30.6.09

uzun lafın kısası

lao-tzu: her şey apaçık, bulanık gören benim.

irvine welsh: köpek balıklarıyla yüzüyorsanız hayatta kalmanın tek yolu, içlerindeki en büyük köpek balığı olmaktır.

mario vargas llosa: en kötüsü, bu lanet ülkede her gün yaşanan o korkunç şeylere tanık olmaktır.

neval el-saadavi: bir erkek isyan bayrağını gökyüzüne kaldırsa bile bir çocuk gibidir.

soti triantafyllou: evlilik, tıpkı tüm bir ömrü hapiste, hastanede ya da manastırda geçirmek gibi anormal bir durumdur.

jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.

viktor emil frankl: insanı en çok yaralayan şey, fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

muriel barbery: yoksulların nefret ettikleri bir şey varsa o da diğer yoksullardır.

rana dasgupta: bazı insanlar mükemmeliyetçidir. bu bir tutkudur onlarda. bir şeyi beş kez, on kez denerler, fark etmez. sonunda öyle yüksek bir standarda ulaşırlar ki, artık kimse onlarla baş edemez.

edmundo paz soldan: iflah olmaz bir istekle cenneti arayan huzursuz yaratıklarız.

balzac: iyi insanlar uzun zaman dünyada kalamazlar. gerçekten de büyük duygular bu bayağı küçük, yüzeysel toplumla nasıl bağdaşabilir?

franz kafka: evet umut var, çok umut var; ama bizim için değil.

19.6.09

naked

mike leigh

hiç düşündün mü; hiç bilmesen de şu berbat hayatının en mutlu anını çoktan yaşamış olabilirsin ve geleceğinde hastalık ve acılardan başka bir şey olmayabilir.

ben hiç sıkılmam. herkesin derdi bu. herkes sıkılıyor. doğa size açıklandı ve sıkıldınız. yaşayan beden size açıklandı ve sıkıldınız. evren size açıklandı ve bundan da sıkıldınız. şimdi sadece ucuz heyecanlar istiyorsunuz, bunlardan bol bol istiyorsunuz ve yeni oldukları sürece ne kadar adi veya saçma oldukları fark etmiyor.

insan vücudunda beni korkutan şeyi biliyor musun? insan vücudu bütün evrendeki en karmaşık mekanizma. ama yine de çok sessiz, değil mi? bu ıslak ve pembe fabrika nedir? ne yapıyor bunlar içeride? yani ürün nedir? gelip giden dağıtım kamyonları görmüyoruz, değil mi?

akıl, en zayıf olduğu gecelerin sabahında hiç olmadığı kadar güçlüdür.

aziz john'un "esinleme kitabını" hiç duymadın mı? incil'in kıyameti haber veren son bölümü? "sağ eline ya da alnına bir işaret koysun diye zorladı herkesi; hiç kimse satamasın, alamasın o işarete sahip değilse, şeytanın işaretine ya da şeytanın sayısı olan 666'ya." bu kadar kesin bir kehanetin anlamı ne olabilir acaba? işaret nedir? işaret brian, "barkod"; her yeri sarmış. her tuvalet kağıdında, her sigara paketinde ve her bir domuz pastırmasında görebileceğin barkodlar. ve her lanet barkod 3 işaret ile 2'ye bölünür. ve o üç işaret her zaman 666 rakamı ile gösterilir. şimdi, ne deniyor? "hiç kimse satamasın, alamasın o işarete sahip değilse." ve şimdi tüm şu kredi kartı sahtekarlıklarının kökünü kurutmak için ve tamamen nakitsiz bir toplum yaratmak için planladıkları şey amerikan askerlerinde test ettikleri bir plan. deri altına lazer dövmeler yapılacak, sağ elin ya da alnın işaretlenecek. plastiği canlı et ile değiştirecekler. yine esinleme kitabı'ndan, 7 mühür kıyamet gününde kırılarak açıldığında ve 7 melek boruları üflediğinde 3. melek borazanını çaldı gökten, meşale gibi yanan büyük bir yıldız ırmakların üzerine düştü. suların üçte biri pelin gibi acılaştı, bu sulardan içen birçok insan öldü. pelin otunun rusça ismini biliyor musun peki? "çernobil." gerçek bu! 18 ağustos 1999'da güneş sistemimizdeki gezegenler bir haç biçimi alarak dizilecekler. bütün gezegenler balık, aslan, boğa ve akrep burçlarında hizalanacaklar ve bu da daniel'ın kitabında bahsedilen mahşerin dört atlısı'na birebir uyuyor. bir başka lanet gerçek! devam etmemi ister misin? dünyanın sonu çok yakın brian. oyun bitti.

tamam, hayatın biteceğini, dünyanın biteceğini ya da evrenin yok olacağını söylemiyorum. insanoğlunun yok olacağını söylüyorum. nasıl ki dinozorların nesli tükendiyse aynısı bizim de başımıza gelecek. hiçbir önemimiz yok. biz bir fikiriz sadece.

sence amip, bir kurbağaya doğru evrimleşeceğini düşünmüş müdür? elbette düşünmemiştir. ve ilk kurbağa kendini sudan dışarı atıp bir eş bulmak ya da bir yırtıcıyı duraksatmak için ses tellerini görevlendirdiğinde o ilk vıraklamasının dünyadaki bütün lisanlara ve edebiyata doğru evrimleşeceğini hiç hayal etmiş midir? elbette hayır. ve nasıl ki o kurbağa shakespeare'i hiç tasavvur edemediyse biz de kaderimizi asla tasavvur edemeyiz. ben kaderimin ne olduğunu biliyorum. evet ama anlayabildiğim kadarıyla şu anda yaşadığın şey, tüm bu alametler, tüm bu gerilemeler, öngörülerin ve bu astral seyahatle ilgili saçmalıklar aslında baştaki ilkel guruldamalarla birebir benzeyen bir şey. çünkü evrim henüz tamamlanmadı. insanoğlu ne tamamen var oldu ne de yok oldu. bak, eğer zamanın tümünü tek bir yıl ile simgeleştirirsek biz ocağın ilk anlarındayız henüz. daha gidecek uzun bir yol var. sadece artık ilave uzuvlar ya da yüzgeçler çıkarmayacağız. çünkü evrim de evrimleşiyor.

mahşer günü geldiğinde mahşerin kendisi evrimsel sıçrama sürecinin bir parçası olacak. insanoğlu yok olmalı.  mahşerin en temel tanımında insanoğlu en azından başka bir form alıp yok olacaktır. evrimleşerek. maddenin ötesindeki bir şeye. saf düşünceden oluşan türlere. algı kapasitemizin dışında bir şeye. evrensel bir bilince. tanrıya. ki o da, aynı mantıkla, zamanın ta kendisidir.

sorun şu ki tanrı, nefret dolu bir tanrıdır. öyledir. tanrı iyi olsaydı, kötülüğün dünyada ne işi olurdu? acı, nefret, açgözlülük ve savaşlar neden var? hiç mantıklı değil. fakat eğer tanrı nefret doluysa dünyada iyilik neden var diye sorabilirsin? aşk, umut ve zevk neden var? kabul edelim. iyi, kötü tarafından ezilmek için vardır. iyinin yadsınamaz varlığı kötünün ortaya çıkmasını sağlar. bu yüzden, tanrı kötüdür. kaç tane geçmiş ya da gelecek varlığın olursa olsun tümü acı, ıstırap, hastalık ve ölüm tarafından delik deşik edilecek. görüyorsun brian, tanrı seni sevmiyor. tanrı seni küçümsüyor. yani hiç umut yok. ve insanoğlu sadece şeytanın kendi kendini yarattığı cihazın bir bileşeni. temelde benim söylemek istediğim, birkaç yumurta kırmadan omlet yapılamayacağı ve insanoğlu sadece kırık bir yumurta. omletse iğrenç olmuş.

doğru dürüst bir ilişki nedir? seninle yattıktan sonra seninle konuşan birisiyle yaşamak. kalan yarıda ne isteyeceklerini bilemiyorum. başlarken neyinden hoşlandılarsa ondan nefret ediyorlar. güçlüysen seni sevmezler. zayıfsan seni sevmezler. zekiysen nefret ederler. aptalsan nefret ederler. ne istediklerini bilmiyorlar.

buradan anlaşılıyor ki kaç tane kitap okumuş olursan ol bu dünyada, asla, asla ama asla anlayamayacağın bazı şeyler vardır.

17.6.09

cam göz

ihsan oktay anar

rivayet ederler ki, taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. bu zavallı adam alemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. görme umudu canlanan zavallı da, omzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. sihirbaz ona bir camgöz verdi. adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu. adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. fakat yol yorgunu olduğu için sevincini tam anlamıyla belli edecek durumda değildi. bu yüzden sihirbaz onu sarayında 40 gün ağırlamaya karar verdi. gelgelelim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. günler ve gecelerce kadını düşündü durdu. sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir yere sihirli cam gözü koydu ve derhal odasına geri döndü. kadın, o sırada içeride kendisini seyreden sihirli bir göz olduğunu, dolayısıyla adamın o anda memelerini ve mahrem yerlerini görmekte olduğunu bilmeden hamama girip yıkanmaya başladı. böylece adam kadını doya doya seyretti. ne var ki sihirbaz bu işin farkına varmıştı. bu yüzden adamdan gözü geri istedi ve onu kovdu. fakat adam, ne kadar uzakta olursa olsun, o sırada sihirbazın sarayında olan gözün gördüğü her şeyi görmeye devam ediyordu. intikam almaya kararlı olan sihirbaz, tellallar bağırtıp dünyanın en çirkin, en gudubet acuzesini buldu ve bir ressama kadının resmini yaptırdı. resmi bir odaya koyup gece gündüz aydınlık kalması için üstüne bir fener astı ve tam önüne de, o sihirli gözü koydu. sonunda o nankör adam, ömrü boyunca bu gudubet, çirkin acuzeyi seyretmek zorunda kaldı ki, bu da kör olmaktan bin beter bir şeydi.

deha

pascal

hayatlarını zihinsel araştırmaya adamış kişiler için, yüceliklerin ihtişamı parıltıdan yoksundur.

akıllı insanların büyüklüğü krallara, zenginlere, liderlere ve beşeri dünyanın büyük insanlarına görünmez.

büyük dehaların kendi imparatorlukları, kendi görkemleri, zaferleri ve pırıltıları vardır; cismani veya zihinsel büyüklüğe ihtiyaç duymazlar. onlar için bunların hiç önemi yoktur; çünkü ne bir şey ekler ne bir şey eksiltirler. onlar tanrı'yla ve meleklerle görürler, cisimle veya meraklı zihinle değil. tanrı onlara yeter.

16.6.09

teşekkür

ülkü tamer


ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün
ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün
serinlik vurdun korulara, canlandı serçelerim
sen mavi bir tilkiydin, binmiştim mavi ata
ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta
sen bana çok güzeldin, senin ayakların da

aşk sanatı

ovidius



vaktin varken hala
gevşemiş dizginlerini dolanıyorken orada burada
seç, "sadece senden hoşlanıyorum" diyeceğin birini
hafifçe esen meltemler getirmez sana sevgiliyi

olur da kuşlar susarsa baharda, yazın da ağustosböcekleri
maenalus tazısı arkasına bakmadan kaçarsa tavşandan
işte ancak o zaman reddedebilir bir kadın
aşığının sıcacık iltifatlarını
iltifat istemediğine inandığın bir kadın bile, inan ister
kaçamak aşk erkeğin de hoşuna gider, kadının da
erkek rol yapmada beceriksizdir, kadın arzularını daha iyi saklar

kabul etseler de etmeseler de kızlar teklif alınca sevinirler
de ki yanıldın, reddedilmenin sana ne zararı dokunacak ki

yabancı olduğumuz tutkular daha kolay esir alır ruhları
hep daha bereketli olur ekin, başkasının tarlasında
daha çok süt verir memeleri, komşu sürünün

buz gibi kırılgandır kadının öfkesi, eriyip gider zamanla

kadın icadıdır
ateşli aşığının servetini tırtıklamak maharetle

zamanla sabana boynunu uzatır inatçı öküzler bile
atlar zamanla öğrenir, uysalca katlanmayı koşumlarına
taştan daha serti var mı, sudan daha hafifi
ama o hafif su, oyar o sert taşı
yeter ki azmet, zamanla penelope'yi bile fethedersin
pergama geç alındı; ama alındı ya sonunda, sen ona bak

mektubunu okudu da sana yanıt vermedi mi? sakın zorlama
okumaya gönlü olan, gönüllü olur yanıt vermeye okuduklarına
kendiliğinden yavaş yavaş, adım adım ilerler böyle şeyler
belki başlangıçta soğuk bir mektup alacaksın
kendisini rahatsız etmemeni rica edecek senden
ama korku duyacak, rica ettiği şeyden
rica etmediğini istiyor işte, ısrar etmeni
devam et, yakında kavuşacaksın dileğine

güvenli ve sıradan bir yoldur
kandırmak dostluk adı altında

her kadın sevileceğini düşünür kendi içinde
en çirkini bile, hayranlık besler kendi güzelliğine

istemeye istemeye vermek isterler çok kez
hoşlandıkları ne varsa
keyif alır, zorla kapılıp götürülürse aşkın ani fırtınasına
bir iltifat ışığı görür arsızlıkta

kaçanı kovalamak ister çoğu kadın
hazırda olandan nefret eder
kendinden bıktırma, fazla ısrar edip de
zafer beklentini açık etme, öyle her istediğinde
ima et aşkını dostluk kisvesinde

avı elde tutmak cesaret ister, en az avlamak kadar
avlamak şans işi; ama diğeri başlı başına bir sanat

aşk askerliğe benzer; çekip gidin aylakçılar
ödlek adamlara verilmemeli bu sancaklar
gece ve kış, uzun yollar, amansız acılar
her tür zahmet var bu zarif ordugahta
dayanacaksın sıkça, sel gibi yağan yağmurlara
buz keseceksin, çırılçıplak uzanacaksın toprağa

akıl korktuğu şeyi hep doğru sanır

şiirler övülür; ama sevgililer pahada ağır hediye bekler
vahşi bile sevilir, zengin olsun yeter
çağımız altın bir çağ sahiden; altın satın alıyor
en yüce onurları; aşk altınla kazanılıyor

güzelin ne süse ihtiyacı vardır ne de öğütlere
onların çeyizi, süssüz püssüz doğal güzellikleri

size tavsiyem, ey romalı delikanlılar, edebiyat öğrenin
sadece tir tir titreyen sanıkları savunmak için değil tabii
yenik düşünce belagatine, nasıl fethedersin halkı
ciddi bir yargıcı, senatus'un seçkin azalarını
öyle fethedersin bir genç kızı

muhammed

pascal

muhammed otoriteden yoksundu. o yüzden gerekçeleri oldukça kuvvetli olmalıydı; çünkü bu güçten başka bir şeye sahip değildiler. sonuçta söylediği nedir? kendisine inanmamız gerektiği. muhammed'e kim şahitlik ediyor? kendisi. isa mesih için kendi şahitliği yok hükmündedir. şahitler vasıfları gereği daima vardırlar, her yerdedirler ve sefil haldedirler. o ise yalnızdır. incil ne kadar aziz matta'nınsa kuran da o kadar muhammed'indir.

muhammed'i kapalı olan ve gizemli bir anlama yorulabilecek sözleri üzerinden değil, cennet ve ahiretle ilgili, anlamı açık olan sözleri üzerinden değerlendirmemiz gerekir. bu bakımdan söyledikleri akla aykırıdır. ve anlamı açık sözleri, akla aykırı olduğundan, kapalı sözlerini gizem saymak da doğru değildir.

kutsal kitap için aynı şey söylenemez. gerçi onda da muhammed'in sözlerindeki kadar tuhaf belirsizlikler vardır; fakat hayranlık verici açıklıkta bölümler ve bariz, gerçekleşmiş kehanetler de vardır. dolayısıyla ikisi denk değildir.

14.6.09

allahın garibi

nikos kazancakis

ne kadar aşağılara inersen, o kadar hızlı yükseğe çıkarsın.

aziz olmak demek, sadece yeryüzüyle ilgili her şeyden değil, aynı zamanda bütün tanrısal şeylerden de vazgeçmek demektir.

kötülüğü iyilikle karşılamaktan daha ağır bir ceza olamaz.

erdem bile ılımlı olmayı gerektirir; yoksa küstahlığa döner.

gönlümün derinlerinde istemediğim şeyi biliyorum; ama ne istediğimi bilmiyorum.

gerçek insan, insanı aşmış olandır.

dünyada çiçek, çocuk ve kuş olduğu sürece korkma; her şey yolunda demektir.

vaktiyle bütün ömrünü mükemmelliğe erişmek için çalışarak geçiren bir zahit varmış. varını yoğunu yoksula dağıtmış, çöle çekilmiş ve gece gündüz tanrısına dua etmiş, sonra eceli gelmiş. cennete çıkıp kapısına vurmuş. "kim o?" diye bir ses gelmiş içeriden. "ben" demiş zahit. "burada iki kişiye yer yok!" demiş ses. "git buradan!" zahit gerisin geri yeryüzüne dönmüş, çabasına yeniden başlamış; yoksulluk, oruç, dua ve ağlama. eceli yeniden gelmiş ve ölmüş. yeniden çalmış cennetin kapısını. "kim o?" demiş aynı ses. "ben" demiş. "iki kişiye yer yok burada. git buradan!" olmuş cevap. zahit kurşun gibi yeniden yeryüzüne inmiş ve kurtulmak için, eskisinden daha büyük çabayla aynı şeylere sarılmış. yaşlanıp yüzünü bulduğunda, yine ölmüş. yeniden çalmış cennet kapısını. "kim o?" demiş ses. "sen rabbim, sen!" cennet kapısı açılmış, o da içeri girmiş.

zamanın her şeye vakti vardır.

şeytandan kurtulmak mümkün; ama insanlardan, hiçbir zaman!

nedir sevgi? sadece acıma değil, iyilik değil. acımada iki şey vardır: verenle alan. sevgide tek şey vardır; ikisi birleşir, ayrılmaz olurlar. "ben" ile "sen" yok olur. sevmek demek insanın kendini sevgilide kaybetmesi demektir.

13.6.09

bir soru

onat kutlar



akşamüstü oturdum yol kıyısına
düşündüm
ne kalacak bizden geriye
balkan yaylasından ve bozkırlardan
kafdağlarına giden şu bulut
sonsuz mevsimlerle esmerleşen
şu toprak ve derin çınar ağacı
biz yokken de vardı

çocukların şu gülen sarı feneri
ayışığı
ve ıssız balkonlarda
kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
aynı mandalda kurutan güneş
çayırda gölgeler bırakacak
dalgın yeryüzünden çekilirken

kalabalık çarşılara tortusu
çökecek
tüccarın kanpazarından
mezarlığa taşıdığı paranın
değirmeni döndüren ter ırmağı
kuruyunca ardında tuz kalacak
ve bir anı öfkeli işçilerden

sihirli kediler bir tekir şerit
olacak
ve bir çöl esintisi
dörtnala kaybolan arap atları
bir çavdar haritası çizecek
bozkırı terk eden tarla faresi
kuş tüyleri gökyüzünün camını
buzlu yazılarla donatacak

her şey değişiyor ama ne yapsak
duracak
tarihin uzun duvarı
taşlara kırmızı izler bırakan
ve aynı kıyıdan yürüyen köle
silecek kralların adını
gene de karanlık dağ başlarında
yarın bir kin gibi hatırlanacak
kanlı soy ağacının dalları

kiraz ve kamıştan kavalımızın
sesleri
dağılıyor havada
bir kuyu ağzından geçiyor gibi
rüzgarı mor fistanlı zamanın
bu güzel şarkı da unutulacak
kıyımlar acılar kanlar içinde
savrulurken yaşadığımız günler
bu soruyu mutlaka soracaksın

ne kaldı, ne kaldı bizden geriye

toplumsallaşma

theodore kaczynski

insanlar, toplumlarının şeklini bilinçli ve akılcı olarak seçmezler. toplumlar, akılcı insan kontrolü altında olmayan sosyal evrim süreçleri yoluyla gelişir.

bir toplumun ekonomik ve teknolojik yapısı, sokaktaki adamın nasıl yaşayacağını belirlemede politik yapısından çok daha önemlidir.

sistem, bireyin hayatını pek çok yönden kolaylaştırır; ama bununla birlikte onu kendi kaderini kontrol etmekten yoksun bırakır.

toplumumuzda akıl sağlığı kavramı büyük oranda bireyin sistemin ihtiyaçlarına uygun olarak davranma ve bunu stres belirtileri göstermeden yapma düzeyine göre tanımlanır.

bir insan, toplumunun ahlaki törelerine inanıp uyarsa ve o toplumun işleyen bir parçası olarak içinde yer alırsa onun iyi sosyalleşmiş olduğu söylenir.

toplumsallaşmış bir insan, kabul edilmiş ahlaka karşı gelen duygu veya düşünceleri suçluluk duymadan yaşayamaz bile; "temiz olmayan" düşünceleri düşünemez. bu insan psikolojik bir tasma ile bağlanır ve yaşamını, toplumun onun için döşediği raylar üzerinde koşarak geçirir.

12.6.09

beyazdaki kara

maggie gee

bir aptal bile kitap yazabilir.

sana en çok acı çektiren şey, seni diğer insanlara bağlayan şeydir.

erkekler güçlüymüş gibi davranırlar ama aslında bebekten farkları yoktur.

insan bir muharebeyi kaybetse de savaşı kazanabilir.

hayatın kuralıdır bu: bütün kapılar, insanın geçmek istediği bütün kapılar, ne olursa olsun kapalıdır.

insanları en iyi hallerinde görürsün parklarda.

hayat insana haddini bildirir.

yazmak insanları buluşturma biçimidir.

her insan içinde hikaye yazma yeteneğiyle doğar. insanoğlu hikayeler anlatarak yaşar. bir şeylere böyle anlam veririz, hikayeler anlatarak.

her ne getirirse hayat, kabulümdür.

işeyen kalabalığın görünümü

federico garcia lorca


erkekler yalnız kaldı
son geçen bisikletlerin hızını gözlüyorlardı
kadınlar yalnız kaldı
japon yelkenlisinde bir çocuğun ölmesini bekliyorlardı
erkeklerle kadınlar yalnız kaldılar
cançekişen kuşların açık gagalarıyla, düşlere dalarak
yeni çiğnenmiş kurbağayı
delip geçen sivri şemsiyeleriyle
güdük su ağızlarının altında
bin kulaklı bir sessizliğin
ayın şiddetli saldırışına
direnen dar sokaklarda
ağlıyordu yelkenlideki çocuk, yürekler paralanıyordu
her şeyin tanıklığından, uyanıklığından kaygılı
hala kara kara işlerin kaldığı göksel kaldırımlarda da
karanlık adlar, nikel ışınlarla tükürükler haykırıp durduğu için
son iğneyi çaktıklarında susması önemli değil çocuğun
pamuk taçyapraklarında yelin rotası da önemli değil
bir ölüm dünyası vardır çünkü, kendilerini kemer altlarında gösteriverecek
ağaçların arkasında kanınızı donduracak, değişmeyecek denizcileri olan
boştur aramak yolda, gecenin
yolculuğunu unuttuğu girintiyi
pusuda beklemek, paçavrasız
kabuksuz, ağıtsız bir sessizliği
örümceğin minicik şöleni bile çünkü
bütün göğün dengesini bozmaya yeter
ne japon yelkenlisindeki iniltiye çare bulunur
ne de dörtyol ağızlarında ayağı takılan bu gizli kapaklı adamlara
kökleri hep bir yere toplamak için kuyruğunu ısırır kır
otların arasında sürü, doyundurulmamış, uzanmak özlemini arar
ay ışığı, polis memurları, transatlantik düdükleri
kıldan, dumandan ev yüzleri: şakayıklar, çamsakızı eldivenler
gece içinde her şey kırık, her şer yırtık
sessiz, korkunç bir çeşmenin
ey baylar, ey kadıncıklar, ey askerler
budalaların gözlerinde yolculuk etmek gerekecek
gözü kamaşmış uysal kobraların tısladığı açık alanlarda
en serin elmaları üreten kurganlarla dolu topraklarda
gelsin diye ölçüsüz ışık
korktuğu varlıklıların büyüteçlerinin arkasında
bir yanı zambak bir yanı fare bir tek vücudun kokusu
bir iniltinin çevresinde işeyebilen bu kalabalığın yanması için
yahut hiç tekrarlanmayan dalgaların yuvarlandığı ince kadehler içinde

şeyhin biri

ömer hayyam


sokağa düşmüş bir kadına biri şeyhin
demiş: "sarhoşsun sen, herkese açık elin"
yosma demiş ki şeyhe: "bildiğin gibiyim
acaba sen de bilindiğin gibi misin?"

11.6.09

bağlantı

barış bıçakçı

aşk eşitler arasında yaşanır.

dört kişilik yemek masasında komşu kenarlarda oturan iki kişi birkaç saniye bakışınca ne olur? şu olur: bu iki kişi kendilerini diğerlerinden yalıtır. birbirine dönersin! iki insan birbirine döner! bu, bakışlarla olur ya da aynı yerde susmayla örneğin, en basit biçimde. sonra, öyle birbirine dönük, kendi dilini yaratırsın.

yakınlarını kaybetmek türünden felaketlerin etkilerini hemen oracıkta ararız; ama çok uzakta bir yerde de olabilir; ancak zamanı geldiğinde ortaya çıkar.

bu dünyada hiçbir zaman ortada, hazır bir bağlantı yoktur. bağlantıları biz kurarız.

mutfak iyice karanlık olmuştu. ocağın alevi tencerenin altından mavi-beyaz, solgun bir ışık yayıyordu. sokaktan hala çocuk sesleri geliyordu. ayakta hareketsiz duruyorduk. her şey çok çocukça ve çok keder vericiydi. aklıma sevdiğim bir romandan bir cümle gelmişti. kederin bizi başrole taşıdığı, ikimiz dışında her şeyi cılız bir manzaraya dönüştürdüğü o anda, cümleyi kendimce yeniden kurdum: bizim büyük çaresizliğimiz nihal'e aşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. asıl çaresizlik buydu.

insan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer.

yalnız aklıyla hareket eden bir insan gerçek bir insan değildir. insan duygularıyla insandır.

gözle görülebilen ikinci şiir

paul eluard

altı yüz altmış altı güneş, ben lambayı söndürünce, gözlerimin uçurumuna indi. alp dağlarının çukuru gibi, yılın kısa gününün yıldırımlar saçan ışığı. alışkanlıklarıma engel oluyordu aydınlık, genel yaşamın utandırıcı koşullarında edinilmiş sıkılganlığı incitiyordu. kara kristal perde çatlamıştı. altı yüz altmış altı güneşin korkunç mu korkunç büyüteci altındaydım ve çamurlarla, kabuklarla, küllerle, birbirine dolanmış kıllarla, el sürmeyi göze alamadığım şeylerden daha itici nesnelerle kaplı sanıyordum kendimi.

ertesi gün, gözlerim açıkken, yosunlarla, kuşbaşı iriliğinde karlarla, mercanlarla, buzlarla, bir de altın parıltılı, sessiz, ufak bir ateşle örtüldüğümü gördüm art arda.

kısacası doğa büyüklüğünde.

2
yıldızların yüce soyu. göz zamanı dövüyor boşu boşuna zorlu kürekleriyle.

bir gözlemevinin gelgeç hevesi, zayıf bir kızoğlan kızın, ilgisiz bir av hayvanı için duyduğu ilk heves.

kız rasgele nişan alıyor, çabalıyor boyuna. gözünü alamıyor.

çok uzaktan gözetliyor bütün yolları. bir şeyin seçtiği yok. ve attığı her ok düşkırıklığına uğratıyor onu.

3
ışıksız kalmış, kendi varlığının, ilk insanca halinin ışıklarını bile yitirmiş bir kadın. ayak bastığım uzun, verimli toprakları bozup dağıtan günah hayaleti. kendini içi boşaltılmış canavarların güçsüzlüğüne adamış olan hayvan, benim yanımda bilinmedik mutluluğun, oburcasına tadılmış zevkin yerini tutması gereken hayvan, doğruluyor ayaklarımın dibinde. hiçbir şeyin korumadığı hayvan.

10.6.09

yerleşik düşünceler sözlüğü

gustave flaubert

gerçek acı, dışavurulmayan acıdır hep.

ahmaklar, bizim gibi düşünmeyenlerdir.

aktrisler, korkunç şehvet düşkünüdürler; zevk ve eğlenceye dalarlar, milyonları yiyip yutarlar; sonunda da düşkünlerevinde ölürler.

geniş ve çıplak bir alın deha belirtisidir.

amerika, adaletsizliğe iyi bir örnektir: kristof kolomb tarafından keşfedilmiş ama adını amerigo vespucci'den almıştır.

eski olan her şey aşınmıştır; aşınmış olan her şey de eskidir.

at, gücünün farkında olsaydı, binicisinin onu sürmesine izin vermezdi.

eğer bedenimizin nasıl oluştuğunu bilseydik tek bir hareket yapmaya cesaret edemezdik.

yüzü çiçek bozuğu olan kadınların tümü şehvet düşkünüdür.

dehaya hayranlık duymak boşunadır; deha bir nevrozdur.

edebiyat, aylakların uğraşıdır.

gerilla; düşmana, düzenli ordudan daha çok zarar verir.

kafiye, akıl ile hiçbir zaman uyum içinde değildir.

maske, insanı zeki gösterir.

"bahse girerim ki kamuya mal olmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir." (chamfort)

satmak ve satın almak yaşamın amacıdır.

kadın sanatçı orospunun tekinden başka bir şey değildir.

tavşan, gözleri açık uyur.

timsah, insanı kendine çekmek için çocukların bağırışlarını taklit eder.

utanma, kadının en güzel süsüdür.

uygulama, kuramdan üstündür.

güzel bir yazı insanı her şeye ulaştırır.

9.6.09

bu hesapta yoktu

aleksandr ostrovki

bir şeyi ya tam söylemeli ya da hiç söylememeli.

yakışıklı bir adamın zeki olması hiç de gerekli değildir. beyni ne yapsın? profesör olacak değil ya! genç, yakışıklı bir adama her zaman yardım edecek biri bulunur. gerek mesleğinde ilerlemesi, gerek para kazanması için bir elinden tutan çıkar. ama akıllı bir adam için durum başkadır. akıllı bir adamın yırtık pırtık gezdiğini, peynir ekmekle karın doyurduğunu, kötü bir evde oturduğunu görmek kimseyi üzmez. onun için boğazınızın düğümlendiğini, gözlerinizin yaşardığını hissetmezsiniz. akıllı bir adamın zaten böyle yaşaması beklenir. ama yakışıklı bir gencin hırpani bir kılıkla dolaşmasına yürek mi dayanır? tabii bütün fakirlere acımamız gerekir. ama yakışıklı bir genci kolları kısalmış ya da yakası üzülmüş bir gömlekle görmek, insanın yüreğine dokunan asıl bu. hem bir erkek fakir düşünce, cesur ve girişken olamaz. yakışıklı gençlerde kolayca hoş görülen o kendini beğenmiş halini kaybeder.

ileri bir düşünce nedir, devletin can damarına yöneltilen zehirli bir ok. ileri bir düşünce nasıl eyleme dönüştürülür? a) eski bir şeyin ortadan kaldırılmasıyla. b) yeni bir şeyin ortaya sürülmesiyle. bu eylemlerden hangisi daha zararlıdır? her ikisi de ayni derecede zararlıdır. eskiyi yıkarsak insanları fesatça sorular sormaya iteriz. şu müessese neden yıkılıyor diye sorarlar. yararlı olsaydı yıkılmazdı. böylece kurulu düzene karşı gelmeye, hükümeti, devleti eleştirmeye başlarlar. devletin, milletin menfaatini gözeten vatandaşların ileri düşünceler karşısında dehşete kapılması çok tabiidir.

gururu yaralanan kadının gazabı cehennem azabından korkunçtur.

"ben bütün zincirlere karşıyım, evlilik zincirine bile."

madam t.: "ama siz taşıyorsunuz o zinciri."

gorodulin: "onun için düşmanıma bile taşıtmak istemem."

şiir ve hakikat

goethe


benim bütün şiirlerim gerçekliğe dayanır, bana şiir yazdıran şey gerçek bir olaydır; bundan dolayı şiirimin esası ve temeli sağlamdır. konusunu hayal gücünden almış şiirler bana hiçbir şey ifade etmez.

yaşanan her günün hakkını vermek lazım; şairin aklından geçen duygu ve düşüncelerin her gün kaleme alınması gerekir.

şair, özelliği olan bir şeye değinmelidir ve eğer bu sağlıklı bir konu ise şair bunda evrensel olanı anlatmış olur.

sadece kendi sınırlı duygularını ifade ettiği sürece, o bir şair sayılmaz; ama dünyayı tanıyıp dile getirmeyi başardığı zaman, o bir şairdir. hiçbir zaman tükenmez ve hep yeni kalır; aksi durumda ise öznel şair kendi iç dünyası ile ilgili şeyleri kısa bir zaman içinde ifade eder ve sonunda yaptığı işte başarısızlığa uğrar.

bir şairin çok yönlü bilgiye sahip olması gerekir; çünkü dünyada olan her şey onun kullanması ve ifade etmeyi bilmesi gereken birer malzemedir.

gerçeklikte şiirsel bir yan olmadığı söylenemez; işte tam da bu noktada sıradan bir olaya ilginç bir yön kazandırmak için şairin yeterince zeki olmasına gereksinim duyulur. gerçeklikten alacaklarımız; motifler, ifade edilmesi gereken konular ve asıl özdür; bunlardan güzel ve canlı bir yapıt ortaya koymak ise şaire düşer.

bizim genç şairlerimizin çoğunluğunun, yeterince öznel olamamalarından ve nesnel olan şeydeki konuyu bulup çıkarmayı bilememelerinden başka eksikleri yok. yapıp yapacakları kendilerine benzeyen, kendilerinin hoşuna giden konuları bulmak; konuyu şiirsel bir konu olduğu için ele almalıdırlar, kendilerine ters gelse bile.

şairler, sanki kendileri hasta, tüm dünya da hastaneymiş gibi, akıllarına gelen her şeyi yazıyorlar. hepsinin sözünü ettiği şey, çektikleri acılar, dünyanın sıkıntıları, öbür taraftaki mutluluklar ve hepsi de mutsuz olduğu için birbirlerini daha büyük mutsuzluklara sürüklüyorlar. aslında bize yaşamın ufak tefek sıkıntılarını dengelemek, insanı dünya ve kendisi ile barışık hale getirmek için bahşedilmiş şiiri kötüye kullanmaktan başka bir şey değil bu. ama şimdiki nesil gerçek güçten korkuya kapılıyor, huzuru ve şairane duyguları zayıflıkta buluyor.

şiirimin nesnelliğini büyük dikkatime ve görme egzersizlerime borçluyum; bu yolla oluşan birikime çok önem verdiğimi de söylemeliyim.

yol

ece temelkuran

sen bir rota çizmiş olsan da kesinkes, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. yolları yolculuk, yola çıkanı yolcu yapan budur. aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. yolculuğun gizi budur: kaybetmezsen yolunu bulamazsın aslında.

bir soru'n olmalı mutlaka. o soruyu sormalısın, kimsenin anlamadığı bir dilde konuşan ve hep aynı cümleyi tekrar eden bir derviş gibi döne döne aynı soruyu sormalısın. cevap, başlangıçta tahmin ettiğinden ne kadar uzakta ise gerçeğe o kadar yakındır. sarsılmamışsan, soru'nu kaybetmekten korkmuşsan, hiçbir yere gitmemişsindir aslında.

düzenin bozulmalı. evden çıkmak budur aslında. yolculuk, bir düşmek ve kalkmak meselesidir. eve yaralarla dönülmüyorsa hiç gidilmemiştir.

sadece uzaklardan gelenler bilirler evlerinin kokusunu. yollara, evlerimizi anlamak için çıkılır. fakat yolda bulduğun cevaplar eve geldiğinde, yakalanmış kelebeğin renklerinin sönmesi gibi parça parça dağılır. yola ait cümleler, yazıktır ki hep yolda kalır. onlar, yolun cevaplarıdır. döndüğünde anlatacağın hep biraz renksiz bir hikayedir. cevaplar, suyun altında çok renkli görünen ama sudan çıkarıp kuruduğunda renkleri sönen çakıl taşları gibidir. bu, sana böyle gelir. oysa yeni çocukların yeni yollara çıkması için o çakıl taşlarını getirmek, sözün büyülü suyuyla yeniden ıslatmak, renklerini yeniden canlandırmak gerekir.

göz doyar mı? ne kadar görse, doyar? bazı gözlerin ne görse öğüten bir bakışı vardır; doymaz kapanana kadar. akıl kaç soruyu cevapladığında soru sormaz artık? belki akıl, cevapladıkça çoğaltır soruları. kaç yüz gördüğünde görmüş olursun bütün yüzleri? kaç tanışma sona erdirir şaşırmayı? göğüs ne zaman sonuna kadar dolmuş olur aldığı nefeslerden? son nefesini verdiğinde mi?

bazısı insanların, durulmadan ölür. kimisi yosun tutmaz hiç. dünya ve insanlık, o insanların hayalleriyle iyileşir.

8.6.09

gulliver'in gezileri

jonathan swift

insanlar arasında sürekli bir alışveriş ve güven duygusu gerekli olduğundan, dolandırıcılığa izin verilir, göz yumulur ya da cezalandırmak için hiçbir yasa konmazsa, namuslu tüccar büyük zararlara uğrar; üçkağıtçılar da hep kazanır.

kadınların havailiği ne iklim ne de ülke tanır. bu konuda birbirlerine sanıldığından daha çok benzerler.

kendisine iyilik eden birini arkasından vuran kişi, kendine hiçbir iyiliği dokunmayan birine karşı da, kendini hiçbir şekilde borçlu hissetmeyip her türlü şeyi yapabileceğinden, bu insan bütün insanlık için ortak bir düşmandır.

doğruluk, adalet, ölçülülük gibi erdemlere sahip olmak her insanın elinde olan bir şeydir; bu gibi erdemlerin uygulanması, deneyim ve iyi niyetle desteklendiğinde, özel bir eğitimin gerektiği durumlar dışında, herkesi devletine hizmet için elverişli kılacaktır. yüksek zihin yetenekleriyle donanımlı olmak, ahlak yoksunluğunu hiçbir zaman telafi edemeyeceğinden, belli görevler, oldukça nitelikli fakat tehlikeli insanların ellerine asla bırakılmamalıdır. en azından erdemli birinin bilgisizlikten dolayı düşeceği hatalar; kötü olmaya eğilimli ve ahlaki çöküntüsünü kullanma, çoğaltma ve savunma konusunda usta birinin yaptıklarının, halkın refahı üzerinde doğuracağı ölümcül sonuçlardan daha kötü olamaz.

insan yaşamındaki sefaletleri düşündüğünüzde, bir insanı dünyaya getirmenin iyi bir yanı olmadığı gibi, ebeveynce yapılmış bir lütuf olarak da değerlendirilemezdi; aşk karşılaşmalarında ebeveynlerin kafaları tamamıyla başka işlere çalışıyordu.

yüz yıllık geçmişte hükümdarların sarayları içinde bütün büyük isimleri iyiden iyiye incelediğimde gördüm ki, savaştaki büyük kahramanlıkları korkaklara, en bilge öğütleri aptallara, samimiyeti dalkavuklara, roma erdemini vatanına ihanet edenlere, dindarlığı ateistlere, namusu sapıklara, gerçeği ispiyonculara yakıştıran satılmış yazarlar, tarihi nasıl da yanlış yönlendiriyorlar! nice masum ve mükemmel insan, büyük bakanların yargıçları ahlaki çöküntüye uğratmaları ya da ekilen nifak tohumları yüzünden ölüm ya da sürgüne mahkum edilmiştir. kaç aşağılık insan güven, iktidar, saygınlık ve yarar sağlanan yüksek mevkilere yükseltilmiştir. kaç genelev patronu, orospu, pezevenk, asalak ve soytarı; mahkeme, meclis ve senatolardaki olay ve öngörülere meydan okumuşlardır. dünyada devrimler ve büyük girişimlerin kökeni ve gerçek nedenleriyle ilgili olarak bilgilendirildiğimde, insanların bilgelik ve dürüstlük konusunda ne denli düşük ve başarılarının ne denli alçakça tesadüflere borçlu olduklarını gördüm.

bir gezginin esas amacı, o yabancı yerlerle ilgili anlattıkları güzel örneklerle olduğu kadar, kötü örneklerle de insanın zihnini geliştirip iyileştirmek, onları bilge kılmaktır.

7.6.09

the shawshank redemption

frank darabont

bazı kuşlar asla kafeslenemez. tüyleri o kadar parlaktır ki.. ve uçup gittikleri zaman bir parçanız bilir ki, onları kilitlemek günahtır. gittikleri zaman yaşadığınız yer çok daha tekdüze ve boş olur. 

hapishane duvarları tuhaftır. ilk önce onlardan nefret edersin. sonra onlara alışırsın. yeterli zaman geçtiğinde onlara bağlanırsın.

umut tehlikeli bir şeydir. umut bir insanı delirtebilir. içerideyken hiçbir faydası yoktur.

hapishanede ilk gece en zor olanıdır. seni doğduğun günkü gibi çıplak yürütürler, şu bit önleyici şey yüzünden cildin yanarak ve yarı kör bir şekilde. seni o hücreye soktuklarında ve parmaklıklar kapandığında, işte o zaman, tüm bunların gerçek olduğunu anlarsın. gözünü açıp kapayana kadar eski hayatın uçar gider. tüm dünyada düşüneceğin hiçbir şey kalmaz. birçok yeni balık ilk gece çıldırmaya yaklaşırlar. her zaman biri dayanamaz ve ağlar. hep böyle olur. sorulacak soru, bunun kim olacağıdır.

bazı piçlerin ne kadar şanslı olduklarına inanamazsınız.

açık havada çalışan bir erkeğin bir şişe birası olursa kendini daha çok erkek gibi hisseder. 

her insanın bir dayanma noktası vardır. 

çocukken bir keresinde araba görmüştüm; fakat şimdi her yerdeler. dünya büyük lanet bir acele içinde.

bazı şeyler söylenmeden güzeldir.

komik olan şey, dışarıdayken dürüst bir adamdım, bir ok gibi düzgün. dolandırıcı olmak için hapse girmem gerekiyormuş.

hapishanede bir adam zihnini meşgul edebilmek için her şeyi yapar. hapishanede zaman yavaş geçer. böylece hızlandırmak için her şeyi yaparsın. bazıları pul toplar. bazıları da kibritten ev yaparlar. andy bir kütüphane kurdu.

yapılacak doğru şeyin ne olduğunu kestirmek bazen çok zordur.

umut iyi bir şeydir, belki de en iyisi. ve iyi şeyler asla ölmez.

oedipus kompleksi

alfred adler

anneleri tarafından el bebek gül bebek büyütülen, her isteklerinin yerine getirilmesini başkalarından haklı olarak bekleyebilecekleri inancı içinde yetiştirilen, aile dışında ortaya koyacakları bağımsız çabalarla başkalarının ilgi ve sevgisini kazanmak diye bir şeyi asla yaşamamış bütün çocuklar, oedipus kompleksinin kurbanlarıdır.

gözyaşları ve sızlanmalar, toplumun rahatını kaçırmada ve başkalarını kendine kul köle yapmada son derece etkin bir araçtır.

erişkin kimseler olduklarında da annelerinin eteklerine yapışıp bırakmazlar. sevgide kendileriyle eşit haklara sahip bir arkadaş değil, hizmetlerine koşacak birini arar, destek ve yardımına en çok güvenecekleri kimse olarak da annelerini görürler. yeter ki ortada kendisini şımarık büyütecek, başka insanlara ilgi duymasını sağlamaya yanaşmayacak bir anne, kendisine umursamazlık ve soğuklukla davranacak bir baba bulunsun, her çocukta bir oedipus kompleksi yaratma olasılığı vardır.