuş noktalar da vardır.

gel gör ki, meçhul bir el gelip konuşmanın seyrine müdahale etmiş gibi, bir süre sonra her şey değişir. tül perdelerin arkasına gizlenmiş kırık kalpli bir çocuk edasıyla sakin sakin konuşan dert birdenbire şirazeden çıkıp insanı afallatacak derecede çirkinleşir de, sürekli ateş püsküren sipsivri bir dille oraya buraya acımasızca saldırmaya başlar bir bakıma. saldırınca da, hiç ayrım yapmadan önüne gelen herkesi suçlar. suçlamaktan da öte, kökleri insanoğlunun ilk anına dek uzanan korkunç bir intikam duygusuyla kıyasıya tırmalar her şeyi ve herkesi, kıyasıya hırpalar, kıyasıya yaralar ve sonuçta ortalığı orasından burasından kat kat dumanlar tüten, uçsuz bucaksız bir savaş alanına çevirir. öyle ki, çığlık çığlığa parçalanmış kalpler yüzer artık bu savaş alanını kaplayan kan göllerinin içinde. kalplerle birlikte ölmüş dostluklar yüzer sonra, dostluklarla birlikte ezilmiş duruşlar, duruşlarla birlikte yok olmuş umutlar yüzer.

insan denen yaratığın akıl almaz labirentler, ürkütücü dehlizler, zifiri karanlık kuyular ve birbirine açılan meçhul genişliklerle dolu ruhunda, hayatını masala dönüştürmek gibi tuhaf bir eğilim vardır. bu eğilim, zaman zaman başka eğilimlerin gölgesinde kalsa, zaman zaman karın doyurma çabasının ağırlığı altında pestil gibi ezilse ve yıllarca ortalıkta gözükmeyip unutulsa da, günü saati gelince ne yapar eder, bir şekilde nükseder. ne kadar direnirse dirensin, akla gelebilecek hangi yolu denerse denesin, eninde sonunda herkes kendini bu eğilimin pençeleri arasında köpekler gibi kıvranırken bulur bir bakıma. bulunca da, durup dururken bir süs iğnesi gibi, toprak altından çıkarılmış binlerce yıllık bir çanak gibi ya da böcek, çiçek ve kuş gibi ne işe yarayacağını bilmediği eften püften bir şeyi kafasına takıp hayatının anlamını tepeden tırnağa değiştirmeye kalkar. üstelik, çoğu kez farkına bile varmadan, hayatını eskisi gibi sürdürüyormuş duygusuyla yapar bunu.  yapar yapmasına ya, can havliyle oradan oraya koşmaktan, dağ bayır gezmekten, günlük hayatın dayattığı her şeyi bir yana bırakıp sadece kafasına taktığı nesneyi düşünmekten ve işte bütün bunların ortasında zavallı bir böcek çaresizliğiyle debelenip durmaktan da bir hayli yorgun düşüp perişan olur tabi.

"şad olup gülmedim eller içinde
soldu benim gülüm güller içinde"

her şeyden korkuyorum aslında. ilkin, insanların büyük kötülüklere yol açan iyilik anlayışlarından korkuyorum. sonra, kendini çocukların varlığında yenileyen hayatın acımasızlığından, bu acımasızlığın üstünü örten masumiyetin derinliğinden ve kapı kilitlerinden korkuyorum. sonra, canlı olmanın aczinden, bu aczin doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardan, sokaklardan ve insanların içinde uğuldayıp duran çok ağızlı kuyularla bu kuyuların karanlığından korkuyorum. insanların varlığını eksilterek onları tamammış gibi gösteren şehrin abuk sabuk görüntülerinden korkuyorum. patronlarının diliyle konuştuklarını fark edemeyen ezik ruhlu kapı kullarının gururundan ve bu gururun girebileceği çeşitli kılıklarla bu kılıkların insana alçak gönüllülükmüş gibi gözüken kıvamından korkuyorum. hayatımızın içinde gezinip duran tanklardan, helikopterlerden ve uçaklardan korkuyorum. bir insanın her şeyi bilebileceğini sanan kıt akıllı adamların, geçmişlerini başkalarının geleceğinden geri almaya çalışan kırkını aşmış çocukların ve hemen her fırsatta yaralı güvercin rolü oynayan kadınların yanı sıra ben uzun ömürlü neşelerle uykulardan da korkuyorum.

naked

mike leigh

hiç düşündün mü; hiç bilmesen de şu berbat hayatının en mutlu anını çoktan yaşamış olabilirsin ve geleceğinde hastalık ve acılardan başka bir şey olmayabilir.

ben hiç sıkılmam. herkesin derdi bu. herkes sıkılıyor. doğa size açıklandı ve sıkıldınız. yaşayan beden size açıklandı ve sıkıldınız. evren size açıklandı ve bundan da sıkıldınız. şimdi sadece ucuz heyecanlar istiyorsunuz, bunlardan bol bol istiyorsunuz ve yeni oldukları sürece ne kadar adi veya saçma oldukları fark etmiyor.

insan vücudunda beni korkutan şeyi biliyor musun? insan vücudu bütün evrendeki en karmaşık mekanizma. ama yine de çok sessiz, değil mi? bu ıslak ve pembe fabrika nedir? ne yapıyor bunlar içeride? yani ürün nedir? gelip giden dağıtım kamyonları görmüyoruz, değil mi?

akıl, en zayıf olduğu gecelerin sabahında hiç olmadığı kadar güçlüdür.

aziz john'un "esinleme kitabını" hiç duymadın mı? incil'in kıyameti haber veren son bölümü? "sağ eline ya da alnına bir işaret koysun diye zorladı herkesi; hiç kimse satamasın, alamasın o işarete sahip değilse, şeytanın işaretine ya da şeytanın sayısı olan 666'ya." bu kadar kesin bir kehanetin anlamı ne olabilir acaba? işaret nedir? işaret brian, "barkod"; her yeri sarmış. her tuvalet kağıdında, her sigara paketinde ve her bir domuz pastırmasında görebileceğin barkodlar. ve her lanet barkod 3 işaret ile 2'ye bölünür. ve o üç işaret her zaman 666 rakamı ile gösterilir. şimdi, ne deniyor? "hiç kimse satamasın, alamasın o işarete sahip değilse." ve şimdi tüm şu kredi kartı sahtekarlıklarının kökünü kurutmak için ve tamamen nakitsiz bir toplum yaratmak için planladıkları şey amerikan askerlerinde test ettikleri bir plan. deri altına lazer dövmeler yapılacak, sağ elin ya da alnın işaretlenecek. plastiği canlı et ile değiştirecekler. yine esinleme kitabı'ndan, 7 mühür kıyamet gününde kırılarak açıldığında ve 7 melek boruları üflediğinde 3. melek borazanını çaldı gökten, meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üzerine düştü. suların üçte biri pelin gibi acılaştı, bu sulardan içen birçok insan öldü. pelin otunun rusça ismini biliyor musun peki? "çernobil." gerçek bu! 18 ağustos 1999'da güneş sistemimizdeki gezegenler bir haç biçimi alarak dizilecekler. bütün gezegenler balık, aslan, boğa ve akrep burçlarında hizalanacaklar ve bu da daniel'ın kitabında bahsedilen mahşerin dört atlısı'na birebir uyuyor. bir başka lanet gerçek! devam etmemi ister misin? dünyanın sonu çok yakın brian. oyun bitti.

tamam, hayatın biteceğini, dünyanın biteceğini ya da evrenin yok olacağını söylemiyorum. insanoğlunun yok olacağını söylüyorum. nasıl ki dinozorların nesli tükendiyse aynısı bizim de başımıza gelecek. hiçbir önemimiz yok. biz bir fikiriz sadece.

sence amip, bir kurbağaya doğru evrimleşeceğini düşünmüş müdür? elbette düşünmemiştir. ve ilk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? elbette hayır. ve nasıl ki o kurbağa shakespeare'i hiç tasavvur edemediyse biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz. ben kaderimin ne olduğunu biliyorum. evet ama anlayabildiğim kadarıyla şu anda yaşadığın şey, tüm bu alametler, tüm bu gerilemeler, öngörülerin ve bu astral seyahatle ilgili saçmalıklar aslında baştaki ilkel guruldamalarla birebir benzeyen bir şey. çünkü evrim henüz tamamlanmadı. insanoğlu ne tamamen var oldu ne de yok oldu. bak, eğer zamanın tümünü tek bir yıl ile simgeleştirirsek biz ocağın ilk anlarındayız henüz. daha gidecek uzun bir yol var. sadece artık ilave uzuvlar ya da yüzgeçler çıkarmayacağız. çünkü evrim de evrimleşiyor.

mahşer günü geldiğinde mahşerin kendisi evrimsel sıçrama sürecinin bir parçası olacak. insanoğlu yok olmalı.  mahşerin en temel tanımında insanoğlu en azından başka bir form alıp yok olacaktır. evrimleşerek. maddenin ötesindeki bir şeye. saf düşünceden oluşan türlere. algı kapasitemizin dışında bir şeye. evrensel bir bilince. tanrıya. ki o da, aynı mantıkla, zamanın ta kendisidir.

sorun şu ki tanrı, nefret dolu bir tanrıdır. öyledir. tanrı iyi olsaydı, kötülüğün dünyada ne işi olurdu? acı, nefret, açgözlülük ve savaşlar neden var? hiç mantıklı değil. fakat eğer tanrı nefret doluysa dünyada iyilik neden var diye sorabilirsin? aşk, umut ve zevk neden var? kabul edelim. iyi, kötü tarafından ezilmek için vardır. iyinin yadsınamaz varlığı kötünün ortaya çıkmasını sağlar. bu yüzden, tanrı kötüdür. kaç tane geçmiş ya da gelecek varlığın olursa olsun tümü acı, ıstırap, hastalık ve ölüm tarafından delik deşik edilecek. görüyorsun brian, tanrı seni sevmiyor. tanrı seni küçümsüyor. yani hiç umut yok. ve insanoğlu sadece şeytanın kendi kendini yarattığı cihazın bir bileşeni. temelde benim söylemek istediğim, birkaç yumurta kırmadan omlet yapılamayacağı ve insanoğlu sadece kırık bir yumurta. omletse iğrenç olmuş.

doğru dürüst bir ilişki nedir? seninle yattıktan sonra seninle konuşan birisiyle yaşamak. kalan yarıda ne isteyeceklerini bilemiyorum. başlarken neyinden hoşlandılarsa ondan nefret ediyorlar. güçlüysen seni sevmezler. zayıfsan seni sevmezler. zekiysen nefret ederler. aptalsan nefret ederler. ne istediklerini bilmiyorlar.

buradan anlaşılıyor ki kaç tane kitap okumuş olursan ol bu dünyada, asla, asla ama asla anlayamayacağın bazı şeyler vardır.

17.6.09

son söz

georges bataille

gece boyunca sık sık uyandım. uyku, başlangıçta bir sarhoşluk gibiydi. uyurken dünyanın sağlamlığının yerini uykunun hafifliğine bıraktığını sandım. bu alaycı kayıtsızlık hiçbir şeyi değiştirmeyecekti: her şeyin peşini bırakmışlığın içinde ertelenmiş arzunun ateşliliği, onu sıkıntı içinde tutan frenlerden kurtulmuş olarak yeniden doğuyordu. ama uyumak belki de eksik bir zafer imgesidir ve bizi kendimizden geçirtecek özgürlük uykuda gizlidir. yuvaları çökmüş karınca gibi artık mantıksal bir yolu kalmamış olan ben, hangi koyu dehşetin kurbanı oldum? bu kötü düş dünyasındaki her düşüş, yalnızca bu, ölümün tam bir deneyimidir -ama, uyanışın kesin aydınlığı yoktur-.

bu uyku bataklığının çok tasa vermemesi eğlendirici. bu bataklığı unutuyoruz ve tasasızlığımızın "bilinçli" havalarımıza bir yalan niteliği verdiğini görmüyoruz. şu anda, yakın zamandaki düşlerimin mezbahayı andıran hayvaniliği -çevremdeki her şey yerinden olmuş; ama sakinleşmeye razılar- bende ölüme "tecavüz etme" duygusunu uyandırıyor. benim gözümde artık herhangi bir şeyin pastaki taşkınlıktan başka bir değeri yoktur; güneş altında dünyanın küflenmekten pek kurtulamamasının kesinliğinden başka bir şey de yoktur. yaşamın gerçeği kendi zıttından ayrılamaz ve ölümün kokusundan kaçsak da, "duyuların yolunu şaşırması" bizi ölüme bağlı mutluluğa götürür. bunun nedeni ölüm ile yaşamın sonsuz yenilenmesi arasında fark olmamasıdır. tıpkı bir ağacın köklerin görünmez ağı ile toprağa tutunması gibi biz de ölüme tutunuyoruz. ama biz, köklerini yadsıyan "ahlaklı" bir ağaca benziyoruz. bize anlamsız gizi veren acının kaynağına safça ulaşamasaydık, gülüşün coşkunluğuna sahip olamazdık. hesabın donuk yüzü olurdu yüzümüzde. müstehcenlik yalnızca acının bir biçimidir; ama fışkırmaya o kadar "hafifçe" bağlanmıştır ki, tüm acıların içinde en zengin, en çılgın, arzuya en uygun olanı odur.

bu devinimin yoğunluğu içinde onun anlaşılmaz olması, kimi kez bulutlara eriştirmesi, kimi kez kum üzerinde cansız bırakması önemli değildir. parçalanmış olarak, benim yenilgimden ebedi bir sevinç kaynağının çıktığını düşlemek zayıf bir teselli olacaktır. gerçekten de, kanıtlara boyun eğmek zorundayım: sevincin çatlaması ancak bir koşulla olur: acı akışının hiçbir şekilde daha az korkunç olmamasıyla. büyük mutsuzluklardan doğan kuşku, aksine, yalnızca zevk alanları, tüm mutluluğu, ancak mutsuzluğun karanlık halesi içinde biçim değiştirmiş olarak tanıyabilenleri aydınlatır. öyle ki akıl belirsizliğe çözüm değildir. aşırı mutluluk ancak sürdüğünden kuşku duyduğumda olanaklıdır; aksine, mutluluktan emin olduğum an, ağırlık haline gelir. böylece, aklı başında olarak ancak belirsizlik ortamında yaşayabiliriz. diğer taraftan mutsuzluk ile sevinç arasında asla tam bir fark yoktur: dolanıp duran mutsuzluk bilinci her zaman vardır ve dehşette bile mümkün olan sevincin bilinci tamamen yok olmamıştır: acıyı baş döndürücü biçimde artıran odur; ama buna karşın işkencelere katlanılmasını sağlayan da odur. oyunun bu hafifliği, şeylerin belirsizliği içinde öyle iyi verilmiştir ki, bu oyunları ciddiye aldıklarında tedirgin insanları küçümseriz. kilisenin hatası, ahlaktan ve dogmalardan çok, bir oyun olan trajik ile çalışma belirtisi olan ciddiyeti birbirine karıştırmasındadır.

buna karşın, uyurken düşte acı çekmeme neden olan bu insanlıkdışı boğulmalar, hiçbir ciddi özellikleri olmadığından, verdiğim karar için uygun bahaneydiler. boğulduğum anı anımsadığımda, acı bana bir tür tuzak kurmuş gibi geliyor; bu olmasa, düşünce tuzağı "kurulamazdı." o an bu hayali mutsuzluk üzerinde takılıp kalmak ve bu mutsuzluğu göğün saçma genişliğine bağlarken, düşüncesizlik ve "kaygı yokluğu"nda, bir sıçrayıştan ibaret olan kendime ve dünyaya ilişkin bir kavramın özünü bulmak hoşuma gidiyor. ölen kardeşimle tuhaf bir biçimde oyun oynayan çılgın, vahşi ve ağır bir senfoni içinde, düşümde, sırtımın oyuğuna biraz önce girmiş -öyle korkunç bir şekilde ki, bağırsaydım bile sesim çıkmazdı- bir parmağın düşmanca ve sert ucu bir öfkeydi; asla böyle olmamalıydı ama böyleydi, acımasızdı ve bir sıçrayışın özgürlüğünü "gerektiriyordu." parmağın acımasız vahşetinin artırdığı şiddetli bir öfke içinde her şey buradan çıkıyordu: işkencemde, içinde uyanılan dayanılmaz acıya erişmeyen, ondan koparılmayan hiçbir şey yoktur. ama, bu uykudan uyandığımda, e., karşımda, ayakta bana gülümsüyordu. aynı giysi vardı üzerinde; daha doğrusu odasında uzandığı zamanki aynı giysisizlik. düşümden çok kötü uyandım. bir markizin sepet etekliği içindeki rahatlığıyla, tanımlanamayan bir gülümseyiş, sıcak ses tonu beni hemen yaşamın zevklerine teslim etti: "monsenyör, tenezzül ederler mi?" dedi bana. giysinin tahrik ediciliğine hangi rezilliği eklediğini bilmiyorum. ama sanki bir an bile bir komediyi sürdüremeyecekmiş gibiydi; apış arasındaki kılları gösterdi hemen ve boğuk bir sesle sordu: "sevişmek istiyor musun?"

fırtınalı, masalsı bir ışık demeti odamı dolduruyordu: bir ejderhaya saldıran silahlı, genç ve aydınlık bir aziz georges gibi üstüme atladı; ama bana yapmak istediği kötülük giysilerimi çıkarmaktı ve yalnızca bir sırtlanın gülümseyişiyle donanmıştı.

cam göz

ihsan oktay anar

rivayet ederler ki, taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. sihirbaz ona bir camgöz verdi. adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. bu yüzden sihirbaz onu sarayında 40 gün ağırlamaya karar verdi. gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. günler ve gecelerce kadını düşündü durdu. sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. kadın, o sırada içeride kendisini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. böylece adam kadını doya doya seyretti. ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.

16.6.09

aşk sanatı

ovidius



vaktin varken hala
gevşemiş dizginlerini dolanıyorken orada burada
seç, "sadece senden hoşlanıyorum" diyeceğin birini
hafifçe esen meltemler getirmez sana sevgiliyi

olur da kuşlar susarsa baharda, yazın da ağustosböcekleri
maenalus tazısı arkasına bakmadan kaçarsa tavşandan
işte ancak o zaman reddedebilir bir kadın
aşığının sıcacık iltifatlarını
iltifat istemediğine inandığın bir kadın bile, inan ister
kaçamak aşk erkeğin de hoşuna gider, kadının da
erkek rol yapmada beceriksizdir, kadın arzularını daha iyi saklar

kabul etseler de etmeseler de kızlar teklif alınca sevinirler
de ki yanıldın, reddedilmenin sana ne zararı dokunacak ki

yabancı olduğumuz tutkular daha kolay esir alır ruhları
hep daha bereketli olur ekin, başkasının tarlasında
daha çok süt verir memeleri, komşu sürünün

buz gibi kırılgandır kadının öfkesi, eriyip gider zamanla

kadın icadıdır
ateşli aşığının servetini tırtıklamak maharetle

zamanla sabana boynunu uzatır inatçı öküzler bile
atlar zamanla öğrenir, uysalca katlanmayı koşumlarına
taştan daha serti var mı, sudan daha hafifi
ama o hafif su, oyar o sert taşı
yeter ki azmet, zamanla penelope'yi bile fethedersin
pergama geç alındı; ama alındı ya sonunda, sen ona bak

mektubunu okudu da sana yanıt vermedi mi? sakın zorlama
okumaya gönlü olan, gönüllü olur yanıt vermeye okuduklarına
kendiliğinden yavaş yavaş, adım adım ilerler böyle şeyler
belki başlangıçta soğuk bir mektup alacaksın
kendisini rahatsız etmemeni rica edecek senden
ama korku duyacak, rica ettiği şeyden
rica etmediğini istiyor işte, ısrar etmeni
devam et, yakında kavuşacaksın dileğine

güvenli ve sıradan bir yoldur
kandırmak dostluk adı altında

her kadın sevileceğini düşünür kendi içinde
en çirkini bile, hayranlık besler kendi güzelliğine

istemeye istemeye vermek isterler çok kez
hoşlandıkları ne varsa
keyif alır, zorla kapılıp götürülürse aşkın ani fırtınasına
bir iltifat ışığı görür arsızlıkta

kaçanı kovalamak ister çoğu kadın
hazırda olandan nefret eder
kendinden bıktırma, fazla ısrar edip de
zafer beklentini açık etme, öyle her istediğinde
ima et aşkını dostluk kisvesinde

avı elde tutmak cesaret ister, en az avlamak kadar
avlamak şans işi; ama diğeri başlı başına bir sanat

aşk askerliğe benzer; çekip gidin aylakçılar
ödlek adamlara verilmemeli bu sancaklar
gece ve kış, uzun yollar, amansız acılar
her tür zahmet var bu zarif ordugahta
dayanacaksın sıkça, sel gibi yağan yağmurlara
buz keseceksin, çırılçıplak uzanacaksın toprağa

akıl korktuğu şeyi hep doğru sanır

şiirler övülür; ama sevgililer pahada ağır hediye bekler
vahşi bile sevilir, zengin olsun yeter
çağımız altın bir çağ sahiden; altın satın alıyor
en yüce onurları; aşk altınla kazanılıyor

güzelin ne süse ihtiyacı vardır ne de öğütlere
onların çeyizi, süssüz püssüz doğal güzellikleri

size tavsiyem, ey romalı delikanlılar, edebiyat öğrenin
sadece tir tir titreyen sanıkları savunmak için değil tabii
yenik düşünce belagatine, nasıl fethedersin halkı
ciddi bir yargıcı, senatus'un seçkin azalarını
öyle fethedersin bir genç kızı

14.6.09

allahın garibi

nikos kazancakis

ne kadar aşağılara inersen, o kadar hızlı yükseğe çıkarsın.

aziz olmak demek, sadece yeryüzüyle ilgili her şeyden değil, aynı zamanda bütün tanrısal şeylerden de vazgeçmek demektir.

kötülüğü iyilikle karşılamaktan daha ağır bir ceza olamaz.

erdem bile ılımlı olmayı gerektirir; yoksa küstahlığa döner.

gönlümün derinlerinde istemediğim şeyi biliyorum; ama ne istediğimi bilmiyorum.

gerçek insan, insanı aşmış olandır.

dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demektir.

vaktiyle bütün ömrünü mükemmelliğe erişmek için çalışarak geçiren bir zahit varmış. varını yoğunu yoksula dağıtmış, çöle çekilmiş ve gece gündüz tanrısına dua etmiş, sonra eceli gelmiş. cennete çıkıp kapısına vurmuş. "kim o?" diye bir ses gelmiş içeriden. "ben" demiş zahit. "burada iki kişiye yer yok!" demiş ses. "git buradan!" zahit gerisin geri yeryüzüne dönmüş, çabasına yeniden başlamış; yoksulluk, oruç, dua ve ağlama. eceli yeniden gelmiş ve ölmüş. yeniden çalmış cennetin kapısını. "kim o?" demiş aynı ses. "ben" demiş. "iki kişiye yer yok burada. git buradan!" olmuş cevap. zahit kurşun gibi yeniden yeryüzüne inmiş ve kurtulmak için, eskisinden daha büyük çabayla aynı şeylere sarılmış. yaşlanıp yüzünü bulduğunda, yine ölmüş. yeniden çalmış cennet kapısını. "kim o?" demiş ses. "sen rabbim, sen!" cennet kapısı açılmış, o da içeri girmiş.

zamanın her şeye vakti vardır.

şeytandan kurtulmak mümkün; ama insanlardan, hiçbir zaman!

nedir sevgi? sadece acıma değil, iyilik değil. acımada iki şey vardır: verenle alan. sevgide tek şey vardır; ikisi birleşir, ayrılmaz olurlar. "ben" ile "sen" yok olur. sevmek demek insanın kendini sevgilide kaybetmesi demektir.

13.6.09

bir soru

onat kutlar



akşamüstü oturdum yol kıyısına
düşündüm
ne kalacak bizden geriye
balkan yaylasından ve bozkırlardan
kafdağlarına giden şu bulut
sonsuz mevsimlerle esmerleşen
şu toprak ve derin çınar ağacı
biz yokken de vardı

çocukların şu gülen sarı feneri
ayışığı
ve ıssız balkonlarda
kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
aynı mandalda kurutan güneş
çayırda gölgeler bırakacak
dalgın yeryüzünden çekilirken

kalabalık çarşılara tortusu
çökecek
tüccarın kanpazarından
mezarlığa taşıdığı paranın
değirmeni döndüren ter ırmağı
kuruyunca ardında tuz kalacak
ve bir anı öfkeli işçilerden

sihirli kediler bir tekir şerit
olacak
ve bir çöl esintisi
dörtnala kaybolan arap atları
bir çavdar haritası çizecek
bozkırı terk eden tarla faresi
kuş tüyleri gökyüzünün camını
buzlu yazılarla donatacak

her şey değişiyor ama ne yapsak
duracak
tarihin uzun duvarı
taşlara kırmızı izler bırakan
ve aynı kıyıdan yürüyen köle
silecek kralların adını
gene de karanlık dağ başlarında
yarın bir kin gibi hatırlanacak
kanlı soy ağacının dalları

kiraz ve kamıştan kavalımızın
sesleri
dağılıyor havada
bir kuyu ağzından geçiyor gibi
rüzgarı mor fistanlı zamanın
bu güzel şarkı da unutulacak
kıyımlar acılar kanlar içinde
savrulurken yaşadığımız günler
bu soruyu mutlaka soracaksın

ne kaldı, ne kaldı bizden geriye