31.3.15

uzun lafın kısası

konfüçyüs: iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.

tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.

andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.

bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.

oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.

salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.

henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.

melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

29.3.15

van gogh

henry miller

"kendim için hiçbir şey beklemiyorum. biz mahvolduk. biz dünyamızın dışında yaşıyoruz." (van gogh)

van gogh'un uzun zamandan beri boyayı bırakıp kara kalemle, kömürle, mürekkeple çalıştığını biliyoruz. ayrıca, onun doğadan öğrenmeye çalıştığı insan vücudunu incelediğini de biliyoruz. evet, kabuğun altında ne gizlendiğini okuyabilmek için kendi kendisini eğitiyordu. her zaman fakirlerle, düşkünlerle arkadaşlık ederdi. kültürlü kimselerden çok köylülerden hoşlanırdı. nesneyi hissetmeye, şeklini incelemeye çalışıyordu. her güne ait, en basit şeylere öylesine alıştı ki, nihayet tecrübe ve teknik gerektiği zaman, bu basit dünyasını gerçek canlılığıyla kullanacaktı. dünyanın giyimli şeytanlarla dolu olmadığını, çirkinliğin olmadığını göstermeye çalışıyordu. dünyanın hiçbir zaman sıkıcı olmadığını, seven gözlerle her şeyin insana güzel görüneceğini kanıtlamaya çalışıyordu. bu arzularını gerçekleştirdiği, bize yeni bir dünya verdiği zaman, dünyayla artık geçinemeyeceğini anladı: kendi arzusuyla bir tımarhaneye yatırıldı.

van gogh'un ölümüne neden olan ihtişamı unutarak, elem verici sonuna ağlarız. güneş okyanusa battığı zaman ağlar mıyız? güneşin tüm ihtişamı, kaybolurken izlediği birkaç dakika içinde gözlerimizin önüne serilir. gün ağarırken yine ortaya çıkacak, başka bir ihtişam, başka bir güneş ama hiçbirimiz ona önem vermeyiz. orada olduğunu bilir, güvenir; ama teşekkür etmeyiz. nietzsche, rimbaud, van gogh gibi büyük güneşler, kutsal gök gibi aynı kaderle ıstırap çekecek insan güneşleridir. ancak batıp kaybolduktan sonra onların parlaklıklarını fark ederiz. onların batışlarından ötürü döktüğümüz gözyaşları, yeni güneşlerimizi görmemizi engeller. geriye, ileriye bakar fakat hiçbir zaman gerçeğin gözüne bakmayız. eğer arada sırada bizi ısıtan, aydınlatan kütleye sevgi gösterirsek, bu sevgimizi, ezelden beri parıldayan güneşlere yöneltmeyiz. hiç düşünmeden tüm boşluğun güneşlerle dolu olduğu gerçeğini kabul ederiz.

tüm evren ışık içinde yüzmektedir. her şey canlı ve hareketlidir. insan da tükenmez enerjiyle yüklü, yorulmak bilmeyen bir varlıktır. karanlığın ve tutukluğun sadece insanların zihninde bulunması gariptir.

biraz fazla ışık, dünyada biraz fazla enerji ve nihayet o kişi insanlık toplumu için uygunsuz görünür. ilhamın karşılığı ya tımarhane ya da mezardır. gri, doğal dünya, bizim doğal yetişme yerimizmiş gibi görünür. uzun zamandan beri böyleydi. fakat dünya, içinde bulunulan koşullar değişiyor. ister kabul edilsin ister edilmesin yeni bir dünyanın eşiğinde bulunuyoruz. anlamaya ve kabul etmeye zorlanacağız. çünkü aramızdan fırlatıp attığımız büyük güneşler görüşümüzü şiddetle sarsmıştır. ihtişama ve dehşete tanık olacağız, sıra ile ve aynı zamanda. tanrıça indra gibi, binlerce gözle göreceğiz. yıldızlar üzerimize geliyor, en uzaktakiler bile.

"katedrali göstereceğime insanların gözlerini göstermeyi tercih ederim; çünkü insanların gözlerinde olan bir şey, her ne kadar çekici ve güzel görünürse de katedralde yoktur." (van gogh)

18.3.15

günlükler

franz kafka

uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam.

yaşamaktan kıvanç duyan, başkalarında da aynı kıvancı görmek isteyenler, gece bir düğünden dönen ve karşılarına çıkan insanları, kim olduğunu bilmedikleri gelinin sağlığına içmeye zorlayan sarhoşlar gibidir.

aranan kişi, çokluk bitişikte oturmaktadır.

kendisiyle bir yıl aynı kentte yaşadığım bir kızla dünyada evlenmezdim.

kötü yapıtlarını değişik yollardan saklayıp gizlemek, yazarların en saygın özelliğidir.

yalnızlık her şeyden güçlüdür ve kişiyi yeniden insanlara yaklaştırır.

ölmek isteğini hep içte yaşatmak, beri yandan kendini henüz ayakta tutuyor olmak, işte yalnız budur sevgi.

sevgiden daha tatlı, işvebazlıktan daha eğlendirici bir şey yok.

herkes bir başkasını olduğu gibi kabul edip sever; ama olduğu gibi kabul edip kendisiyle yaşayabileceğine inanmaz.

bilinç kapsamının darlığı, toplumsal yaşamın bir gerçeğidir.

bütün erdemler kişisel, bütün kötülükler toplumsaldır. toplumsal erdem gözüyle bakılan şeyler; örneğin sevgi, bencillikten uzaklık, hakkaniyet duygusu, özveri, gücünü şaşılacak ölçüde yitirmiş toplumsal kötülüklerdir.

insanın yetenekleri sınırlıysa, düzensizlikten kötü bir şey yoktur.

olumsuzlamaya, durmadan değişen, yenilenen, ölerek dirilen savaşçı insan organizmasının bu doğal dışavurumuna her vakit yetenekli durumdayız; ama işte göze alamayız bunu; oysa yaşamak olumsuzlamak, dolayısıyla olumsuzlamak onaylamaktır.

barışta ilerleyemez, savaşta kırılıp gidersin.

her şey hayaldir: aile, büro, arkadaşlar, sokak, zevce, her şey gerçeğe biraz daha uzak, biraz daha yakın bir hayal; en yakın gerçek ise, senin başını penceresiz ve kapısız bir hücrenin duvarına bastırmandır yalnız.

dünya tarihindeki en büyük savaşlarda hep böyle olmuştur: küçük ayrıntılar, küçük ayrıntılar üzerinde söz sahibidir.

muhammet, kadınlarda ruh yok der haklı olarak.

korku mutsuzluktur; ama bu yüzden cesaret mutluluktur denemez. cesaret değil, korkusuzluktur mutluluk; dingin, gözlerini hiçbir şeyden kaçırmayan, her şeyi göğüsleyebilen korkusuzluk.

eşiği aştın mı her şey yoluna girmiş demektir.

ruhgöçü diye bir şey varsa ben henüz merdivenin en alt basamağında bile sayılmam. yaşamım, doğum karşısında bir duraksamadır.

bu şekilde de yaşayabilirsin belki; ancak söz konusu yaşamı kadınlardan korumaya bak.

beklemek yalnızca bitip tükenmeyen bir çaresizlik.

buruşmuş kalçalarıyla pasaklı, yaşlıca, tümüyle yabancı bir kadının, menisini bir anda uzaklaştırıp parayı cebine atarak çoktan bir başka müşterinin beklediği bitişik odaya seğirtecek kadının üstüne yoktur.

"bütün bu evren ne kadar tiksindiriyor beni!"

günlüğü artık bırakmayacağım. sımsıkı tutunmam gerekiyor ona; çünkü tutunacağım başka bir şey yok.

16.3.15

ecinniler

dostoyevski

korku insanın lanetidir.

bir kadın hiçbir zaman tam pişman olmaz.

mutlulukların en büyüğü, kendini feda etmekten duyulan mutluluktur.

"dünyayı dize getirmek istiyorsan önce kendini dize getir."

kadın, her yerde hazır ve nazır olanı bile aldatır; hem de gözünün içine baka baka.

sık görüyor olsanız da ömrünüz boyunca her görüşünüzde daha önce farkına varmadığınız yeni bir yanını gördüğünüz, yepyeni bir şeyler keşfettiğiniz yüzler de olabiliyor hayatta.

iyi yürekli bir aptaldan daha aptal bir şey olabilir mi?

gerçek, dolu dolu bir acı, bazen en aklı havada insanı bile -geçici bir süre için de olsa- ciddi, sebatlı biri haline getirebilir. hakiki bir acının bir aptalı bile akıllandırdığı olur; elbette bir süreliğine.

tüm insanlık mutluluğa eriştiğinde zaman artık olmayacak; çünkü zamana gerek olmayacak.

insanoğlu mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz; yalnızca bu nedenle mutsuz. hepsi bu! her şey bundan ibaret! bunu öğrenen hemen o anda mutlu olur.

insan bilmediğini sevemez.

-insanlara herkesin iyi olduğunu öğreten kimse, dünya tarihine son noktayı koyar.
-vardı öğreten biri, çarmıha gerildi.

gerçek büyük ulus, insanlık için ikinci dereceden bir rol üstlenmeyi kesinlikle kabul etmez; birinci dereceden bir rol bile onun için kabul edilebilir değildir; o, biricik olmayı ister.

eğileceksen çarığın değil, çizmenin önünde eğil.

sağduyu karşısında bile direnebilmek için gerçekten yüce insan olmak gerekir. 

herkes bir şekilde kendi yüzyılının insanı olmalı, kendi yüzyılını yaşamalı.

tuhaf dostluklar vardır: iki dost birbirini paralamaya hazırdır; ama yine de yaşam boyu birbirlerinden ayrılamazlar. hatta neredeyse olanaksızdır ayrılmaları. kim şımarıklık edip dostluk bağlarını koparmaya yeltenirse hemen ertesi gün hasta olup yataklara düşer; hatta bu nedenle ölebilir bile.

dünyayla ilgimizi kesmek ve tümüyle özgür olmak için bağışlamak, bağışlamak ve bağışlamak gerekir.

tam bir ateist, inancı bütünlük aşamasından bir önceki aşamada bulunan insan demektir. umursamaz adamınsa, berbat bir korkudan başka hiçbir inancı yoktur.

içten, güzel olan her şey daima bağışlatır kendini.

15.3.15

true detective

bazen insanlar çocuk yapmayı bir cevap olarak görürler. kendi hikayelerini değiştirmenin yolu gibi.

hayat, ancak bir şeyde uzmanlaşacak kadar uzun. o da şüpheli. o yüzden hangi konuda uzmanlaştığına dikkat et.

bazen güzel bir dayak yemek kişisel olgunlaşmaya katkı sağlar.

belli bir yaşı geçtikten sonra ailesi olmayan bir erkek kötüye delalettir.

iyi bir kadın temel eğilimlerimizi yatıştırır.

duyguları olan birer et parçası olarak, kimliklerimiz ne kadar yanıltıcı olsa da bu kimliği değer yargılarıyla oluştururuz. herkes sürekli yargılar. eğer bununla sorunun varsa yanlış yaşıyorsun demektir.

bazen en kötü halin en iyi halindir.

ölüm anında, o son anda görüyorsun ki bu büyük drama hiçbir zaman küstahlık ve aptal arzulardan ibaret geçici bir çözümden başka bir şey değildi. ve öylece bırakıp gidebiliyorsun hayatına o kadar da sıkı sıkıya tutunmak gerekmediğini görerek. fark ediyorsun ki tüm hayatın, sevgin, nefretin, hatıraların, acıların.. hepsi aynı şeydi. hepsi bir rüyaydı. kilitli bir odada sakladığın bir rüya. insan olduğuna dair bir rüya. ve birçok rüyada olduğu gibi bunun da sonunda bir canavar var.

zaman düz bir çemberdir. yaptığımız ya da yapacağımız her şeyi tekrar yapacağız, tekrar, tekrar ve tekrar. sonsuza kadar.

bir şeyi atlatmak istiyorsan belki de oturup her detayı hatırlamak doğru yol değildir.

sadakat önemlidir ve genellikle acı verir. bir gün bir sebepten kendine şunu sorabilirsin: "yaşadığım acının sınırı nedir?" ve böylece hiçbir sınır olmadığını öğrenebilirsin. acı bitip tükenmez. insanlar tükenir.

dünyada her tür sır vardır. her tür hakikat de.

insanların kendilerine söylediği tüm yalanlar arasında en yaygını budur: "başka biri olabilirdim."

eğer toplum yararı dediğimiz şey peri masallarıysa o zaman bu kimse için iyi haber değil. eğer bir insanı doğru yolda tutan tek şey ilahi mükafatsa dostum, o kişi adinin tekidir. bunların hepsi dolandırıcılık değil mi? maymunun biri güneşe bakıp diğerine "bana elindekini vermeni söyledi." dediğinden beri bu böyle. insanlar o kadar zayıflar ki gidip yemek alacaklarına paralarını dilek kuyusuna atarlar.

birayı şişeden içiyorsan sorunun var demektir.

hayat bir hastalıktır.

pezevenklerle uğraşırsan pezevenkliğe gelirsin. 

bazen bir şey olur ve hayatını ortadan ikiye böler. öncesi ve sonrası vardır. ama doğru kullanırsan, o kötü olayı doğru kullanırsan seni daha iyi yapar. daha güçlü. çoğu kişide olmayan bir şey verir sana. ne kadar kötü de olsa, ne kadar yanlış da olsa bu yara seni daha iyi biri yapabilir. acı böyledir işte. sana içinde ne olduğunu gösterir.

kimse kendi parasıyla zengin olmaz.

bazı insanlar nereye bakarlarsa baksınlar kendilerini görürler.

bir ulusun gücünü iki şey belirler: enerji kaynakları ve savaş kapasitesi.

13.3.15

mağdurun dili

nurdan gürbilek

"bizim zamanımızdan birine orijinal biri olmadığını, belirgin bir yeteneği olmadığını, zayıf kişilikli, sıradan biri olduğunu söylemekten daha incitici bir şey yoktur." (dostoyevski)

sigmund freud: varoluş bir hastalıktır.

cemil meriç: dünyaya açılmayanların kaderi sabahtan akşama kadar mastürbasyondan ibarettir.

yusuf atılgan: bir eylemin ertesini, sonuçlarını göze alabilirse ya da bunlara kayıtsız kalabilirse insanın yapamayacağı şey yoktur.

theodor adorno: eğer sanat, ne kadar dolayımlı olursa olsun, insanlar için bir haz kaynağı olmasaydı, karşı çıktığı ve direndiği çıplak varoluş içinde ayakta kalamazdı.

oğuz atay: insanlar acıklı sözler dinlemek istemiyorlar, onları üzmek çok zor. kitabı suratınıza kapatıveriyorlar, sıkışıp kalıyorsunuz sayfaların arasında.

oğuz atay: akıl tutucu -ya da- gerici, sevgi ilerici -ya da- devrimcidir.

"birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. içimdeki sıkıntı eridi." (yusuf atılgan)

oğuz atay: yeni bir dil bilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. ne diyorlarsa, yalnızca onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?

cemil meriç: aydınlanmak için yan, aydınlatmak için değil.

theodor adorno: şahane mazlumların yüceltilmesi, sonuçta, onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.

yusuf atılgan: küçük kumarlarınız vardır. biliyorum sizi. küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. büyüklerinden korkarsınız. akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. sizi bekleyenler vardır. rahatsınız. hem de kolay rahatlıyorsunuz. içinizde boşluklar yok. neden ben de sizin gibi olamıyorum? bir ben miyim düşünen, bir ben miyim yalnız?

theodor adorno: şudur neredeyse imkansız olan görev: başkalarının iktidarının da kendi iktidarsızlığımızın da bizi aptallaştırmasına izin vermemek.

"dünyada gereğinden çok kadın vardı; ama yalnız bir teki yoktu." (yusuf atılgan)

rene girard: babayla oğul üzerine düşünmek, hem hayran olunan hem de nefret edilen rakiple olan ilişki üzerine düşünmektir.

"insan bir şey yapmaya hep geç kalırdı." (yusuf atılgan)

dostoyevski: kim daha yürekli davranırsa haklıdır; onlar olaya böyle bakıyorlar. insanların kutsal saydıkları şeyi kim küçümseyerek kovarsa onların yasa koyucusu o olur; herkesten yürekli davranan da herkesten haklıdır.

yusuf atılgan: ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.

insanın kendini, sevdiğini, yapıtını başkalarından korumasının yolu, ona düşmanca ya da kayıtsızlıkla yaklaşacağını düşündüğü başkalarını baştan değersizleştirmek, onları umursamıyormuş gibi davranmaktır.

dostoyevski: insan için vicdan özgürlüğü kadar çekici; ama o kadar da azap verici bir şey yoktur.

"ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak." (yusuf atılgan)

10.3.15

kelimeler şehri

alberto manguel

her ne kadar hayıflansak da, yazılı dil, bundan beş bin yılı aşkın bir süre evvel ilk olarak ortaya çıktığı zaman, ozanlar değil muhasebeciler tarafından icat edilmişti. iktisadi nedenlerle, iktisadi vakaları, örneğin mülkleri, ticari alışverişleri ve alım satım anlaşmalarını kayıt altında tutma gayesiyle ortaya çıkmıştı.

william hazlitt: özgürlük aşkı, başkalarına duyulan aşktır; iktidar aşkı ise kendi kendimize duyduğumuz aşk.

her toplum kendini tanımlamak için kendisinin girift ve çok yönlü bir tasavvuru kadar, bir başkasıyla karşıtlık ilişkisine de ihtiyaç duyar. her sınır içeriye aldığı kadar da dışarıda bırakır ve ulusun bu ardışık yeniden tanımlamaları, birbirleriyle örtüşmek ya da kesişmek suretiyle, kümeler kuramındaki dairelerle aynı işi görür.

alfred döblin: sanatta yönteme yer yoktur, ahmaklık daha iyidir.


alfred döblin: bitmiş kitap beni ilgilendirmez; ancak yazılmakta olan, sıradaki kitap beni ilgilendirir.


eric ormsby: kimi zaman, kelimelerin bizden bağımsız, kendilerine ait hususi bir varoluş sürdüklerine inanıyorum ve bana, bilhassa güçlü duygularla dolu olduğumuz anlarda konuştuğumuzda ya da yazdığımızda, yardımımıza nazır birtakım hecelere ya da birtakım uygun ifadelere atlayıp bir gezintiye çıkmaktan başka pek bir şey yapmıyormuşuz gibi geliyor.


sokrates bilinçli bir şekilde şunu öğretmişti: "kendini bil!" am
a kendimi nasıl bilebilirdim; hem bilecek hem de bilinecek olan bensem?

ölüm yalnızca kaçınılmaz ortak kaderimiz değildir; insanlığın ona dair ortaklığı bizzat yaşamın içine dek yayılır; yaşamımız asla bireysel değildir, öteki'nin varlığıyla ilelebet zenginleştiği gibi yokluğunda da fakirleşir. bir başımıza, bir adımız ve bir yüzümüz yoktur, bize seslenecek biri ve ayırt edici özelliklerimizin farkına varmamızı sağlayacak bir yansımamız yoktur.

"her şeyi görmüş, coşkudan yeise bütün duyguları tatmıştı.
her şeyin, her gizli yerin, tufan'dan önce olup bitenin sırrına ermişti.
dünyanın ucuna kadar gitmiş ve uzun yolculuktan bitkin; fakat sapasağlam olarak dönmüştü." (gılgamış destanı)

franz kafka: ilerlemeye inanmak, onun zaten gerçekleşmiş olduğuna inanmak anlamına gelmez. çünkü buna inanmak denmez.

bütün hikayeler, aslen, yorumladığımız hikayelerdir ve hiçbir okuma masum değildir.

oscar wilde: ölüm kalım meselelerinde dirimsel olan samimiyet değil, üsluptur.

her edebi ilişki, az çok bilinçli bir biçimde, öteki'ni görmenin üç yolunu içerir: hayali, yarı-kurmaca, tahayyülümüzde sembolik ya da alegorik ağırlığı olan bir varlık olarak; mülkiyetimize ve kimliğimize göz diken ve mücadele ederek yok edilmesi gereken bir tehdit olarak; bizi yöneten, bize bilgece öğretmenlik eden, sevmemiz ve gözüne girmemiz gereken yaratıcı bir yardımsever olarak.

jorge luis borges: iyi bir dize ya hiç kimseye ait değildir ya da edebiyata aittir.

kierkegaard: filozofların gerçeklik üzerine söyledikleri bitpazarında bulunan bir tabelada yazanlar kadar yanıltıcıdır: "burada ütü yapılıy." çamaşırlarını getirirsin ve kandırıldığının farkına varırsın: tabela, satılmak üzere oradadır.

bellek, zamanın akışının yanı sıra, geçmişimizin mahzenleriyle olan bağımızdır.

jorge luis borges: gerçeğin ilginç olma zorunluluğu hiç mi hiç yoktur.

cervantes: eskilerin altın çağ dedikleri çağ ne mutlu bir çağmış, ne mutlu yüzyıllarmış. içinde bulunduğumuz demir çağda bu kadar değerli olan altın, o talihli çağda kolaylıkla bulunabildiği için değil; o çağda yaşayanlar "senin" ve "benim" kelimelerini bilmedikleri için.

tarihsel gerçek, olup bitenler değildir; tarih, bizim olduğuna hükmettiğimiz olaylardır.

don quijote'u düzenli bir toplumdaki deli bir adam yerine koyan her okumaya karşılık, onu delirmiş ve adaletsiz bir dünyanın en rasyonel adalet arayıcısı olarak gören biri mutlaka çıkacaktır.

berkeley: var olmak algılanmaktır. (esse est percepi)

8.3.15

zen ve motosiklet bakım sanatı

robert m. pirsig

kimse, nereye gittiğini bilmeyen kişi kadar yükseklere çıkamaz.

yalnızca ilerdeki bir hedef için yaşamak sığ bir şeydir. yaşamı dağın tepesi değil, eğimleri ayakta tutar. her şeyin büyüdüğü yerdir burası.

biz hepimiz, başkalarının hayaletlerini kibirle aşağılarız; ama kendimizinkileri cahilce, barbarca üstün tutarız.

insanlar ya yalnızca bir tarzda ya da öteki tarzda düşünmeye ve bunu yaparken öteki tarza ait olan her şeyi yanlış anlamaya ya da küçümsemeye eğilimlidirler.

deli bir insana baktığınızda tüm gördüğünüz, onun deli olduğu hakkındaki kendi bilginizin bir yansımasıdır; yani bu onu hiç görmemektir. onu görmek için, onun gördüğü şeyi görmeniz gerekir.

bilimsel soruların ilk bakışta aptalca gibi görünmesinin nedeni budur: ilerde yapılacak aptalca hataları önlemek için sorulmuşlardır.

yolculuk etmek bazen, varmaktan daha iyidir.

insanların bilgi alanı bugün öylesine geniş ki, hepimiz birer uzman konumundayız; uzmanlık konuları arasındaki açıklık öylesine büyümüş ki bunlar arasında özgürce dolaşmak isteyen biri çevresindekilerle yakınlık kurmaktan neredeyse vazgeçmek zorunda. öğle yemeğinde ne konuşulacağı bile uzmanlık konusu.

mantık, özne ile nesne arasında bir ayrım olduğunu varsayar; bu nedenle mantık, asıl bilgelik değildir. özne ile nesne arasında ayrım olduğu yanılsamasını ortadan kaldırmanın en iyi yolu, fiziksel etkinliği, zihinsel etkinliği ve duygusal etkinliği durdurmaktır. bunun için pek çok disiplin vardır. bunların en önemlisi sanskritçe "dhyana", çince söylenişiyle "chan" ve japonca söylenişi ile "zen"dir.

tümüyle güvendiğiniz bir şeye asla kendinizi adamazsınız. kimse yarın güneşin doğacağını fanatik bir biçimde haykırmaz. çünkü güneşin yarın doğacağını herkes bilir. insanlar, politik ya da dinsel inançlar ya da başka tür dogmalar ya da amaçlar için kendilerini fanatikçe adıyorsa bunun nedeni daima, bu dogmaların ya da amaçların kuşkulu olmasıdır.

düşünmek televizyon seyretmekten öylesine daha ilginçtir ki daha çok kişinin düşünmeyi tercih etmemesi utanç verici. herhalde ne duyduklarının önemli olmadığını düşünüyorlar; oysa her zaman önemlidir.

sonunda kendini yüceltmeyi amaç edinen her çaba felaketle sonlanmaya yazgılıdır. bir dağa, ne kadar büyük olduğunuzu kanıtlamak için tırmanıyorsanız, hemen hemen hiçbir zaman sağlayamazsınız bunu. tırmansanız bile içi boş bir zafer olur bu. zaferi sürdürmek için kendinizi tekrar tekrar başka yollarla kanıtlamak, sahte bir imajı tekrar tekrar oluşturmak; peşinizde bu imajın doğru olmadığı ve birinin bunu anlayacağı korkusuyla sonsuza dek bu imajı sağlamak zorundasınızdır. bu çıkar yol değildir.

bir şey, eğer dünya onsuz normal işlevini yapamıyorsa vardır.

yağlı boya bir tabloyu duvara asmamız, çıplak duvar da onun kadar güzel duruyorsa anlamsızdır. müziğin kaydından kaynaklanan gıcırtılar ya da seslendirme aygıtının uğultusu da kulağa aynı şekilde iyi geliyorsa senfoniler anlamsızdır.

"insan her şeyin ölçüsüdür."

gerçek nitelik anlayışı sisteme hizmet etmez; hatta onunla mücadele etmez; hatta ondan kaçmaz. gerçek nitelik anlayışı sistemi yakalar, evcilleştirir ve kişinin kendisinin kullanması için çalıştırır; kişiyi de kendi iç yazgısını gerçekleştirmesi için özgür bırakır.

john locke: bilimsel olsun ya da olmasın, hiçbir nesne niteliklerine dayanmaksızın anlaşılamaz.

eğer öznellik, önemsiz diye bir kenara atılırsa tüm bilim de onunla birlikte atılmış olur.

geçmiş, yalnızca anılarımızdadır; gelecek yalnızca planlarımızdadır. şimdi ise bizim tek gerçeğimizdir. o küçük zaman aralığı nedeniyle düşünsel olarak farkına vardığımız ağaç daima geçmiştedir ve bu nedenle daima gerçek dışıdır. gerçek daima, düşünselleştirme oluşmadan önceki görme anıdır. başka gerçek yoktur.

deliliğin gölgesinde yaşıyorsanız sizin gibi konuşan ve düşünen bir başka kişinin belirmesi mucize gibi bir şeydir. robinson crusoe'nun kumda başka birinin ayak izini bulması gibi.

niteliği gören ve çalışırken hisseden bir kişi, özen gösteren biridir. gördüğü ve yaptığı şeye özen gösteren kişi, niteliğin bazı özelliklerini taşıması gereken biridir.

nitelik, değer, dünyanın özne ve nesnelerini yaratır. olgular, değer onları yaratıncaya dek yokturlar. eğer değerleriniz katı ve değişmezse yeni olgular öğrenemezsiniz.

tanıdık yollardan gitmek bazen güzeldir.

"tamirci duyusu" denen, ne olduğunu bilenler için çok açık; ama bilmeyenlere anlatması çok zor bir şey vardır ve bu duyuya sahip olmayan birini motor üzerinde çalışırken görürseniz makineyle birlikte siz de acı çekersiniz.

henry david thoreau: bir şey yitirmeden asla bir şey kazanamazsın.

başkalarında en çok kınadığımız, kendimizdeki en büyük korkulardır.

köpekle kurt arasında, çobanın unutmaması gereken bir akrabalık vardır.

6.3.15

türk şiiri, modernizm, şiir

hasan bülent kahraman

her klasik evrenseldir; ama her evrensel klasik değildir.

kitaplar bir tür tanıklıktır. hayatı kitaplar aracılığıyla ve daima eksilerek yaşıyoruz. bu, okuma için de böyledir. hiçbir okuma katmaz ve artırmaz. mutlaka ayıklar, dışlar ve eksiltir.

maksim gorki: yaşam eylemdir ve yaratmaktır. yeryüzünde yaşayan insanın ulaşmak isteyeceği en son erek yeryüzünde yaşamak mutluluğudur.

herbert s. gershman: gerçeküstücüler arayanlar olmaktan çok bulanlardır.

preston davie: gerçeküstücülerin tapındıkları tek tanrı kendi yarattıkları "anlaşılmazlık" imgesidir. insanlık, yeryüzünde bir arada bulunan tüm olguları, "düzen" ölçütlerine göre değerlendirmekte ve "gizemli olan"ı da bu çerçevede tanımlamaktadır. bu "gizemlilik" tanımı doğal bir basitleştirmeyi ve sadeleştirmeyi içerir. bu nedenle, gerçeküstücülere göre, anlaşılmazlık, "düzendışı olmak"tır.

hegel: gerçek olan akla uygundur; akla uygun olan gerçektir.

melih cevdet anday: özgür olabilmek için kendi kendimizi seçmemiz, sonra da bunu eylemlerimizle göstermemiz gerekiyor.

melih cevdet anday: gelecek beklenen değil, yapılan, yaratılan bir şeydir. bizi mistik'ten ayıracak olan bilinçtir. yarın, bugünün içindedir, dünyamızın bir parçasıdır. tıpkı dün gibi.

martin heidegger: insan varoluşu kökten ozancadır.

manfred halpern, özellikle islam toplumlarında önce tanrı, sultan, daha sonra aile, yerel önderler gibi kimliklerin kişilikleri aştığını, kişilerin kendilerini bu kimliklerle ortadan kaldırdıklarını söylüyor. halpern'in daha da ilginç bir gözlemi şudur: "bu tür toplumlarda, kişilerin değişmesine karşılık dizge sürmekte, kimliklerin değişmesine karşılık tavırlar aynı kalmaktadır." "bu nedenle" diyor halpern, "bu tür toplumlarda en sürekli olan kesim 'köleler'dir."

ece ayhan'ın şiiri adeta içine sokulan çubuğun eğri göründüğü su kütlesi gibidir. su, aynı sudur; çubuk, aynı çubuk; fakat her şeye karşın suyun içindeki çubuk kırık, eğri görünmektedir.

maurice merleau-ponty: insan algısı dünyaya dönüktür; oysa hayvanlar yalnızca bir çevreyi algılarlar.

her kurumsal yapı bir iktidara, her iktidar bir somutluğa tekabül eder. bu, dille ilişkilendirildiğinde daha çok böyledir. dil, hem kendisi doğrudan iktidar olan hem de iktidarın en önemli kurucu aracıdır. söze, dolayısıyla da dile dayanmayan iktidar olamayacağı gibi, günlük dil sıradan erkin büyük destekçisidir.

jacques lacan: i like to leave the reader no other way than the way, in which i prefer to be difficult.

s. lotringer: to write a book is an certain way to abolish the preceeding one.

5.3.15

renkler

frida kahlo

yeşil: ılık ve güzel bir ışık.
kırmızı: tlapalli azteki. kurumuş kan. en canlı ve en eski olan.
kahverengi: mole rengi, düşen yaprak rengi. toprak.
sarı: delilik, hastalık, korku. güneşin ve neşenin bir bölümü.
kobalt mavisi: elektrik ve saflık. aşk.
siyah: hiçbir şey tam olarak siyah değildir. evet, hiçbir şey.
yaprak yeşili: yaprak, hüzün, bilim. tüm almanya bu renktir.
yeşil-sarı: büsbütün delilik ve gizem. tüm hayaletler bu renk elbise giyerler. en azından çamaşırları bu renktir.
koyu yeşil: kötü haberlerin ve kötü işlerin rengi.
lacivert: uzaklık, mesafe. şefkat bu renk olabilir.
magenta: kan mı? kim bilir?

4.3.15

üç kadın

robert musil

sonsuzluk bazen damlalar halinde akar.

bir dönem gelir, hayat sanki devam etmekte tereddüt ediyormuş ya da akışını değiştirmek istiyormuş gibi belirgin biçimde yavaşlar. böyle bir dönemde insanın başına kolayca bir felaket gelebilir.

kader susmak istiyorsa, konuşturulmaya zorlanmamalı; sadece olacaklara kulak kabartılmalı.

insanlar güvenilmezdir.

insan bir daha asla, askerlikteyken olduğu kadar, yabancı bir şiddetin her şeyi kemiklerden sıyırıp aldığı o dönemdeki kadar kendisinden ve işlerinden yoksun değildir. insan bu dönemde daha korumasızdır.

insan tümüyle birinin olunca onun bir parçasıdır artık.

doğada istisnalar nadiren gerçekleşir.

insan, onu bir ayna gibi yansıtan insanlar da olmasa kendisi hakkında o kadar az şey bilir ki..

bir insana güvenmediğinde sadakatin en açık işaretleri bile sadakatsizliğin işaretlerine dönüşür; güvendiğinde ise sadakatsizliğin elle tutulur kanıtları bile yanlış anlaşılan, büyüklerinin haksız yere cezalandırdığı bir çocuk gibi ağlayan sadakate dönüşür.

hiçbir şey kendi içinde değerlendirilemiyordu, biri diğerine bağlıydı; ya tümüne inanmalı ya da tümünü reddetmeliydi; ya sevmeli ya da yanılgı olarak görmeliydi.

kesinliğin kesinleşmesi için elle tutulamayan bir şey eksikti.

insan hayatı, hayatın her bir sesini iyice işitip her birine yanıt bulabilmek için fazla hızlı akıp gider.

bir çitte. bir kuş ötüyordu. güneş çalılıkların arkasında bir yerdeydi. kuş sustu. akşam vaktiydi. köylü kızları şarkı söyleyerek tarlalardan geliyorlardı. ne ayrıntılar! basitlik midir böyle ayrıntıların bir insana yapışıp kalması?

sanat

rainer maria rilke

sanat çocukluktur, sanat bir dünyanın varlığını yoksamak, bir dünya yaratmaya çalışmaktır.

önünde bulduğu şeyi yok etmeye çalışmaz sanat, sadece hiçbir şeye mükemmel gözüyle bakmaz. sırf olanaklar görür çevresinde, sırf özlemler görür. ve birden gerçekleştirmek ister bunları, yaz olsun, güneşe kavuşulsun ister. üzerinde hiç konuşmaksızın, farkına varmadan yapar bunu. bir işi asla tamamlayıp bitirmeye çalışmaz. yedinci gün diye bir şey bilmez. hoşnutsuzluk gençliktir onun için.

işitilen bir ezginin, görülen bir resmin, sevilen bir şiirin, bütün bunların kendilerine göre bir değeri, bir anlamı vardır. onu ilk kez yaratan için demek istiyorum, ikinci kez yaratan için, sanatçı için ve bakmasını gerçekten bilenler için.

3.3.15

aşk ve acı

frida kahlo

bedenim bitkin. ve bundan kaçmam mümkün değil. tıpkı hayvanlar gibi kendi ölümümün gelip de yaşamımın ta içine yerleşmeye başladığını duyumsuyorum. bu öylesine güçlü bir duygu ki, tüm mücadele olanağımı yok ediyor. herkes benim mücadele etmeme öyle alıştı ki, kimse inanmıyor bana. yanılmış olabileceğimi düşünmeye cesaretim yok artık; bu tür parlak fikirler gitgide daha az geliyor aklıma.

bedenim beni bırakacak. oysa ben hep o bedenin kurbanı olmuşumdur; biraz asi de olsa bir kurban işte. biliyorum, aslında birbirimizi yok edeceğiz; böylece mücadelenin sonunda ortaya hiçbir galip çıkmayacak. düşüncenin, sırf hasar görmemiş olmasından ötürü, tenden oluşan öteki maddeden kopabileceğini düşünmek ne hoş ve sürekli bir yanılsama!

kaderin cilvesine bakın ki, hala bu eter kokusuna, bendeki bu alkol kokusuna, kutularında istiflenen ölü parçacıklardan ibaret olan ilaçlara, odaya getirmeye çalıştıkları düzene, kül tablalarına, yıldızlara tekmeler savuracak gücümün olmasını isterdim.

geceler uzun. her dakika beni ayrı bir dehşete düşürüyor; her yanım, her yanım sancıyor. insanlar benim için kaygılanıyorlar. bense bunu engellemek istiyorum. ama insan kendi kaderini değiştiremezken, başkalarının kaygılanmasını nasıl engelleyebilir ki? şafak hep çok uzaklarda. şafağın atmasını mı arzuluyorum; yoksa asıl istediğim gecenin daha da derinine mi dalmak, bilmiyorum. evet, belki de aslında her şeyi bitirmek istiyorum.

yaşam, üstüme böyle varmakla gaddarlık ediyor bana. bu oyunda kağıtları daha iyi dağıtmalıydı. payıma çok kötü bir el düştü. bedenimde kara bir tarot var.

yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. en eski anılarını ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş. tıpkı, size daha da canlılık verecek, içinizi acıyla zonklatan gizli bir güç gibi: hiçbir gelecek olmadığının kesinliği karşısında geçmiş büyüyor, kökleri genişliyor, bendeki her şey bir kök tabaka halinde; renkler her tabakada saydamlaşıyor, en ufak görüntü mutlaklaşma eğiliminde, yürek kreşendo atıyor.

ama resmetmek, tüm bunları resmetmek artık olanaksız.

ah, dona magdalena carmen frida kahlo de rivera, topal majesteleri, kırk yedi yılın geçtiği bu kavurucu meksika sıcağında, iliğine kadar yıpranmış, sancı her zamankinden bin beter kasıp kavururken, onarılması olanaksız bir durumdasınız işte!

ihtiyar mictlantecuhtli,* tanrım, kurtar beni!

* azteklerde ölüm tanrısı.

felaket

albert caraco

felaket şart, felaket arzu edilir, felaket meşru, felaket tanrının lütfu. dünya daha ucuza yenilenmez ve eğer dünya yenilenmezse kendisine mikrop bulaştıran insanlarla birlikte yok olmak zorunda kalacak.

insanlar evrene cüzam gibi yayıldılar ve çoğaldıkça evrenin doğasını bozuyorlar. çoğalarak tanrılarına hizmet ettiklerini sanıyorlar. tüccarlar ve din adamları onların doğurganlığını onaylıyor. tüccarlar bu sayede zenginleştikleri için, din adamları ise kendi saygınlıkları artıyor diye onaylıyorlar. bilginler bize tehlikeyi belirtiyor ama onların sesi de neredeyse her zaman boğuluyor. ahlakın ve ticaretin çıkarları bozulmaz bir ittifak oluşturuyor.

para ve tinsellik hareketin durmasına tahammül edemez. tacirler tüketici ister, din adamları aile ister. savaş onları nüfusun azalmasından daha az korkutuyor. ölüm düzeninin en sağlam destekçileri tacirler ve din adamları. insanlık bu komployu hatırlamak zorunda. facia gündelik yaşamın bir parçası olduğunda, yalnızca kendi yaşamları adına insanlığı kaosa teslim edenleri cezalandırmalıdır.

müminler geleceğimiz ile kendimiz arasındaki fazlalıktır. iman artık insanları kurtaramaz. ne kurtarması! onları sadece ölüme sürükler. iman oburluktan ve zinadan başka bir şey değildir; ama oburluk ve zina bize düşünmeyi öğretemez.

artık bütün güç ve kaynaklarımıza ihtiyacımız var. dünyayı yeniden düşünmek istiyorsak, hayatın ve ölümün tek hakiminin insan olduğu bir dünya düşünmek istiyorsak başka çaremiz yok. tek hakimi diyorum, beni iyi dinleyin; çünkü metafizik aldatmaca son soluğunu verdi artık, kendi güçsüzlüğümüzün ardına sığınamayız.

sözde vahyedilmiş dinlerimiz insan türünün mezarını inşa etmekten başka bir şey yapamadılar. çarmıh deliliği artık insanın deliliğidir, kurban etme şehveti eserlerimizin sonuncusudur, ölüm zevki ise fikirlerimizin sonu olacaktır.

2.3.15

yavaş adam

j.m. coetzee

aşk saplantıdır.

dünyayı döndüren gerçekler değil dedikodulardır, insanların kanılarıdır, romalıların deyimiyle fama'dır.

doğunca hayatlarına girdiğiniz insanlar ölmezler. onları içinde taşırsın, senden sonra gelenlerin de seni aynı şekilde taşımalarını umarak.

acı hiçbir şeydir, vücudun beyne gönderdiği bir uyarı sinyalidir o kadar. acı bir röntgen filminden daha gerçek değildir.

bu, hayatında yeni bir dönem. eski dönem kapandı, ona veda edip yenisini kabullenmelisin. kabullen: yapman gereken tek şey bu. o zaman kapalı olduğunu sandığın bütün kapılar açılacak. göreceksin.

uzuvların anıları vardır.

kadın sürekli yorgun olan bir adamın yanında kalamazdı. kendi yorgunluğuyla başa çıkmakta yeterince zorlanıyordu zaten. o fazlasıyla tanıdık yatağa, adamın yanına uzanır uzanmaz ondan yayılan renksiz, kokusuz, uyuşuk yorgunluğun kendisini kaplamaya başladığını hissediyordu. kaçmalıydı! hemen!

bir dedikoduya ne kadar itiraz edilirse o kadar inandırıcılık kazanıyor.

sevmeyi öğrenmemiz gerekir. ruhlar bu yüzden yüksek boyutlardan inip tekrar doğarlar; yanımızda büyürlerken bizleri sevginin çetrefilli yollarında yürütmek için.

çocuklar, bizler sevmeyi ve hizmet etmeyi öğrenelim diye vardır. çocuklarımız sayesinde zamanın hizmetkarlarına dönüşürüz. yüreğinin içine bak. kendine bu yolculuk için gerekli azme ve dayanıklılığa sahip olup olmadığını sor. bunlara sahip değilsen belki de geri adım atmalısın. bunun için çok geç değil.

fotoğraf, çekilen şeyin kendisi değildir. tablo da resmedilen şeyin kendisi değildir. ama aynı zamanda ikisi de kopya değildir. her biri yeni bir şeye dönüşür, yeni bir gerçeğe, dünyada yepyeni bir şeye, yeni bir orijinale.

sevginin karşılıklı olmasına gerek yoktur, odada yeterince sevgi olduğu sürece.
sevgin yeterince derinse, karşılıklı olmasına gerek yoktur.

hayat insanların birbirlerine diplomatik notalar göndermesi değildir. au contraire, hayat dramdır, hayat eylemdir, eylem ve tutkudur!

büyük insan ol. kahraman gibi yaşa. klasikler bize bunu öğretir. ana karakter ol. yoksa hayatın ne anlamı var? hadi. bir şeyler yap. herhangi bir şey. beni şaşırt. hayatının gün geçtikçe daha tekdüze, güdük ve sıkıcı görünmesinin sebebinin bu kahrolası daireden pek çıkmayışın olabileceği aklına geldi mi hiç?

1.3.15

aşka gelince

ilhan berk

aşka gelince: ölümlere gider gibi gittim hep. (ölümle aşk eşdeğerdir diye mi?)

sağ kalışıma hala şaşarım.

her seferinde de dünyada olduğumu nerdeyse yalnız bu yoldan anladım.

yazmak gibi de yalnız aşk sanki ayakta tutar beni.

kimim ben? diye de hep sormuşumdur: bir ilkel ve bir çocuk.

böylece yazarak, severek büyüdüm ben.

cennet ve cehennemi de böyle öğrendim.

aşk, yaşamımın nerdeyse anlamı ve de onanması olmuştur hep.

hem bu yeryüzünde bizim olan başka neyimiz vardır ki?

kadın yüce bir varlıktır. bir devrimdir de.

çok sevdim ben: sonunda bütün kadınlarda bir tek kadını sevdiğimi de anladım. onu aradım çünkü hep.

aşk dediğimiz belki de böyle bir şey olmalı.

hem aşk, olmayan, olmayanı istemektir sanırım.

varlığı usa vurulduğunda -ki vurulmaz- hep kuşku olmuştur.

ama gene de bu dünyada tek tutunacağımız daldır, hiç kuşkusuz.

ancak öyle varız çünkü.