vladimir nabokov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
vladimir nabokov etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4.05.2022

nabokov'un malikhanesi

svetlana boym

1997 yılında iki arkadaşımla birlikte vladimir nabokov'un vyra'daki malikanesini ziyarete gittim. yazarın kendi çizdiği krokiden yararlanarak tepenin zirvesindeki eski kiliseyi ve nabokov'un anneannesiyle dedesinin mezarını buldum. kilise girişinde bizi sovyet sonrası kuşaktan olduğu belli olan genç bir papaz karşıladı.

"afedersiniz, nabokov'un evine nasıl gidebilirim?" diye sordum.

"neden oraya gitmek istiyorsunuz?" diye sordu genç papaz. "nabokov hiçbir zaman kiliseye saygı duymamıştı. tövbe etmiş miydi? yo hayır, ölüm döşeğinde bile etmedi. toprağından kopmuş yersiz yurtsuz bir adam olarak öldü. ruhu hiçbir zaman tanrının inayetine kavuşamadı. peki, neden onca insan peşinden gidiyor? neden turistler buraya geliyor? kiliseyi ziyarete gelmiyorlar ama. nasıl fotoğraf çektiklerini biliyor musunuz? makinenin objektifini kiliseden uzağa çeviriyorlar. kiliseyi karenin dışına denk getirmeye çalışıyorlar!" adamın üzgün olduğu her halinden belliydi.

sonra aniden tuhaf bir şekilde gülümseyerek, "tövbekar olmamış bir yazar tövbekar bir katilden daha kötüdür." diye ekledi. gülerken birkaç altın dişi görünmüştü.

dostoyevski romanlarını hatırlatan bu ortamda nabokov'u savunmaya çalıştım: "üzgünüm ama ben yine de bir katilin tövbe etmemiş bir yazardan daha kötü olduğunu düşünüyorum."

sonra bir kez daha, üstelik bu kez yaklaşık 10 dakika boyunca tanrının inayetinin anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yaptı. nabokov'un hiç şansı yoktu; ölüm döşeğinde bile papaz istememişti. mezarında tek bir haç yoktu ve şöhreti abartılıydı.

"bir hristiyan olarak önce günahkarlar için mum yakmalısınız." dedi bana. "nabokov'un evini sonra arayın."

"ben hristiyan değilim." dedim. ölü yazarın bir katille mukayese edilmesine bozulmuştum. "yahudiyim."

sonrasında sessizlik oldu. papaz kızardı bozardı, arkadaşlarım da öyle. herkes bir anlığına buz kesti, kimse bunun mahcubiyet mi yoksa küfür mü olduğundan emin değildi. papazın zihninden ne geçiyordu bilinmez. rahatsız edici sessizlik biraz uzun sürdü, kilisenin camlarından içeri süzülen güneş ışınları yerde kare kare gölgeler bırakmıştı.

en sonunda papaz, "nabokov'un evi sol tarafta" diye fısıldadı. kiliseden ayrılırken her çeşitten günahkar için nasihat kitapları satan bir hediyelik eşya standına rastgeldik. kitapçıklarda entelektüel günahkarlar, safdil günahkarlar, kurnaz günahkarlar ve tövbekar günahkarlar tarif ediliyordu. ayrıca kilisenin resminin olduğu kartpostallar vardı; ama resmin arka planında nabokov'un evi yoktu. yazarın eve dönüşü herkesin hoşuna gitmemişti.

kilisenin arkasında nabokov'un evinin yıkıntıları vardı. ziyaretimizden bir yıl önce gizemli bir şekilde yanıp kül olmuştu. kundaklanmış olma ihtimali vardı; ama büyük ihtimalle elektrik sisteminin bakımsızlığından ve eskimişliğinden kaynaklanan bir kazaydı. sütunlu girişin iskeleti küllerin ortasında duruyordu; bir zamanların klasik sütunlarının içinde huş ağacı gövdeleri yatıyordu. bir de küçük bir levha vardı: "vladimir nabokov müze evi" mali ve siyasi zorluklara rağmen, bölgedeki meraklılar, mimarlar, işadamları ve tarihçiler nabokov'un oğlu dmitri'nin yardımıyla evi yeniden inşa etmek için kahramanca bir çaba gösteriyorlardı. nabokov bu bölgede yalnız dünya çapında bir şöhret değil, aynı zamanda leningrad şehri vyra bölgesinin yerel bir kahramanıydı. enkaz halindeki evi bölgenin alameti farikalarındandı; bu bakımdan ancak puşkin'in tasvir ettiği istasyon şefinin yeniden inşa edilen eviyle karşılaştırılabilirdi.

nabokov'un evi yeniden inşa edildiğinde yüzyılın başındaki rus yaşamını anlatan bir müze olacak. dahası rusya'daki bu yere duyulan özlemin dürtüsüyle eserleri eve dönüşün ve evden kaçışın yollarını çizen tövbe etmemiş bir sürgüne adanmış anma yeri olarak kalacak.

22.03.2022

konuş, hafıza

vladimir nabokov

hiçbir şey mektupların, akla hayale sığmayan taşıyıcıların himayesinde, iç savaşların bıraktığı pisliklerin arasında yolunu nasıl bulabildiğinden daha gizemli değildir.

hiçbir kitap sayfasının kenarına düşülmüş notlar, acının saflığını azaltamaz.

savaşın ve aşırı çalışmanın laneti insanı bir yaban domuzuna, aklını besin bulmakla bozmuş bir canavara dönüştürür.

beşik bir uçurumun üzerinde sallanır ve sağduyumuz bize, varoluşumuzun iki ebedi karanlık arasındaki kısa bir ışık çakmasından başka bir şey olmadığını söyler. bu iki karanlık birbirinin tıpatıp aynısı olsa da, insan kural olarak doğum öncesindeki uçuruma, saatte dört bin beş yüz kalp atışı hızla yetişmeye çalıştığı diğer uçuruma nazaran, daha serinkanlı şekilde bakar.

insan resimlerde gizli olan şeyi bir kere gördü mü, artık görmeden edemez.

hayal gücünün, ölümsüzlerin ve olgunlaşmamışların tattığı o yüce hazzın, bir hududu olmalıdır. yaşamdan tat almanın koşulu, onun tadını haddinden fazla çıkarmamaktır.

insan, geçmişiyle yaşarken kendini hep evinde hisseder.

rüyalarımda gördüğüm ölmüş insanlar, eski aziz, parlak hallerine benzemeyen şekilde sessiz, dertli ve tuhaf şekilde kederlidir. onları, bu dünyada var oldukları sırada hiç gitmedikleri ortamlarda, hiç tanışmadıkları bir arkadaşımın evinde izlemek beni şaşırtmaz. ölüm bir ayıpmış, utanç verici bir aile sırrıymış gibi, bir köşede yere bakarak otururlar. ölümlülük böyle zamanlarda -rüyalarda- değil, büyük neşe ve başarı anlarında, bilinç en yüksek terasına çıkmışken, bir gemi direğinden, geçmişten ve geçmişin kalesinden, kendi hudutlarının ötesine bakma şansını yakalar. ve sisin içinde fazla bir şey görmek mümkün olmasa da, insan bir şekilde, doğru yöne baktığını hissedip mutlu olur.

bir yay çizerek yaldızlı pervane
aşıyor kokulu çayırları

şimdi hatırla; kasvetli bir bahar gününün süzme peynire benzeyen göğünde yükselen bir tarlakuşu, gece vakti uzaktaki bir dizi ağacın fotoğrafını çeken şimşekler, kahverengi kum üzerindeki akağaç yapraklarının oluşturduğu renk paleti, küçük bir kuşun yeni yağmış karda bıraktığı, kama şeklindeki ayak izleri. ne kadar güzel, ne kadar yalnız.

her şey olması gerektiği gibi, hiçbir şey değişmeyecek, kimse asla ölmeyecek.

4.05.2021

ideal okur

alberto manguel

ideal okur, romanın ana karakteridir.

ideal okur, kelimeler sayfanın üstünde bir araya gelmeden hemen önceki yazardır. 

ideal okur kitabın karakterlerinden birine aşık olma yetisine sahiptir. 

ideal okur tarih hatasıyla, belgesel hakikatlerle, tarihi doğrulukla, topoğrafik kesinlikle ilgilenmez. 

ideal okur, yazardan daha zekidir ama bunu yazarın aleyhine kullanmaz. 

ideal okur metni altüst eder. yazarın söylediğini olduğu gibi kabul etmez. 

ideal okur sözlük kullanmayı sever.

ideal okur, biriktiren bir okurdur. bir kitabın her okunuşu, anlatının anısına yeni bir katman ekler. 

ideal okur bütün edebiyatı anonimmiş gibi okur. 

bir kitabı kapattığında ideal okur, onu okumasa dünyanın daha yoksul olacağı duygusuna kapılır.

ideal okur, bir yazarın bir akşamı şarap içerek birlikte geçirmeye karşı çıkmayacağı biridir.

vladimir nabokov: iyi bir okur, önemli bir okur, aktif ve yaratıcı bir okur, yeniden okuyan bir okurdur.

sayfanın kenarına yazmak, ideal okurun bir işaretidir.

sivil itaatsizliği savunduğunu düşündüğü için don quijote'yi yasaklayan pinochet, o kitabın ideal okuruydu.

goethe: üç tür okur vardır. bir, yargılamaksızın keyfini çıkaran; üç, keyfini çıkarmadan yargılayan; iki, keyif alırken yargılayan ve yargılarken keyif alan. sonuncu sınıf, hakikaten bir sanat eserini yeniden üretir; üyeleri fazla değildir.

ideal okur, bret easton ellis'in yazdıklarıyla ilgilenmez.

ideal okur çevirmendir, metni teşrih edebilir, derisini soyabilir, iliğine kadar dilimler, her arter ve damarı izler ve sonra da tamamen yeni, duyarlı bir varlığı ayakları üstüne kaldırır. ideal okur tahnitçi değildir. 

emerson: insan iyi okumak için mucit olmalı. 

werther'i okuduktan sonra intihar eden okurlar ideal değil, sadece duygusal okurlardı. ideal okur ender olarak duygusal olur.

her ideal okur çağrışımsal bir okurdur ve sanki bütün kitaplar yaşı olmayan, verimli bir yazarın kitabıymış gibi okur kitapları.

10.07.2020

rüya

vladimir nabokov

çocukluğumda sık gördüğüm bir rüyada duvar kağıdının ya da beyaza boyalı kapının üzerinde pis bir leke görürdüm; yavaşça canlanmaya başlayan pis bir leke kabuklu bir yaratığa dönüşürdü. yaratığın kolu bacağı kıpırdanmaya başlayınca, içimi ürperten sersem bir dehşet sarsarak uyandırırdı beni; fakat aynı gece ya da ertesi gece, yeniden boş boş bir duvara ya da perdeye bakıyor olurdum, oradaki lekeli bir nokta gafil uykucunun dikkatini çeker, genişlemeye koyulurdu, elleme-kavrama hareketleri yapardı ve ben bir kere daha, o kabarık leke çözülüp duvardan çıkmadan önce ne yapar eder uyanırdım. fakat bir gece yatışımdaki bir tuhaflık, yastığımdaki bir gamze, yatak örtülerindeki bir kıvrım normalden daha cevval ve cesur olmaya itti beni. pis lekenin evrilmeye başlamasına izin verdim, sonra da hayali bir dövüş eldivenini elime geçirip tuttum sildim canavarı. üç ya da dört kere daha belirdi rüyalarımda; ama artık büyümekte olan şekil varsın belirsindi, neşeyle siliyordum onu. sonunda pes etti -günün birinde hayatın da pes edeceği gibi- kesti benimle uğraşmayı.

2.06.2020

fıkra

vladimir nabokov

bir vakitler bir dostum vardı; melek yüzlü, panter vücutlu, dünya güzeli bir delikanlı. bir gün, konserve kutusu açarken elini kesti. şeftali konservesi, hani kocaman, yumuşak, kaygan yarım şeftaliler vardır ya, ağzınızda şapırdar, boğazınızdan aşağı boğum boğum yuvarlanır. oğlan birkaç gün sonra kan zehirlenmesinden öldü. ne ahmakça bir şey değil mi? ama bir yandan da.. evet, garip ama gerçek. olaya bir sanat eseri gibi baktığınızda, o çocuk yaşayıp yaşlansaydı, yaşamının aldığı biçim bu kadar kusursuz olamazdı. hayat dediğimiz fıkraya anlam kazandıran ölümdür çoğu kez.

14.05.2020

uyanış

vladimir nabokov

altın pus, tombul yorgan. bir uyanış daha; ama henüz son uyanış olmasa gerek. sık sık oluyor böyle: uyanıp kendini-söz gelimi- şık bir ikinci mevki kompartımanında, iki şık yabancıyla birlikte buluyorsun; ama aslında sahte bir uyanış bu, düşünün bir sonraki aşaması sadece, sanki bir katmandan ötekine geçiyorsun ama hiçbir zaman yüzeye varamıyorsun, hiçbir zaman gerçeğe ulaşamıyorsun. ama düşüncen, büyülenmiş gibi, düşün her yeni katmanını gerçeğin eşiği sanıyor. inanıyorsun ona ve soluğunu tutarak, sonsuz hayallerin bitiminde vardığın gardan ayrılıp istasyon alanını geçiyorsun. hemen hemen hiçbir şey göremiyorsun; çünkü hava sisli, gözlüklerin buğulanmış, elinden gelen hızla alanın karşısında hayalet gibi duran otele varmak, yüzünü yıkamak, gömlek manşetlerini değiştirip ışıl ışıl sokaklarda gezmeye çıkmak istiyorsun. ama bir şey oluyor -saçma bir kaza- ve gerçek gibi görünen şey birden gerçeğin tınısını, tadını yitiriyor. bilincin aldatılmış: derin uykudasın hâlâ. anlamsız bir uyku beynini köreltiyor. sonra aldatıcı bir bilinç anı daha geliyor: altın rengi bir sis ve "montevideo" olan bu oteldeki odan. kasabadaki tanıdık bir dükkan sahibi, bir berlin özlemlisi, bu adı bir kağıt parçasının üzerine yazmıştı senin için. ama kim bilebilir ki? gerçek -son gerçek- bu mu, yoksa bu da yeni ve aldatıcı bir düş mü?

13.04.2020

hugh ve armande

vladimir nabokov

dağlarda, elverişli noktalarda, granit kalbin özel zulalarında, bitişikteki kayaların beneklerine benzetilerek boyanmış çelik yüzeylerin arkasında ne güçlü sözler, ne silahlar saklıdır! ne var ki, kısa nişanlılık ve evlilik günlerinde sevgisini dile getirmek istediğinde hugh person onu inandıracak, onu duygulandıracak, onun katı kara gözlerini parlak yaşlarla dolduracak sözcükleri nerede arayacağını bilmiyordu. öte yandan, iyisini kötüsünü tartıp dökmeden rastgele söylediği bir şey, entipüften bir söz, o ruhu kurumuş, aslında mutsuz kadının birdenbire histeri derecesinde mutlu olmasını sağlardı. bilinçli girişimler sonuçsuz kalıyordu. hugh, bazen olduğu gibi, saatlerin en sıkıntılısında, zerre kadar cinsel niyet taşımaksızın, okumayı bırakıp onun odasına girer ve kendinden geçmiş, tanımsız, yere inmiş bir tembel hayvan gibi dizleriyle dirseklerinin üstünde, iniltili bir sesle derin sevgisini dile getirerek ona doğru ilerlerse, soğuk armande, ayağa kalkmasını ve soytarılık yapmaktan vazgeçmesini söylerdi ona. düşünüp bulabildiği en ateşli seslenişler -prensim, sevgilim, meleğim, hayvanım, eşsiz yaratığım- onu çileden çıkartmaktan başka bir işe yaramıyordu. "niçin" diye soruyordu armande, "bir beyefendinin bir hanımla konuştuğu şekilde doğal, insan gibi konuşmuyorsun benimle; öyle soytarıca hareketler yapmak zorunda mısın; niçin ciddi, sade ve inanılır olmuyorsun?" ama sevgi, hugh'un söylediğine göre, asla inanılır olamazdı; gerçek yaşam gülünçtü, sevgiye saf köylüler gülerdi. hugh, armande'nin eteğinin ucunu öpmeye ya da pantolonunun ütü çizgisini, öfkeli ayağının iç yanını, parmağını ısırmaya çalışırdı -ve bet sesiyle ağlamaklı, alışılmadık, ender, kanıksanmış hiçbir şeyleri ve her şeyleri kendi kulağına mırıldana mırıldana yerde sürünürken, yalın sevgi ifadesi, sanki, görünürde dişiden eser yokken yalnızca erkeğin yaptığı bir tür yoz kuş gösterisine dönüşüyordu -uzun boyun dosdoğru yapılır, sonra bükülür, gaga daldırılır, boyun yeniden dosdoğru yapılır. bütün bunlar, kendisinden utanmasına neden oluyordu; ama hugh duramıyordu. armande ise anlayamıyordu; çünkü hugh, öyle zamanlarda doğru sözcüğü, doğru nilüferi hiç bulup çıkaramadı.

20.12.2017

üç şey

madam du deffand: asla kendimden memnun olmadım. kendimden ölesiye nefret ediyorum.

oscar wilde: arkadaşlık aşktan daha trajiktir; çünkü daha uzun sürer.

william faulkner: bir kadının bilmesi gereken üç şey vardır sadece: gerçeği söylemek, ata binmek ve çek imzalamak.

vladimir nabokov: nitelikli sanat ve saf bilim için ayrıntı her şeydir.

isak dinesen: sanatta gizem yoktur. görebildiğin şeyleri yap; onlar sana göremediklerini gösterecekler.

r.l. stevenson: insan bir kez evlendi mi, artık hiçbir şeyi kalmaz, intihar hakkı bile; tek yapabileceği şey iyi olmaktır.

madam du deffand: melekten istiridyeye kadar tüm türler, tüm varoluş koşulları bana aynı derecede talihsiz görünüyor. can sıkıcı olan, doğmuş olmaktır.

vernon lee: insanları onlar için her şeyi yapabilecek kadar sevmek bana dayanılmaz geliyor. derimi yüzmeleri pahasına kimseyi sevemem ben. insanlar olmadan da idare edebilirim. hatta kimsenin olmaması çok daha rahat.

5.12.2017

kahraman

vladimir nabokov

okur tarafından sevilen kahraman, kitap kapakları arasında nasıl bir evrim geçirmiş olursa olsun, kader çizgisi zihnimizde belirlenmiştir; aynı biçimde dostlarımızın da kendileri için çizdiğimiz şu ya da bu mantık içinde ya da alışılmış biçimde davranmalarını bekleriz. belli bir kişiyi ne kadar seyrek aralıklarla görürsek onun hakkında oluşturduğumuz kalıba uysallıkla girdiğini görmenin verdiği zevk de o kadar doyurucu olur. öngördüğümüz kader çizgisinden herhangi bir sapma, bize sadece haddini bilmezlik değil, ahlaki düşkünlük olarak da gözükür. yüzyılın görüp göreceği en önemli şiir kitabını kapı komşumuz gezgin sosisçinin yazdığını öğrensek, onu hiç tanımamış olmayı yeğleriz.

2.12.2017

öykü

david m. buss

geçmişimiz üzerine anlattığımız öyküler, seçerek eklediğimiz, çıkardığımız, kararttığımız ayrıntılarla, kuşkusuz yansız tanımlamalardan daha başka amaçlara yönelirler. anlattığımız öykülerin toplum içindeki konumumuz ve itibarımıza ilişkin kaygılardan etkilenmemesine olanak yoktur. yine de bu öyküler, biz onları çarpıtsak da, değerli olabilir. benim hayatımın bir izleğini, romancı vladimir nabokov, geride kalan gençliğine bakarken çok güzel bir şekilde dile getirmiştir:

"genç bir yazarın, yıllar sonraki yaşlı yazara duyduğu coşkulu aşk, özenişin en övgüye değer biçimidir. bu aşka, daha büyük kütüphanesindeki yaşlı adam karşılık vermez; çünkü protezsiz damağını ve sulanmayan gözlerini hatırladıkça hayıflansa bile, gençliğinin o acemi çırağına karşı hoşgörüsüz bir aldırmazlıktan başka bir şey hissetmez."

6.07.2017

ada ya da arzu

vladimir nabokov

"cennet, güzel bir kızın belindeki kurdelenin güneyine düşen yerdedir." (arap atasözü) 

yokluk her zaman çoklukla eşanlamlıdır ve boş bir zihinden daha kalabalık bir şey yoktur.

gerçek hayatta hepimiz mutlak bir boşluğun içindeki rastlantısal yaratıklarız.

"bütün eski aşklarımız cesettir ya da eş." bütün kederlerimiz ise bakire ya da orospu.

ölümün en korkunç yanı, insanın tek başına olduğunu bilmesidir.

en kısa ayrılık bile cennet bahçesinde oynanacak oyunlar için bir çeşit idman gibidir.

her insanın yazgısının yitik okları o insanın etrafına saçılmış bir halde durur.

en acılı hastalıkların sonu ölümle biten seyri sırasında, bazen son derece huzurlu tatlı sabahlar yaşanır. bu, bir hapın ya da şurubun allah rızası için verdiği şifa değil, çaresizliğin sevecen eliyle biz farkında olmadan veriverdiği ilaçtır.

mecazlar konuşmanın düşleridir.

insan, genç bir yazarın ilk kitabını yazışı sırasında yaşadığı karmaşık hazlara eşlik eden garip özlemlerle bulantılı azapları çocuk doğurmaya eş tutmak için dayanılmaz bir arzu duyar.

takdir denilen şey bazen son çelengi bekleyebilir. 

eğer hayat denen güneş saatinin bize akrebini göstermesini istiyorsak, unutmamalı ki, insanoğlunun gücü, vekarı ve hazzı gizlerini bizden saklayan gölgelere ve yıldızlara kafa tutmaktadır. 

surattaki bitki örtüsü kadar hastaları oyalayan bir şey yoktur.

geleceğin en azından bir çehresi, bir veçhesi vardır ki o da mutlak gereklilik gibi önemli bir fikri içermesidir.

güzele her şey güzel gelir.

zaman, oluşma halindeki bellekten başka bir şey değildir. tek tek her yaşamda, beşikten ölüme, aşamalı olarak oluşturulan ve pekiştirilen bir bilinç-omurgası vardır ki, bu dayanıklı zamanıdır. olmak, olmuş olduğunu bilmek demektir. olmamak ise sadece yeni bir çeşit -sahte- zaman ima eder: gelecek. saymıyorum ben bunu. hayat, aşk, kitap; bunlar gelecek tanımaz.

12.12.2016

yazınsal yaşamlar

javier marias

insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

r.l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.

oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.

isak dinesen: yaşlandıkça maskeler takıyoruz, yaşımıza göre maskeler ve gençler göründüğümüz gibi olduğumuzu sanıyorlar ama bu doğru değil.

her gerçek şövalye hayatında en az bir defa ödleklik etmiştir.

madam du deffand: hepimiz kusursuz aptallarız ama kendimize göre bir tarzımız var.

thomas mann: soyut ve yapıtı önceleyen hırstan, yapıttan bağımsız hırsın kendisinden, ben'in solgun hırsından daha yanlış bir şey yoktur. bu duygularla hareket eden birisi hasta bir kartalı andırır.

başkalarının istediğiniz şeye inanmalarını sağlamak için, ona önce sizin tüm yüreğinizle inanmış olmanız gerekir.

vladimir nabokov: ben bir dahi gibi düşünüyor, saygıdeğer bir yazar gibi yazıyor ve bir çocuk gibi konuşuyorum.

madam du deffand: yaşamı sevmeden yaşamak sonunun gelmesini arzulamak anlamına gelmemeli; ayrıca bu durum onu kaybetme korkusunu da azaltmıyor.

oscar wilde: hayat her şeyi fena halde pahalıya satıyor; bizler de en uğursuz, ruhsuz sırlarına korkunç ve sonsuz bir bedel ödüyoruz.

her erken ürün veren yazar, arthur rimbaud'ya kıyasla yine de gecikmiş sayılır.

madam du deffand: bana kalırsa herkes nefretlik. çevremiz düşmanlarla ve silahlarla sarılı, arkadaş dediklerimizse bizi öldürmelerinden korkmadıklarımız; bu işi katillere yaptırırlar.

4.07.2013

flaubert'in papağanı

julian barnes

eksiksiz birliktelikler enderdir. insanlığı değiştiremezsiniz, salt tanıyabilirsiniz. mutluluk, astarı lime lime olan, kızıl bir pelerindir. sevgililer, yapışık ikizler gibidir, tek bir ruha sahip iki gövde; ama içlerinden biri öbüründen önce ölecek olursa, geride kalan hayatının sonuna kadar bir cesedi yanında taşımak zorunda kalır. gurur bize her şeyin çözümünü bulma özlemini verir -çözümünü, amacını, ereğini; ama teleskoplar yetkinleştikçe yeni yıldızlar ortaya çıkar.

"insan bir dostunun yaşamöyküsünü yazdığında bunu onun öcünü alıyormuş gibi yapmalıdır."

insan ancak bir tek şeyi iyi yapabiliyor.

insanın bir öyküde çok şey gördüğünden kuşkulanmaya başladığı an, kendini en savunmasız, yalnız ve belki de budalaca duyduğu andır.

belki ölülerle dost olmanın üstün yanı bu: insanın onlara karşı olan duyguları hiçbir zaman gücünü yitirmiyor.

"mutluluk frengi gibidir. insana vaktinden önce bulaşırsa bünyesini mahveder."

"eğer bir gün ortaya çıkarsam, bu, gövdemi tepeden tırnağa kuşatan bir zırh içinde olacaktır."

"herkesin yüreğinde özel bir bölme vardır. benimkinin kapısına tuğla örüldü."

"neredeyse doğar doğmaz çürüyüp dağılmaya başlıyoruz."

"daha oldukça gençken hayat hakkında eksiksiz bir önsezim olmuştu. bir havalandırma deliğinden yükselen mide bulandırıcı bir yemek kokusu gibiydi bu: insanın böyle bir şeyin kendini kusturacağını bilmesi için, ondan yemiş olması gerekmez."

"benim o, zevkten sonra hemen tiksinti duyan ve kendileri için sevginin salt şehvet biçiminde var olduğu, bayağı adamlardan olduğumu sanma. hayır, benim içimde kabaran o kadar çabuk sönmez. yüreğimin kaleleri ortaya çıkar çıkmaz yosunla kaplanmaya başlayabilirler; ama yıkıntıya dönüşmeleri -bunun tümüyle olduğu söylenebilirse eğer- zaman alır."

"hayat ne iğrenç şey, değil mi? üstünde bir avuç saç yüzen bir çorba gibi. ama insan onu yine de midesine indirmek zorunda."

"hep fildişi bir kulede yaşamaya çalıştım; ama şimdi bir bok dalgası onun duvarlarını dövüyor, çökme tehlikesiyle karşı karşıya bırakıyor."

en kurnaz bir yaşamöyküsü yazarının bile, kendisinin bir gün çıkıp geleceğini sezip onunla eğlenmeye karar vermiş birine karşı elinden ne gelir ki?

"insan hayatın içine dalarsa, onu yeterince net olarak göremez: ondan, bunu yapamayacak kadar acı çeker ya da zevk alır. bence sanatçı bir hilkat garibesi, doğanın dışında bir şeydir. kaderin başına yığdığı bütün belalar, inat edip bu gerçeği yadsımasından gelir.."

"dil, gerçek özlemimiz yıldızlara gözyaşı döktürmekken, ayılar oynayabilsin diye dövdüğümüz çatlak bir çaydanlık gibidir."

"avoir ses ours", birinin "ayılarının gelmiş olması", "adet görmek" anlamına gelir. kadınların böyle dönemlerde öfkeli ayılar gibi olduklarına inanılmasından kaynaklanmış olsa gerek.

"gurur mağaralarda yaşayan ve çölde dolaşan bir vahşi hayvandır. kendini beğenmişlik ise daldan dala atlayan ve herkesin içinde laf ebeliği edip duran bir papağan."

"kaç kez, tam aradığımı yakaladığımı sanırken, yüzüstü düştüm. yine de, kafamın içinde duyabildiğim üslup, bir ırmak gibi kükreyerek ortaya çıkıp papağanların ve cırcırböceklerinin curcunasını boğana dek ölmemem gerektiğine inanıyorum."

"sanatçı kendisinden sonra gelenleri, hiçbir zaman varolmamış olduğuna inandırmayı becermelidir."

vladimir nabokov: kıskançlık, kalıplaşmış davranış biçimlerinin üstüne çıkmanın son derece kalıplaşmış bir biçimidir.

esrarengiz olmak kolaydır, en zor şey açık olmaktır.

bir romanın politikaya bir katkıda bulunmanın en iyi yolu olduğunu sanan bir yazar, genellikle kötü bir romancı, kötü bir gazeteci ve kötü bir politikacıdır.

e.m. forster: ülkeme ihanet etmekle dostlarıma ihanet etmek arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsam, ülkeme ihanet edebilecek gücü bulabilmeyi dilerim.

"şarap, aşk, kadınlar, kahramanlık -bunların tümü betimlenebilir- ama bir ayyaş, aşık, koca ya da er olmamak koşuluyla. insan hayatın içine dalarsa, onu yeterince net olarak göremez; ondan bunu yapamayacak kadar acı çeker ya da zevk alır."

"sanatı oluşturan iyi niyetler değildir."

shakespeare: herkese hak ettiği gibi davranılsa kim kötekten kurtulabilir!

sanatta her şey işleyişe dayanır: bir bitin öyküsü iskender'in öyküsü kadar güzel olabilir. içinizdeki duygulara göre yazmalısınız, bunların gerçek olduklarına emin olun, gerisine boşverin. bir dize iyi olduğunda, her akımın dışına çıkar. bir satır düzyazı, bir dize kadar değiştirilemez olmalıdır. insan iyi yazarsa, söyleyecek şeyi olmamakla suçlanır.

gerçek yalındır.

birtakım erkekler çocuk gibi olurlar: kadınların kendilerini anlamalarını ister, bu amaçla onlara bütün sırlarını anlatır; ama bir kez de hakkıyla anlaşıldılar mı, kadınlardan, kendilerini anladıkları için nefret ederler.

"onur payeleri onur götürür, unvanlar küçültür, insanın bir işinin olması onu budalalaştırır."

louise colet: insanın yaşlılığını israf etmesi bu dönemde hiçbir şey yapmamasından iyidir.

"insan ruhunun tarihi insanlığın budalalığının tarihidir." (voltaire?)

"hüzün bir tür kötü alışkanlıktır."

"insanlar güneşin işlevinin lahanaları olgunlaştırmak olduğuna inanmaya çok hazırlar."
güneşin işlevi lahanaları olgunlaştırmak değildir.

"insanın sevdikleriyle yaşayamamasından sonra en büyük işkence sevmedikleriyle yaşamasıdır."

"budalalık, bencillik ve sağlamlık, mutlu olmak için gerekli olan üç koşuldur ama; budalalık olmazsa, ötekiler bir işe yaramaz."

kitaplar hayatı anlamlandırmamıza yarıyorlar. tek sorun şu ki anlamlandırmamıza yaradıkları hep başkalarının hayatları, hiçbir zaman kendimizinki değil.

logan pearsall smith: insanlar, hayat gibisi yoktur derler; ama ben şahsen okumayı yeğlerim.

"insanlık kusursuz olmaya doğru gittikçe insanın durumu kötüleşiyor. her şey ekonomik çıkarlar açısından değerlendirilmeye başlandığında, erdeme ne yer kalacak? doğa, kendi yarattığı tüm biçimleri yitirecek kadar boyunduruk altına girdiğinde, plastik sanatların hali ne olacak? bu arada da işler iyice karanlıklaşacak."

"burjuvalardan nefret etmek bütün erdemlerin kaynağıdır."

not: tırnak içindeki ifadeler gustave flaubert'e aittir.

13.08.2012

karanlıkta kahkaha *

vladimir nabokov

en zalim düşmanımızdan bile, biletçinin hareketsiz sırtından ya da mezeci dükkanının tezgahının yolunu kesen iri yarı yabancıdan ettiğimiz kadar nefret etmeyiz.

bir yolculuğun ilk bölümü hep ayrıntılı ve ağırdır. orta saatleri uykulu, sonu hızlıdır.

insanın bir tutkusunun olması dünyanın en büyük mutluluğudur.

insan düşlerini bankaya yatıramaz. senet değildir bunlar, kar yüzdeleri sıfırdır.

hep düşünmüşümdür, insan acaba kimi daha iyi tanır? beş saat aynı odada birlikte kaldığı birisini mi, yoksa bir ay boyunca her gün on dakika gördüğü birisini mi?

ölmeyi arzulayan talebe her şeyden önce kendi iç kara tahtasına kendi kendinin zihinsel bir imgesini yansıtmayı öğrenmelidir. el değmemiş halinde siyahtan çok koyu mürdüm rengi bir saydamlığı olan bu yüzey, kişinin kapalı göz kapaklarının alt tarafından başka bir yer değildir.

arka planın pürüzsüzlüğünü tamamen sağlamak için, uyku ucubelerini ve göz içi kıvıldanmalarını bertaraf etmek gerekir, ki bunlar bir avuç metal para ya da böceğe haddinden fazla gözünü dikip bakma sonrasında kişinin yorulmuş görüşüne musallat olurlar. derin uyku ve bir göz banyosu bu mahalli temizlemeye yeterli olacaktır.

gelelim zihinsel imgeye. kendi deneylerime hazırlanırken -uzunca bir el yordamı -ki elinizdeki notlar amatörlerin bu aşamayı atlamasına yardım edecektir- oldukça detaylı, oldukça tanınabilir bir portremi çizmek istedim kendi özel kara tahtama.

"intihar eylemi, cinayet kadar "cinai" olabilir ama benim için, verdiği inanılmaz hazla arınmış ve kutsanmıştır." (philip nikitin)

şeytan, onu karalayanlar kadar kara değildir.

gerçek kelimelerin yoksul akrabaları; ne kadar da çokturlar; bu küçük, çerden çöpten kelimeler, aceleyle söylenen ve boşluğu geçici olarak dolduran.

fiziksel yorgunluk zihinsel perişanlığın yanında bir hiçtir.

zahmetle yazılan kolay okunur.

gelecek kestirilemez; ama bazen onu özel bir sis kaplar; sanki başka bir güç kaderin doğal suskunluğunun yardımına koşmuş ve düşüncelerin çarpıp çarpıp geri döndüğü bu esnek sisi yaymış gibidir.

insan her şeye bakmalı ve her şey hakkında bilgi edinirken tamamen tarafsız olmalı.

hayat, öyle bir ayarlanmıştır ki, her saniyenin bir bedeli vardır.

her sıçanın bir deliği vardır.

genç bir yazarın bir gün dönüşeceği yaşlı yazara duyduğu coşkulu aşk, ihtirasın en takdire şayan biçimidir. daha büyük kütüphanesindeki yaşça büyük adam bu aşka karşılık vermez; çünkü taze bir damak ve perde düşmemiş bir gözü esefle hatırlasa da, gençliğinin acemi çaylağına sabırsız bir omuz silkmeden başka sunacağı bir şey yoktur.

vakit erişti, sevgilim, vakit erişti
kalbim istirahat istiyor
günler günleri kovalıyor ve her saatle beraber
biraz da hayat geçiyor; ama bu arada sen ve ben
beraber yaşamak istiyoruz.. heyhat!
ancak öldüğümüzde
saadet olmayacak yeryüzünde ama
huzur ve hürriyet olacak
çok zamandır kader şöyle bir gülsün istedim yüzüme
ben bitap köle, çok zaman düşündüm bir yolculuğa çıkmayı
iş ve saf mutlulukla dolu uzaklardaki bir yuvaya

felsefi mütalaa zengin icadıdır.

şu ya da bu biçimde açıklanamayacak hiçbir şey yoktur dünyada.

her ne kadar bir insan yaşamının özeti, yosunla çerçevelenmiş olarak, bir mezar taşının üstüne kolayca sığarsa da, ayrıntılar her zaman hoşa gider.

tüm duyularımızın prensidir görme duyusu.

adamın biri, geniş mavi denize pırlantalı kol düğmesini düşürmüş bir vakitler. yirmi yıl sonra aynı gün, anlaşılan bir cuma günü, kocaman bir balık yiyormuş ve balığın içinden pırlanta çıkmamış mı! rastlantılara bu yüzden bayılırım işte!

benim için bir kadın yalnızca zararsız bir memeli hayvandır ya da keyifli bir dost, o da bazen.

insan, felaketlerin bataklığı üstünde kuramaz yaşamını. böyle bir şey, hayata karşı işlenmiş bir günah olur.

bir vakitler heykeltıraş bir arkadaşım vardı; öyle keskin bir gözü, biçimleri öyle şaşmaz bir algılayışı vardı ki, akla sığmazdı. derken, birdenbire, yüreğinin iyiliğinden olacak, yani acıdığı için çirkin, yaşlı bir kamburla evlendi. tam olarak ne oldu hiç bilemedim ama, günün birinde, evlendikten kısa bir süre sonra, her ikisi de eşyalarını küçük birer bavula doldurup en yakın tımarhaneye yürüyerek gittiler.

bir sanatçı kendi güzellik anlayışından başka kılavuz tanımamalı. onu hiçbir zaman aldatmayacak olan tek şey budur.

bence ölüm kötü bir alışkanlıktan başka bir şey değil, doğa şimdilik bunu yenmeyi başaramamış durumda.

gerçek bir aktris hiçbir zaman memnun kalmaz.

dünyada, başı dönen kör bir adamın kapıldığı kadar korkunç ve çaresiz başka bir duygu yoktur.

yaşamayı da amma yüzüme gözüme bulaştırdım.

* "cinnet", "laura'nın aslı", "lujin savunması", "rua, dam, vale" ile birlikte.

23.06.2012

göz

vladimir nabokov

temel bir yasa aramak aptalcadır, bulmaksa daha da aptalca. kötü ruhlu küçük bir insan, insanlığın tüm gidişatının zodiyak'ın sinsice dönüp duran burçlarıyla ya da boş ve dolu bir mide arasındaki mücadeleyle açıklanabileceğine karar verir; titiz bir bağnaz clio'ya yazman tutar ve böylece çağlar ve kitlelerle toptan ticarete başlar. o zaman ekonomik nedenlerin yoğun gelişimlerinin orta yerinden umarsızca seslenen, iki zavallı y'siyle bireyy'in vay haline. neyse ki böyle yasalar yoktur: bir diş ağrısı bir savaşa mal olur, hafif bir yağmur bir ihtilali önleyebilir. her şey akışkan, her şey şansa bağlıdır.

viktorya modası kareli pantolonlu o aksi burjuvanın, uykusuzluk ve migrenin meyvesi das kapital'in yazarının çabaları da boşunaydı. geçmişe bakıp kendi kendine "acaba neler olurdu böyle değil de şöyle olsaydı" diye sormasında ve olmuş olanın yerine başka bir olayı koyarak, hayatındaki sıkıcı, anlamsız, yavan bir anın yerine gerçeğin yeşertemediği muhteşem, neşeli bir olayın öne çıkmasını seyredişinde iç gıcıklayıcı bir zevk vardır. gizemli bir şey, şu hayatın dallanıp budaklanan yapısı: kişi her geçen anda bir yol ayrımı, 'böyle' ve 'öteki türlü'yü hisseder, göz kamaştıran sayısız zikzaklar geçmişin karanlık arka planında iki, üç kola ayrılır.

vızıldayan kurşunların verdiği müzikal zevki söze dökmek imkânsızdır ya da dört nala saldırıya geçmenin.

savaş her zaman çirkindir.

başka birinin canını alan insan her zaman katildir, cellat da olsa atlı asker de olsa.

askeri kahramanlık öyküleri geçmişte kaldı. doktorluğum sırasında savaş yüzünden sakat kalmış ya da hayatları mahvolmuş insanlar gördüm. günümüzde insanlık yeni idealler peşinde. kendini top yemi olarak sunmaktan daha aşağılayıcı bir şey yok artık. belki farklı bir yetiştirilme tarzı, insanlık ve toplumun genel çıkarları hakkında farklı yetiştirilmiş olmak, benim savaşa sizden daha farklı bir gözle bakmamı sağlıyor. ben hiçbir insana ateş açmadım veya süngü saplamadım. tıp alanındaki meslektaşlarım arasında savaş alanında olduğundan daha fazla kahraman bulabileceğinize emin olabilirsiniz.

bu göze çarpmayan şahitlerden, kondüktörler, taksi şoförleri ve kapıcılardan daha mahvedici bir şey yoktur.

gerçek hayatın birdenbire bir rüya olduğunun ortaya çıkması korkutucudur; ama kişinin akışkan ve sorumsuz bir rüya olduğunu düşündüğü şeyin birdenbire gerçeklik şekline bürünüp cisimleşmesi çok daha korkutucudur.

11.12.2011

tanrı

virginia woolf: bir hayaleti öldürmek, gerçek bir şeyi öldürmekten daha zordur.

pierre laplace: tanrı gereksiz bir varsayımdır.

thomas jefferson: anlaşılmaz teoriler karşısında kullanılabilecek tek silah dalga geçmektir.

jack kevorkian: benim tanrım bach. en azından ben kendiminkini uydurmadım.

mihail bakunin: tanrı fikri insanın mantığını ve muhakeme yetisini yok eder. insanın özgürlüğünü yadsımanın en etkili yöntemidir.

stanley kubrick: tanrı fikri bütünüyle mantıksızdır.

gene roddenberry: kusurlu insanlar yaratıp onları kendi hataları yüzünden suçlayan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir tanrı'nın hikayesinin ne kadar mantıklı olduğunu sorgulamamız gerekir.

charles chaplin: aklım başımda olduğu için tanrı'ya inanmıyorum.

vladimir nabokov: özgür insanın tanrı'ya ihtiyacı yoktur.

nietzsche: sonsuz bir hiçlikteymiş gibi yolumuzu kaybetmedik mi? boş uzayın esintisini hissetmiyor muyuz? etraf soğumadı mı? tanrı öldü. tanrı ölü kalacak. ve biz onu öldürdük.

10.12.2011

lolita

vladimir nabokov

lolita, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. günahım, ruhum; lo-li-ta; dilin ucu damaktan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. lo-li-ta.

annabel ya da dolores haze ya da lolita, o altın ve kumral renkleri içinde, o külüstür verandada, derme çatma, yalancı ama bana yetip de artacak bir çeşit deniz kıyısı dekorunda (çevrede ikinci sınıf bir gölden başka bir şey yoktu) diz çöküp, gözlerini kaldırıp bana baktığında, işte tam o anda özgürlüğüme kavuşmuştum ben.

insanoğlu kusursuz cinayet işleyemez; ama kader işleyebilir.

yakın akrabalarda en hafif karın guruldamasının sesi bile aynıdır.

toz pudra yoğunluğunda bir ışıkta tel üzerinde klasik bir zarafetle adım sektirmeksizin yürüyen cambaza imreniriz hepimiz; ne var ki korkuluk kılığıyla, gülünç bir sarhoşun taklidini yaparak gevşek bir ipin üzerinde yürümek çok daha az rastlanan bir beceridir! bana sorun.

güzelliğin ölümlü bilincine ödenecek vergi
biz ölümlülerin ahlak bilincidir

hiçbir şey bağnazlığın bayağılığı kadar eğlendirici olamaz.

ardındaki yaşantı olmadan sözcükler anlamsızdır.

çevre değişikliği, hesabı görülmüş ciğerlerle yüreklerin bel bağladığı geleneksel bir yanılgıdır.

bir şeyi iyi bilmekten, ancak her şeyi bilmememden alçak gönüllülük duymaya yetecek kadar gurur duyarım.

okur tarafından sevilen kahraman, kitap kapakları arasında nasıl bir evrim geçirmiş olursa olsun, kader çizgisi zihnimizde belirlenmiştir; aynı biçimde dostlarımızın da kendileri için çizdiğimiz şu ya da bu mantık içinde ya da alışılmış biçimde davranmalarını bekleriz. belli bir kişiyi ne kadar seyrek aralıklarla görürsek onun hakkında oluşturduğumuz kalıba uysallıkla girdiğini görmenin verdiği zevk de o kadar doyurucu olur. öngördüğümüz kader çizgisinden herhangi bir sapma, bize sadece haddini bilmezlik değil, ahlaki düşkünlük olarak da gözükür. yüzyılın görüp göreceği en önemli şiir kitabını kapı komşumuz gezgin sosisçinin yazdığını öğrensek, onu hiç tanımamış olmayı yeğleriz.

kurmaca bir metni, toplumdaki bir sınıf, yazarı ya da ülkesi hakkında bilgi edinmek amacıyla incelemek çocukça bir şeydir.

12.07.2011

saydam şeyler

vladimir nabokov

gelecek bir mecazdan, bir düşünce gölgesinden öte bir şey değildir.

kendini kader kurbanı olarak gören bir katil, yalnızca bir cani olmakla kalmayıp bir kuşbeyinlidir de.

dağlarda, elverişli noktalarda, granit kalbin özel zulalarında, bitişikteki kayaların beneklerine benzetilerek boyanmış çelik yüzeylerin arkasında ne güçlü sözler, ne silahlar saklıdır! ne var ki, kısa nişanlılık ve evlilik günlerinde sevgisini dile getirmek istediğinde hugh person onu inandıracak, onu duygulandıracak, onun katı kara gözlerini parlak yaşlarla dolduracak sözcükleri nerede arayacağını bilmiyordu. öte yandan, iyisini kötüsünü tartıp dökmeden rastgele söylediği bir şey, entipüften bir söz, o ruhu kurumuş, aslında mutsuz kadının birdenbire histeri derecesinde mutlu olmasını sağlardı. bilinçli girişimler sonuçsuz kalıyordu. hugh, bazen olduğu gibi, saatlerin en sıkıntılısında, zerre kadar cinsel niyet taşımaksızın, okumayı bırakıp onun odasına girer ve kendinden geçmiş, tanımsız, yere inmiş bir tembel hayvan gibi dizleriyle dirseklerinin üstünde, iniltili bir sesle derin sevgisini dile getirerek ona doğru ilerlerse, soğuk armande, ayağa kalkmasını ve soytarılık yapmaktan vazgeçmesini söylerdi ona. düşünüp bulabildiği en ateşli seslenişler -prensim, sevgilim, meleğim, hayvanım, eşsiz yaratığım- onu çileden çıkartmaktan başka bir işe yaramıyordu. "niçin" diye soruyordu armande, "bir beyefendinin bir hanımla konuştuğu şekilde doğal, insan gibi konuşmuyorsun benimle; öyle soytarıca hareketler yapmak zorunda mısın; niçin ciddi, sade ve inanılır olmuyorsun?" ama sevgi, hugh'un söylediğine göre, asla inanılır olamazdı; gerçek yaşam gülünçtü, sevgiye saf köylüler gülerdi. hugh, armande'nin eteğinin ucunu öpmeye ya da pantolonunun ütü çizgisini, öfkeli ayağının iç yanını, parmağını ısırmaya çalışırdı -ve bet sesiyle ağlamaklı, alışılmadık, ender, kanıksanmış hiçbir şeyleri ve her şeyleri kendi kulağına mırıldana mırıldana yerde sürünürken, yalın sevgi ifadesi, sanki, görünürde dişiden eser yokken yalnızca erkeğin yaptığı bir tür yoz kuş gösterisine dönüşüyordu -uzun boyun dosdoğru yapılır, sonra bükülür, gaga daldırılır, boyun yeniden dosdoğru yapılır. bütün bunlar, kendisinden utanmasına neden oluyordu; ama hugh duramıyordu. armande ise anlayamıyordu; çünkü hugh, öyle zamanlarda doğru sözcüğü, doğru nilüferi hiç bulup çıkaramadı.

14.09.2010

rüya

vladimir nabokov

rüyalarımda gördüğüm ölmüş insanlar, eski aziz, parlak hallerine benzemeyen şekilde sessiz, dertli ve tuhaf şekilde kederlidir. onları, bu dünyada var oldukları sırada hiç gitmedikleri ortamlarda, hiç tanışmadıkları bir arkadaşımın evinde izlemek beni şaşırtmaz. ölüm bir ayıpmış, utanç verici bir aile sırrıymış gibi, bir köşede yere bakarak otururlar. ölümlülük böyle zamanlarda -rüyalarda- değil, büyük neşe ve başarı anlarında, bilinç en yüksek terasına çıkmışken, bir gemi direğinden, geçmişten ve geçmişin kalesinden, kendi hudutlarının ötesine bakma şansını yakalar. ve sisin içinde fazla bir şey görmek mümkün olmasa da, insan bir şekilde, doğru yöne baktığını hissedip mutlu olur.

30.01.2009

anna karenina

tolstoy

bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.

insanın karısı varsa derdi var demektir; ama sahip olduğu kadın karısı değilse derdi daha da büyüktür.

iktidar, para, ün.. kadınların asıl istedikleri bunlardır.

bekarlıkla vedalaşmak geleneği boşuna değildir. ne denli mutlu olursa olsun, özgürlüğünü yitirmek acı gelir insana.

vladimir nabokov: aşk yalnızca cinsel olamaz; çünkü o zaman bencilcedir ve bencilce olduğu için de yaratmaz, yıkar.

gerçeği yadsımak hiçbir zaman bir yanıt olamaz.

yaşamın güzelliği, çeşitliliği, olağanüstülüğü gölgelerden, ışıktan oluşur.

insanlar vardır, hangi konuda olursa olsun, kendilerinden şanslı rakiplerinin iyi yanlarının hepsini yadsımaya, yalnız kötü yanlarını görmeye hazırdırlar. bazı insanlar da bunun tam tersine, bu şanslı rakiplerinde, onları zafere ulaştıran özellikleri görmek isterler. yürekleri sızlayarak onlarda yalnız iyi şeyler ararlar.

onu sarhoş eden, çevresindeki herkesin ona gösterdiği hayranlık değil, bir kişinin hayranlığıdır.

akla dayanan evliliklerin mutluluğu çoğu zaman yadsınan aşkın ortaya çıkması sonucu sabun köpüğü gibi dağılır gider.

gerçek aşkı tanımak için önce yanılmalı insan, sonra doğruyu bulmalı.

ben iyi atı üzerindeki bazı belirtilerden, aşık genci de gözlerinden tanırım.

vladimir nabokov: insanı üzen, onun gerçekle yüz yüze geldiğinde kendi benliğini her zaman tanıyamamış olmasıdır.

pişmanlık duymak için vakit hiçbir zaman geç değildir.

kadın dediğin öyle bir yaratık ki, istediğin kadar incele, gene de hiç bilmediğin yanlarıyla karşılaşıyorsun.

boks gibi, boğa güreşi gibi sporlar barbarlığın belirtisidir.

eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

ölümü düşününce yaşamaktan daha az tat alır insan; ama daha sakin yaşar.

insan sevdiğini olduğu gibi sever, olmasını istediği gibi değil.

okula ya da benzeri kuruluşlara insanın yürekten bağlanması olanaksızdır. sanırım şu yardımseverler kuruluşlarının her zaman böylesine yetersiz sonuçlar vermesinin nedeni de budur.

aile yaşamında bir şey yapabilmesi için karı koca arasında ya kesin bir anlaşmazlık ya da sevgi dolu bir anlaşma olmalıdır. karı koca arasında ilişki belirsizse, anlaşmazlık da, sevgi dolu anlaşma da yoksa, bu durumda hiçbir şey yapılamaz.

mantık varoluş mücadelesini keşfetmiştir. isteklerimi engelleyen herkesi gırtlaklamam gerektiğini söyleyen yasayı keşfetmiştir. mantığın çıkardığı bir sonuçtur bu. başkalarını sevmeyi mantık bulmuş olamaz. mantığa aykırıdır çünkü sevmek.

savaşı gerekli mi buluyorsun? çok güzel. savaştan yana olanları, savaşı savunanları ileri hatlarda çarpışacak özel bir birlikte toplayıp en önce sürün savaşa, hücuma kaldırın.