31.3.09

uzun lafın kısası

charles dickens: kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.

alain de botton: aşkın en büyük sakıncalarından biri, kısa bir süre için de olsa bizi mutlu etme tehlikesi taşımasıdır.

elsa morante: para olunca meryem ana bile satın alınır. tanrı baba bile.

victor hugo: kocanızdan başka bir adamı mı seviyorsunuz? öyleyse ona gidin. sevmediğiniz kişinin yanında onun fahişesi olursunuz; sevdiğiniz kişiyleyseniz onun karısı olursunuz. cinslerin birleşmesinde yasayı kalp yapar. özgürce sevip düşünün. kalanı tanrıyı ilgilendirir.

juvenalis: fiyatı ne kadar pahalı olursa aldıkları zevk o kadar büyük olur.

pierre schoendoerffer: bir düşler kıyımıdır yaşam; çiğnenmiş, ihanete uğramış, satılmış, bırakılmış, unutulmuş bir düşler mezarlığıdır. ne israf!

nick cave: sevgi yapıştırıcıların kralıdır. dünyanın kalbinin atmasını sağlar.

yevgeni zamyatin: insanoğlu bir roman gibidir: son sayfaya gelinceye kadar nasıl biteceğini kimse bilemez. yoksa okumaya değmezdi.

spinoza: değerli olan her şey zor olduğu kadar enderdir de.

proudhon: yönetilmek; yetkileri de, bilgileri de, faziletleri de olmayan yaratıklar tarafından gözaltında bulundurulmak, casuslanmak, sürüklenmek, onların kanunlarına boyun eğmek, kurallarına başüstüne demek, güdülmek, tartaklanmak, damgalanmak demektir. 

viktor emil frankl: insanlığımızı gösteren en iyi şey mizahtır.

paulo freire: her gün dünyaya açık ol, düşünmeye hazır ol; söyleneni sadece söylendiği için kabul etmeye hazır olma, okuduğunu yeniden okumaya eğilimli ol. her gün sorgula, sor ve kuşku duy. en gerekli olanı kuşku duymaktır.

29.3.09

dolly

david b. resnik

23 şubat 1997'de iskoçyalı bilim adamları, yetişkin hücrelerden "dolly" adlı bir koyunu klonladıklarını açıkladıklarında halktan feryatlar yükselmişti. kuzu haziran 1996'da doğmuştu; ancak bilim adamları, dolly'nin gelişimini izledikleri altı ay boyunca bu bilgiyi gizli tutmuşlar ve nature dergisinin bulgularını değerlendirmesini beklemişlerdi. ilk defa yetişkin memeli hücrelerinden yaşayabilir memeli bir döl elde edilebilmişti.

edinburgh'taki roslin institute'da bir embriyolojist olan ian wilmut ve meslektaşları, laboratuvarda dişi bir koyunun memesinden hücreler aldılar; bu hücrelerin çekirdeklerini çıkartıp bunları elektrik akımıyla çekirdeği alınmış koyun yumurtalarıyla birleştirdiler. daha sonra, gelişmeleri için bu yumurtaları koyun rahimlerine yerleştirdiler. bu yöntemle elde edilen 227 embriyodan sadece 19'u yaşayabilmiş ve bunlardan sadece 1'i doğmuştu.

bu şaşırtıcı bildiriden kısa bir süre sonra, oregon'daki bilim adamları, embriyo hücrelerinden rhesus maymunlarını başarılı bir biçimde klonladıklarını açıkladılar.

hayvanların klonlanmasının tarım, eczacılık ve biyoteknoloji endüstrilerinde önemli uygulamaları olabilirdi. eğer bu klonlama teknolojisi gen terapi teknikleriyle birleştirilseydi, az yağlı tavuklar, organ bağışında kullanılabilecek domuzlar, çok süt veren inekler ve insan hormonları, vitaminleri veya başka tıbbi önemi olan bileşenleri üretebilecek hayvanlar yaratmada kullanılabilirdi. wilmut bu araştırmayı, koyunu ilaç fabrikasına dönüştürebilecek bir yöntem geliştirmek için sürdürdü. çalışması, koyun sütünden üretilen ilaçlar satmayı planlayan ppl therapeutics plc adlı şirket tarafından desteklendi. medya koyun klonlama haberlerine geniş yer verdi ve "dolly" dergi kapakları ve internette manşet oldu.

pek çok kişi bu araştırmayı şaşırtıcı ve korkutucu buldu; çünkü araştırma yetişkin bir insanı klonlamanın yollarını açıyordu. time/cnn'in 1005 yetişkinle abd'de yaptığı ankette, bu yetişkinlerin %93'ünün insan klonlamanın kötü bir fikir olduğunu düşündükleri ortaya çıkarken, bu anket grubunun %66'sı hayvan klonlamanın bile iyi bir fikir olmadığı kanaatindeydi.

kısa bir süre sonra devlet görevlileri habere tepki gösterdiler. başkan clinton, federal bir biyoetik komisyonunun, klonlamanın hukuki ve etik sonuçlarını değerlendirmesini istedi ve insan klonlama araştırmalarını destekleyebilecek federal fonları yasakladı. clinton'ın verdiği bu emirde klonlamanın insan hayatının eşsizliğini ve kutsallığını tehdit ettiği ve insanlığı gerek ahlaki gerek dini önemli sorularla karşı karşıya bıraktığı ifade edildi. başkan clinton, memelileri klonlamanın pek çok özel şirketin ilgisini çekeceğini biliyor; yine de şirketleri, insan klonlama araştırmalarının bir süre için ertelenmesine seyirci kalmaya davet ediyordu.

ingiltere gibi ülkelerde insan klonlama yasal değildir. abd'de insan klonlama şimdilik yasalara aykırı değilse de, yeni yasalar yürürlüğe konmayı beklemektedir. ingiltere hükümeti, iskoçya'da verilen bir demeçte, tarım bakanlığı'nın wilmut'un klonlama araştırmasına destek vermeyeceğini ilan etti. wilmut'a verilmesi planlanan 411.000 dolar nisan 1997'de yarıya düşürüldü, nisan 1998'de ise tamamen kesildi.

klonlama pek çok soruyu gündeme getiriyor: bu araştırmanın ne gibi sosyal ve biyolojik sonuçları olacaktır? insanların klonlanması, insan hayatının eşsizliğini, kutsallığını ve onurunu tehdit ediyor mu? insan veya hayvan klonlama araştırmaları durdurulmalı mı? bilim adamları, etik ve sosyal sonuçları dikkate alınmamış bir araştırmayı sürdürmeli mi? bilimde önemli olan fikir ve ifade özgürlüğünü etik ve politik değerlerle nasıl dengeleyebiliriz? eğer abd hükümeti insan klonlama çalışmalarına fon sağlamazsa, abd'deki araştırmalar özel fonlarla sürdürülebilir mi? araştırmanın dünyada böyle bir yankı yaratmasında, medyanın ve halkın yanlış değerlendirmelerinin -eğer varsa- nasıl bir rolü var?

kehanet

haruki murakami

kehanet, karanlık bir su gibi, hep oradadır.

bir düzenek gibi içinde bir yerlerde gömülüdür.

normalde bilinmeyen bir yerde sinsi sinsi gizlenir. fakat bir an gelir, sessizce çağlayarak hücrelerini birer birer dondurur; sen o zalim, taşkın suyun ortasında debelenip durursun. tavana yakın havalandırma açıklığına tırnaklarınla tutunur, dışarının taze havasını içine çekmek istersin. ancak gelen hava kupkurudur, sıcaklığıyla boğazını yakar. su ve susuzluk, soğuk ve sıcak gibi birbirine ters unsurlar, aynı anda üzerine karabasan gibi çullanır.

dünyada bu kadar çok boş yer olduğu halde, var olabileceğin, sana fazlasıyla yetecek ufacık bir yer bile bulamazsın. sesleri aradığında, karşına çıkan sessizlik olur. sessizliği arzuladığındaysa durmak bilmeyen kehanet başlar. o ses, zamanı geldikçe, senin kafanın içindeki gizli düğmesine basar.

yüreğin, uzun yağmurlarla taşan ırmaklara döner. yeryüzündeki tüm işaretler o selin altında kalmış, karanlık bir yerlere sürüklenmiştir. yağmursa, o taşan ırmağın üzerine yağmaya devam eder. böylesi sel manzaralarını televizyon haberlerinde her görüşünde aklına geliverir. "evet, aynen böyle, benim yüreğim de böyle işte." dersin.

28.3.09

kızılkuğu

hasan hüseyin korkmazgil


toprak yer kayar gibi kaydı görünüm
çay denize akarcana aktı bildiklerimiz
ve başladı kuşkuların zorba gecesi

her soru bir yanıttır gizli bilgeliklere

işçi çadırlarına dağbaşlarında
ırgat pazarlarına kent içlerinde
kara vagonlara seferberlikte
açlığa çıplaklığa yağmada
gerçekdışı dualara durmada
biçimlere sığmamada
bir başka

dünyanın hiçbir yerinde böyle parlak böyle diri
böyle canlı değildir bu yıldızlar
yalnızken görseniz korkarsınız
tutşmuş tavan gibi sarkar da gökyüzü gözlerinize
kamaşır gözleriniz
ben işte orda emdim anamı

asmanın yaprakları birörnek
yaprakların yanıbaşı serin su
takla atar mavilerde mardinli güvercinler
bulutlar geçip gider uğultulu
şu işsizlik olmasa
geçim derdi olmasa
uzansak serin suyun yanıbaşına
kavaklar hışırdaşsa dinlesek
ishaklar karşı karşı masallı
anaç dağlar şantiyeli ormanlı
yüzlerimiz nakış nakış sevdalı
uyusak uyansak gencelsek
açsak radyomuzu sevinsek
balını balına katsak gözlerimizin
gülünü gülüne ellerimizin
insan olduğumuzu bilsek
kıymasa insan insana
geceler kanamasa
ezim ezim ezilmese şu yürek

benim güzel cehennemim
göçmen dünyalılığım
ekmeğim suyum tuzum
ateşim
kızılkuğum
gelecek şimdi çıkıp
dayanılmaz bir erkekten bir çocuk gibi
gelecek çıkıp şimdi
gelecek ve gösterecek gözlerimize
yaşanmamış yanlarını o güzelliğin

27.3.09

hikaye

yusuf ziya ortaç

hikaye isteyen gazete-dergi sahibi, misak efendi'ye gider, zarflara bakar, bir tanesinin adını beğenir, alırdı. fiyatı 5 liraydı her hikayenin.

bir gün o yılların en güzel, en sürümlü gazetesi vakit'te ömer'in (seyfettin) bir hikayesi çıktı. hoştu, sürprizliydi. yalnız kısa kısa konuşmalar can sıkacak kadar uzatılmıştı. okurken gözlerini yüzümüzden ayırmayan ömer: "ne yaparsın cancağızım" dedi, "hakkı tarık, hikaye başına değil, satır başına para veriyor!"

bu denemeden sonra hakkı tarık, ömer'in hikayelerini satır hesabı almaktan vazgeçti.

25.3.09

adalet

ernesto sabato

eğer, himalaya'ya çıkan bir adamla yemek yiyorsan, çatalı tutuşunu yeterince gözlemleyince onu eşitin ya da üstünün sayma eğilimine kapılırsın; bu yargıya varmak için ileri sürülenin himalaya'ya çıkış olduğunu, yemek yiyiş tarzı olmadığını unutarak. bu cinsten küstahlığı binlerce kez affetmen gerekecek.

gerçek adaleti, yalnızca alçak gönüllülük ve duyarlılık, açıklık ve cömert bir anlayışla donanmış istisnai varlıklardan görebilirsin. şu kıskanç sainte-beuve, o stendhal soytarısının asla büyük bir eser yazamayacağını iddia ettiğinde balzac aksini söyledi. ama bu doğal: balzac insanlık komedyası'nı yazmıştı ve öbür beyefendiyse adını hatırlamadığım bir romancık. saint-beuve'a benzeyenler brahms'a güldü. oysa schumann, muhteşem schumann, bahtsız schumann, çağın müzisyeninin doğmakta olduğunu iddia etti.

paradoksal görünse de, hayranlık duymak için büyüklük gerekir. işte bunun içindir ki bir yaratıcının çağdaşları tarafından tanınması durumu pek gerçekleşmez: neredeyse hep bir sonraki kuşak ya da en azından bir tür çağdaş sonraki kuşak, yani yabancı olan, uzaklarda olan, onun giyim kuşamını görmeyen okurlar tarafından tanınır. bu stendhal ve cervantes'in bile başına geldiyse, evinin yakınlarında yaşayan sıradan bir tanıdığın dedikleri yüzünden nasıl yılgınlığa düşebilirsin? proust'un ilk cildi çıktığında (andre gide elyazmalarını çöpten çıkardıktan sonra), henri ghéon adında biri, bu yazarın "bir sanat eserinin tam anlamıyla aksi olan şeyi yapmakta, asla tamamlayıcı ve birleştirici olmayan ek bir tabloda, manzaraların ve ruhların devingenliği konusundaki izlenimlerinin bir envanterini, bilgilerinin dökümünü yapmakta gözükara davrandığını" yazdı. aslında bu kibirli eleştiri, proust dehasının hemen hemen esasıdır. evrensel adalet bankası, brahms'ın, piyano ve orkestra için birinci konçertosunu icra ettiği o ilk gecede hissettiği, hissetmesinin kaçınılmaz olduğu acıyı ne şekilde telafi edebilir ki? hani şu ıslıkladıkları ve yuhaladıkları gecenin acısını? yalnız brahms değil, discépolo'nun tek bir mütevazı şarkısının ardında, ne büyük bir acı, ne büyük bir birikmiş hüzün, ne büyük bir yıkım vardır.

fakat -insanlık durumu ne kadar garip- yalnız ve önemsiz ve başarısız olanlar bu sefil duyguları çekmez. lope, don quijote'un hayatında okuduğu en kötü kitap olduğunu ilan etmemiş miydi? goethe, üçüncü sınıf şairleri (kıskandığı ruhları da, sıralamasında bunların daha altına koyuyordu) överken kendisi kadar önemli şairler konusunda sessiz kalmıyor muydu?

hiç kimse sana geleceği garanti edemez. gelecek kimi zaman üzücüdür: başarısız olursan üzücüdür; çünkü başarısızlık her zaman acı vericidir ve sanatçı söz konusu olduğunda trajik olur; başarırsan da üzücüdür; çünkü başarı bir tür bayağılıktır, bir yanlış anlaşılmalar toplamı, devamlı bir yıpranmadır; kamuya mal olmuş adam olarak adlandırılan şu pisliğe dönüştüğünde, haklı olarak (haklı mı?) bir delikanlı, (senin başlangıçta olduğun gibi biri) suratına tükürebilir. bu haksızlığa da tahammül etmek, çalışıp çabalamak, domuz ahırında çalışan bir heykeltıraş gibi eserini üretmeyi sürdürmek zorunda kalacaksın. pavese'yi oku:
"içini kendi kendine tümüyle dökmüş olmak.. çünkü yalnızca kendi hakkında bildiğini boşaltmadın; aynı zamanda kuşkularını ve tahminlerini de, yani ürpertilerini, hayallerini, bilinçsiz hayatını da boşalttın. ve bunu, katlanılan bir çaba ve gerilimle, ihtiyat ve ürpertiyle, buluşlar ve başarısızlıklarla yapmış olmak. bütün hayat bu noktada yoğunlaşacak şekilde yapmış olmak ve bunu insani bir işaret, bir söz, bir mevcudiyeti buyur etmiyor, yüreklendirmiyor gibi yapmış olduğunu kabul etmek. ve soğuktan ölmek, çölde kendi kendine konuşmak, bir ölü gibi gece gündüz yalnız kalmak."

ama tabi, birden o sözü işiteceksin -şu anda, bulunduğu yerden pavese'nin bizimkini işittiği gibi- öbür adadan senin haykırışlarını işiten bir varlığın, senin hareketlerini anlayacak, senin şifreni çözebilecek birinin arzulanan varlığını, beklenen işaretini duyacaksın. işte böylece devam etmek için gücün olacak, bir an için domuzların homurtusunu duymayacaksın. geçici bir an da olsa, sonsuzluğu hissedeceksin.

kim bilir ne zaman, hayal kırıklığının hangi anında brahms, birinci senfonisinin ilk bölümünde işittiğimiz o melankolik trompetleri çaldırmıştır. cevap geleceğine inancı yoktu belki; çünkü bu esere tekrar dönmek için 13 yıl (on üç yıl!) geçmesi gerekti. umudunu kaybedecek, birisi suratına tükürecek, arkasından güldüklerini duyacak, kaçamaklı müphem bakışların uyarı olduğunu düşünecekti. fakat trompetlerin o çağrısı zamanları aştı ve birden, sen ve ben, karabasanlarla tükenmiş, işitiyoruz onları ve o bahtsıza borçlu olduğumuzdan, onu anladığımızı gösterecek bir işaretle cevap vermemiz gerektiğini anlıyoruz.

emek ve özgürlük

andre breton

insanlar, ya öteki sefaletlerle birlikte ya da onlarsız, işe, emeğe tahammül edebildikleri ölçüde ilginç olmayı bilirler ancak. başkaldırı, onların içinde daha ağır basmasa, emek nasıl yüceltebilirdi onları? o anda görebilirsiniz onları, onlar ise zaten göremezler sizi.

ben tüm gücümle, bana değer biçilmek istenen bu köleliği yadsıyorum, nefret ediyorum ondan. buna mahkum olduğu için insana acıyorum, genelde ondan yakasını sıyıramadığı için de acıyorum ona; ne var ki beni onun safına çeken, çabasının şiddeti, acımasızlığı değil; beni onun yanına çeken, güçlü başkaldırısından başkası değil ve olamaz da. bilirim ki tanrının her günü, birkaç saniye arayla, aynı hareketi tekrarlamaya zorlayan bir fabrika fırınında ya da şu acımasız makinelerin önünde veya başka her yerde, en az kabullenilebilir, sineye çekilebilir emirler karşısında ya da hücrede veya bir idam mangası karşısında bile özgür hissedebilir kendisini insan; ama çekilen işkence değildir bu özgürlüğü yaratan. bir diyeceğim yok buna.

özgürlük, o, binbir türlü ve en zorlu özverilerle şu dünyada elde ettiğimiz özgürlük, bir kez de ele geçti mi, ondan yararlanılsın ister; hiçbir sınır konulmadan, hiçbir yararcı düşünceye kapılmaksızın yararlanılsın ister; çünkü en yalın devrimci biçimi altında anlaşılan insanın kurtuluşu olgusu, hizmet edilmeye değer tek davadır. bu herkese göre bir kurtuluş da değildir; demek istiyorum ki, her kişinin elindeki yöntemlere göre bir kurtuluş da değildir bu.

özgürlük sürekli bir zincirlerden arınmadır; doğru da, bu arınmanın sürekli olabilmesi, devamlı mümkün olabilmesi için zincirlerin bizi altında ezmemesi gerekmez mi, sizin sözünü ettiğiniz insanların çoğunu ezdikleri gibi? ama özgürlük insan açısından daha fazlasıdır belki de, daha uzun ya da daha kısa adımların, en çok, bu zincirlerin koparışı için insana vaat edilen en görkemli adımların zinciridir de.

bu adımları atmaya güçlerinin yeteceğini varsayabiliyor musunuz? bir defa zamanları var mı buna? yürekleri var mı? mert insanlar diyordunuz demin, evet kendini savaşta öldürtenler gibi mert, yürekli değil mi? hadi adını koyalım, kahramanlar. birçok bedbaht, birkaç tane de zavallı budala.. itiraf edeyim ki, bu adımlar, her şey benim için.

adımlar nereye doğru gidiyor, işte gerçek sorun burada. ama er veya geç kendilerine bir yol çizmeyi bilecekler. bu yolun üzerinde, yolu izleyememiş olanları, zincirlerinden arındırmaya yardım etmenin yollarının da görünmeyeceğini kim bilir? işte ancak o zaman biraz duraklamak gerekecek belki; ama geri dönülmeksizin tabii.

24.3.09

yüzbaşının kızı

aleksandr puşkin

eski bir söz vardır: eski ahbaplarına gidersin, kendini hapiste bulursun.

bu arada defterimi aldı, şiirin her kelimesini teker teker, acımasızca eleştirmeye başladı. benimle dokunaklı bir şekilde alay etti.

şairlere dinleyici gerek..

kötü bir barış iyi bir kavgadan daha iyidir.

"yüzbaşının kızı,
geceyarıları dolaşma"

erkekler ne garip şeyler! bir hafta sonra kesinlikle unutacakları bir söz için kendi hayatlarını da, şereflerini de kaybetmeye hazırlar.

gençler, bu yazıların elinize geçerse hatırlayın ki en iyi, en sağlam değişimler zorlanmadan meydana gelen, ahlakın temellerini sağlamlaştıran değişmelerdir.

o anda pek de soğukkanlı olamayacağımı kolaylıkla düşünebilirsiniz.

23.3.09

aşk

birhan keskin


sevgilim sabahın erkenini seviyor
ben geceyi ve esmerliğini onun
o dorukları seviyor, korkuyor bundan
ben rüzgarla buluşan tepeyi, tuhaflığı
ona bir yeşil gülümsüyor
ben, hayatı delice sevdiysem nasıl
diyorum, seni de öyle
o kendi boşluğunda oyalanan günlerde
canı sıkılan bir çocuk gibi uyuyor
ben göğe bakıyorum geceden
kendi çukurunu bulmuş deniz gibiyim
diyorum, yanında
o sabahları eğilip öpüyor denizi

çıplağın çıplağımda, rüzgarın dağımda olsun
esmerliğin gecemde, öyle kal
"bulutlara bak, gidiyorlar, hızla" diyorsun
yağmur bir yalıyor yüzümü bir
duruyor. sabahları eğilip yüzüme
öpüşün geçiyor bir
bir duruyor aklım

su ve rüzgar, dağ ve doruk
sonsuz hepsi
oysa camdaki sardunya gibi üşür
bana biçtiğin ömür
ölüm geliyor aklıma bir
bir, çıplağın çıplağımda

rüzgarın dağımda olsun, esmerliğin gecemde
öyle kal, sana sonsuz sarıldığımda

22.3.09

beyaz geceler

dostoyevski

sadelik kadınların hoşuna gider.

insan her duygusunun, hatta kardeşçe yakınlığının hesabını vermek zorunda değildir.

çoktandır kafamı kurcalayan bir şey var. niçin insanlar birbirlerine karşı açık yürekli davranmıyorlar? neden en iyi insan bile karşısındakinden bir şeyler gizliyor, bütün düşündüklerini söylemiyor? sözlerimizin yabana atılmadığını bildiğimiz zamanlar bile neden içimizden geçenleri olduğu gibi söylemiyoruz? nedense herkes olduğundan sert görünmek istiyor. duygularını hemen açığa vurursa altta kalacakmış, küçük düşürülecekmiş gibi bir korkuya kapılıyor.

yoksa o, bir anlık da olsa, senin gönlüne
yakın olsun diye mi yaratıldı? (ivan turgenyev)

21.3.09

aslı gibidir

onur caymaz


aslı'ya, bir.. bir yol ağzında

üç gün geçti yıllardır yok gibi
bir sesti oysa, günün solgun ışığından bir kesit
sessizliğe bürünmüş bir ölü dalga, kerem gibidir
anı olur, bahar gelir, kül olur yana yana
çağlanın çıktığı gündü diyelim
uzunca bir ayrılıktan sonra

basit şeyler için ödenmiş bedeller
kalbimdeki iyilikler
misal bir kitabı verdik matbaaya
başka bir kitap başladı yeniden

üç gün geçti hep o varmış gibi
şişli'deydik; ama sanki viyana'da bir akşam
bira bahçeleri, isli yanık köprüler
duvarlarına melek resimleri çizilmiş yapılar
bulmuştum teninde, hanımefendi sokaklar

ayrılık, aramızda saçları liseli bir kızın
ay ışığında geceleri varmış, veda öpücükleri
balkona çıkıp barış manço'dan şarkılar söylermiş
ne yapsam da ebrusunda gül işleri, gülümseyişleri

üç gün geçti yüzüme düşen bir yaprak rengi
ölenlerin telefonlarını saklıyorum, pardon söylemem
bir gülün açarken hatırladıkları düşüyor aklıma
fakat işte sinemalar, iş hanlarının tarihi, biralar
yeniden aşık olunur, bu ne demek, her şey güzel
sonra yine parmaklar, saçlar, başrolde kim
yani ipini kendi çeken bu hayal, pardon hayat
bana fazlaca dokunuyordu sevgilim

ayrılık aramızda yaz günleriymiş tenha
buruşuk ama tertemiz çamaşırlar
tokalara takılı kalmış saç telleri
çekilmemiş ağrılı bir diş, kıyıyı nakışlayan yosun
bitlis'te bir askerin tren düdükleri
şimdiye dek düzelttiğim, dizdiğim bütün kelimeler
ne diyeyim ki; bu aşk, bu hüzün, bu keder

basit şeyler için ödenmiş bedeller
kalbimdeki iyilikler

şimdi bir kitabı verdik matbaaya
başka bir kitap başladı yeniden
üç gün oldu bir düş gibiymiş zaman, iyiyim
biliyorum bir ağaç aslı gibidir, benzemez hüzne
bir dal, asılı kalır da sessizliğe ölmez kimse
bir pencere aslı gibidir yani, açılır uzak bir iskeleye
yakın dursan biraz daha, kendini, hayatı sevdirsen
üç gün geçti, üç yıl geçti sanki içimden

robot

ludwig von bertalanffy

zengin toplumun büyüyen ekonomisi, şu yönlendirme olmadan ayakta kalamaz: sadece insanları giderek artan ölçülerde skinner kobaylarına, robotlara, satın alan otomatlara, homeostatik olarak uyum gösteren konformistlere ve fırsatçılara dönüştürerek bu büyük toplum sürekli artan gayri safi milli hasılasıyla ilerleme gösterebilir. bir robot olarak insan kavramı, hem sanayileşmiş kitle toplumunun bir dışavurumu hem de toplumdaki güçlü bir güdü gücüdür. ticari, ekonomik, siyasi ve diğer reklam ve propagandalardaki davranış mühendisliğinin temeli budur.

20.3.09

sergüzeşt-i nono bey ve elmas boğaziçi

salah birsel

insanlar alışkanlıkların tutsağıdır.

fırıldak bahçesi, aynı adı taşıyan bir burnun arkasındaki tepecikte bir kız gazinosudur. yakın zamana değin varlığını sürdüren bahçe'den, yukarı boğaz ayna gibi görünür. halit ziya, suriye katoliklerinden nuh efendi'nin kendisine o bahçeyle ilgili olarak şu fıkrayı anlattığını söyler:

"sen sarıyer'de oturuyorsun değil mi? fırıldak bahçesi'ni bilir misin? bilmiyor musun? tavsiye ederim, gidip orada bir kahve iç. dünyanın en güzel noktalarından biridir. ben bir yaz, yenimahalle'de oturuyordum. bize bir gün bir ermeni hanım konuk geldi. dames de sion fransız okulu'nda yetişmiş bir hanım. konuğu gezdirmek gerekmez mi? her şeyden önce fırıldak bahçesi aklıma düştü ve 'fırıldak bahçesi'ne gidelim' dedim. 'neymiş, neymiş, fırıldak mı? püf!' diye tiksindi. sustum. aradan 2 dakika geçtikten sonra bu kez fransızca olarak 'mademki orasını istemiyorsunuz, jardin de la girouette var, oraya gidelim' dedim. hemen sevinçten ellerini çırparak davrandı, ayağa kalktı: 'ne iyi! ne iyi! jardin de la girouette! işte oraya gideriz' dedi. böylelikle onu, tiksindiği fırıldak bahçesi'ne götürdüm."

harap mezarlıklarda ölülerin rüyası
gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka
anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka (ahmet hamdi tanpınar)

karanlık şarkılar

ingeborg bachmann


ben de orpheus gibi çalıyorum şimdi
hayatın tellerinde ölümün ezgisini
ve yeryüzünün, bir de cennetin efendisi
gözlerinin güzelliğine söyleyebileceklerim
karanlık şarkılardır yalnızca

unutma, sen de ansızın, hani
o sabah, kurumamışken daha
döşeğin çiy yağmurlarından
karanfil henüz uyurken göğsünde
görmüştün o karanlık nehri
akıp giderken senin kıyılarından

gerip suskunluğun tellerini
akan kanının dalgalarına
ses veren yüreğine sarılmıştım
gecenin saçlarına dönüşüvermişti
bir tutam saçın gölgelerde
karanlığın o kömür rengi taneleri
kar gibi yağarken yüzüne

senin bir parçan değilim ne yazık ki
yakınmaktır şimdi tek yapabildiğimiz

orpheus gibi, ben de biliyorum artık
hayatın asla ayrılmadığını ölümden
şimdi ben, sonsuza kadar kapanmış
gözlerinin maviliklerinde yüzmekteyim

19.3.09

insan

ihsan oktay anar

insanlar bir bakıma, güçlü veya güçsüzdü; ama değişen bir şey yoktu. çünkü güçlü insanlar düelloyla mertçe dövüşüp adam öldürürler, güçsüzler ise korkakça pusu kurup cinayet işlerlerdi. kadın cinsinin daha nazik, daha şefkatli olduğu da palavraydı: onlar adam öldürmekten değil, kandan çekinirlerdi. bu yüzden kurbanlarının başına tabanca sıkıp ortalığı kan revan içinde bırakmaktansa, daha temiz bir yolu, mesela zehiri tercih ederlerdi. insanların akıllı ya da cahil olmaları da onları zalimlikten alıkoyamazdı. zeki olanlar menfaatlerini bildikleri için para uğruna cinayet işlerlerken, cahiller ise cahil oldukları, yani düşünsel bir macera yaşamaya güçleri yetmediğinden, zihinlerindeki boşluğu, ne olduğunu bile tam olarak bilmedikleri bir dava ile kapatırlardı. böylece onlar, akıllılar gibi para uğruna değil, inandıkları dava için kan dökerlerdi.

haşşaşin örgütü

amin maalouf

hiyerarşinin en tepesinde şeyh, imam, her türlü sırrın sahibi hasan sabbah vardı. yakın çevresinde bir avuç propagandacı derviş, yani "dai"ler bulunuyordu, bunlardan üçü şeyhin yardımcılarıydı. biri doğu iran, horasan, kuhistan ve maveraünnehir'den sorumluydu; diğeri batı iran ve ırak'tan; üçüncüsü de suriye'den sorumluydu. onların bir basamak altında hareketin kadroları, yani "refik"ler bulunuyordu. gerekli eğitimi aldıkları için bir kaleye komuta etme, bir kent veya eyalet örgütünü yönetme yetkileri vardı. en yeteneklileri zamanı geldiğinde dai yapılıyordu.

hiyerarşinin daha aşağısında ise "lesik"ler, yani örgüte bağlı olanlar yer alıyordu. bunlar ilme veya şiddet eylemlerine özel bir yeteneği olmayan, tabandaki müritlerdi. aralarında alamut civarından pek çok çoban, ayrıca çok sayıda kadın ve ihtiyar vardı.

daha sonra sıra "mücib"lere, "icabet edenler"e, "teklif verenler"e yani örgüt üyeliğine aday olanlara geliyordu. bunlar aldıkları ilk eğitimin ardından yeteneklerine göre ya refik olmak üzere daha ileri eğitim aşamalarına, ya müritler kitlesine ya da o dönemde yaşayan müslümanlarn gözünde hasan sabbah'ın gerçek gücünü oluşturan kategoriye, "fedai"ler sınıfına doğru yönlendirilirdi. şeyh onları imanı çok sağlam, çok becerikli ve dayanıklı; ama ilme, eğitime fazla yeteneği olmayan müritlerin arasından seçerdi. dai olabilecek çapta birini asla fedai yapmazdı.

fedainin eğitimi, hasan'ın tutkuyla ve incelikle uğraştığı hassas bir görevdi. hançerini gizlemeyi, hiç belli etmeden çıkarmayı, kurbanın tam kalbine veya göğüs bir zırhla korunuyorsa boynuna saplamayı öğrenmek; alamut'la hızlı ve gizli haberleşmenin araçları olan posta güvercinlerine alışmak, şifreli alfabeleri ezberlemek; kimi zaman yerel bir lehçeyi, bir ağzı öğrenmek, yabancı ve düşman bir ortama sızmayı becermek, orada haftalarca, aylarca kendini belli etmeden yaşamak, infaz için en uygun anı kollarken her türlü kuşkuyu yatıştırmayı bilmek; avını bir avcı gibi izlemek, nasıl yürüdüğünü, neler giydiğini, alışkanlıklarını, dışarıya hangi saatlerde çıktığını inceden inceye araştırmak; bazen, çok iyi korunan biri söz konusuysa, yanına kapılanmanın, ona yaklaşmanın, bazı yakınlarıyla dostluk kurmanın yolunu bulmak. iki fedainin, kurbanlardan birinin canını alabilmek için, iki ay boyunca bir hristiyan manastırında keşiş kılığında yaşadıkları rivayet edilir. afyon, esrar kullanan birinden böyle çarpıcı bir bukalemunluk yeteneği sergilemesi beklenemez. ama hepsinden önemlisi, müridin ölüme meydan okuyabilmek için gerekli inancı kazanması; taşkın kalabalık tarafından canı alındığı anda şehitlik mertebesi sayesinde önünde kapıların derhal ve anında açılacağı bir cennete iman etmesidir.

18.3.09

taşrada düğün hazırlıkları

franz kafka

intihar eden kişi, tutukevi avlusunda bir darağacının kurulduğunu görüp bunun kendi darağacı olduğu kuruntusuna kapılarak geceleyin hücresinden kaçan ve avluya inip kendisini ipe çeken bir tutukludur.

rahatını kaçıran ne? kalbinin kararını nedir bozup dağıtan? kapının tokmağına el süren kim? kim sokaktan sana seslenip de, açık kapıdan girip yanına gelmeyen? ah, bu, senin rahatını kaçırdığın, kapısının tokmağına el sürdüğün, senin kendisine sokaktan seslenip de, açık kapısından içeri girmeye yanaşmadığın kimseden başkası değil.

başkalarının varlığının, bakışının ve yargısının omuzlarıma yüklediğinden ayrı bir sorumluluğun baskısı altında bulunmadım hiç.

bir ara bacağımı kırmıştım, hayatımın en güzel yaşantısıydı.

eski taşlar altında yatan bir tespih böceğinden seni daha üstün yapan tek şey, kendine karşı duyduğun tiksintidir.

en kötüsü, öldürücülükten uzak acılardır.

her insan kendi içinde bir oda taşır. hatta kulakla saptanabilir bu. diyelim gece vaktidir de, dört bir yana sessizlik yürümüştür ve biri hızlı hızlı geçmektedir ilerden; kulak kabartıldı mı, örneğin duvara iyice tutturulmamış bir aynanın takırdadığı işitilecektir.

kafeste bir sincap gibi: devinimdeki mutluluk, darlıktaki umutsuzluk, diretmedeki kaçıklık, dıştaki huzur karşısında perişanlık duygusu.

yansıma diye bir şey yoktur asla; nereye dönsek dünyayı karşımızda buluruz.

kendini tanı, ki gerçek ben'ine kavuşasın.

artıklar kaldırıldı kenara
mutlulukta çözüldü kol ve bacak
mehtapta, balkonlar altında
geride biraz dal ve yaprak
saçlar gibi kara

avarelik tüm kötülüklerin kaynağı, tüm erdemlerin tacıdır.

herkes gerçeği göremez; ama gerçek olabilir.

arayan bulmaz; ama aramayan bulunur.

işi tıkırında olanların, ezilmişler karşısında kendilerini bağışlatmak için ağırlığını üzerlerinde hissettiklerini ileri sürdüğü dert ve tasalar, işi tıkırında olma durumlarını korumak için uydurulmuştur.

öğretmen gerçek, öğrenci ise sürekli bir umutsuzluk içinde bulunur.

eski bir şakadır: biz dünyayı tutar; oysa dünyanın bizi tutup bırakmadığından yakınırız.

dünyanın belirleyici özelliği geçiciliğidir. bu bakımdan yüzyılların bir anlık zamana göre üstünlüğü yoktur. dolayısıyla, geçicilikteki süreklilik insana bir avuntu sağlayamaz. yıkıntılardan taze yaşamın fışkırıp çiçeklenmesi, yaşamdan çok ölümdeki diretişi kanıtlar.

kadın, belki daha kesin bir deyişle izdivaç, kozunu paylaşman gereken yaşamın bir temsilcisidir.

bir insanın ölümünden sonra, yeryüzünde ölen kimseyle ilgili olarak bir süre kendine özgü rahatlatıcı bir sessizlik başgösterir; dünyadaki harıl harıl uğraşıp didinmeler sona ermiş, ilerdeki bir ölümü habire gözlemekten kurtulunmuş, sanki bir yanılgı ortadan kaldırılmış, yaşayanlar için bile bir oh! diyebilme fırsatı doğmuştur; bu yüzden, ölü odasının pencereleri açılır; ama bütün bunların görünüşten başak bir şey olmadığı anlaşılır sonradan, acılar ve yakınmalar yeniden başlar.

sanki öldükten sonra da bunun utancını yaşamaktan korkuyor.

hani biri vardır, beşi de alçak beş basamağı çıkması gerekmektedir; bir başkası da, tek bir merdiven basamağı çıkacaktır. ancak, bu basamağın yüksekliği, hiç değilse onu çıkacak için öbür beş basamağın toplam yüksekliği kadardır. birinci yalnız bu beş basamağı değil, onun gibi daha yüzlercesini, binlercesini çıksa, zengin ve pek yorucu bir yaşam da sürse, çıktığı basamaklardan hiçbiri ikincisi için, tüm güçler seferber edilse bile dünyada çıkılamayan ve kendisinin de kuşkusuz çıkıp bir türlü geride bırakamadığı o bir tek yüksek basamağın taşıdığı önemi taşımayacaktır.

özlemim eski zamanlarda
özlemim şimdilerde
özlemim yarınlarda
ve hepsiyle ölüyorum bekçi kulübesinde
yol kenarında
dikine tabutta bildim bileli
bir mülkünde devletin
hayatımı kırıp dökmekten alıkoymak için kendimi
harcadım tüm ömrümü

en yüce şeye ulaşmak değildir asla önemli olan, ona uzak; ama dürüst bir yaklaşımdır; kanatlanıp da güneşe uçmanın yeri yoktur; yapılması gereken, yeryüzünde arada bir güneşi gören biraz ısınabilecek temiz bir köşe bularak oraya sürüne sürüne erişmektir.

iki çeşit savaş vardır: biri bağımsız düşman güçlerin boy ölçüştüğü şövalyece savaş; düşmanlardan her biri kendisi için yaşar, kendisi için kaybeder, kendisi için kazanır. ikincisi de, insanı sokmakla yetinmeyip hayatta kalmak için onun kanını emen haşerenin savaşı, yani askerliği kendisine meslek seçmiş kişinin savaşı.

çocuklar kadar çok devrimler gerçekleştirmek isteyen kimse yoktur.

bir görüşe göre, evlilikten çekinmenin nedeni, insanın kendi anne ve babasına yaptıklarını, çocuklarının bir gün kendisine ödeteceğinden korkmasıdır.

askerin elinin uzanamayacağı yer yoktur.

"eldeki bir kuş çatıdaki iki kuştan daha iyidir."

yaşam gücünün azlığı, eğitimdeki yanlış adımlar ve bekarlık insanı şüpheci yapar; ama ille değil; şüpheciliklerini kurtarmak için kimi şüpheciler evlenir, hiç değilse düşünsel evliliğe başvurur ve inanan kimseler olup çıkarlar.

yol değil, yalnız bir hedef var. yol dediğimiz duraksamadır.

insanın temel güçsüzlüğünü oluşturan, zafer kazanamayışı değil, kazandığı zaferden yararlanamayışıdır. gençlik yener her şeyi, o ilk aldatışı, o gizli şeytansallığı alt eder; gelgelelim, kazanılan zafere el atacak, zafere dirilik bağışlayacak kimse bulunmaz ortada; çünkü işin bu aşamasında gençlik geçip gider. yaşlı kişi, zafere el sürmeyi göze alamaz; arkadan gelen ve hemen girişeceği yeni saldırıyla içi içini yiyen gençlik ise zaferini kendi kazansın ister. hani şeytan sürekli yenilgiye uğratılır bu yoldan; ama asla yok edilemez.

iyi bir kitap en iyi dosttur.

dalgaların bir su damlasını kaldırıp kıyıya atması, denizdeki ezeli dalgalanma olayını asla engellemez; hatta denizdeki dalgalanma, kıyıya atılan damlaya borçludur varlığını.

susmak mutluluk için yalnız yeterli değil, ona götüren tek yoldur.

yaşam, sürekli oyalayıştır; öyle bir oyalayış ki, neyi dikkatten kaçırdığını düşünüp anlamaya bile fırsat vermez.

bakıp görmesini bilen, soru sormaz.

aslında bir şeyin başarılması, başarılamamasından çok daha garip değil mi?

her şeye karşın insan tek bir şeydir, yani devinimde dinginlik, dinginlikte devinimdir; bunların ikisi her kişide birleşiyor; yine her kişide birleşimin birleşimiyle karşılaşılıyor ve böylece sürüp gidiyor bu, ta ki gerçek yaşama gelip dayansın.

17.3.09

şiir nedir?

hilmi yavuz


şiir dil değildir, söz'dür.
şiirin tarihi dil'den söz'e doğrudur.
şiirin tarihi, kopma'larla belirlenir.
şiirin geleneği, onun tarihi değildir.
şiir dil iken kapalı, söz iken 'açık yapıt'tır.
şiir dil'den arındıkça, anlamdan da arınır.
şiirin gösterilen'i kavram değildir, imge'dir.
bir tanım: şiir, dünyanın zihinsel imgesidir.

intihar

alfred adler

güçlükler önünde gerilemenin en belirgin dışavurumu intihar olayıdır.

intiharla, yaşamın güçlükleri karşısında pes edildiği açığa vurulur, durumu düzeltmek için elden hiçbir şey gelmediği inancı dile getirilir.

intiharın her zaman bir suçlama, bir öç alma anlamına geldiğini düşündük mü, bu eylemin temelinde bir üstünlük çaba ve eğiliminin yattığını anlayabiliriz. canına kıyan herkesin, ölümünden sorumlu tutmak istediği biri vardır. intihara kalkışan kişi şöyle söylemek ister adeta: "ben insanlar arasında en ince duygulu, en hassas biriydim; ama sen alabildiğine zalim davrandın bana."

16.3.09

ağaçlar gibi ayakta

tarık dursun k.

gençler övülmekten hoşlanır. gençler, çocuklar, kadınlar ve budalalar.

çok güzel ve çok kötü anılar böyledir: güzel olanları, sık sık mutlu olmak için hatırlarız; kötü olanları da düşmanlık, kin ve öç duygularımızı tatmin etmek için. insan yalnız güzel ve mutluluk veren anılarla yaşamaz. onu insan yapan yanlarından kimileri de düşman olması, kin tutması, öç alma isteğidir. bu, onun hayatta yalnızlık çekmemesine yardım eder. öç alma duygusu çoğu zaman insanı tahrik eder, yerine getirdiğinde de bir doyuma ulaştığına inandırır onu.

erkekler bir kere sever.

devlet güçlüdür ve karşı geleni bağışlamaz. devlete karşı gelmek suçtur. devlet ezer. cezalandırır: acı çektirerek, karalayarak, herkesten ve her şeyden kopararak, sindirerek, kişiliksiz ve kimliksiz bırakarak ve yok ederek.

akan suyu avuçladı, yüzüne tuttu, suyun altından çekilmedi. evet, bunları hatırlıyor. garip. en ince ayrıntılarına dek hem de. hatırlıyor. unutmamış. karısının dediklerini. sevincini. elini alıp karnına götürüşünü. hayır, karıştırdı. o çok sonraydı, çok sonraki günlerde. hatta çok sonraki aylarda. evet, bebeğin karnında kıpırdanışını duymuştu. bir şey elinin altında hareket etmişti.

15.3.09

test

~house m.d.

bir yeşil bereli, bir sat komandosu ve bir de brooklynli rahibe vardır. general her birinin eline birer silah verir ve:

"eşleriniz yan odada sandalyede oturuyor. testi geçmek için, içeri girip onu öldürmelisiniz." der.

yeşil bereli, direkt olarak "hayır efendim, karımı asla öldüremem. yapamam." der.

general ona bakıp "bak ne diyeceğim?" der. "gerekli niteliklere sahip değilsin. karını al ve evine git."

sat komandosu içeri girer. beş dakika sonra gözlerinden yaşlar akarak dışarı çıkar:

"denedim, denedim, denedim! bir türlü yapamadım. sandalyede çok güzel görünüyordu. yapamadım." der.

general ona bakıp:

"bak ne diyeceğim?" der. "gerekli niteliklere sahip değilsin. karını al ve evine git."

son olarak, brooklynli rahibe kasıla kasıla yürür. silah sesleri, çığlıklar ve bağırış çağırış sesleri gelir. derken her yer aniden derin bir sessizliğe gömülür. rahibe odadan çıkar.

general,

"içeride neler oldu?" der.

rahibe yüksek sesle:

"lanet silah kurusıkıymış! bu yüzden döverek öldürdüm." der.

fringe

acı insana sınırlarını aşan şeyler yaptırır.

delilikten kurtulmak için geçilen yollar çetrefillidir; sadece en şanslıları, esas dünyaya giden yolu aşağı yukarı bulurlar.

bazen insanların şansa ihtiyacı olur.

asıl tanrı bilimdir. tanrı çocuk felcidir, grip aşısıdır, mr cihazlarıdır ve yapay kalplerdir. eğer bir bilim insanıysan inanman gereken bunlardan başkası değildir.

düzenli ev, iyi bir zekanın göstergesidir.

yaşam ve ölüm göreceli terimlerdir. sözün gelişi olarak tanımlanmış, kültürel etmenlerden gelen birer olgudur.

bazı gerçekler yarardan çok zarar getirebilir. pandora'nın bazı kutularının hiç açılmaması en iyisi.

bir insanı dinlediği müzikten tanıyabilirsin.

kuduz virüsü suda yaşayamaz. o yüzden konağın sudan çok korkmasına sebep olur.

genişlemesi gereken bilimdeki gelişmeler, evren bilgimiz eğer dikkatli bir şekilde kontrol edilmezse dünyayı yok edecek. teknolojik kibrimiz bizi felaketin eşiğine değil, tam ortasına götürdü. peki bu yıkım nasıl gözükecek? cevap, genel bir sözcük ama detayları hayal bile edemeyeceğiniz seviyede.

bazen gerçekleri, yalnızca aklını imkansıza açtığında bulabilirsin.

dilek

andre breton

inanılmaz bir şekilde şunu diledim hep: geceleyin bir ormanda, güzel ve çıplak bir kadınla karşılaşmak. ancak böylesi bir dilek bir kez ifade edildi mi hiçbir anlamı kalmayacağından, bu kez inanılmaz bir şekilde böyle bir kadına rastlamamış olduğuma pişmanım. böylesi bir karşılaşmayı varsaymak öylesine çılgınca bir şey değil. olmayacak şey de değil.

bana öyle geliyor ki her şey bir kalemde durur ve ah! yazmakta olduğumu da yazmazdım o zaman. aklın mevcudiyetinin yokluğunu bir olasılıkla en çok hissettiğim bu tür durumlara bayılıyorum. bu durum karşısında kalkıp kaçmaktan başka bir şey akıl edemezdim (bu son cümleye gülenler domuzdur).

geçen yıl bir akşam vakti "electric-palace"ın oralardaki galerilerde, üstünden çıkarıp atacak bir mantodan başka hiçbir şeyi olmayan bir çırılçıplak kadın, bembeyaz teniyle, bir sıradan diğerine gidip geliyordu. bu kadarı bile baş döndürücüydü. ne yazık ki olağanüstü olmaktan uzak "electric"in bu köşesi, hiçbir ilginç yanı olmayan bir sefahat mahalliydi.