claude levi-strauss etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
claude levi-strauss etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.12.2017

hepimiz yamyamız

claude levi-strauss

"herkes kendi alışık olmadığı şeye barbarlık der." (montaigne)

en ipe sapa gelmez fanteziler bile, dünyanın bir parçası olan ve dünyayı dışarıdan tanımadan önce, salt yaratıcılık ürünü eserler verdiğini zannederek dünya gerçekliklerinin birkaçını kendi içinde seyre dalan insan zihninin ürünüdür.

başkasını kendimizle özdeşleştirmenin en basit yolu onu yemektir.

ne kadar acayip, sarsıcı hatta başkaldırıcı görünürse görünsün, bağlamına yerleştirilirse, iyi yönlendirilen bir aklın açıklayamayacağı inanç ya da örf ve adet yoktur. ilk varsayımda hiçbir alışkanlık kendi kendini gerekçelendiremez, bütün alışkanlıkların gerekçeleri diğer alışkanlıklarda bulunur.

kadınlarımız ve onlara bakan bizler, kulaklarımıza bir halka taktığımız vakit, yok olan bedeni yok olmayan maddelerle sağlamlaştırmanın söz konusu olduğunu hâlâ hayal meyal biliriz. yumuşak kısımları sert kısımlara dönüştüren mücevherler yaşamla ölüm arasında bir dolayım oluşturur. kaldı ki nesilden nesile de aktarılmıyorlar mı? peki bu işlevi nasıl yerine getirebiliyorlar? tabiatta rastlanan en değişmez maddeleri taçlar gibi değişkenlik çağrıştıran biçimlerle bağdaştırarak ya da onların sertliğini bizim kırılganlığımızla birleştirerek her birinin bu çelişkilere yer olmayan ideal bir dünyanın alegorisini minyatür düzeyde gerçekleştirmesiyle.

karmaşık ya da evrim geçirmiş olduğu söylenen toplumlar ile haksız yere ilkel ya da arkaik denen toplumlar arasındaki mesafe, zannettiğimiz kadar büyük değildir.

kadının kızışma döneminin ortadan kalkması değil, diğer memelilere nazaran daha çok kan kaybettikleri âdet dönemleri, etraflarındaki herkese bir doğurganlık dönemine girdiklerini göstererek onları ele verdiği için kadınların bunu gizleyemeyecekleri öne çıkarılmaktadır. erkekler için rekabete giren kadınlar bir taktik bulmuşlardır. doğurganlık dönemlerinde olmadıkları için erkeklerin dikkatini çekmeyen kadınlar, kanla ya da kana benzer kırmızı bir boyar maddeye bulanarak erkekleri aldatmayı denemişlerdir. farların kökeni budur (gördüğümüz gibi, sonra da parfümlerin).

14.10.2015

edebiyat

hilmi yavuz

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

6.02.2014

edebiyat ve sanat üzerine yazılar

hilmi yavuz

türk şiirinde birey yoktur. şiir ister mitik, ister dinsel olsun, her iki düzlemde de, bir cemaat söylemi olmak konumundadır. şiirde birey olmadığı için felsefe de yoktur.

edebiyat ürünleri, bir bölümünü oluşturdukları sisteme göre değişirler; bu ürünlerin bağlı oldukları sistemden bağımsız olarak anlaşılmaları olanaksızdır. bu yüzden birbirinden farklı iki sisteme ilişkin iki edebiyat ürünü, salt birbirlerine benziyorlar diye karşılaştırılamazlar; bu türlü bir karşılaştırma için edebiyat ürünlerinin değil, sistemlerin birbirine benzemesi gerekir. levi-strauss'un paradoks gibi görünen şu sözünü anımsayalım: "gerçekte benzeşimler değil, farklardır birbirine benzeyen."

nazım'ın şiiri, yazınsallığını ideolojik 'tekrar'dan değil, formel 'aşkınlık'tan alır. şiiri, gelenek'i dönüştürerek modernleşir. ve unutulmamalıdır: "sanatta ideoloji, soyutlanabilir öz'de değil, yapıtın biçiminde aranmalıdır. edebiyat yapıtı, tarihin derin izlerini tastamam edebi yönüyle ortaya koyar, yüksek düzeyde bir toplumsal belge olarak değil." (terry eagleton)

ideolojiler yanlıdırlar; taraf tutarlar ve o nedenle de, değer yargılarıyla inşa edilirler. dünya görüşleriyse, felsefi düşüncelerin, sistemleştirilmiş olmayan ve kuramsal kavramlarla değil, gündelik konuşma diliyle inşa edilen dile getiriliş biçimleridir. şiirsel söylem ise, ne soyut kavramlarla kurulan felsefeden ne de gündelik konuşma diliyle kurulan dünya görüşünden yararlanabilir. şiirin, düşünce düzleminde ilişki kurabileceği alan, ideoloji'dir. entelektüel söylemler arasında imgeselle ilişki kurabilen biricik söylem alanıdır ideoloji.

şiir dil değildir, söz'dür.
şiirin tarihi dil'den söz'e doğrudur.
şiirin tarihi, kopma'larla belirlenir.
şiirin geleneği, onun tarihi değildir.
şiir dil iken kapalı, söz iken 'açık yapıt'tır.
şiir dil'den arındıkça, anlamdan da arınır.
şiirin gösterilen'i kavram değildir, imge'dir.
bir tanım: şiir, dünyanın zihinsel imgesidir.

umberto eco: sorun şu ki, insan 'okurun niyeti'nin ne anlama geldiğini belki bilse bile, 'metnin niyeti'nin ne anlama geldiğini soyut olarak tanımlamak daha güç görünmektedir. metnin niyeti, metnin yüzeyince sergilenmez. dolayısıyla, metnin niyetinden ancak okurun bir tahmininin sonucu olarak söz edilebilir. okurun girişimi, temel olarak, metnin niyeti hakkında bir tahminde bulunmaktan ibarettir.

arda denkel: söyleyen birey meramını doğru dürüst anlatamasa bile onun doğru dürüst anlatamadığı dinleyence anlaşılabilmişse iletişim başarılmıştır.

levi-strauss: sanat yapıtı, ne nesnenin kendisidir ne de gönderme yaptığı nesneyle saymaca olmanın ötesinde hiçbir bağıntısı olmayan bir şey.

"lirik şiir, tekamül ede ede sazını bırakır, yalnız nağme kesilir." (yahya kemal)

balzac: çizgi, ışığın eşya üzerindeki etkisini anlamak için insanın uydurduğu bir şeydir. ama doğada çizgi yoktur, doğa tekdüzedir; resim yapmak eşyanın kalıbını çıkarmak, yani eşyayı çevresinden ayırmak demektir; vücuda görünüşünü veren ancak ışığın durumu, üzerine ışığın düşmesidir.

27.05.2012

yalnız

claude levi-strauss

"bir insan topluluğunu yıkıp geçebilen ve doğasını bütünüyle gerçekleştirmesini engelleyen tek bela ve tek sakatlık, yalnız kalmaktır."

insanlar artık birbirleriyle alışverişleri aracılığıyla kimlik edinememektedir. belki ekonomik yararcılığın hesabına uygundur bu; fakat emek ve yaşam, dağılım ve tüketim biçimi ekonomisinin barındırdığı ve taşıdığı simgesel için, özellikle de kimliklendirme işlevi için aynı durum söz konusu değildir. bunun içindir ki kimlik ihtiyacının bütün ağırlığı, ulusal, etnik, dinsel zeminlere, kısacası alışveriş içine girmeyen her şeye yönelmektedir.

barbar, her şeyden önce barbarlığa inanan insandır.

fransız astronom pierre-simon laplace, kendisine sistemi içinde tanrı'ya nasıl bir yer verdiğini soran napolyon'a şu yanıtı vermiştir: "bu varsayıma ihtiyaç duymuyorum."

6.05.2011

ırk, tarih ve kültür

claude levi-strauss

"bir insan topluluğunu yıkıp geçebilen ve doğasını bütünüyle gerçekleştirmesini engelleyen tek bela ve tek sakatlık, yalnız kalmaktır."

insanlar artık birbirleriyle alışverişleri aracılığıyla kimlik edinememektedir. belki ekonomik yararcılığın hesabına uygundur bu; fakat emek ve yaşam, dağılım ve tüketim biçimi ekonomisinin barındırdığı ve taşıdığı simgesel için, özellikle de kimliklendirme işlevi için aynı durum söz konusu değildir. bunun içindir ki kimlik ihtiyacının bütün ağırlığı, ulusal, etnik, dinsel zeminlere, kısacası alışveriş içine girmeyen her şeye yönelmektedir.

barbar, her şeyden önce barbarlığa inanan insandır.

fransız astronom pierre-simon laplace, kendisine sistemi içinde tanrı'ya nasıl bir yer verdiğini soran napolyon'a şu yanıtı vermiştir: "bu varsayıma ihtiyaç duymuyorum."

4.07.2008

yazmak

enis batur

yazmak, okumak, okuyayazmak hâlâ yaralanmaya hazırlanmaktır.

bir gün, geniş kitlelere ulaşan zola, mallarme'ye "azizim" demiş, "aslına bakarsanız, bokla elmas arasında uzun uzadıya bir fark da yoktur." usulca, "öyle" demiş mallarme, "öyle de, biri öbüründen daha az çıkar."

ben, kültür dünyamızın ciddi açmazlarından biri sayıyorum ciddiyetten boğulma eğilimini. harfler bazen coşkulu, neşeli, matrak olmak da isterler.

claude levi-strauss: herkesin yazmayı bilmesi neredeyse doğal görünüyor günümüz insanına; ne var ki gelişkin toplumlarda bile yeni bir olgudur bu, kalıcı bir olgu olacağı da kesin değildir.

böyledir yazı: safkan yalnızlığından kendi küçük mahşerine uzanır.

milan kundera: kafa yorma, çözümleme olarak yazınsal eleştirinin, sözünü edeceği kitabı birkaç kez okumayı bilen yazınsal eleştirinin yokluğuna toslayan yazarın durumu kadar kötü bir şey yoktur. böyle bir kafa yorma söz konusu olmasaydı romanın tarihinde, bugün ne dostoyevski, ne joyce ne de proust hakkında bir şey bilebilirdik. o romanlar unutulurdu.

herkesin yazar olduğu bir dünyada "kim" okuyacak? kimsenin -herkes yazdığı için- ötekileri okumayacağı bir dünyada yazmanın anlamından ne ölçüde söz edilebilecektir?