ahmet rasim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahmet rasim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.03.2022

dayak

ahmet rasim

çocukları dövmekten ana, baba, dadı, hoca, lala, mürebbi ve mürebbiyeler kesinlikle kaçınmalıdır. hatta sert sözlerden, kaba ve şiddetli davranmaktan da çekinmelidirler. çünkü çocuk ne kadar küçük olursa olsun, kendisini döven el ve kendisine hakaret eden dil için ruhunda yeni filizlenen izzetinefse pek ağır gelir; bu ele ve dile karşı gizli bir düşmanlık beslemeye başlar.

büyük bir çoğunluk tarafından onaylanmış olan bu haletiruhiyenin çoğu zaman açık alametleri görülür. dayağa, sövgüye ve hakarete maruz kalmış olan küçük çocuklarda ağlamalar dışında homurdanmalar ve yan yan, öç alır gibi bakışlar hemen hemen daima işitilir, görülür. "dayak arsızı" olanlarda bu gibi hislerin "misillemeye" dönüşerek karşılık bulması da dikkat çekici bir haletiruhiyedir.

"sensin!" karşılığı, bunun ilk cevabıdır. küfürler savurarak kaçmak, eline geçen taş vesaireyi atmak, yüzünü duvara dönüp tepinmek, yerlere kapanmak, kadınlarımızın "inadına" diye tabir ettikleri fiillerden olan donuna işemek, kızarıp kendini kaybeder gibi sara nöbetine benzer hamlelerle öteberiyi kırmak, kendisini yerden yere, merdivenden aşağı atmak, dakikalarca avaz avaz bağırmak, evden kaçmak, kendisine her daim iyilikle muamele eden komşuya iltica etmek, uykuda ağlamak, çırpınmak; ana olsun, baba olsun, abla abi olsun, velhasıl kendisini döven, fena sözlerle azarlayan kim olursa olsun onunla dargın durmak, bu kişilere -bu gibi davranışları devam ederse- ısınmamak, sokulmamak onların tatlı sözlerine veya sevgilerine inanmamak, onlar çağıracak, ödüllendirilecek bile olsa zorla ve iğrenerek kabul etmek, daha o yaşta onların olmadığı ortamda aleyhtarlıkta bulunmak, l bu kişiler vefat etse bile onların aleyhindeki düşmanca fikirlerini kendisi ölünceye kadar unutmamak.. bu, misilleme ile karşılığın birbirini takip eden hallerindendir.

ben altmış yaşını geçiyorum. elli dört sene evvel, yani altı yedi yaşımda beni falakaya yıkarak ayak parmaklarımı morartıncaya kadar dövmüş olan hafız paşa mektebi hocası hafız ismail efendi'ye en sofu zamanlarımda bile bir fatiha okumak aklıma gelmemiştir.

17.06.2019

falaka

ahmet rasim

"hocaya hürmet etmeyen zelil olur." sözü, tahsil ve terbiyenin en ürkütücü ilk maddesidir. bence bu madde herhangi bir diyarda uygulanamazsa orada ilerleme fikri uyanamaz.

oyunsuz çocuk, karnına dokundukça "viyk, viyk" eden kukla bebeklerden başka bir şey değildir.

canım çocukluk! en uslu hali bile sessiz, rahat rahat otururken -her nedense- fingirdemeye denktir. o bile başıboşluğa vurgundur. ister ki kimseler oyununa karışmasın, kimseler düşüncelerine engel olmasın. ötüşsün, bağırsın, çağırsın, kimse "yapma, etme" demesin, herkes nazını çeksin. uyuyacaksa ona ninni söylensin. yesin, içsin, gezsin, vursun, kırsın, binsin, sallansın! despotluğun nasıl olduğunu anlamak isterseniz haşarı bir çocuğu dikkatlice seyredin.

"dağ dağ üstüne olur, ev ev üstüne olmaz."

.. bu defa ise tam ilahicilerin arkasında yerimi almıştım. elbette beni de yanlışlıkla onlardan zannedecek biri çıkardı! şimdi bile siyaset, prensip hengâmelerinde görmüyor muyuz? inkılap kafilesinin başını çekenlerin ardınca yürüdüğünü gördüğümüz kimleri kim zannediyorduk da onlara ne payeler veriyorduk? çocukluk deyip geçmeyin. büyüklük, onun fotoğraf agrandismanlarını (büyütülmüş halini) andıran bir örneğidir.

ya rab bu aferin ne tükenmez bir hazinedir!

benim ruhumda ve vicdanımda bütün kuvvetimle kazandığım bir his vardır. "hoca korkusu" denilen o eli sopalı manevi haydutluk, darüşşafaka'da büyük bir düzelme ve dönüşüme uğrayarak hâlâ hocalarım hakkında ayrı ayrı, derin bir "hürmet", birer "saygı" ve her zaman için değişmez birer "sevgi" uyandırmaktadır.

bir zamanlar herhangi bir mektebin önünden geçenlerle bizleri sokaklarda görenler "bu türk mektebidir." derdi; çünkü mektebin gürültüsü yüz iki yüz adımdan işitilir; birbirimizi kovalamak, dövüşmek, kafa göz yarmak, türlü türlü küfürler savurmakla meşgul olduğumuz görülürdü. fakat zamanımızda bunlar yok gibidir. içli dışlı temizlik ve terbiye ile büyük bir disiplinin belirtileri, izleri vardır. umuyoruz ki bu tarz, günden güne artıp gelişsin.

21.02.2018

küçük şeyler

samipaşazade sezai

dünyada bir zerre yoktur ki güzel yazılmak suretiyle önemli bir konu olarak kabul edilmesin.

büyük adamların öfkesi de büyük olur.

şairlerin, âlimlerin en büyük eserleri, ümitsiz ve hiddetli zamanlarında yazdıklarıdır.

yirmi yaşında olmadığımız halde bizler de mutlu olduğumuz anları gözden geçirsek, bütün kâinatın karşısında titrediği şu kelimeye ulaşmaz mıyız: "hiç!"

şu gerçeği itiraf etmeliyiz ki bizler çoğunlukla en uzak bir yerde bulunan bir ailenin özel hayatını bildiğimiz halde oturduğumuz yerin bir saat ötesini bilmeyiz.

"gönlümü dûçar eden bu hâle hep
kara kaşlım kara gözlümdür sebep
ettiğim âh u figâna rûz u şeb
kara kaşlım kara gözlümdür sebep" (şevki bey)

ah kadınlar! anlaşılmaz bir muamma.. bazen vahşet ve şiddeti zayıf okşayışlara, küçük iyiliklere tercih ederler.

"kimseler gelmez senin feryad-ı ateş-bârına
yandın ey biçare dil yandın melamet nârına" (ahmet rasim)

20.10.2012

gözlük

ahmet rasim

gözlük üzerine az komik şeyler yapılmış değildir. hakkında icat edilen hikâyeler veya olagelen gülünç şeyler pek çoktur. büyüklerden biri, gözlük heveslisi imiş. gayet titiz, kibirli, azametli, öfkeli olduğu için hizmetçileri ve adamları kendisinden korkar imiş. bir gün, bu evin içinde bir kıyamet kopmuş. harem, selâmlık karmakarışık. herkes efendinin gözlüğünü arıyor. ayvaz, at uşağı ve bahçıvan bahçede. büyük kâhya, küçük kâhya, kahveci, ibriktar sofa ile selâmlık odalarında. aşçı, yamakları, kilerci mutfak ile müştemilâtında; ispir, arabacı, çocukları arabalarla faytonda. dadı, bacı, taya kadın haremin sofa ve odalarında. halayıklar efendinin yatak, yemek, çamaşır, tuvalet hanelerinde. hanımefendi ve kızları elleri böğründe. efendi hem haremde hem selâmlıkta arama ile meşgul. bir velvele, bir azar, bir haşlama, bir çığlık, bir ağlama, bir homurdanma, bir mırıltı, bir korku hükmünü sürdürmekte. ayvaz sapsarı, kâhya endişeli, arabacı şaşkın, aşçı hayrette. dadı, bacı gözlüğe lânet okuyor. halayıklar "şeytan aldı götürdü, çalamadan getirdi." tarzında geri getirme niyazları ediyorlar. iblis'e söven sövene. bu hal hayli zaman sürüyor, ev halkı da yorgunluktan nefes almak için birer yer buluyor. o aralık, baş kâhya huzura çıkıyor. telâştan ne yapıp edeceğini şaşırmış halde. bir aralık kendini toplayıp da efendisinin yüzüne bakınca, ne görse beğenirsiniz? gözlük efendinin alnında duruyor! fakat efendi, yine ter ter tepiniyor; gözlük bulunmazsa hepsini kovacağını söylüyor. kâhya, sözünü bilir takımından olduğu için, efendiyi körlük ile suçlamak istemiyor; onun tehditlerine karşı: "merak etmeyin efendim, buluruz. şimdilik alnınızdaki gözlük ile vakit geçiştirin, biz de ötekini ararız." diye cevap vererek efendinin hiddetini yeniyor.

25.06.2012

şehir mektupları

ahmet rasim

talebenin biri sorar: "hoca efendi, boğulanlar niye denizin üzerine çıkıyorlar?" hoca, bunun hikmetini birdenbire akıl edemez. fakat o zeki öğrenciye inandırıcı bir cevap vermek zorunda bulunduğu için der ki: "çocuklar görsünler de ibret alsınlar diye."

korkumdan matbaaya gidemiyorum. birkaç gün süren hastalığımdan ötürü müdüre bir dilekçe yolladım. okur okumaz öfkeden ateş kesilmiş ve hemen yerinden kalkarak: "bundan büyük kabahat olamaz. hasta olan mutlaka bir yaramazlık etmiştir. insan durup dururken keyifsizlenmez." demiş. karşısındaki: "efendim, soğuk almış, ne yapsın?" deyince daha da çok kızarak: "pencereleri kapayıp yatsaydı. hele o matbaaya gelsin de görür." diye cevap vermiş.

insan gariptir. hissine en çok tesir eden şeyleri beyninde tekrar eder.

malûm ya, aşk ve muhabbet su götürür şeylerden değildir. insan bir kere fitili aldı mı, idare kandili gibi, sabahlara kadar yanar tutuşur. herkesin sevdası da bir olmaz. kimisi, içinden yanar da belli etmez. yalnız, aşk can yakıcı alevini sevgiliye "ah!" şeklinde gösterir.

yahut gözlerimle görüp neşelendiğim şöyle bir mektup ile anlatmaya çalışır:

"sevgili cânânım! beni sönmez ateşlere yakan baştan çıkarıcı gözlerini görmeyeli, kalbim cehennem alevleriyle harap oldu. yanıyorum. o günden beri yanıyorum. hatırında mı? o gece ben sana kömürlükte ilânıaşk ederken, bekçi "yangın vaaar!" diye bağırmıştı da, sen "acaba nerede?" diye kulak verir vermez, ellerini aşkınla bin parça olmuş sineme götürerek yavaşça; "burada!" demiş idim. işte, gönül evimde o gece başlayan ateş henüz sönmedi ve sönmeyecek de. bu nâr ile ben kabre girersem bilirim ki dûzah tutuşur şûle-i âh-ı elemimden."

aşçıbaşı, memleketten henüz gelmiş olan amcasının oğlunu alarak civardaki kıra güneşlenmeye çıkmış. şöyle böyle gezinirlerken, çocuk tepeli birkaç kuş görmüş. sevmiş, şaşalamış, sormuş: "bunlar nedir?" aşçı dikkat etmiş. fakat dikkatten ne çıkar? o da ömrü boyunca böyle bir kuş görmemiş. düşünmüş, düşünmüş, demiş ki: "bunlar onlardır!" çocuk aldığı cevaptan hoşlanarak işi uzatmış. yine sormuş: "ya başlarındaki ibibikler ne olacak?" aşçıbaşı hazır cevaplığa alıştığı için birdenbire demiş ki: "bunlar onsuz olmaz!"

"ey sevgili, ey her hareketi övülmeye değer olan dilber, ey cilvesiyle eşi benzeri olmayan! nazlı bakışlarınız bu bahtsız, bu perişan âşığınızı deli ediyor. yemin ederim ki sizi seviyorum. sizden merhamet dileyen bir kulunuzum. yüzünüzün güzelliğini seyredebilmek şerefine nail olduğum zaman kalbim ölüm derecesinde çarpıyor. kapınızda köle, kul olayım. iltifatınız hayat verecektir. cevabınızı bekliyorum, ruhum, meleğim."

fikir ve hayal kuşları daima vahşidir. ufak bir itiraz taşı onu bir hayli zaman yuvasından mahrum bırakır.

avcıların av hakkındaki fikirleri de türlü türlüdür. bunların fakir olanlarından birine düşüncesini sordum: "beş, on para çıkarırım." dedi. zenginine sordum: "eğlencedir." diye cevap verdi. öbürü: "en iyi jimnastik sayılır." yine bir başkası: "bostan patlıcanı ile iyi kaçıyor." öteki: "işim yok, gücüm yok, işte bir merak." daha öteki: "tabip, 'çok gezmelisin' dedi de, işi bu yola döktük." mühim bir zat: "vücuduma o kadar iyi geliyor ki tarif edemem. gezindikçe karnım iniyor." beyitler düzmekle uğraşan bir genç: "avcılık dediğin, güzel kafiye aramaktan başka bir şey değildir." bir tabip: "av, zihni bir noktaya saplamadığı için bir nevi manevî istirahatı davet eder." hoca: "mübahtır, onun için herkesin hakkı vardır." esnaftan biri: "kasaba olan minnet azalır." bir yazar: "gazeteye sermaye çıkıyor." dediler.

7.09.2010

ahmet rasim

orhan pamuk

abdülhamit'in istibdat diye bilinen 33 yıllık baskı döneminin başlarında, 1880'lerin sonlarına doğru bir gün, babıali'deki küçük saadet gazetesi'nde bir sabah erkenden oturmuş çalışan 25 yaşlarındaki genç gazetecinin odasının kapısı birden açıldı ve içeriye kolları kırmızı çuhadan bir nevi asker ceketi giymiş, kırmızı fesli, uzunca boylu biri girip genç gazeteciye seslendi.

"gel buraya!" genç gazeteci korka korka ayağa kalktı. "fesini giy! yürü!" genç gazeteciyle asker ceketli adam kapının önünde bekleyen bir at arabasına binip yola çıktılar. hiç konuşmadan köprüyü geçtiler. yolun yarısında, kısa boylu, sevimli suratlı genç gazeteci nereye gittiklerini sormaya ancak cesaret edebildi.

"başmabeyinci beye! bana 'al gel' dediler."

sarayda biraz bekletildikten sonra genç gazeteci, bir masada oturan kızgın, öfkeli, kır sakallı bir adam gördü. "gel buraya!" diye bağırdı adam. masanın üzerinde duran saadet gazetesi'nin açık sayfasını hiddetle gösterip sordu: "bu ne demek?" daha genç gazeteci gösterilen şeyin ne olduğunu anlayamadan da ona bağırmaya başladı.

"sizin kafanızı havanda ezmeli, hainler, nankörler!"

genç gazeteci korkuyla sinmesine rağmen öfke uyandıran yazının ölmüş bir şairin "bahar gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?" nakaratlı bir şiiri olduğunu görünce "efendim" diye açıklamaya girişti.

"daha söylüyor. çık dışarı!" diye azarladı onu başmabeyinci. dışarıda 15 dakika tir tir titreyerek bekleyen genç gazeteci gene içeri alındı. ama ağzını her açışında, şiirin kendisinin olmadığını daha söyleyemeden hakaretlere, tehditlere uğruyordu:

"edepsizler, veledizinalar, utanmazlar, alçaklar, köpekler, melunlar, asılacaklar!"

genç gazeteci ağzını açamayacağını anlayınca, bütün cesaretini toplayarak yeleğinin cebinden mührünü çıkarıp masaya koydu. başmabeyinci mühürdeki adı okuyunca bir yanlışlık olduğunu anladı hemen.

"ismin ne?"

"ahmet rasim."

kırk yıl sonra "muharrir, şair, edip" adlı yazarlık anılarını topladığı kitabında olayı anlatan ahmet rasim, getirilen kişinin yanlış olduğunu anlayınca abdülhamit'in başmabeyincisinin kendisine "otur bakayım, sen benim evladımsın." dediğini, masanın gözünü çekip eliyle gel işareti yapıp 5 lira verdiğini, "hakkını helal et. kimseye söyleme!" diye ekleyerek kendisini gönderdiğini her zamanki ince mizahı ve hayatın ayrıntılarına inanılmayacak bir güçle kendini bağlayan yaşama sevinciyle anlatır.

6.09.2008

kahveler kitabı

salah birsel

lavoisier: hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey yok olmaz.

kimi kahvelerde konuşmalarla vakit öldürülmez, kitap okunur. çokluk da müşterilerden biri okur, ötekiler dinler. kahveci kitap okuyan müşteriden kahve parası almaz. ikide bir kahveci çırağı da kahvenin şurasına burasına konulmuş yağ mumlarının fitilini özel makasıyla kesmek için peykeleri dolaşır. okunan kitaplar daha çok kan kalesi, hamzaname, battal gazi gibi şeylerdir. kahveci onları sahaflar'daki kitapçılardan kira ile alır.

tütün yasağı olanca ağırlığıyla 5 yıl sürer. ıv. murat geceleri sokakları dolaşır, tütün kokusu gelen yerleri basar. ev sahiplerini öldürtür. bu arada hiç suçu olmayanlar da gürültüye gider. ıv. murat, kendisi içkiden baş kaldırmadığı halde kimi zaman evlerin damlarına bile çıkıp bacaları koklar. bir defasında, gizli bir yerde tütün içen 14 kişi yakalar. bunlardan ikisi de saray görevlisidir. topu da "telef" edilir. reha'da 14 kişi -ikisi yeniçeri-, halep'te 20 kişi, haccegür'de 6 işi aynı alınyazısını paylaşır. bunlardan kimisinin eli ayağı kırılır, kiminin boynu vurulur, kimi de dört parça edilir. hem de bu işler halkın ya da erlerin önünde yapılır. kimi zaman da otağın önü yeğlenir.

henry bertrand bareilles, türklerin kahvelerde toplanmasının nedenini evlerin kapısı önünde oturmak ya da pencereden sarkarak hava almak gibi alışkanlıkları olmamasına bağlar. bareilles'e göre evlerin dışla ilişkilerini kesmiş kapalı binalar oluşu da bunun bir nedenidir.

bir gün bir yeniçeri zorbası bir berberin tıraş ettiği birinin ensesindeki katmerleri görünce ağzı sulanmıştır. onların, tanrı işi değil de, berber işi olduğuna kapılarak hemen yeşil kahve'ye damlar. berberden kendi ensesine de dört, beş katmer yapmasını ister.
- yapamam.
- parasıyla be!
- iyi, ama ben katmer yapmasını bilmem.
- bilmez misin? sen bilmezsen bu hançer sana bildirir.
berber bakar ki iş sarpa sarıyor, ustura kayışını göstererek:
- yaparım; ama dayanmalısın.
- yap da nasıl yaparsan yap!
berber kayışı eline dolar, dorbanın yan tarafına geçer, şap, şap, şap, kayışı enseye indirmeye başlar. ense kabarır, şişer. zorbanın canı yanar ki ne yanar:
- yetişir berberbaşı, bana bir katmer de yetişir.

"sana ey canımın canı efendim
kırıldım, küstüm, incindim, gücendim"

hoca hayret efendi: kitaba bakarak karşılık vermek, kabak bağlayıp yüzmek gibidir.

"neşe ile üzüntü arasındaki yol çok kısadır."

hacı reşit-i bineva'ya takılanların içinde ahmet rasim en önde gelir. ama ahmet rasim de hacı'nın bam teline basmayı iyi bilir ha! hacı'nın dükkanına gelenler he dekadanlar'a (edebiyat-ı cedidecilere) karşı kişiler olduğu için ona dekadanlık çamuru atar. hem de bunu malumat gazetesinde "şehir mektupları" adı altında yazdığı yazılarda yapar. sonuç da istediği gibi olur. sıska hacı yazıyı okur okumaz yerinden fırlar. fes bir yanda, kunduralar bir yandadır. sunturlu küfürler savurarak ahmet rasim'i dava edeceğini ilan eder. dava filan laftır. ama bir gün sabahın köründe dükkanına damlayan ahmet rasim'e çay vermek istemez. daha doğrusu ilk çayı vermez. ilk çayı kendi içer, sonra da cebinden kırk para çıkarıp çekmeceye attıktan sonra bu tutumunun nedenini açıklar:
- bizim memlekette ikiyüzlülerden siftah etmezler.
ahmet rasim de:
- bizim memlekette de dinden dönenlerin elinden çay içilmez, deyip kalkacak olursa da hacı yakasına yapışır:
- ben ne dinden döndüm ne de dekadanım. halis muhlis müslüman hacı reşit'im. sen benim dinime dokundun, diye ağlamaya başlar. ahmet rasim takılmalarının hacı'yı ne denli üzdüğünü anlamıştır. ertesi gü yazısında bir yalanlama yayımlayarak hacı reşti'in dinden dönmediğini okurlarına açıklar.
o günden sonra biri gelip de:
- vay hacı, sen dekadan olmuşsun! dedi mi hacı koynundan meşin cilt içinde sakladığı yalanlamayı çıkarıp gösterir. ama br gün hacı yalanlamayı gösterdiği birinden şu karşılığı alır:
- demek dinini yenilemişsin.
iş, yine ahmet rasim'e düşmüştür. yeni bir yazıyla hacı'nın hiçbir zaman dekadan olmadığını, olmasına da olanak bulunmadığını okurlarına bir kez daha yana yakıla anlatır.

mirasyedinin biri içinin sıkıldığından açarak bir dalkavuk aramaya çıkar. dostlardan biri duyar, birini gönderir. aradan üç beş gün geçtikten sonra mirasyedi:
- sen hiç dalkavuğa benzemiyorsun?
- aman efendim, benim her yanım dalkavuktur.
mirasyedi onun evelemesinden, develemesinden ve verdiği karşılıktan hoşlanmaz. adama yol verir. dostu bir ikincisini öğütler. o da birkaç gün sonra pasaportunu alır. bir üçüncüsü gelir. mirasyedi:
- sen hiç dalkavuğa benzemiyorsun.
- benzemem efendim.
- yok, yok benziyorsun.
- benzerim efendim. tıpkı tıpkısına dalkavuğum efendim.
- amma da dalkavuksun.
- evet efendim, amma da dalkavuğum.
mirasyedi aradığı adamı bulmuştur. bir mektupla arkadaşına teşekkür eder.

haraba kul olduk bezmi alemde
dünyada olsak da olmasak da bir
düştük çare nedir dame alemde
azat olsak da bir olmasak da bir (dertli)

"adam aman.. eder.. de
ne belaya uğradı garip başım ne derde
ben onun mecburuyum beni sevmez n'eder de?

adam aman yara sar
cerrahsın gel yanıma, sinede bir yara sar
beni kimse asamaz, asar ise yar asar."

şahabettin süleyman bir yazı döktürerek verlaine'in iç ahenk kuramını türk edebiyatında ancak halit fahri ve arkadaşlarının yaratabileceğini söyler ve bu iç sesi neyle simgeleştirerek onlara "nayiler" adını takar. ne var ki "nayiler" sözü kısa zamanda babıali'de alay konusu olur, dahası cenap şahabettin'in dilinde "enayiler"e dönüşür.

nedim dergisinde mahmut yesari'nin bir güldürüsü de yayımlanmıştır; ama onunkisi fransızcadan bir uyarlamadır. halit fahri ile faruk nafiz'in onunla tanışması bu güldürü sayesinde olur. halit fahri bir gün nedim'e geldiği vakit yazıhanenin karşısındaki koltukta gözlüklü, sinekkaydı tıraşlı bir gencin kendisini beklediğini görür. mahmut yesari'dir bu. güldürü de yesari'nin ilk yayımlanan yazısı. oraya biraz sonra faruk nafiz de gelir:
- yahu halit fahri, nedir o, bu haftaki güldürü. berbat bir şey azizim.
faruk nafiz bunu söyledikten sonra mahmut yesari'ye döner:
- öyle değil mi? siz hak verin.
mahmut yesari mosmor kesilmiştir. halit fahri kemküm eder:
- yok canım pek fena değil.
arkasından da mahmut yesari'yi faruk nafiz'le tanıştırır.
bu kez perperişanlık sırası faruk nafiz'e gelir.

süleyman nazif: türemiş sıfatların hiçbiri, içerdiği adın niteliğine sahip değildir. çiçekçi çiçek, kömürcü kömür olamayacağı gibi türkçü de türk olamaz.

ahmet haşim'in gözünde güzellikten başka bir şey yoktur. o dostlarını sever; ama güzelliği daha çok sever. hemen hemen herkesle takışmış olmasının nedeni budur. peyami safa yaşamının sonuna değin keskin kalemini ona saplamaktan bir an geri kalmamıştır. nazım hikmet de haşim'in kendisine çatması üzerine "haşim'i rastladığım yerde döveceğim." derdi. haşim de bundan korkmuş, cebinde tabanca taşımaya başlamıştı. ancak bir süre sonra tabancanın cebinde patlayacağından da korkarak onu bir kenara atmıştır.

salih zeki aktay'a "persefon şairi" de denir. bu, yunan mitolojisine hayranlığından ve konusunu yunan mitolojisinden alan şiirlerinden ötürü verilmiş bir addır. ahmet haşim ise ona "yunani şair" der ve şöyle bir fıkra anlatır: bizim yunani şairi bir ara adından ötürü yunan casusu sanmışlar ve yakalayıp bir armut ağacına asmışlardı. ama armut ağacı, dalından aşağı doğru sarkan salih zeki'nin vücudunu görünce, "ben böyle meyve vermem." diyerek onu silkelemiş, bizim salih zeki de böylece postu kurtarmıştı.