cemil meriç
hayat yaşanmaya değmez.
yaşamak yaralanmaktır.
ben ışık arayan, aydınlanmak ve aydınlatmak isteyen bir insanım. politikanın kurtarıcılığına inanmıyorum.
yaratanın her şeyi güzel yarattığına kurbağalar bile güler.
avam için din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. ateizm, allah'a inanmamak değil, avamın inançlarını paylaşmamaktır.
vücudumuzu aşmak, ben'in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak: işte aşkın, dinin ve kahramanlığın kaynakları. bir kısım insanlarsa kendilerini aşarlar ve kendilerini feda etmesini bilirler, bir fikre, bir davaya adarlar kendilerini, anıta, olaya, kitaba dönüşürler; ruhları ışık ve sevgi kaynağıdır; ruhları doğa gibi devamlı verimlidir ve doğa gibi ölümsüzdür.
insan, iltifata susuzdur.
spinoza'nın bir sözü beni sık sık düşündürür: "havaya fırlatılan taş konuşabilseydi, mutlaka kendi arzusuyla yolculuğa çıktığını söylerdi."
kin sevgiden daha vefalıdır.
aryalı akıncıların zincire vurduğu siyah derililer fatihlerinden çok daha medeni idiler. kuzeyli barbarlar, yırtıcı sürüler halinde, sulhçu ve ilerici kavimlerin mezarcısı olmuşlardır. yani kaba kuvvet, mızrak veya kılıç munisleşen, incelen, olgunlaşan insanı yenmiştir. tarih, galiplerin yazdığı bir kitaptır. zafer, arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenktir.
medeniyetler ancak intihar etmek suretiyle ölürler.
kızıl şal görmüş ispanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak. bu canım memleket, bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir. fikir hürriyeti ya bütün olarak müdafaa edilir, ya edilmez. zındık olun, dindar olun ama düşünün, insanı öldüren kanser kayıtsızlıktır.
hayatımıza salgı bezlerimiz hükmediyor. şuurun karanlık bölgelerinden yükselen çığlıkları susturamıyoruz. çığlık homurtu oluyor nihayet. homurtu uğultuya inkılap ediyor.
ıstırap ya kelimede ebedileşir ya sükûtta.
saint-augustin kendini kırkından sonra tanrıya vakfedebildi. muhammet haticet-ül kübra ile geçirdiği yılların acısını torunu yerindeki ayşe'nin kollarında çıkardı. balzac kendisine aşkı ve hayatı öğreten mme de bernier'nin içli ve fedakar sevgisinden "amour strangulatoire" diye bahseder.
tanzimat neslinin en büyük hizmeti, türk nesrini yaratmasıdır.
şuurun kaderi, biyolojiğin umurunda değildir. külçe gibi, leş gibi yaşamak da yaşamaktır.
insansız has bahçe engizisyon zindanlarından daha kasvetlidir.
hürriyet rahatsız ediyor insanı. bir güvensizlik duygusu çöküyor içine. kendi başına karar vermek, yeni yeni durumlar karşısında davranışını tayin edebilmek, çok sıkıntılı bir iş. hür bir dünya tehlikelerle dolu. ancak tehlikeli bir hayata göğüs gerebilecek insanlar demokrasiye sevgi duyabilirler.
hürriyetler armut gibi kucağımıza düşmez.
"eğer pek yakınlarındaysan, birbirleriyle çekiştiklerini görürsün. bakarsın kimi şu partiden, kimi bu partiden. ama hele biraz uzaklaş, bir tepeye çık, tozu dumana katan bu süvarilerin topu birden sana bir tek toz bulutu, aynı toz bulutu halinde aynı olacaktır."
her büyük adam kucağında yaşadığı cemiyetin üvey evladıdır.
kitapların dışında yok insan, daha doğrusu kitaplarla kaynaştığı ölçüde insan, dışardaki. ben putperest değilim. kitaba tapmıyorum. içindeki ses, içindeki ışık, içindeki sevgi, içindeki ruh, içindeki çile, içindeki gözyaşı, içindeki aşk, içindeki tecrübe, içindeki tanrı çekiyor beni.
şehirler de, kadınlar gibi, fatihlerini beklerler.
karışıklık, mağara adamının insiyakları için tam bir kültür ortamıdır.
einstein'a "gravitation" hakkındaki formülünüz newton'unki kadar zarif ve sade değil diye takılmışlar. "hakikati belirtmek istiyorsanız zerafeti terzilere bırakın." demiş.
voltaire, "insan katır yükü ile ebediyete gidemez." diyor. saint-simon, "tımarhaneden kaçacaksın." diyor. ebediyetin yolu tımarhaneden geçer.
bir romancı çağını kucaklamak zorundadır.
büyük adamların yazdığı otobiyografiler şu üç tipten birine uyarmış eskiden (brandes böyle diyor): "bakın doğru yoldan nasıl uzaklaştım ve tekrar nasıl döndüm doğru yola" (saint augustin). "anlayın ne berbat adammışım ben, ama benden daha iyi olduğunu vehmedecek kabadayı nerde?" (rousseau). "şartlarda yardım edince bir deha nasıl gelişip serpiliyor, okuyun da görün." (goethe)
hiç kimse maziyi değiştirmeden anlatamaz, renan'a göre.
insanın keneden farkı, bir dava uğrunda fedakarlığı göze alabilmesindedir.
"ab uno disce omnes." yarası olmayan yaşar, yaratmaz. insan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle. gerçek aşklar da sessizdir. doyan, konuşmaz. yattığı kadınlarla övünen, o kadınlarla yatamayandır.
spinoza, "her hüzün bir parça fakirleşme, bir parça küçülmedir." diyor.
aşk dehanın büründüğü şekillerden biri. insanın dörtte üçü âşıkken belirir.
bizde kadın hâlâ esir pazarlarında satılan dişinin bütün ruh komplekslerini yaşamaktadır. hiçbir zaman kendisi değildir. erkeği eşya sanır, erkeği de kendini de.
türkiye'de fikir her zaman bir anakronizmdir.
rusya'da bir gazete çıkarma teşebbüsü suya düşünce, lenin çoluğunu çocuğunu memleketinde bırakarak almanya'ya kaçmıştır. yanına iki vagon halinde kütüphanesini almış, yer darlığından edebiyat kitaplarını bırakmış, yalnız bütün tecrübelerin toplu olduğunu söylediği "faust"u aldırmıştır. en sevdiği yer: "her nazariye soluktur aziz dost, canlı olan, taze olan hayatın ağacıdır."
bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır.
tarih mahkemesinin verdiği kararları çok defa hiciv infaz eder.
neyzen'deki tezatların psikopatolojik köklerini merak edenler "l'homme de genie'yi okusunlar. biz, coşkun zekasını alkol kadehlerinde boğan bu hasta ve kardeş şairin hatırasını daima şefkat ve sevgiyle anmakta devam edeceğiz.
saygı frak giymiş bir sevgiden başka nedir ki?
yazarın tek bir düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam!
stendhal'ın meşhur kristalizasyon-billurlaşma teorisinin kaynağı bu. billurlaştırmak, hayalin sevgiliye kendisinde olmayan vasıflar eklemesi ve onu süslemesi, güzelleştirmesidir. "hangi güzellik akla gelse hemen sevgilimize kondururuz."
inanmayan insanın, sevemeyen insanın, acıyamayan, kızamayan insanın köpek leşinden farkı yok.
machiavelli ile gandi, batıyla doğu. biri politikadan ahlakı kovar, öteki politikayı ahlaka kalbeder. muhammet, harp hiledir diyor. muhammet de realisttir. silahlı bir peygamber. şiddeti ortadan kaldırmak için şiddet. tarih bu yalanın insanlığa ne kadar pahalıya mal olduğunu bar bar bağırıyor. kan kanı, şiddet şiddeti doğurur. gayeyle vasıtalar bir bütündür. hiçbir gaye kötü vasıtaları meşrulaştırmaz.
buffon adında kayıtsız ve kaygusuz biri "deha uzun bir sabırdır." demiş.
faşizm, yani tehlikeli bir hayat, yani bir avuç insanın bütün kalabalığı uçurumdan zirveye kanatlandırması, yani bu uyuşuk, bu pelteleşmiş, bu erkekliğini kaybetmiş insanları kan ve ateş içinde eritip yeniden granitleştirmek. kafayı yerine oturtmak.
sosyalizmin en rezil tarafı, zaten kindar, zaten yırtıcı olan türk insanını türk insanına düşman etmesidir. sosyalizm iktisadi bir düzen olarak tartışılabilir belki. fakat bugünkü talepleri, bugünkü ifadesi, bugünkü kopukluğu içinde bir ihanet-i vataniyedir.
aşkın çiçekleri çabuk solar sevgilim.
yazarın tek düşmanı vardır: bağnazlık. düşüncenin bütün huysuzluklarına, bütün hoyratlıklarına, bütün çılgınlıklarına selam.
düşünmek, caddelerden keçi yollarına; çiğnenmemiş, sarp, dikenli keçi yollarına sapmaktır.
türk toplumunun sıfat-ı kaşifesi kadirşinaslıktır, türk toplumunun ve ölüme mahkum bütün kavimlerin.
hayat, girdapları ve zirveleriyle yaşanmaya layıktır.
ernest renan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ernest renan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12.06.2022
7.05.2022
din
ernest renan: deneyimler, mucizelerin istisnasız olarak, onlara inanılan dönemlerde, ülkelerde ve onlara inanmaya istekli insanların karşısında meydana geldiğini göstermektedir.
polly toynbee: iyi olan tek din can çekişen bir dindir. din sadece çokkültürlü, laik bir toplumun içinde, dünyevi gücünü tamamen yitirirse medeni bir hal alır. inançlılar sadece zayıf olduklarında hoşgörülü ve barışçıl insanlara dönüşürler. sadece o zaman din kültürel geleneklerin nazik bir tılsımına, tarih öncesi mucizelere ya da uzun süre önce ölmüş savaş kahramanlarına çok az bir inanç besleyerek gerçekleştirilen bir meditasyon biçimine dönüşür.
carl sagan: yaşam bu soluk kesici evrenin mucizelerine bir anlık bakıştan başka bir şey değildir ve bu kadar fazla insanın onun spiritüel fantezilerle boşa harcadığını görmek oldukça üzücü.
gustave flaubert: krallığım evren kadar büyük ve isteklerimin hiçbir sınırı yok. her zaman ileriye doğru giderek korku, şefkat, sevgi ve tanrı olmaksızın ruhları özgürleştirir ve dünyaları tartarım. benim adım, bilim.
robert g. ingersoll: bilimin umudu, insan ırkının mükemmelliğe ulaşmasıdır. dinin umudu ise birkaç kişinin kurtuluşu ve neredeyse herkesin lanetlenmesidir.
dan barker: gerçek, inanç gerektirmez. bilim adamları her pazar el ele tutuşup "evet, yer çekimi gerçek! inanacağım! güçlü olacağım! yukarı çıkan her şeyin aşağıya da ineceğine tüm kalbimle inanıyorum. amin!" diye şarkı söylemezler.
polly toynbee: iyi olan tek din can çekişen bir dindir. din sadece çokkültürlü, laik bir toplumun içinde, dünyevi gücünü tamamen yitirirse medeni bir hal alır. inançlılar sadece zayıf olduklarında hoşgörülü ve barışçıl insanlara dönüşürler. sadece o zaman din kültürel geleneklerin nazik bir tılsımına, tarih öncesi mucizelere ya da uzun süre önce ölmüş savaş kahramanlarına çok az bir inanç besleyerek gerçekleştirilen bir meditasyon biçimine dönüşür.
carl sagan: yaşam bu soluk kesici evrenin mucizelerine bir anlık bakıştan başka bir şey değildir ve bu kadar fazla insanın onun spiritüel fantezilerle boşa harcadığını görmek oldukça üzücü.
gustave flaubert: krallığım evren kadar büyük ve isteklerimin hiçbir sınırı yok. her zaman ileriye doğru giderek korku, şefkat, sevgi ve tanrı olmaksızın ruhları özgürleştirir ve dünyaları tartarım. benim adım, bilim.
robert g. ingersoll: bilimin umudu, insan ırkının mükemmelliğe ulaşmasıdır. dinin umudu ise birkaç kişinin kurtuluşu ve neredeyse herkesin lanetlenmesidir.
dan barker: gerçek, inanç gerektirmez. bilim adamları her pazar el ele tutuşup "evet, yer çekimi gerçek! inanacağım! güçlü olacağım! yukarı çıkan her şeyin aşağıya da ineceğine tüm kalbimle inanıyorum. amin!" diye şarkı söylemezler.
Kategori:
.kolaj,
#din,
carl sagan,
dan barker,
ernest renan,
gustave flaubert,
polly toynbee,
robert g. ingersoll
14.01.2022
bir ulus nedir?
ernest renan
bir ulusal hukuku hangi ölçüt üzerinde kurmalıyız? hangi işaretle onu tanıyacağız? elle tutulur hangi olaya dayandıracağız?
birçoğu kendinden emin olarak ırka, diyeceklerdir. saf bir ırkın olmadığı gerçeğinin ışığında politikayı etnik incelemeye dayandırmak, onu bir düşleme dayandırmak demektir. en soylu ülkeler olan ingiltere, fransa ve italya kanın en karışık olduğu ülkelerdir. almanya bu konuda istisna mıdır? saf germen olan bir ülke midir? ne yanılgı! tüm güney galyalıdır. tüm doğu elbe'den itibaren slav'dır. kökende temel olan ırk olgusu her zaman önemini yitirerek varlığını sürdürür. insanın tarihi zoolojiden öz olarak farklıdır. kemirgenlerde veya kedilerde olduğu gibi ırk insanda her şey değildir ve insanların kafataslarını elleme ve daha sonra "sen bizim kanımızdansın; bize aitsin!" diyerek onları sıkıştırma hakkı yoktur.
ırk hakkında söylediğimiz şeyi dil hakkında da söylemeliyiz. dil birleşmeye çağırır; ama buna zorlamaz. abd ve ingiltere, ispanyol amerikası ve ispanya aynı dilleri konuşuyorlar ama tek bir ulusu oluşturmuyorlar. aksine isviçre, farklı bölümlerinin rızasıyla oluştuğu için üç veya dört dile sahiptir. insanda dilin üstünde bir şey vardır, bu da istençtir. dillerin çeşitliliğine rağmen isviçre'nin birleşme istenci, çoğu zaman aşağılanmalar sonucu elde edilen dil benzerliğinden çok daha önemli bir olaydır. dillere verilen politik önem, onlara ırkların belirtileri olarak bakılmasından kaynaklanmaktadır. hiçbir şey bu kadar yanlış olamaz. diller, onları konuşanların kanı üzerinde çok az şey söyleyen ve her durumda, yaşam ve ölüm için bağlanılan aileyi belirlemek söz konusu olduğu zaman insan özgürlüğünü susturamayan tarihsel oluşumlardır.
din de modern bir ulusallığın kuruluşu için yeterli bir temel oluşturamaz. din kökeninde, toplumsal grubun varlığına bağlıdır. günümüzde, durum tamamen açıktır. tek biçim inanışa sahip kitleler artık yoktur. her birey, yapabildiği ve istediği biçimde kendine göre inanmakta ve inancını uygulamaktadır. artık devlet dini yoktur; katolik, protestan, musevi, dinsiz olarak fransız, ingiliz, alman olunabilir. din, kişisel bir şey haline gelmiştir; herkesin bilinci ile ilgilidir.
coğrafyanın, doğal sınırlar olarak adlandırılan şeyin, kuşkusuz ulusların ayrımında önemli bir payı vardır. coğrafya, tarihin temel faktörlerinden biridir. bununla birlikte bazılarının inandığı gibi, bir ulusun sınırlarının haritada çizildiğini ve bu ulusun, bazı sınırları yuvarlaklaştırmak için, "a priori" bir tür sınırlayıcı yeti atfedilen bir doğa, bir nehre ulaşmak için zorunlu olan şeyi zapt etmek hakkına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? bundan daha keyfi ve kötü bir doktrin bilmiyorum. bununla tüm şiddet eylemleri meşrulaştırılıyor. ve öncelikle, bu sözde doğal sınırları oluşturanlar dağlar veya nehirler midir? dağların bölgeleri ayırdığı tartışılmaz bir olgudur; ama nehirler daha çok birleştiriyorlar. ve üstelik dağların hepsi devletleri birbirinden ayıramaz. hayır, ne toprak ne de ırk bir ulusu oluşturamaz. toprak, çalışma ve savaşım alanını verir; insan, ruhu verir.
bir ulus bir ruhtur, tinsel bir ilkedir. aslında tek bir şeyi oluşturan iki şey bu ruhu, bu tinsel ilkeyi inşa eder. biri geçmişte, diğeri şimdidedir. biri, anıların zengin bir mirasının ortak mülkiyetidir; diğeri, şimdiki onaydır, birlikte yaşama isteğidir, bölünmez bir biçimde alınmış mirası değerlendirmeyi sürdürme istencidir. insan hemen oluşmamaktadır. ulus birey gibi, çabaların, özverilerin ve adamaların uzun bir geçmişinin ulaştığı noktadır. ataların dini hepsinden daha meşruydu; atalarımız bizi olduğumuz gibi bırakmıştır. büyük insanların, onurun kahramansal bir geçmişi, işte ulusal bir fikrin oturduğu istence sahip olmak; birlikte büyük şeyler yapmış olmak, daha fazlasını yapmak istemek, işte bir halk olmak için temel koşullar. kabul edilen özveriler ve çekilen acılar oranında sevilir. inşa edilen ve sonraki nesillere bırakılan ev sevilir. ıspartalıların şarkısı: "sizin daha önce olduğunuz şeyiz; şimdi olduğunuz şey olacağız." yalınlığı içinde her vatanın kısa ezgisidir.
geçmişte, paylaşılmış gurur ve özlemler, gelecekte gerçekleştirilecek ortak bir program, birlikte acı çekmiş, eğlenmiş, umut etmiş olmak, işte stratejik düşüncelere uygun sınırlardan ve ortak gümrük kapılarından daha geçerli şeyler, işte ırk ve dil farklılıklarına rağmen anlaşılan şeyler. biraz önce "birlikte acı çekmiş olmak" demiştim; evet acı, sevinçten daha iyi birleştiriyor. aslında ulusal anılar, matemler zaferlerden daha geçerliler; çünkü görevleri dayatıyorlar; birlikte çaba gösterilmesini emrediyorlar.
o halde bir ulus, yapılmış ve hala yapılmaya hazır olunan özveri duygusu tarafından oluşturulmuş büyük bir dayanışmadır. bir geçmişin varlığını varsayar; buna rağmen şimdideki elle tutulur bir olayla özetlenir. ortak yaşamı sürdürmek için açıkça ifade edilmiş istek, onay. bir ulusun var oluşu, bireyin var oluşunun yaşamın sürekli bir onayı olması gibi, bütün günlerin bir plebisitidir.
bir ulusal hukuku hangi ölçüt üzerinde kurmalıyız? hangi işaretle onu tanıyacağız? elle tutulur hangi olaya dayandıracağız?birçoğu kendinden emin olarak ırka, diyeceklerdir. saf bir ırkın olmadığı gerçeğinin ışığında politikayı etnik incelemeye dayandırmak, onu bir düşleme dayandırmak demektir. en soylu ülkeler olan ingiltere, fransa ve italya kanın en karışık olduğu ülkelerdir. almanya bu konuda istisna mıdır? saf germen olan bir ülke midir? ne yanılgı! tüm güney galyalıdır. tüm doğu elbe'den itibaren slav'dır. kökende temel olan ırk olgusu her zaman önemini yitirerek varlığını sürdürür. insanın tarihi zoolojiden öz olarak farklıdır. kemirgenlerde veya kedilerde olduğu gibi ırk insanda her şey değildir ve insanların kafataslarını elleme ve daha sonra "sen bizim kanımızdansın; bize aitsin!" diyerek onları sıkıştırma hakkı yoktur.
ırk hakkında söylediğimiz şeyi dil hakkında da söylemeliyiz. dil birleşmeye çağırır; ama buna zorlamaz. abd ve ingiltere, ispanyol amerikası ve ispanya aynı dilleri konuşuyorlar ama tek bir ulusu oluşturmuyorlar. aksine isviçre, farklı bölümlerinin rızasıyla oluştuğu için üç veya dört dile sahiptir. insanda dilin üstünde bir şey vardır, bu da istençtir. dillerin çeşitliliğine rağmen isviçre'nin birleşme istenci, çoğu zaman aşağılanmalar sonucu elde edilen dil benzerliğinden çok daha önemli bir olaydır. dillere verilen politik önem, onlara ırkların belirtileri olarak bakılmasından kaynaklanmaktadır. hiçbir şey bu kadar yanlış olamaz. diller, onları konuşanların kanı üzerinde çok az şey söyleyen ve her durumda, yaşam ve ölüm için bağlanılan aileyi belirlemek söz konusu olduğu zaman insan özgürlüğünü susturamayan tarihsel oluşumlardır.
din de modern bir ulusallığın kuruluşu için yeterli bir temel oluşturamaz. din kökeninde, toplumsal grubun varlığına bağlıdır. günümüzde, durum tamamen açıktır. tek biçim inanışa sahip kitleler artık yoktur. her birey, yapabildiği ve istediği biçimde kendine göre inanmakta ve inancını uygulamaktadır. artık devlet dini yoktur; katolik, protestan, musevi, dinsiz olarak fransız, ingiliz, alman olunabilir. din, kişisel bir şey haline gelmiştir; herkesin bilinci ile ilgilidir.
coğrafyanın, doğal sınırlar olarak adlandırılan şeyin, kuşkusuz ulusların ayrımında önemli bir payı vardır. coğrafya, tarihin temel faktörlerinden biridir. bununla birlikte bazılarının inandığı gibi, bir ulusun sınırlarının haritada çizildiğini ve bu ulusun, bazı sınırları yuvarlaklaştırmak için, "a priori" bir tür sınırlayıcı yeti atfedilen bir doğa, bir nehre ulaşmak için zorunlu olan şeyi zapt etmek hakkına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? bundan daha keyfi ve kötü bir doktrin bilmiyorum. bununla tüm şiddet eylemleri meşrulaştırılıyor. ve öncelikle, bu sözde doğal sınırları oluşturanlar dağlar veya nehirler midir? dağların bölgeleri ayırdığı tartışılmaz bir olgudur; ama nehirler daha çok birleştiriyorlar. ve üstelik dağların hepsi devletleri birbirinden ayıramaz. hayır, ne toprak ne de ırk bir ulusu oluşturamaz. toprak, çalışma ve savaşım alanını verir; insan, ruhu verir.
bir ulus bir ruhtur, tinsel bir ilkedir. aslında tek bir şeyi oluşturan iki şey bu ruhu, bu tinsel ilkeyi inşa eder. biri geçmişte, diğeri şimdidedir. biri, anıların zengin bir mirasının ortak mülkiyetidir; diğeri, şimdiki onaydır, birlikte yaşama isteğidir, bölünmez bir biçimde alınmış mirası değerlendirmeyi sürdürme istencidir. insan hemen oluşmamaktadır. ulus birey gibi, çabaların, özverilerin ve adamaların uzun bir geçmişinin ulaştığı noktadır. ataların dini hepsinden daha meşruydu; atalarımız bizi olduğumuz gibi bırakmıştır. büyük insanların, onurun kahramansal bir geçmişi, işte ulusal bir fikrin oturduğu istence sahip olmak; birlikte büyük şeyler yapmış olmak, daha fazlasını yapmak istemek, işte bir halk olmak için temel koşullar. kabul edilen özveriler ve çekilen acılar oranında sevilir. inşa edilen ve sonraki nesillere bırakılan ev sevilir. ıspartalıların şarkısı: "sizin daha önce olduğunuz şeyiz; şimdi olduğunuz şey olacağız." yalınlığı içinde her vatanın kısa ezgisidir.
geçmişte, paylaşılmış gurur ve özlemler, gelecekte gerçekleştirilecek ortak bir program, birlikte acı çekmiş, eğlenmiş, umut etmiş olmak, işte stratejik düşüncelere uygun sınırlardan ve ortak gümrük kapılarından daha geçerli şeyler, işte ırk ve dil farklılıklarına rağmen anlaşılan şeyler. biraz önce "birlikte acı çekmiş olmak" demiştim; evet acı, sevinçten daha iyi birleştiriyor. aslında ulusal anılar, matemler zaferlerden daha geçerliler; çünkü görevleri dayatıyorlar; birlikte çaba gösterilmesini emrediyorlar.
o halde bir ulus, yapılmış ve hala yapılmaya hazır olunan özveri duygusu tarafından oluşturulmuş büyük bir dayanışmadır. bir geçmişin varlığını varsayar; buna rağmen şimdideki elle tutulur bir olayla özetlenir. ortak yaşamı sürdürmek için açıkça ifade edilmiş istek, onay. bir ulusun var oluşu, bireyin var oluşunun yaşamın sürekli bir onayı olması gibi, bütün günlerin bir plebisitidir.
13.02.2016
din
paul henri d'holbach: din, insan türünün özgürlüğüne, mutluluğuna ve erincine karşı sahtekarların kurduğu bir birliktir.
ernest renan: biz ancak bir gölgenin gölgesinde, boş bir vazonun çiçek kokusunu duyarak yaşıyoruz.
schopenhauer: her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık. ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklindeki paha biçilmez ayrıcalık.
albert bayet / jean jaures: en zayıf durumda oldukları yerde zulüm görenler en güçlü oldukları yerde zulmederler.
quintus ennius: tanrıların varlığına inanıyorum ve onları her zaman destekliyorum; ancak tanrıların insanlarla uğraşmadığı kanısındayım. çünkü öyle olsaydı, iyi insanlar mutlu, kötüleri mutsuz olurlardı hayatta; oysa hep tersinin gerçekleştiği görülüyor.
jean jaures: geçmişe onur vermenin ve saygı duymanın gerçek yolu, uzun bir hayaletler zinciri seyretmek üzere canlılığı kalmamış yıllara yüzünü dönmek değildir. geçmişe saygının tek yolu, geçmişte çalışan canlı güçleri geleceğe doğru sürdürmektir.
ernest renan: biz ancak bir gölgenin gölgesinde, boş bir vazonun çiçek kokusunu duyarak yaşıyoruz.
schopenhauer: her şey dinin yanında: vahiy, kehanetler, hükümetin koruması, en yüksek değer ve tanınmışlık. ve hepsinden öte, doktrinlerini çocukluğun körpe çağında zihne kazıma, dolayısıyla neredeyse doğuştan gelen fikirler gibi görülmelerini sağlama şeklindeki paha biçilmez ayrıcalık.
albert bayet / jean jaures: en zayıf durumda oldukları yerde zulüm görenler en güçlü oldukları yerde zulmederler.
quintus ennius: tanrıların varlığına inanıyorum ve onları her zaman destekliyorum; ancak tanrıların insanlarla uğraşmadığı kanısındayım. çünkü öyle olsaydı, iyi insanlar mutlu, kötüleri mutsuz olurlardı hayatta; oysa hep tersinin gerçekleştiği görülüyor.
jean jaures: geçmişe onur vermenin ve saygı duymanın gerçek yolu, uzun bir hayaletler zinciri seyretmek üzere canlılığı kalmamış yıllara yüzünü dönmek değildir. geçmişe saygının tek yolu, geçmişte çalışan canlı güçleri geleceğe doğru sürdürmektir.
Kategori:
.kolaj,
#din,
albert bayet,
ernest renan,
jean jaures,
paul henri d'holbach,
quintus ennius,
schopenhauer
14.12.2012
dine karşı düşünce tarihi
albert bayet / jean jaures
montaigne: bir adamı sanıları yüzünden diri diri ateşte yakmak, o sanılara fazla değer vermek olur.
montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.
voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.
leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.
renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir.
newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güler yüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.
montaigne: bir adamı sanıları yüzünden diri diri ateşte yakmak, o sanılara fazla değer vermek olur.montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.
voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.
leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.
renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir.
newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güler yüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.
Kategori:
.kitap,
.xyz,
#din,
albert bayet,
ernest renan,
jean jaures,
montaigne,
montesquieu,
voltaire
2.06.2012
leyla'nın evi
zülfü livaneli
bu dünyadaki her trajedi, küçük ve masum bir adımla başlar.
insanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. bunun püf noktası ise bir insanın "nasıl görünüyorum?" sorusundan "nasıl görüyorum?" aşamasına geçmesiydi.
üç türlü imparatorluk çözülüşü vardır. bunlardan ilki, roma imparatorluğu gibi zaman içinde yavaş yavaş yok olur gider. ikincisi, ingiliz imparatorluğu. bu örnekte planlı bir tasfiye söz konusudur; hangi ülkeye ne zaman ve nasıl bir statü verileceği planlanmıştır. üçüncüsü, osmanlı imparatorluğu. bir gece imparatorlukta yatar, ertesi gün cumhuriyet'te uyanırsın.
dostoyevski: haliç ve istanbul bizim olacaktır. istanbul'un yunanlıların mirası olduğunu kabul etmek asla mümkün değildir. dünyanın en önemli yeri olan istanbul, sadece yunanlılara bırakılamaz; ayrıca onlara büyük gelir. istanbul'un bizim olması gerektiğinin nedeni ne ünlü bir limana ve körfeze sahip bulunması, ne "yeryüzünün merkezi" olması ne de kapandığı evinde artık boyu tavana değen, denizlerin, okyanusların özgür havasını içine çekmek için enginlere açılmak isteyen rusya gibi bir deve gerekli olduğu bakış açısındadır.
ernest renan: bir millet ancak geçmişi çarpıtılarak oluşturulabilir.
"iki çenesinin arasındaki organ ile bacaklarının arasındaki organa sahip çıkabilen insan bulsam cennete götüreceğim." (hz. muhammed)
kuş dilini bilen süleyman peygamber'e bir gün bazı kuşlar gelip "serçe senin aleyhinde atıp tuttu! neler söyledi neler!" demişler. süleyman peygamber, "bu sözleri söylerken yanında dişisi var mıydı?" diye sormuş. "evet, vardı!" cevabını vermişler. bunun üzerine, "bırakın o zaman" demiş, "aldırmayın. normaldir bu."
bu dünyadaki her trajedi, küçük ve masum bir adımla başlar.insanlar yaşlanıyordu, bunun ayrıcalığı yoktu ama yaşlanan insanların bir kısmı olgunlaşmış olarak, bir kısmı ise olgunlaşmadan ölüyordu. bunun püf noktası ise bir insanın "nasıl görünüyorum?" sorusundan "nasıl görüyorum?" aşamasına geçmesiydi.
üç türlü imparatorluk çözülüşü vardır. bunlardan ilki, roma imparatorluğu gibi zaman içinde yavaş yavaş yok olur gider. ikincisi, ingiliz imparatorluğu. bu örnekte planlı bir tasfiye söz konusudur; hangi ülkeye ne zaman ve nasıl bir statü verileceği planlanmıştır. üçüncüsü, osmanlı imparatorluğu. bir gece imparatorlukta yatar, ertesi gün cumhuriyet'te uyanırsın.
dostoyevski: haliç ve istanbul bizim olacaktır. istanbul'un yunanlıların mirası olduğunu kabul etmek asla mümkün değildir. dünyanın en önemli yeri olan istanbul, sadece yunanlılara bırakılamaz; ayrıca onlara büyük gelir. istanbul'un bizim olması gerektiğinin nedeni ne ünlü bir limana ve körfeze sahip bulunması, ne "yeryüzünün merkezi" olması ne de kapandığı evinde artık boyu tavana değen, denizlerin, okyanusların özgür havasını içine çekmek için enginlere açılmak isteyen rusya gibi bir deve gerekli olduğu bakış açısındadır.
ernest renan: bir millet ancak geçmişi çarpıtılarak oluşturulabilir.
"iki çenesinin arasındaki organ ile bacaklarının arasındaki organa sahip çıkabilen insan bulsam cennete götüreceğim." (hz. muhammed)
kuş dilini bilen süleyman peygamber'e bir gün bazı kuşlar gelip "serçe senin aleyhinde atıp tuttu! neler söyledi neler!" demişler. süleyman peygamber, "bu sözleri söylerken yanında dişisi var mıydı?" diye sormuş. "evet, vardı!" cevabını vermişler. bunun üzerine, "bırakın o zaman" demiş, "aldırmayın. normaldir bu."
9.04.2012
islam alemi
fernand braudel
islam alemi zirvesine 8.-12. yüzyıllar arasında ulaşmıştır. islamiyetin liderlik konumunu 13. yüzyılda kaybettiği aşikardır. fakat çok tehlikeli olan hız kaybı ancak 18. yüzyılda başlamıştır. islamiyetin kaderi, bugün azgelişmiş denilen birçok devletinki gibi olmuştur; bunlara azgelişmiş denilmesinin nedeni, dünyayı makine hızında ilerletme yeteneğine sahip ilk devrim olan endüstri devrimini ıskalamış olmalarıdır.
islamiyet, bu aşikar başarısızlıktan ötürü, uygarlık olarak sona ermemiştir. yalnızca, maddi düzlemde avrupa'nın iki yüzyıl gerisine düşmüştür; ama ne yüzyıllar!
fethedilen ülkelerdeki yönetim mekanizmaları yerlilerin elinde kalmıştır. sanat, cami yapımında bile ilhamını helenistik dönemden almaktadır. merkezi avlular, sütunlar, kemerler, kubbeler bizans tarzını sürdürmektedir. hristiyanlığın çan kulesini hatırlatmakla birlikte, bir tek minare özgündür.
gaston wiet: işgal edilen ülkelerin halkları yaşama biçimlerini rahatsız edilmeden sürdürmüşlerdir; ama vergilerin büyük bölümünü sağladıklarından ötürü özen gösterilen, üst düzeyden bir hayvan sürüsü gibi muamele görmüşlerdir.
müslümanlar en çok yeniliği bilim alanında getirmişlerdir. trigonometri ve cebir alanındakileri saymak yeterlidir. trigonometri alanında, sinüs ve tanjantı icat etmişlerdir. bilindiği üzere yunanlılar açıyı çemberin kirişinden hareketle ölçebiliyorlardı; sinüs, bu kirişin yarısıdır. muhammed ibn musa, 820 yılında ikinci dereceden denklemlere kadar giden bir cebir kitabı yayımlamıştır. 16. yüzyılda latinceye çevrilen bu eser, batı'nın çıraklık kitabı olacaktır. müslüman cebirciler, daha sonra dördüncü kuvvetten denklemleri çözeceklerdir.
aynı şekilde, coğrafyacı-matematikçileri, astronomi gözlemcilerini ve bunların aletlerini -özellikle usturlap-, batlamyus'un açıkça ortada olan hatalarını düzelterek enlemler ve boylamlar konusundaki, mükemmel olmasa da, harika ölçümlerini kutlamak gerekir. öğrenci değil de hoca olsalar bile, bu insanlara, optik, kimya (alkolün damıtılması, iksir yapımı, sülfirik asit elde edilmesi), eczacılık (batı'nın kullanacağı ilaçların yarıdan fazlası islam aleminden gelmiştir: sinameki, ravent, demirhindi, kusturucu ceviz, kırmızböceği, kafur, şuruplar, yakılar, pomatlar, merhemler) alanlarında çok iyi notlar verelim; tıp konusundaki bilgileri de batı'nınkinden tartışmasız bir şekilde üstündür. mısırlı ibn el-nefis, keşfi kullanılmadan kalmış olmasına rağmen, küçük kan dolaşımını, akciğer dolaşımını michel servet'ten üç yüzyıl önce ortaya koymuştur.
felsefe alanında, zaman ve mekan içindeki yeri belirlenmesi gereken, uzun süreli bir düşünce akımı söz konusudur. bu akımı beş esaslı düşünüre indirgeyeceğiz: kindi, farabi, ibni sina, gazali, ibn rüşd. ibni sina ve ibn rüşd bunların en ünlüleridir ve en önemlileri hiç kuşkusuz ibn rüşd'dür. çünkü avrupa üzerinde büyük yansımaları olmuş ve averroisme denilen -ibn rüşdçülük- bir akım bu etkilerden kaynaklanmıştır.
farabi, kuşkusuz ruhun ölümsüzlüğüne inanmamaktadır. buna karşılık ibni sina, buna inanmakta; ama bedenlerin yeniden hayata döneceklerine inanmamaktadır; oysa kuran bunun böyle olacağını bildirmektedir. ruh, ölümden sonra kendi evrenine, bedensiz varlıklar evrenine geri döner. bu durumda, mantıken bireylere ceza veya ödül yoktur. ne cennet ne de cehennem vardır. tanrı, bedensiz varlıklar, ruhlar, ideal dünyadakiler, madde bunların karşısında bozulmaz ve ebedi niteliktedir. ebedidir; çünkü "ne hareketten önce hareketsizlik ne de hareketsizlikten önce hareket vardır. her hareketin nedeni, daha önceki bir harekettir." [via ernest renan]
kindi, henüz hiçbir fırtınanın çıkmadığı dinsel sularda seyretmektedir. ibni sina hiç tartışmasız idealisttir. ibn rüşd bir kıyamet günü filozofudur. imanın, geleneğin savunucusu olan gazali, ilk müslüman ilahiyatçıların inatçı skolastiklerini kendi hesabına geçirmiştir; aristotelesçi felsefeyi bilmezden gelmeyi, hatta yok etmeyi istemektedir; çünkü düşüncesi onu çok farklı bir yola, mistisizmin yoluna yöneltmektedir. bu dünyayı terk etmekte, "tanrı delileri" denilen ve akla dayalı olmaktan çok mistik olan bir imana mensup sufilerin, beyaz yünlüden abalarını giymektedir.
kurtubalı hoca ibn rüşd ise, aristoteles'in eserlerinin yayıncısı ve sadık yorumcusudur. onun yunanca eserlerini arapçaya eksiksiz ve sadıkane çevirmiş ve kendi yorum ve katkılarını eklemiştir. bu metin ve şerhler toledo'da arapçadan latinceye çevrilerek avrupa'ya yayılacak, burada 13. yüzyılın devasa devrimini harekete geçirecektir.
çoğu zaman sanıldığının aksine islam felsefesi gazali'nin sert ve umutsuz darbeleriyle hemen ölmemiştir. fakat bu felsefe ve islam bilimi 12. yüzyılda gene de ölecek ve meşaleyi batı devralacaktır.
islam alemi yalnızca fakir, narin bir tarıma, ekonominin ortasına adeta paraşütle indirilmiş felçli bir endüstriye sahiptir ve bunlar fazlasıyla hızlı çoğalan ve çok ağır aksak bir nüfusun toplam kitlesini ayağa kaldırmaktan acizdirler. ayrıca, her toplum gibi, islam toplumu da, az sayıda; ama sırf bu yüzden çok güçlü olan kendi ayrıcalıklarına sahiptir. inançlar veya gelenekler, yemen gibi gerçekten orta çağda kalmış, iran gibi feodal veya petrole rağmen veya onun yüzünden köhne kalmış suudi arabistan gibi toplumların sürmesinden çıkarı olan bu ayrıcalıklıların suçlarını örtmekten başka bir şeye yaramamaktadır.
bu güçlüklerin karşısında, ıslahatçıların çabaları su götürmez bir deneyi sunmaktadır: türkiye'de mustafa kemal'in katı ve dahiyane eseri, kasım'ın ırak'taki söylemi sert hareketi, nasır'ın mısır'daki inatçı uğraşı, tunus'ta burgiba'nın becerikli ve bilgece çabası. cinsleri ve vurguları ne olursa olsun, ıslahatçıların karşısına çıkan engeller hep aynıdır. bütün bu ıslahat hareketleri, islam uygarlığının sözde tabularının çoğunu geriletmişlerdir. bu konuda yanılgıya hiç yer bırakmayan test, her şeyden önce, zemin kazanmakta olan kadın özgürleşme hareketidir. çokeşliliğin yok olması, kocanın karısını tek yanlı boşamasına sınır getirilmesi, peçenin kalkması, kadınların üniversitelere ve kültüre girebilmeleri, çalışabilmeleri, oy verebilmeleri; bütün bu ayrıntıların muazzam sonuçları olmuştur.
bunlar, ıslahatçılığın baştan kaybedilmiş bir dava olmadığını; ama ona kararlı savunucular ve mücadelecilerin gerektiğini kanıtlamaktadır. mücadele çok yönlü olacaktır. tehlike, söylem içi ve dışı itibariyle dramatize edilen siyasal güncelliğin kolaylıkları ve gereklerinin cazibesi nedeniyle, ıslahatçılığın sapmasına izin vermek olacaktır.
islam alemi, biraz utançla üçüncü dünya adını verdiğimiz, yaşayan insanlarının şu cehenneminin veya şu tarafının içine, gerileye gerileye girmiştir; çünkü eskiden hiç kuşkusuz nisbeten daha iyi bir konumda olmuştur. az veya çok geç; ama net olan bu gerileme, 19. yüzyılda islam aleminin aşağılanmasına, acı çekmesine, sonra da yabancı egemenliğinin genelleşmesine neden olmuştur. bir tek türkiye ortak kaderin dışında kalacaktır. mustafa kemal paşa ve onun gösterdiği ani ve parlak tepki (1920-1938), bu bağımlı olmama durumundan kaynaklanmıştır. bu tepki, daha sonraki ulusal kurtuluş hareketlerinin örneği olacaktır.
islam alemi bugün hemen hemen kurtulmuş durumdadır. fakat bağımsızlığını kazanmak başka bir şey, dünyaya ayak uydurmak ve geleceğe huzur içinde bakabilmek daha başka bir şeydir.
islam alemi zirvesine 8.-12. yüzyıllar arasında ulaşmıştır. islamiyetin liderlik konumunu 13. yüzyılda kaybettiği aşikardır. fakat çok tehlikeli olan hız kaybı ancak 18. yüzyılda başlamıştır. islamiyetin kaderi, bugün azgelişmiş denilen birçok devletinki gibi olmuştur; bunlara azgelişmiş denilmesinin nedeni, dünyayı makine hızında ilerletme yeteneğine sahip ilk devrim olan endüstri devrimini ıskalamış olmalarıdır.
islamiyet, bu aşikar başarısızlıktan ötürü, uygarlık olarak sona ermemiştir. yalnızca, maddi düzlemde avrupa'nın iki yüzyıl gerisine düşmüştür; ama ne yüzyıllar!
fethedilen ülkelerdeki yönetim mekanizmaları yerlilerin elinde kalmıştır. sanat, cami yapımında bile ilhamını helenistik dönemden almaktadır. merkezi avlular, sütunlar, kemerler, kubbeler bizans tarzını sürdürmektedir. hristiyanlığın çan kulesini hatırlatmakla birlikte, bir tek minare özgündür.
gaston wiet: işgal edilen ülkelerin halkları yaşama biçimlerini rahatsız edilmeden sürdürmüşlerdir; ama vergilerin büyük bölümünü sağladıklarından ötürü özen gösterilen, üst düzeyden bir hayvan sürüsü gibi muamele görmüşlerdir.
müslümanlar en çok yeniliği bilim alanında getirmişlerdir. trigonometri ve cebir alanındakileri saymak yeterlidir. trigonometri alanında, sinüs ve tanjantı icat etmişlerdir. bilindiği üzere yunanlılar açıyı çemberin kirişinden hareketle ölçebiliyorlardı; sinüs, bu kirişin yarısıdır. muhammed ibn musa, 820 yılında ikinci dereceden denklemlere kadar giden bir cebir kitabı yayımlamıştır. 16. yüzyılda latinceye çevrilen bu eser, batı'nın çıraklık kitabı olacaktır. müslüman cebirciler, daha sonra dördüncü kuvvetten denklemleri çözeceklerdir.
aynı şekilde, coğrafyacı-matematikçileri, astronomi gözlemcilerini ve bunların aletlerini -özellikle usturlap-, batlamyus'un açıkça ortada olan hatalarını düzelterek enlemler ve boylamlar konusundaki, mükemmel olmasa da, harika ölçümlerini kutlamak gerekir. öğrenci değil de hoca olsalar bile, bu insanlara, optik, kimya (alkolün damıtılması, iksir yapımı, sülfirik asit elde edilmesi), eczacılık (batı'nın kullanacağı ilaçların yarıdan fazlası islam aleminden gelmiştir: sinameki, ravent, demirhindi, kusturucu ceviz, kırmızböceği, kafur, şuruplar, yakılar, pomatlar, merhemler) alanlarında çok iyi notlar verelim; tıp konusundaki bilgileri de batı'nınkinden tartışmasız bir şekilde üstündür. mısırlı ibn el-nefis, keşfi kullanılmadan kalmış olmasına rağmen, küçük kan dolaşımını, akciğer dolaşımını michel servet'ten üç yüzyıl önce ortaya koymuştur.
felsefe alanında, zaman ve mekan içindeki yeri belirlenmesi gereken, uzun süreli bir düşünce akımı söz konusudur. bu akımı beş esaslı düşünüre indirgeyeceğiz: kindi, farabi, ibni sina, gazali, ibn rüşd. ibni sina ve ibn rüşd bunların en ünlüleridir ve en önemlileri hiç kuşkusuz ibn rüşd'dür. çünkü avrupa üzerinde büyük yansımaları olmuş ve averroisme denilen -ibn rüşdçülük- bir akım bu etkilerden kaynaklanmıştır.
farabi, kuşkusuz ruhun ölümsüzlüğüne inanmamaktadır. buna karşılık ibni sina, buna inanmakta; ama bedenlerin yeniden hayata döneceklerine inanmamaktadır; oysa kuran bunun böyle olacağını bildirmektedir. ruh, ölümden sonra kendi evrenine, bedensiz varlıklar evrenine geri döner. bu durumda, mantıken bireylere ceza veya ödül yoktur. ne cennet ne de cehennem vardır. tanrı, bedensiz varlıklar, ruhlar, ideal dünyadakiler, madde bunların karşısında bozulmaz ve ebedi niteliktedir. ebedidir; çünkü "ne hareketten önce hareketsizlik ne de hareketsizlikten önce hareket vardır. her hareketin nedeni, daha önceki bir harekettir." [via ernest renan]
kindi, henüz hiçbir fırtınanın çıkmadığı dinsel sularda seyretmektedir. ibni sina hiç tartışmasız idealisttir. ibn rüşd bir kıyamet günü filozofudur. imanın, geleneğin savunucusu olan gazali, ilk müslüman ilahiyatçıların inatçı skolastiklerini kendi hesabına geçirmiştir; aristotelesçi felsefeyi bilmezden gelmeyi, hatta yok etmeyi istemektedir; çünkü düşüncesi onu çok farklı bir yola, mistisizmin yoluna yöneltmektedir. bu dünyayı terk etmekte, "tanrı delileri" denilen ve akla dayalı olmaktan çok mistik olan bir imana mensup sufilerin, beyaz yünlüden abalarını giymektedir.
kurtubalı hoca ibn rüşd ise, aristoteles'in eserlerinin yayıncısı ve sadık yorumcusudur. onun yunanca eserlerini arapçaya eksiksiz ve sadıkane çevirmiş ve kendi yorum ve katkılarını eklemiştir. bu metin ve şerhler toledo'da arapçadan latinceye çevrilerek avrupa'ya yayılacak, burada 13. yüzyılın devasa devrimini harekete geçirecektir.
çoğu zaman sanıldığının aksine islam felsefesi gazali'nin sert ve umutsuz darbeleriyle hemen ölmemiştir. fakat bu felsefe ve islam bilimi 12. yüzyılda gene de ölecek ve meşaleyi batı devralacaktır.
islam alemi yalnızca fakir, narin bir tarıma, ekonominin ortasına adeta paraşütle indirilmiş felçli bir endüstriye sahiptir ve bunlar fazlasıyla hızlı çoğalan ve çok ağır aksak bir nüfusun toplam kitlesini ayağa kaldırmaktan acizdirler. ayrıca, her toplum gibi, islam toplumu da, az sayıda; ama sırf bu yüzden çok güçlü olan kendi ayrıcalıklarına sahiptir. inançlar veya gelenekler, yemen gibi gerçekten orta çağda kalmış, iran gibi feodal veya petrole rağmen veya onun yüzünden köhne kalmış suudi arabistan gibi toplumların sürmesinden çıkarı olan bu ayrıcalıklıların suçlarını örtmekten başka bir şeye yaramamaktadır.
bu güçlüklerin karşısında, ıslahatçıların çabaları su götürmez bir deneyi sunmaktadır: türkiye'de mustafa kemal'in katı ve dahiyane eseri, kasım'ın ırak'taki söylemi sert hareketi, nasır'ın mısır'daki inatçı uğraşı, tunus'ta burgiba'nın becerikli ve bilgece çabası. cinsleri ve vurguları ne olursa olsun, ıslahatçıların karşısına çıkan engeller hep aynıdır. bütün bu ıslahat hareketleri, islam uygarlığının sözde tabularının çoğunu geriletmişlerdir. bu konuda yanılgıya hiç yer bırakmayan test, her şeyden önce, zemin kazanmakta olan kadın özgürleşme hareketidir. çokeşliliğin yok olması, kocanın karısını tek yanlı boşamasına sınır getirilmesi, peçenin kalkması, kadınların üniversitelere ve kültüre girebilmeleri, çalışabilmeleri, oy verebilmeleri; bütün bu ayrıntıların muazzam sonuçları olmuştur.
bunlar, ıslahatçılığın baştan kaybedilmiş bir dava olmadığını; ama ona kararlı savunucular ve mücadelecilerin gerektiğini kanıtlamaktadır. mücadele çok yönlü olacaktır. tehlike, söylem içi ve dışı itibariyle dramatize edilen siyasal güncelliğin kolaylıkları ve gereklerinin cazibesi nedeniyle, ıslahatçılığın sapmasına izin vermek olacaktır.
islam alemi, biraz utançla üçüncü dünya adını verdiğimiz, yaşayan insanlarının şu cehenneminin veya şu tarafının içine, gerileye gerileye girmiştir; çünkü eskiden hiç kuşkusuz nisbeten daha iyi bir konumda olmuştur. az veya çok geç; ama net olan bu gerileme, 19. yüzyılda islam aleminin aşağılanmasına, acı çekmesine, sonra da yabancı egemenliğinin genelleşmesine neden olmuştur. bir tek türkiye ortak kaderin dışında kalacaktır. mustafa kemal paşa ve onun gösterdiği ani ve parlak tepki (1920-1938), bu bağımlı olmama durumundan kaynaklanmıştır. bu tepki, daha sonraki ulusal kurtuluş hareketlerinin örneği olacaktır.
islam alemi bugün hemen hemen kurtulmuş durumdadır. fakat bağımsızlığını kazanmak başka bir şey, dünyaya ayak uydurmak ve geleceğe huzur içinde bakabilmek daha başka bir şeydir.
Kategori:
.monolog,
#din,
#islam,
#tc,
#türkiye,
atatürk,
ernest renan,
fernand braudel,
gaston wiet
31.08.2010
uzun lafın kısası
pierre assouline: deha, uzun bir sabırdır.
adolphe thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.
max frisch: her üniforma insanın karakterini bozar.
feridun zaimoğlu: bir erkeğin başına gelebilecek en güzel şey, kalbinin derinliklerine bakabilecek bir kıza rastlamasıdır.
hüsnü arkan: arzunun kapısı açık kaldığında, içeri mutlaka biri girer.
joyce carol oates: insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.
simone de beauvoir: hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.
muriel barbery: hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.
ernest renan: din ayırır, akıl birleştirir. semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.
ursula k. le guin: düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.
felix nadar: yaşamak istiyorsan sıradan biri ol.
aslı erdoğan: insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür/görünmez polisler her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.
adolphe thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.
max frisch: her üniforma insanın karakterini bozar.
feridun zaimoğlu: bir erkeğin başına gelebilecek en güzel şey, kalbinin derinliklerine bakabilecek bir kıza rastlamasıdır.
hüsnü arkan: arzunun kapısı açık kaldığında, içeri mutlaka biri girer.
joyce carol oates: insan hayatının derin kederlerinden biri de et oluşumuzdur. ve hayatlarımız boyunca ete bağımlı oluşumuz.
simone de beauvoir: hükümdarların en iyisinin vicdanında yüzlerce ölü vardır.
muriel barbery: hep tekrarlanan bir muammadır bu: büyük eserler, bizim içimizde zaman dışı bir uygunluğun kesinliğine erişen görsel biçimlerdir.
ernest renan: din ayırır, akıl birleştirir. semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.
ursula k. le guin: düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.
felix nadar: yaşamak istiyorsan sıradan biri ol.
aslı erdoğan: insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür/görünmez polisler her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.
19.10.2009
din
montaigne: bir adamı sanıları yüzünden diri diri ateşte yakmak, o sanılara fazla değer vermek olur.
montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.
voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.
leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.
ernest renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir.
newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güleryüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.
montesquieu: bir devlette yeni bir din kabul etmek olanağı varsa, onu almamak gerekir; ama bir kere alınmışsa, o zaman da dine karşı hoşgörüyle davranmalıdır.
voltaire: düşüncesini açıklayamadıktan sonra, insanlar arasında hiçbir özgürlükten söz edilemez.
leon xiii: önce inanç özgürlüğünü, din erdemlerine bu kadar aykırı olan ve herkesin istediği dine girme ya da hiçbirine girmeme konusunda başıboş bırakan şu özgürlüğü inceleyelim. insana bu özgürlüğü tanımak, ona en kutsal ödevleri saygısızca bozma, yerine getirmeme, sarsılmaz iyiyi bırakıp kötüye yönelme gücünü vermek olacaktır; bu artık bir özgürlük değil, özgünlüğün bozulması, günahın iğrençliğine düşmüş olan bir ruh köleliğidir.
ernest renan: isa aşılmayacaktır; getirdiği din durmadan yenilenecektir; efsanesi tükenmez gözyaşları akıtacaktır; acılar yine kalplere dokunacaktır; bütün yüzyıllar, insanoğulları arasında isa'dan daha büyük birinin gelmediğini belirtecektir.
newman: insan toplumunda insanlar vardır, ölüm gelince kendilerinden kurtulmuş olunur; bunların yanında başka insanlar var ki, bunların ölümü bir kayıptır. ve bütün bu insanlar kendi aralarında konuşurlar, hoşbeş ederler, birbirlerine yumruk da sıkarlar, sevgi ve güleryüz gösterirler, aralarında son derece büyük bir uçurum ve doldurulmaz boşluklar olduğunu bilmezler.
23.09.2008
mektuplar
george sand / gustave flaubert
flaubert: her gün george sand'den bir şeyler okuyorum; her defasında bir çeyrek saat ona öfkelenip kızıyorum.
flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir; sanatı, içini dökmek için değil, bilgi aracı olarak kullanmak gerekir.
sand: anlayış için gereken şey kafada, takdir etmek için gereken ise gönülde bulunur.
sand: herkes özgürdür; kimi büyük bir gemide yelken açar; kimi ise bir balıkçı kayığına biner. sanatçı, hiçbir şeyin engelleyemeyeceği bir kaşiftir; onun sağa ya da sola yürüyüşü ne iyi ne de kötüdür; yeter ki amacı onu doğru yola sürükleyebilsin; birkaç deneyden sonra, ruh sağlığının durumunu öğrenmek onun bileceği iştir.
sand: her şeyin meçhul olduğu bir yerde, her şey olasılıklı değil midir?
flaubert: bir kez sınıfları birbirine karıştırdın mı ahlaka da veda ettin demektir.
sand: insan, budala kişileri kendinden daha fazla sevmelidir. onlar, dünyanın gerçek mutsuzları değil midir? varsın bizi beğenmesinler. alay etsinler, batırsınlar. bu önlenemez ama onları da kendi havalarına bırakamayız; sevsinler, sevmesinler, önlerine has ekmek koymamız gerek. bir kez çöplüktekilerle gözleri doyunca, artık ekmeğin hasını arayacaklardır; eğer bulamazlar ise, kötülerle yetineceklerdir.
sand: hayatta yapılan bir iş, çoğu zaman işe yaramaz gözükebilir. evet, o an işe yaramayabilir ama, bu gene de iyi niyetin, iyi iş görmenin geleneğini sürdürür; aksi halde her şey yok olmaya mahkumdur.
sand: insanın dostuna açıklayacağı sırlar, yabancıların sandıklarından çok başkadır.
flaubert: büyük yaradılışlar -onlar iyi kişilerdir- her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.
sand: yüksek hakimimiz doğa, içgüdülerimize bir denge vermiş, iştahımızın sınırını çizmiştir. büyük yaradılışlar bu işte fazla dayanıklı değillerdir. bizi mantıksal bir eğitim, çok yönlü şekilde geliştirmemiş. her bakımdan biz, sıkışmış durumdayız; köklerimizi dallarımızı gelişigüzel, istenilen yere ve istenilen şekilde salıp durmuşuz. büyük sanatçılar, çok kez hasta ruhlu insanlardır; birçokları da iktidarsızdı. şehvetli olanlardan birkaçı da çarçabuk tükenir. kafayla çalışan bizlerin, sanırım genellikle sevinci de kederi de yoğundur. oysa gece gündüz toprakla, karısıyla yorucu iş yapan köylü, kafaca güçlü bir yaratık değildir; kafası en zayıf yanıdır.
flaubert: sanat, istisnalar çizip anlatmak değildir. elimde olmayarak, kalbimi kağıda dökmekten tiksiniyorum; hatta bence bir romancının herhangi bir şey üzerinde gerçek düşüncelerini söylemeye bile hakkı yoktur. tanrı fikrini hiç söylemiş midir?
sand: insanın öküz gibi bir sabrı, taşı parçalayacak güçte bir bileği olunca, anlatmaya değer ne iyi ne de değişik olayları vardır; ne de heyecanları olabilir.
flaubert: üstün sanat bilimseldir, kişisel değildir; akıl yoluyla uğraşıp şahısları kendimize çekmek değil de, siz onların içine girmelisiniz.
montaigne: iffet, ifrata kaçabilir; onun da çılgınlık kadar ılımlılığa ihtiyacı vardır.
sand: bu dünyadan bir bütün olarak ayrılan insan, ölümle her şeyin bittiğine inanan insandır; peşinden gelmek için kimseye de el uzatmaz.
flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.
flaubert: insanların budalalıklarını eşelemek kadar yorucu bir şey yok!
jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.
voltaire: insan düşüncesinin tarihi, insan budalalığını ortaya koyar.
sand: şefkat ve özverili bir dostluktan gayrı her şey geçicidir.
flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.
renan: yüksek sınıfları yetiştirmeye çalışın; eğer bunu yapmazsanız, kum üzerine yazı yazmış olursunuz.
flaubert: eleştiride en yüksek şey yöntemdir; yaratmayı sağlar.
sand: bizler birer don kişot'uz. hancıların eğlencesi olmaya boyun eğmeliyiz. dünya böyle kurulmuş. eğer aldanmak istemiyorsan gidip çölde yaşamalısın. bu alçaklık dolu yeryüzünden, kötülüklerden kaçarak yaşamak, yaşamak sayılmaz. yaşamda acıyı da tatlıyı da sineye çekeceksin.
sand: gönül yaşamımda tek karanlık nokta sensin!
sand: edebiyat ürünü meta sayıldığı sürece, satıcı ondan yararlanmayı umacaktır. o sadece kitap alıcısını düşünmek zorundadır; eğer müşteri metayı beğenmezse satıcı yazara ürününün hoşa gitmediğini söyler. edebiyat özgürlüğü, kitapların pazarlandığı bir fuardır. editöre ayrıcalık göstermemek biricik erdemimizdir. o bize burun kıvırsa bile, suç onun değildir. eğer okuyucular zevkli olursa editörler de zevkli olur.
flaubert: edebiyatın özgür oluşundan söz ediyorlar! yazarların artık büyüklerden aylık almadıklarını, daha özgür olduklarını söylüyorlar! daha asil duruma geldiklerini savunuyorlar. oysa bugün, toplum içindeki asaleti bir bakkal kişi ile eşdeğerdir. ne büyük bir ilerleme!
felix nadar: yaşamak istiyorsan, sıradan biri ol!
flaubert: herhangi bir politik inanca sahip olmak için insan saf olmalı!
sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.
sand: eleştiri ciddi olsa da olmasa da onu görmezlikten gel! eleştirinin yazara sağlayacağı yararı ben asla anlayamadım. eleştiri hep kişisel bir bakışa dayanır; sanatçı ise otorite dinlemez. insanlar entelektüel düzen içinde güçlere el koyarak güneşi ve ay'ı tartışmaya kadar işi vardırırlar. oysa bu ne ay'ın ne de güneşin sakin görünüşünü engeller.
sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.
sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.
sand: bilgelik sanattan üstündür. en üstün zirvede olan sanat bile, onun ancak bir ifadesi olabilir. bilge, her şeyi içine alır: güzelliği, gerçeği, iyiyi, sanat heyecanını. bize kendimizin dışında, kendimizinkinden de yüksek bir şeyi görmeyi, onu temaşa etmeyi, hayranlıkla onu yavaş yavaş içimize sindirmeyi öğretir.
littre: dünya bayağı bir seyyaredir; insan da, kötü derlenmiş bir karışımdır.
buffon: iyi yazmak; aynı zamanda iyi hissetmek, iyi düşünmek, iyi ifade etmektir.
flaubert: her gün george sand'den bir şeyler okuyorum; her defasında bir çeyrek saat ona öfkelenip kızıyorum.flaubert: insan, yeteneğinin doruğuna ancak kendinden soyunarak erişebilir; sanatı, içini dökmek için değil, bilgi aracı olarak kullanmak gerekir.
sand: anlayış için gereken şey kafada, takdir etmek için gereken ise gönülde bulunur.
sand: herkes özgürdür; kimi büyük bir gemide yelken açar; kimi ise bir balıkçı kayığına biner. sanatçı, hiçbir şeyin engelleyemeyeceği bir kaşiftir; onun sağa ya da sola yürüyüşü ne iyi ne de kötüdür; yeter ki amacı onu doğru yola sürükleyebilsin; birkaç deneyden sonra, ruh sağlığının durumunu öğrenmek onun bileceği iştir.
sand: her şeyin meçhul olduğu bir yerde, her şey olasılıklı değil midir?
flaubert: bir kez sınıfları birbirine karıştırdın mı ahlaka da veda ettin demektir.
sand: insan, budala kişileri kendinden daha fazla sevmelidir. onlar, dünyanın gerçek mutsuzları değil midir? varsın bizi beğenmesinler. alay etsinler, batırsınlar. bu önlenemez ama onları da kendi havalarına bırakamayız; sevsinler, sevmesinler, önlerine has ekmek koymamız gerek. bir kez çöplüktekilerle gözleri doyunca, artık ekmeğin hasını arayacaklardır; eğer bulamazlar ise, kötülerle yetineceklerdir.
sand: hayatta yapılan bir iş, çoğu zaman işe yaramaz gözükebilir. evet, o an işe yaramayabilir ama, bu gene de iyi niyetin, iyi iş görmenin geleneğini sürdürür; aksi halde her şey yok olmaya mahkumdur.
sand: insanın dostuna açıklayacağı sırlar, yabancıların sandıklarından çok başkadır.
flaubert: büyük yaradılışlar -onlar iyi kişilerdir- her şeyden önce müsrif insanlardır; kendilerini kolay harcarlar.
sand: yüksek hakimimiz doğa, içgüdülerimize bir denge vermiş, iştahımızın sınırını çizmiştir. büyük yaradılışlar bu işte fazla dayanıklı değillerdir. bizi mantıksal bir eğitim, çok yönlü şekilde geliştirmemiş. her bakımdan biz, sıkışmış durumdayız; köklerimizi dallarımızı gelişigüzel, istenilen yere ve istenilen şekilde salıp durmuşuz. büyük sanatçılar, çok kez hasta ruhlu insanlardır; birçokları da iktidarsızdı. şehvetli olanlardan birkaçı da çarçabuk tükenir. kafayla çalışan bizlerin, sanırım genellikle sevinci de kederi de yoğundur. oysa gece gündüz toprakla, karısıyla yorucu iş yapan köylü, kafaca güçlü bir yaratık değildir; kafası en zayıf yanıdır.
flaubert: sanat, istisnalar çizip anlatmak değildir. elimde olmayarak, kalbimi kağıda dökmekten tiksiniyorum; hatta bence bir romancının herhangi bir şey üzerinde gerçek düşüncelerini söylemeye bile hakkı yoktur. tanrı fikrini hiç söylemiş midir?
sand: insanın öküz gibi bir sabrı, taşı parçalayacak güçte bir bileği olunca, anlatmaya değer ne iyi ne de değişik olayları vardır; ne de heyecanları olabilir.
flaubert: üstün sanat bilimseldir, kişisel değildir; akıl yoluyla uğraşıp şahısları kendimize çekmek değil de, siz onların içine girmelisiniz.
montaigne: iffet, ifrata kaçabilir; onun da çılgınlık kadar ılımlılığa ihtiyacı vardır.
sand: bu dünyadan bir bütün olarak ayrılan insan, ölümle her şeyin bittiğine inanan insandır; peşinden gelmek için kimseye de el uzatmaz.
flaubert: her şeyi tanrıya bırakmak faziletlerin en kötüsüdür.
flaubert: insanların budalalıklarını eşelemek kadar yorucu bir şey yok!
jules michelet: adalete karşı olan hiçbir şey devam edemez.
voltaire: insan düşüncesinin tarihi, insan budalalığını ortaya koyar.
sand: şefkat ve özverili bir dostluktan gayrı her şey geçicidir.
flaubert: parasız ve zorunlu eğitim bir işe yaramayacak; ancak budala sayısını artıracaktır.
renan: yüksek sınıfları yetiştirmeye çalışın; eğer bunu yapmazsanız, kum üzerine yazı yazmış olursunuz.
flaubert: eleştiride en yüksek şey yöntemdir; yaratmayı sağlar.
sand: bizler birer don kişot'uz. hancıların eğlencesi olmaya boyun eğmeliyiz. dünya böyle kurulmuş. eğer aldanmak istemiyorsan gidip çölde yaşamalısın. bu alçaklık dolu yeryüzünden, kötülüklerden kaçarak yaşamak, yaşamak sayılmaz. yaşamda acıyı da tatlıyı da sineye çekeceksin.
sand: gönül yaşamımda tek karanlık nokta sensin!
sand: edebiyat ürünü meta sayıldığı sürece, satıcı ondan yararlanmayı umacaktır. o sadece kitap alıcısını düşünmek zorundadır; eğer müşteri metayı beğenmezse satıcı yazara ürününün hoşa gitmediğini söyler. edebiyat özgürlüğü, kitapların pazarlandığı bir fuardır. editöre ayrıcalık göstermemek biricik erdemimizdir. o bize burun kıvırsa bile, suç onun değildir. eğer okuyucular zevkli olursa editörler de zevkli olur.
flaubert: edebiyatın özgür oluşundan söz ediyorlar! yazarların artık büyüklerden aylık almadıklarını, daha özgür olduklarını söylüyorlar! daha asil duruma geldiklerini savunuyorlar. oysa bugün, toplum içindeki asaleti bir bakkal kişi ile eşdeğerdir. ne büyük bir ilerleme!
felix nadar: yaşamak istiyorsan, sıradan biri ol!
flaubert: herhangi bir politik inanca sahip olmak için insan saf olmalı!
sand: insanlar kendilerini oldukları gibi görmekten hoşlanmazlar.
sand: eleştiri ciddi olsa da olmasa da onu görmezlikten gel! eleştirinin yazara sağlayacağı yararı ben asla anlayamadım. eleştiri hep kişisel bir bakışa dayanır; sanatçı ise otorite dinlemez. insanlar entelektüel düzen içinde güçlere el koyarak güneşi ve ay'ı tartışmaya kadar işi vardırırlar. oysa bu ne ay'ın ne de güneşin sakin görünüşünü engeller.
sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.
sand: yaşadığımız çağdan ne kadar ilerde olursak ondan o kadar ıstırap çekeriz.
sand: bilgelik sanattan üstündür. en üstün zirvede olan sanat bile, onun ancak bir ifadesi olabilir. bilge, her şeyi içine alır: güzelliği, gerçeği, iyiyi, sanat heyecanını. bize kendimizin dışında, kendimizinkinden de yüksek bir şeyi görmeyi, onu temaşa etmeyi, hayranlıkla onu yavaş yavaş içimize sindirmeyi öğretir.
littre: dünya bayağı bir seyyaredir; insan da, kötü derlenmiş bir karışımdır.
buffon: iyi yazmak; aynı zamanda iyi hissetmek, iyi düşünmek, iyi ifade etmektir.
Kategori:
.kitap,
.mektup,
.xyz,
ernest renan,
felix nadar,
george sand,
gustave flaubert,
jules michelet,
voltaire
9.06.2008
umrandan uygarlığa
cemil meriç
kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan ağaçları daha da güçlendirir. ama tutkunluklarımız yapraklara benzer. en hafif bir rüzgar altüst edebilir onları.
marx: zaruret tünelinden hürriyet ülkesine götüren tek yol o; ya sosyalizm, ya barbarlık.
attila ilhan: okumak kopmaktır. okuduğumuz ölçüde yabancıyız.
bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir.
thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.
condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu, şarlatanlar aldatır.
cemaleddin efgani: arap dünyası uzun zamandan beri niçin karanlıklarda bocalıyor? burada islam dininin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. şurası açık: bu din nerede yerleşmişse bilimi boğmuştur. bu uğurda baskıcılarla el ele vermekte tereddüt etmemiştir. dinler, isimleri ne olursa olsun, birbirlerine benzerler. dinlerin felsefe ile uyuşmalarına, anlaşmalarına olanak yoktur. din insana iman ve inancı zorla kabul ettirir, felsefe onu inançlardan kısmen veya tamamen kurtarır. nasıl anlaşabilirler? din galip gelince felsefeyi yok edecektir, felsefe hükümran olunca din ortadan kalkacak. insanlar yaşadıkça dogma ile özgür düşünce, din ile felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. kıyasıya bir savaş bu. ve korkarım ki bu savaşta zafer özgür düşünceye ait olmayacaktır.
renan: din ayırır, akıl birleştirir.
renan: semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.
renan: müslümanlar müslümanlığa dayanarak kalkınamazlar. müslümanlığın zayıflaması sayesinde kalkınabilirler. islamiyetin ilk kurbanı müslümanlardır. müslümanı dininden kurtarmak ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. islam ülkelerindeki rönesans islamiyetten kurtularak gerçekleştirilecektir.
fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.
yaşamak için çaba harcamak yetmez, olmak için de çaba harcamak gerek.
philip bagby: medeniyetler geliştikçe, aklın egemen olduğu dönemler, inançların hakim olduğu dini dönemlerin yerini alır.
insan, doğadaki topyekün olgunlaşmanın anahtarı. kendi bilincine varan olgunlaşma. eskiden soyunun kainatla sona ereceğine inanıyordu. sonra yeryüzü ile birleştirdi akıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkansızlaşacaktı. nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt kendi içinde.
(modern dünyada tecavüz ve şiddet): bu barbarlık, bu güvensizlik asrı, atom bombası ile molotof kokteylini keşfetti. terörün tekniği ile tekniğin terörünü geliştirdi. günden güne artan cinayet salgınları, işkence, kaçırılıp rehin alınan insanlar, katliamlar vukuat-ı adiyeden sayılıyor. onları da zelzele gibi, su baskınları gibi doğal birer afetmişçesine kabul ediyoruz, hepsine katlanıyoruz. sanki sorumlu da, suçlu da biz değiliz. tezatlar birbirini tamamlıyor, hepsi de aynı bütünün parçaları: amerikalılar ile kuzey vietnamlılar, araplar ile israilliler, öğrenciler ile polisler, hükümetler ile terörist gruplar. herkes kendi davasının farklı olduğuna inanıyor. molotof kokteylinin keşfi atom bombasının keşfinden daha önemli: şiddeti ve patlayıcı maddeyi herkesin emrine veriyor.
herkes tarafından anlaşılmak isteyen, hiç kimse tarafından anlaşılmaz.
acı çeken tarafsız olamaz.
yok senin vasfettiğin dilber bu şehr içre nedim
bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana
almanya'da nasyonal sosyalist parti'ye giriş eğrisi, işsizlik eğrisiyle paralel.
başka çare kalmayınca, kuvvet haktır ve başka bir ümit kalmayınca silah kutsal bir cihat aracıdır.
hobbes: kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına da yapmayın.
bossuet: herkesin istediğini yaptığı bir yerde hiç kimse istediğini yapamaz. efendinin olmadığı yerde herkes efendidir, herkesin efendi olduğu yerde herkes köledir.
dahilerde düşünce gücüyle toplumsallık birleşmez. bu seyyaliyet, orta yetenekteki insanların ayrıcalığı, başarıya götüren bir ayrıcalık. dahi, sosyal ırmağın akış yönünde değildir. akıntıya kürek çeker. ancak ölümünden sonradır ki, dalgalar onun kayığını da suyun akış yönünde sürükler. orta çaptaki yetenekler, sosyal oldukları için doğruyu ve güzeli aramaktan çok, başarıya ulaşmak kaygısındadırlar. bilinçsiz kalabalık onları alkışlarken, aynı zamanda kendi kendini alkışlamaktadır.
publius syrus: suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur.
charles baudelaire: şairin dev kanatları, yürümesine engel oluyor.
şairliğe heveslenen bir şemsiye imalatçısı yazdıklarını moliere'e yollamış. üstadın yanıtı şu: "siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, yalnız şemsiye yapın."
kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan ağaçları daha da güçlendirir. ama tutkunluklarımız yapraklara benzer. en hafif bir rüzgar altüst edebilir onları.marx: zaruret tünelinden hürriyet ülkesine götüren tek yol o; ya sosyalizm, ya barbarlık.
attila ilhan: okumak kopmaktır. okuduğumuz ölçüde yabancıyız.
bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir.
thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.
condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu, şarlatanlar aldatır.
cemaleddin efgani: arap dünyası uzun zamandan beri niçin karanlıklarda bocalıyor? burada islam dininin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. şurası açık: bu din nerede yerleşmişse bilimi boğmuştur. bu uğurda baskıcılarla el ele vermekte tereddüt etmemiştir. dinler, isimleri ne olursa olsun, birbirlerine benzerler. dinlerin felsefe ile uyuşmalarına, anlaşmalarına olanak yoktur. din insana iman ve inancı zorla kabul ettirir, felsefe onu inançlardan kısmen veya tamamen kurtarır. nasıl anlaşabilirler? din galip gelince felsefeyi yok edecektir, felsefe hükümran olunca din ortadan kalkacak. insanlar yaşadıkça dogma ile özgür düşünce, din ile felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. kıyasıya bir savaş bu. ve korkarım ki bu savaşta zafer özgür düşünceye ait olmayacaktır.
renan: din ayırır, akıl birleştirir.
renan: semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.
renan: müslümanlar müslümanlığa dayanarak kalkınamazlar. müslümanlığın zayıflaması sayesinde kalkınabilirler. islamiyetin ilk kurbanı müslümanlardır. müslümanı dininden kurtarmak ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. islam ülkelerindeki rönesans islamiyetten kurtularak gerçekleştirilecektir.
fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.
yaşamak için çaba harcamak yetmez, olmak için de çaba harcamak gerek.
philip bagby: medeniyetler geliştikçe, aklın egemen olduğu dönemler, inançların hakim olduğu dini dönemlerin yerini alır.
insan, doğadaki topyekün olgunlaşmanın anahtarı. kendi bilincine varan olgunlaşma. eskiden soyunun kainatla sona ereceğine inanıyordu. sonra yeryüzü ile birleştirdi akıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkansızlaşacaktı. nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt kendi içinde.
(modern dünyada tecavüz ve şiddet): bu barbarlık, bu güvensizlik asrı, atom bombası ile molotof kokteylini keşfetti. terörün tekniği ile tekniğin terörünü geliştirdi. günden güne artan cinayet salgınları, işkence, kaçırılıp rehin alınan insanlar, katliamlar vukuat-ı adiyeden sayılıyor. onları da zelzele gibi, su baskınları gibi doğal birer afetmişçesine kabul ediyoruz, hepsine katlanıyoruz. sanki sorumlu da, suçlu da biz değiliz. tezatlar birbirini tamamlıyor, hepsi de aynı bütünün parçaları: amerikalılar ile kuzey vietnamlılar, araplar ile israilliler, öğrenciler ile polisler, hükümetler ile terörist gruplar. herkes kendi davasının farklı olduğuna inanıyor. molotof kokteylinin keşfi atom bombasının keşfinden daha önemli: şiddeti ve patlayıcı maddeyi herkesin emrine veriyor.
herkes tarafından anlaşılmak isteyen, hiç kimse tarafından anlaşılmaz.
acı çeken tarafsız olamaz.
yok senin vasfettiğin dilber bu şehr içre nedim
bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana
almanya'da nasyonal sosyalist parti'ye giriş eğrisi, işsizlik eğrisiyle paralel.
başka çare kalmayınca, kuvvet haktır ve başka bir ümit kalmayınca silah kutsal bir cihat aracıdır.
hobbes: kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına da yapmayın.
bossuet: herkesin istediğini yaptığı bir yerde hiç kimse istediğini yapamaz. efendinin olmadığı yerde herkes efendidir, herkesin efendi olduğu yerde herkes köledir.
dahilerde düşünce gücüyle toplumsallık birleşmez. bu seyyaliyet, orta yetenekteki insanların ayrıcalığı, başarıya götüren bir ayrıcalık. dahi, sosyal ırmağın akış yönünde değildir. akıntıya kürek çeker. ancak ölümünden sonradır ki, dalgalar onun kayığını da suyun akış yönünde sürükler. orta çaptaki yetenekler, sosyal oldukları için doğruyu ve güzeli aramaktan çok, başarıya ulaşmak kaygısındadırlar. bilinçsiz kalabalık onları alkışlarken, aynı zamanda kendi kendini alkışlamaktadır.
publius syrus: suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur.
charles baudelaire: şairin dev kanatları, yürümesine engel oluyor.
şairliğe heveslenen bir şemsiye imalatçısı yazdıklarını moliere'e yollamış. üstadın yanıtı şu: "siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, yalnız şemsiye yapın."





