daniel pennac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
daniel pennac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.10.2018

okul sıkıntısı

daniel pennac

toplumlar, paylaşılan yalanlar üzerine kurulmuştur.

jean-jacques rousseau: bir alçak, kötü biri ya da bir deli de kral olabilir; ama çok az insan gerçek anlamda insan olabilir.

hayat, şaşılacak kadar kısadır.

insan aidiyet duygusunu yaşamayınca, kendi kendine sözler vermeye eğilimlidir.

suçluluğun doğuşu her türlü zeka yetisinin gizlice kurnazlığa yatırım yapmasıdır.

victor hugo: bir çocuğun hakkı, insan olmaktır. insanı insan yapan ışıktır, aydınlanmayı sağlayan eğitimdir.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından söz et."

birey kendini, kendisine ait şimdiki zamanının bilincine vararak yapılandırır, ondan kaçarak değil.

on iki buçuk yaşındayım ve henüz hiçbir şey yapmadım.

istatistiksel olarak her şey açıklanabilir, kişisel olarak her şey karmaşık bir hal alır.

içerisinde yaşadığımız toplumda bir hiç olduğuna inanan ergen bir kurbandır.

çölde baştan çıkarıcı olan şeytan değildir, çölün kendisidir: bütün vazgeçişlerin doğal tutkusu.

insan bir gelecek hayal etmeden şimdiki zamandaki yerini de alamaz. iskemlemizde otururuz; fakat aklımız başka bir diyardadır. şikayetlerin, sızlanıp durmaların cehenneminde tutsağızdır, zaman bir türlü geçmek bilmez, bir tür süreklilik duygusu, faturasını hem de en okkalısını, kime olursa olsun kesebileceğimiz bir işkence duygusudur.

ne kadar az insan var ve dünya ne kadar da ıssız!

öğretmenler bilgiyle cehalet arasındaki çatışmaya hazırlıklı değildirler.

insan mutlaka bir şey oluyor. fakat çok da değişmiyoruz. elimizdekilerle yapabileceğimiz kadarını yapabiliyoruz.

4.10.2014

daniel pennac

daniel pennac

neredeyse yüz yaşında olan annem, çok iyi tanıdığı bir yazar hakkında bir film izliyor. yazarı, paris'teki evinde, aynı zamanda çalışma odası da olan kütüphanesinde, etrafında kitaplarıyla görüyoruz. pencere bir okulun bahçesine bakıyor. teneffüs yaygarası. yazarın, çeyrek yüzyıl boyunca öğretmenlik mesleğini icra ettiğini ve teneffüse çıkılan bu iki avluya bakan daireyi de, tıpkı bir demiryolu işçisinin emekliliğini vagonların kızağa çekildiği bir istasyonda geçirmek istemesi gibi bir nedenle seçmiş olduğunu öğreniyoruz.

yazarı daha sonra ispanya'da, italya'da çevirmenleriyle tartışırken, venedikli arkadaşlarıyla şakalaşırken ve vercors yaylası'nda, bir başına, bir yandan yükseklerde sisler arasında yürürken bir yandan da mesleğinden, dilden, üsluptan, roman kurgusundan ve karakterlerden söz ederken izliyoruz. bu defa alplerin ihtişamına açılan başka bir çalışma odası. görüntüler, yazarın hayranlık duyduğu ve kendi çalışmalarından söz eden sanatçılarla yapılan söyleşilerle destekleniyor: sinemacı ve romancı dai sijie, çizer sempe, şarkıcı thomas fersen, ressam jürg kreienbühl.

tekrar paris'teyiz: yazar, bu defa bilgisayarının önünde, sözlüklerinin arasında. en büyük tutkusuymuş sözlükler, öyle diyor. hatta filmin sonunda, penacchionni olan soyadından gelen pennac adı altında robert'in p harfinden önadı daniel'le birlikte sözlüğe girdiğini öğreniyoruz.

her neyse, annem, bu filmi, onu kendisi için kaydetmiş olan ağabeyim bernard ile birlikte izliyor. başından sonuna kadar, koltuğunda kıpırdamadan, gözünü ayırmadan, ağzından tek bir kelime çıkmadan hava kararana kadar izliyor.

filmin sonu.

jenerik.

sessizlik.

sonra, bernard'a doğru usulca dönerek soruyor:

"sence bir gün bu durumdan sıyrılabilecek mi, ne dersin?"

20.03.2012

alıntılar

tahsin yücel

atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.

demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.

bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.

fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.

konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.

jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.

daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.

eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.

solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.

paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.

"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."

roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.

plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!

roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.

jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.

28.01.2010

küçük yazı satıcısı

daniel pennac

kitap bir şenliktir.

yirmi yaşında ihtiyarlar ve sekseninde gençler vardır.

hayatta edebiyat diye bir şey yoktur, ticaret vardır.

yazmak uzun bir sabırdır.

aşkın müsveddesi olmaz, her defasında doğrudan aslıdır.

caniler çoğu zaman kendilerine inanılmayan insanlardır.

beterin beteri, beteri beklemektir.

hayatta öyle anlar vardır ki, dostlar arasındadır insan, nokta, hepsi bu.

yüreğinde kapı komşusunun iyiliğinden başka bir şey düşünmeyen bir insanlık düşlüyorum.

güzel şeylere meraklı olanlar asla vazgeçmezler.

insan dünyayı değiştiremiyorsa dekoru değiştirmeli.

gerçek, nadiren aldığın cevaplardadır.

insanın çok uzun süre yüreğinde taşımaması gereken şeyler vardır.

kırk yaşında insan ya zengindir ya da bir hiçtir.

yalnızlık, evcilleştirilmiş hayvanlardan uzak tutulması gereken bir işkencedir.

gerçeklik daima bir yüzyıl ilerdedir.

hayat bir roman değil, biliyorum. ama onu yaşanabilir kılan tek şey romanesk.

8.05.2008

bir röportaj

daniel pennac

"size en önemli niteliğinizi soracak olsam, j.l.b. bana ne cevap verirdiniz?"

- girişimcilik.

"ya başlıca kusurunuz?"

- her şeyi başaramamak.

"başarısızlığı tatmış olabilir misiniz? sizi görünce buna inanmak çok zor."

- savaşlar kaybettiğim oldu ama hepsinden de nihai zafere götürecek bir ders çıkarmayı bildim.

"girişimcilikte bulunmayı arzu eden bugünün bir gencine ne tavsiye ederdiniz?"

- ne istediğini bilmesini, erken kalkmasını, kendinden başka kimseden bir şey beklememesini.

"roman kahramanlarınız nasıl doğuyor?"

- yenme irademden.

"romanlarınızdaki kadınlar hep genç, güzel, zeki, cinsellik dolu."

- bunu sadece kendilerine borçlular. bir dış görünüşü elde edersiniz ve o sizin gerçekliğiniz olur.

"eğer sizi doğru anladıysam herkes güzel, zeki ve zengin olabilir, öyle mi?"

- bu bir irade sorunudur.

"güzellik bir irade sorunu mu?"

- güzellik önce içeridedir. irade onu dışlaştırır.

"hep iradeden söz ediyorsunuz. yoksa zayıfları küçümsüyor musunuz?"

- zayıflar yoktur, gerçekten ne istediklerini bilmeyen insanlar vardır ancak.

"siz kendiniz, hep zengin olmayı mı arzulamıştınız?"

- dört yaşımdan beri, yoksul olduğumu anladığımdan beri.

"hayatla bir ödeşme mi?"

- bir fetih.

"para gerçekten mutluluk getirir mi?"

- birinci şartıdır.

"kahramanlarınız çok genç yaşta zengin oluyorlar ve yaş, kaleminizin ucuna çok sık takılan bir konu. yaş hakkında ne düşünüyorsunuz?"

- yaş bir hergeleliktir, matmazel.

(irkilerek) "ne dediniz?"

- her yaşın hergeleliğin dik alası olduğunu söylüyorum; çocukluk bademcik ve tam bir bağımlılık çağı; ergenlik, otuzbir çekme ve boş sorgulamalar çağı; olgunluk, kanser ve salaklığın zafer çağı; ihtiyarlık, damar sertliği ve nafile pişmanlıklar çağı.

(kalemi havada) "bunu gerçekten yazmak zorunda mıyım?"

- bu sizin röportajınız, ne isterseniz onu yazarsınız.

kız birkaç sayfa atladı ve daha iyi geçmesini umut ederek daha ileride bir yerden tekrar başladı.

"para sorunsalı karşısındaki tavrınız nedir?"

ama bu daha da beter oldu.

- eğer kendimi yiyecek lokma bulamayanların sofrasında görseydim silahtan yana tavır alırdım.