john berger
moskova sanatçılar birliği, üyelerinin geçmiş 30 yıl içinde yaptığı çalışmaları sergilemeye kalkışır. serginin belirgin eğilimi 'liberal', amacı da dikkatleri akademi'nin dar görüşlülüğüne çekmek olacaktı. neizvestny'den de sergiye katılması istenir; çünkü neizvestny akademi'ye karşı verdiği savaşın ciddiliği ve yoğunluğuyla tanınmaktadır. bu da, kendi görüşünü kuvvetlendirmesi bakımından o sırada birliğin işine gelmektedir.
neizvestny yeni çalışmalar deneyen öbür genç sanatçıların da çağrılması koşuluyla daveti kabul edebileceğini söyler. birlik bunu reddeder. fakat, ortaya bir kez atılmış bulunan bu yeniyi deneyen ve resmi olmayan sanat gösterisi fikrini, o sırada öğretim atölyesi olan bilyutin adında bir adam ele alır ve her nasılsa bu sergiyi moskova belediye meclisi himayesinde düzenlemeyi becerir. sergide hem bilyutin'in öğrencilerinin hem de neizvestny'nin önerdiği genç sanatçıların eserleri yer alacaktır.
bu serginin açılmasına nasıl izin verilmiştir, bunu anlamak son derece güç. ya, akademi bu olayı bir provokasyon olarak kullanıp; unutulmuşken yeniden ortaya sürülen ve gelenek dışılığa bir etiket olarak yapıştırılan 'nihilizm'in yayılmasını önlemek zorunda olduğunu hükümete göstermek istemişti ya da, muhtemeldir ki, bürokrasinin yavaş çalışması ve dairelerin birbirlerinden habersizliği yüzünden kimse bu serginin ne anlama geldiğini iş işten geçmeden anlayamamıştı.
sergi açılır ve büyük bir heyecan yaratır; çünkü sergilenen eserler, halkın 20 yıldır görmediği türdendir; daha önemlisi, genç kuşak bu eserleri büyük bir ilgiyle karşılamaktadır. beklenmedik bir kalabalık oluşur ve kuyruklar dolusu insan gelir sergiye. bir iki gün sonra da sergi resmen kapatılır ve sanatçılara eserlerini kremlin'in bitişiğindeki binada toplamaları söylenir. öyle ki, eserlerinin ortaya çıkardığı bütün sorunlar hükümet ve merkez komitesi'nce görüşülsün.
bir yandan tartışma umudu saklayan, öbür yandan da önceden kestirilemeyecek sonuçlarla yüklü bu resmi tepki, sanatçıların gözünde, stalin'in mutlak bağnazlığına oranla küçümsenemeyecek bir ilerleyiştir. bir başka gerçekse, o güne değin sanat politikasında resmen hiçbir değişiklik yapılmadığıdır. işte bundan ötürü kimse, görünüşteki bu yeni hoşgörünün nereye varacağını söyleyememekte, ne derece ciddi yargılara uğratılacağını da kestirememektedir. kendilerini beklenmedik tehlikeler, belki de olmadık fırsatlar beklemekteydi. her şey kruşçev'in şahsen nereye kadar ikna olacağına bağlıdır. kişilik bilmecesi, gene etmenlerin en can alıcısıdır.
bilyutin, sanatçılara çok aşırı sayılabilecek eserleri almamalarını, daha geleneksel olanları götürmelerini önerir. neizvestny buna kimsenin kanmayacağını, ayrıca eserlerinin varlığını resmen kabul ettirmek için ellerine geçen bu fırsatı mutlaka kullanmaları gerektiğini ileri sürerek karşı çıkar.
sanatçılar sonunda, eserlerinin hepsini kremlin'in yanındaki binada sergilerler. aralarından birkaçı bütün gece çalışmıştır. başlarlar beklemeye. bina güvenlik kuvvetleriyle çevrilmiş, galeri aranmış, camlar ve perdeler sıkıca örtülmüştür.
derken içeriye, aşağı yukarı 70 kişilik bir heyet girer. kruşçev'in merdiven başında görünmesiyle bağırması bir olur: "köpek boku! pislik! rezalet! nerede bunun sorumlusu? elebaşı kim?"
bir adam öne çıkar.
"kimsin sen?"
duyulmayacak kadar alçak bir sesle adam, "bilyutin" der.
"kim?" diye haykırır kruşçev.
hükümet üyelerinden biri, "asıl elebaşı o değil, biz onu istemiyoruz, işte asıl elebaşı" der ve neizvestny'yi gösterir.
kruşçev yeniden bağırmaya başlamıştır; ama bu kez neizvestny de bağırmaktadır:
"hükümetin ve parti'nin başı olabilirsiniz; ama burada, benim eserlerimin önünde değil. burada baş benim ve sizinle eşit iki kişi gibi tartışacağız."
neizvestny'nin bu cevabı, oradaki arkadaşlarının çoğunluğuna, kruşçev'in hiddetinden kat kat tehlikeli gelir.
kruşçev'in yanındaki bakanlardan biri, "sen kiminle konuştuğunun farkında mısın? karşında başbakan var. seni uranyum madenlerine yollayalım da gör" der.
güvenlik kuvvetlerinden iki adam bir anda neizvestny'yi kollarından kavrayıverirler. neizvestny, bakana aldırmadan, doğrudan kruşçev'e hitap eder. ikisi de aşağı yukarı eş boyda, tıknaz adamlardır.
"kendisini her an öldürebilecek bir adam var karşınızda. tehditleriniz bana vız gelir."
söylenişteki kesinlik, sözlerin inandırıcı olmasını sağlamıştır. neizvestny'yi yakalamalarını söyleyen bakanın bir işaretiyle, iki adam kollarını çözerler.
kollarının bırakıldığını hissedince neizvestny ağır ağır arkasını döner ve eserlerine doğru yürümeye başlar. bir an için herkes olduğu yerde donakalır. neizvestny, hayatında ikinci kez yok olmakla burun buruna geldiğini hisseder. kulaklarını dikmiş, tetiktedir. en sonunda, arkasında birinin ağır ağır nefes aldığını duyar. kruşçev peşi sıra gelmektedir.
iki adam, önlerindeki eserler hakkında, çoğu kez yüksek perdeden tartışmaya koyulurlar. yeniden başbakanın etrafını saranlar tarafından sözü sık sık kesilir neizvestny'nin.
polis şefi:
"şu üstündeki cekete bak, bitnik kıyafeti bu."
neizvestny:
"bütün gece burada bu sergiyi hazırlamak için çalıştım. adamlarınız bu sabah bana temiz bir gömlek getirmiş olan karımı içeri sokmadılar. emeğe değer veren bir toplumda böyle sözler etmekten utanmalısınız."
neizvestny, sanatçı arkadaşlarının eserlerinden söz edince, homoseksüellikle suçlanır. buna da gene doğrudan kruşçev'e dönerek cevap verir:
"böyle meselelerde, nikita sergeyeviç, insanın kendi lehine tanıklık etmesi pek yakışık almaz. ama gene de, isterseniz bana şu anda şurada bir kız bulun, size göstereyim."
kruşçev güler. neizvestny'nin kendisine bundan sonraki bir karşı çıkışında ansızın sorar:
"bronzu nereden buluyorsun?"
neizvestny:
"çalıyorum."
bir bakan:
"karaborsa falan, bir sürü kanunsuz işlere bulaşmıştır o."
neizvestny:
"bir hükümet yetkilisinden gelen çok ciddi suçlamalar bunlar. hemen etraflı bir soruşturma yapılmasını istiyorum. bu araştırmanın sonuçları bir yana, şimdi şunu söylemek isterim ki, anlatıldığı biçimde çalmıyorum. kullandıklarım hurda malzemelerdir. ama çalışmamı sürdürebilmemin tek yolu, bu malzemeyi yasa dışı yollarla ele geçirmektir."
iki adam arasındaki konuşmanın gerginliği gittikçe azalmaktadır; konu da, oradaki eserlere özgü olmaktan yavaş yavaş uzaklaşır.
kruşçev:
"stalin devrindeki sanat için ne düşünüyorsun?"
neizvestny:
"kokuşmuş bir sanattı. ve o tür sanatçılar sizi aldatmaya devam ediyorlar."
kruşçev:
"stalin'in kullandığı yöntemler yanlıştı, sanatın kendisi değil."
neizvestny:
"birer marksist olarak nasıl böyle düşünebiliriz, anlamıyorum. stalin'in kullandığı yöntemler kişiyi putlaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştı; bu da izin verdiği sanatın özü durumuna gelmişti. dolayısıyla, sanatın kendisi de kokuşmuştu."
bu minvalde bir saat sürer konuşmaları. salonun içi son derece sıcaktır. herkes ayakta durmak zorunda kalmıştır. gerilim yüksektir. bir iki kişi bayılmıştır. buna rağmen, kimse kruşçev'in sözünü kesememektedir. bu ikili konuşma ancak neizvestny kanalıyla sona erebilecektir. kulağının dibinde hükümetten birinin, "artık toparlansanız" dediğini duyar. neizvestny kendine söyleneni yaparak kruşçev'e elini uzatır ve artık konuşmaya son vermenin iyi olacağını söyler.
heyet, merdivenlerin üst başındaki kapıya yönelir. kruşçev döner ve şöyle der:
"hoşuma giden adamlardansın. ama senin içinde bir melek var, bir de şeytan. melek kazanırsa seninle anlaşabiliriz; şeytan kazanacak olursa seni yok ederiz."
gorky sokağı'nın köşesine varmadan tutuklanmasını bekleyerek çıkar binadan neizvestny. tutuklanmaz ama.
bu olaydan sonra neizvestny'nin istediği soruşturma açılır. bakan suçlamasını geri alır ve neizvestny'nin namuslu bir adam olmadığına delil sayılabilecek ciddi hiçbir olayın bulunmadığını açıklar. soruşturma, deli olup olmadığını anlamak amacıyla neizvestny'nin muayene edilmesini de kapsar.
bu muayeneden önce, fakat kremlin'in yakınlarındaki karşılaşmadan sonra, aralarında başka konuşmalar da geçer ve bir seferinde kruşçev, neizvestny'e devlet baskısına bu kadar uzun süre nasıl dayanabildiğini sorar.
neizvestny:
"bazı bakteriler vardır, küçücük, yumuşacıktırlar; ama bir su aygırının boynuzlarını eritebilecek yoğunluktaki tuz eriğinde bile yaşayabilirler."
doktorlar, kruşçev'e neizvestny'nin deli olmadığını bildirirler.
john berger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john berger etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
7.07.2022
6.08.2020
sanat
john berger
dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.
sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür.
kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.
"heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.
kısa ömürlü, sonsuzun zıddı değildir. sonsuzun zıddı unutulandır. bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır; ama yanılırlar.
eleştiri daima bir çeşit araya girmedir, sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.
her şeyde ortak olan özellikler vardır ve bunu bilmek zihni doğanın en büyük mucizelerine açar.
sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.
dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür.
kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.
"heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.
kısa ömürlü, sonsuzun zıddı değildir. sonsuzun zıddı unutulandır. bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır; ama yanılırlar.
eleştiri daima bir çeşit araya girmedir, sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.
her şeyde ortak olan özellikler vardır ve bunu bilmek zihni doğanın en büyük mucizelerine açar.
sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.
30.03.2017
sanat ve devrim
john berger
sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür.
"heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.
rodin: antik heykel, insan bedeninin mantığını aramıştır. bense psikolojisini arıyorum.
insan yürekliliği fikri, özgürlük fikriyle sıkı ilişki içindedir. yürekliliğe anlam katan, özgürlüktür.
tüketim mallarında modası geçmişlik, her yeni modele, bir öncekinden değişik bir 'hava' verilmesiyle yapay olarak yaratılır. içerik aynıdır, değişmez. içeriğe göre bu hava keyfi niteliktedir, tek anlamı da bir öncekinden değişik oluşudur. böylece, tüketim malları söz konusu olunca, 'form' ya da 'üslup' kendinden önce gelen form ve üslubu mutlaka öldürmek zorundadır. başarılı bir sanat eserindeyse içerik ile form birbirinden ayrılmaz. 'hava'sı keyfi değildir. gene de bu içerik ve form birliği konusunda pek genelleme yapılamaz. çünkü bu birlik tek tek her eserin kendine özgü olan başarısıdır ve değeri de tekliğinde, benzersizliğinde yatar.
eleştiri daima bir çeşit araya girmedir; sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.
lenin: komünizm demek, elektrik enerjisi artı sovyetler demektir.
philip o'connor: sanat, olanı ele alır ve ondan, olacak olana biçim vermek için, yoğun bir şekilde özünü çıkarır; bu öz, tam çıkarıldığında, olması gerekenin özüdür.
sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek, yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.
ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.
diderot: duygu ve hayat sonsuzdur. yaşamakta olan, her zaman yaşamış ve yaşayacak olandır. hayatla ölüm arasında benim görebildiğim ayrım şudur ki, şu sırada genel kütle olarak yaşamaktayız. bu kütle eriyip moleküllerine ayrışacağı bugünden yirmi yıl sonrasında da ayrıntıda yaşıyor olacağız.
hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.
che guevara: bütün oligarşiler iktidarlarını, bütün ezici güçlerini, bütün vahşet ve demagoji yeteneklerini davalarının hizmetine sokacaklardır. bizim asıl görevimiz her şeyden önce sağ kalmaktır; ondan sonra da gerillanın kalıcı örneğini izleyecek, silahlı propagandayı yürüteceğiz (vietnam'da olduğu gibi, propaganda kurşunlarıyla, yani düşmana karşı kazanılan ya da kaybedilen -ama verilen- savaşların propaganda kurşunlarıyla). mülksüzleştirilmiş kitlelere dayanan gerillaların yenilmezliğinin büyük dersi. ulusal ruhun harekete geçirilmesi, çok daha sert ve zorlu baskılara karşı koyabilmek için çok daha güç görevlere hazırlanılması.
dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.
"savaşımızı, belki 10, belki 20 yıl sürebilecek, kusursuz bir disiplin ve enerjiyle yürütülmesi gereken uzun bir çaba olarak düşünmeliyiz. ilk hedefimiz devam etmek, dayanmak -ve bunun için de hayatta kalmaktır."
kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.
bütün sahte ideolojiler kolay bir iyimserliğe güvenirler: çelişmenin kaçınılmazlığını, dolayısıyla hayatın kendisini yadsıyan bir iyimserliktir bu. iyimserliğin konusu her zaman belirli olmalıdır. sömürüyü ortadan kaldırmak mümkündür. çelişkiler ölüm ve umutsuz yoksunluğun değil, hayatın ve gelişmenin koşulu olmalıdır. oysa tek ütopya ölümdür; çünkü o çelişkisizdir.
sanatta fazla özgürlük, her zaman sanatın anlamsızlaşmasına yol açabilir. fakat şu da var ki, bir devrin en derin umut ve bekleyişlerini dile getirip olduğu gibi koruma fırsatını sanata ve yalnız sanata bahşeden de ancak bu özgürlüktür."heykel, temelinde kalabalıkların sanatıdır." ama çevremiz öylesine inanç uyandırmayan anıtlarla -çoğunlukla içtenlikten yoksun savaş anıtlarıyla- doludur, kültürümüzün genel eğilimi bölük pörçük olana ve özele öylesine yönelmiş durumdadır ki, bugün heykelin özünde var olan kamusal ve toplumsal niteliği küçümser hale geldik.
rodin: antik heykel, insan bedeninin mantığını aramıştır. bense psikolojisini arıyorum.
insan yürekliliği fikri, özgürlük fikriyle sıkı ilişki içindedir. yürekliliğe anlam katan, özgürlüktür.
tüketim mallarında modası geçmişlik, her yeni modele, bir öncekinden değişik bir 'hava' verilmesiyle yapay olarak yaratılır. içerik aynıdır, değişmez. içeriğe göre bu hava keyfi niteliktedir, tek anlamı da bir öncekinden değişik oluşudur. böylece, tüketim malları söz konusu olunca, 'form' ya da 'üslup' kendinden önce gelen form ve üslubu mutlaka öldürmek zorundadır. başarılı bir sanat eserindeyse içerik ile form birbirinden ayrılmaz. 'hava'sı keyfi değildir. gene de bu içerik ve form birliği konusunda pek genelleme yapılamaz. çünkü bu birlik tek tek her eserin kendine özgü olan başarısıdır ve değeri de tekliğinde, benzersizliğinde yatar.
eleştiri daima bir çeşit araya girmedir; sanat eseriyle kişinin arasına girmektir. çoğu zaman pek az şey doğar bu araya girmeden. ama arada bir eleştiri, yaratıcı bir nitelik de kazanabilir; bu, eleştiricinin eseri algılama yeteneğinden çok, eserin etkenlik gücüne bağlıdır.
lenin: komünizm demek, elektrik enerjisi artı sovyetler demektir.
philip o'connor: sanat, olanı ele alır ve ondan, olacak olana biçim vermek için, yoğun bir şekilde özünü çıkarır; bu öz, tam çıkarıldığında, olması gerekenin özüdür.
sanatın sınırlılıklarının sanatın özüyle olan ilişkisi, hayatın ölümle ilişkisine benzer. ölümün mutlak bilincini içimizde taşıyarak var gücümüzle kendimizi yaşamaya verebilirsek, yaşantımız bir sanat eseri niteliğini kazanır.
ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.
diderot: duygu ve hayat sonsuzdur. yaşamakta olan, her zaman yaşamış ve yaşayacak olandır. hayatla ölüm arasında benim görebildiğim ayrım şudur ki, şu sırada genel kütle olarak yaşamaktayız. bu kütle eriyip moleküllerine ayrışacağı bugünden yirmi yıl sonrasında da ayrıntıda yaşıyor olacağız.
hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.
che guevara: bütün oligarşiler iktidarlarını, bütün ezici güçlerini, bütün vahşet ve demagoji yeteneklerini davalarının hizmetine sokacaklardır. bizim asıl görevimiz her şeyden önce sağ kalmaktır; ondan sonra da gerillanın kalıcı örneğini izleyecek, silahlı propagandayı yürüteceğiz (vietnam'da olduğu gibi, propaganda kurşunlarıyla, yani düşmana karşı kazanılan ya da kaybedilen -ama verilen- savaşların propaganda kurşunlarıyla). mülksüzleştirilmiş kitlelere dayanan gerillaların yenilmezliğinin büyük dersi. ulusal ruhun harekete geçirilmesi, çok daha sert ve zorlu baskılara karşı koyabilmek için çok daha güç görevlere hazırlanılması.
dünün bütün statik doğruları, bugün ancak yarı doğrulardır.
"savaşımızı, belki 10, belki 20 yıl sürebilecek, kusursuz bir disiplin ve enerjiyle yürütülmesi gereken uzun bir çaba olarak düşünmeliyiz. ilk hedefimiz devam etmek, dayanmak -ve bunun için de hayatta kalmaktır."
kesin ve sonsuza değin doğru yargılar yoktur.
bütün sahte ideolojiler kolay bir iyimserliğe güvenirler: çelişmenin kaçınılmazlığını, dolayısıyla hayatın kendisini yadsıyan bir iyimserliktir bu. iyimserliğin konusu her zaman belirli olmalıdır. sömürüyü ortadan kaldırmak mümkündür. çelişkiler ölüm ve umutsuz yoksunluğun değil, hayatın ve gelişmenin koşulu olmalıdır. oysa tek ütopya ölümdür; çünkü o çelişkisizdir.
Kategori:
.kitap,
.xyz,
auguste rodin,
che guevara,
diderot,
john berger,
josef stalin,
philip o'connor,
vladimir ilyiç lenin
18.05.2015
g.
john berger
aşık olmanın temelinde cinsellik yatar.
bu ülkede yoksulluk sorun falan değildir. hayattır yoksulluk. zengin olmanın bir yolu varsa yoksul olmanın binlerce yolu vardır.
hayatı bize ilkin şeker sevdirir.
octavio paz: yüzyılımız, bütün tarihsel dönemlerin çalkalanıp kaynaştığı dev bir kazandır.
genellemelerin tümü temelde ters düşer cinselliğe.
luigi barzini: günümüzde her alanda kaydedilen ilerleme, geçmişin saçma'sından başka bir şey değildir.
en tehlikeli anlar, başarı anlarıdır.
şaşkınlığın ve ucu ucuna gerçekleşen beklentilerin bileşimi, cinsel tutkuya has benzersiz anlara özgüdür ve bu anları yaşamın olağan akışı dışına yerleştiren ögelerden biridir.
bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran (mallarme)
kol henüz ameliyatla kesilmeden, yüzük daha parmaktayken, sandal daha denizdeyken, yaşam, üstünde uzun uzun düşünmeye fırsat vermeyecek kadar buyruğundaydı yazgının.
belki de ölüm, bütün göndermelerin -dolayısıyla ayırt edilirliğin- yok olduğu bir noktaya dek kendi kendini şaşırtan katmerli bir şaşırtmacadır çıkageldiğinde.
aşık olmanın temelinde cinsellik yatar.bu ülkede yoksulluk sorun falan değildir. hayattır yoksulluk. zengin olmanın bir yolu varsa yoksul olmanın binlerce yolu vardır.
hayatı bize ilkin şeker sevdirir.
octavio paz: yüzyılımız, bütün tarihsel dönemlerin çalkalanıp kaynaştığı dev bir kazandır.
genellemelerin tümü temelde ters düşer cinselliğe.
luigi barzini: günümüzde her alanda kaydedilen ilerleme, geçmişin saçma'sından başka bir şey değildir.
en tehlikeli anlar, başarı anlarıdır.
şaşkınlığın ve ucu ucuna gerçekleşen beklentilerin bileşimi, cinsel tutkuya has benzersiz anlara özgüdür ve bu anları yaşamın olağan akışı dışına yerleştiren ögelerden biridir.
bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran (mallarme)
kol henüz ameliyatla kesilmeden, yüzük daha parmaktayken, sandal daha denizdeyken, yaşam, üstünde uzun uzun düşünmeye fırsat vermeyecek kadar buyruğundaydı yazgının.
belki de ölüm, bütün göndermelerin -dolayısıyla ayırt edilirliğin- yok olduğu bir noktaya dek kendi kendini şaşırtan katmerli bir şaşırtmacadır çıkageldiğinde.
5.06.2014
cinayet
john berger
hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.
ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.
hepimiz hayatın bedenimizi anlamla doldurduğunun farkındayız; başka bedenlerin başka hayatlar içerdiğinin ve bu hayatların, bedenin bütün parçalarının varoluşundan çok daha büyük bir anlam taşıdığının da farkındayız. dolayısıyla, bir kez düşünülerek işlenmiş cinayetler, bir bedeni ortadan kaldırmaktan çok, bir varlığı yok etme girişimidir. çoğu intiharın nedeni budur. intihar olaylarının pek azında kendi bedenine karşı girişilmiş bir saldırganlıktan söz edilebilir; intihar edenin isteği, o bedenin içerdiği dünyanın anlamını susturmaktır.
ölümün hayat için gerekli bir çelişki olduğunu söylemek beylik bir laftır; ama doğrudur da. fakat ne tarzda bir çelişkidir bu? hayata hiç benzemeyen bir tarzda ölümün hiçbir çelişkiyi içermediği midir yoksa? ölüm tekildir. hiçbir ölüm bir başka ölümü içermez. kendisi dışında hiçbir şeyi kapsamaz, kendisi de bir hiçtir. tekil olduğu için de kısmidir, düşünebileceğimiz hiçbir bütün de tekil olamaz.
7.11.2011
cehennem
john berger
cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. ilk olarak, bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. ikinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaat ederek.
cehennem korkusu olmasa, kilisenin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü açıktan açığa sorgulanabilirdi; çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.
cehennem, servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.
günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir; tam da aynı şeyi ilan etmek için: ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır.
günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkumuz. bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz; etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur.
cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. ilk olarak, bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. ikinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaat ederek.cehennem korkusu olmasa, kilisenin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü açıktan açığa sorgulanabilirdi; çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.
cehennem, servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.
günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir; tam da aynı şeyi ilan etmek için: ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır.
günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkumuz. bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz; etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur.
2.12.2010
a'dan x'e
john berger
uyku ilk evimizdir; çatısız, duvarsız, yataksız. diğerleri sonradan gelir, uykunun verdiği ilhamla.
kısa ömürlü, sonsuzun zıddı değildir. sonsuzun zıddı, unutulandır. bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır. ama yanılırlar.
sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.
her şeyde ortak olan özellikler vardır ve bunu bilmek zihni doğanın en büyük mucizelerine açar.
yokluğun hiçlik olduğuna inanmaktan daha büyük bir hata olamaz. ikisi arasındaki fark bir zamanlama meselesidir. hiçlik önce, yokluk sonradır.
günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkumuz. bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz; etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur.
mükemmellik daima sevimsizdir. asıl kusurları severiz biz.
cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. ilk olarak, bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. ikinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaat ederek.
zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek (shakespeare)
cehennem korkusu olmasa, kilisenin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü, açıktan açığa sorgulanabilirdi; çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.
cehennem, servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.
günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir; tam da aynı şeyi ilan etmek için: ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır.
eduardo galeano: hiçbir tarih dilsiz değildir. istedikleri kadar sahiplensinler, bozsunlar, hakkında yalan söylesinler, insan tarihi çenesini kapalı tutmayı reddeder. sağırlığa ve cehalete rağmen, geçmiş zaman, şimdiki zamanın içinde tiktaklamayı sürdürür.
bütün acılar, yollarına devam etmeden önce "hayır" kelimesine kayarlar. bütün hazların devam etmeden önce "evet" kelimesine kayması gibi.
umudumuz var diyemeyiz; sadece ona kucak açıyoruz.
uyku ilk evimizdir; çatısız, duvarsız, yataksız. diğerleri sonradan gelir, uykunun verdiği ilhamla.kısa ömürlü, sonsuzun zıddı değildir. sonsuzun zıddı, unutulandır. bazıları unutulanla sonsuz aslında aynı şeymiş gibi davranır. ama yanılırlar.
sana iki kere müebbet verdikleri anda onların zamanına inanmayı bıraktım.
her şeyde ortak olan özellikler vardır ve bunu bilmek zihni doğanın en büyük mucizelerine açar.
yokluğun hiçlik olduğuna inanmaktan daha büyük bir hata olamaz. ikisi arasındaki fark bir zamanlama meselesidir. hiçlik önce, yokluk sonradır.
günümüzde, hayatımızda sonsuz bir nizamsızlığa mahkumuz. bunu bize dayatanlar nizamsızlığımızdan korkuya kapılıyorlar. bu yüzden de bizi dışarıda tutacak duvarlar inşa ediyorlar. yine de duvarları asla o kadar uzun olamaz; etraflarından, üzerlerinden, altlarından geçmenin bir yolu bulunur.
mükemmellik daima sevimsizdir. asıl kusurları severiz biz.
cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı. ilk olarak, bundan bile daha beter bir durumda olabilecekleri tehdidini sürekli yineleyerek. ikinci olarak, itaatkar ve sadık olanlara, başka bir hayatta, tanrı'nın krallığında, bu dünyada servetin satın alabileceği bütün her şeyin, hatta daha fazlasının onların olacağını vaat ederek.
zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek (shakespeare)
cehennem korkusu olmasa, kilisenin gösterişçi zenginliği ve amansız gücü, açıktan açığa sorgulanabilirdi; çünkü kutsal kitabın öğretileriyle açık bir tezat oluşturuyordu.
cehennem, servet birikimine bir nevi kutsallık ihsan etmiştir.
günümüzde cezalar mertebe atlamıştır. öte dünyadaki cehennemi hatırlatmaya gerek yoktur artık. dışarıda bırakılanlar için bu dünyada bir cehennem inşa edilmektedir; tam da aynı şeyi ilan etmek için: ancak zenginsen hayatta olmanın bir anlamı vardır.
eduardo galeano: hiçbir tarih dilsiz değildir. istedikleri kadar sahiplensinler, bozsunlar, hakkında yalan söylesinler, insan tarihi çenesini kapalı tutmayı reddeder. sağırlığa ve cehalete rağmen, geçmiş zaman, şimdiki zamanın içinde tiktaklamayı sürdürür.
bütün acılar, yollarına devam etmeden önce "hayır" kelimesine kayarlar. bütün hazların devam etmeden önce "evet" kelimesine kayması gibi.
umudumuz var diyemeyiz; sadece ona kucak açıyoruz.
23.05.2010
aşk
john berger
kimi yürütüyorduk?
ben öbür uyluğun özlemini çeken bir dizdim.
en sevecen sözcüklerimin tınısı senin kalçalarındaydı.
topukların benim başparmaklarımdı.
kabalarım senin avuçlarındı.
senin ağzının bir köşesine gizlenmiştim. sen orada dilinle kurcalıyordun beni. bulunacak bir şey yoktu ki.
sen şişmiş gırtlağın, ben mideme gömülmüş ayaklarımla; sen bükülmüş bacakların, ben gövdene yaslanmış başımla öylece yatarken, senin kamışındım ben.
sen, dölyatağının kara taçyapraklarına düşüp gül kesilen ışıktın.
çiçeklerinin toprağındaki damar kabarmıştı.
kimi yürütüyorduk?
ben öbür uyluğun özlemini çeken bir dizdim.
en sevecen sözcüklerimin tınısı senin kalçalarındaydı.
topukların benim başparmaklarımdı.
kabalarım senin avuçlarındı.
senin ağzının bir köşesine gizlenmiştim. sen orada dilinle kurcalıyordun beni. bulunacak bir şey yoktu ki.
sen şişmiş gırtlağın, ben mideme gömülmüş ayaklarımla; sen bükülmüş bacakların, ben gövdene yaslanmış başımla öylece yatarken, senin kamışındım ben.
sen, dölyatağının kara taçyapraklarına düşüp gül kesilen ışıktın.
çiçeklerinin toprağındaki damar kabarmıştı.
3.03.2010
işler güçler
pınar öğünç
"evren beyne benzer, makineye değil. hayat şu anda anlatılan bir hikayedir. ilk gerçeklik hikayedir. tamircilik bana bunu öğretti." (john berger)
bulmacacı: bir bulmacada kelimelerin harf ve uzun kelimelerin sayısı ne kadar fazlaysa bulmaca o kadar değerlidir. kapalı karelerin sayısı arttıkça değerinden gider tabi. okuyucular genelde ancak yanlış bir soru, cevap çıktığı zaman arar. bulmaca hastaları zaten detaycı, titiz, biraz da takıntılı diyebileceğimiz insanlardır. (nedret erdoğdu)
faytoncu: at, sahibini tanır; şeker verirsin, sabah kalktığında, sonra yorulduğunda elini yüzünü, apış arasını yıkarsın. terlediğinde su verilmez, önce dinlendirirsin. beygir hayvanı çok hisli bir hayvandır. bir baksın anlar seni. sen ona sopayla vurursan o da sana vurur. insan gibidir, onların da hainleri çıkar arada, durup dururken arkadan vurur. yine de insandan vahşi bir şey yoktur. insan dediğin dağdan vahşi ayı indirip burnuna halka takıp oynatır. (ali kemal gücüyeter)
arşivci: sarı kağıt okumayı kolaylaştırır; bütün kutsal kitaplar sarı kağıda basılır. (mehmet çelik)
aynacı: evde çok ayna olması iyi bir şeydir; mekanı ferahlatır, derinlik verir; ama hep kendini görmekten de sıkılabilirsin. dengesizlik yapabilir ayna. kendisini merak eden, bakımlı insan aynayla ilişkilidir. kendisine bakmayan, aynaya da bakmaz. (mustafa evirgen)
egzozcu: egzoz dediğin çürür, sesi çoğalır. çürüdü mü bağırır zaten. 2 senede çürür mesela. ama tek egzoz da değil ki, baştan sona 3 egzoz vardır. artı borular, artı arkasına uç taktığın zaman 4 yerine geçer. ha bak mesela şu geçen arabanın egzozu patlak. ya da "abart" takmış. bağıran egzozlar var ya, onlara "abart" denir. genç insanlar sever. cezası da var ama takıyorlar işte. kulağa hoş geliyor. normal bir insana "gel takalım" desen, "e ben zaten bağırıyor diye geldim" der. hem de benzini daha çok yakar bağırttığında. (necmi usta)
lunaparkçı: gelen giden sayısı azaldı tabi yıllar içinde; çünkü önce yemeğini yiyeceksin, elbiseni alacaksın, sigaranı içeceksin, paran artarsa eğleneceksin. insanlar eğlenmeye geliyor; ama 3,5 milyon bilet fiyatını görünce frankenştayn'ın torunu gibi oluyor suratları. bir de yağmuru, karı kışı var. (rafet toksoy)
mısırcı: bende hem haşlama hem közde mısır var. bir gün biri daha çok gider, bir gün diğeri, belli olmaz. her zaman közlemenin kokusu caziptir insanlar açısından. biz de kömür yandıktan sonra, özellikle koku çıksın diye sakat mısırları yakarız. duman yapınca insan çekiyor, dumanı takip ederek geliyor insanlar. hele yemek vakitleri.. (erhan erol)
piyano satıcısı: taşıması ayrı zor tabi. bunun için bir ekibimiz var. yangın hortumlarından yapılan kayışlarla, iki kişi teraziye alarak taşır. o 210 kilo kaç kat çıkar. bir defasında 18. kata piyano sattık. ekibimizin olmadığı, taşıyıcılarla çalıştığımız dönemdi. arkadaşlar taşımak uzun sürer diye önceden zile basmıyor, 18 kat çıkarıyorlar. "hanımefendi piyanonuz" diye kapıyı çalıyorlar; fakat apartman 2 blokmuş. onlar a bloka çıkmışlar. (birol özbek)
takı tasarımcısı: italya'da tasarımda farklı kültürlerin yaratıcılığa nasıl yansıdığını görebiliyorsunuz. mesela japonlar çizimlerde çok titizdir, sinir bozucu bir şekilde çalışkandırlar. almanlarda tasarımlar hep kocaman parçalardır. amerikalıların genel zevksizliği takılara da yansır. italyanlar daha modanın içinde işler yaparlar. (bihter pekin)
veteriner: akşam 8'e kadar buradayız; ama gece acil vakalar da olabiliyor. en çok kedi köpekle haşır neşiriz tabii ki. en çok da kızgınlık dönemlerinde oradan buradan düşen kediler gelir. halk arasında kızgınlık zamanı olarak mart bilinir; ama havanın sıcaklığına ve kedinin bünyesine göre, kedi çiftleşinceye kadar kızgınlığı sürer. mart geçince bitmez yani. (celal karabulut)
yoğurtçu: yoğurt kimin icadı, orası karışık. türk icadı geçer; ama benim ailem bulgaristan'dan gelmiş, orada da yapıyorlarmış. zaten yoğurdun içindeki ana bakterinin adı bilmemneyus bulgarus. (alif sakkaf)
kuru temizlemeci: çok ütü hastaları vardır, her şeyi ütülü ister. ama ütüsüz iç çamaşırı ben de giymem. deterjan çünkü mikrop bırakır. hatta en önemli şey iç çamaşırını ütülemektir.
hiç çıkmayacak leke, koyu renklerde pas lekesi. açık renkte çıkma olasılığı var. sandık lekesi çıkmaz. saç boyası lekesinin ilacı hala bulunamadı. mürekkep çıkar ama pilot kalemlerinki çıkmaz. beklemiş çay, kahve, kan lekesi çıkmaz. (yaşar alel)
müze bekçisi: çivi yazısı hoşuma gitti, sempati duydum, o şekilde öğrendim. o zaman zaten türkiye'de çivi yazısını bilen çok azdı. ankara üniversitesi'nde vardı bir hoca, yurt dışında da bir iki tane. sonra yavaş yavaş çoğalmaya başladı. şu anda dünyada 38 kişi var, türkiye'de 23 oldu. ama kendi kendine öğrenen ben tekim, gerisi hepsi hocadır. onların hepsi benden bilge insanlardır. ben ortaokul mezunuyum. urartu'nun hiçbir kazısına yabancı kabul edilmiyor. türk arkeologlar çalışır. ben de yazılar çıktıkça bakardım. "bunlar da insanlar tarafından yazılmış bir şeydir. ben niye anlayamayayım?" diye düşünürdüm. en azından deneyeyim istedim. o sırada başka bir profesör vardı, sert de bir adamdı. ben "öğrenebilir miyim?" diye sorduğumda, "ne yapacaksın, zaten beceremezsin" diye sert çıktı. o biraz ağrıma gitti. ben de kendi kendime, tek tek kelimeleri çözmeye çalıştım. istanbul'a geldim, oktay (belli) hoca'ya danıştım. bir lügat aldım, oradan da çok faydalandım. çalıştım, çalıştım, çevirdim. sonra iran'a gittim, oradaki kitabeleri okudum. o şekilde geçti, benim için de zevkli bir şey oldu. gözlerimi kapadığımda hep yüzler gelir gözümün önüne. işte o insanlar bırakmışlardır bu izleri. çok isterdim 2800 yıl önce yaşamış olmak. 40 senedir bir dağın başındayım ben; hele istanbul'daki bunca insan çok fazla geliyor bana. (mehmet kuşman)
hoparlörcü: iyi müzik dinlemek zamanla olur. 100 milyona da hoparlör var, 100 bin dolara da. 100 milyonluk hoparlörden müzik dinlemeye alışmış bir kulağa 10 bin dolarlık bir hoparlör dinletseniz, o kulak uygun değildir. önce 1000 dolarlık, sonra 2 bin dolarlık.. kademe kademe eğitilir kulak. (musa sezak)
taksici: gündüzleri evde televizyon seyrediyorum daha ziyade. ben kovboy filmleri severim. bir de hayvanlar alemi. bana kalsa bütün aslanları vururum. doğa kanunu diye ellemiyorlar; ama öbür hayvan su içmeye gitmiş, geliyor aslan parçalıyor. çok vahşet. demek büyükler, küçükleri hep yiyor. insanlar gibi. (tevfik şatcı)
sinemacı: biri sorduğunda "freelance tasarımcıyım" diyorum. bu tabiri bulmaları çok iyi oldu. işsizim demenin en harika yolu "freelance". (hürel çobanoğlu)
kafe işletmecisi: 80 ihtilaline kadar bira da satardık. turist adam sabah kahvaltısında bira istiyor. "yok" deyince, 90 yaşındaki adam yüzünü buruşturuyor. ona alışmış çünkü, anlarım. benim sinir olduğum bizim enteller. onlara özenip sabah sabah bira içmezlerse entelliklerini kaybedeceklerini sanıyorlar. (doğan gündoğdu)
"evren beyne benzer, makineye değil. hayat şu anda anlatılan bir hikayedir. ilk gerçeklik hikayedir. tamircilik bana bunu öğretti." (john berger)bulmacacı: bir bulmacada kelimelerin harf ve uzun kelimelerin sayısı ne kadar fazlaysa bulmaca o kadar değerlidir. kapalı karelerin sayısı arttıkça değerinden gider tabi. okuyucular genelde ancak yanlış bir soru, cevap çıktığı zaman arar. bulmaca hastaları zaten detaycı, titiz, biraz da takıntılı diyebileceğimiz insanlardır. (nedret erdoğdu)
faytoncu: at, sahibini tanır; şeker verirsin, sabah kalktığında, sonra yorulduğunda elini yüzünü, apış arasını yıkarsın. terlediğinde su verilmez, önce dinlendirirsin. beygir hayvanı çok hisli bir hayvandır. bir baksın anlar seni. sen ona sopayla vurursan o da sana vurur. insan gibidir, onların da hainleri çıkar arada, durup dururken arkadan vurur. yine de insandan vahşi bir şey yoktur. insan dediğin dağdan vahşi ayı indirip burnuna halka takıp oynatır. (ali kemal gücüyeter)
arşivci: sarı kağıt okumayı kolaylaştırır; bütün kutsal kitaplar sarı kağıda basılır. (mehmet çelik)
aynacı: evde çok ayna olması iyi bir şeydir; mekanı ferahlatır, derinlik verir; ama hep kendini görmekten de sıkılabilirsin. dengesizlik yapabilir ayna. kendisini merak eden, bakımlı insan aynayla ilişkilidir. kendisine bakmayan, aynaya da bakmaz. (mustafa evirgen)
egzozcu: egzoz dediğin çürür, sesi çoğalır. çürüdü mü bağırır zaten. 2 senede çürür mesela. ama tek egzoz da değil ki, baştan sona 3 egzoz vardır. artı borular, artı arkasına uç taktığın zaman 4 yerine geçer. ha bak mesela şu geçen arabanın egzozu patlak. ya da "abart" takmış. bağıran egzozlar var ya, onlara "abart" denir. genç insanlar sever. cezası da var ama takıyorlar işte. kulağa hoş geliyor. normal bir insana "gel takalım" desen, "e ben zaten bağırıyor diye geldim" der. hem de benzini daha çok yakar bağırttığında. (necmi usta)
lunaparkçı: gelen giden sayısı azaldı tabi yıllar içinde; çünkü önce yemeğini yiyeceksin, elbiseni alacaksın, sigaranı içeceksin, paran artarsa eğleneceksin. insanlar eğlenmeye geliyor; ama 3,5 milyon bilet fiyatını görünce frankenştayn'ın torunu gibi oluyor suratları. bir de yağmuru, karı kışı var. (rafet toksoy)
mısırcı: bende hem haşlama hem közde mısır var. bir gün biri daha çok gider, bir gün diğeri, belli olmaz. her zaman közlemenin kokusu caziptir insanlar açısından. biz de kömür yandıktan sonra, özellikle koku çıksın diye sakat mısırları yakarız. duman yapınca insan çekiyor, dumanı takip ederek geliyor insanlar. hele yemek vakitleri.. (erhan erol)
piyano satıcısı: taşıması ayrı zor tabi. bunun için bir ekibimiz var. yangın hortumlarından yapılan kayışlarla, iki kişi teraziye alarak taşır. o 210 kilo kaç kat çıkar. bir defasında 18. kata piyano sattık. ekibimizin olmadığı, taşıyıcılarla çalıştığımız dönemdi. arkadaşlar taşımak uzun sürer diye önceden zile basmıyor, 18 kat çıkarıyorlar. "hanımefendi piyanonuz" diye kapıyı çalıyorlar; fakat apartman 2 blokmuş. onlar a bloka çıkmışlar. (birol özbek)
takı tasarımcısı: italya'da tasarımda farklı kültürlerin yaratıcılığa nasıl yansıdığını görebiliyorsunuz. mesela japonlar çizimlerde çok titizdir, sinir bozucu bir şekilde çalışkandırlar. almanlarda tasarımlar hep kocaman parçalardır. amerikalıların genel zevksizliği takılara da yansır. italyanlar daha modanın içinde işler yaparlar. (bihter pekin)
veteriner: akşam 8'e kadar buradayız; ama gece acil vakalar da olabiliyor. en çok kedi köpekle haşır neşiriz tabii ki. en çok da kızgınlık dönemlerinde oradan buradan düşen kediler gelir. halk arasında kızgınlık zamanı olarak mart bilinir; ama havanın sıcaklığına ve kedinin bünyesine göre, kedi çiftleşinceye kadar kızgınlığı sürer. mart geçince bitmez yani. (celal karabulut)
yoğurtçu: yoğurt kimin icadı, orası karışık. türk icadı geçer; ama benim ailem bulgaristan'dan gelmiş, orada da yapıyorlarmış. zaten yoğurdun içindeki ana bakterinin adı bilmemneyus bulgarus. (alif sakkaf)
kuru temizlemeci: çok ütü hastaları vardır, her şeyi ütülü ister. ama ütüsüz iç çamaşırı ben de giymem. deterjan çünkü mikrop bırakır. hatta en önemli şey iç çamaşırını ütülemektir.
hiç çıkmayacak leke, koyu renklerde pas lekesi. açık renkte çıkma olasılığı var. sandık lekesi çıkmaz. saç boyası lekesinin ilacı hala bulunamadı. mürekkep çıkar ama pilot kalemlerinki çıkmaz. beklemiş çay, kahve, kan lekesi çıkmaz. (yaşar alel)
müze bekçisi: çivi yazısı hoşuma gitti, sempati duydum, o şekilde öğrendim. o zaman zaten türkiye'de çivi yazısını bilen çok azdı. ankara üniversitesi'nde vardı bir hoca, yurt dışında da bir iki tane. sonra yavaş yavaş çoğalmaya başladı. şu anda dünyada 38 kişi var, türkiye'de 23 oldu. ama kendi kendine öğrenen ben tekim, gerisi hepsi hocadır. onların hepsi benden bilge insanlardır. ben ortaokul mezunuyum. urartu'nun hiçbir kazısına yabancı kabul edilmiyor. türk arkeologlar çalışır. ben de yazılar çıktıkça bakardım. "bunlar da insanlar tarafından yazılmış bir şeydir. ben niye anlayamayayım?" diye düşünürdüm. en azından deneyeyim istedim. o sırada başka bir profesör vardı, sert de bir adamdı. ben "öğrenebilir miyim?" diye sorduğumda, "ne yapacaksın, zaten beceremezsin" diye sert çıktı. o biraz ağrıma gitti. ben de kendi kendime, tek tek kelimeleri çözmeye çalıştım. istanbul'a geldim, oktay (belli) hoca'ya danıştım. bir lügat aldım, oradan da çok faydalandım. çalıştım, çalıştım, çevirdim. sonra iran'a gittim, oradaki kitabeleri okudum. o şekilde geçti, benim için de zevkli bir şey oldu. gözlerimi kapadığımda hep yüzler gelir gözümün önüne. işte o insanlar bırakmışlardır bu izleri. çok isterdim 2800 yıl önce yaşamış olmak. 40 senedir bir dağın başındayım ben; hele istanbul'daki bunca insan çok fazla geliyor bana. (mehmet kuşman)
hoparlörcü: iyi müzik dinlemek zamanla olur. 100 milyona da hoparlör var, 100 bin dolara da. 100 milyonluk hoparlörden müzik dinlemeye alışmış bir kulağa 10 bin dolarlık bir hoparlör dinletseniz, o kulak uygun değildir. önce 1000 dolarlık, sonra 2 bin dolarlık.. kademe kademe eğitilir kulak. (musa sezak)
taksici: gündüzleri evde televizyon seyrediyorum daha ziyade. ben kovboy filmleri severim. bir de hayvanlar alemi. bana kalsa bütün aslanları vururum. doğa kanunu diye ellemiyorlar; ama öbür hayvan su içmeye gitmiş, geliyor aslan parçalıyor. çok vahşet. demek büyükler, küçükleri hep yiyor. insanlar gibi. (tevfik şatcı)
sinemacı: biri sorduğunda "freelance tasarımcıyım" diyorum. bu tabiri bulmaları çok iyi oldu. işsizim demenin en harika yolu "freelance". (hürel çobanoğlu)
kafe işletmecisi: 80 ihtilaline kadar bira da satardık. turist adam sabah kahvaltısında bira istiyor. "yok" deyince, 90 yaşındaki adam yüzünü buruşturuyor. ona alışmış çünkü, anlarım. benim sinir olduğum bizim enteller. onlara özenip sabah sabah bira içmezlerse entelliklerini kaybedeceklerini sanıyorlar. (doğan gündoğdu)
1.02.2010
dünyanın hali
john berger
dünya bugün öyle bir durumdadır ki, eğer bu durumu olduğu gibi kabul eder ve kökünden değiştirme yolunda kesin ve kararlı bir sabırsızlık gösterecek olmazsak, bütün değerlerimizin anlamdan yoksun hale geldiğini göreceğiz. bugün dünya halklarının üçte ikisi soyulmakta, sömürülmekte, aldatılmakta, sürekli hakarete uğramakta, dünyanın en alçak ve yapay yoksulluğuna mahkum edilmekte ve insan olarak yadsınmaktadır. eğer bu koşullar kabul edilecek olursa -ya da birazcık reform, birazcık baskı ve birazcık daha dış yardım şartıyla az çok kabul edilirse- eldeki kanıtlardan da açıkça anlaşıldığı üzere, bu durum ileride çok daha vahim bir tabloya yol açacaktır. emperyalizm doymak nedir bilmez. belki yöntemlerini değiştirebilir; ama oburluğunu asla!
gerçi bu durum pek yeni değildir. talan yüzyıllardır sürmektedir. dünya bugün öyle bir yere gelmiştir ki, statükoyu değil haklı çıkarmaya çalışmak, böyle bir kavramdan söz etmek bile imkansızdır. eğer bu dünyada bugünkü haliyle yaşamayı seçersek, toplumsal varlıklar olarak bize miras kalan amaç ve değerlerin hepsini yadsımak zorunda kalırız.
dünyayı bugünkü haliyle kabul edenler artık mirastan yoksun kalıyorlar; öte yandan, yoksun bırakılmış olanlar miraslarını keşfediyorlar. mirastan mahrum kalanlar, her biri kendini yalnızlığıyla baş başa, ancak ölümün son verebileceği bir cehennemin ortasında buluyorlar. o cehennem, dünyanın bugünkü halidir; bu hale bir son verme çabası içinde olmayan için böyledir. orta çağ'ın cehennem görüşünü mutlak kılan sonsuzluk boyutu, yeryüzü cehennemimizde, yerini insanın eşitsizliğinin kaçınılmaz ve mutlak olduğu düşüncesine bırakmıştır. bu eşitsizliğin mutlak boyutu içindeki işkence, yok edilemez olan, daima hisseden vücutlara çektirilen acı değil, kendimizi başkalarında bulmak için ısrarla duyduğumuz yok edilemez gereksinmemizi yadsımanın acısıdır. işkence, ötekinin eşit olmayan bir kişi olarak varlığıdır.
olayların yankıları dünyayı sarmaktadır. aynı zamanda görüntüleri de; bu dayanılmaz durumu görmemiş olduğumuzu ileri süremeyiz. emperyalizm daha yoğunlaşmış ve daha pervasız olmuştur. dünya nüfusunun %6'sını oluşturan abd, dünya kaynaklarının %60'ını elinde veya denetiminde tutmaktadır. abd'nin çıkarlarının savunulması için gerekli yıllık askeri harcamaları, afrika, latin amerika ve asya devletlerinin toplam ulusal gelirlerini aşmaktadır.
ama gerçek, doğrudan doğruya bu gelişmelerden ortaya çıkmamıştır. sömürülenlerin kesin savaşma kararlılıklarından doğmuştur. üstelik bu savaş, ilk adımda ekonomik bir eşitlik savaşı bile değil, bir benliğini bulma savaşı olarak, o sonsuz yabancıdan silkinmek, o aşağılık 'ötekilik' öğretisini çıkarıp çağlardır kendilerine zorla kabul ettirilen o 'öteki'nden kurtulmak, o babadan oğula geçen insan aforozuna son vermek uğruna başlatılmıştır. emperyalizmin en son gereksinmesi hammadde, sömürülen emek ve denetlenen pazarlar değildir; hiçe sayılan bir insanlıktır.
emperyalizm için savaşmayı uysallıkla içinde yaşayanlarsa, gitgide daha çok anlamını yitiren bir hayat sürmektedirler. bu da çağdaş refah toplumlarındaki çürümenin sebebidir. intihar böyle bir uysallığın mantıksal sonucudur; ama pek az kimse mantıklı davranır. buna karşılık emperyalizmle mücadele edenler, insanlığın bütün anlamı adına savaşmaktadırlar.
bugün artık birçok -üretimsel, bilimsel, kültürel ve ruhsal- düzlemde yeti edindiğimiz bir aşamadayız. bu yetiler eşitlik dünyası istemektedir. ya bu istek karşılanır ya da biz bu yetilerimizi yadsır ve öz varlığımızı bomboş kılarız.
dünya bugün öyle bir durumdadır ki, eğer bu durumu olduğu gibi kabul eder ve kökünden değiştirme yolunda kesin ve kararlı bir sabırsızlık gösterecek olmazsak, bütün değerlerimizin anlamdan yoksun hale geldiğini göreceğiz. bugün dünya halklarının üçte ikisi soyulmakta, sömürülmekte, aldatılmakta, sürekli hakarete uğramakta, dünyanın en alçak ve yapay yoksulluğuna mahkum edilmekte ve insan olarak yadsınmaktadır. eğer bu koşullar kabul edilecek olursa -ya da birazcık reform, birazcık baskı ve birazcık daha dış yardım şartıyla az çok kabul edilirse- eldeki kanıtlardan da açıkça anlaşıldığı üzere, bu durum ileride çok daha vahim bir tabloya yol açacaktır. emperyalizm doymak nedir bilmez. belki yöntemlerini değiştirebilir; ama oburluğunu asla!gerçi bu durum pek yeni değildir. talan yüzyıllardır sürmektedir. dünya bugün öyle bir yere gelmiştir ki, statükoyu değil haklı çıkarmaya çalışmak, böyle bir kavramdan söz etmek bile imkansızdır. eğer bu dünyada bugünkü haliyle yaşamayı seçersek, toplumsal varlıklar olarak bize miras kalan amaç ve değerlerin hepsini yadsımak zorunda kalırız.
dünyayı bugünkü haliyle kabul edenler artık mirastan yoksun kalıyorlar; öte yandan, yoksun bırakılmış olanlar miraslarını keşfediyorlar. mirastan mahrum kalanlar, her biri kendini yalnızlığıyla baş başa, ancak ölümün son verebileceği bir cehennemin ortasında buluyorlar. o cehennem, dünyanın bugünkü halidir; bu hale bir son verme çabası içinde olmayan için böyledir. orta çağ'ın cehennem görüşünü mutlak kılan sonsuzluk boyutu, yeryüzü cehennemimizde, yerini insanın eşitsizliğinin kaçınılmaz ve mutlak olduğu düşüncesine bırakmıştır. bu eşitsizliğin mutlak boyutu içindeki işkence, yok edilemez olan, daima hisseden vücutlara çektirilen acı değil, kendimizi başkalarında bulmak için ısrarla duyduğumuz yok edilemez gereksinmemizi yadsımanın acısıdır. işkence, ötekinin eşit olmayan bir kişi olarak varlığıdır.
olayların yankıları dünyayı sarmaktadır. aynı zamanda görüntüleri de; bu dayanılmaz durumu görmemiş olduğumuzu ileri süremeyiz. emperyalizm daha yoğunlaşmış ve daha pervasız olmuştur. dünya nüfusunun %6'sını oluşturan abd, dünya kaynaklarının %60'ını elinde veya denetiminde tutmaktadır. abd'nin çıkarlarının savunulması için gerekli yıllık askeri harcamaları, afrika, latin amerika ve asya devletlerinin toplam ulusal gelirlerini aşmaktadır.
ama gerçek, doğrudan doğruya bu gelişmelerden ortaya çıkmamıştır. sömürülenlerin kesin savaşma kararlılıklarından doğmuştur. üstelik bu savaş, ilk adımda ekonomik bir eşitlik savaşı bile değil, bir benliğini bulma savaşı olarak, o sonsuz yabancıdan silkinmek, o aşağılık 'ötekilik' öğretisini çıkarıp çağlardır kendilerine zorla kabul ettirilen o 'öteki'nden kurtulmak, o babadan oğula geçen insan aforozuna son vermek uğruna başlatılmıştır. emperyalizmin en son gereksinmesi hammadde, sömürülen emek ve denetlenen pazarlar değildir; hiçe sayılan bir insanlıktır.
emperyalizm için savaşmayı uysallıkla içinde yaşayanlarsa, gitgide daha çok anlamını yitiren bir hayat sürmektedirler. bu da çağdaş refah toplumlarındaki çürümenin sebebidir. intihar böyle bir uysallığın mantıksal sonucudur; ama pek az kimse mantıklı davranır. buna karşılık emperyalizmle mücadele edenler, insanlığın bütün anlamı adına savaşmaktadırlar.
bugün artık birçok -üretimsel, bilimsel, kültürel ve ruhsal- düzlemde yeti edindiğimiz bir aşamadayız. bu yetiler eşitlik dünyası istemektedir. ya bu istek karşılanır ya da biz bu yetilerimizi yadsır ve öz varlığımızı bomboş kılarız.


