charles baudelaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
charles baudelaire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.08.2022

din

charles baudelaire

düşünceyle yaratılan şey maddeden daha canlıdır.

cinayet üzerine görkemli imparatorluklar, yalan dolan üzerine çok soylu dinler kurulabilir.

insan tapınan bir hayvandır.

tanrı, tanrılığını sürdürmek için var olmasına bile gerek olmayan tek varlıktır.

bir rezilliktir tanrı, yarar getiren bir rezillik.

aslında benim, daha yüksek anlamda birtakım inançlarım var; ama çağımın insanlarınca anlaşılmaları olanaksız.

boş inançlar bütün gerçeklerin sarnıcıdır.

her insanda, her saatte, eşzamanlı iki yönelim vardır; biri tanrı'ya, biri şeytan'a doğru.

yeryüzünde dinlerden daha ilginç bir şey yok.

bütün zevklerimiz, içlerine erdem ve evrensel sevgi düşüncesi karışmamışsa, vicdan azabı ve işkence olacaktır.

31.07.2022

uzun lafın kısası

alain:
kişinin etrafındakilere ve kendisine karşı iyi olması, yaşamaları için onlara ve kendisine yardım etmesi, işte gerçek iyilik budur. iyilik neşedir. aşk neşedir.

andre malraux: bir dava ne kadar büyükse ikiyüzlülüğe ve yalana o kadar çok barınak olur.

hakan günday: bazı insanlar diğerlerine göre çok daha kırılgan olurlar. ölümü sırtlarında bir çanta gibi taşıyıp yorulduklarında önce onu açarlar.

jeannette walls: şunu iyi hatırla, hayvanlar kapatılmaktan nefret ediyor gibi davranıyorlar; ama aslında özgürlükle ne yapacaklarını bilmiyorlar. ve bu çoğu zaman onları öldürüyor.

joyce carol oates: öfkelenmek, depresyona girmekten iyidir.

mario puzo: beş tane yüzlüğe, istediğin kız nikahında bile emrine amadedir.

marquis de sade: tabulardan kurtulmuş bir ruh vücudun en güzel bölgeleri ile birleştiğinde, doğa ilahi zevklerin tadına varmamızı sağlar.

nilgün marmara: bu ülkede gerçek deli bile yoktur, hepsi sahtekârdır.

charles baudelaire: bu pis dünyada yolunu yitirmiş, kalabalıklarca itilip kakılmış yorgun bir adamım ben. gözümün geride, geçmiş derin yıllara baktığında gördüğü yalnızca yanılsama ve üzüntü; ilerde gördüğüyse bir fırtına yalnız, içinde hiçbir şey bulunmayan, ne ders ne acı.

cenap şahabettin: köpeğe gem vurma, kendisini at sanır.

goethe: herkes en iyisini bildiğine inanıyor, böyle olunca da bazıları unutulup gidiyor; bazıları da uzun zaman yollarını bulmakta güçlük çekiyor.

halil cibran: kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

30.06.2022

uzun lafın kısası

a. l. kennedy:
bazı insanların radarları olduğuna yemin edebilirim; sonradan pişman olacağınız bir şeyler yapmaya niyetlendiğiniz anlarda ortaya çıkıverirler.

alain: her zaman yükseklerde uçan bir kederimiz olsun isteriz.

charles baudelaire: nedir aşk? insanın kendinden çıkma gereksinimi. 

georges bataille: özgürlük, her kavrayışın parçalandığı sınırların ucunda yaşama özgürlüğü değilse hiçbir şeydir.

franz kafka: daima hazırlıklı, evi portatif, her zaman yurdunda. tek bir damla bile taşmıyor ve tek bir damlaya bile yer yok.

jiddu krishnamurti: yeni bir dünya korkudan, batıl inançtan, kimi insanların yeni dünya idealinden değil; ancak özgürlükten doğabilir.

marquis de sade: size sürekli utanç verici, ahlak dışı olarak öğretilenler aslında sizi en çok mutlu edecek olan, hayatınıza renk katacak olan şeylerdir.

şükrü erbaş: ey acıdan damıtılmış yaşama sevinci; sen ne güzel, ne büyük, ne değerlisin!

tolstoy: hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

cenap şahabettin: kimilerini rütbe ve nişan yükseltir, kimileri de rütbe ve nişanı alçaltır.

goethe: herhangi bir devletin niteliği hakkında en doğru bilgiyi veren, oradaki mahkeme ve ordunun niteliğidir.

halil cibran: küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

31.03.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
sevginin izini sürün, sevgiyi yüreğinizde biriktirin. sevgi o denli güçlüdür ki bizleri yeniden yaratır.

nietzsche: yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.

paulo coelho: öğretmen bir şeyler öğreten biri değil, öğrencinin zaten bildiği şeyi keşfedebilmesi için ona esin veren kişidir.

cenap şahabettin: herkesin bayıldığı adamlar senin hoşuna gitmiyor mu, anla ki bayağı bir yaradılışta değilsin.

goethe: günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.

halil cibran: insanlar arasında kalbime en yakın olanlar, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

tolstoy: felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

william s. burroughs: bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

mario puzo: bir kadına hiçbir zaman fazla iyi muamele etmemeli. kadınlar sarhoşlara, kumarbazlara, pezevenklere ve hatta dayak atanlara tutulurlar. yumuşak başlı, tatlı bir adama tahammül edemezler. sıkılırlar çünkü. mutluluk aramazlar onlar. can sıkıcıdır mutluluk.

jodi picoult: bütün sevdiklerin hayatında iki kez bir araya gelir: düğününde ve cenaze töreninde.

alain de botton: erdemli duygular, acının bereketli topraklarında kendiliğinden gelişir.

charles baudelaire: kişi sanatla ne denli çok uğraşırsa kuşu o denli az kalkar.

27.02.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

nietzsche: uçuruma çok uzun bakarsan uçurum da senin içine bakar.

paulo coelho: normal, bize kim olduğumuzu ve ne istediğimizi unutturan her şeydir. böylece üretmek, yeniden üretmek ve para kazanmak için çalışabiliriz.

cenap şahabettin: her zenginlik düşman yaratır, düşünce zenginliği hepsinden daha fazla.

goethe: eğer dünyanın bütün bilgeliği tanrı katında bir delilikse, yetmiş yaşına gelmeye hiç değmez.

halil cibran: herkesin yanında ve herkesin uğruna olmaya geldim ve bugün benim tek başıma yaptıklarım yarın yığınlardan yankılanacaktır. şimdi neler söylüyorsam tek yürekten, yarın binlerce yürek tarafından söylenecektir.

andre malraux: arzu, pek çok dinde şeytandır.

charles baudelaire: hakkıyla para harcamak için ödeme yapılacak iki yer vardır: tuvaletler ve kadınlar. 

hakan günday: dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktır.

jeannette walls: hayattaki en önemli şey, nasıl düşeceğini öğrenmektir.

jodi picoult: birilerinin kimi sevmen ya da sevmemen gerektiğini sana söylemesine izin verme.

john fowles: niçin olduğunu hiçbir zaman bilmeyeceğiz, yarını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, bir tanrıyı ya da bir tanrının olup olmadığını hiçbir zaman bilmeyeceğiz, kendimizi bile hiçbir zaman bilmeyeceğiz.

31.08.2021

uzun lafın kısası

a. l. kennedy:
insanlar kiliseye gitmemeli; bir iyilik yapmak istiyorsanız onları deniz kenarına gönderin.

andre gide: hiçbir başyapıt bir iş birliği ürünü değildir.

charles baudelaire: hemen hemen bütün yaşamımızı sersemce meraklar uğruna harcarız. buna karşılık öyle şeyler vardır ki insanların meraklarını en yüksek düzeyde kamçılaması gerekirdi; oysa yaşayışlarına bakınca bu şeylerden hiç mi hiç esinlenmediklerini görürüz.

elfriede jelinek: bütün satıcılar bilir: önemli olan ambalajdır.

hakan günday: yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardım edilemez.

jiddu krishnamurti: dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

kierkegaard: insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

mehmet eroğlu: kentlerin günahlarını orospularla çocuklar öder; dünyanın günahlarını ise filozoflar.

nâzım hikmet: kapitalizm, gelişerek öyle bir merhaleye varır ki, yalnız maddi eşyalar değil, manevi değerler de mal olur, alınıp satılır.

cenap şahabettin: yaşamak çok kişi için yiyip içerek ölümü beklemektir.

goethe: mükemmel olan her şey kendiliğinden klasiktir, hangi türe ait olursa olsun.

halil cibran: yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

30.06.2021

mucize

charles baudelaire

uykuda, şu her gece yaptığımız macera dolu yolculukta, olumlu anlamda mucizevi olan bir şey vardır; düzenli tekrarlandığı için gizemi azalmış bir mucizedir bu. insanın rüyaları iki türlüdür: sıradan hayatının ayrıntıları, kaygıları, arzuları ve günahlarıyla dolu birinci tür rüyalar, hafızanın engin tuvaline yerli yersiz işlemiş, gündüz gözüyle görülen nesneleri az çok tuhaf bir biçimde birleştirir. bu doğal bir rüya görmedir; bizzat insanın kendisidir. fakat ikinci tür rüyalara gelince, bu rüyalar uyuyan kişinin karakteri, hayatı ve tutkularıyla alakasız ve bağlantısız olan, saçma ve beklenmedik rüyalardır.


benim "hiyerogliftik" diye nitelendirdiğim bu tür rüyalar hiç kuşkusuz insanın doğaüstü yanını temsil eder ve eskiler bu tarz rüyaların tam da saçma oldukları için ilahi olduğunu düşünmüşlerdir. zira doğal nedenlerle izah edilemediği için bu rüyaların nedenlerinin insanın dışında yattığına karar vermişlerdir. ve bugün bile rüya yorumcularının yanı sıra felsefi bir ekol, bu tür rüyalarda bazen bir paylama bazen de bir öğüt saklı olduğunu belirtir. kısacası bu rüyalar uyuyan kişinin zihninde üretilmiş sembolik resimlerdir; öğrenilmesi gereken bir sözlük, bilge adamların anahtarına sahip olabileceği bir dildir.

müstesna şekilde yoğun zevkleri deneyimlemek isteyen gerek cahillerin, gerekse kibar çevreden insanların bilmesi gereken gerçek şu ki; esrarda aşırı doğal olandan başka mucizevi bir şeyi kesinlikle bulamayacaklar asla. esrarın etkisini gösterdiği beyin ve organizma, evet, nitelik ve yoğunluk bakımından yükselmiş olabilir; ama her zaman kaynağına bağlı olağan bireysel olguları üretir. insan bedensel ve ruhsal mizacının ölümcül esaretinden kaçamayacaktır; esrar bir insanın bilindik izlenimleri ve düşünceleri için büyütücü bir ayna olacak ama yine sadece bir ayna olarak kalacaktır.

26.06.2021

esrar

charles baudelaire

akıllı bir devlet esrarın serbestçe kullanılması halinde varlığını sürdüremez. ne savaşçı çıkarabilir ne de vatandaş.


aslına bakarsanız, bozulma ve zihinsel ölüm pahasına, varoluşunun temel koşullarını bozmak ve böylece yetileri ile çevresi arasındaki dengeyi yıkmak insanoğluna yasaklanmıştır. vatandaşlarını ifsat etmeye niyetli bir devlet olsaydı, bu niyetini hayata geçirmek için esrar kullanımını teşvik etmekle yetinirdi.

şarap iradeyi güçlendirir, esrar yok eder. şarap fiziksel bir yardımdır, esrar bir intihar silahı. şarap insanı iyi huylu ve girişken yapar, esrarsa yalnızlaştırır. deyim yerindeyse biri çalışkandır, diğeriyse özünde tembel. hem bir çırpıda cennete kavuşabiliyorsanız, çalışmanın, toprağı sürmenin, yazmanın, herhangi bir şey üretmenin ne manası kalır ki?

son olarak, şarap çok çalışıp onu içmeyi hak eden halk içindir. esrar yalnızlık sevinçleri sınıfına aittir; aylak sefiller için yaratılmıştır. şarap faydalıdır, verimli sonuçlar doğurur. esrar faydasız ve tehlikelidir.

pek tanınmayan ama önemli bir filozof, müzik kuramcısı ve konservatuar hocasının, barbereau'nun güzel sözleriyle bu yazımı bitirmek istiyorum. bu zatın da bulunduğu bir meclise katılmıştım ve orada bulunanların bazıları o keyif verici zehirden alıyorlardı. zikrettiğim zat kelimelere dökemeyeceğim bir küçümsemeyle bana şöyle demişti: "akıllı ve zengin ruhlu bir insanın şiirsel mutluluğa erişmek için yapay yollara başvurmasını hiç anlamıyorum; çünkü coşku ve irade gücü, doğaüstü bir varoluşa yükselmek için yeterlidir zaten. büyük şairler, filozoflar ve yalvaçlar, saf ve özgür iradelerini kullanarak, hem sebep hem sonuç, hem özne hem nesne, hem hipnozu hem uyurgezer oldukları bir hale ulaşan insanlardır." ona sonuna kadar katılıyorum.

8.05.2021

mucize

şükrü erbaş

gün akşama döndü. içimde, uzayan gölgelerle menevişlenen bir geçmiş. yalnızlıkla yavaşlamış bir şimdi. kirpiği kaşına değmeyen bir gelecek. zaman bir tek eşyada sürüyor. sürmek değil bu, pul pul dökülen heves. ucu vazgeçmeye varan bir yılgınlık, bir gönül yorgunluğu. dünya etimde ürperiyor. "ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir." mi diyordu baudelaire? bir insana bir söz söylemek istiyorum. ne olursa olsun. bir insandan bir söz duymak. yoksa varlığımı duymayacağım. yoksa kalbim bir kötülüğe düşecek. gidip kalabalığa teslim olacağım. yoksa acı duyma yetimi yitireceğim. kalktım yürüdüm. sokaklar, bahçeler dolusu bir ilkyaz. sabah ayrı çiçekleniyor, akşam ayrı. gülhatmiden zeytin ağacına bir ışıklı, bir gölgeli iki gülümseme. sonsuzluk parmaklarımın ucunda yanıyor. ağaç değil, salkım salkım toprağa değen bir güneş. uzak bir denizde uzak bir kadın, göğüsleriyle gamzeler açıyor suya. kumların ana rahminde iki gecikmiş çocuk. zaman, aşktan ödünç alınmış bir dünya mucizesi. taşlar kanatlanıyor. aklımın ortasında kıpkırmızı bir nar ocağı; kadının ağzı halka halka büyüyor gecede. sözleri henüz ipek. frenk incirlerinden bir avludayız. ayışığı, suçluluk duygusunu kurtarmış gündüzün elinden. dağ, yatağımızı almış göğsüne sermiş. ayrılık şarkılarda bile yok. dünyanın bütün kadınları, bütün erkekleri gövdemizde can buluyor. iç içe geçmiş iki halka, geçmiş ve gelecek; hayal ve hatıra; suç ve sevinç. insan döner döner yalnızlığını severmiş. bunu o gün kim bilebilirdi ki..

29.01.2021

gönül borcu

charles baudelaire

j. g. f'ye

sevgili dostum,

aklıselim, dünyevi şeylerin asli bir varoluşa pek sahip olmadıklarını ve asıl gerçekliğin yalnızca düşlerde yattığını bizlere söyler. yapay çeşitliliği olduğu kadar doğal mutluluğu da içine sindirebilmesi için insanın öncelikle onu hazmetme cesaretini göstermesi gerekir ve belki de mutluluğu hak etmiş olanlar, tam da fanilerin anladığı anlamda mutluluk fikrinin onlar üzerinde kusturucu bir etki yaptığı kişilerdir.

bir yapay zevkler tablosunu bir kadına, en doğal zevklerin en sıradan kaynağına adamak, ahmak kafalı kimselere garip ve hatta saçma gelebilir. lakin şu kadarı açıktır ki, nasıl ki doğal dünya ruh dünyasıyla örtüşüp ona hammaddesini sunmak suretiyle birey adını verdiğimiz tarifsiz karışımı yaratmamıza yardım ediyorsa, kadın da bizim düşlerimize en büyük gölgeyi veya en büyük ışığı düşüren varlıktır.

kadın her halükarda esin vericidir. kendi hayatının dışında bir hayat daha yaşar, sürekli hatırında tuttuğu ve döllediği imgelemler içinde ruhsal bir hayat sürer. öte yandan bu adamanın ardında yatan sebebin anlaşılıp anlaşılmaması aslında pek de önemli değildir. hatta herhangi bir kitabın, adanmış olduğu kadın veya erkek dışında birileri tarafından anlaşılmış olması, yazarın gönlünü hoş etmek için gerekli midir ki? aslına bakarsanız, bir kitabın herhangi biri için yazılmış olması şart mıdır?

kendi adıma ben, şu yaşadığımız dünyaya o kadar az teveccüh gösteriyorum ki kalplerinden geçen şeyleri hayalî dostlarına postaladıkları söylenen şu duygusal hassas kadınlar gibi, yalnızca ölüler için yazmaktan mutluluk duyardım. ancak ben bu küçük kitabı ölü bir kadına değil, her ne kadar şimdilerde hasta olsa da hâlâ içimde capcanlı yaşayan ve gözlerini gökyüzüne, her nevi şekilden şekle girmenin gerçekleştiği yere çevirmiş olan bir kadına adıyorum. zira insan güçlü bir uyuşturucudan aldığı kadar yeni ve ince hazları acıdan, felaketten ve yazgıdan da alabilme ayrıcalığına sahiptir.

bu tabloda, dışarıda bir yürüyüşe çıkıp akan insan seline karışmış, bir zamanlar ter damlayan alnını silmiş ve içindeki ateşin kavurduğu dudaklarını serinletmiş uzaktaki bir elektra'ya kalbini ve aklını vermiş hüzünlü ve yalnız bir derbeder göreceksin ve kabuslarını sık sık dizginlediğin ve korkunç uykularını yumuşak müşfik bir elle dağıttığın bir başka orestes'in gönül borcunu sezeceksin.

15.07.2020

insan

walter benjamin

hiçbir şey antik insanı modern insandan, onun kendisini kaptırdığı ve sonraki dönemlerin neredeyse hiç tanımadığı kozmik deneyim kadar ayırt etmez.

antik insanların kozmosla alışverişi bambaşkaydı: vecd. çünkü ancak bu deneyim sayesinde en yakınımızdakiyle en uzağımızdaki hakkında kesin bilgi edinebiliriz; biri olmadan öbürünü de tanıyamayız.

yalnızca insan evrensellik ve yoğunluk açısından eksiksiz bir dile sahiptir.

"bu rezil dünyada kaybolmuş, kalabalığın itip kaktığı biriyim ben; geriye, yılların derinliğine baktığında yalnızca düş kırıklığı ve acı, önünde ise yeni hiçbir şey, ne bilgi ne acı içermeyen bir fırtına gören yorgun bir adam."

yüzlerimizdeki kırışıklar, biz evde yokken kapımızı çalmış olan büyük tutkuların, günahların ve sezişlerin kayıtlarıdır.

baudelaire, kalabalık tarafından itilip kakılmış olmayı, hayatını belirleyen tüm deneyimler içinde en belirleyicisi, en benzersizi olarak niteler.

öyle görünüyor ki, kimse ona kendisini iktidarsız hissettirmeyen bir şeyde ustalaşamaz. eğer buna katılıyorsanız, o zaman bu iktidarsızlığın mücadeleye daha başlamadan ya da en başında değil, tam ortasında belirdiğini de göreceksiniz.

hermann lotze: insanın en dikkate değer özelliklerinden biri, tek tek bunca bencilliğin yanı sıra, yaşadığı anın yarına hepten kayıtsız kalmasıdır.

insanın geleneksel düzene karşı beslediği düşmanlık ne kadar büyükse, kendi özel hayatını, geleceğin toplumunda yasakoyucu mertebesine çıkartmak istediği normlar uyarınca o kadar katı bir biçimde düzenleyecektir.

okur, düşünür, aylak ve flaneur de tıpkı afyonkeş, hayalperest ve kendinden geçmiş insan gibi aydınlanmış kişinin örnekleridir. üstelik, daha din dışıdırlar.

bu ülkeye tıkıştırılmış insanlar artık insan kişiliğinin anahatlarını seçemiyorlar. her özgür kişi onlara bir tuhaflık olarak görünüyor.

10.06.2020

mutluluk

charles dickens: kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.

boethius: iyi olan her şeyle dolup taşmak, başkasına gerek duymadan sadece kendi kendine yetmek, mutluluğu gerçekleştirecek tek şeydir.

andrey platonov: sıradan, basit bir iş için bile insanın iç mutluluğa ihtiyacı vardır.

irene nemirovsky: mutluluk. onun peşinden sürüklenirsin, onu ararsın, bu çabayla kendini tüketirsin; oysaki şuracıktadır; artık hiçbir şey beklemediğin, hiçbir şey ummadığın, hiçbir şeyden şüphelenmediğin anda ortaya çıkar.

charles baudelaire: bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.

connie palmen: ancak kendine ait bir yaşamı olan insanlar, her bir anın tiksinç farklılığında bütünlüğü algılayabilen insanlar, yaşam gerçekten neyse onun içinde bir hikaye görebilirler; ancak böyle insanlar mutlu olabilirler.

shakespeare: mutluluğun en güzel ifadesi susmaktır. ne kadar mutlu olduğunu anlatıp duran insan çok da mutlu olamaz.

konfüçyüs: yiyecek pirincim, içecek suyum ve kolumu dayayacak bir yastığım var. bunlarla ben mutluyum. zenginlik, şan, onur doğru olmayan bir yolda elde edilirse, bunlar benim için uçan bulutlar gibidir.

duygu asena: mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.

margaret atwood: mutluluk camdan duvarları olan bir bahçe: ne girebilirsiniz ne de çıkabilirsiniz. cennette hikayeler yoktur; çünkü yolculuk yoktur. hayatın dolambaçlı yollarında hikayeyi sürdüren şey kaybetmek, pişman olmak, acı çekmek ve yitirdiklerini özlemektir.

31.05.2020

uzun lafın kısası

şükrü erbaş:
tarla kuşu, yağmur damlasından dünyayı içsin diye yazarız.

alain de botton: yanında zayıf davranabileceğim kadar seviyor musun beni? herkes gücü sever, ama sen beni zaaflarımla seviyor musun? asıl sınav budur. yitirebileceğim her şeyden arınmış olsam, yalnızca ömür boyu sahip olacağım şeyler için sever misin beni?

cemil meriç: zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.

franz kafka: dünyaya bırakmamacasına yapışır, sonra dünyanın yakamıza yapıştığından yakınırız.

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

la rochefoucauld: aşkın varlığından habersiz olsalardı asla âşık olmayacak insanlar vardır.

montesquieu: bir saatlik okumanın dağıtmadığı hiçbir üzüntüm olmadı.

samuel beckett: yalınlık bir cenaze arabası kadar ağır ve bir idam mahkumunun son kahvaltısı kadar uzundur.

thomas mann: ölümümüz bizden çok sağ olanların sorunudur; çünkü bir bilgenin dediği gibi, biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur, ölüm olduğunda da biz yokuz.

walter benjamin: baudelaire, kalabalık tarafından itilip kakılmış olmayı, hayatını belirleyen tüm deneyimler içinde en belirleyicisi, en benzersizi olarak niteler.

yorgo seferis: toplumsal yaşamımız, herkesin birbirini kurnazlık, iftira, korkaklık, utanmazlıkla suçlayarak boğazladığı bir cengel. bu insanları görünce bir dumanı çiğniyor duygusuna kapılıyorum.

goethe: yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

6.11.2019

şarabın ve esrarın şiiri

charles baudelaire

insanın içindeki güneşin ışığıyla aydınlanan, şarabın o büyük gösterileri ne görkemlidir! insanın ondan devşirdiği o ikinci gençlik nasıl da hakiki ve ateşlidir!

fakat insanı şimşek gibi çarpan zevkleri ve halsiz bırakan cazibesi de aynı ölçüde korkunçtur. lakin ey hakimler, yasa koyucular, dünyanın efendileri! mutluluğun yumuşattığı, erdem ve sağlığa kolayca kavuşma talihine sahip olan sizler, vicdanınıza ve aklınıza danışarak söyleyiniz: dehasını içkiden alan bir adamı kınayacak o amansız ruh gücü aranızda hanginizde var?

yeryüzünde hiçbir zaman acılarını uykusunda yeterince dindiremeyen, adı sanı bilinmeyen sayısız insan vardır. şarap onlar için şarkılar ve şiirler yazar.

eğer insan artık şarap imal etmeseydi, bence gezegenimizin sağlığında ve aklında, şarabın sorumlu tutulduğu aşırılıklardan ve sapkın davranışlardan çok daha korkunç bir boşluk, bir eksiklik, bir kusur oluşurdu. naifliğinden veya prensip gereği hiç şarap içmeyen insanların ahmak veya ikiyüzlü olduklarını düşünmek akıllıca değil midir?

ahmaktan kastım ne doğayı ne de insanlığı tanıyan insanlar; sanatın geleneksel araçlarına burun kıvıran sanatçılar; mekaniğe küfreden işçiler. ikiyüzlülere gelince bunlar da gizli oburlar, yemeklerde gizlice şarap içen ve kendilerine bir miktar şarap saklayan sözüm ona ağırbaşlı geçinenlerdir. yalnızca su içen bir adam hemcinslerinden bir sır saklıyordur.

pek bilinmeyen eski bir yazar şöyle demiş: "içen adamın neşesine hiçbir şey denk olamaz, içilen şarabın verdiği neşe dışında."

kötü sarhoşlar vardır; bunlar doğuştan kötüdürler zaten. şarap içen kötü insan iğrençleşirken, iyi insan gerçekten şahane olur.

bir esrar bağımlısının uyumlu sevgisinin katılamayacağı duygusal bir birleşim yoktur.

bir kaşık reçelle yeryüzünün ve gökyüzünün bütün nimetlerini bir anda elde edebilen bir insan bunun binde birini bile çalışarak asla elde edemez.

aklıselim, dünyevi şeylerin asli bir varoluşa pek sahip olmadıklarını ve asıl gerçekliğin yalnızca düşlerde yattığını bizlere söyler.

insan güçlü bir uyuşturucudan aldığı kadar yeni ve ince hazları acıdan, felaketten ve yazgıdan da alabilme ayrıcalığına sahiptir.

fransız filozof blaise pascal "düşünceler" adlı kitabında şöyle demiştir: "insan ne melektir ne de hayvan. ve acıklı bir gerçektir ki melek olmayan çalışan kişi, sonunda hayvan olur."

10.07.2019

ip

charles baudelaire

"yanılsamaların sayısı insanın insanla ya da insanın nesneyle ilişkileri kadar çoktur." diyordu dostum. ve yanılsama bitince, yani varlığı ya da olayı bizim dışımızdaki haliyle, asıl haliyle görünce, yarı, hayal görüntünün kaybolmasından doğan eserden, yarı yenilik önündeki, gerçek olay önündeki hoş şaşkınlıktan doğan, garip ve karmaşık bir duyguya kapılırız. açık seçik, olağan, her zaman aynı, asla yanılgıya düşmeyeceğimiz bir şey varsa o da analık duygusu, annenin sevgisidir. anneyi anne sevgisinden ayrı düşünmek ışığı ısısız düşünmek kadar güçtür; annenin çocuğuyla ilgili tüm davranış ve sözlerinin analık sevgisinden kaynaklandığını ileri sürmek çok doğal değil mi? ama siz, bir yanılsamayla, görülmedik biçimde hataya düştüğüm şu küçük öyküyü dinleyin.

ressam olduğum için sokakta gördüğüm insanların yüzlerine, görünüşlerine daha bir dikkatle bakarım, yaşamı, diğer insanlara göre, daha canlı, daha anlamlı kılan bu özel yeteneğimizden bir ressamlar nasıl sevinç duyarız, bilemezsiniz. oturduğum mahalle kent merkezinden uzak ve ıssızdır, evlerin arasında geniş çayırlar vardır ve ben, sık sık, ateşli ve afacan görünüşüyle diğer çocuklardan daha çok dikkatimi çeken bir çocuğu inceler dururdum. birkaç kez modellik etti bana, bazen küçük bir çingene, bazen melek, bazen efsanedeki aşk tanrısı olarak resmini yaptım. serserinin kemanı'nı, dikenli taç'ı, tutkunun çivileri'ni, eros'un meşalesi'ni taşıtmıştım ona. sonunda, bu yaramazın maskaralıklarını öyle sevmeye başladım ki, evine, o yoksul insanlara gidip babasından ve annesinden onun benim yanımda kalmasını istedim, iyi giyindireceğimi, harçlık vereceğimi, fırçalarımı temizlemekten ve alışverişten başka bir iş yaptırmayacağımı söyledim. yüzü gözü yıkanıp açılınca daha bir sevimli oldu, kendi yoksul evine kıyasla benim evim cennet gibi geldi ona. ancak şunu da söyleyeyim ki bazı yersiz davranışlarıyla zaman zaman üzüyordu beni, örneğin şekere ve tatlı içkilere aşırı düşkündü. sayısız uyarılarıma rağmen, yine bu türden bir yaramazlıkta bulununca, ona, böyle devam ederse kendisini evine geri göndereceğimi söyledim. sonra çıktım, işlerim yüzünden eve bir hayli sonra döndüm. girince şaşkınlıktan donakaldım, tüylerim diken diken oldu; küçük delikanlım, yaşamımın afacan yoldaşı dolabın kapağına kendini asmıştı! ayakları nerdeyse yere dokunuyordu; kuşkusuz ayağıyla itmiş olduğu iskemle yanında yuvarlanmış, başı, çırpınıp, omzuna düşmüştü; şiş yüzüne, hep aynı noktaya dehşetle dikilmiş ve faltaşı gibi açılmış gözlerine bakınca bir an hayal gördüğümü sandım. çocuğu ipten indirmek hiç de kolay olmadı. bedeni şimdiden kaskatı kesilmişti, yere indirmek için korkunç bir çaba göstermek zorunda kaldım. çocuğu kavrayıp kaldırmam, öteki elimle de ipi kesmem gerekti. iş bununla da bitmiyordu; küçük vahşi çok ince bir ip kullanmış ve ip derin bir şekilde etine gömülmüştü; şimdi de et boğumlarına girmiş ipi ince bir makasla kesip boynunu kurtarmak gerekiyordu.

söylemeyi unuttum, hemen komşuları çağırıp yardım istemiştim; ama uygar insanın alışkanlıklarını terk etmeyen komşularım, bir asılma olayına adlarının karışmaması için yardıma yanaşmadılar. doktor geldi, çocuğun saatler önce ölmüş olduğunu söyledi, kefenlemek için soymamız gerekti, ceset öyle katılaşmıştı ki elbiseleri ancak keserek çıkarabildik.

komiser, ya bile bile, zevk için ya da suçluları olduğu kadar suçsuzları da korkutma alışkanlığıyla iş olsun diye, yüzüme şöyle bir bakıp mırıldandı: "şüpheli, karanlık bir olay!"

geride en güç iş, durumu çocuğun babasına, annesine söylemek kalmıştı, bunu düşünmek bile perişan ediyordu beni; anlatmak gerekiyordu ama nasıl gidecektim, ayaklarım birbirine dolaşıyordu. sonunda o cesareti gösterdim. ancak hiç ummadığım bir şey oldu, çocuğun annesi gayet soğukkanlıydı, gözünden bir damla yaş akmadı. bir söz vardır: "en korkunç acılar sessiz çekilen acılardır." içimden "duyduğu acının dehşeti yüzünden kadıncağız donup kaldı" dedim. babaya gelince, yarı alık, yarı dalgın söylenmekle yetindi: "belki de hayırlısı buymuş; sonu iyi olmayacaktı zaten!"

çocuğun cesedi divanımda, bir hizmetçi kızın yardımıyla son hazırlıkları yaparken annesi girdi atölyeye. cesedi görmek istediğini söyledi. daha bir perişan olacaktı; ama, görmesini engelleyemezdim de, son, yüce ve hüzünlü bir avuntuydu bu onun için. ardından oğlunun kendini astığı yeri göstermemi istedi. "hayır, hayır, olmaz hanımefendi, -perişan eder bu sizi" dedim. ama gözlerim istemeden o uğursuz dolaba takılınca, çivinin hala kapakta olduğunu ve ucundan da hayli uzunca ip parçasının sarktığını dehşet ve öfkeyle gördüm. yıkımın bu son kalıntılarını da göz önünden kaldırmak için atıldım ve tam çiviyle ipi pencereden atarken kadın kolumu tutup karşı konmaz bir sesle: "oh bayım! bana verin bunu! lütfen! yalvarırım!" dedi. kuşkusuz duyduğu acıdan ne kadar çılgına dönmüş ki oğlunun ölümüne neden olan şeye bile sevgi gösterip onu saklamak istiyor, dedim içimden. ve çiviyle ipi aldı.

evet, yapılacak her şey yapılmıştı, bu acı olayı, çocuğun gözünün önünden gitmeyen hayalini kafamdan silmek için artık eskisinden daha da fazla çalışmalıydım. ama ertesi gün bir yığın mektup aldım; kimi bizim evdeki kiracılardan, kimi komşu evlerden geliyordu: üç mektup birinci, ikinci, üçüncü kat kiracılarından, ötekiler komşu evlerden; bazıları asıl amaçlarını latife örtüsü altında gizleyerek yarı şakacı bir üslupla, bazıları dil dökmeye kalkmadan doğrudan doğruya yazılmış; ama hepsi de benden çocuğun kendini astığı o uğursuz, lanet ipin bir parçasını onlara vermemi istiyordu. yazanların çoğu da, inanın, kadındı ve kadın erkek, hepsi de varlıklılardan, tuzu kurulardandı. o mektupları sakladım.

ve düşünüp dururken birden kafamda bir ışık çaktı, çocuğun annesinin de, hangi amaçla, nasıl bir tecimle avunmak için ipi aldığını o zaman anladım.

4.01.2019

şarap ve afyon

charles baudelaire

sudan başka bir şey içmeyen insanın hemcinslerinden saklayacak bir sırrı vardır.

şarap insana benzer: nereye kadar beğenileceği veya küçümseneceği, sevileceği veya nefret edileceği, ne denli yüksek işlere ya da alçaklıklara yatkın olduğu hiçbir zaman bilinemez.

aklı başında bir devlet, varlığını asla esrar alışkanlığıyla birlikte yürütemez.

sağlıklı ya da tehlikeli olsun, insanın, kişiliğini coşturan bütün maddelere karşı taşıdığı çılgınca eğilim, onun yüceliğini gösterir.

insan beyni, sıvı ögeye ve onun gizemli büyülerine karşı, şaşırtıcı bir düşkünlük gösterir.

eğer şarap insanoğlunun bir ürünü olmaktan çıkarılsaydı gezegenimizin sağlığında ve aklında, onun sorumlu tutulduğu tüm aşırılıklar ve sapmalardan çok daha korkunç bir eksiklik, bir yokluk, bir boşluk oluşurdu.

"şarabın içilmiş olma sevinci dışında hiçbir şey, içen insanın neşesine denk olamaz."

insan tehlikeli bir uyuşturucudan olduğu kadar acıdan, felaketten ve kaderden bile yeni ve etkili hazlar çıkarabilme ayrıcalığını taşır.

bir afyon bağımlısı, ahlaki özlemlerinin hiçbirini unutmaz, ödevini görür, hem de sever; bütün koşulları elden geldiğince yerine getirmek ister; gelgelelim, bir şeyler yapma gücü artık düşüncesinin düzeyinde değildir.

13.09.2018

madame sabatier

1850'de theophile gautier, baudelaire'i madame sabatier ile tanıştırır. 

belçikalı zengin bir bankacının metresi olan ve "bayan başkan" diye anılan bu güzel kadının paris'te frochot sokağı'ndaki görkemli konağında tanınmış sanat ve edebiyat adamları (flaubert, gautier, maxime du camp, dumas-pere, goncourt'lar...) her pazar akşamı bir araya gelmektedirler. apollonie sabatier, bir sevgili olarak, baudelaire'in şiirindeki yerini alacaktır.

aralık 1852'de şair, madame sabatier'ye ilk imzasız mektubunu ve şiirini gönderir. daha sonra "o şuh kadına" başlığı ile kötülük çiçekleri'nde yerini alan bu şiir, baudelaire'in 1857'de hüküm giyen altı şiirinden birini oluşturmaktadır.

"giydiğin delidolu fistanlar
belirtisidir rengarenk ruhunun
ey beni çılgına döndüren çılgın
senden tiksinirim sevdiğim kadar"

1853'ün mayıs'ında madame sabatier'ye ikinci imzasız mektubunu gönderir. ekinde "reversibilite" ve "itiraf" başlıklı şiirleri yer almaktadır.

"bir defa, bir defacık, sevimli, tatlı kadın
zarif kolunuz koluma
dayandı ve ucunda o ruh karanlığımın
bu anı solmadı asla"

"sevinç dolu meleğim, söyle bunaltı nedir
can sıkıntısı, utanç, hıçkırıklar, nedamet
ve korkunç geceleri besleyen sinsi şiddet
niçin kalbi buruşmuş bir kağıda çevirir
sevinç dolu meleğim, söyle bunaltı nedir"

1854 şubat'ında madame sabatier'ye "canlı meşale" ve "tinsel şafak" başlıklı şiirlerini gönderir.

"ve tüten enkazında budala cümbüşlerin
hatıran daha pembe, daha çekici, derin
uçuşuyor durmadan büyümüş gözlerimde
mumların alevini güneş söndürdü yine
ey ışıyıp duran ruh, bu yüzden hep muzaffer
hayalin o ölümsüz parlak güneşe benzer"

mayıs ayında "güzelliğe ilahi" başlıklı şiiri de madame sabatier için kaleme alır.

"ey kandil, sana doğru, uçar tutkun pervane
yanıp kül olur ve der: kutsayalım alevi
aşık soluk soluğa eğildi mi yarine
mezarını okşayan canlı cenaze sanki"

30 ağustos 1857'de madame sabatier, şaire büyük bir tutkuyla beklediği mutluluğu sunar ve ertesi gün baudelaire'den bu bağlılığın sona erdiğini bildiren bir mektup alır:

"birkaç gün öncesine kadar bir tanrıça idin; öylesine rahat, güzel ve dokunulmaz.. ama şimdi sadece bir kadınsın işte."

1.09.2018

kötülük çiçekleri

charles baudelaire



en iyiye, en güzele, en sevgiliye

hatıralar annesi, sevgililer sultanı
ey beni şad eden yar, ey tapındığım kadın
ocak başında seviştiğimiz o zamanı
o canım akşamları elbette hatırlarsın
hatıralar annesi, sevgililer sultanı

gölcüklerin üstünde, vadilerin üstünde
dağların, ormanların, bulutların, denizin
ötesinde güneşin, ötesinde göklerin
yıldız kürelerinin sınırı ötesinde

nice mücevher uyumakta medfun
koynunda karanlık ve unutuşun

ben ki bir hayat kurdum sakin hazlar içinde
dalganın, görkemin ve göğün orta yerinde
çırçıplak esirlerin, kokuya batmış hepsi

uyumak istiyorum! yaşamdan çok uyumak
bir uykunun içinde, daha tatlı ölümden
öpücük yayacağım hem de hiç çekinmeden
senin güzel tenine, bir bakır kadar parlak

gençliğim karanlık bir fırtına, boran oldu
ara sıra ve yer yer parlak güneşler açan
bahçemde birkaç tane kızarmış meyve kaldı
yıldırımla yağmurun getirdiği yıkımdan

sanki bin yıl yaşadım, o kadar çok anım var

ey şeytanlar, ejderler, bakireler, kurbanlar
gerçeği hakir gören o çok büyük fikirler
dolu dolu çığlıklar ve gözden akan yaşlar
sonsuzu arayanlar, sofular ve satirler

acı bilgi, yolculuk ile sağlanan bilgi
dünya tekdüze, küçük, bugün neyin nesiyse
dün, yarın, hep gösterir bizlere imgemizi
bu bir dehşet vahası sıkıntılar çölünde

hiç gözlemlediniz mi, pek çok yaşlı kadının
tabutu küçücüktür, çocuklarınki kadar
bilgin ölüm içine bu benzer tabutların
aşırı, garip zevkin bir simgesini koyar

ey beni çılgına döndüren çılgın
senden tiksinirim sevdiğim kadar

15.07.2018

apaçık yüreğim

charles baudelaire

bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.

her gazete, ilk satırından son satırına değin bir dehşet örgüsüdür. uygar insanın her sabah kahvaltısından eksik etmediği bu iğrenç iştah açıcı. bu dünyada her şey suç saçar: gazete, duvarlar ve insanın yüzü. temiz bir elin bir gazeteyi iğrentiyle sarsılmadan alabilmesini anlayamıyorum.

bir gösteride, bir baloda herkes herkesten hoşlanır.

sevinç, güzelliğin en sıradan süslerinden biridir. melankoli ise onun ünlü yoldaşı.

sıskalık şişmanlıktan daha çıplak, daha sevimsizdir.

yaşamın gerçek bir büyüsü vardır: oyun büyüsü. ama kazanmak da, yitirmek de ilgilendirmiyorsa bizi.

ürkek bir kişilik için tiyatrodaki bilet denetimi cehennemde yargılanmaya benzer.

amacı olmayan hiçbir şey yoktur.

her değişimde rezil ve hoş bir şey birlikte bulunur; sadakatsizliğe ve taşınmaya benzer bir şey.

8.04.2018

yoksulları dövelim

charles baudelaire

on beş gün odama kapanmıştım ve çevremde hep, o zamanlar (16-17 yıl önce) moda olan kitaplar vardı; halkı bir günde mutlu, bilge ve zengin kılan kitaplar demek istiyorum. ben de bir güzel sindirmiştim -yani yalayıp yutmuştum, bütün o -mutluluk tacirlerinin, -halka köleleşmeyi önerenlerin, tüm yoksulları tahtlarını yitirmiş krallar olduklarına inandıranların harıl harıl yazdıklarını. -söylememe gerek yok, o sıralar ben de aptallığın kıyısında dolaşan, beyni sulanmışlardan biriydim.

ancak, kafamın derinliklerinde, sanki, yenile kapattığım kitaplardaki bütün kocakarı reçetelerinden üstün bir şeyler, karanlık bir tohum yeşerir gibiydi. ama henüz suyunun suyu diyebileceğim pek belirsiz bir düşündü bu.

dışarı çıktım, boğazım kurumuştu. okunan şeyler ne kadar kötüyse insan o kadar hava almak ve serinlemek gereksinimi duyuyor.

tam bir meyhaneye girerken bir dilenci şapkasını uzattı, öylesine acıklı bakıyordu ki, ruhun maddeyi kıpırdatması, bir hipnotizmacının üzümü gözleriyle olgunlaştırması mümkün olsa, o bakış da öyle, tahtları devirirdi.

aynı anda çok iyi bildiğim bir sesin kulağımda fısıltısını duydum: iyilik meleği'nin ya da yanımdan hiç ayrılmayan iyilik iblisi'nin sesiydi bu. ve fısıldayan sesi şunları söylüyordu: "eşitlik yalnızca eşit olduğunu kanıtlayanın, özgürlük özgürlüğe layık olanın, onu kazananın hakkıdır."

hemen sıçradım dilencinin üstüne. bir yumrukla gözünü öyle bir morarttım ki bir saniye içinde balon gibi şişti. iki dişini dökerken tırnaklarımdan birini kırdım. doğuştan narin yapılı olduğum ve boksa da az çalıştığım için o yaşlıyı çabucak yere serecek kadar güçlü bulmuyordum kendimi. bu nedenle, bir elimle ceketinin yakasına yapışırken öteki elimle de gırtlağını sıkıp başını şiddetle duvara vurmaya başladım. şunu hemen söyleyeyim, çevreye önceden göz atıp kolaçan etmiş, bu ıssız dış mahallede polis falan olmadığını görmüştüm. daha sonra o cılız altmışlık dilencinin sırtına, kürek kemiğini kırmaya yetecek kadar güçlü bir tekme yapıştırdım, yerdeki iri bir dalı kapıp, ahçıların eti yumuşatmak için dövdükleri gibi ara vermeden sürekli vurdum, vurdum.

birden, ne hikmettir! kuramının gerçekleştiğini gören filozofun kıvancı gibi, bu ne kıvançtır! -o kadit kemik yığınının bana döndüğünü, öylesine bozuk bir makineden hiç ummadığım bir güçle doğrulduğunu ve bana göre iyiye işaret sayılan kin dolu bir bakışla, tiridi çıkmış serserinin üstüme atıldığını, gözlerimi şişirdiğini, dört dişimi kırdığını ve aynı ağaç dalıyla beni bir güzel dövüp hamurumu çıkardığını gördüm. -güçlü yöntemimle onu iyileştirmiş, onuruna, yaşama kavuşturmuştum.

o zaman, bu tartışmanın artık bitmesi gerektiğini belirtmek için, "tamam" anlamında bir işaret yaptım. stoacı bir filozofun hoşnut haliyle yerden kalktım ve ona: "şimdi benimle eşit oldunuz, bayım! lütfen cüzdanımdaki parayı paylaşıp onurlandırın beni; ve şunu da unutmayın, insanları gerçekten seviyorsanız, sizden bir sadaka istendiğinde bütün dilenci meslektaşlarınıza siz de sırtınızda acısını çekerek denediğim kuramı uygulayın."

kuramımı anladığına ve öğütlerime uyacağına yemin etti.