25.6.20

epilog

samuel beckett

bırak ve git, gitme zamanı geldi, bunu söylemek gerekiyor ne olursa olsun, zamanı geldi, nedeni bilinmiyor. kendini tanımlama biçiminin ne önemi var? burada ya da başka bir yerde olmak, gezmek ya da yerinden kımıldamamak, boylu, insansı bir biçime sahip olmak ya da bir biçimden yoksun olmak, karanlıkta kalmak ya da göğün ışıklarıyla aydınlanmak, bilmiyorum, önemi var gibi görünüyor, kolay olmayacak bu.

her şeyin karardığı o ana dönseydim yeniden ve oradan başlasaydım, hayır, bir yere varamazdım buradan, bir yere varamadım hiçbir zaman. bellekten silindi gitti o an, kocaman bir alevdi, sonra karanlık, büyük bir sarsılıştı, sonra ağırlıktan ve katedilecek uzamdan soyutlanış.

bir uçurumdan aşağı atmayı denedim kendimi; sokağın ortasına, ölümlülerin arasına yığıldım kaldım, bir sonuç alamadım, vazgeçtim.

beni buraya getirip bırakan yola yeniden koyulup sonra da geri dönmek ya da daha uzaklara yol almak, bilgece bir öğüt bu.

bir daha yerimden kımıldamayayım diye bu, o ben değilim, doğru değil, o ben değilim, ben uzaktayım, diye, on yüzyılda bir mırıldanarak, sonsuza kadar ağzımdan salyalar akıtayım diye. hayır hayır, gelecekten söz edeceğim şimdi, gelecek zaman kipinde sürdüreceğim söylemimi, aynen eskiden geceleri kendime, yarın sarı yıldızlı koyu mavi kravatımı takacağım (gecenin bitiminde takıyordum onu) dediğim gibi. çabuk çabuk, yoksa ağlayacağım. bir dostum olacak, benim yaşlarımda, benden farksız, eski bir savaşçı, savaştığımız günlerden söz edeceğiz birlikte, yara izlerimizi göstereceğiz birbirimize.

yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, başka tüm sesler kesilmiş. sussam, işitmezdim hiçbir şey. ama sussam, başka sesler, sözcüklerin beni sağırlaştırdığı ya da gerçekten de kesilmiş olan sesler başlardı yeniden. ama susuyorum, bazen başıma geliyor bu, hayır, hiç olmuyor, tek bir saniye bile. ağlıyorum da, hiç durmadan.

sözcük ve gözyaşlarının kesintisiz bir akıntısı bu. düşünmeye zaman kalmıyor. ama daha alçak sesle konuşuyorum, her yıl daha alçak sesle konuşuyorum. belki de. daha da yavaş, her yıl, daha da yavaş. belki de. ayırdında değilim bunun. böyleyse eğer, sözcüklerin, tümcelerin, hecelerin, gözyaşlarının arasında verilen duraklamaların uzaması gerekiyor gittikçe, karıştırıyorum onları, sözcükleri ve gözyaşlarını, sözcüklerim gözyaşlarım benim gözlerim de ağzım.

söylediğim gibi (yalnızca sözcükler yırtıyor sessizliği, demiştim) sessizlikse, her kısa duraklamada işitmem gerekiyor bunu. ama öyle değil işte, hep aynı mırıltı sanki hiç sonu gelmeyen tek bir sözcükmüş gibi, kesintiye uğramadan, sürüp gidiyor, böylece de bir anlamdan yoksun kalıyor; çünkü sondur sözcüklere anlamını veren.

muhasebeciler korosu bu, tek bir kişiymişçesine söylüyorlar düşüncelerini, onlara katılacaklar var ayrıca, yeryüzündeki tüm insanlar bile yetmeyecek, milyarların bitiminde gereksinme duyuyorsunuz bir tanrıya, varlığına tanıklık edilmeyen her şeyin tanığına, her şeyin berbat olması nasıl da mutluluk verici, hiçbir şeyin hiçbir zaman başlamaması, hiçbir zaman olmaması, yaşamasız sözcüklerden başka var olan bir şeyin olmaması.

23.6.20

din ve ahlak

marquis de sade

insanın bütün ahlakı yalnızca şu ifadede kayıtlıdır: kendin ne kadar mutlu olmak istiyorsan başkalarını da o kadar mutlu kıl ve maruz kalmak istemediğin kötülüğü onlara yapma. uymamız gereken tek ilke budur. bu ilkeyi tanımak ve kabul etmek için ne dine ne de tanrı'ya ihtiyaç vardır, yalnızca iyi bir kalp yeterlidir.

ahlak vaazı veren adam! ön yargılarını terk et, insan ol, insancıl ol, korkusuz ve umutsuz ol; tanrılarını ve dinlerini bırak gitsin. bütün bunlar insanların ellerine zincir vurmaya yarar. bütün bu dehşetlerin adı bile yeryüzünde tüm diğer felaketlerden ve savaşlardan daha fazla kan döktürdü. öteki dünya fikrinden vazgeç, yok öyle bir şey; ama bu dünyada mutlu olmaktan ve mutlu etmekten vazgeçme. işte, doğanın yaşamını iki misline çıkarman ya da geliştirmen için sana sunduğu tek tarz bu.

dostum, şehvet daima benim varlıklarımın en değerlisi oldu, yaşamım boyunca onu övüp durdum ve ömrümü şehvetin kollarında tamamlamak isterim: sonum yaklaşıyor, gün ışığı kadar güzel altı kadın şu yandaki odada, onları bu an için sakladım; sen de payını al, batıl inancın tüm nafile safsatalarını ve ikiyüzlülüğün bütün aptalca yanılgılarını benim gibi sen de onların göğsünde unutmaya çalış.

insan aydınlandığı ölçüde, hareketin maddeye içkin olduğunu kavradığı ölçüde, bu hareketi yaratacak bir failin gerekliliğinin yanıltıcı bir varlık olduğunu anladı. ve var olan her şey özü gereği hareket halinde olduğundan, devindirici gücün gereksizliğini hissetti; ilk yasa koyucuların özenle icat ettikleri kuruntuların ürünü olan bu tanrı'nın, onların ellerinde, bizi zincirleyecek yeni bir araçtan başka bir şey olmadığı anlaşıldı ve bu hayaleti konuşturma hakkını yalnız kendilerine saklayarak, bizi köleleştirmek için başvuracakları gülünç yasalara destek olacak şeyi bu tanrı'ya söyletmeyi iyi bildikleri de ortaya çıktı.

lycurgue, numa, musa, isa, muhammet, tüm bu büyük hinoğluhinler, bizim fikirlerimizin tüm bu büyük despotları, kendi ölçüsüz tutkuları için yarattıkları ilahları bir araya getirmeyi bildiler ve bazıları bu tanrıların yaptırımları aracılığıyla halkları esir edeceklerine emindiler. bilindiği gibi onlar ya kendilerine uygun sorular sorulmasına ya da kendilerine hizmet edebileceğine inandıkları şeye cevap vermeye özen gösterdiler.

bugün, hem dalaverecilerin vaaz ettikleri bir işe yaramaz bu tanrı'yı hem de onun gülünççe benimsenmesinden kaynaklanan tüm dini kurnazlıkları aynı şekilde aşağılayalım artık!

21.6.20

politikacı

forrest carter

tarihteki bütün cinayetlerden politikacılar sorumludur.

paylarından fazlasını depolayan ve kendilerini besleyen insanlar, ellerindekini de kaptırırlar. bu konuda savaşlar olur. uzun konuşmalar yaparak paylarından fazlasını ellerinde tutmaya çalışırlar. bir bayrağın onlara bunu yapma hakkını verdiğini söylerler. erkekler, sözler ve bıçaklar yüzünden ölürler ama gidişatın kurallarını değiştiremezler.

insanlar gevşek davranırlarsa, politikacılar kontrolü ele alabileceklerini görürler. gevşek insanlar üzerinde kontrol kurarlar ve çok geçmeden bir diktatörün olur.

spor için bir şeyi öldürmeye gitmek, dünyadaki en aptalca kahrolası şeydir. aptallar bunu üzerinde bir an bile düşünmeden kabul etmişlerdir; ama araştırırsan, bunu da politikacıların başlattığını görürsün.

bir bıçak alıp da politikacının midesini açsan, orada tek bir gerçek kırıntısı bulamazsın.

hükümet bürokratları dağ insanlarını anlamazlar, anlamak da istemezler. orospu çocuklarının hiçbir şeyi anladıklarını sanmam.

19.6.20

aşk

gregory dart

çoğu kez aşkın peşine düştüğümüzde ruh halimiz, satın alınacak bir meta aradığımız zamanki ruh halinin tıpatıp aynısıdır; yani bir tüketici gibi davranırız.

âşık olmadığımız için bir neden göstermek zorunda değiliz; ama nedense hep yaparız bunu. bu, başkalarının bize zorla kabul ettirdiği, bizim de kendimizden beklediğimiz, bizi reddetmek zorunda kaldıkları zaman bizden uzaklaşan sevgililerimizden de beklediğimiz bir şeydir. bu gibi konuların açıklaması olmaz; çünkü aşk da dini inanç gibi ne rasyoneldir ne de isteğe tabi. yapabileceğimiz tek şey, bize sunulan mazeretleri kabul etmek ya da etmemektir.

aşk esasen düşsel bir deneyimdir; arzuların tatmin edilmesinden ziyade genişletilmesini, yayılmasını hedef alan bir deneyim.

stendhal'ın bir arkadaşı bir zamanlar ona şöyle demiş: "bir kadına âşık olduğun zaman kendine şunu sormalısın: bu kadınla ne yapmak istiyorsun?" bu sorunun yanıtı, asla sandığınız kadar aşikâr olmayabilir.

17.6.20

kitaplar üzerine

carl sagan

kitaplar kaderimizi değiştirdi. düşük fiyatlara alınabilen kitaplar geçmişi yüksek kesinlikle sorgulamamızı, türümüzün bilgeliğini damıtmamızı, yalnız güç sahibi olanların değil herkesin bakış açısını anlamamızı, tüm tarihimiz boyunca yetişmiş en büyük zekaların acı dolu deneyimlerle doğadan ve tüm gezegenden edindikleri anlayışı kavramamızı sağlar. çoktan ölmüş kişilerin kafamızın içinde konuşmalarına izin verir. kitaplar bize her yerde eşlik edebilir. yavaş anladığımız yerlerde bize sabır gösterir, zor kısımları dilediğimiz kadar tekrar etmemize izin verir ve hatalarımızı asla yüzümüze vurmaz. kitaplar dünyayı anlamanın ve demokratik toplumda yerimizi almanın anahtarıdır.

zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir. virginia kolonisi ingiliz kraliyet valisi 1671'de şöyle yazmış:

"tanrı'ya özgür eğitim ve basın olmadığı için şükrediyor, önümüzdeki birkaç yüzyıl boyunca da olmaması için yakarıyorum. çünkü öğrenim dünyaya asilik, dinsizlik ve yoldan çıkmış mezhepler getirdi; basın da onlara gerekli sırları vererek en iyi hükümetlere ihanet etti. tanrı bizleri ikisinden de korusun!"

15.6.20

kefaret

raoul vaneigem

dinin asla kefaretini ödeyemeyeceği şey, doğayı mutlak anlamda bozucu bir anlayış olmasıdır.

kâra ve iktidara tabi bir evrene kutsallığın teminatını vermek; hödüklerin köleleştirme, aşağılama, küçümseme, yok etme hakkını ezeli bir ilke olarak meşrulaştırmak ona yetmez; ölümün, ıstırabın ve fedakarlığın güzelliğini rakip tarafta da vazetmesi gerekir. öyle ki, yol açtığı isyanlara, kimi zaman korku saçılan halklara bahşettiği itaatsizliğe, (cioran'ın alaya alarak, "bir dinin insanlık dışılığının derecesi, onun gücünün ve süresinin garantisidir. liberal bir din bir şaka ya da bir mucizedir." diye yazdığı) hoşgörü krizlerine dek bunları vazeder.

insanlar birbirlerini en fazla, hem de en tartışmasız nedenlerle, incil'deki "birbirinizi sevin!" buyruğunu benimsedikleri, saldırgan ve gözü yaşlı hristiyanlığın bu iki bin yılı boyunca katletmiş değiller midir?

dinsel anlayışlar kendinden feragat yoluyla hümanizmayı savunduklarında, yaşamın atılımlarını bastırırken fanatizmleri de bastırmayı kendilerine şeref bildiklerinde, ikiyüzlülük, hile ya da aptallıkla, totalitarizm eğilimlerini beslemiş olurlar yalnızca.

tek bir insan kıyımı bile yoktur ki, doğal eğilimlere karşı kolektif ya da bireysel olarak sürdürülen kutsal bir savaştan kaynaklanmasın.

13.6.20

hezimet

michel houellebecq

okumakla geçen bütün bir hayat, bütün dileklerimin gerçekleşmesi demek olurdu.

ben bunu daha yedi yaşındayken biliyordum. dünyanın düzeni acı verici, yetersiz; değişecek gibi de gelmiyor bana. gerçekten, bütün bir hayat boyu okumak bana daha uygun düşerdi.

ne güzellikten ne de kişisel çekicilikten nasibimi almadığımdan, ikide birde ruhsal çöküntü içine girdiğimden, kadınların öncelikli olarak aradıklarına hiç mi hiç uymuyorum.

bu yüzden bana organlarını açan kadınlarda daima hafif bir tutukluk hissetmişimdir. aslına bakılacak olursa, ben onlar için bir ehvenişerden başka bir şey değildim. bu da, kabul edilecektir ki, kalıcı bir ilişki için ideal bir başlangıç sayılamaz.

iki yıl önce véronique'ten ayrıldığımdan beri, aslında hiçbir kadınla tanışmadım. bu yönde yaptığım cılız ve kararsız girişimler, önceden kestirilebilir bir hezimetten öte bir sonuç getirmedi.

dünya gözlerimizin önünde tektipleşiyor, iletişim araçları gelişiyor, konutların içi yeni donanımlarla zenginleşiyor. insan ilişkileri gitgide olanaksız hale gelmekte, bu da bir hayatı oluşturan öykülerin sayısını o oranda azaltıyor. ve yavaş yavaş bütün ihtişamıyla ölümün yüzü beliriyor. üçüncü bin yıl iyi geliyor.

11.6.20

uzlaşma

comte de volney

barışa, mutluluğa kavuşanlar, adaletten ayrılmayanlardır.

nerede güçlü bir halk, mutlu bir imparatorluk varsa, bu, orada uzlaşılarak yapılmış yasaların doğa yasalarına uygun olmasındandır. burada hükümet de insanların karşılıklı iyi niyetle yetilerini kullanmalarını, canlarıyla mallarının eşit bir güvenlik altında bulunmasını sağlıyor demektir. tersine, bir imparatorluğun yıkıntıya dönmesi ya da dağılması, yasalarda yanılmalar ya da eksiklikler bulunduğu içindir. ya da bozuk hükümet, bu yasaların dışına çıkmaktadır. önceleri önlemli ve adaletli olan yasalarla hükümetlerin sonradan bozulmaları da, insanlık tarihinin gösterdiği gibi, iyileşme ya da kötüleşmenin insan benliğinin niteliğine, eğilimlerinin yönüne, bilgilerinin artmasına, olaylarla koşulların birleşmelerinin biçimine bağlı olmasındandır.

geçmiş kuşakların deneyimleri yaşayan kuşaklar için gömülü kalıyorsa, dedelerin düştükleri yanılgılar torunlara hâlâ ders olmadıysa o zaman eski örnekler de yeniden ortaya çıkacak ve yeryüzü, unutulmuş zamanlardaki korkunç sahnelerin yinelendiğini görecek. halklar, imparatorluklar, yeni ve derin değişikliklerle sarsılacak. güçlü tahtlar yeniden devrilecek. korkunç yıkımlar, doğanın yasalarını, gerçekle bilgeliğin kurallarını çiğnemelerinin sonuçsuz kalmayacağını insanlara anımsatacak.

9.6.20

insan

terry eagleton

insan, tıpkı yaratıcısı gibi kendisinin zemini, davası, amacı ve kökenidir.

hayranlık duyduğumuz değerler -merhamet, şefkat, adalet, iyilik- çoğunlukla kişiye özel alanlara mahsustur. çoğu kültür çapulculuk, açgözlülük ve sömürü anlatılarından oluşur.

insanlar çoğunlukla yoz, tembel yaratıklardır ve insanlardan kayda değer bir şey elde etmek istiyorsanız, onları sürekli disiplin altında tutmanız gerekir.

bu yönden bakıldığında insanlardan çok şey bekleyenler -sosyalistler, özgürlükçüler ve benzerleri- feci hayal kırıklığına uğrayacaklardır. zira onlar insanı aşırı bir şekilde idealleştirme eğilimindedirler.

muhtemelen dünyanın en karizmatik öğretmeni olmayan erigena, (söylentiye göre öğrencileri kalemlerini vücuduna saplayarak öldürmüştür onu), "sadece kim olduğumuzu bilmediğimizde," der, "kendimizle ilgili bilgiye sahip oluruz." erigena, dünyayı sonuçsuz veya amaçsız taşkın bir dans olarak görüyordu.

7.6.20

pagan bir dünya

albert caraco

pagan olmuş, pagan kalmış bir dünya doğayı ihlal etmezdi. pagan görüşler doğayı kutsal kabul ediyordu. genellikle ağaçlara ve su kaynaklarına tapıyorlardı. vahyedilmiş olduğu varsayılan dinlerin dogmalarının merkezine yerleştirdikleri zaman yerine, pagan görüşlerin konusu uzamdı ve istisnalar hariç, ölçüyü aşkınlığa, uyumu da her şeye tercih ediyorlardı.

kendilerinin vahyedilmiş olduğunu söyleyen dinler bizim üzerimizde fanatizmi yerleştirdiler ve bu fanatizmi sonuna dek vardıran hristiyanlık deliliği tanrısallaştırdı, tutarsızlığı yüceltti ve daha büyük bir iyilik adına kargaşayı meşrulaştırdı. bu ürkütücü tezler sonuçsuz imkanlara sahip olduğu sürece insanlar buna uyum sağladılar; ama bizim eserlerimiz bu tezlere denk düştüğünden beri, buyruklarımızın devasalığını, dahası saçmalığını hissediyoruz.

tanrısal tecessüm fikri en canavarca fikirdir ve bizim çözümsüz paradokslarımızın en önemli nedeni gelecekte burada aranacaktır. bu fikrin vardığı yerlerden biri doğaya tecavüzdür, aşkınlık bizi buna hazırlamaktadır ve bu dünyadan duyulan nefret bu tecavüzü meşrulaştırmaktadır.

şunu asla unutmamalı: dünya, ten ve şeytan hristiyanların gözünde bir karşı-üçlem oluşturmaktadır.

çoğu kimsenin putperest kalması ve tenselliği benimsemesi daha iyidir. kötülük bizim onları kınadığımız ve kendilerine yalan söyleyerek bize de yalan söylemeye onları zorladığımız andan itibaren başlar. sıradan insanların hazza da tövbeye de tanrısallık katması ve hristiyanlar için kudas ayini neyse onlar için de orgazmın aynı şey olması en iyisidir.

5.6.20

kültürel barbarlık

elfriede jelinek

sürü içgüdüsü vasat olana çok değer verir. yere göğe koyamaz vasatı. vasatlar çoğunluğu oluşturduğu için güçlü olduklarını zanneder. orta tabakanın herhangi bir korkusu, üzüntüsü yoktur. bu tabakanın mensupları, var olduğunu sandıkları sıcaklık uğruna birbirlerine sokulurlar. orta tabaka sizin yalnız kalmanıza izin vermez, hele kendinizle hiç. ve bundan büyük hoşnutluk duyar. onların varoluşlarında hiçbir şey suçlama nedeni değildir ve hiç kimse onlara varlıklarından hareketle bir suçlama yapamaz.

kültürel barbarlığın hüküm sürdüğü bir ülkede tıka basa doymuş barbarlar bunlar. gazetelere bir kez daha göz atın. gazeteler, haber diye verdikleri olay kahramanlarından daha barbarlar. karısını ve çocuklarını özenle parçalara ayırıp daha sonra midesine indirmek için buzdolabında saklayan adam, bunu haber olarak yazan gazeteden daha fazla barbar değil.

insanlar yalnız yürürken de dururken de zorlanır; sanki tek başlarına olunca dünya üzerinde ağır bir yük oluşturuyormuşçasına, insanlar sürüler halinde dolaşır. omurgası olmayan, şekilsiz, kabuksuz sümüklü böcekler ve hiçbir şeyden haberleri yok. hiçbir büyü, hiçbir müzik büyüsü elini sürmez bunlara ve etkisi altına almaz. hiçbir esinti yaratmayan derileriyle birbirlerine yapışmış haldeler çünkü.

3.6.20

din ve şiddet

a. l. campillo / j. i. ferreras

başkasına duyulan saygı -nitekim evrensel ahlakın temelidir- hiçbir dine bağlı değildir ve herhangi bir tanrı tarafından vahyedilmeye ihtiyacı yoktur. buna karşılık, din savaşları adıyla yeryüzünü kasıp kavurmuş anlamsız cinayetlerin, engizisyonlar ve soykırımların sorumlusu pekala dinsel inanışlar ve onlardan doğan ahlak anlayışlarıdır.

sırf dinsel olan bir ahlak tanrı adına cinayet işler; laik olan bir ahlak ise öldürmek için hiçbir neden bulamaz.

budizm gibi eline kan bulaşmamış dinler son derece azdır; ama genel olarak yeryüzünde kendisini silah ve kanla kabul ettirmemiş din yok gibidir.

sonuç olarak, insanı iyileştirme arzusundan doğmuş olsa bile, tüm dinsel ahlak kısa sürede bir iktidar aracına dönüşmüştür. dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlaklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.

yeni toplum ya sivil, laik olacaktır ya da toplum olamayacaktır.

1.6.20

gerçek sorun

woody allen

şu çılgın dünyada güvenli bir şey kaldı mı? bitimli bir dünyada, benim alt ve üst bedenim dikkate alındığında, anlamlı bir şey bulmak nasıl mümkün olabilir?

bilimin bizi yarı yolda bıraktığını düşünürsek bu çok zor bir sorudur. evet, birçok hastalığı alt etmiştir, genetik şifreyi kırmıştır, insanı ay'a bile götürmüştür ama seksen yaşında bir adamı on sekizinde iki garson kızla odaya kapattığınızda pek bir şey olmamaktadır. çünkü gerçek sorunlar hiç değişmez.

çaresiz, kaderimle yalnız yüzleşeceğim. tanrı yok. hayatın anlamı yok. hiçbir şey kalıcı değil. büyük shakespeare'in eserleri bile evren yanıp tükendiğinde kül olacak. gerçi titus andronicus gibi oyunları düşününce bu o kadar da kötü bir şey değil ama ya diğerleri?

insanlar niye intihar ediyor belli! niye noktalamıyoruz bu saçmalığı? niye hayat denen bu berbat müsamereyi oynamak zorundayız? içimizde bir ses "yaşa!" diyorsa desin. çok ücra bir köşemizden bir komut geliyor sürekli, "yaşamayı sürdür!" diye. cloquet, bu sesin sahibini tanıdı. sigortacısıydı. tabii ya, dedi, "fishbein tazminat ödemek istemiyor."

sokrates'le tanışmak isterdim. sadece çok büyük bir düşünür olduğu için değil. antik yunanlıların bu en bilgesinin beni kendisine çeken tarafı, ölüm karşısındaki cesaretidir. kararı, ilkelerinden vazgeçmek yerine, bir şeyleri kanıtlamak için canını vermekti. fikir adamı için ölüm son değil, başlangıçtır.