moliere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
moliere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19.06.2019

bir yazarın doğuşu

hüseyin rahmi gürpınar

"şık", ilk kez 1889'da basılmıştı. sonra 1919'da, yani tam otuz yıl sonra ikinci kez basılıyor.

okuyucular, bu eski hikâyede şimdiki hüseyin rahmi'nin acemi, zayıf, cılız ama ileride bol meyve vermeye uygun bir fidanını göreceklerdir. bu çelimsiz fidan dayanıklı bir gövde oluncaya kadar, yirmi yıl baskı düzeninin tehlikeli boraları ile hırpalandı. bazen köküne yakın budandı. hayatını, özünü korumak için muhtaç olduğu gıdaları bulamamak tehlikelerine düştü.

bu "şık" romanı matbuat caddesine attığım ilk adımımdır. onun için bunun kendimce heyecanlı bir biyografisi vardır. eserin yazılış tarihi, yayımından iki üç yıl kadar da öncedir. birinci kısmı hemen okulda yazılmıştır. zaten birçok cümlesindeki beceriksizlik, acemilik, adeta çocukluk, bazı fikirlerdeki büyük saflık, okuyanlara bu gerçeği söyler.

şık'ın yazılmış ilk yarısını büyük bir zarfa doldurarak ahmet mithat efendi'ye gönderdim. efendi merhumun eserlerini okurum. en büyük tutkunu, hayranıyım. ama henüz kendisini görüp tanışmak şerefine eremedim. ne mizaç ve ahlakta bir kişidir, onu da bilmem.

eserimi gönderdikten sonra bana müthiş bir pişmanlık geldi. hiç öyle büyük bir adama böyle çocukça, budalaca, saçma yazılar gönderilir mi? eyvah.. ben ne yaptım?

o gece üzüntümden, mahcubiyetimden uyuyamadım. düşündükçe utancımdan terler döküyordum. eserin iyi karşılanacağına binde bir ihtimal vermiyordum.

ertesi gün arkadaşlarımdan biri elinde bir tercüman-ı hakikat gazetesiyle karşıma çıkarak:

"müjde! eserin beğenilmiş. ahmet mithat efendi hazretleri seni matbaaya davet ediyor."

"alay etme, ben zaten utancımdan yerlere geçiyorum."

"vallahi alay değil. işte nah.. al oku."

gazeteyi aldım. birinci sayfanın ortasında, "açık mektup" başlığı altında şu satırları okudum:

"matbaamıza gönderilen 'şık' adlı hikâye gerçekten takdire layık görülmekle yazarı hüseyin rahmi beyefendi'nin lütfen idarehanemize teşrifleri rica olunur."

gözlerime inanamıyordum. o zamanın yazar ve şairlerinin toplandığı tercüman-ı hakikat matbaasından böyle bir davet gelmesi aklımın alacağı mutluluklardan değil. arkadaşlarım beni kutlamaya başladılar. ben hâlâ bu olaya inanamıyor, rüya görüyorum sanıyordum.

bütün beceriksizliğimle ahmet mithat efendi gibi zamanının büyük adamının huzuruna çıkmak da benim için çok önemli bir mesele idi. bütün cesaret ve becerimi toplamaya uğraşarak matbaaya gittim. efendi'nin orada bulunmadığını, kendisiyle galata'daki sıhhiye dairesinde görüşebileceğimi söylediler.

karantina dairesinde büyük bir heyecanla hazretin huzuruna çıktım. gür kaşlı, kara sakallı, iri yarı heybetli bir zat..

beni görünce ilk sorusu şu oldu:

"kimsin sen çocuğum?"

"şık yazarı hüseyin rahmi."

ah, korktuğuma uğradım. efendi'nin yüzünde derhal bir güvensizlik gülümsemesi belirdi. söylediği hiç aklımdan çıkmaz. bana pek alaycı gelen bir sesle:

"oğlum, senin ağzın daha süt kokuyor. bu roman usta işi. senin ne kalemin, ne üslubun, ne tecrüben ve ne de görgün henüz bunu yazmaya müsait değil. bu apaçık görünüyor. sen böyle bir şey tasvirine özenebilirsin ama bu işi yalnız başına başaramazsın. sana bir yardım eden var. baban mıdır? ağabeyin midir? arkadaşın mıdır? o kimdir? söyle."

o yazılarda bana hiç kimsenin bir tek kalem yardımı yoktu. o tarihte yanya'da bulunan babam sait paşa'ya her hafta mektup yazardım. epeyce diller dökerdim. babam mektuplarımı, görüştüğü bazı kimselere okuduktan sonra fotoğrafımı göstererek:

"işte bu satırları yazan bu çocukcağızdır." dermiş.

onlar da mektuplar ile fotoğrafımı karşılaştırdıktan sonra:

"hayır, ihtimali yok. bu çocuk şu sözleri yazamaz. sizi aldatıyor paşa." cevabını verirlermiş.

babam onların bu iddialarına nihayet kanaat getirerek bana şu öğütleri yazmıştı:

"oğlum rahmi, bana yazdığın mektuplarda bir usta kâtip eli var. başkasının yazdığı satırların altına imza koymak münasebetsizliğine alışmanı istemem. cümlelerin hatalı, pürüzlü olsun zararı yok. benim istediğim senin samimi ifadendir."

bu bakımdan zaten yüreğim yaralı. koca ahmet mithat efendi'nin aynı ithamı karşısında küçüldüm. bozuldum. hiçbir söz bulamadım. nihayet gözlerimden dökülen iki damla, hazin bir cevap yerine geçti. bu saf, samimi, masumane ağlayışım efendi'ye dokundu.

hemen:

"ağlama.. ağlama inandım. ama böyle güzel başlayan eserlerin bazen sonu başlangıcına uymayıverir. bunu tamamla. sonra yayımlayalım." dedi.

bin heyecan, üzüntü, umutsuzluk içinde hikâyemi bitirdim. efendi, başlangıcı kadar sonunu da beğendi. artık haftada birkaç defa karantinahaneye devamla fıkralar, makaleler de yazmaya başladım. beni ne kadar takdir ettiğini göstermek için beni manevi evlat edindiğini gazetesinde duyurdu.

basın pazarına dökülen isimlerin o üzüntülü, bilinmezlik ve takdirsizlik devresi olan çetin günleri gördüm. "şık", gazetede tefrika edildi. efendi'nin pohpohları ile birden tanındım. yazdıklarım takdir buldu.

o zamandan beri hiç okumamış olduğum bu hikâyenin sayfalarını otuz yıl sonra şimdi gözden geçirirken uzak, biraz paslı, dumanlı ama sisli bir doğuş gibi aydınlanmış, şen, mutlu, kaygısız bir mazi aynasında gençliğimi görüyorum. ne safça satırlar, ne ilkel hikmetler, ne çocukça tuhaflıklar, ne basit tasvirler..

eserin çocukluk neşesini bozmamak için cümleleri, bütün saflıkları, gereksiz kelimeleri, bazen altı üstünü tutmayan sözleri ve kabalıkları bırakıyorum.

o zaman bu hikâyenin gördüğü ilgiye şaşırmış, sebebini efendi'den sormuş ve şu cevabı almıştım:

"oğlum, senin kafandan daha çok şeyler doğacak gibi görünüyor. eserin en büyük fazileti, okuyanları kahkahalarla güldürmesidir."

meşhur moliere, "sahte hekim" adlı piyesini genç yaşında yazmış. bir fransız eleştirmen bu eser hakkında düşüncesini söylerken, "işte bu sahte hekim, hastalık hastası'nın taslağıdır." diyor. bu "şık" hikâyesindeki şatırzade şöhret bey de kendisinden on yedi yıl sonra doğan "şıpsevdi" kahramanı meftun bey'in çekirdeğidir.

şimdiki ihtiyar ben; genç, toy, acemi hüseyin rahmi'nin ne kadar kusurlarını görüyorum. emin olunuz zamandan büyük öğretmen, gerçekleri anlamakta ondan daha muktedir bir profesör yoktur. yaşayan görüyor ve öğreniyor.

28.09.2014

cimri

moliere

evlilikte aşk olmadı mı saadet de olmaz.


bol yemekli sofralar birer cinayet sofrasıdır. çağırdığımız insanlara dostluk göstermek istiyorsak; hafif, sade yemekler vermeli ve unutmamalıyız ki, eski bir filozofun dediği gibi, insan yemek için yaşamaz; yaşamak için yer.

bütün erkekler birdir konuşurken; zamanla anlaşılır her birinin ne olduğu.

insanları kazanmak için en iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyor dalkavukluğa. pohpohu bastınız mı, en gülünç, en yüzsüzce söylenmiş sözleri bile yutuyorlar. insanlara muhtaç oldunuz mu, uymak zorundasınız onlara. onları başka yoldan kazanamıyorsa insan, kabahat pohpohlayanda değil, pohpohlananda.

hırsızlara gel al demek gibi bir şey parasını kasaya koymak, uluorta.

evlilik sanıldığından çok daha önemli bir iştir. insanı ömrü boyunca mutlu da edebilir, mutsuz da. ölünceye kadar sürecek bir bağlılığa razı olmadan önce iyice düşünüp taşınmalı.

kimi işlerde en ummadığın insan canını ciğerini verir.

30.05.2013

aşk

gustave flaubert

yüce aşk -var olsaydı olurdu- bu dünyadaki güzel olan her şey gibi bir düşten başka bir şey değildir.

insan için hayatta o kadar çok aşk var ki! dört yaşında, at aşkı, güneşin, çiçeklerin, parlayan silahların, sıra sıra askerlerin; on yaşında, sizle oynayan küçük kızın aşkı; on üçte, dolgun göğüslü, sizden büyük bir kadının aşkı, zira hatırlıyorum, yeniyetmelerin çılgınca sevdiği bir şey varsa, o da beyaz ve pürüzsüz kadın göğsüdür, ve marlot'nun dediği gibi: yumurtadan daha beyaz emzik yepyeni beyaz satenden emzik bir kadının iki göğsünü birden ilk kez çıplak gördüğümde, az daha bayılıyordum.

kadının bir melek olduğunu sanıyordum. ah! moliere, kadını bir sebze çorbasıyla kıyaslamakta ne kadar haklıymış!

31.05.2012

uzun lafın kısası

albert camus: terör, kin dolu yalnızların insan kardeşliğine sundukları saygıdır.

moliere: bol yemekli sofralar birer cinayet sofrasıdır.

carlos fuentes: bir insanın dikkatleri kendisine çekmesinin en iyi yolu, yokluğuna dikkat çekmektir.

diogenes laertios: bayağı insanların tanrılarına inanmamak kutsala saygısızlık değil; tanrıları, bayağı insanların düşünceleriyle nitelemek kutsala saygısızlıktır.

francis bacon: talih bir pazara benzer. insan biraz beklemeyi bilirse, çoğunlukla fiyatlar düşer.

sokrates: ruhunun iyi olup olmadığını anlamak isteyen bir adamda bulunması gereken üç özellik vardır: bilgi, iyi niyet ve açıksözlülük.

lenin: sonunda devlet gücünü artırmamış bir devrim örneği yoktur.

herbert spencer: bütün tartışmalara karşı kanıt olan ve insanı sonsuz cehalette bırakmaktan vazgeçmeyen, tüm bilgilere engel oluşturan bir prensip vardır. bu, araştırmadan önceki yargıdır.

jorge amado: bir filozof için bir hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

simone weil: kaba kuvvetle ilişkiye maruz bırakılan her şey alçalır. darbeyi indiren de darbeyi yiyen de aynı kirlenmeyi yaşar.

pauline melville: gerçek benlik yalnızca ölümde kendini gösterir.

tolstoy: eylemlerimizin kaynağı kim ne derse desin, kişisel mutluluğumuzdur. bizi harekete geçiren kişisel mutluluğumuzdur.

8.07.2008

sınıf arkadaşları

cevdet kudret

yeryüzünde insanoğlunun alışamayacağı hiçbir şey yoktur.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

biz insanlar gülünç varlıklarız; zavallı, küçük, aciz.. bulunduğumuz yerden bir karış yükselmek için didinir dururuz. kimisi bir müdür sandalyesi için didinir, kimisi bir umum müdür sandalyesi için, kimisi.. kimisi bütün dünyayı ele geçirmeye uğraşır. oysa dünya dediğin ne? küçücük bir yuvarlak. ya onun içindeki insan? bir zerre bile değil. böyle olduğu halde, daha da küçülmek için elimizden geleni yapıyoruz.

la rochefoucauld: nehirler nasıl denize dökülürlerse, erdemler de menfaat denizinde öyle kaybolurlar.

genç adam dersten sonra bu konu üzerinde uzun uzun düşündü. çocukların kafasına bir sanatın sadece tarihini, tekniğini, türlerini yığmanın verdiği sonucu kendi gözleriyle görmüştü. onlarda şiir yazmak için gereken her şey vardı; yalnız zevk yoktu; zevk denen şey de öğretilemez, sadece sezdirilebilirdi. genç öğretmen, tutması gereken yolu anlamıştı: çocuklara kurallar değil, eserler okutacaktı. okuldaki kitapları görmek için kitaplığa doğru yürüdü.

dante: sefalet zamanında mutlu anları hatırlamaktan daha büyük acı yoktur.

hayatında bir kere kötülük etmeyegör, arkandan ikincisi, üçüncüsü, derken çorap söküğü gibi gider. kötülük ede ede insanın sinirlerinin uçları kütleşir, artık zamanla hiçbir şey duymaz olur.

moliere: benden daha iyi bilirsiniz ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bütün kapıları açan anahtar, paradır. nice insanların başlarını döndüren o canım maden, savaşta olduğu gibi aşkta da zaferleri kolaylaştırır.

insan kafası ne tuhaf şey! en münasebetsiz bir zamanda en münasebetsiz şeyleri düşünür.

dostoyevski: ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

montaigne: şiirin orta hallisi ya da kötüsü için kurallar, ustalıklar bir ölçü olabilir; ama iyisi, yükseği, olağanüstüsü aklın kurallarını aşar.

dünyada başarılamayacak iş yoktur. eğer üstüne düşerseniz pekala yaparsınız.

john steinbeck: mal, insan demektir; ondan daha kuvvetlidir ve insan küçüktür, büyük değildir. yalnız, insanın malları kendisinden büyüktür ve insan, malının uşağıdır.

kazanç gökten inmez; bir başkasının kaybından kazanılır.

j.j. rousseau: zorbalık yönetimi, uyrukları mutlu etmek amacıyla yönetmek yerine, hükmetmek için onları sefil hale sokar.

ticaret hayatında büyük kazançlar parayla değil, dostlukla elde edilir.

montaigne: dünyanın en yüksek tahtına da çıksak, yine kendi kıçımızla oturacağız.

"günümüzü daha iyi kavramak için dünü iyi bilmek gerekir."

maeterlinck: bir felaket haberi verirken son sözcükleri izleyen sessizlikten öyle korkarım ki.. insanın kalbi işte o zaman parçalanır.

her işte böyledir: insan, diplomasız asistan olamaz fakat profesör olur; kaymakam olamaz fakat vali olur; katip olamaz fakat mebus olur.

silone: gençlik hayalleri şiirdir; hayatın kendisi ise nesir.