thomas bernhard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
thomas bernhard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18.08.2022

diploma ve unvanlar

thomas bernhard

insanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bunların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.

yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.

insanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. bay huber'le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı huber'le buluşuyorlar; yemeğe bay maier'le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca bayan müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. işyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.

2.03.2022

elli yaşında

thomas bernhard

var olmak umutsuzluğa düşmekten başka bir şey değildir.

elli yaşımızı geçtikten sonra kendimizi hain ve karaktersiz buluruz. bu duruma ne kadar süreyle dayanabileceğimizdir sorun. birçoğu elli bir yaşındayken kendini öldürür. birçoğu elli ikisinde, ama çoğunlukla elli birinde.

aslında elli yıl kesinlikle yeterlidir. elliyi geçip yaşamaya, varlığımızı sürdürmeye devam ederek kendimizi bayağılaştırırız.

sınırı aşan korkaklarızdır. elliyi geçince kendini iki kez acınacak duruma düşürenler oluruz.

babamızı bizi döllediği için, anamızı bizi doğurduğu için, kız kardeşimizi de sürekli olarak mutsuzluğumuzun tanığı olduğu için affetmeyiz.

uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka bir isteğim olmuyor; ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca.

elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz.. çünkü biz kendimiziz acınacak olan, alçağın ta kendisiyiz.

yaşama yeteneğimiz bile yok, var olmayı bile beceremiyoruz; çünkü var olmuyoruz bile, var olunuyoruz!

bir dostumuz olduğunu sanıyoruz; ama zamanla dostumuz olmadığını görüyoruz; çünkü kesinlikle hiç kimsemiz yok, gerçek bu.

durmadan kendi kabuğumuzun dışına çıkma deneyi yapıyor; ama bu deneyde başarısız oluyoruz. hep tepetaklak yuvarlanıyoruz; çünkü kendi kabuğumuzun dışına ölüm dışında çıkamayacağımızı anlamak istemiyoruz.

biz hep özgün olduğumuzu sanırız; ama aslında değilizdir.

doğa bizden daha güçlü, onu kendimiz için bir sanat ürününe çevirdik kendimizi beğenmişliğimizle.

insan değiliz biz, sanat ürünüyüz, iğrenç bir sanat ürünü.

ellide, en geç elli birde son vermeli.

22.02.2022

aforizma yazarı

thomas bernhard

o bir aforizma yazarıydı, sayısız deyişleri vardı. düşünsel dar solukluluğun aşağı seviyeli bir sanatı bu.

belli kişiler, özellikle de fransa'da geçinmişler bu işle ve de geçinmekteler, hastabakıcıların gece masalarının eksik filozofları yani, bütün o deyişlerini zaman içinde doktorların bekleme odalarındaki duvarlarda okuduğumuz takvim filozofları da.

olumlu ya da olumsuz tüm deyişler aynı biçimde iğrençtir.

ben bu aforizma yazma işinden kurtulamadım; ve onları yok ederek iyi ediyorum; çünkü günün birinde hasta odaları ve papaz evi duvarlarının onlarla kaplanmasını istemem. tıpkı goethe, lichtenberg ve yoldaşlarıyla kaplandığı gibi.

filozof olamayacağım için, açıkça söylemeliyim ki, hiç de bilinçsizce değil, aforizmacı yaptım kendimi, şu iğrenç biçimde felsefeye katılanlardan biri yaptım, binlercesinden birine dönüştürdüm, dedi, diye düşündüm.

akla gelen çok küçük şeylerle büyük etki yaratmak ve insanlığı aldatmak. aslında ben o sınırsız vicdansızlıkları ve o asla iyileşmez küstahlıklarıyla geyik böceklerinin geyiklere katılması gibi, filozofların arasına katılan aforizmacılardan başka bir şey değilim.

bir şey içmezsek susuzluktan ölürüz, bir şey yemezsek açlıktan ölürüz. tüm aforizmalar sonuçta buraya varır, eğer novalis'ten değillerse; ama novalis bile bir yığın saçma şey söylemiştir. çölde suyun hasretini çekeriz, pascal ilkesinin anlattığı bu.

çok dikkatle bakarsak, büyük felsefi tasarımlardan bize kalan yalnızca acınacak bir deyiş tadıdır. hangi felsefe olursa olsun, hangi filozof söz konusu olursa olsun, tüm yeteneklerimizle, yani tüm zihinsel araçlarımızla da uğraşsak, bir şeyler gene de ufalanır.

durmadan düşünce bilimlerinden söz ediyorum; ama bu düşünce bilimlerinin ne olduğunu bile bilmiyorum, hiç haberim yok. felsefeden söz ediyorum ve felsefenin ne olduğundan haberim yok. varoluştan söz ediyorum ve bundan haberim yok.

bizim çıkış noktamız her zaman hiçbir şey bilmememiz ve bu konuda hiçbir fikrimizin olmaması. bir şeye yaklaştığımız anda, her alanda emrimizde olan olağanüstü çok malzeme karşısında boğulup kalıyoruz, gerçek bu. bunun böyle olduğunu bildiğimiz halde, o düşünsel sorular diye adlandırdığımız şeylerle uğraşıyoruz durmadan. imkansıza bırakıyoruz kendimizi, yani düşünsel üretim yaratmaya. çılgınlık bu!

aslında her şeye yetenekliyiz; ama gene aslında hiçbir şeyde başarılı olamıyoruz. tek bir başarılı cümleye sıkışıp kalmış bizim büyük filozoflar, bizim en büyük ozanlarımız, gerçek bu. çoğunlukla yalnızca o felsefi renk tonu dediğimiz şeyi anımsarız, başka da hiçbir şeyi.

müthiş bir yapıtı inceleriz, örneğin kant'ın yapıtını ve zamanla kant'ın küçük, doğu prusyalı kafasına indirgenir bu yapıt ve tamamen belirsiz, gece ve sisten oluşan bir dünyaya dönüşür ve aynı çaresizlikle tüm diğerleri gibi sona erer. inanılmazlıkların dünyası olmak istedi ve geriye gülünç bir ayrıntı kaldı, her şeyde olduğu gibi. o büyük denilen şey, sonunda bir noktaya ulaştı ve biz onun gülünçlüğü, acınasılığı karşısında yalnızca duygulanıyoruz. shakespeare de bizi gülünçlüğe kadar ufalıyor, basiretli bir anımız olduğunda.

24.11.2021

ölüm

thomas bernhard

insanlar bir yakınları öldüğünde korkunç bir fırtına koparıyorlar. ben her şeyi olabildiğince basit tuttum.

mezarlıklarda son derece vahşi biçimde insanlığın zevksizliğini görürüz.

basit, olabildiğince az kişiyle isteriz ama yine de bunaltıcı olanını hazırlarız.

korkunç olan zaten her zaman gülünçtür de.

müziksiz diyelim, konuşmasız diyelim ve düşünelim, o zaman en basiti ve biz böyle olursa en iyi biçimde dayanabiliriz; ama gene de bunaltır bizi derinlemesine.

yalnız yedi ya da sekiz kişi, gerçekten en yakınlar, mümkünse akrabalar değil ve yalnız en yakınlar diye düşünürüz ve sonra bu en yakınlar gelir. onlara çiçek getirmeyin, hiçbir şey getirmeyin de demişizdir ve gene de her şey çok bunaltıcı olur.

biz tabutun ardından gideriz ve her şey bunaltıcıdır. her şey çabuk olur, üç çeyrek saat bile sürmez ve bizi bunaltır ve biz sonsuza kadar sürdüğünü sanırız.

insanın yıllarca en yakını olmuş birinin yitirilişinin doğal olarak avuntusu yoktur.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

19.01.2021

düğün

thomas bernhard

düğünler beni her zaman bunalıma sokmuştur; kısa bir süre içinde onlara katılmaktan vazgeçtim, bunlara gitmeyi hep reddettim. düğüne katılanlar hain bir budalalık içinde. neredeyse tüm yaşamımız boyunca tanıdığımız bir insanı gördüğümüze seviniyoruz; onun elini sıkıyoruz ama hemen ardından onun bir budala haline geldiğini görüyoruz. ve gençler de yaşlılardan daha budala; yaşlılar hiç değilse grotesk.

biz her zaman, biz kendimizi nasıl geliştiriyorsak, hangi yönde olursa olsun, diğerlerinin de kendilerini geliştirdiği yanılgısı içinde yaşıyoruz ama yanılgı bu; çoğunluk duraksamış ve kendini hiç mi hiç geliştirmemiş; ne bu yöne ne de öteki yöne; ne daha iyi ne de daha kötü olmuşlar; yalnızca yaşlanmış ve bu yüzden de son derece can sıkıcı olmuşlar. uzun bir süre görmediğimiz bir insanın gelişmesinin bizi şaşırtacağınız sanıyoruz ama onu tekrar gördüğümüzde yalnızca hiç gelişmemiş olması, yalnızca 20 yıl daha yaşlanmış olması, iyi bir vücut yerine göbekli olması, tombul parmaklarında bize bir zamanlar güzel görünen büyük ve zevksiz yüzükler taşıması bizi şaşırtıyor. biriyle ya da bir başkasıyla birçok konuda konuşabileceğimizi sanıyoruz; ama hiçbiriyle hiçbir konuda konuşamayacağımızı saptıyoruz.

orada öylece duruyor ve kendimize "neden" diye soruyoruz ve havanın şöyle ya da böyle, devlet krizinin şöyle ya da böyle olduğu, sosyalizmin asıl şimdi gerçek yüzünü gösterdiği vesaire dışında söyleyecek başka bir söz bulamıyoruz. eski bir dostun bugün de dostumuz olduğunu sanıyoruz ama hemen kendi korkunç, çoğunlukla da neredeyse öldürücü olan yanılgımızı görüyoruz. şu kadınla resim üzerine konuşabilirsin, şununla şiir üzerine diye sanıyorsun ama sonra yanıldığını görmek zorunda kalıyorsun; biri resim üzerine ne kadar az şey biliyorsa, diğeri de şiir hakkında o kadar az şey biliyor; ikisi de yalnızca yemekler hakkında gevezelik etmeyi becerebiliyor. biriyle eskiden matematik üzerine ne kadar güzel konuşurdum, diye düşünüyorsun, diğeriyle mimari üzerine ama birinin matematiğinin, diğerinin mimari bilgisinin 20 yıl önceki yetişme yıllarının bataklığına saplanıp kaldığını saptıyorsun. bir dayanak noktası bulamaz oluyorsun artık ve onlar neden olduğunu anlayamadan onları incitiyorsun. sonra herkesi inciten biri olup çıkıyorsun, durmaksızın herkesi inciten biri.

3.07.2020

insansız

thomas bernhard

ben zamanı yaşayan insanlardan değilim. ben geçmişin tadını çıkaran mutsuzlardanım.

ben her zaman yalnızca insanlarla ilgilendim. doğa benim ilgimi hiçbir zaman çekmedi. içimdeki her şey insana yönelmişti. ben adeta bir insan fanatiğiyim. doğal olarak insanlık fanatiği değilim; ama bir insan fanatiğiyim. beni her zaman insanlar ilgilendirdi; çünkü doğuştan tiksindim onlardan.

hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine. aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü biçimde tiksinmedim. insanlardan nefret ediyorum; ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım.

insan yığınlarından oldum olası nefret etmişimdir. yaşamım boyunca onlardan uzak durmaya çalıştım. hiçbir zaman, hangisi olursa olsun, bir toplantıya gitmedim kitle nefretim yüzünden.

kitleden nefret ettiğim kadar derinden hiçbir şeyden nefret etmem. kalabalıktan, hiç yanaşmadığım halde kitle ya da kalabalık tarafından eziliyormuşum inancını taşırım hep.

daha çocukken bile kalabalıklardan kaçtım, kalabalıktan nefret ettim, insan topluluklarından, hainlik yığınından ve kafasızlıktan ve yalandan. tek başına bir kişiyi ne kadar sevmek zorunda olsak kitleden o derece nefret ederiz.

artık bu umutsuzluk işkencesinde varlığımı sürdürüyorum. insanlardan nefret ederiz ve yine de onlarla birlikte olmak isteriz; çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için. yalnız olarak uzun süre dayanamayız hayata. biz yalnız olabileceğimizi sanırız, biz terk edilmiş olabileceğimizi sanırız, yalnız sürdürmeyi başaracağımıza inandırırız kendimizi; ama bu bir kuruntudur.

insansız yapabiliriz sanırız, evet hatta tek bir insansız bile yapabiliriz sanırız ve hatta yalnız kendimizle baş başa kalırsak şansımız olur sanırız; ama bu bir kuruntudur. insansız en ufak bir hayatta kalma şansımız yoktur. ne kadar büyük beyinler ve ne kadar eski ustalar almış olsak da yanımıza yoldaş olarak, hiçbiri bir insanın yerini tutmaz.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

11.04.2020

bu ülke

thomas bernhard

bu ülkedeki politik koşullar şu sırada o kadar bunaltıcı ki, insanın yalnız uykusuz geceler geçirmesine yol açıyor.

ama diğer bütün ülke koşulları da bugün aynı biçimde bunaltıcı. hukukla karşı karşıya gelin hele, o zaman yalnızca rüşvetçi ve hain ve alçak bir hukuk olduğunu göreceksiniz. son yıllarda hukuk hataları diye anılan şeyin ürkütücü boyutta yığıldığını görmenizin dışında, bir hafta geçmiyor ki, çoktan kapanmış bir dava ağır usul hataları yüzünden yeniden ele alınmasın ve ilk karar denilen karar iptal edilmesin. ülke hukukunu son yıllarda, verdiği bu çok sayıdaki, düzenbaz hukuk yüzdesine damgasını vuran kararlar belirliyor.

bu ülkede bizim işimiz artık yalnız tamamen çökmüş ve şeytansı bir devletle değil, aynı zamanda da tamamen çökmüş ve şeytansı bir hukukla. ülke hukuku yıllardan bu yana artık inandırıcı değil, bozuk bir politikayla iş görüyor, olması gerektiği gibi bağımsız değil. ülkede bağımsız bir hukuktan söz etmek, gerçeğin yüzüne karşı alay etmek anlamı taşır. ülkemizde bugünkü hukuk politik bir hukuk, bağımsız değil. bugünkü hukuk gerçekten toplumsal tehlike içeren politik bir hukuk oldu. hukuk bugün politikayla aynı şeyi yapıyor.

bu ülke bugün yalnız avrupa'da değil, dünyada da en çok hukuk hatasının yapıldığı tek ülke, felaket olan da bu. avrupa'da daha karmaşık, daha rüşvetçi, daha toplumsal tehlike içeren, düzenbaz bir hukuk yoktur. budalalık rastlantıları değil, politik hainliğin niyetleri hakimdir dinci nasyonal sosyalist ülke hukukuna bugün.

burada gerçek ve hakikat tersyüz edilir. hukuk yalnız keyfilik değil, düzenbaz bir insan öğütme makinesidir. orada hak, haksızlığın saçma değirmen taşları tarafından öğütülür. hele bu ülkedeki kültür söz konusuysa, o zaman mide yalnız bulanmaya yarar. eski sanata gelince, bu, çoktan aşılmış, çoktan eritilmiş ve çoktan bitirilmiştir ve uzun zamandır artık dikkatimizi çekmeyi hak etmez, siz bunu benim kadar iyi biliyorsunuz. çağdaş sanat ise, hep söylenegeldiği gibi, beş para etmez. çağdaş sanat o kadar ucuzdur ki, utancımızı bile hak etmez.

11.03.2020

dünya düzelticisi

thomas bernhard



insanların sergiledikleri utanmazlık
beni her zaman şaşırtmıştır

bir çevirmene yardım edilmez
çevirmen kendi yolunda
yalnız yürümelidir

kötürümlüğüm büyük bir olasılıkla
dehamın bir eseridir

duru bir kafa her şeydir
iyi bir hazım
ve duru bir kafa

ilkin her şeyi
bir amaç uğruna yaparız
sonra ayaklarımıza kadar gelmiş fırsatı teperiz
yaşantımı hiç sevmedim
her zaman ondan nefret ettim
onunla ilgili her şeyden nefret ettim
ve kendimden nefreti
sonuna kadar kullandım

deli, tasarladığı her şeyi başarır
deli, gerçekleştirendir
şüpheci için her şey dağınıktır

her yerde
şarlatanlığın hüküm sürdüğü bugün
gerçek manada düşünen bir kafa
çok az bulunur

bizler çok büyük fanatikleriz
ve fanatizm de büyük bir felakettir
sanattan bir şey anlamıyoruz
doğadan nefret ediyoruz
fikirlerimiz birer saçmalık olarak ortaya çıkıyor

31.01.2020

uzun lafın kısası

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi! yiten bu işte.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

andre gide: herkesin hile yaptığı bir dünyada gerçek insan bir şarlatan gibi görünür.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

paulo coelho: en kusursuz cinayet budur: yaşama sevincimizi kimlerin öldürdüğünü, bunu hangi güdüyle yaptıklarını, suçluların nerede bulunacağını bilemeyiz.

goethe: nedir insan, hep övülen bu yarı tanrı? güçlerinden, tam da en gereken yerde yoksun kalmaz mı? ve sevinç içinde yükseldiği, acılarla yıkıldığı zaman, tam da sonsuzluğun bolluğunda kendini yitirmeyi özlediğinde, o vurdumduymaz ve soğuk bilinçliliğine geri dönmüyor mu hep?

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. 

charles bukowski: hastayız, ümit budalalarıyız. eski giysilerimizle, eski arabalarımızla, bütün hayatlar gibi harcanmış hayatlarımızla bir serap peşinde.

20.01.2020

kırsal

thomas bernhard

büyük kentten kırsala orada daha iyi ve daha uzun yaşamak için giden insanların tüm örnekleri korkunç örneklerdir.

bir büyük kentliye hayatta kalabilmesi için kırsala gitmesini önermek, iç hastalıkları uzmanınca bir hainliktir.

kırsalda yaşayan kişi zamanla kendi farkına bile varmadan aptallaşır. bir süre bu yaşamın özgün olduğuna, sağlığı için gerekli olduğuna inanır; ama kırsal yaşam hiç de özgün değildir ve kırsalda doğmamış ve kırsal yaşam için yaratılmamış biri için tatsız tuzsuz bir şeydir ve sağlığına yalnızca zarar verir. kırsala giden kişiler, kırsalda eriyip giderler ve en azından garip bir yaşam sürerler. bu yaşam onları önce aptallaştırır, sonra da gülünç bir ölüme götürür.

kırsalda, her zaman var olan ve tüm gelecekte de var olacak olan dünyanın çözümsüz sorunlarıyla kentte olduğundan daha acımasızca karşılaşırız. kentte istersek kendimizi tamamen anonimleştirebiliriz. kırsalda tüm iğrençlikler ve korkunçluklar doğrudan doğruya yüzümüze çarpar ve biz onlardan kaçamayız ve bu iğrençliklerin ve korkunçlukların, kırsalda yaşarsak bizi en kısa sürede mahvedeceği gerçeği, ben oradan ayrıldığımdan beri değişmemişti.

her türlü şeyi deneriz, sonra da hep yarıda bırakırız, birdenbire onlarca yılı çöpe atarız.

sürekli temiz hava almak zorundayız; yoksa ilerlememiz engellenir, en yükseğe ulaşma amacımızda felce uğrarız.

18.01.2020

evlilik

thomas bernhard

evlilik birlikteliği, evliliğin sonuna kadar haksız işkence demektir. iki insanın durumlarının dayanılmayacak kadar, kaya tabakaları gibi iç içe geçmesi. siyahın aniden artık siyah olmayışı, çocuğun artık bir mutluluk olmayışı. bir çamur birikintisine dönüşür çok geçmeden evlilik, iki partnerin de hiçbir şey söylemeden içine baktıkları. ve her şey anlaşmalı bir yer altı suyu akıntısıdır. neden? gündüz düşleri ansızın doğru çıkar, tahminler acı gerçeğe dönüşür. rüyada yenilen darbeler, birdenbire başın arkasında acı verirler. bellek yolculuklara ilişkindir, hiç de yalnızlık olmayan yalnızlığa geri dönüşlere. büyük şehrin ortasında birdenbire bir rüzgar eser, çoktan tarihe karıştığına inanılan. ama ağaçlar silkelenemez artık, aşırı olgunlaşmış meyveler silkelenerek yere düşürülemez. hayır. bir köpek baldır kemiğine saldırır ve insanda bir burukluk yaratır. orada bir duvarcı, bir iskelenin üstünde oturur, orada demir yolundan biri durur ve saate bakar. şimdiden yorulduğu için, şurada, yukarıda biri çatıda bir pencere camıyla yürür. eşya taşıma halatlı vasıfsız işçilerin kutulardan ve masalardan iyi anladığını düşünür insan ve kendisi başka hiçbir insanın olmadığı kadar mutsuzdur. ve dünya, sevgilisinin peşinden koşan kötü bir anne gibi acımasızca yalnız bıraktığı kendi tiyatro oyunundan millerce uzaktadır.

29.11.2019

uzun lafın kısası

thomas bernhard: ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

aleksandra kollontay: aşkın, içtiğimiz su gibi, doğal ve temiz olması için özgür ve paylaşılır olması gerekir. yeni bir ahlak anlayışı ve günlük hayatta radikal bir değişim olmadan tam bir özgürlük yaşanamayacaktır.

jean meslier: din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

john fowles: hiçbir şey servetten daha fazla farklılaştırmaz, hiçbir şey yoksulluktan daha fazla benzer kılmaz. yoksulluğun korkunç yanı, insanı aç bırakmasından çok aç bırakırken durağanlaştırmasıdır.

arthur koestler: kaos dünyaya egemen olduğu sürece tanrı tarihsel bir yanlıştır ve insanın kendi vicdanıyla uzlaşmalarının hepsi yalandır. içinden gelen o lanet olası ses her ne zaman yükselirse kulaklarını tıka.

william s. burroughs: fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.

neval el-saadavi: kadınlar işlerini kaybedip fahişe olmaktan korkarlar; çünkü fahişelerin yaşantısının kendilerininkinden iyi olduğunu bilmezler.

james connolly: savaş alanındaki ot, darağacındakinden daha çabuk büyür. özgür olmak için unutmamak zorundasınız. insanları isyan ettiren şey, özgürleşecek torunları hakkındaki düşler değil, köleleştirilmiş ataların anılarıdır.

eduardo galeano: kakao güneşe ihtiyaç duymaz; çünkü onu içinde taşır. içindeki güneşten çikolatanın bize verdiği zevk ve keyif doğar.

frederic gros: ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

guy standing: hayatını sürekli olarak geçici işlerle idame ettiren bir kişinin varoluşu risklerle doludur.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

1.11.2019

bu ülke

thomas bernhard

ben bu dünyada ve bu insanların arasında artık benim için değerli olan hiçbir şey bulamıyorum.

bu dünyada ve bu insanlıkta her şey dar kafalı. bu dünya ve bu insanlık bugün öyle bir dar kafalılık derecesine ulaştı ki, benim gibi bir insan bunu başaramaz.

böyle bir dünyada böyle bir insan yaşamamalı, böyle bir insanlıkla böyle bir insan birlikte var olmamalı.

bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey en alttaki basamağa kadar indi. bu dünyadaki ve bu insanlıktaki her şey öylesine topluma zararlı bir seviyeye ve alçak bir şiddete ulaştı ki, artık benim için yalnızca bir gün için bile bu dünyada ve bu insanlıkta durmadan ilerlemek neredeyse olanaksız oldu.

bu kadar alçak bir dar kafalılığı tarihteki en ileri görüşlü düşünürler bile olanaklı görmediler. ne schopenhauer ne nietzsche, montaigne'i bir tarafa bırakalım. bizim öne çıkan dünya ve insanlık ozanlarımıza gelince, onların dünya ve insanlık için önceden söyleyip yazdıkları iğrençlik ve çöküş bugünkü durum karşısında hiç kalır.

dostoyevski bile -ki bizim en büyük ileri görüşlülerimizdendir- geleceği gülünç bir idil olarak tanımladı. tıpkı diderot'nun gülünç bir gelecek idili tanımlaması gibi. dostoyevski'nin korkunç cehennemi bizim bugün içinde bulunduğumuzun yanında masum kalır. bugünkü durum tüylerimizi diken diken eder, bugün diderot'nun öngörüp söylediği ve önceden yazdığı cehennemleri düşünürsek de aynı şey olur.

dünya ve insanlık, tarihte dünyanın ve insanlığın şimdiye kadar içine düşmediği öylesine bir cehenneme ulaştı ki.. bu büyük düşünürlerin ve büyük yazarların önceden yazdıkları neredeyse idil gibi. topu birden, cehennemi tanımlıyoruz düşüncesiyle yalnızca idili tanımladılar. bugün bizim içinde varlığımızı sürdürdüğümüz cehennem yanında düpedüz düşsel güzellikte bir idildi.

bugünkü her şey hainlik, kötülük, yalan ve ihanet dolu. bu kadar utanmaz ve düzenbaz olmamıştı insanlık hiçbir zaman. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim hep kötülüğe ve alçaklığa ve ihanete ve yalana ve sahtekarlığa bakarız ve hiç durmadan kesin alçaklık dışında bir şeye bakamayız. neye bakarsak bakalım, nereye gidersek gidelim kötülük ve yalanla ve sahtekarlıkla karşılaşırız.

yalan ve kötülük, sahtekarlık ve ihanet, en alçak alçaklık dışında ne görüyoruz ki sokağa çıktığımızda? şayet sokağa çıkmaya cesaret edebilirsek.. sokağa çıkıyor ve alçaklığın içine giriyoruz; alçaklığın ve utanmazlığın, sahtekarlığın ve kötülüğün içine. bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz; ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnızca kötülük, sahtekarlık, yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor, gerçek bu.

30.10.2019

uzun lafın kısası

carl sagan: olağan dışı iddialar olağan dışı kanıtlar gerektirir.

shakespeare: bu günlerin talihsizliği, delilerin körleri yönetmesidir.

thomas bernhard: bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor.

jean meslier: her din, insanlara tanrısallıktan alçakça ve akılsızca korkma duygusu vermeye çalışır.

doris lessing: taşrada, içinde biraz hayat belirtisi olan kızlar, seks delisidir.

campillo & ferreras: vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

godfrey hardy: en asil hırs, kalıcı değeri olan bir şeyler bırakmaktır.

yuval noah harari: bizi hastalıktan ve kıtlıktan koruyan zenginliğin büyük kısmı laboratuvar maymunları, süt inekleri ve üretim bantlarındaki tavukların çektiği acılar sayesinde elde edildi. bu hayvanların on milyarlarcası son iki yüz yılda dünya tarihinde görülmemiş zalimlikte bir endüstriyel sömürüye tabi tutuldular.

wittgenstein: insanoğlu dünyaya geldiği ilk günden itibaren doymak bilmez bir iştahla birbirinin derisini yüzmüştür. birbirlerinin gözlerini oyarak, anüsünden ve vajinasından içeri acı biber dalları sokarak, beşikten mezara kadar birbirlerinin yollarına kızgın korlar dökmüşler, bok döşemişlerdir.

charles dickens: zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. hem akıl çağıydı hem aptallık, hem inanç devriydi hem de kuşku, aydınlık mevsimiydi, karanlık mevsimiydi, hem umut baharı hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana.

alain badiou: bizim dünyamızda sadece fiyatı olan şey dikkate alındığından, hiçbir düşünceye, hiçbir fikre sahip olmamak gerekir. bize, "eğer imkanın varsa tüket, yoksa kapa çeneni ve yok ol!" diyen dünyaya ancak o zaman itaat edebiliriz.

john fowles: insan sürekli bir eksikliktir, sonsuz bir yoksunluktur, bireysel şeylere görünüşte sonsuz bir kayıtsızlık içinde bulunan görünüşte sonsuz bir okyanusta sürüklenmektedir.

william s. burroughs: bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

21.10.2019

eski ustalar

thomas bernhard

düşünen insan, doğuştan mutsuz bir insandır.

her insanın hayatta kalmak için bir alışkanlığa gereksinimi vardır. alışkanlıkların en delicesi bile olsa ona gereksinimi vardır.

iyi bir doktor sahip olabileceğimiz en iyi şeydir; ama hemen hemen kimsenin iyi bir doktoru yoktur. her zaman tıp dünyasının çaylakları ve şarlatanlarıyladır işimiz.

bizi hiç de ilgilendirmeyen insanlarla neler neler konuşuruz! çünkü dinleyiciye gereksinimimiz vardır. bizim dinleyiciye gereksinimimiz vardır ve bir de destekçiye. ömür boyunca ideal bir destekçi isteğimiz olur; ama onu bulamayız. çünkü ideal bir destekçi yoktur. son derece yalın bir insanı destekçimiz durumuna sokarız ve bu yalın insanı destekçimiz yaptıktan sonra başka bir destekçi ararız, bizim destekçimiz için uygun olan bir başkasını ararız.

biz insanları hep korumamız altına alırız; çünkü bu kadar hain olabileceklerine inanamayız ve asla da inanmak istemeyiz. ta ki gene, bizim inanmak istemediğimiz ölçüde hain olduklarını anlayıncaya kadar. insanlara ne kadar yatırım yaparsak, onlara ne kadar iyi davranırsak, bu bize o derece korkunç biçimde ödetilir.

her şeyin şaşırtıcı olduğu yerde doğal olarak artık şaşırtıcı bir şey kalmaz.

armağan vermek en büyük saçmalıklardan biridir. armağan vermek özünde iğrençtir. armağan vermek korkunç bir alışkanlıktır. doğal olarak da vicdan azabından ve çoğu kez de adi bir yalnız kalma korkusu yüzünden yapılır. kötü bir alışkanlıktır. verilen, yani armağan edilen şeyin kıymeti bilinmez. hep daha fazlası istenir ve gittikçe daha fazlası ve sonunda yalnızca nefret yaratır.

hiçbir şey yazar okuması denen şey kadar iğrenç olamaz. benim için yazar okuması denen şeyden daha çekilmez bir şey yoktur. oturup kendi pisliğini okumak iğrençtir. şarkı söyleyen bir şarkıcı dahi başlı başına çekilmez bir şeydir; ama kendi ürününü matahmış gibi sunan bir yazar çok daha çekilmezdir. dişleri o yalan sözcüklerinin hiçbirini artık ağız boşluklarında tutamasa da sahneye çıkarlar, hangi kent salonunda olursa olsun şarlatanca aptallıklarını okurlar.

yüzyıllardan beri eski ustalar olarak anılanlar yalnızca üstünkörü bir bakışa dayanabiliyorlar. onlara dikkatli baktığımızda ve sonunda onlara gerçekten de son derece dikkatli bakıp uzun süre incelediğimizde yavaş yavaş çözülüyorlar, parçalanıyorlar önümüzde ve kafamızda yavan, hatta çoğu kez son derece adi bir tat bırakıyorlar.

en büyük ve en önemli sanat yapıtı bile sonunda devasa bir adilik ve yalan yığını gibi kafamıza çöküyor, çok büyük bir et yığınının midemize oturması gibi. bir sanat yapıtına hayranlık duyarız ve bu, sonuçta gülünçleşir.

en çok da iyi incelediğimiz şeylerin sonunda düş kırıklığına uğrarız. shakespeare bile uzun süre onu incelediğimizde yıkılır, cümleler sinirimize dokunur, kişiler dramların önünde düşerler ve biz her şeyi yok ederiz.

ömür boyu kendimizi büyük beyinler ve eski ustalar diye anılanların eline bırakırız ve sonradan ölesiye düş kırıklığına uğrarız onlardan, gerektiği anda amaçlarını yerine getiremedikleri için. büyük beyinleri ve eski ustaları istifleriz ve gerekli olan, yaşamda kalma anında onları kendi amacımız için kullanabileceğimizi sanırız. diğer bir anlatımla, onları kendi amacımız için kötüye kullanırız; oysa ölümcül bir yanılsamadır bu.

biz beyin kasamızı bu büyük kafalarla ve eski ustalarla doldururuz ve yaşamsal önemi olan anda onlara başvururuz; ama bu beyin kasasını açtığımızda içi boştur. gerçek bu, biz bu boş kasanın önünde durur ve yalnız ve gerçekten de tamamen çaresiz olduğumuzu görürüz. insan, her alanda ömür boyu istifler ve sonunda eli boş kalakalır.

bu ülkede bugün nereye bakarsak bakalım, gülünçlüğün bir lağım çukuruna bakıyoruz. bu kadar çok gülünçlük karşısında her sabah yüzümüz kıpkırmızı oluyor sevgili atzbacher, gerçek bu.

13.09.2019

bilmelisiniz

thomas bernhard

onun talihsizliği hiçbir yere ait olmamakmış, kesinlikle hiçbir şeye sahip olmamak.

sonra birdenbire sokaklarda yürürseniz, bir anlamsızlıktan bir başka anlamsızlığa, hepsi de kara olan sokaklarda, kara ve insanlar karadır ve kederle ve hızla ve sizin gibi çaresizce akıp geçerler önünüzden.

bir meydanda durursunuz, her şey karadır; ansızın içinizdeki ve dışınızdaki her şey kara, hangi noktadan bakılırsa bakılsın, kara ve karıştırılmış, bilinmez ki neyle karıştırılmış, kırılmıştır her şey.

ara sıra bir nesneyi seçer gözünüz; ama her şey kırılmıştır ve yırtılmıştır ve parçalanmıştır; bastonunuza ilk kez dayanırsınız, şimdiye dek yalnızca insanlara ve köpeklere karşı bir sopa gibi kullanmışsınızdır onu; şimdi ona yaslanırsınız ve kurşun gibi akarsınız, şurada burada yeni karalıklar görürsünüz.

insanlar bilmezler yaklaşan ilkbahar mıdır; yoksa bu son mudur.. karşınıza çıkan ve bütün köşelerde, bütün uçlarda size karşı bir devrim yapar gibi bir araya gelmiş olan mağazalardan bu büyük yazıları, içinizdeki her şeyi yerle bir ederler, doğanın ve yaratıkların yardım arayarak size yöneldikleri yerde, sizin çok daha umutsuzca ilerlemeye çalıştığınız yerde.

insanları görürsünüz ve onlara seslenirsiniz, dört bir yönden sürekli gerginleştirilen bu atmosferde hiç utanmadan ürkütürsünüz bu insanları. ceketinizin düğmelerini iliklemişsinizdir ve tepeden tırnağa gerilmişsinizdir ve kafanız her yere çarpmaktan korkar. bütün bu el çantalarına ve bastonlara, bu yüz binlerce el çantasına ve bastona.

çok yukarılardan aşağıya indiğinizi düşünürsünüz, ötekilerin de çok aşağılardan yukarıya çıktığını; bu tiksinti içinde ne yapacağınızı bilemezsiniz. bu insan kitleleri, hepsi de dosdoğru ilerleyen saat göstergelerinin altında ezilmiş.

parkta bir banka sığınmak istersiniz; ama orada sizden daha akıllılar oturmaktadır, daha sabahın köründe banklara çökmüşler ve orada devasa kitaplar okumakta, büyük kağıtların içinden bir şeyler yemektedirler. devlet memurlarının büyük sefaletini anlarsınız, emekliliğin rezilliğini. ve başınızı dizlerinizin arasına sıkıştırıp batmamaya çalışırsınız. ve dünyanın kendi baş ağrılarınızdan kıvrandığını duyarsınız, fantastik sancılarla, havanın korkunç baskı uygulayışıyla. odanızda kendi anı kırıntılarınız tehdit eder sizi, kuşlar vardır orada, bu inanılmaz, korkunç güçle donatılmış kara..

bu korkunç istisnai durum, bilmelisiniz, ansızın içine konulduğunuz, dünyanın kalleşliğinin ve deliliğinin bu sentezi, aklınıza gelebilen her türlü insani süreci tuttuğunuz bu durumda, hiçbir kavram olmadan..

polisler ve sebze arabaları, bunların hepsi üstünüze üstünüze gelir, sizi yok etmek istiyorlarmış gibi. halkın sesi.. bu sesi daha çocukken yok edici bir süreç gibi hissediyordum beynimin içinde. kulak kanallarımı karartan bu halk..

bütün bu izlenimleri, bilmelisiniz, vuruyorum, bastonumla yere her dokunuşumda, kafamda bir delik, hepsi esrik bir tempo vuruşu gibi, sonu gelmez bir işkenceye yargılıdır sıcak rüzgârlı günlerde.

6.08.2019

hayranlık

thomas bernhard

tüm dünyayı birden karikatüre çevirmelisiniz. dünyayı karikatüre çevirme gücünüz vardır. düşüncenin en yüksek gücü, gerekli olanı, bu biricik hayatta kalma gücü.

yalnızca sonunda gülünç bulduğumuz şeye hakim olabiliriz. yalnızca dünyayı ve onun üzerindeki yaşamı gülünç bulduğumuzda ilerleyebiliriz. daha başka, daha iyi bir yöntem yoktur. gerektiği anda sona erdirmediğimiz takdirde hayranlık duyma durumu içinde uzun süre dayanamayız ve mahvoluruz.

zaten ömrüm boyunca hayran olmanın çok uzağındaydım. hayranlık duyma bana yabancıdır. mucize olmadığına göre benim için hayranlık duyma hep yabancı kaldı. beni, hayranlık duyan insanları, bir hayranlık yüzünden hastalananları görmek kadar iten başka bir şey yoktur.

insanlar bir kiliseye giderler ve hayranlık duyarlar, bir müzeye giderler ve hayranlık duyarlar. bir konsere giderler ve hayranlık duyarlar, bu iticidir. gerçek akıl, hayranlık tanımaz, bilgi edinir, saygı duyar, dikkat eder, hepsi bu. insanlar bir sırt çantası dolusu hayranlıkla tüm kiliselere ve tüm müzelere giriyorlar ve bu yüzden de hep şu iğrenç bükülmüş yürüyüşe sahipler, hepsinin kiliselerde ve müzelerdeki yürüyüşü böyle.

şimdiye kadar hiçbir insanın tamamen normal olarak bir kiliseye ya da bir müzeye girdiğini görmedim ve en iğrenç olanı da insanları knossos ya da agrigent'te, hayranlık yolculuklarının amacına ulaştıklarında gözlemlemek; çünkü bu insanlar bir hayranlık yolculuğu dışında yolculuk yapmıyorlar.

hayranlık kör eder, hayranlık duyanı budalalaştırır. insanların çoğu bir kez hayranlığa kapıldılar mı artık hayranlıktan kurtulamaz ve böylece budalalaşırlar. insanların çoğu sırf bu yüzden budaladır ömür boyu, hayranlık duydukları için. hayranlık duyulacak hiçbir şey yoktur, hiç ama hiçbir şey.

insanlar için saygı duymak ve değer vermek çok güç olduğu için hayranlık duyarlar, bu daha kolaydır onlar için. hayranlık saygı duymaktan, değer vermekten daha kolaydır, hayranlık budalanın niteliğidir. yalnızca budala hayranlık duyar, akıllı hayranlık duymaz, saygı duyar, değer verir, anlar, böyledir. ama saygı duymak ve değer vermek ve anlamak için düşünce gerekir ve insanların düşünceleri yoktur. düşüncesizdirler ve gerçekten tamamen düşüncesizce piramitlere ve sicilya sütunlarına ve pers tapmaklarının önüne yolculuk yaparlar ve kendilerini ve budalalıklarını hayranlıkla etkilerler.

hayranlık durumu, düşünce zayıflığı durumudur. düşünce zayıflığının bu durumu içinde hemen hemen herkes varlığını sürdürür. bu düşünce zayıflığı durumu içinde gelir herkes sanat tarihi müzesine. insanlar bu hayranlıklarıyla ağır bir yükü sürüklerler. hayranlıklarını paltolarını aşağıdaki vestiyere verir gibi vermeye cesaretleri yoktur. bu yüzden, hayranlıkla dolu olarak, zorla tüm bu salonlarda sürüklerler kendilerini. insanın midesi bulanır bunu gördüğünde.

hayranlık, cahil diye anılanların bir belirtisi değildir yalnızca, tam tersine, çok korkunç, evet gerçekten de ürkütücü ölçüde, daha çok eğitimli denilen kişilerin bir belirtisidir ki bu çok daha iticidir. cahil, hayranlık duyar; çünkü hayranlık duymamayı beceremeyecek kadar aptaldır. eğitimli ise bu iş için çok sapıktır. cahil denilenin hayranlığı çok doğaldır, eğitimli denilenin hayranlığı ise doğrudan doğruya sapıkça bir sapıklıktır.

14.01.2019

fotoğraf

thomas bernhard

dünyada fotoğraf göstermek kadar nefret ettiğim bir şey yoktur. ben göstermem, bana gösterilmesini de istemem. temelinde fotoğraftan nefret ederim ve asla fotoğraf çekmek gibi bir fikir gelmedi aklıma; ömrüm boyunca fotoğraf makinem de olmadı. durmadan fotoğraf çekmekle uğraşan ve boyunlarında asılı fotoğraf makinesiyle oradan oraya koşan insanları küçümserim. fotoğraf çekmek için durmadan bir bahane arayıp durur ve her şeyin ve herkesin fotoğrafını çekerler, en saçma şeylerin bile. durmadan kendilerini ortaya koymaktan başka bir şey yoktur kafalarında ve bunu da en itici biçimde yaptıklarının farkında bile değillerdir. fotoğraflarında sapıkça çarpıtılmış bir dünyanın resmini çekerler ama bu resimlerin aslında gerçek dünyayla, dünyanın da onlar yüzünden sapıkça çarpıtılmış olması dışında bir benzerliği yoktur.

fotoğraf çekmek hain bir ihtiras; giderek tüm insanlık kaptırıyor buna kendini; çünkü çarpıklık ve sapıklığı sevmekle kalmıyor; ona tapıyorlar da ve gerçekten de zaman içinde yığınla fotoğraf çekerek bu çarpık ve sapıkça dünyayı tek doğru dünya olarak algılıyorlar. fotoğraflarında doğayı sapıkça bir gülünçlüğe dönüştürerek işlenebilecek en haince suçu işliyorlar. fotoğraflarındaki insanlar gülünç, tanınmaz hale gelinceye kadar çarpıtılmış; hatta sakat bırakılmış kuklalar, onların objektiflerine dehşet içinde bakıyorlar; ahmak ve iğrençler. fotoğraf çekmek alçakça bir tutku, dünyanın her yerinde toplumların her kesiminden insanlar kendini kaptırmış buna, tüm insanlığın yakalandığı ve asla bir daha iyileştirilemeyecek bir hastalık. fotoğraf sanatını bulan kişi, tüm sanatlar içinde en çok insan düşmanı olanını bulan kişi aynı zamanda. ona borçluyuz doğanın ve onda varlığını sürdüren insanın sonsuza dek çarpıtılışının sapıkça yüzünü. şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta doğal, yani gerçek ve hakiki bir insan görmedim; tıpkı şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta gerçek ve hakiki bir doğa görmediğim gibi. fotoğraf 20. yüzyılın en büyük felaketi. ne zaman bir fotoğrafa baksam, hiç olmadığı kadar büyük bir tiksinti duymuşumdur.

fotoğraf yalnızca garip ve gülünç bir anı gösteriyor, insanı kendi yaşamında nasılsa öyle göstermiyor; fotoğraf sinsi ve sapıkça bir yapaylık, kimin tarafından çekilmiş olursa olsun, kimi gösterirse göstersin, her fotoğraf insan onurunun temelden yaralanması, doğallığın akılalmaz bir biçimde sahteleşmesi, haince bir insandışılık.

bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir. bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden kişilerden başkası değillerdir. fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır; aslında dünyanın en büyük alaya alınış biçimidir.

29.12.2018

bitik adam

thomas bernhard

varoluşumu duygusallığa feda etmek benim tarzım değildir.

insan mutsuzluktur. yalnızca budala olan bunun aksini savunur. doğmak mutsuzluktur. yaşadığımız sürece de bu mutsuzluğu sürdürürüz, bir tek ölüm kesip atar bunu.

caddenin üzerinde parçalananlar beni her zaman büyülemiştir.

zekice bir müdahaleyle kendini dünyadan uzaklaştırdı. bir anlamda, artık kimsenin inanmadığı bir sözü yerine getirdi.

bir insana ne kadar uzunca bir süre bakarsak o kadar sakatlanmış olduğunu kavrayamayacağımız kadar sakatlanmıştır. işin aslı budur. dünya sakatlarla doludur. sokağa çıkarız ve yalnızca sakatları görürüz. birini davet ederiz, evimize bir sakat gelir.

bitik adam, bitik adam olarak doğmuştur zaten.

her insan tek başına olağanüstü bir kişidir ve gerçekten kendisini tüm zamanların en büyük sanat yapıtı olarak görür. öğretmenlerimizin kaliteleri bile önemli değildir. önemli olan biziz; çünkü kötü öğretmenler de sonuç olarak hep dahiler yarattılar, tıpkı tersine iyi öğretmenlerin dahileri yok ettiği gibi.

ölüm en büyük yanlış anlamadır. intiharcılar gülünçtür, kendini asanlar iğrençtir.

biz şu ya da bu insan mutsuz bir insandır dediğimizde hep doğrudur; ama şu ya da bu insan mutludur dediğimizde, bu hiçbir zaman doğru değildir.

başımıza neyin geleceğini önceden bilirsek ona daha kolay dayanırız.

öğrenim gördüğümüz yerdeki çevre bize düşmansa, bize dostça bakan çevrede olduğundan daha iyi çalışırız. öğrenim gören kişi, ona dost olan çevre yerine, düşman olan çevreyi seçerse daha iyi eder; çünkü ona dost olan çevre, eğitimine vereceği dikkatin büyük bir bölümünü alıp götürür. düşman çevre ise ona yüzde yüz bir eğitim sağlar; çünkü o bu eğitime yoğunlaşmak zorundadır, umutsuzluğa kapılmamak için. ama yalnızca güçlü bir kişiliği olana, zayıf biri orada kısa sürede kuşkusuz yitip gider.

zayıf karakterler her zaman zayıf sanatçılar olurlar.

bizim o diğer tanınmış ve ünlü, bir büyük kentten ötekine koşan, sonunda bir kaplıcadan ötekine giden ve gene sonunda parmakları felç olup, yorumlama bunaklığı onları avcunun içine alıncaya kadar bir taşra kasabasından ötekine gidenlerden, hiçbir şeyden nefret etmediğim gibi nefret ettim hep.

mahkemeler suçsuz insanları ve ailelerini ömür boyu mahvettikten sonra rutin işlerine dönerler.

insanlardan kuşkulanılmasmdan, haklarında dava açılmasından ve hapse atılmalarından zevk alırız, gerçek bu.

9.11.2018

entelektüel

thomas bernhard

ömür boyu bizi kendilerine çeken, yani o basit insanlar denilen kişilerle yan yana oturduğumuz duygusunu taşırız. doğal olarak onları gerçekte olduklarından bambaşka düşleriz; ama yanlarına oturduğumuzda bizim düşündüğümüz gibi olmadıklarını ve bizim kendimizi inandırdığımız gibi asla onlara ait olmadığımızı görürüz ve onların masasında ve onların ortasında hep o korktuğumuz, masalarında oturduğumuzda başımıza gelen düş kırıklığı ile karşılaşırız; oysa masalarına otururken onlara ait olduğumuzu ve kısa bir süre için de olsa cezalandırılmadan yanlarına oturabileceğimizi düşünmüşüzdür; oysa bu en büyük yanılgıdır.

ömür boyu bu insanlara özlem duyar ve yanlarına gitmek isteriz ve onlara karşı hissettiklerimizi söylediğimizde onlar tarafından geri tepiliriz, hem de en patavatsız biçimde.

bizim gibi insanlar halkın masasından çok erken ayrıldılar.

bu insanların birinci mahalle insanlarından hiç değilse daha iyi bir karaktere sahip olduklarına inanmak bir yanılgıdır. daha yakından bakıldığında, bu ihmal edilmişler denilenler, o yoksul denilenler ve o geri kalmış denilenler özlerinde aynı biçimde karaktersiz ve iğrençtirler ve aynen, kendi ait olduğumuz ve sırf bu yüzden iğrenç bulduğumuz ötekiler gibi reddedilesidirler. alt tabakalar, tıpkı üst tabakalar gibi herkes için tehlikelidir. aynı iğrençlikleri yaparlar, tıpkı ötekiler gibi reddedilesidirler, başka türlüdürler; ama aynı biçimde iğrençtirler.

entelektüel denilen kişi sözde entelektüelliğinden nefret eder ve kurtuluşunu, eskiden küçük düşürülenler ve gücendir ilenler diye anılan yoksullar ve ihmal edilmişlerin yanında bulacağını sanır. ama orada kendi kurtuluşu yerine aynı iğrençliği bulur.