1.12.2022
gerçek barışın aracı
şimdi hiçbir hükümet, yeri geldiğinde fetih arzularını tatmin etmek için bir ordu beslediğini itiraf etmeye yanaşmıyor; sözde savunmaya yarıyormuş bu ordu. kendilerine avukat olarak da, meşru müdafaaya izin veren ahlakı seçiyorlar. oysa bunun anlamı, kendimize ahlaklılığın, devletimiz meşru müdafaa araçlarını düşündüğüne göre, saldırgan ve fetih meraklısı olduğu düşünülmesi gereken komşu devlete de ahlaksızlığın yakıştırıldığıdır; ayrıca bir orduya neden gereksindiğimize getirdiğimiz açıklamayla, tıpkı bizim devletimiz kadar, saldırı arzusunu yadsıyan ve kendi açısından da orduyu yalnızca meşru müdafaa amacıyla besleyen komşu devletin, masum ve beceriksiz bir kurbana hiç savaşmadan baskın vermek isteyen ikiyüzlü ve kurnaz bir suçlu olduğunu ilan etmiş oluyoruz.
şimdi tüm devletler birbirlerine karşı böyle bir konumdalar: komşunun kötü niyetli, kendilerinin de iyi niyetli olduğunu varsayıyorlar. ne ki bu varsayım insanlıktan uzaktır, savaş kadar, hatta savaştan daha da kötüdür: aslında savaşların nedeni ve davetiyesidir; çünkü söylendiği gibi, komşuya ahlaksızlık isnat eder ve böylelikle düşmanca zihniyeti ve eylemi kışkırtıyor gibidir. ordunun bir meşru müdafaa aracı olduğu öğretisine de, fethetme arzularına olduğu kadar tövbe edilmelidir. ve belki de büyük bir gün gelecek, savaşlarla ve zaferlerle, en üst düzeyde askeri düzen ve askeri zeka eğitimiyle öne çıkan ve bunlara en büyük kurbanları vermeye alışmış olan bir halk, gönüllü olarak şöyle seslenecektir:
"kılıçları parçalıyoruz!"
ve tüm ordusunu en küçük birimine dek dağıtacaktır. en silahlı olduğu sırada bir duygu yüksekliğinden dolayı kendini silahsız kılmak, budur gerçek barışın aracı ve her zaman bir zihniyet barışına dayanmak zorundadır; şimdi tüm ülkede kol gezen sözümona silahlı barış ise, zihniyet geçimsizliğidir; kendisine ve komşusuna güvenmez ve yarı nefretten, yarı korkudan ötürü, silahları bırakmaz. nefret etmek ve korkmaktansa, yok olmak daha iyi; kendinden nefret ettirmek ve korkutmaktansa, yok olmak iki kere daha iyi; bu olmalıdır en yüce düsturu, her bir devlet toplumunun.
bilindiği gibi, bizim sevgili liberal halk temsilcilerimizin insanların doğası üzerinde oturup düşünecek zamanları yok; eğer olsaydı, "askeri gücün yavaş yavaş azaltılması" için çalışmakla, boşuna çalıştıklarını bilirlerdi. dahası; ancak bu türden bir yokluğun en üst düzeyde olduğu yerde, burada tek yardımcı olabilecek tanrı türü de en yakındadır. savaş zaferleri ağacı yalnızca bir vuruşta, bir yıldırım çarpmasıyla yok edilebilir; ne var ki yıldırım, biliyorsunuz ya, buluttan gelir -ve yukarıdan.
13.10.2022
iktidar
ahmet hamdi tanpınar
iktidar.. bütün mesele de iktidarda. o makinenin başında bulunmakta. güldü: valery'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: "hamamda napolyon tasavvur edilemez." yahut buna benzer bir şey. hakikaten de böyle. fontaineblau'da, waterloo'da, saint helene'de rahatça tasavvur edebiliriz de hamamda tasavvur edemeyiz. çünkü hamamda yalnız kendisidir. ferde indirmek..
gündüz: ben ismet paşa'yı heybeli'de denizde gördüm. hep bildiğim paşa idi.
selim: yani bildiğin, dikkatli olarak değerlendirdiğin adamı gördün. en bedbaht devrimizde bize bir seviye getiren, talihle pazarlık kabul etmeyen adamı. tenakuza düştüğünü hissetmiş gibi toparlandı. demek istediğim şu: talihsizliğimiz bu adama ikinci harb-i umumînin sonunda, onun hazırladığı şartların ortasında, o buhranın içinde rastlamamızda. biz o zaman meclis'te idik. hayri bey'le beraber. ikimiz de yakından tanıdık. dirsek dirseğe yaşadığımız adam. emin olun ki dikkat edilecek tek bir tarafı bile yok. sonra hadiselerle gözümüzün önünde durmadan giyindi, durmadan genişledi. çoğumuzun farkına varmadığı küçük entrikalar, büyük ve aleni rezaletler oldu. sıfır büyüdü, türkiye'nin talihi oldu. hatalarından, vice'lerinden soyun, biçare bir mahluk kalır. ilk fırsatta şaşıran.. 1950'de tesadüfen halk partisi kazanaydı, eminim ki demokrat parti lideri olarak adnan bey kendiliğinden tasfiye edilirdi.
mehmet narh tekrar itiraz etti: soğukkanlılığını da inkâr edemezsiniz ya. şu tayyare kazasında. neden sadece uçak kazası.. tesadüfen kurtulmuş. elbette orada kalacak değil ya. vaziyete son vermek için elbette bir çare arayacak. mesele burada: adnan bey'i kabule hazırdık. halk partisi'nin menfi kalıbı. işte size formül. o devirde bu formülle efkar-ı umumiye sizi napolyon da yapardı, hitler de, evliya ve peygamber de.
hayri dura emekliye ayrıldığından beri hürriyet denen nimeti tadıyordu. bir yığın fikri, isabetli tasavvurları vardı. otuz sene konformist bir resmî hayatın yanı başında belki bir gün diye diye düşünmüş taşınmıştı. yazık ki o gün çok geç, ihtiyarlık denen şeyle beraber gelmişti. sade ihtiyarlık mı! itiyatlar.. içinde bir ömrü beyhude harcamış olmanın hiç aman vermeyen azabı vardı. ölüm düşüncesiyle beraber yürüyen bu azap şimdi her ağzını açışta tekrarlanıyordu. soğukkanlılığı.. altı yedi eylül hadisesinde, onu takip eden fırka ictimaında da gördük, soğukkanlı mıydı?
26.09.2022
cemiyet
ahmet hamdi tanpınar
politika adamı nerde ve hangi şartlarla yetişir? ne bazı ihtiyaçlara geçici cevaplar vermek ne de telifçi bir iyi niyetle türkiye kurtulamaz. biz masallara yapışmış yaşıyoruz. meselelere ancak etinde ve kemiğinde yaşayanlar cevap verebilirler. fakat bu cins insanlar da bizden olamaz. hakikatte iki ayrı milletiz.
1. henüz idare başında bulunanlar ve onların seçildikleri muhitler, bu muhiti besleyen zümreler.
2. ancak günlük ihtiyaçlarını bilen ve onu günü gününe yaşayan kalabalık. bugün şartlar asıl kuvvetin oraya geçmesini istemiş gibi. onun mevcudiyetini duyuyoruz, o bizi şaşırtıyor ve eziyor.
bu kuvvetin kendinin bir şey yapacağı yok. kendiliğinden hiçbir şey yapamaz; çünkü hakikatlerini görmemiştir. halk henüz köylüdür ve köylü muasır insan değildir. (bizim şartlarımız içinde) kendiliğinden hiçbir şey yapamaz ama onun namına duyanlar ve görenler yapabilirler ve yapmak isterler. fakat onların da bir eksikliği var. onlar bizden değiller. acaba mahkûm muyuz?
onlar niçin bizden değil? onlar tarihi kaybetmişler. bir aksülamelde yaşıyorlar. hakikatte namına konuştukları kitleden de değiller. sefaletlerini almışlar, insanı unutmuşlar. türkülerini almışlar, inançlarını bırakmışlar. hayatlarından iğreniyorlar. zihinden seviyorlar.
biz de bu kitleye karşı böyle değil miyiz? biz de onlara karşıyız. sevmek istiyoruz, sevecek noktayı bulamıyoruz. dışardan sevmek. mühendis gibi, cerrah gibi sevmek. ne ahlak fikri, ne taassup düşmanlığı bizim onlarla böyle karşı karşıya bulunmamızın mazereti olamaz. biz hayatımızı sevmiyoruz. bir cemiyette sınıflar birbirlerine karşı bu vaziyette olursa..
21.09.2022
mektup
cemil meriç
ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.
hayatın dört yol ağzındasın delikanlı! ve şehzadelerin karşısında yollar üçe ayrıldı. bu yolların yalnız biri mutluluğa gider. sarp, dikenli, gösterişsiz bir yol. ama uçuruma açılmayan, yalnız o. seninle yeniden dünyaya geldim. sende yaşamak istiyorum. sende veya sizde.
ben ezeli bir mağdurum, coğrafi kader, siyasi kader, biyolojik kader. başka bir ülkede doğmalıydım, başka bir ülkede veya başka bir çağda, en iyisi hiç doğmamalıydım. anlaşılmadım, anlaşılmadım, anlaşılmadım. hayatım bir bozgunlar silsilesi. hiçbir kavgam zaferle taçlanmadı. ben ezeli bir mağlubum. ama tarihi yaratan bu mağluplar, bir ülkeyi onlar ebedileştirir. sen, tek mükafatım benim. bensiz çektiğin her acı ihanetlerin en kepazesidir. sevenler arasında her ketumiyet ihanettir. ruhunu bir dağla çevrelemektir. küfür, hakaret, hezeyan. hepsi güzel, ekmek gibi bölüşülüyorsa. samimiyet bütün buzları eritir, saklanmak artık sevişmemektir.
ve günler uzaktan geçen yelkenliler. onları şiire kalbetmiyorum. ve günler boşuna şarkı söylüyor, boşuna gülümsüyor, boşuna ağlıyor. çığlıkları, adem ummanının dalgaları içinde kaybolan birer martı sesi. yaşamıyorum ve yaratmıyorum. yaşamak yaratmaktır.
benim hiçbir mektubum sahibini bulamamıştır.
okumak istediğim kitaplardan pek azını okuyabildim. tanışmak istediğim kadınlardan hiçbirini tanıyamadım. görmek istediğim şehirlerden yalnız istanbul'u görebildim.
zaafım da, gücüm de şuradan geliyor: gündelik tutkulardan uzağım.
29.08.2022
reichstag yangını
1933 yılının 26 şubat akşamı alman millet meclisi binasının dört bir tarafından alevler fışkırmaya başladı. siyasal tarihte "reichstag yangını" diye anılan büyük olay başlamıştı. alevler binayı sararken alman hükümeti, üzerinde alman komünist partisi'nin üyelik kartı bulunan hollandalı van der lübbe adlı bir komünistin yakalandığını bildirdi. birkaç gün sonra bulgar sosyalisti dimitrov tutuklandı.
hitler'in, binayı saran alevleri görür görmez yanındakilere söylediği ilk söz,
"bu bir tanrısal belirtidir. şimdi artık sosyalistleri demir yumrukla yok etmemizi kimse engelleyemez." olmuştur.
hitler'in propagandacısı dr. goebbels de,
"bu bir sinyal ateşidir." diye bağırıyordu.
ertesi gün hitler yanlısı gazeteler bu başlıkla çıktı:
"sinyal ateşi."
hitler, yakın çalışma arkadaşları ile konuşarak kesin emirlerini verdi:
"bütün sosyalistler tutuklanmalıdır."
yangının nedeni henüz belli olmadan, gece saat 11'de devrimci milletvekilleri, yazarlar, sendikacılar, öğrenciler, hukukçular, birer birer evleri basılarak tutuklanıyordu. ülkedeki bütün ilericiler, "anarşi çıkarma", "milli bütünlüğü parçalama" gibi gerekçelerle suçlanmaktaydı. anayasal özgürlüklerin hepsi bir gece içinde yürürlükten kaldırılmıştı. dr. goebbels hatıra defterinde bu olayı şöylece tanımladı:
"führer ile olan konuşmamızda sosyalistlere karşı açılacak savaşın ana hatlarını çizdik. şimdilik doğrudan doğruya karşı tedbirleri almaktan kaçınacağız. devrim girişimi bundan önce alevlenmelidir. uygun bir anda darbemizi indireceğiz."
"uygun an", alman millet meclisi binasının yakılmasıydı. bu yangın ustaca planlandıktan sonra faşizm saldırıya geçti. devlet radyosu "komünistler reicshtag'ı yaktılar. komünist bütün suçlarını itiraf etti." derken ülkedeki bütün devrimciler, yazarlar, öğrenciler, hukukçular, işçi liderleri, önceden hazırlanmış tutuklama listesiyle cezaevlerine taşınıyordu. yapılan yargılamalar sonunda hitler'in savcıları yangının bir örgütçe yapıldığını kanıtlayamadı. bütün ilerici aydınlar tutuklandı, küçük burjuva ilericileri susturuldu, anayasal haklar ortadan kaldırıldı, binlerce kitap sokak ortalarında yakıldı. hitler ve yakınları bu yangın için,
"tanrısal belirti.. bir devri başlatan sinyal ateşi.." diyordu kendi aralarında.
bu yangını çıkarmaktan sanık olarak bulgar sosyalisti georgi dimitrov tutuklanarak yargılanmaya başlandı. fakat hitler'in savcıları dimitrov'u suçlayacak bir tek kanıt bile bulamadılar. dimitrov, sonradan dünya adalet tarihine geçecek bir savunmayla kendi suçsuzluğunu kanıtladı. dimitrov, alman millet meclisini yakma suçuyla tutuklandığı zaman verdiği dilekçede,
"bir sosyalist olarak bireysel terörizme karşıyım. çünkü bu davranışlar, yığınların ekonomik ve politik mücadelesiyle bağdaşmamaktadır." demekteydi. yargılama sonunda dimitrov beraat etti.
bu savunmayla birlikte bazı olaylar da aydınlanmaya, yangının goebbels'e bağlı ss militanlarınca çıkarıldığı yolundaki belirtiler de su yüzüne çıkmaya başladı.
reichstag yangını, sa kıtalarının şiddet eylemlerini artırdı. hitler bu olayı fırsat bilerek "halkın ve devletin korunması"nı öngören bir kararnameyi yürürlüğe koymayı başardı. bu kararnameyle, temel hak ve özgürlükler ortadan kaldırıldı, haberleşme özgürlüğü yok edildi ve hükümete evlerde arama izni verildi. böylece, yangınla başlayan terör, hukuksal düzenlemelerle de pekiştirilmiş oldu.
hitler, yangından hemen sonra, ele geçirilen belgelerin yayımlanacağını söylemişse de, bu belgeler hiçbir zaman yayımlanmadı. "komünistler ayaklanıyor. bu, gizli örgütlerin işidir. komünistler, belgelerle yakalandı.." gibi, suç gerekçeleri devlet radyolarında sık sık duyulmasına rağmen, hiçbir ciddi açıklama yapılmadı. ancak, sa kıtalarının saldırıları şiddetlendi, tutuklanmalar sürüp gitti. cumhurbaşkanı hindenburg ise bütün bu olup bitenleri gözünün ucuyla izliyordu.
hitler rejimi, nasyonal sosyalizmin egemenliğini kurabilmek için bu tür olaylardan yararlanmak istiyor ve devletin bütün olanaklarını bu amaçla kullanıyordu.
23.07.2022
üç ülke
ispanya, kanlı bir iç savaşın ardından yıllarca koyu bir faşizm yaşadı. generalissimo franco'nun iktidarı, her özgürlük ve demokrasi talebini doğduğu yerde ezen bir sertlikle 1970'lere kadar geldi.bu uzun yıllar boyunca ispanyol entelektüelleri çil yavrusu gibi dağıtıldılar. büyük şair ve oyun yazarı federico garcia lorca kurşunlanarak öldürüldü. pablo picasso, luis bunuel, rafael alberti sürgüne gittiler. demokrasiyi savunan ispanyol siyasetçileri ülke dışında örgütlenmeye çalıştılar.
sonra ispanya franco rejiminden kurtuldu. mutlak faşizmin yerini mutlak demokrasi aldı. sürgündekiler geri döndü, ülkelerinde şanla şerefle karşılandılar. franco yılları döneminde ölmüş olanların adına anıtlar dikildi, kültür merkezlerine adları verildi. sosyalistler iktidara geldi. insan hak ve özgürlüklerine saygı duyan ispanya, avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak iber yarımadası'nda bir yıldız gibi parlamaya başladı.
yabancı orduların işgalini ve kanlı iç savaşı yaşamış olan yunanistan'da 1960'larda albaylar rejimi iktidara geldi. demokrasi talepleri susturuldu. siyasi cinayetler ülkeyi sarıyor, kaçabilen aydınlar kapağı avrupa'ya atıyor, kaçamayanlar ise hapsediliyordu. mikis theodorakis ve maria faranduri'nin sesi yasaktı.
sonra albaylar cuntası yıkıldı. yunanistan demokrasi yolunda ilerlemeye başladı. sürgündeki sanatçılar ve politikacılar geri döndü. darbeci subaylar ömür boyu hapis kararıyla cezaevine kondu. yunanistan da mutlak faşizmden mutlak demokrasiye geçmişti artık. ve bugün avrupa birliği'nin saygın bir üyesi olarak ege güneşinin altında pırıl pırıl parlıyor.
türkiye hiçbir zaman ispanya ve yunanistan kadar kanlı iç savaş ve onlar kadar net ifade edilen faşizm dönemleri yaşamadı. aynen o ülkelerdeki gibi bizde de aydınlar hapsedildi, öldürüldü, siyaset askıya alındı, demokratlar yurt dışında yaşamaya mecbur bırakıldı ama yarı asker yarı sivil görünümlü rejim hep biçimsel demokrasiye bağımlılık yeminleri etti.
ihtilal dönemleri sona erdiğinde de bu ülke bir kurtuluş sevinci ve demokrasiye geçiş şöleni yaşamadı. ihtilal liderleri, devirdikleri siyasilerle kol kola girip resim çektirdiler. halk bu liderlere bağlılığını bildirdi.
yarı karanlık rejim hiçbir zaman çökmedi ki nazım hikmet'ler, sabahattin ali'ler gibi onca şair ve yazar şana şerefe boğulsun ya da halk onlara sahip çıksın.
türkiye zaman tünelindeki bir ülke gibi hala ihtilal yapan paşasına ve onunla işbirliği yapan siyasetçisine aşık, yazarına çizerine düşman ve onları sakıncalı sayan bir ülke.
sonsuz bir alacakaranlık kuşağı. ne tam gece oluyor ne de şafak söküyor!
7.07.2022
ernst neizvestny
moskova sanatçılar birliği, üyelerinin geçmiş 30 yıl içinde yaptığı çalışmaları sergilemeye kalkışır. serginin belirgin eğilimi 'liberal', amacı da dikkatleri akademi'nin dar görüşlülüğüne çekmek olacaktı. neizvestny'den de sergiye katılması istenir; çünkü neizvestny akademi'ye karşı verdiği savaşın ciddiliği ve yoğunluğuyla tanınmaktadır. bu da, kendi görüşünü kuvvetlendirmesi bakımından o sırada birliğin işine gelmektedir.
neizvestny yeni çalışmalar deneyen öbür genç sanatçıların da çağrılması koşuluyla daveti kabul edebileceğini söyler. birlik bunu reddeder. fakat, ortaya bir kez atılmış bulunan bu yeniyi deneyen ve resmi olmayan sanat gösterisi fikrini, o sırada öğretim atölyesi olan bilyutin adında bir adam ele alır ve her nasılsa bu sergiyi moskova belediye meclisi himayesinde düzenlemeyi becerir. sergide hem bilyutin'in öğrencilerinin hem de neizvestny'nin önerdiği genç sanatçıların eserleri yer alacaktır.
bu serginin açılmasına nasıl izin verilmiştir, bunu anlamak son derece güç. ya, akademi bu olayı bir provokasyon olarak kullanıp; unutulmuşken yeniden ortaya sürülen ve gelenek dışılığa bir etiket olarak yapıştırılan 'nihilizm'in yayılmasını önlemek zorunda olduğunu hükümete göstermek istemişti ya da, muhtemeldir ki, bürokrasinin yavaş çalışması ve dairelerin birbirlerinden habersizliği yüzünden kimse bu serginin ne anlama geldiğini iş işten geçmeden anlayamamıştı.
sergi açılır ve büyük bir heyecan yaratır; çünkü sergilenen eserler, halkın 20 yıldır görmediği türdendir; daha önemlisi, genç kuşak bu eserleri büyük bir ilgiyle karşılamaktadır. beklenmedik bir kalabalık oluşur ve kuyruklar dolusu insan gelir sergiye. bir iki gün sonra da sergi resmen kapatılır ve sanatçılara eserlerini kremlin'in bitişiğindeki binada toplamaları söylenir. öyle ki, eserlerinin ortaya çıkardığı bütün sorunlar hükümet ve merkez komitesi'nce görüşülsün.
bir yandan tartışma umudu saklayan, öbür yandan da önceden kestirilemeyecek sonuçlarla yüklü bu resmi tepki, sanatçıların gözünde, stalin'in mutlak bağnazlığına oranla küçümsenemeyecek bir ilerleyiştir. bir başka gerçekse, o güne değin sanat politikasında resmen hiçbir değişiklik yapılmadığıdır. işte bundan ötürü kimse, görünüşteki bu yeni hoşgörünün nereye varacağını söyleyememekte, ne derece ciddi yargılara uğratılacağını da kestirememektedir. kendilerini beklenmedik tehlikeler, belki de olmadık fırsatlar beklemekteydi. her şey kruşçev'in şahsen nereye kadar ikna olacağına bağlıdır. kişilik bilmecesi, gene etmenlerin en can alıcısıdır.
bilyutin, sanatçılara çok aşırı sayılabilecek eserleri almamalarını, daha geleneksel olanları götürmelerini önerir. neizvestny buna kimsenin kanmayacağını, ayrıca eserlerinin varlığını resmen kabul ettirmek için ellerine geçen bu fırsatı mutlaka kullanmaları gerektiğini ileri sürerek karşı çıkar.
sanatçılar sonunda, eserlerinin hepsini kremlin'in yanındaki binada sergilerler. aralarından birkaçı bütün gece çalışmıştır. başlarlar beklemeye. bina güvenlik kuvvetleriyle çevrilmiş, galeri aranmış, camlar ve perdeler sıkıca örtülmüştür.
derken içeriye, aşağı yukarı 70 kişilik bir heyet girer. kruşçev'in merdiven başında görünmesiyle bağırması bir olur: "köpek boku! pislik! rezalet! nerede bunun sorumlusu? elebaşı kim?"
bir adam öne çıkar.
"kimsin sen?"
duyulmayacak kadar alçak bir sesle adam, "bilyutin" der.
"kim?" diye haykırır kruşçev.
hükümet üyelerinden biri, "asıl elebaşı o değil, biz onu istemiyoruz, işte asıl elebaşı" der ve neizvestny'yi gösterir.
kruşçev yeniden bağırmaya başlamıştır; ama bu kez neizvestny de bağırmaktadır:
"hükümetin ve parti'nin başı olabilirsiniz; ama burada, benim eserlerimin önünde değil. burada baş benim ve sizinle eşit iki kişi gibi tartışacağız."
neizvestny'nin bu cevabı, oradaki arkadaşlarının çoğunluğuna, kruşçev'in hiddetinden kat kat tehlikeli gelir.
kruşçev'in yanındaki bakanlardan biri, "sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? karşında başbakan var. seni uranyum madenlerine yollayalım da gör" der.
güvenlik kuvvetlerinden iki adam bir anda neizvestny'yi kollarından kavrayıverirler. neizvestny, bakana aldırmadan, doğrudan kruşçev'e hitap eder. ikisi de aşağı yukarı eş boyda, tıknaz adamlardır.
"kendisini her an öldürebilecek bir adam var karşınızda. tehditleriniz bana vız gelir."
söylenişteki kesinlik, sözlerin inandırıcı olmasını sağlamıştır. neizvestny'yi yakalamalarını söyleyen bakanın bir işaretiyle, iki adam kollarını çözerler.
kollarının bırakıldığını hissedince neizvestny ağır ağır arkasını döner ve eserlerine doğru yürümeye başlar. bir an için herkes olduğu yerde donakalır. neizvestny, hayatında ikinci kez yok olmakla burun buruna geldiğini hisseder. kulaklarını dikmiş, tetiktedir. en sonunda, arkasında birinin ağır ağır nefes aldığını duyar. kruşçev peşi sıra gelmektedir.
iki adam, önlerindeki eserler hakkında, çoğu kez yüksek perdeden tartışmaya koyulurlar. yeniden başbakanın etrafını saranlar tarafından sözü sık sık kesilir neizvestny'nin.
polis şefi:
"şu üstündeki cekete bak, bitnik kıyafeti bu."
neizvestny:
"bütün gece burada bu sergiyi hazırlamak için çalıştım. adamlarınız bu sabah bana temiz bir gömlek getirmiş olan karımı içeri sokmadılar. emeğe değer veren bir toplumda böyle sözler etmekten utanmalısınız."
neizvestny, sanatçı arkadaşlarının eserlerinden söz edince, homoseksüellikle suçlanır. buna da gene doğrudan kruşçev'e dönerek cevap verir:
"böyle meselelerde, nikita sergeyeviç, insanın kendi lehine tanıklık etmesi pek yakışık almaz. ama gene de, isterseniz bana şu anda şurada bir kız bulun, size göstereyim."
kruşçev güler. neizvestny'nin kendisine bundan sonraki bir karşı çıkışında ansızın sorar:
"bronzu nereden buluyorsun?"
neizvestny:
"çalıyorum."
bir bakan:
"karaborsa falan, bir sürü kanunsuz işlere bulaşmıştır o."
neizvestny:
"bir hükümet yetkilisinden gelen çok ciddi suçlamalar bunlar. hemen etraflı bir soruşturma yapılmasını istiyorum. bu araştırmanın sonuçları bir yana, şimdi şunu söylemek isterim ki, anlatıldığı biçimde çalmıyorum. kullandıklarım hurda malzemelerdir. ama çalışmamı sürdürebilmemin tek yolu, bu malzemeyi yasa dışı yollarla ele geçirmektir."
iki adam arasındaki konuşmanın gerginliği gittikçe azalmaktadır; konu da, oradaki eserlere özgü olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır.
kruşçev:
"stalin devrindeki sanat için ne düşünüyorsun?"
neizvestny:
"kokuşmuş bir sanattı. ve o tür sanatçılar sizi aldatmaya devam ediyorlar."
kruşçev:
"stalin'in kullandığı yöntemler yanlıştı, sanatın kendisi değil."
neizvestny:
"birer marksist olarak nasıl böyle düşünebiliriz, anlamıyorum. stalin'in kullandığı yöntemler kişiyi putlaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştı; bu da izin verdiği sanatın özü durumuna gelmişti. dolayısıyla, sanatın kendisi de kokuşmuştu."
bu minvalde bir saat sürer konuşmaları. salonun içi son derece sıcaktır. herkes ayakta durmak zorunda kalmıştır. gerilim yüksektir. bir iki kişi bayılmıştır. buna rağmen, kimse kruşçev'in sözünü kesememektedir. bu ikili konuşma ancak neizvestny kanalıyla sona erebilecektir. kulağının dibinde hükümetten birinin, "artık toparlansanız" dediğini duyar. neizvestny kendine söyleneni yaparak kruşçev'e elini uzatır ve artık konuşmaya son vermenin iyi olacağını söyler.
heyet, merdivenlerin üst başındaki kapıya yönelir. kruşçev döner ve şöyle der:
"hoşuma giden adamlardansın. ama senin içinde bir melek var, bir de şeytan. melek kazanırsa seninle anlaşabiliriz; şeytan kazanacak olursa seni yok ederiz."
gorky sokağı'nın köşesine varmadan tutuklanmasını bekleyerek çıkar binadan neizvestny. tutuklanmaz ama.
bu olaydan sonra neizvestny'nin istediği soruşturma açılır. bakan suçlamasını geri alır ve neizvestny'nin namuslu bir adam olmadığına delil sayılabilecek ciddi hiçbir olayın bulunmadığını açıklar. soruşturma, deli olup olmadığını anlamak amacıyla neizvestny'nin muayene edilmesini de kapsar.
bu muayeneden önce, fakat kremlin'in yakınlarındaki karşılaşmadan sonra, aralarında başka konuşmalar da geçer ve bir seferinde kruşçev, neizvestny'e devlet baskısına bu kadar uzun süre nasıl dayanabildiğini sorar.
neizvestny:
"bazı bakteriler vardır, küçücük, yumuşacıktırlar; ama bir su aygırının boynuzlarını eritebilecek yoğunluktaki tuz eriğinde bile yaşayabilirler."
doktorlar, kruşçev'e neizvestny'nin deli olmadığını bildirirler.
6.03.2022
kürt ayaklanmaları
kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?
türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.
insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.
16.02.2022
diktatör
yeni bir yönetim şeklimiz var artık. tek kişinin yönetimi ya da aristokrasi ya da plütokrasi değil bu, rastlantısal baskılar sonucu mutlak iktidar konumuna yükselmiş ve karar vermelerini önleyen politik ve ekonomik faktörlerden bağımsız olmayan küçük grupların yönetimi. bunlar benliklerini teslim ederek iktidara gelmiş soyut güçlerin temsilcileridir. çelik gibi iradeye sahip diktatörler tarihe karıştı. bundan böyle stalin, hitler gibi diktatörler olmayacak. bu vahim dünyanın yöneticileri kazara yöneticilik konumuna gelmişlerdir; anlayamadıkları devasa bir makineyi yönetmeye çalışan, hangi düğmeye basmaları gerektiğini kendilerine söylemeleri için uzmanlara ihtiyaç duyan, beceriksiz, dehşete kapılmış pilotlara benzemektedirler.
7.01.2022
soru-cevap
sevan nişanyan
"türkiye'de neden hâlâ sizce ak parti'ye alternatif bir parti yok?"
chp adı verilen çağ dışı oluşum tasfiye edilmedikçe türkiye'de sağlıklı bir demokrasi kurulamaz diye ilk 1982'de yazı yazmıştım. hâlâ değişmedi bence. istikrarlı bir siyasi yapılanmanın şartı chp'nin ortadan kalkmasıdır.
"hadi sol partileri anladık da, sizce türkiye'de liberal bir parti niye oy alamıyor?"
türkiye'de liberalizm bir elit hareketidir ondan.
"muhafazakâr demokratlara ne kadar güvenebiliriz?"
muhafazakârlara günahım kadar güvenmem. ama sosyolojiye güvenirim. memleketteki sosyal dönüşüm, çeşitlenme, ekonomik kalkınma, eğitim düzeyinin yükselmesi vb. hep iyi yöne işaret eden şeyler. zorbalık çiçeği kurak topraklarda yetişir; şu ortamda mütasyona uğrar, gevşer.
"taraf gazetesindeki ortam nasıldı siz orada yazarken? sizce taraf gazetesinin derin bir misyonu var mıydı?"
türkiye'nin en zeki, en sevimli, en dürüst insanlarından epeycesini bir araya getiren, biraz kaotik, hayli amatör bir ortamdı. onlarla bir arada olmaktan büyük gurur ve mutluluk duydum. sadece ahmet altan'ın megalomanisi zaman zaman tahammül sınırlarımı zorladı. ama kadı kızında bile olur o kadar kusur. derin misyonu var mıydı yok muydu bilemem. ama o misyon her ne idiyse, iyi bir misyon olduğundan hiç şüphem yok. helal olsun öyle misyonlar kurgulayanlara. memlekete senelerce kan kusturan götverenlerin hepsi şimdi hapisteyse, kısmen de olsa taraf sayesindedir.
"kemal'in ve muhammed'in şahıslarına çok söz söylüyorsunuz. gerçekten mevcut düzenlerin hoşluklarının o şahısların kişisel hoşluklarından kaynaklandığını mı düşünüyorsunuz, yoksa sırf kutsal bellenen putları yıkmak niyetiyle mi bu kişilerin kişisel özellikleriyle ilgileniyorsunuz?"
put yıkmak tabii asıl maksat. yoksa özellikle kemal, trajik bir şahsiyet olarak, ilgimi çekiyor.
"trajikten kastınız nedir?"
yalnız, tatminsiz. büyük hırsları ile gerçeğin sıradanlığı arasına sıkışmış. çıkmazlarını alkolizmle örtmeye çalışan. büyük iktidar hastalarının hepsi gibi, özünde iktidarsız...
"yeşiller ve sol gelecek partisi hakkında neler düşünüyorsunuz?"
adında "sol" olan bir partinin %1 barajını aşmasını hayal olarak görüyorum. bence vakit kaybı, enerji kaybı. hatta sorumsuzluk. memleketin siyasetinde söz sahibi olması gereken insanlar, boş işlerle uğraşıyor.
"mevcut ideolojik akımlar içerisinden ve siyasi terminolojiden hareketle siyasal görüşlerinizi bir kaç cümle ile tanımlamak isterseniz neler söylerdiniz?"
bireyin kendi aklı ve vicdanıyla baş başa kalmasını teşvik eden siyasi sistemler ve siyasi akımlar iyidir. etmeyenler kötüdür. az edenler az iyidir, çok edenler çok iyidir.
"seçimlerde oy kullanıyor musunuz? hangi partiye oy verdiniz en son seçimde?"
2002 ve 2007'de akp'ye verdim. son seçimde midem kaldırmadı, oy kullanmadım.
"sizce fikir özgürlüğü sınırsız mı olmalı?"
hayır, olur mu öyle şey? ifade özgürlüğünün sınırı başkalarının hak ve özgürlükleridir. her özgürlüğün sınırı da budur.
"nasıl bu kadar üretken olabiliyorsunuz? az mı uyuyorsunuz? tv izlemiyor musunuz? nasıl vakit buluyorsunuz bu kadar şey üretmeye?"
hayat boyu tv izlemedim, ama son bir iki yılda haftada bir-iki digitürk'te güzel bir film bulursam izliyorum. köyde yaşamak büyük avantaj, şehirde sırf ulaşım ve lüzumsuz sosyalleşme için kaybettiğin zamanları burada daha iyi değerlendirebiliyorsun.
"taner akçam'ı nasıl bilirsiniz?"
iyi bilirim. bağnazlığı kırma ve tabuları yıkma yolunda memlekete büyük hizmeti dokunmuştur. heykeli dikilecek adamdır.
"ekşi sözlük hakkında yorumlarınızı alayım."
ekşi sözlük ilk çıktığında muazzam bir fenomendi, türkçeye yeni bir ruh getirdi, müthiş bir yaratıcılık ve özgürlük rüzgârı estirdi. maalesef zamanla çapulcuların eline düştü. o kadar açılması yanlıştı belki de. şimdi peyderpey en ucuz televizyon kültürünün bir uzantısı olmaya doğru gidiyor. yazık.
7.10.2021
burjuvazi
1860-90 arasının oymalarla kaplı dev büfeleri, palmiyelerin durduğu günyüzü görmez köşeleri, parmaklıklarının arkasında siper almış balkonları ve gaz lambalarındaki alevlerin oynaştığı uzun koridorlarıyla burjuva iç mekânları ancak bir ceset için uygun bir barınak olabilir.burjuvazi eyleme karşı ne kadar duyarlıysa, skandala karşı da o kadar vurdumduymazdır.
burjuva partilerinin programı nedir ki? ağzına kadar teşbihlerle dolu kötü bir bahar şiiri. sosyalistin "çocuklarımızın ve torunlarımızın güzel geleceği"nden anladığı ise, herkesin "melek gibi" davrandığı, herkesin "zenginmiş gibi" herşeye sahip olduğu, "özgürmüş gibi" yaşadığı bir toplum. melekler, zenginlik, özgürlük, bunların izi bile yok. bunlar yalnızca birer imge.
16.09.2021
kuzey kore
kasım 2009'da kuzey kore hükümeti iktisatçıların para reformu olarak adlandırdıkları bir uygulama başlattı.bu tür reformların nedeni genellikle şiddetli enflasyon dönemleridir. ocak 1960'da fransa'da gerçekleştirilen bir para reformu tedavüldeki frangın 100 katına karşılık gelen yeni bir frangı uygulamaya koydu. eski franklar tedavülde kaldı; hatta yeni frangın değerinde değişiklik oldukça insanlar fiyat vermek için eski frangı kullandı. sonunda fransa avro'ya geçince ocak 2002'de eski franklar tedavülden kaldırıldı.
kuzey kore reformu görünüşte fransa'dakiyle benzerlik taşır. 1960 fransa'sında olduğu gibi kuzey kore hükümeti de paradan iki sıfır atmaya karar verdi. 100 eski won, kuzey kore'nin para birimi, artık bir yeni wona karşılık geliyordu. bireyler eski paralarını getirip yeni basılmış paralarla değiştirebileceklerdi; fakat fransa örneğindeki gibi 42 yılda değil, bir haftada.
sonra meselenin iç yüzü anlaşıldı: hükümet kimsenin 100 bin wondan daha fazlasını değiştiremeyeceğini duyurdu; gerçi sonradan bunu 500 bine wona kadar esnettiler. 100 bin won karaborsada yaklaşık 40 dolara karşılık geliyordu. böylece hükümet kuzey kore yurttaşlarına ait muazzam miktarda şahsi birikimi tek hamlede silip süpürdü; ne kadar olduğunu tam olarak bilemiyoruz; fakat muhtemelen arjantin hükümetinin 2002'de el koyduğundan daha fazlaydı.
kuzey kore hükümeti özel mülkiyete ve piyasalara karşı çıkan komünist bir diktatörlüktür. fakat karaborsayı kontrol etmek güçtür; ayrıca karaborsada alım satım işlemleri nakit parayla yapılır. işin içinde az miktarda yabancı para vardır elbette, özellikle de çin parası, fakat çoğu işlemde won kullanılır.
para reformu bu pazarları kullanan insanları cezalandırmak ve özellikle bunların aşırı derecede zenginleşip ya da güçlenip rejim için tehdit oluşturmadıklarından emin olmak için tasarlanmıştı. bunları fakir tutmak daha güvenliydi. ayrıca kuzey kore halkı tasarruflarını wona yatırıyordu çünkü kore'de az banka vardı ve hepsi de hükümete aitti. neticede hükümet para reformunu halkın tasarruflarının büyük bölümüne el koymak için kullanmıştı.
hükümet her ne kadar piyasaların kötü olduğunu söylese de, kuzey kore eliti piyasaların kendilerine sağladığı şeylerden memnun. liderleri kim jong-il'in içinde bir barı, bir karaoke makinesi ve bir mini sinema salonu olan yedi katlı bir sarayı var. giriş katında dalga makinesi olan devasa büyüklükte bir havuz bulunuyor. kim bu havuzda küçük bir motoru olan bir body-board kullanmayı seviyor.
2006'da birleşik devletler kuzey kore'ye bazı yaptırımlar uyguladığında rejimi nasıl can evinden vuracağını biliyordu. 60'tan fazla lüks tüketim maddesinin ihracatını yasakladı. bunlara yatlar, jetskiler, yarış arabaları, motosikletler, dvd oynatıcılar, 29 ekrandan büyük televizyonlar da dahildi. artık ipek eşarplar, özel tasarım dolma kalemler, kürkler ya da deri çantalar yoktu. bunlar tam da kim ve onun komünist parti elitlerine hitap eden kalemlerdi. bir bilim insanı, fransız şirketi hennessy'nin rakamlarını kullanarak kim'in yaptırımlardan önceki konyak bütçesinin yılda 800 bin doları bulmuş olabileceğini hesapladı.
20. yüzyılın sonunda dünyanın pek çok fakir bölgesini anlayabilmek ancak 20. yüzyılın yeni mutlakıyetçiliğini anlamakla mümkündür, yani komünizmi. marx'ın öngördüğü, daha insani koşullar altında ve eşitsizlik olmadan zenginlik üretecek bir sistemdi. lenin ve onun komünist partisi marx'tan esinlendi; fakat pratik, kuramdan bundan daha farklı olamazdı.
1917 bolşevik devrimi kanlı bir hadiseydi ve hiçbir insani yönü yoktu. lenin ve etrafındakilerin yaptığı ilk şey bolşevik parti'nin başına yeni bir eliti, yani kendilerini getirmek olduğundan denklemde eşitliğe de yer yoktu. bunları yaparken yalnızca komünist olmayan unsurları değil, iktidarları için tehdit oluşturabilecek diğer komünist unsurları da tasfiye edip öldürdüler. fakat asıl trajediler daha sonra yaşanacaktı; önce iç savaş'la, ardından stalin'in kamusallaştırma politikaları ve belki de 40 milyon kadar insanın hayatına mal olan aşırı sıklıktaki tasfiyeleriyle.
rus komünizmi acımasız, baskıcı ve kanlıydı fakat eşsiz değildi. ekonomik sonuçlar ve çekilen acılar başka yerlerde olup bitenlerle büyük benzerlikler taşıyordu. örneğin 1970'lerde kızıl kmerler'in idaresinde kamboçya'da yaşananlarla; ayrıca çin'de ve kuzey kore'dekilerle. bu örneklerin tümünde komünizm habis diktatörlükleri ve yaygın insan hakları ihlallerini beraberinde getirdi.
yaşanan ıstıraplar ve katliamlar bir yana, komünist rejimlerin hepsi de farklı türlerde sömürücü kurumlar inşa ettiler. ekonomik kurumlar, piyasalar olsun olmasın, halkın kaynaklarını sömürmek için tasarlanmıştı ve mülkiyet haklarından nefret edildiğinden genellikle zenginlik yerine yoksulluk yaratıyorlardı. sovyet örneğinde olduğu gibi, komünist sistem önce hızlı büyüme üretti fakat ardından hızını kaybetti ve durgunluğa yol açtı. sonuçlar mao idaresindeki çin'de, kızıl kmerler idaresindeki kamboçya'da ve komünist ekonomik kurumların ekonomik çöküşe ve kıtlığa yol açtığı kuzey kore'de çok daha yıkıcıydı.
bu komünist ekonomik kurumlar tüm gücü komünist partilerin ellerinde yoğunlaştırıp bu gücün kullanımına hiçbir kısıtlama getirmeyen sömürücü siyasal kurumlar tarafından destekleniyordu. bunlar şeklen farklı sömürücü kurumlar olsalar da insanların geçim kaynakları üzerinde zimbabve ve sierra leone'deki sömürücü kurumlarla benzer etkiler doğuruyorlardı.
15.09.2021
gezi meselesi
sevan nişanyan
31 mayısta başlayan gezi olayları, ülkenin gündemini bir anda başka bir yöne çevirdi. siyasi kutuplaşma, uzun zamandan beri görülmemiş bir keskinliğe ulaştı. bu yeni ortamda, alışık olduğum "onu da almayayım bunu da" pozisyonunu kısmen terk edip siyasi otoritenin kibrine karşı açıkça tavır alma gereğini hissettim.
bu yazı üç buçuk yıl aradan sonra taraf'ta yayımlanan ilk makalem oldu. bu hükümetin memlekete büyük hizmetleri dokundu dedim. açımlayayım.
bir: memleketi yeniçeri işgalinden kurtardı. dünya durdukça hayırla yad edilecek bir iştir. ülkeye yapılabilecek en büyük hizmetti. allah kendilerinden razı olsun.
iki: milli geliri üçe katladı. evet konjonktür iyiydi, temelleri de kemal derviş attı, kabul. ama bu hükümet de cesur ve büyük adımlar attı, bürokrat korkaklığına teslim olmadı. en önemlisi: yatırımdan korkmadı. viyk viyk öten entel takımına çok kulak asmaması da iyidir bence. yumurta kırmadan omlet yapılmaz.
üç: kürt meselesini hale yola koydu gibi. gerçi çok gecikti, yol boyu saçma sapan işler yaptı. hâlâ da mevzuyu nasıl bağladıkları tam belli değil. ama eskilerin yapamayacağı işti, bunlar yaptı görünüyor.
dört: müsaadenizle bu da bence önemli. ilk kez bir tc hükümeti bu ülkenin gayrimüslimlerine düşman esiri muamelesi yapmadı. "biz" demeye gönülleri razı olmadı gerçi, olmaz da, ama en azından "biz dostuz yabancı" moduna geldiler. bu da az şey değil, şükranı hak eder.
iki tane de ölümcül zaaf var anılması gereken. ilki yapısal. akp kadrolarının malul olduğu islamcı dünya görüşü, yapısı gereği anti-demokratik ve bölücü bir ideolojidir. çoğulculuğu içine sindirmesi güçtür. tarihin anılarını üstünden atması daha da güçtür. çare yok, buna alışacağız. çünkü ufukta alternatif yok. kâh dostluk ve irşad ile, kâh diş gösterip hırlayarak, zararı asgaride tutmaya çalışmaktan başka yol görünmüyor şimdilik.
ikinci zaaf konjonktürel. başbakanın son kullanım tarihi geçmiştir. son iki üç yıldır sergilediği tavırlar, gerçekle bağını koparmış bir iktidar hastası tablosunu çizmektedir. herkes için tehlikelidir. düzelme ihtimali yoktur. sanırım bir çare bulma zamanı gelmiştir. "gücünün doruğunda" demeyin bana sakın. liderin kendinden en emin, kibrinin en şahlanmış göründüğü an, bazen en zayıf olduğu andır. çavuşesku'nun son balkon konuşmasını anımsayın. honecker'in berlin duvarında göstericilere ateş açma emrini verdiği günü düşünün. macbeth'in ve ııı. richard'ın sonlarını okuyun. âleme meydan okurken, ayakları altından toprağın kaydığını fark edemeyecek kadar körleşmişlerdi.
dikkatle izleyin: ne kadar yalnızlaştığını görürsünüz. cumhurbaşkanı ile köprüler atıldı. zaman gazetesi muhalefete geçti. siyasi rüzgârın her devir şaşmaz göstergesi, nazlı ılıcak, yön değiştirdi. bülent arınç kâh öyle kâh böyle konuşup araya gittikçe netleşen bir mesafe koydu. öteki bakanlar, siyasi konularda mutlak sessizliğe gömüldü. polisle başbakanlık arasında adı konmamış bir savaş var. bisküvi devleri başbakanla selamı sabahı kesti. partinin izmir'deki tek umudu, ertuğrul günay, kazan kaldırdı. taraf gazetesi kaybedildi. cem yılmaz'ından baskın oran'ına, cemil ipekçi'sine dek dün her türlü hakareti göze alıp başbakanın yanında duran kanaat önderleri, üçer beşer, "buraya kadar" noktasına geldiler. sahibinin sesi kontenjanından bekir bozdağ hariç, yanında bir allahın kulu kalmadıysa bu maçı nereye kadar götürebilirsin?
yalnızlaşmanın sonucu ne olur? arz edeyim. suriye politikan fiyaskoya dönüşür. reyhanlı'da dünyayı kandırmaya yeltenip başaramazsın. düne kadar besleyip palazlandırdığın grupları "terörist" ilan etmek zorunda kalırsın. suriye'deki adamlarına cenevre bileti dahi aldıramazsın. zihnin bulanır, alkol yasası gibi bir saçmalığa imza atarsın. toplumun bir yarısına hiçbir tatmin ve menfaat sağlamadan, öbür yarısını kudurtmayı başarırsın. tek hamlede, türkiye'nin yabancı sermaye nezdindeki güvenilirliğini sıfırlarsın. aklın şaşar, yaptığın köprüye milletin bir yarısının drakula saydığı birinin adını verirsin. dostun düşmanın apışıp kalır; sen halâ marifetmiş gibi babalanmaya devam edersin. taksim hadisesinde, basiretsizliğin dibini boylarsın. milli eğitim bakanı nabi avcı'nın zarifane söylediği gibi, kırk yıl gelse bir araya gelemeyecek kaç tür siyasi akım varsa, lgbt'sinden bdp'sine islamcısından postalcısına kadar, birbiriyle buluşturursun. sevan nişanyan'ı din şeysinden mahkum ettirmenin akıl kârı olmadığını idrak edemezsin.
yazık. hiçbir zaman sevemediysek de, bir zamanlar takdir ettiğimiz bir politikacıydı halbuki.
14.07.2021
resmi törenler
psikolojik içgörü yeteneğinden yoksun rasyonalistler tarafından sihirli yararı inkar edilen ve büyü, boş inanç, hurafe diye karşı çıkılan resmi törenler her yerde ve her zaman yapılagelmiştir. zira, sihir veya büyünün önemi azımsanamayacak büyük bir psikolojik etkisi vardır. büyülü bir performans gerçekleştirmek, bunu yapan kişiye, kararını yerine getirmek için kesinlikle gerekli olan güven duygusunu verir; çünkü karar almak kaçınılmaz olarak tek yanlı bir eylemdir ve bu nedenle bir risk olarak hissedilir.bir diktatör bile kendi devlet kanunlarını tehditlerle yerine getirmekle kalmaz, bunların çeşitli törenlerle gerçekleştirilmesini ister. bandoların, bayrakların, flamaların, törenlerin ve kitlesel gösterilerin, kilise cemaati yürüyüşlerinden, şeytanı kaçırmak için yapılan şeylerden prensipte hiçbir farkı yoktur. ancak devletin güç gösterileri, dinsel törenlerin aksine, bireye içindeki şeytani hislere karşı hiçbir korunma sağlamayan kolektif bir güven duygusu verir. sonuç olarak, birey devletin gücüne, yani kitle zihniyetine daha fazla sarılacak, böylece kendini devlete hem fiziksel hem de manevi olarak daha fazla teslim edecek ve sosyal kudretini ve yetkisini tümüyle yitirecektir.
tıpkı kilise gibi devlet de kişilerden şevk, özveri ve koşulsuz sevgi talep eder. nasıl ki dinler tanrı korkusuna gerek duyar veya bunun var olduğunu farz ederlerse diktatör devlet de gerekli korku ortamını yaratmaya aynı ölçüde özen gösterir.
diktatör devlet bireyin haklarını elinden almakla kalmaz, varlığını metafizik temellerinden yoksun bırakarak bilfiil ayaklarının altındaki zemini de kaydırır. bireylerin kişisel ahlaki kararlarının hiçbir hükmü yoktur -önemli olan kitlelerin kör hareketidir ve yalan politik hareketin etkin bir prensibi haline gelir. tüm haklarından yoksun bırakılmış milyonlarca devlet kölesinin varlığının kanıtladığı gibi, devlet bu durumdan kârlı sonuçlar çıkartır.
11.07.2021
kutuplaşma
sevan nişanyan
üç hafta orta avrupa'da farklı bir havayı soluduktan sonra memlekete döndüğüm günün yorgunluğuyla bir arkadaşıma mektup.
şu son bir buçuk ayda memleketin içine girdiği kutuplaşmanın çok, ama çok tehlikeli olduğunu düşünüyorum. on beş senedir ısrarla koruduğum iyimserliğin uçup gittiğini hissediyorum. kötü günlere doğru gidiyoruz. köprü kurma ve ortak zemin bulma iradesinin her iki tarafta buharlaştığını görüyorum. oysa o irade olmadan ülke yönetilemez. demokrasi filan da olmaz. kan dökülür. islam dininin muazzam bir zulüm ve ahlaksızlık potansiyeli barındırdığını her zaman bildim ve söyledim. ama belki yeterince ciddiye almadım. yahut sonsuz iyimserliğimle, her zaman sağduyunun galip geleceğine veya orta yolun bulunacağına veya sosyolojik gelişmenin aşırılıkları törpüleyeceğine inanmak istedim. bu son olaylarda o potansiyel o kadar açık bir şekilde ortaya çıktı ki.
a) kendilerini güçlü hissettikleri ve
b) iktidarlarına yönelik bir tehdit hissettikleri anda öylesine hızlı kenetlendiler ve her türlü ahlaki, vicdani söylemi bir yana bırakıp savaş düzenine geçtiler ki. altı senedir sana anlatmaya çalıştığım şey bu aslında.
o şirin teyzeler, o idealist gençler, o başörtülü kızlar teker teker alındığında dünyanın en şeker insanları olabilir, mümkün. ama 1915 katliamını yapanlar da işte o şeker insanlardı. çünkü sahip oldukları ideolojik paket, kitle harekete geçtiği anda her türlü bireysel, insani, vicdani kaygıyı bir yana bırakmaya programlanmış bir paketti. birey olmalarına izin vermeyen, bireysel vicdanı bağımsız ve sağlam temeller üzerine kurmalarına imkân tanımayan bir paket. işler yolundayken "şeker teyze" olmak marifet değil. katliam ve yağma çılgınlığı toplumu sardığında "şeker teyze" kalabiliyor musun, bunun gerektirdiği metanete, bireyselliğe, ahlaki-felsefi emsallere sahip misin? marifet orada. dikkat et bak, swami saraswati tartışmalarında da esas konu buydu, cennetteki huriler filan değil.
öbür taraf daha mı iyi? değil. ama çok daha parçalı, homojenlikten uzak bir cephe. ve arkalarında asker olmadan ortak hareket etmeleri mümkün değil. kendi başlarına katliam filan yapamazlar. müslümanlar yapabilir. yaparlar.
1.07.2021
darbe
boy ve kilo açısından türkiye'ye benzeyen orta karar ülkelerde 1945'ten bu yana kırk civarında askeri rejim gelip geçmiş. gelişleri ilginç de, daha ilginç olanı gidişleri. sonuçta hepsi gitmiş; ama üç yıl, ama on yıl sonra. üstelik hemen hepsi gidici olduğunu baştan ilan etmiş. "milli birlik ve beraberliğin tehlikeye düştüğü" ya da "vatan hainlerinin yurdu ele geçirmek üzere olduğu şu elim günlerde" idareyi ele almalarının şart olduğunu ileri sürmüşler; ancak kalıcı olmadıklarını, işlerini gördükten sonra çekileceklerini daha baştan deklare etme gereğini duymuşlar. belki yalan konuşmuşlar, olabilir. ama geçici olduğunu baştan ilan eden başka rejim türü var mı? demokratik bir hükümetin yahut lenin'in veya kraliçe victoria'nın "merak etme yakında gideriz." diyerek iktidara geldiğini düşünemiyoruz.daha da enteresanı şu: bunlar iktidardan gittikten sonraki ilk seçimde, bilemedin ikinci seçimde, askeri rejime karşı en açık ve şiddetli söylemi tutturan siyasi parti hangisiyse o parti seçimi kazanmış. şaşırtıcı ama gerçek, kırk örneğin kırkında da durum bu. bizdekiler malum. 1960'ta demokrat parti devriliyor, ertesi sene demokrat parti'nin mirasçısı olan iki parti, demokratların son seçimde kazandığı oydan daha büyük bir çoğunlukla seçimin galibi. 1971'de darbe geliyor. ap boyun eğiyor, chp boyun eğiyor, sadece chp içinde genç ecevit, "bu darbe bana karşı yapılmıştır." deyip başkaldırıyor. 1974'te ecevit "halk kahramanı" sıfatıyla iktidarda. 1980 darbesinden sonra iki partili rejim tasarlıyorlar. üçüncü parti, anap, zorla araya giriyor. evren paşa'nın "bunlara oy vermeyin sayın vatandaşlarım." diye çıkıp hot zot konuşmasına rağmen ezici farkla ilk seçimi alıyor.
diğer ülkelerde durum aynı. yunanistan'da 1967'de andreas papandreu'nun önlenemez yükselişini sebep gösterip darbe yapıyorlar. uzun vadeli tek faydası, papandreu'nun önlenemez yükselişine zemin hazırlamak oluyor. arjantin'de juan peron ile partisini iktidardan uzaklaştırmak için üç darbe yapıyorlar. bıraksalar kendiliğinden ölecek olan peronist partiyi her seferinde yeniden diriltmekten başka bir sonuç alamıyorlar.
peru da çarpıcı. her şeyiyle süleyman demirel'in ikiz kardeşi olan başkan belaunde'nin kadidi çıkmış hükümetini 1968'de alaşağı ediyorlar. yerine latin amerika tarihinin en radikal sosyalist rejimlerinden biri geliyor. 12 yıl boyunca memleket bin bir maceradan geçiyor, köprülerin altından amazonlar akıyor. 1980'deki ilk serbest seçimde belaunde ve partisi ap, darbeden önceki oy oranının aynısıyla gene iktidarda.
ekvador'da askerler kurt politikacı velasco ibarra'yı kırk yılda, şaka değil, altı kez deviriyor; adam yedi kere seçim kazanıp geri geliyor. 1972-79'daki son cuntaya karşı, ülkenin ezeli rakip iki siyasi partisinin yenilikçi kanatlarından iki genç adam başkaldırıp insan hakları ve antimilitarizm bazında muhteşem bir ortak platform oluşturuyorlar. 79'da ezici farkla başa geliyorlar. o ikisinden biri olan osvaldo hurtado'nun kitabını okumuş, "keşke bizde de olsa böyle biri" diye hayıflanmıştım.
kolombiya'daki rojas pinilla rejimi böyle, uruguay'da 1968-1980 askeri rejimi böyle, brezilya'da böyle. ispanyol solunun 1936'da toplam oyu %52. kırk yıllık franco diktatörlüğü boyunca yasaklanıp sürüm sürüm süründürüldükten sonra 1979'daki ilk normal seçimdeki oyları da neredeyse virgülüne kadar aynı.
özetle askeri rejimlerin normalizasyon sürecini başarıyla tamamlama skoru sıfır. her girdikleri seçimden dayak yiyip çıkmışlar.
hikâye
büyük romalı yazar büyük plinius şu öyküyü naklediyor: imparator tiberius zamanında bir adam kırılmayan bir cam icat ediyor ve büyük bir ödül alacağını umarak imparatora gidiyor. icadını gösterince tiberius ona bu icattan kimseye bahsedip bahsetmediğini soruyor. adam hayır diye karşılık verince tiberius'un emriyle sürüklenerek uzaklaştırılıyor ve "altın, çamurun değerine düşmesin" diye öldürülüyor.bu hikâyede iki ilginç şey var. birincisi, adam bir iş kurup bu camı satarak kâr edecek yerde önce tiberius'a gidiyor. bu, roma devletinin teknolojinin kontrolündeki rolünü gösteriyor. ikincisi, tiberius icadın doğurabileceği olumsuz ekonomik etkilerden ötürü onu yok ederken mutluluk duyuyor. bu da yaratıcı yıkımın ekonomik etkilerinden duyulan korkuyu ifade ediyor.
19.05.2021
türkiye'de hukukçu olmak
hukukçu, bozuk düzenin çarklarına yine bu düzenin kurallarıyla karşı çıkan adamdır çağımızda. emekten ve emekçiden yana bir hukukçunun çabasıdır çağdaş hukuka kişilik veren. eskimiş kuralların yosun tutmuş kavramlarını emekçi sınıf için kullanabilen adamın hukukçuluğudur önemli olan. doğadaki ve düzendeki eşitsizliği giderebilmenin olanaklarını da vermektedir hukuk bir ölçüde.
bunun için, hukukçu olmanın bir sorumluluğu vardır türkiye'de de. "bir toplumda bir kişi haksızlığa uğruyorsa, bu haksızlık bütün topluma karşı yapılmıştır." diyen adamdır hukukçu. bir ozan, "halkın ekmeğidir adalet." diyor. [brecht] halka bu ekmeği en taze biçimde ve eşitçe verenlerdir hukukçular.
bir olağanüstü dönemde, ezilmek istenen adamların yanında yer alabilen; baskıya, sömürüye, işkenceye karşı çıkabilen hukukçulardır mesleklerine onur katanlar.
baskı döneminde, vicdanlarının emirlerini dinleyerek, başbakanların, bakanların emirlerini ellerinin tersiyle itebilenlerdir gerçek hukukçular.
sınav, yalnız hukuk fakültesinde olmuyor. sınavın büyüğü, bilgi, yetenek ve kişilik isteyeni hukuk fakültelerinin dışında gerçekleşiyor.
nice hukuk profesörleri vardır ki birer orta çağ celladı gibi, darağaçlarına yağlı ipler hazırlamışlardır. onlar, yirminci yüzyılın inanç sınavlarında, her gün yeniden sınıfta kalmaktadırlar.
bir sınav ki, sorularını tarih sorar, notunu halk verir.
21.04.2021
ergenekon
sevan nişanyan
ergenekon davası siyasi bir hesaplaşmaydı. devlete kim egemen olacak kavgası verildi; bir taraf kazandı, öbür taraf kaybetti. kuralsız sahada oynanan bu tür iktidar oyunları tarihin her döneminde kanlı olmuştur. idam cezası kaldırılmamış olsa şüphesiz idamlar da verilirdi, muhtemelen infaz da edilirdi. ya öbür taraf kazansaydı? daha merhametli olacaklarını hiç sanmıyorum. genelkurmay tayfasının 2007'deki cumhurbaşkanlığı gambiti başarılı olsaydı bugün erdoğan, gül ve arınç nerede olurdu, düşünebiliyor musunuz?
bu kavgada ben açıkça taraf tuttum. fikirlerine değer verdiğim, sağduyusuna güvendiğim arkadaşlarımın ezici çoğunluğu da benle aynı tarafı tuttu. askercilerin yenilmesine sevindik. hâlâ da -her şeye rağmen- ben seviniyorum. neden, ah neden? diye soruyor bazı arkadaşlar. başbuğ yahut balbay, mesela bekir bozdağ'dan daha mı bozuk adamlardı? izmir'in gündoğdu meydanında bayrak töreni yapan cici kızlar kazlıçeşme'de tayyip için şehadet andı içenlerden daha mı fena? türklüğe hakaretten sana açtıkları davayla, türklerin peygamberine hakaretten açtıkları dava arasında ne fark var? pis sorular bunlar, evet. ama cevabım var. buyur anlatayım.
sevindik, çünkü:
bir: daha önceki üç darbede uyguladıkları ahmakça, sadistçe zulüm hafızalardan çıkmamıştı. bu sefer daha akıllı veya daha mülayim olacaklarına kimse inanmadı. darbe ile gelen illa ahmak ve sadist mi olur? bilmiyorum. emin değilim. ama üç denemenin skoru ortadayken, ben şahsen o riski almak istemezdim.
iki: temsil ettikleri ideoloji kabak tadı vermişti. yalanı, riyakârlığı, lime lime dökülmeye başlamıştı. omzunun kalabalığıyla beyninin parıltısı orantısız birtakım generaller her ağzını açtığında, o ideolojinin yıldızı biraz daha soldu. miadı elli sene önce dolmuş bir hurafeler sistemi milletin boğazına tıkıldıkça gına geldi. miadı bin sene önce dolmuş bir başkahurafeler sisteminden bile, bazı insanlar, medet ummaya başladılar.
üç: uzun süreden beri iktidarda olmalarının getirdiği yozlaşma ve kibir, tahammül edilmez bir seviyeye varmıştı. yollarına çıkanı böcek gibi ezeceklerine inanıyorlardı. bunu hak görüyorlardı. işledikleri cinayetlerde insanların kanını donduran şey, cinayetin kendisinden ziyade, ardındaki pervasızlık ve şımarıklıktı sanırım. ogün samast'tan ziyade kemal kerinçsiz'di tiksindirici olan – "biz hakikatin sahibiyiz, dolayısıyla gerekirse öldürürüz." diyen o iğrenç sırıtış!
dört: memleketin temel sorunları karşısında acizdiler. kürt sorununda, ermeni sorununda, kıbrıs sorununda, ab ilişkileri konusunda, denenmiş ve tükenmiş bir zihniyetin temsilcisi idiler. sunabilecekleri bir çözüm umudu yoktu. bunlar da ermeni ve kıbrıs meselelerinde fosladılar, evet, ab meselesinde de foslamanın eşiğindeler. ama en azından denediler. kürt sorununda belki bir şeyler başardılar da.
beş: türkiye'de parlamenter rejimin bekası, oy çokluğuna sahip olan tarafın galip gelmesini gerektiriyordu. karşı taraf seçim kazandı diye oyunun kurallarını değiştirmeye kalksan o rejimden hayır gelmez. parlamenter rejimin bekası bizim buralarda kimsenin umurunda mıdır? doğrusu pek emin değilim. ama batılı dostlarımız, kendilerince haklı birtakım nedenlerle, bu konuya önem veriyordu. onların tercihi, bizim de eğilimlerimize bir şekilde yansımıştır muhtemelen.
lafı uzatmaya ne hacet? "darbe suçtur, cezalandırılmalıdır." demek yetmez mi? affınıza sığınarak itiraf edeyim, darbe konusu beni o kadar heyecanlandırmıyor. siyasi rekabetin normlarının oturmamış olduğu bir ülkede darbe, siyasetin opsiyonlarından biridir. olmasa daha iyi, tabii. ama sonuçta ülkenin nasıl yönetildiği mi daha önemli, yönetenlerin oraya hangi usulle geldiği mi?
demokrasi diye, siyasi iktidarın rutin ve düzenli bir şekilde el değiştirebildiği rejime derler. sen eğer kalabalıkların gücüne dayanarak ebedi iktidar hesabı yapabiliyorsan, birileri de elbette, ya kolordu hesabıyla, ya saray entrikasıyla, ya polis ve istihbarat operasyonuyla o iktidardan parça koparmaya çalışacaktır. eşyanın tabiatıdır. memleket kirliyse elbet oyuncular da kirli olacak: "senin elin daha kirli" diye birilerine çıkışmanın çok da fazla anlamı yok.
peki sonuç iyi mi oldu? "al birini vur ötekine"den daha hayırlı bir yerde miyiz şimdi? evet, perspektife koyduğunda iyi oldu bence. yanlış anlamayın: gelenlerin gidenlerden daha ahlaklı olduklarını düşünmüyorum, düşünmedim. sadece daha zayıftılar. dolayısıyla daha az yozlaşmışlardı. iktidarı pervasızca kullanmayı henüz bilmedikleri ve beceremedikleri için, daha edepli duruyorlar, daha utangaç gülümsüyorlardı. iktidara alıştıklarında neler yapabileceklerini daha göreceğiz.
yine de ve her şeye rağmen, sanki bunların zararı öbürlerinden daha az olacakmış gibi geliyor bana. ideolojik zemini öbürküler ölçüsünde işgal etmeleri mümkün görünmüyor. bütün devlet dairelerine kendi kutsal ikonlarını henüz asamadılar ve muhtemelen asamayacaklar. tüm kaleleri zapt edemeyecekler, tüm tersanelere giremeyecekler. çünkü temsil ettikleri ideoloji, bu toplumun büyük ve önemli bir kesimini asla razı edemeyecek bir ideolojidir. ülke içinde ve dışında doğal sınırları vardır. ve dünya, 1930'ların dünyası değildir. memleketin en okumuş, en zengin ve en rabıtalı kesimlerini karşına alarak nereye kadar gidebilirsin? memleketin hamilerinin, bütün dünyada, kaygı ile izlediği bir rotayı nereye kadar sürdürebilirsin? kazandılar, zafer sarhoşu oldular ve bana sorarsanız, inişe geçtiler bile.
25.03.2021
dogma
kilisenin nefret ettiğim yanı, toplumun nefret ettiğim yanıydı. yani otoriter kişiler. iktidar manyakları. katı dogmacılar. o her şeyi yönetmek isteyen, açgözlü, sevgi ve cinsellik açısından zayıf salaklar. bizler yaşamakla meşgulken -tat almakla, denemekle, kucaklaşmakla, öpüşmekle, hata yapmakla, büyümekle meşgulken- onlar dizginleri ele geçirmekle meşgul. acı dokunaçları kısa zamanda her şeyi sarıyor: hükümetlerimizi, ekonomilerimizi, okullarımızı, yayınlarımızı, sanatımızı ve dini kurumlarımızı. iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, kanunların ve diğer sağlıksız soyutlamaların müptelası olan ve yönetmek, önderlik etmek, sansürlemek, emretmek, ödüllendirmek, cezalandırmak arzusu taşıyan insanlar. bu insanlar, kertenkele bokları gibi, sevmeyi bilmeyen, ölümden ve dolayısıyla yaşamdan ödleri kopan insanlar. kaotik olan, kanun tanımayan, serbest hareket eden ve değişen her şeyden korkuyorlar. doğadan korkuyorlar, hayatı reddediyorlar ve böyle yaptıkları için de tanrı'yı reddediyorlar. onlar devlet başkanı, vali, belediye başkanı, general, polis ve yönetim kurulu başkanı. kurnaz kardinaller, şişman piskoposlar ve mastürbasyon yapan, yaşlı, gıcık monsenyörler. gezegeni sarmış en korkak ve en korkutucu memeliler; sevgisiz, anal saplantılı, iktidar manyağı otoriter insanlar. akıllı, güzel ve özgür olan her şeyi mahvediyorlar.

.jpg)




.jpg)



.jpg)