dino buzzati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dino buzzati etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31.07.2020

aşk

dino buzzati

güneş henüz ortaya çıkmamıştı. sis ve nemden oluşan bir perdenin ardında hâlâ bekliyordu. sonsuz kırlar da hâlâ gecenin serinliğini taşıyorlardı. kilometre kadranının küçük, beyaz göstergesi sinirli zıplamalarla hız artırdıkça, soğuk hava buz gibi elini ensesinde dolaştırıyordu. sonra tuhaf bir duyguya kapıldı. yol boyunca iki yana sıralanmış kavaklar ona bir şey söylemek istiyorlardı sanki. nasılsa, konuşmaya hazırlanan insanların havasına bürünmüşlerdi.

kendisi aşka doğru uçuyordu. ama ağaçlar da öyle değil mi? kök saldıkları tarlaların bitiminden kopmuş, kendisiyle birlikte nereye koşturuyorlardı acaba? onları da sürükleyen kendilerinden daha güçlü bir şey değil miydi? her birinin kendine özgü tipi, biçimi ve değişik yapısı vardı. hem de öyle çoktular ki!.. yüzlerce, binlerce, göze sığmayacak kadar. ama onları da bu kasırganın içine sürükleyen yine aynı güçtü. işte, sonsuz kırların tüm kavakları da onunla birlikte kanatlanmış uçuyorlardı. bu bir sürükleniş mi ya da kaderden kaçış mıydı?

günün bu soyutlanmış saatlerinde önünde bomboş uzanan ıssız yolda hızla hedefine yaklaşıyordu. ortalıkta kimsecikler yoktu. sanki ondan başka herkes dünyanın bu köşesini unutmuştu. ama orada, yolun sonunda o vardı. ağaçlardan oluşan son perde kalktığında onu görecekti. hâlâ uyuyor olmalıydı. herhalde birbirine kavuşturduğu ellerini bacakları arasına sokmuş ve başını da yastığa gömmüştü. panjurun aralıklarından gün ışığı odaya süzülerek hareketsiz yatan kızın simsiyah saç demetini aydınlatıyordu. yatakta yalnız mıydı acaba? sonra hem ondan kaçarcasına ufuklara doğru koşturup uzaklaşan hem de onu karşılamak istercesine üstüne üstüne geliyor görünen ve ardından sisler arasında gözden silinen kavakların kendisine ne söyleyeceklerini anladı.

şimdi bu gizemi çözmüştü. çok basit bir gizem: aşk. bu ölümlü dünyada var olan her şeyi saran o esrarlı duygu. ormanları, yaylaları, dağları, ırmakları, denizleri, vadileri, bozkırları, hatta hatta kentleri, sarayları, taşları, daha öteye gökyüzünü, gün batışlarını, fırtınaları, artı karları, geceyi, yıldızları, rüzgârı bile etkileyen büyüleyici güç. kendi başlarına boş ve duygusuz görünen bunların tümü, bizler için birtakım anlamlarla doluydular. yüreklerinde bizler bilmeksizin aşkın meşalesini taşıyorlardı.

nasıl olmuştu da şimdiye kadar bunu anlayamamıştı! anıları akla getirmeyen bir orman, dağ başı ya da bir yıkıntının ilgi çekici ne yanı olabilirdi? ve bu anı da bizi mutlu etme gücüne sahip bir kadından başka ne olabilirdi? bir gün batımı yürüyüşü sırasında düşlerimiz o kadını bize geri getirmedikten sonra romantik bir vadinin, tüm yıkıntıların ve birbirinden güzel görünümlerin ne anlamı olabilirdi? doğanın önümüze serdiği birbirinden büyüleyici güzellikler karşısında ruh dünyamızın kendimizden başka birinin varlığını alacak genişlikte olmaması ne acınacak bir durumdu!

güçlük ve tehlike gibi şeylerin tümü o zaman anlamlarını yitirmiş olacaklardı. bu sorunu bir çözüme ulaşamadan uzun süre kafasında evirip çevirmişti. şimdi biliyordu. dağlara duyduğu sevginin içinde ruhunun bir başka dürtüsü gizliydi. eğer bunun böyle olduğunu başka biri önceden kendisine söylemiş olsaydı, kesinlikle kabul etmez ve gülüp geçirdi. belki bilinçsiz bir utanç duygusundan, belki de bilincine vardığı halde, bunu daha önce kendisinin düşünememiş olmasından. ama bu gizemi bilenlere bile denizdeki bir fırtınanın ya da meyhane kapısında asılı bir fenerin kendilerini niye bu kadar etkilediği sorulsa, herhalde yanıtını veremezlerdi. çünkü bu çokbilmişlerin önce aşkı bilmeleri, çağrısına uymaları, acı ve tatlı yanlarını tatmış olmaları gerekirdi. gerisi felsefe kitaplarındaki satırlar gibi boş sözlerdi.

turizm mevsiminde amerika'dan kalkıp gelen kart tavuk sürüleri takıldı birden kafasına. bunların müze ve katedrallerin kapıları önünde gıdaklayarak otobüslerinden inmelerinin bir nedeni var mıydı? bunlar bile bir ülkeden bir ülkeye bir aşk kırıntısı bulma umuduyla mı dolaşıyorlardı acaba? eğer gerçekten böyleyse, yazık oluyordu bu kadınlara.

demek onların duymayan kulaklarına bile aşk hâlâ fısıldıyor, mesajını iletmeye çalışıyordu. altmış, yetmiş, seksen yaşlarında, aklı başında, saygın kadınlardı bunlar. kendilerini dünyanın dört bucağına sürükleyen şeyin ne olduğunu bir bilseler, utançtan tımarhanelik olurlardı. ama yolculukları, bilinçli ya da bilinçsiz, bu amaca yönelik olmasa, evlerinden dışarı adımlarını atmazlardı. o zaman sınırdan sınıra, otelden otele boşuna dolaşmak bir işkence olurdu. ya şiirin evrensel konusuna ne demeli? şiirlerde sevgiyle anılacak bu kadar kır, orman, bahçe, kumsal, ırmak, ağaç, güneş batımı nasıl var oldu? çünkü şairler doğadaki kaçınılmaz çağrıyı başkalarına oranla daha bir kolay algıladılar.

eski kuleler, bulutlar, çağlayanlar, esrarlı türbeler, kayalara çarpıp hıçkıran dalgalar, fırtınanın önünde eğilen dallar, öğle güneşinde yalnızlığa itilmiş park bankları ve daha neler neler.. bunların hepsi sevdiğimiz kadının anısını açık seçik belgeleyen anıtlardır. o kadın ki, bizi yakıp küle dönüştürebilir. dünyada var olan her şey bizi sevdiğimize kavuşturmak için birbiriyle inanılmaz bir biçimde iş birliği yapar.

işte dans ediyor. elbisesi leylak rengi. sık dokunmuş bir kumaş. memelerini karşıdan karşıya sıkıca kavramış. iyice sıkılmış geniş bir kemer belinin inceliğini vurguluyor. dizleri hizasındaki mini eteği kız döndükçe şemsiye gibi açılıyor. ama çaçaça bu ince, güzelim bacaklardan çıkmıyor. arkalarda bir yerden, belkemiğinden. bir afrika masal gecesinin sihirli melteminde nazlı nazlı salınan bataklık sazları gibi kıvrılıp sallanıyor kız. bugünün en yeni müziği denen çaçaça ile. ne yenisi? sırtında yüzyılların ağırlığı var, kulağa ne kadar hafif gelse de. coşkulu olduğu kadar da üzücü. çünkü her gerçek müzik gibi melodisinde geçmişin pişmanlığını ve geleceğin umudunu taşıyor. işte, gerçek şiir de bu değil mi zaten. tek şiir müzik, başka şiir yok!

31.07.2019

sahtekâr

dino buzzati

bir erkek genç ve güzel bir kız görür görmez, hemen onun soyunuk olarak neye benzediğini merak eder. acaba memeleri sütyensiz mi böyle dimdik duruyor? kalçaları gerçekten dar mı ya da korsesi mi var? söz gelimi antonio'nun bir kadında ilk merak ettiği şey onun tıraşlı olup olmadığıdır. çünkü onu en çok heyecanlandıran şeylerden biri kılsız koltuk altlarıdır.

gerçekte bir erkek eğer kendine karşı dürüstse, sokakta hiç tanımadığı bir kız gördüğünde "ah, şununla bir yatsam!" diye iç geçirdiğini itiraf etmelidir. ikinci düşüncesiyse, "onunla yatmayı nasıl başarabilirim?" diye kendi kendine sormak olur. en kaymak sosyetede, hatta kilisede bile bu böyledir.

bir kız kollarını kaldırdığında, açılan koltuk altları vücudunun en iştah bileyici yerlerinden biri olur. sonra, hiç kuşkusuz, baldır bacak ve popo meraklıları da vardır. kimi özellikle popo düşkünü olur. ama ne olursa olsun, tüm erkekler bir kız, hatta bir kız çocuğu bile gördüklerinde hemen aynı şeyi düşünürler. ne var ki, kimse bunu söylemez. daha doğrusu, kimse bunu söylemeye ve itiraf etmeye cesaret edemez. evet, kimse bunu kabullenmeye yanaşmaz. çünkü erkeklerin hepsi sahtekârdır.

aralarında bulunmak, insanın midesini bulandırmaya yeterlidir. sanki toplum içinde bir konum edinmek, para kazanmak, çocuk ve ev sahibi olmaktan başka bir amaçları yokmuş gibi yaşayıp konuşurlar. oysa kişinin tüm çabaları, tüm gizli düşünceleri bu tek şey üzerinde odaklanır. ama yasak bir şey olduğundan, kimse bu konuda ağzını açamaz.

bir erkek ne kadar cömert olursa olsun, en yakın dostuna ya da çıkarı uğruna birine armağan olarak neler verebilir? belki bir sanat eseri, bir otomobil, hatta bir yat. ama güzel bir fahişeye sahip olma fırsatını ona asla tanımaz. parmakla gösterilen para babaları bile şahane evlerine yahut yazlık villalarına çağırdıkları dostlarına tadı bilinmedik yemekler ve kova kova şampanya ikram ederler. konuklarını memnun etmek için milyonlarca liret akıtırlar. ama odalarına her isteklerini yerine getirmeye hazır birer alımlı fıstık göndermek akıllarının köşesinden bile geçmez.

31.07.2018

hastalık

dino buzzati

gerçeklerin, beklentilerin, eskimiş ayakkabıların, evde dikilmiş iç çamaşırlarının anılarıyla dolu sonsuz dünyada özel bir kişi olmanın, yakışıklı beyefendilerin dikkatlerini çekmenin, onları kendine âşık etmenin düşleri birden ölüverir. insan ansızın bir şeyin farkına varıverir. belki öteden beri bildiği, ancak şimdiye kadar inanmak istemediği bir şey. ölümcül bir hastalığın kaçınılmaz belirtilerinin uzun süredir farkında olan ama bunun yaşamını eskisi gibi sürdürmesini engelleyemeyeceğini kendisine karşı inatla savunan biri gibi. ama sonunda, şiddetli ağrılarla kıvranılan bir anda gerçekle yüzleşilir.

her şey dehşet verici bir kesinlikle ortadadır artık. o andan başlayarak yaşam biçimi tam anlamıyla yön değiştirir. yaşamda kutsanan, üstün tutulan değerler ansızın anlamını yitirir; hatta tiksindirici olur. kişi çevresinde umutla sarılabileceği bir şey aranır. ne var ki, tamamen silahsız ve tek başınadır. bu dünyada şimdi onu kemiren hastalıktan başka bir şey yoktur. sadece iki kaçış yolunun kendisine açık olduğunu görür: kendini tedavi ettirmek ya da ölene kadar hastalıkla bir arada yaşamaya alışmak. ancak hangi yola yönelirse yönelsin, düşüş hızı her saniye giderek artar.

25.06.2018

öylesine bir aşk

dino buzzati

aşk korkunç bir hastalıktır.

bir erkeğin ne kadar derin de olsa uykusundan uyanacağı zaman gelir. o zaman ne kadar sevdalı olsa da, ne pahasına olsa da gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmalıdır.

yatağa girmeden kimse kimseyi sevemez.

kadınların sezgileri çok güçlüdür. en aptalı bile erkeğin kendisi hakkında ne düşündüğünü hemen anlayabilir. benliklerinde erkeğin ruhunu aydınlatıp gözleri önüne seren esrarlı bir meşale vardır sanki.

tüm bayram günleri sevinç ve umutla başlar; penceresiz, havasız küçük bir odada akşamleyin düş kırıklığıyla sona erer.

polisleri ya da papazları kendimiz gibi insanlar olarak düşünebilir miyiz? belki bizden üstün ama başka bir dünyanın kişileri. rahibeleri kadın olarak düşünebilir miyiz? hayır. başka türden kutsal yaratıklar. aynı şeyler kerhane kadınları için de geçerlidir. ne kadar genç ve güzel de olsalar onlarla bizim aramızda geçit vermez sıradağlar vardır. geleneklerimiz, önyargılarımız, özellikle yasalarımızın gücü öylesine katıdır.

bazen siz erkekler öyle budala oluyorsunuz ki!..

tüm erkekler bir kız, hatta bir kız çocuğu bile gördüklerinde hemen aynı şeyi düşünürler. ne var ki kimse bunu söylemez. daha doğrusu, kimse bunu söylemeye ve itiraf etmeye cesaret edemez. evet, kimse bunu kabullenmeye yanaşmaz. çünkü erkeklerin hepsi sahtekârdır.

şimdi bu gizemi çözmüştü. çok basit bir gizem: aşk. bu ölümlü dünyada var olan her şeyi saran o esrarlı duygu. ormanları, yaylaları, dağları, ırmakları, denizleri, vadileri, bozkırları, hatta hatta kentleri, sarayları, taşları, daha öteye gökyüzünü, gün batışlarını, fırtınaları, artı karları, geceyi, yıldızları, rüzgârı bile etkileyen büyüleyici güç. kendi başlarına boş ve duygusuz görünen bunların tümü, bizler için birtakım anlamlarla doluydular. yüreklerinde bizler bilmeksizin aşkın meşalesini taşıyorlardı.

genç kadınlar açık arabalara bayılırlar. bu tür arabaları gençliğin, sporculuğun, çağdaşlığın ve bol paranın simgesi sayarlar.

siz erkekler hep aynısınız. sizce tüm kadınlar birer orospudan başka bir şey değildir.

dünyada kadınlardan daha önemli öyle çok şey var ki!..

film, birbirinden yaramaz üç velede bakmak zorunda kalan genç bir adamın öyküsüydü. basit kafalara seslenen tam bir çocuk filmi.

savaşlar sona erince kuşatılmış bir ordu bile rahat bir soluk alır. sessizlik ortalığı kaplar. yürekler artık korkuyla gümbürdemez. ancak şurada burada, yıkıntılar üzerinde tüten duman sütunları. eh, o kadar da olacak!

17.08.2017

şiir

ahmed arif: şiir önce bir güzellik duygusudur.

nazım hikmet: şairin alim olması şart değildir ama cahil olmaması şarttır.

nancy h. kleinbaum: insan, insan ırkının bir üyesi olduğu için şiir okur ve insan ırkı tutkuyla doludur. tıp, hukuk, bankacılık hayatı devam ettirmek için gereklidir; ama şiir, aşk, sevgi, güzellik? bunlar da bizim yaşama nedenlerimiz!

memet fuat: iyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer.

veysel çolak: bütün yadsımalar insanoğlunun onurudur, yaşatan tarafıdır. edebiyat ve şiir bu yadsımanın biricik manevi alanıdır.

georges bataille: gerçek şiir yasaların dışındadır.

dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

şükrü erbaş: hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire, üçü de aydınlık sevince gebe.

charles dickens: sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.

margaret atwood: şiir neden bulmaya çalışmaz. güzellik gerçek demektir, gerçek de güzellik. yeryüzünde tek bildiğimiz budur, bilmemiz gereken tek şey de budur!

d.m. thomas: umarım şiir ve psikanaliz, kendi özgün açılarından, insan yüzünü olanca soyluluğu ve hüznüyle aydınlatmayı sonsuza dek sürdürürler.

10.04.2015

okuma günlüğü

alberto manguel

okumak sohbet etmektir. deliler, zihinlerinin bir köşesinde yankılandığını işittikleri hayali diyaloglarla uğraşırlar; okurlarsa, bir sayfa üzerindeki sözcüklerin sessizce harekete geçirdiği benzer bir diyalogla.

graham greene: nefret, imgelemin yetersiz kalmasından başka bir şey değildir.

chateaubriand: yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

henry david thoreau: her sözcüğün, her satırın anlamını, yaygın kullanımdan daha geniş bir şeye ulaşacağımızı varsayarak bıkmadan usanmadan aramamız, bize sahip olduğumuz akıl, cesaret ve cömertliğin ötesine gitme olanağını sağlar.

remy de gourmont: yalnızca gururumuz pahasına da olsa, mutlu olmak zorundayız.

chateaubriand: insanlar vardır; imparatorluklar çökerken çeşmeleri ve bahçeleri ziyaret eder.

andre breton: yapılacak en yalın gerçeküstücü eylem, elde tabanca sokağa fırlayıp tetiğe olabildiğince hızlı asılarak, kalabalığa körü körüne ateş etmekten ibarettir.

doris lessing, 11 eylül'ü yorumluyor: "amerikalılar, cenneti yitirdiklerini hissettiler. her şeyden önce, neden orada olma hakkına sahip olduklarını sanıyorlar; kendi kendilerine hiç sormadılar bunu."

jean cocteau: görünmezlik bana zarafetin koşulu gibi görünüyor.

ergenlik yıllarımın sonunda ve yirmilerimin başında, birinin her an dış görünümümün içini göreceğini ve bütün sırlarımı keşfedeceğini sanırdım. inceden inceye araştırılsa, düşüncelerimin bile uzun süre gizli kalamayacağından, keskin bir gözlemcinin, kurnaz bir detektif gibi, bir sürü yasak şeyden suçlu olduğumu anlayacağından korkardım.

nietzsche: goethe, yalnızca iyi ve büyük bir insan değildir; içinde bir uygarlık taşır o.

"herkes kendi osuruğunun kokusundan hoşlanır." (izlanda atasözü)

voltaire: gelecek kuşaklar ayrıntılara tümüyle kördür.

dino buzzati: bütün yazar ve sanatçılar, ne kadar uzun yaşasalar da, hep aynı şeyi söylerler.

jane austen: insanların çok hoş olmasını istemem; çünkü onları çok sevme derdinden kurtarır beni bu.

ben bir güneş saatiyim. hiçbir sözcük
kuşlara dair ne düşündüğümü dile getiremez

robert frost: topraklar bizimdi biz onların olmadan önce.

mevlana: övmek, boşluğa teslim olma eylemini övmek demektir.

margaret atwood: hepimiz zaman içinde sıkışıp kalmışız, kehribara hapsedilmiş sineklerden çok -o denli sert ve berrak bir hapishane değil bizimkisi- şeker pekmezine yapışıp kalmış fareler gibiyiz.

rudyard kipling: cehalet kadar büyük günah yoktur.

liste yapmada, anlam yalnızca çağrışımla yaratılacakmış gibi, belli bir büyüsel keyfilik vardır.

chateaubriand: insanı korkutan bellek boşlukları ya da yalanlar vardır; uyanıklık mı yoksa uyku mu sizi aldatıyor bilemeden, kulaklarınızı açar, gözlerinizi ovuşturursunuz. bu adam, gerçeği yeniden yaratma ya da yok etme gücünü doğadan mı almış acaba, diye sormadan edemezsiniz.

14.08.2012

colombre

dino buzzati

yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

insan kimi zaman hayat boyu aynı evde oturur; ama pek yakındaki alanlara ya da sokaklara gitmeyi hiç düşünmez; bu yakınlık insandaki tanıma merakını yok eder. 

cennet olmasaydı cehennem diye bir yer de olmazdı. 

doğunun kum, taş ve güneşten oluşan çöllerinde müthiş bir güç vardır; en dar görüşlü adam bile doğanın bu engin görüntüsü ve sonsuzluğun derinliği karşısında kendi önemsizliğini hissedebilir ama kalabalıktan, gürültüden, tekerleklerden, asfalttan, elektrik ışıklarından, hep birlikte ilerleyen ve aynı anda aynı hükmü ilan eden saatlerden oluşan kentlerin çölü çok daha güçlüdür.

yalnızlık acısını tanımayan hayvanlar yalnız başlarına oynamayı becerirler; ama insanoğlu bunun tam tersidir. bunu başaramaz ve yalnız kalmayı denese bile daha öncekinden daha beter bir hüzne kapılır.

bir ölünün her kabahati, ölümsüz başyapıtlar yaratmış olması bile bağışlanır.

dünya insanlara dert sunmak konusunda pek cömerttir; ama kıskançlığın açtığı yaralar en çok kanayan, en derin, kapanması en zor olan ve kesinlikle merhamet duyulması gereken türden yaralardır.

dünyada, birbirini tanımayan iki kişinin yüzlerinin bu kadar aptalca bir ifadeye büründüğü tek yer asansör olsa gerek.

edebiyat, sanat, büyük sözler! iyi ama bugün sanat bir tüketim tarzından başka bir şey değildir; bir biftek, bir parfüm, bir şişe şaraptan farksızdır. insanlar hangi sanatla uğraşıyor? her şeyi kaplamakta olan denizi seyrediyorlar: şarkılar, şarkıcıklar, sözler, müzikler.. günümüzün tüketim malları. halk doğrudan sonuca bakar. pratik, kolay, hemen ele geçecek zevkin peşindedir. onu yormayacak olanın peşindedir. beynini çalıştıracak bir şey istemez.

31.01.2011

uzun lafın kısası

franz kafka: uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam.

douglas adams: umutlarla dolu bir hayat, taşıması zor bir hayattır. meyvesi üzüntü ve hayal kırıklığıdır. bu anın neşesiyle yaşamayı öğren.

duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.

dino buzzati: yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

peyami safa: büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler.

adam fawer: hepimiz dünyayı gerçekte olduğu gibi değil, kendi ön yargılı algılarımız vasıtasıyla gözlemleriz. dolayısıyla, gerçekten bilebileceğiniz tek şey kendinizsinizdir.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

edwin fuller torrey: öğrenim ve eğitim üzerindeki tartışmaların bugüne kadar kanıtladığı tek şey, bunlarla uğraşanların bilgisizlikleridir.

sigmund freud: uygarlığımız içgüdülerin bastırılması temeli üzerine kurulmuştur.

david foster wallace: her birimiz kendi minik, kafatası büyüklüğündeki krallıklarımızın efendisiyiz, etrafımızdaki dünyanın tam ortasında ve yalnız.

turgenyev: gerçek dünyaya, eski ustalara ve klasiklere baktım; sonra, kendi zırvamı kırıp attım.

arturo perez-reverte: zamanla kıymetini yitirmeyen bazı değerleri korumak gerek. ötesi anlık modalar, geçici ve değişken şeyler. tek kelimeyle, ıvır zıvır.