31.3.15

uzun lafın kısası

konfüçyüs: iyilikseverlik, bütün insanları sevmektir. bilgi, insanları tanımaktır.

tagore: bir insan ne kadar büyük olursa olsun bir ülkenin kaderine hükmedememeli.

andre maurois: bir kadının bizde uyandırabileceği düş kırıklıklarının en kötüsü, bizi rakiple düş kırıklığına uğratmasıdır.

cicero: adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlaken doğru olamaz.

bilge karasu: siz kadınlar bir şeye bağlanınca kusurları mil olup gözünüze çekilse gene de görmezsiniz.

oscar wilde: hiçbir şey yapılmaya değmez, dünyanın yapılamaz dediklerinden başka.

ernest hemingway: başkasından üstün olmanın onurlu bir yanı yoktur; asıl onur, kişinin eski halinden üstün olmasından gelir.

salah birsel: insanları en iyi nişanlar uyutur.

henry david thoreau: insan vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

jeannette walls: eğer emin değilseniz, muhtemelen kötü bir fikirdir.

alfred north whitehead: bir toplumun gerçeği, sözü edilemeyen şeylerde yatar.

melih cevdet anday: benim içimde hiçbir inanç yok, hiçbir sevgi yok. insanları da, memleketimi de sevmiyorum. şu son yıl içinde ne yaptıysam hepsi zoraki idi. kendimi oyaladım, aldattım; fakat korkunç gerçek ağır bastı sonunda.

29.3.15

van gogh

henry miller

"kendim için hiçbir şey beklemiyorum. biz mahvolduk. biz dünyamızın dışında yaşıyoruz." (van gogh)

van gogh'un uzun zamandan beri boyayı bırakıp kara kalemle, kömürle, mürekkeple çalıştığını biliyoruz. ayrıca, onun doğadan öğrenmeye çalıştığı insan vücudunu incelediğini de biliyoruz. evet, kabuğun altında ne gizlendiğini okuyabilmek için kendi kendisini eğitiyordu. her zaman fakirlerle, düşkünlerle arkadaşlık ederdi. kültürlü kimselerden çok köylülerden hoşlanırdı. nesneyi hissetmeye, şeklini incelemeye çalışıyordu. her güne ait, en basit şeylere öylesine alıştı ki, nihayet tecrübe ve teknik gerektiği zaman, bu basit dünyasını gerçek canlılığıyla kullanacaktı. dünyanın giyimli şeytanlarla dolu olmadığını, çirkinliğin olmadığını göstermeye çalışıyordu. dünyanın hiçbir zaman sıkıcı olmadığını, seven gözlerle her şeyin insana güzel görüneceğini kanıtlamaya çalışıyordu. bu arzularını gerçekleştirdiği, bize yeni bir dünya verdiği zaman, dünyayla artık geçinemeyeceğini anladı: kendi arzusuyla bir tımarhaneye yatırıldı.

van gogh'un ölümüne neden olan ihtişamı unutarak, elem verici sonuna ağlarız. güneş okyanusa battığı zaman ağlar mıyız? güneşin tüm ihtişamı, kaybolurken izlediği birkaç dakika içinde gözlerimizin önüne serilir. gün ağarırken yine ortaya çıkacak, başka bir ihtişam, başka bir güneş ama hiçbirimiz ona önem vermeyiz. orada olduğunu bilir, güvenir; ama teşekkür etmeyiz. nietzsche, rimbaud, van gogh gibi büyük güneşler, kutsal gök gibi aynı kaderle ıstırap çekecek insan güneşleridir. ancak batıp kaybolduktan sonra onların parlaklıklarını fark ederiz. onların batışlarından ötürü döktüğümüz gözyaşları, yeni güneşlerimizi görmemizi engeller. geriye, ileriye bakar fakat hiçbir zaman gerçeğin gözüne bakmayız. eğer arada sırada bizi ısıtan, aydınlatan kütleye sevgi gösterirsek, bu sevgimizi, ezelden beri parıldayan güneşlere yöneltmeyiz. hiç düşünmeden tüm boşluğun güneşlerle dolu olduğu gerçeğini kabul ederiz.

tüm evren ışık içinde yüzmektedir. her şey canlı ve hareketlidir. insan da tükenmez enerjiyle yüklü, yorulmak bilmeyen bir varlıktır. karanlığın ve tutukluğun sadece insanların zihninde bulunması gariptir.

biraz fazla ışık, dünyada biraz fazla enerji ve nihayet o kişi insanlık toplumu için uygunsuz görünür. ilhamın karşılığı ya tımarhane ya da mezardır. gri, doğal dünya, bizim doğal yetişme yerimizmiş gibi görünür. uzun zamandan beri böyleydi. fakat dünya, içinde bulunulan koşullar değişiyor. ister kabul edilsin ister edilmesin yeni bir dünyanın eşiğinde bulunuyoruz. anlamaya ve kabul etmeye zorlanacağız. çünkü aramızdan fırlatıp attığımız büyük güneşler görüşümüzü şiddetle sarsmıştır. ihtişama ve dehşete tanık olacağız, sıra ile ve aynı zamanda. tanrıça indra gibi, binlerce gözle göreceğiz. yıldızlar üzerimize geliyor, en uzaktakiler bile.

"katedrali göstereceğime insanların gözlerini göstermeyi tercih ederim; çünkü insanların gözlerinde olan bir şey, her ne kadar çekici ve güzel görünürse de katedralde yoktur." (van gogh)

27.3.15

bütün eserleri: 1

behçet necatigil



eski toprağa ektiklerin
bir yeni güçle göğerdi gür
ey dünya, toprağın üstü senin
toprağın altı, belki yalnız benimdir

tam ölçüye göre
bel kalça göğüs
ince yuvarlak dik

toprağın altında
sular durulunca

yıllar geçebilir anlamadan
zalimliğini
yaşanmışın
yaslı duvar gerisinde
bir güneş görünecek
şaşıracaksın

insanlara tezgahlara kağıtlara kolaydı
biz bu kadar eğilmezdik çocuklar olmasaydı

beni böyle kitaplar mı yaptı ne
kağıtlarda gidenlere içlenip ağlayan ben
hayattaki ölümlerde put gibi duruyorum

gelsem,
siz yine orda mısınız?

ayna

tom robbins

sessizlik bir aynadır. insanlara geri gönderdiği yansıma öyle sadık, bununla birlikte öyle umulmadıktır ki, aynada kendilerini görmekten kaçınmak için hemen her çareye başvururlar ve modern yaşamın her yerde bulunan hayhuyu suret çıkaran yüzeyinden geçici olarak silinip temizlenmezse, onu, kibar konuşma, mırıldanma, fısıldama, hayali diyalog, şizofrenik saçmalama ya da iş o noktaya varırsa kendi osuruklarının gizli yaylım ateşi gibi böyle ümitsiz kişisel ses araçlarıyla buğulandırmakta gecikmez. sessizlik yalnızca uyurken hoş görülür ve uykuda bile çoğu rüyanın tema müziği vardır.

meditasyon derin içsel sessizliğe kasıtlı bir iniş, esas aynaya suskun bir bakış olduğundan, homurdanan kitleler ona şüpheyle bakar; iş çevresi çıkarcıları düşmanca bakar (sessiz bir dinginlik içinde oturan insanlar nadiren tüketicidirler); işkilli yetkelerine zarar verdiği görülen, tumturaklı canlılığını kendileri için tehdit olarak algılayan papazlar aynaya kinle bakar.

26.3.15

san

cemal süreya


kırmızı bir kuştur soluğum
kumral göklerinde saçlarının
seni kucağıma alıyorum
tarifsiz uzuyor bacakların

kırmızı bir at oluyor soluğum
yüzümün yanmasından anlıyorum
yoksuluz gecelerimiz çok kısa
dörtnala sevişmek lazım

25.3.15

kingdom of heaven

ridley scott

"din" kelimesi bana sadece bir sürü bağnaz fanatiğin yaptığı çılgınlıkları ve sonra bunu "tanrının isteği" olarak adlandırmalarını hatırlatıyor. kutsallık, yaptığın doğru işlerdedir. yiğitlik ise, kendini koruyamayanların yanında olmaktır. ve erdem.. tanrının arzusu, kalbinde ve kafanın içindedir. ve her geçen gün, yaptığın işler sonucunda, ya iyi adam olursun ya da kötü!

"dünyayı iyiliğe götürmeyen bir adam ne işe yarar?"

keskin olan kenar, kılıcın tek kenarı değildir.

orayı evi olarak görmeyen insan, bu kutsal topraklarda, şehrin sahibi olur. eski sahibi de sefalet içinde yalvarır. sona geldiğinde insan doğduğu gibi kalmaz; ama, aslında ne olmak istediğini anlamış olur.

meziyetlerin, sen daha onlarla karşı karşıya gelmeden, düşmanların tarafından bilinecektir!

işlerim dolayısıyla doğuya gidiyorum. karım yokluğumun farkına bile varmaz. bu, ya eşlerin en iyisi olmasındandır ya da en kötüsü.

krallar, insanları gayrete getirebilir. bir baba oğlundan taleplerde bulunabilir; ama unutma ki, sana tesir edenler kral da olsa, güç sahibi insanlar da olsa, ruhunu içinde yaşayan, kendinsindir. tanrının huzuruna çıktığında "ama bana öyle emretmişlerdi" ya da "ama şartlar o dönemde müsait değildi" diyemezsin. bunlar yeterli olmaz. bunu unutma!

burası benim vatanım! eğer onu daha iyi bir duruma getirmeyeceksem, ne işe yararım ki?

iki insan arasında ihtiyaç duyulan tek şey ışıktır.

"sorun, seni teslim almaya hakları olup olmadığı değildi. isteyiş tarzlarıydı."

insanları öldürmek yerine, onlarla yaşamayı yeğlerim.

savaşların sonuçlarına, tanrı tarafından karar verilir ama aynı zamanda hazırlanma, asker sayısı, hasta olanların yokluğu ve su durumu da bu kararda etkilidir. düşmanı arkalarından kuşatmak da önemlidir.

bir gün gelecek, daha iyiyi bulabilmek adına birazcık şeytani işler yapmadığın için pişmanlık duyacaksın!

- mutlak ölüme gidiyorsun!
- bütün ölümler mutlaktır!

hangisi daha kutsal? ağlama duvarı mı? cami mi? isa'nın mezarı mı? kim hak iddia ediyor? kimse etmiyor! herkes ediyor!

ben hayatımı, her şeyimi kudüs'e adamıştım. önceleri tanrı için savaştığımızı sanıyordum. sonra farkına vardım ki, servet ve toprak için savaşıyoruz.

23.3.15

yolcu

albert camus

adamın biri para kazanmak için bir çek köyünden ayrılmış. yirmi beş yıl sonra, zengin olarak, karısı ve bir çocuğuyla birlikte köyüne dönmüş. annesi kız kardeşiyle birlikte, doğduğu köyde otel işletiyorlarmış. adam onlara sürpriz yapmak için, karısıyla çocuğunu bir başka otele bırakıp annesinin oteline gitmiş. içeriye girince annesi kendisini tanımamış. o da, şaka olsun diye bir oda tutmuş, paralarını da göstermiş. geceleyin, annesiyle kız kardeşi, paralarını almak için kafasına çekiçle vura vura adamcağızı öldürmüşler, cesedini de nehre atmışlar. sabahleyin, karısı gelip olup bitenden habersiz, yolcunun kim olduğunu söylemiş. anne kendini asmış, kız kardeşi de kendini kuyuya atmış.

22.3.15

yasak sevişmek

attila ilhan


öteki kapımdan gel bunu açamazsın
eski gözlerinle gel öldürmek vakti gel
hem tetik bulun ardında biri olmasın
hanidir ben bu evde saklanıyorum
adımı değiştirdim başka bir adla yaşıyorum
gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
sabaha karşı gel bütün gözlerinle gel
pancurların gerisinde kararıyorum
içime belalar doğuyor sonbahar doğuyor
telefonda sesini tanıyamıyorum
yüzün parmaklarımdan akıp kayboluyor
böyle hep bir şey kopuyor bir şey kırılıyor
sabaha karşı gel eski gözlerinle gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
hem tetik bulun ardında biri olmasın

artık hiç kimse beni yaşamıyor
aşklarımı büyük kemanlarla çizdiler
korkularım oldum bittim kimsesizdiler
yalnız bir mısra mıyım ıslanıyorum
bir revolver romanımı tamamlıyor
oyun bitti ışıklarımı söndürdüler
yokmuşsun gibi gel öldürmek vakti gel
öteki kapımdan gel bunu açamazsın
üzerime kilitleyip mühürlediler
hem tetik bulun ardında biri olmasın

mucizeler dükkanı

jorge amado

on yıllık bitmez tükenmez konferanslar, bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur.

tutukevleri ve polisler bütün düzenlerde aynıdır ve hiç ayrımsız, hepsi aynı derecede rezildir. üniformalar sadece müzelik bir nesne oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.

dünyayı yaratan bile bütün insanları bir anda öldüremez. o bile ancak teker teker öldürebilir ve ne kadar öldürürse, o kadar da doğum olur, insanlar çoğalırlar. doğacaklar, çoğalacaklar ve birbirlerine karışacaklar, bunu engelleyecek orospu çocuğu, anasından doğmamıştır.

bir filozof için hayat kadınının evinden daha iyi yaşanacak yer var mı?

her güzelin bir zamanı vardır. o güzelliğin daima sürmesi isteniyorsa, gerektiği zamanda bitirilmesi gerekir. güneşi, müziğini ve kanını yanımda götürüyorum, benim olduğum her yerde ve her zaman sen de olacaksın. teşekkür ederim oju.

insanın işinin olmaması kadar yorucu bir olay yokmuş.

bazı acılar için kendini öldürmekten ya da sone yazmaktan başka yol yoktur. bu, klasik yöntemdir.

her sorunun bir doğru, bir alay da yanlış yanıtı vardı.

edebiyatta, sanatta, bilimde başarı ve zafer sağlamak için yetenekle bilginin yetmediği çok iyi bilinir. genç bir adamın saygınlık kazanma uğruna savaşı zor, yolu sarptır.

yıldızlara ulaşmak için yapılan yarışların ve kent gerillalarının bu endüstriyel ve elektronik çağda, insan inandırıcı ve etik kurallara aldırmayan biri olmazsa, başını öne eğip saldırmazsa ve yırtık olmazsa, hiçbir yere varamaz. kesinlikle hiçbir yere varamaz ve bunun bir çözümü de yoktur.

hastaneye düşmüş bir yoksul, kısa sürede bir cesede dönüşür.

21.3.15

aile

bertrand russell

geçmişten zamanımıza değin sürüp gelmiş kurumlar içinde, bugün aile kadar bozulmuş ve yoldan çıkmış olanı yoktur. ana-babaların çocuklara, çocukların ana-babalara karşı sevgisi, mutluluğun en büyük kaynaklarından biri olabilir; ama bugün gerçek şudur ki, ana-babalar ile çocuklar arasındaki ilişkiler, onda dokuz bir çoğunlukla her iki taraf için, %90 bir çoğunlukla da taraflardan birisi için mutsuzluk kaynağıdır.

ana-babalar ile çocuklar arası ilişkilerde görülen değişiklik, demokrasinin genel yayılışına bir örnektir. ana-babalar, çocukları üzerindeki haklarından artık emin değildirler; çocuklar, ana-babalarına karşı saygı borçlarını artık hissetmemektedirler. önceden hiç duraksamadan gösterilen itaat, şimdi eski moda sayılmaktadır ve doğrusu da budur. psikanaliz kültürlü ana-babalar arasında, çocuklara bilmeden zarar verme korkusu yaygınlaşmıştır. onları öperlerse oedipus kompleksi meydana getirebilirler; öpmezlerse kıskançlık öfkesine neden olabilirler. çocuklarına her şeyi emirle yaptırırlarsa, onlarda suçluluk duygusu yaratabilirler; emretmezlerse, çocuklar ana-babanın iyi saymadığı alışkanlıklar edinebilir. çocuğun parmağını emdiğini görünce bundan türlü türlü korkunç sonuçlar çıkarırlar; ama çocuğun parmak emme huyunu kesmek için ne yapmak gerektiğini bilmezler. eskiden tam bir egemenlik sahibi olan ana-baba, bugün çekingen, endişeli ve vicdan kuşkuları ile dolu bir hal almıştır. bekar kadınların özgürlükleri gözönüne getirilecek olursa, bugünün annesi, anneliğe karar verirken eskiye göre çok büyük özverileri göze almış olduğu halde, anneliğin eski yalın zevki kalmamıştır. bu koşullarda düşünceli anneler, çocuklarından pek az şey istemekte; düşüncesizler ise, gerektiğinden de çok şey beklemektedir. düşünceli anneler, doğal sevgilerini zorla sınırlandırmakta ve çekingenleşmektedirler; düşüncesizler ise, feda etmek zorunda kaldıkları zevklerin karşılığını çocuklarından almaya çalışmaktadırlar. çocuğun sevgi gereksinimi, bu iki durumdan birinde karşılanmamış, öbüründe ise fazla tahrik edilmiştir. bu hallerin ikisinde de, normal bir ailenin verebileceği yalınkat ve doğal mutluluk yoktur.

beyaz ırkın yarattığı uygarlığın göze çarpıcı bir özelliği: kadın olsun erkek olsun, bu uygarlığı benimsediği derecede kısırlaşmaktadır. en uygarlar en çok kısırdır; en az uygar ise en verimli olandır. günümüzde batılı ulusların en akıllı sınıfları gittikçe yok olmaktadır. daha az uygar ülkelerden gelen göçmenler hesaba katılmazsa, birkaç yıl içinde batılı uluslarda nüfus sayısı azalacaktır. göçmenler de yeni yurtlarındaki uygarlığı benimser benimsemez, eskisine göre kısırlaşacaklardır. bu özellikteki bir uygarlığın dengesiz olacağı besbellidir; yitirdiği kadarını yerine koyması sağlanmadıkça er geç ortadan kalkacak ve yerini başka bir uygarlığa, nüfus eksilmesini önlemek üzere ana-babalığa yeterince önem veren bir uygarlığa bırakacaktır.

batılı ülkelerin hepsinde resmi ahlakçılar bu sorunun çözümünü teşvik ve duyguları kamçılamada aramaktadırlar. bir yandan evli çiftlerin tanrı verdiğince çok çocuk yapmaları, çocukların ilerdeki sağlık ve mutluluklarını düşünmemeleri gerektiğini söylerler. öbür yandan din adamları anneliğin kutsal hazlarından söz açar, hastalıklı ve yoksulluktan kavrulmuş çok çocuklu geniş ailelerin de mutlu olabileceği inancını yaymaya çalışırlar. devlet de bu düşüncelere katılır; çünkü onun da yeterince topçu eri bulabilmesi gerekmektedir; yoksa bütün o karışık mekanizmalı öldürücü silahlar, askere alınanlardan başka, geride ve yeter sayıda insan kalmamışsa öldürücülük görevlerini nasıl yerine getirebilirler?

analık ve babalık duygusu psikolojik olarak, hayatta mümkün mutlulukların en büyüğünü ve süreklisini verebilir. bu, kuşkusuz kadınlar için erkeklerden daha doğrudur; ama erkekler için de sanıldığı kadar zayıf bir gerçek değildir.

ana-babalar, farkına varmadan yapacakları yanlışlıklardan çekinmeseler çocuklarına daha fazla yardım etmiş olurlardı; zira büyüğün kararsızlığı ve kendine güvensizliği kadar çocuğun zihninde endişe yaratan hiçbir şey yoktur.

20.3.15

kitaplar kitabı

arif damar



bir damlasıyım okyanusun
ama, okyanusun

gel de cemreler düşsün havalarıma
toprağıma suyuma

haziranda kiraz dalı
çocuklar uzansın diye
yere doğru
eğilir

akıl ersin ermesin sevdama
senden yanayım dedi yeşeren dal senden yana

sevmedim hiç
geçtiğim bir sokaktan geri dönmeyi
başka evler göreyim başka bir kireç
başka güneşler birikinti sularda
başka balkonların başka kadınları
başka baca başka duman başka kiremit
başka çöp tenekeleri

bir şair kendinden başka
nereye gidebilir ki

kimileri
"ben hemen çıkarım" derdi
"hemen salarlar beni
ben bir şey yapmadım ki"
bak sen kerataya
bir şey yapmamış
asıl onu yatırmalı üç beş yıl
aklı başına gelsin
hiç olmazsa bir şey yapar dışarı çıkınca

ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel

18.3.15

günlükler

franz kafka

uyudum, uyandım, uyudum, uyandım; kepaze bir yaşam.

yaşamaktan kıvanç duyan, başkalarında da aynı kıvancı görmek isteyenler, gece bir düğünden dönen ve karşılarına çıkan insanları, kim olduğunu bilmedikleri gelinin sağlığına içmeye zorlayan sarhoşlar gibidir.

aranan kişi, çokluk bitişikte oturmaktadır.

kendisiyle bir yıl aynı kentte yaşadığım bir kızla dünyada evlenmezdim.

kötü yapıtlarını değişik yollardan saklayıp gizlemek, yazarların en saygın özelliğidir.

yalnızlık her şeyden güçlüdür ve kişiyi yeniden insanlara yaklaştırır.

ölmek isteğini hep içte yaşatmak, beri yandan kendini henüz ayakta tutuyor olmak, işte yalnız budur sevgi.

sevgiden daha tatlı, işvebazlıktan daha eğlendirici bir şey yok.

herkes bir başkasını olduğu gibi kabul edip sever; ama olduğu gibi kabul edip kendisiyle yaşayabileceğine inanmaz.

bilinç kapsamının darlığı, toplumsal yaşamın bir gerçeğidir.

bütün erdemler kişisel, bütün kötülükler toplumsaldır. toplumsal erdem gözüyle bakılan şeyler; örneğin sevgi, bencillikten uzaklık, hakkaniyet duygusu, özveri, gücünü şaşılacak ölçüde yitirmiş toplumsal kötülüklerdir.

insanın yetenekleri sınırlıysa, düzensizlikten kötü bir şey yoktur.

olumsuzlamaya, durmadan değişen, yenilenen, ölerek dirilen savaşçı insan organizmasının bu doğal dışavurumuna her vakit yetenekli durumdayız; ama işte göze alamayız bunu; oysa yaşamak olumsuzlamak, dolayısıyla olumsuzlamak onaylamaktır.

barışta ilerleyemez, savaşta kırılıp gidersin.

her şey hayaldir: aile, büro, arkadaşlar, sokak, zevce, her şey gerçeğe biraz daha uzak, biraz daha yakın bir hayal; en yakın gerçek ise, senin başını penceresiz ve kapısız bir hücrenin duvarına bastırmandır yalnız.

dünya tarihindeki en büyük savaşlarda hep böyle olmuştur: küçük ayrıntılar, küçük ayrıntılar üzerinde söz sahibidir.

muhammet, kadınlarda ruh yok der haklı olarak.

korku mutsuzluktur; ama bu yüzden cesaret mutluluktur denemez. cesaret değil, korkusuzluktur mutluluk; dingin, gözlerini hiçbir şeyden kaçırmayan, her şeyi göğüsleyebilen korkusuzluk.

eşiği aştın mı her şey yoluna girmiş demektir.

ruhgöçü diye bir şey varsa ben henüz merdivenin en alt basamağında bile sayılmam. yaşamım, doğum karşısında bir duraksamadır.

bu şekilde de yaşayabilirsin belki; ancak söz konusu yaşamı kadınlardan korumaya bak.

beklemek yalnızca bitip tükenmeyen bir çaresizlik.

buruşmuş kalçalarıyla pasaklı, yaşlıca, tümüyle yabancı bir kadının, menisini bir anda uzaklaştırıp parayı cebine atarak çoktan bir başka müşterinin beklediği bitişik odaya seğirtecek kadının üstüne yoktur.

"bütün bu evren ne kadar tiksindiriyor beni!"

günlüğü artık bırakmayacağım. sımsıkı tutunmam gerekiyor ona; çünkü tutunacağım başka bir şey yok.

aşk

ilhan berk



gök! bu öpüşümün yaptığı kıyı ordan o kral mezarlarından sesleniyorum
her gece teb'de o ihtiyar denizlerde hala bir şeydir uyanır esmerliğimden
her gün yalnızlığımdır büyüyen sana doğru elleri gibi çocukların sevmekten
öyle mutluyum ki mutsuzluğumda karanlığıma çılgınca daha bir uzanıyorum

hiçbir şey daha güç değil seni sevmekten

17.3.15

ülke

amin maalouf

dünün dünyasının silinip gitmesi eşyanın tabiatına uygundur. ona karşı bir hasret duyulması da öyle. insan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır. yokluğu beni üzen ve aklımdan hiç çıkmayan ülke, gençliğimde tanıdığım değil, gençliğimde hayalini kurduğum ve asla güneşin altında yerini alamayan ülkedir.

önce ülken sana karşı belli taahhütleri yerine getirecek. orada tüm haklara sahip bir yurttaş olarak görüleceksin; baskıya, ayrımcılığa, hak etmediğin mahrumiyetlere maruz kalmayacaksın. ülken ve yöneticileri sana bunları sağlamak zorunda; yoksa sen de onlara hiçbir şey borçlu olmazsın. ne toprağa bağlılık ne bayrağa saygı. başın dik yaşayabildiğin ülkeye her şeyini verirsin, her şeyi; hatta hayatını bile; ama başın yerde yaşamak zorunda kaldığın ülkeye hiçbir şey vermezsin. ister doğduğun ülke, ister seni kabul eden ülke söz konusu olsun. yüce gönüllülük yüce gönüllülüğü, umursamazlık umursamazlığı ve aşağılama da aşağılamayı doğurur. özgür varlıkların anayasası böyledir.

16.3.15

ecinniler

dostoyevski

yaşamakla yaşamamak arasında hiçbir fark kalmadığında özgürlüğüne kavuşur insan.

evlilik bütün onurlu, gururlu varlıkların, bütün bağımsızlıkların manevi ölümü demektir.

masum boş inanç diye bir şey yoktur. boş inançlar, elbette eskimiş şeylerdir ve yok edilmeleri gerekir. değerli zamanlarımızı harcamaya değmez onlara. dünyada ne çok zaman harcanmıştır bu boş şeyler için. insanoğlu zekasını daha gerekli şeylere yönlendirebilir.

temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

en sefil, en sıradan birine demiryolu bileti satmak gibi bayağının bayağısı bir görev verin; bilet almaya gittiğinizde, size gücünü göstermek için, bu sefil yaratık bir anda size sanki jüpiter'miş gibi bakma hakkını görür kendinde.

mutlulukların en büyüğü, kendini feda etmekten duyulan mutluluktur.

hayattayken nerdeyse bir deha olarak görülen bütün vasat yetenekli baylar, ölümleriyle birlikte hiçbir iz bırakmadan kaybolur; hatta kimi kez yaşarken bile, yerlerini alacak yeni kuşağın orada burada uç vermeye başlamasıyla akıl sır ermez bir şekilde unutulur, küçümsenirler.

"dünyayı dize getirmek istiyorsan önce kendini dize getir."

kadın, her yerde hazır ve nazır olanı bile aldatır; hem de gözünün içine baka baka.

sık görüyor olsanız da ömrünüz boyunca her görüşünüzde daha önce farkına varmadığınız yeni bir yanını gördüğünüz, yepyeni bir şeyler keşfettiğiniz yüzler de olabiliyor hayatta.

iyi yürekli bir aptaldan daha aptal bir şey olabilir mi?

gerçek, dolu dolu bir acı, bazen en aklı havada insanı bile -geçici bir süre için de olsa- ciddi, sebatlı biri haline getirebilir. hakiki bir acının bir aptalı bile akıllandırdığı olur; elbette bir süreliğine.

insanoğlunun mutluluğa olduğu kadar felaketlere de ihtiyacı vardır.

aptallıkta aşırılık vardır; aşırılıksa her zaman merak uyandıran bir şeydir.

öteki dünyadakine değil, bu dünyadaki sonsuz hayata inanıyorum. öyle anlar vardır ki, onlara eriştiğinizde zaman bir anda durur, yerini sonsuzluğa bırakır.

tüm insanlık mutluluğa eriştiğinde zaman artık olmayacak; çünkü zamana gerek olmayacak.

insanoğlu mutlu olduğunu bilmediği için mutsuz; yalnızca bu nedenle mutsuz. hepsi bu! her şey bundan ibaret! bunu öğrenen hemen o anda mutlu olur.

insan bilmediğini sevemez.

-insanlara herkesin iyi olduğunu öğreten kimse, dünya tarihine son noktayı koyar.
-vardı öğreten biri, çarmıha gerildi.

gerçek büyük ulus, insanlık için ikinci dereceden bir rol üstlenmeyi kesinlikle kabul etmez; birinci dereceden bir rol bile onun için kabul edilebilir değildir; o, biricik olmayı ister.

eğileceksen çarığın değil, çizmenin önünde eğil.

sağduyu karşısında bile direnebilmek için gerçekten yüce insan olmak gerekir. 

herkes bir şekilde kendi yüzyılının insanı olmalı, kendi yüzyılını yaşamalı.

tuhaf dostluklar vardır: iki dost birbirini paralamaya hazırdır; ama yine de yaşam boyu birbirlerinden ayrılamazlar. hatta neredeyse olanaksızdır ayrılmaları. kim şımarıklık edip dostluk bağlarını koparmaya yeltenirse hemen ertesi gün hasta olup yataklara düşer; hatta bu nedenle ölebilir bile.

bir kadın hiçbir zaman tam pişman olmaz.

çıplak gerçekliğin her zaman sarsıcı bir yanı vardır.

dünyayla ilgimizi kesmek ve tümüyle özgür olmak için bağışlamak, bağışlamak ve bağışlamak gerekir.

korku insanın lanetidir.

tam bir ateist, inancı bütünlük aşamasından bir önceki aşamada bulunan insan demektir. umursamaz adamınsa, berbat bir korkudan başka hiçbir inancı yoktur.

yoksunluğundan dolayı ardından gözyaşı dökeceğimiz yeni hiçbir şey yok dünyada.

içten, güzel olan her şey daima bağışlatır kendini.

katıksız mutluluk

katherine mansfield

insan her şeye alışır.

pazartesi günü işe gitmek zorunda olmak aptalca, cehennemi bir şey gibi görünüyor bana. her zaman böyle göründü, her zaman da böyle görünecek. insanın, yaşamının en iyi yıllarını saat dokuzdan beşe dek bir taburenin üstüne oturarak, birinin hesap defterine rakamlar çiziktirerek geçirmesi! insanın biricik yaşamından tuhaf bir yararlanma biçimi bu, değil mi?

bu hayatta öğrenilecek büyük ders, dış görünüşlerle yetinip bakkalın ve felsefecinin bayağılıklarından uzak durmaktır.

erkekler çene çalmaktan pek de hoşlanmazlar. insanın ne söylediğinin pek de önemi olmadığını anlamazlar sanki; önemli olan şey, karşılıklı konuşmanın sönmesine izin vermemektir. erkeklerin en iyisi bile bu kuralı gözardı eder.

kadın, armağandan başka bir şey değildir.

pişmanlık korkunç bir enerji kaybı ve yazar olmaya niyetlenen hiç kimse onun içine batmayı göze alamaz. ona biçim veremezsin, onun üzerine bir şey kuramazsın; yalnızca içine dalıp debelenmeye yarar. arkana bakmak ölümcüldür sanat için. kendini yoksullaştırmaktır. sanat asla yoksulluğa katlanamaz.

kimi anlar vardır, korkunç anlar vardır hayatta; insanın sığınağından çıkıp dışarı baktığı anlar ve berbattır bu. insan bunlara boyun eğmemelidir.

insan her şeyin üstesinden gelebilir zamanla.

insan ruhuna inanmam. hiç inanmadım. insanların elbise sandığına benzediğine inanırım; içine belli şeyler tıkılmış, yola çıkarılmış, ortalığa savrulup atılmış, fırlatılmış, saçılmış, yitirilmiş, bulunmuş, ansızın yarısı boşaltılmış ya da şimdiye kadar olmadığınca tepeleme doldurulup şişirilmiş, en sonunda en son görevli onları kollarından tuttuğu gibi en son trene savuruncaya ve onlar takır takır uzaklaşıncaya kadar..

en kısa deniz yolculuklarında bile zaman duygusu yok olur.

yüreklilik, söz dinlemeyen köpeğe benzer; bir kez kaçmaya koyuldu mu ne kadar çağırmaya kalkışsanız o kadar hızla koşar.

görkemli şeyler geceleri hıçkırarak ağlamaz. kütük gibi uyurlar, yeniden gün doğuncaya kadar akıllarına hiçbir şey gelmez.

hiçbir şey ansızın ortaya çıkmaz.

bir şeyleri beklemek çok tehlikelidir; bir şeyleri beklersen, yalnızca senden daha çok uzaklaşır beklediklerin.

aşk bol bol verebilme sorunu değildir. insanın bağrında taşıdığı, bütün yüksekliklere ve derinliklere dingin ışın dilimleriyle dokunan lambadır.

murphy

samuel beckett

iğrençse, biçimden yoksun değildir.

bedeninin nefret ettiği parçası celia için yanıp tutuşuyor, sevdiği parçası ise kadını düşündüğünde unufak olup dağılıyordu. 

celia'nın anlatısı temizlenip, hızlandırılıp, düzeltilip, kısaltıldığında şöyleydi: ..

kim bu murphy, anladığım kadarıyla onun için aksatıyorsun işlerini, diye haykırdı. nedir? nerelidir? ailesi kimdir? ne yapar? parası var mı? geleceği var mı? geçmişi nasıl? yani neyin nesidir? nesi vardır?

tutkuların önünde, saygıyla eğilirim, dedi adam.

var olmayan bir şeyi arzulayabilirsin ama sevemezsin.

boşluğa konuşamam, en olumlu niteliklerimden biri suskunluktur.

en gözden ırak yerlere ulaşmakla bütünlüğe erişilir.

bu görüşün sağladığı üstünlük şu: işler düzelecek beklentisi ortadan kalksa, kötüye gider korkusu da siliniyor. her şey neyse öyle kalıyor.

insanlık iki kovalı bir kuyudur, biri dolmak için aşağı inerken öteki boşalmak için yukarı çıkar.

insan bir bilgi birikimine ulaştığında bir şeyler söylemek zorunda kalır ve abuk sabuk laflar eder zorunlu olarak.

murphy her şeyin bir başka şeyi çağrıştırmasını gerekli gören tanrı'nın sevgili kullarından biriydi.

kaosu berbat eden, yetersiz bir gülmece anlayışından daha kötü ne olabilirdi? başlangıçta cinas vardı. gerisi sonra geldi.

pazardaki insanların arasına karıştığında, "eğer bunlar yaşamlarını kazanırken böyleyseler, ya kaybederken nasıldırlar?" diyordu kendine.

beden kokusu ve gevezelik bir araya geldi mi, derman yoktur.

murphy acıma duygusunu yalnızca kendine saklardı.

dış gerçekliklerden tamamen koptuğu bu dünyaya öylesine bir sevgiyle bağlıydı, bu dünyanın güzellikleri usunda öylesine bir ayrıntızenginliğiyle canlanıyordu ki gerçekten de uzun yaşamayı arzuluyordu. böylece orada uzanıp, cennete ulaşan uzun yokuşu tırmanmadan önce düş kurmaya, gün ışığının zodyakları boyunca ilerleyişini seyretmeye fazlasıyla vakti olacaktı.

böylece murphy her gün, öğle yemeğinde bir fincan çay parası ödeyip, üçkağıtçılığı sayesinde 1.83 çay içerek kar hanesine ilaveler yapıyordu.

hıçkırığı bile uyaklı olan ticklepenny..

akıl onu kaybetmekten korkanlara kene gibi yapışırdı. ya kaybetmeyi umut edenlere..

murphy söylene söylene kuzeye yöneldi, yemeğini yemeye hazırlandı. bisküvileri özenle paketten çıkardı, yüzleri çimene dönük biçimde yere koydu. yediği sıraya göre bir düzen verdi onlara. her zamanki gibi, bir baharatlı, bir galeta, bir sindirici, bir pötibör, bir de isimsiz duruyordu önünde. ilkini hep sona bırakırdı; çünkü en çok bunu severdi. isimsizi önce yerdi; çünkü en az damak tadı veren buydu. geri kalan üçünü yeme sırası önemli değildi, her gün değişirdi. murphy diz üstü çökmüş, beş bisküvi arasında yaptığı yeğleme nedeniyle, değişik biçimlerde yeme olasılıklarının altı ile sınırlanmış olduğunu düşünüyordu. ama karışım düşüncesinin özünü zedelemekti bu, heykelin üzerindeki kırmızı permanganattı. isimsiz olana karşı duyduğu tiksintiyi yense bile bisküvilerin yenebileceği yirmi dört olasılık vardı yalnızca. ama son bir gayretle, baharatlı için uyanan iştahını dizginleyebilse, karışım hedefine ulaşabilecek, yüz yirmi farklı yeme olasılığı önünde ışıl ışıl parlayacaktı.

bir kadını, cinsel isteklerinin ağır bastığı bir konuda etkilemeye çalışmak bir köpekten daha iyi koku almaya çabalamak kadar abesti.

her şeyin tasarı aşamasında olduğu şu sırada ona başvurmak, adamın kendi çıkarlarına ters, delice şeyler yapmasına neden olabilir. insana özgü bir budalalıktır bu.

genç kız ışığı söndürdü, pencereyi açtı ve dışarı sarktı. ay'ın dünyaya bir türlü göstermediği yüzü müydü, sırtı mıydı yoksa? hangisi daha kötüydü, bir türlü sevdiği kişiye kavuşamamak mı, yoksa neredeyse nefret edilen insanlarla sürekli bir arada bulunmak mı? karışık konulardı bunlar.

genç kadına acı çektirmekten zevk duyacak kadar seviyordu onu.

malraux: dünyanın dışında yaşayan biri için benzerlerini aramamak güçtür doğrusu.

hastalar hastabakıcıları sık sık, doktorları da nadir gördükleri için ilkini işkenceciler, ikincileri de kurtarıcı olarak değerlendirirdi.

doktor onayından geçmiş olgular dışında hiçbir şey kesin olamazdı magdelen ruh sağaltım merkezi'nde. bu konuda basit bir örnek vermek gerekirse, bir hasta aniden, kuşkuya yer bırakmayacak bir biçimde ölürse, doktora haber vermeli ve ölüm olayını kafasından silmeliydi. hiçbir hasta doktor gelene kadar ölemezdi.

sahtekarı aptal desteklediğinde, dürüst insana kollarını kavuşturmaktan başka yapacak bir şey kalmaz. aptal sahtekar ile işbirliği yapıp kendi çıkarını baltalarsa, kimse de çıkıp ona dur diyemez. biricik doğal dayanışmanın aptallar ve sahtekarlar tarafından gerçekleştirildiği bir dünya..

koğuşlarda geçen her saat, hastalara duyduğu saygıyı ve sağlıklı bir aklın göstergesini dış gerçeklikle kurulan ilişkiye bağlayan sahte bilimsel yaklaşıma duyduğu tiksintiyi artırıyordu zorunlu olarak. her geçen saat artırıyordu.

dış gerçekliğin doğası anlaşılmaz kalıyordu. bilimin erkekleri, kadınları ve çocukları verilen önünde boyunlarını bükmek zorunda kalıyordu ister istemez. dış gerçekliğin ya da kısacası gerçekliğin tanımı, tanımlayanın duyarlığına göre değişiyordu. ama hepsi, bu gerçeklikle temasa geçmenin, temas ne kadar üstünkörü olursa olsun, ender görülen bir ayrıcalık olduğunda birleşir durumdaydı.

bu anlayışın ışığında hastalar gerçeklikten, ortalama birinin gerçekliğinden, ağır vakalarda gözlemlendiği gibi bütünüyle olmasa da en azından bazı temel noktalarda "kopmuş" olarak tanımlanıyorlardı. tedavinin işlevi hastayı kendi küçük, özel çöplüğünden çıkarıp muhteşem dünyanın merak, sevgi, nefret, tutku, sevinme, ağlama gibi farklı unsurlarıyla, paha biçilmez ayrıcalığına yeniden kavuşacağı ve kendisinden hiç de farklı olmayan ötekilerle akılcı ve dengeli biçimde avunacağı duruma getirmek ve aradaki uçurumu kapamaktı.

ama bütün bunlar, psikiyatrların sürgün diye tanımladığı bedensel ve ussal deneyimi barınak; iyiliksever bir dizgeden kovulmuş olarakdeğerlendiren, hastaları da müthiş bir fiyaskodan kaçmış kişiler olarak gören murphy'yi çileden çıkarıyordu. eğer aklı günlük olayları yorulmak bilmeyen bir araç gibi alt alta yazıp toplayan şaşmaz bir yazarkasa olsa, o zaman kuşkusuz aklın yitimine üzüntü duyabilirdi. ama böyle olmadığına göre, aklı diye adlandırdığı şey bir araçtan çok, içinden kendinin soyutlanmış olduğu günlük olayların bir izdüşümü biçiminde ortaya çıktığına göre aklın yokoluşunu, zincirlerinden kurtulmayla özdeşleştirip alkışlamasından daha doğal ne olabilirdi?

hastaların huysuzluklarını kendi iç dünyalarına sığınışlarındaki bir eksikliğe değil, iyileştiricilerin çevrede oluşturdukları kuşatmaya bağlamak gerekiyordu. melankoliğin melankolisi, hipomanyağın öfke nöbetleri, paranoyağın umutsuzluğu kuşkusuz ölügömücünün saygıdeğer maskesi kadar bağımsızlıktan uzaktı. kendi hallerine bırakılsalar türkiye'deki tanrı kadar mutlu olacaklardı.

kendisini nefessiz bırakma yoluyla intihar girişimi özellikle ölüm mahkumları arasında çok denenmiştir. nafiledir. fizyolojik bir olanaksızlıktır bu. insan bayılır, sonra istemese de nefes almaya başlar.

en iyi dostları hep nesneler olmuştu onun.

cooper iki efendiye de hizmet etmenin ünlü güçlüğünü duyumsamıyordu. ne birine bağlanıyor, ne de ötekini küçümsüyordu. daha kişilikli biri yan tutar, daha kişiliksiz biriyse iki tarafı da dolandırırdı.

yaşam diye bilinen sendrom tedaviye olanak tanımayacak kadar dağınıktır. tedavisi mümkün her tanıya karşılık kötüleşen bir başkası ortaya çıkar. insanları gereksinmeleri bir kısır döngü yaratır. eksikliğin niceliği asla değişmez.

kıç, doğanın en iyi nitelikleri yüklediği organımızdı. yalnızca tekmelenmek için değil, tekmeleri savuranla alay etmek için de. yargıçların önünde cübbesini beline kadar kaldırdığında sokrates'in çarpıcı bir biçimde örneklediği bir paradokstu bu.

kadınlar yatağını hazırladıkları kişiyi uykuya göndermeden duramayışlarıyla ne olağanüstüdürler. kendilerinin yapay solunuma duydukları eğilim amaçsız kalır korkusuyla sevdikleri şeyi asla bütünüyle öldüremezler.

geliştirdiği bulanık bir kurama göre, vücudun uç noktaları birleşmiş olduğundan dirimsel gücü içinde koruyordu.

dilencinin yaşayabilmek için kendini sakatlaması gibi, iğdiş şarkıcılar da takımlarını koparır atarlar.

saltık bir sessizlikten daha güzel bir şey düşünemiyorum.

en iyisi hiçlik, en kötüsü de o.

- gizleyecek de, yitirecek de hiçbir şeyim yok.
- ama kazanacak çok şeyiniz var.
- yitirecek hiçbir şeyim olmadığına göre, kazanacak da hiçbir şeyim yok.

yalınlık bir cenaze arabası kadar ağır ve bir idam mahkumunun son kahvaltısı kadar uzundur.

yalnızca karanlıkta karşılaşabilir insanlar.

laetus exitus tristem redditum parit.
amor intellectualis quo murphy se ipsum amat.
ubi nihil vales, ibi nihil velis.

önceleri onu kaybettiğimi düşünüyordum; çünkü onu olduğu gibi benimsemeyi beceremiyordum. şimdi övünç duyamam bununla. onun bir parçasıydım kayıp saydığı. ne yapsam vazgeçemezdi benden. benimle tanışmadan önceki benliğine kavuşmak için terk etti beni. daha kötü ya da iyi olması için yaptığının bir önemi yoktu. son sürgünüydüm ben.

bu duruma gelmeyi arzulayanlar için de, bu duruma düşmekten korkanlar için de sorun aynıydı; asla hastaların dünyasına giremiyorlardı.

aşkını bileyecek bir nefret yoktu içinde, kendisinin olmayan bir dünyanın tekmesi yoktu, kendisinin olabilecek bir dünyanın yanılsamalı okşaması yoktu. sanki bu küçük dünyanın insanları kapılarını kapamışlardı yüzüne. yandaki kadınlar koğuşundan gelen uyku ve uyanıklığın muazzam uğultusu dışında hiçbir ses gelmiyordu. aşağı kattaki erkekler koğuşu için de geçerliydi aynı şey. bir bülbülün ötüşü usunu gecelere doğru dinamitleyerek sevindirecekti onu. ama bülbül mevsimi geçmişti.

kibarlık ve dürüstlük birlikte varolurlar. biri yoksa, öteki de yok demektir. sonuçta karşılaşılan yalnızca sessizliktir, kötü gizlenen ve kötü ifade edilen şey arasındaki, beceriksizce söylenen yalan ile zorunlu yalan arasındaki şu kırılgan ayrım.

bedenim, usum ve ruhumun düzenlenmesi konusunda: üçünün de yakılıp kağıt bir torbaya konulmasını, dublin'de abbey sokağı'ndaki abbey tiyatrosu'na götürülmesini, orada vakit geçirmeden en mutlu saatlerin geçtiği kenefe, özellikle de orkestra koltuklarına inerken sağda bulunana indirilmesini, olasıysa oynanan bir oyun sırasında kubura atılarak üstüne bir güzel sifon çekilmesini, bütün bu işlemlerin törensiz, hüzünlü gösterilere girişmeden gerçekleştirilmesini diliyorum.

birkaç saat sonra cooper kül paketini daha önce kaybetmemek için koymuş olduğu cebinden çıkardı ve büyük bir öfkeyle kendisine hakaret eden bir adama fırlattı. paket duvardan döşemeye düşerken patladı, seçimlerini meşin topa yapmış olan beyefendilerin bile beğenisini kazanarak, burada bir anda sayısız dribling, pas, çalım, şut, yumruklama, kafa vuruşlarının hedefi oldu. öyle ki kapanış saati geldiğinde murphy'nin bedeni, usu ve tini salonun döşemesine dağılmıştı. ertesi gün tan yeryüzünü boz bir renge boyamadan talaş, bira, izmarit, cam kırıkları, kibrit, tükürük ve kusmuklarla birlikte süpürüldü.

böylece bütün karmaşa, her şey tek bir olasılığa, tek bir sona doğru ağır aksak ilerlemeyi sürdürüyordu.

15.3.15

gerçek

andrew crumey

hakikat umuttur. cehennem tüm hakikatin terk edildiği yerdir.

pek çok hakikat olduğunu kabul ediyorum: sevgililerin veya şairlerin, fizikçilerin veya gemi inşaatçılarının hakikatleri. pek çok hakikatin olduğunu söylemek hakikatin olmadığını söylemek değildir. kamp vardı, ben tanığıyım. diri diri gömülen, üzerine toprak yığılırken dudakları hala bir yardım çığlığı atma umuduyla aralanan adamın adını bilmiyorum. ama biliyorum ki düşünceleri, duyguları, hayalleri olan biriydi o; felsefi bir muamma, kolayca silinebilecek bir kurmaca değildi. onun öyle olduğuna inanabilecek tek kişi oradaki nöbetçiydi -sırf sigarasının yarısının çoktan tükendiği o anda öyle düşünmek işine geldiği için.

true detective

bazen insanlar çocuk yapmayı bir cevap olarak görürler. kendi hikayelerini değiştirmenin yolu gibi.

hayat, ancak bir şeyde uzmanlaşacak kadar uzun. o da şüpheli. o yüzden hangi konuda uzmanlaştığına dikkat et.

bazen güzel bir dayak yemek kişisel olgunlaşmaya katkı sağlar.

belli bir yaşı geçtikten sonra ailesi olmayan bir erkek kötüye delalettir.

iyi bir kadın temel eğilimlerimizi yatıştırır.

duyguları olan birer et parçası olarak, kimliklerimiz ne kadar yanıltıcı olsa da bu kimliği değer yargılarıyla oluştururuz. herkes sürekli yargılar. eğer bununla sorunun varsa yanlış yaşıyorsun demektir.

bazen en kötü halin en iyi halindir.

ölüm anında, o son anda görüyorsun ki bu büyük drama hiçbir zaman küstahlık ve aptal arzulardan ibaret geçici bir çözümden başka bir şey değildi. ve öylece bırakıp gidebiliyorsun hayatına o kadar da sıkı sıkıya tutunmak gerekmediğini görerek. fark ediyorsun ki tüm hayatın, sevgin, nefretin, hatıraların, acıların.. hepsi aynı şeydi. hepsi bir rüyaydı. kilitli bir odada sakladığın bir rüya. insan olduğuna dair bir rüya. ve birçok rüyada olduğu gibi bunun da sonunda bir canavar var.

zaman düz bir çemberdir. yaptığımız ya da yapacağımız her şeyi tekrar yapacağız, tekrar, tekrar ve tekrar. sonsuza kadar.

bir şeyi atlatmak istiyorsan belki de oturup her detayı hatırlamak doğru yol değildir.

sadakat önemlidir ve genellikle acı verir. bir gün bir sebepten kendine şunu sorabilirsin: "yaşadığım acının sınırı nedir?" ve böylece hiçbir sınır olmadığını öğrenebilirsin. acı bitip tükenmez. insanlar tükenir.

dünyada her tür sır vardır. her tür hakikat de.

insanların kendilerine söylediği tüm yalanlar arasında en yaygını budur: "başka biri olabilirdim."

eğer toplum yararı dediğimiz şey peri masallarıysa o zaman bu kimse için iyi haber değil. eğer bir insanı doğru yolda tutan tek şey ilahi mükafatsa dostum, o kişi adinin tekidir. bunların hepsi dolandırıcılık değil mi? maymunun biri güneşe bakıp diğerine "bana elindekini vermeni söyledi." dediğinden beri bu böyle. insanlar o kadar zayıflar ki gidip yemek alacaklarına paralarını dilek kuyusuna atarlar.

birayı şişeden içiyorsan sorunun var demektir.

hayat bir hastalıktır.

pezevenklerle uğraşırsan pezevenkliğe gelirsin. 

bazen bir şey olur ve hayatını ortadan ikiye böler. öncesi ve sonrası vardır. ama doğru kullanırsan, o kötü olayı doğru kullanırsan seni daha iyi yapar. daha güçlü. çoğu kişide olmayan bir şey verir sana. ne kadar kötü de olsa, ne kadar yanlış da olsa bu yara seni daha iyi biri yapabilir. acı böyledir işte. sana içinde ne olduğunu gösterir.

kimse kendi parasıyla zengin olmaz.

bazı insanlar nereye bakarlarsa baksınlar kendilerini görürler.

bir ulusun gücünü iki şey belirler: enerji kaynakları ve savaş kapasitesi.