george sabine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
george sabine etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10.08.2020

komünizm vs. nasyonal sosyalizm

george sabine

nasyonal sosyalizm ile komünizm arasındaki benzerliklerin çoğu apaçık ve ortadadır.

her ikisi de, bir ölçüde savaş sonrasının sorunları olan; ama bir ölçüde de batı toplumunun yapısındaki uyumsuzlukları ortaya koyan toplumsal ve ekonomik moral yıkıntısı üzerinde güçlendiler. her ikisi de siyasal deneylerinin, diktatörlüğün yerine daha durağan ve daha işleyebilir bir yol olarak geliştirdiği parlamento görüşme ve tartışmalarını aşağılayarak bir yana attı. her ikisi de dışarı atma yolunu siyasal bir kuram olarak yeniden canlandırdılar. her ikisi de yalnız bir siyasal partiye ve bu partinin kendisine ait zorlayıcı bir aygıt bulunmasına hoşgörülü davrandı. her ikisinin de kuramına göre parti kendi kendisini kuran bir aristokrasiydi ve ödevi bir ölçüde önderlik etmek, bir ölçüde öğretmek, bir ölçüde de insanların büyük çoğunluğunu izlemeleri gereken yola zorlamaktı. her ikisi de bireysel takdir alanıyla kamu denetimi alanı arasında yapılan liberal ayrımı ortadan kaldırmaları dolayısıyla totaliterdi ve her ikisi de eğitim düzenini evrensel bir aşılama aracı durumuna getirdi.

felsefeleri bakımından her ikisi de son derece bağnaz olup birisi aryan ırk, öteki de proletarya adına sanat, edebiyat, bilim ve dinin kurallarını koyabilecek daha üstün bir kavrayış gücüne sahip olduklarını söylüyordu. her ikisi de dinsel bağnazlığa benzer bir düşünce yapısı geliştirdi. stratejileri bakımından her ikisi de savlarında gözüpek, isteklerinde sınırsız, karşıtlarına karşı sövgücü, kendilerinin verdiği herhangi bir tavizi geçici bir "durumu götürme", karşıtlarınınkini ise bir zayıflık belirtisi saymaya yatkın idi. ikisinin de toplum felsefesi toplumu asıl olarak bir güçler -ekonomik ya da ırksal- düzeni sayıyordu; bu güçlerin birbirine uyumu karşılıklı anlayış ve ödünle değil, kavga ve baskıcılıkla olurdu. bundan dolayı her ikisi de siyaseti bir güç ifadesinden ibaret saydılar.

ancak bu açık benzerliklere karşın, komünizmin hem ahlaki hem de entelektüel bakımdan nasyonal sosyalizmden çok daha yüksek bir düzeyde olduğu kesindir. bu fark, her birinin simgesi olan iki insanın yaşamları arasında açıkça görülmektedir. hem hitler hem de stalin birer baskıcı idiler; kişisel kötülük bakımından ikisi arasında bir seçim yapmaya olanak yoktur. fakat uygar siyasal değerler bakımından hitler bir nihilisttir; meslek yaşamının hiçbir yapıcı düşüncesi ya da politikası olmamıştır. almanya ve avrupa için sözcüğün tam anlamıyla bir yıkımdı. stalin de şiddet ve vahşet yöntemlerini sonuna değin kullandı; ancak kuşku yok ki tarihçiler onun çeyrek yüzyıllık yönetimini, rusya'nın yalnız büyük bir siyasal güç olduğu dönem değil; ama aynı zamanda ekonomik ve toplumsal bakımdan çağdaş bir ulus durumuna geldiği dönem olarak nitelendireceklerdir.

iyi ya da kötü, komünizmin ortaya çıkması, çağdaş siyaset ve uygarlık tarihine yeni bir sürekli öge eklemiş oldu. bundan başka, hitler'le stalin'in meslek yaşamları arasındaki bu fark, her birinin temsil ettiği felsefeler arasındaki farkı da anlatmaktadır.

nasyonal sosyalizm, temelinde, siyasal sinizmden ibaretti. bir değeri gerçekleştirmek için değil; ama çeteden başka bir şey olmayan kendine özgü bir seçkinler kümesinin erkini artırmak için insan doğasını zehirleme ve histeri yollarıyla durmadan sömürme arzusuydu. komünizm de bağnazdı; ama asıl olarak dürüsttü ve hiç olmazsa başlangıcında temel amacı yüce gönüllü ve insancaydı. nasyonal sosyalizmin kuramı, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın ad hoc bir biçimde bir araya getirilen söylenceler ve ön yargıların saçma bir karışımıydı.

lenin'in kalıt aldığı marksizmin arkasında yalnız bir avrupa geleneği değil, hem manevi ve hem de entelektüel süreklilik savında bulunabilen iki kuşaklık bir sosyalist bilim adamlığı vardı. demokrasinin de paylaştığı bir inançtan doğmuştu: sanayi teknolojisinin ve kapitalizmin ilk sonuçları insanlık dışı ve toplumsal bakımdan moral yıkıcıydı. marksizmin sonul amaçları da doğrudan doğruya demokrasinin amaçlarıydı.

buna karşılık nasyonal sosyalizm, sömürüyü görkemli bir ulusal ödevin duygusallığıyla yaldızlayan bir ekonomik emperyalizm düzeniydi. amacı kirli ahlakına uygun bir düzeydeydi. bizzat kendi amaçlarının kaçınılmaz kıldığı yenilgi tam bir yıkılma biçiminde oldu ve bir nevi doğu despotizmi durumunu alan nasyonal sosyalist hükümet, ulusal ekonomiye ve ulusal siyasal yapıya dokunulmaması için iktidardan istifa bile edemedi.

ancak aralarındaki büyük ve gerçek farklılıklara karşın nasyonal sosyalizm ve komünizm felsefelerinin ortak bir tanıtıcı özellikleri vardı: bir noktada, kendisini adamış olmayan bir kimse için entelektüel bakımdan anlaşılmaz oluyorlardı.

her ikisi de eleştirel düşüncenin yerini kör bir inanca bırakmasını istiyor ve içerdekilerle dışardakiler, önderlerle ardıllar arasında haberleşme ve teması önleyecek engeller kuruyorlardı. kuşkusuz bunu oldukça farklı biçimlerde yaptılar. nasyonal sosyalizmin kurduğu engel yalan bir ırk arılığı savı ve aryan ırkından olmayan halkların anlayamayacağı bir aryan bilimi ve sanatı masalıydı ve seçkinlerle yığınlar arasında geçilmesi olanaksız bir çizgi yarattı. sahip olduğu bu felsefe açıkça usdışı olup us yoluyla eleştirilemeyen, yalnızca algılanması gereken bir kavrayış gücüne dayalıydı.

komünizm de gerçekte aşılmaz duruma gelen bir engel çıkarmaktadır. çünkü bir tür 'yalan usçuluk' yoluyla diyalektik maddecilik, evrimi sona erdirmek isteyen bir evrim oldu.

gizemsel bir kavram olan sınıfsız toplum olarak tamamlanmadıkça uygarlık, kapitalist ve sosyalist uygarlıklar arasında bölünmüştür; bu uygarlıklar birbirlerine öylesine düşmandırlar ki savaş durumunda bir arada bulunmaktadırlar. bu savaş ancak taraflardan birinin egemenliğiyle sonuçlanabilir. uluslar bugün proletaryanın egemen olduğu uluslar ve orta sınıfın egemen olduğu uluslar diye ikiye bölünmüşlerdir. diyalektiğe egemen olmak, yalnız yönettikleri yığınların eleştirisinin üstünde bulunan marksçı ustaların sahip olduğu gizli bir bilgi durumuna gelmektedir.

hem nasyonal sosyalizm hem de komünizm için hükümet, gerçeği bilmek tekeline ve bundan dolayı hem davranışları hem de inançları belirlemek ayrıcalığına sahip olan bir seçkinler kümesinin toplumu denetlemesidir.

batı felsefesinin ve çağdaş bilimin usçu geleneği içinde yetişmiş herhangi bir kimse için, daha üstün bir bilgi biçimine sahip olmak yolundaki bu savı ciddiye alma olanağı yoktur. çünkü bu sav, deneylerin gösterdiği üzere bilimsel bilginin olanaklı olması için kaçınılmaz koşul olan yöntemleri çiğnemektedir. bu yöntemler, yeni ya da gizli bir kavrayış türüne sahip olunduğu anlamına gelmez; tersine, herkese açık doğrulama ölçülerinin kullanılmasını ve hiçbiri en üst ve en son otorite olduğunu ileri sürmeyen araştırmacılar arasında eleştiri yolunun serbestçe işlemesini öngörür. böyle araştırmacıların sahip oldukları şey de, üstün bir kavrayış yeteneği ya da doktrin değildir; pratikte nitelikleri bakımından kendi kendilerini düzeltici olan ve böylece gözlem yanlışlarıyla çıkarsama başarısızlıklarının birbiri arkasından giderilmesini olanaklı kılan bir dizi işlemlerdir.

nasyonal sosyalizmin ırktan gelen bir algı ya da kavrayış yetisi bulunduğu yolundaki savı, görünüşte, marksistlerin herkesten önce belirttikleri gibi, bir şarlatanın savıdır. ama lenin'in diyalektikle ilgili savı da -bunun mantık yönteminin biricik türü olduğu savı- özü bakımından aynı niteliktedir. çünkü diyalektik yönteme sahip olan kimseyi bir usta haline getirmekte, marksizmi de bir tür büyüye, her kapıyı açabilen bir anahtara çevirmektedir; oysa bunlar bilimin ya da ussal bilginin tam karşıtı olan şeylerdir.

lenin'in peygamberce sözlerinde ve her türlü toplumsal ve kültürel ilerlemenin yönetim ve denetimini tekeli altına alacak bir parti yaratmak gibi insanlık dışı tasarısındaki dar görüşlülüğün arkasında, büyülü bir kavrayış gücüne sahip olma duygusu vardı. çünkü bu tasarı, dünyada örgütlenmeye gelmeyen biricik şeyi, yani özgünlüğü ve buluculuğu örgütlemeyi öneriyordu.

16.05.2019

nasyonal sosyalizm

george sabine

faşizm ve nasyonal sosyalizm, tıpkı büyücülerin cezalandırılmasında olduğu gibi, bir moral yıkıntı zamanında siyasetten hem usu hem de ahlakı silip atabilen duyguların melankolik örnekleriydi.

stalin'in yönetimi, vahşetin ödettiği korkunç fiyata rağmen, ülkesini çağdaş bir endüstriyel güç durumuna getirmiş, okuma-yazması olmayan köylü nüfusu da, yüksek bir bilim düzeyine sahip eğitilmiş bir halka dönüştürmüştür.

italya'daki faşizm ya da almanya'daki nasyonal sosyalizm hakkında ise buna benzer hiçbir yargı ileri sürülemez. bu partiler 1. dünya savaşı'nın moral yıkıntısı içinde mantar gibi yerden bitivermişlerdi; önderleri birer demagogdu ve hangi başarı ölçüsü kullanılırsa kullanılsın, yaptıkları işler yalnızca yıkıcıydı. sözde felsefeleri, doğruluğuna ya da tutarlılığına bakılmaksızın bir araya getirilen eski ön yargıların birer mozayiğiydi ve ortak amaçlara değil, ortak korku ve nefretlere sesleniyordu. hem hitler hem de mussolini, herhangi bir politikayı açıkça ileri sürmekten bilinçli olarak kaçındılar; çünkü böyle bir şey, kazanmak istedikleri kimi kesimlerin kaçmasına yol açacaktı.

olağanüstü bir entelektüel yetenek iddiasında bulunabilecek tek nasyonal sosyalist önder olan ve kuşkusuz yeteneğini komünizme, monarşiye ya da hatta demokrasiye, eğer hitler bunlardan birini benimseseydi, adamak isteyecek olan goebbels, hitler'e karşı duyduğu kahramana tapma duygusu ve yahudi düşmanlığı dolayısıyla tam bir yanılgı içine düşmüştü.

faşizm ve nasyonal sosyalizmin düşmanları genellikle bu hareketleri "usa karşı başkaldırı" olarak niteliyorlardı. nitekim kuramcıları bu betimlemeyi tümden haklı bulmuşlardır. bunların yazıları, usun yaşamı değil, yaşamın usu denetlediğini; tarihteki büyük işlerin zekanın değil, kahramanca istencin ürünü olduğunu, halkları koruyan şeyin düşünce değil, sürü içgüdüsü ya da kanda bulunan ırksal sezgi olduğunu; güçlü olmak istençleri fiziksel ve manevi engellerini aştığı zaman büyüklüğe ulaştıklarını ileri süren savlarla doludur. bunun gibi, mutluluk arzusunun da, düzenli olarak, kahramanlık, özveri, ödev ve disiplin güdülerine göre aşağılık bir güdü olduğunu söylemiştir. özgürlük ve eşitlik gibi demokratik ülkülerle anayasalı ve temsili hükümet düzeninin sivil ve siyasal özgürlüklerini, en yüksek noktasına fransız devrimi'yle ulaşan felsefi usçuluğun eskimiş kalıntıları olarak sunmuştur.

faşizm ve nasyonal sosyalizm, ister liberal ister marksçı olsun her türlü karşıt siyasal kuramı aynı biçimde "kısır entelektüalizm" aşağılayıcı terimiyle niteliyordu.

kahramanın bireyciliği, demokratik eşitçiliğin tam tersidir. kahraman, düzenli burjuva yaşamının yararcı ve insanlıksever niteliklerini küçük görür; rahat ve mutluluğa karşı kötümser bir horgörü besler; tehlikeli bir yaşam sürer ve en sonunda kaçınılmaz yıkıma uğrar. kendi ruhunun insanüstü güçleriyle yaratıcılığa sürüklenen doğal bir soyludur ve bayağı beyinlerin tembelliği kendisini yıktıktan sonra halk ona tapınır.

ne mussolini ne de hitler üstün insan olarak görülmelerine karşı çıkmıştır ve her ikisi de önderlik ettikleri halka karşı içtenlikli olarak tiksinti duymuş ve bunu gerçekten saklamamıştır. hitler, bir ulusun büyük bölümünün ne kahraman ne de zeki olabileceğini söyledi; halk iyi değildir ama kötü de değildir; yalnızca bayağıdır. bir toplumsal mücadelede hareketsizdir; ama muzaffer olanın arkasına dizilir. içgüdüsel tepkisi özgünlükten korkmak ve üstünlükten tiksinmektir. anlayamadığı entelektüel ya da bilimsel görüşler onu etkilemez; yalnız tiksinme, bağnazlık ve çılgınlık gibi kaba ve şiddetli duygulardan etkilenir. ona ancak durmaksızın ve her zaman bağnaz bir biçimde tek yanlı olarak söylenen ve gerçeğe, yansızlığa ve haklılığa vicdanen hiçbir rahatsızlık duymadan sırt çeviren en yalınkat savlarla yaklaşılabilir.

bu yaşam görüşü hiçbir zaman uzlaşma kabul etmez, başka her seçeneği dışarda bırakan tam ve saltık bir kabulü gerektirir; din gibi hoşgörüsüzdür ve kendisine karşı olanlarla mücadelede elindeki her türlü aracı kullanır. karşı bir düşünceyle tartışmaz, ona hiçbir geçerlilik tanımaz, tümden dogmatik ve bağnazdır. bu yüzden, insanların yaşam kavgasını kazanmaları için zorunlu olan acımasızlık ve vicdansızlığın manevi temelini veriyordu. siyaset, asıl olarak, yaşam görüşleri arasındaki ölüm kalım savaşıdır.

mussolini faşizmin bir felsefeye gereksinimi olduğuna karar verdiğinde, bu işi giovanni gentile'ye verdi, gentile'nin kendisine sunduğu şeyi aldı ve sonuç olarak italyan faşizminin kuramı, bir devlet kuramı, devletin üstünlüğünün, kutsallığının ve her şeyi kapsar oluşunun kuramı olduğunu ileri sürdü: "her şey devlet için; devlete karşı hiçbir şey yoktur, devletin dışında hiçbir şey yoktur."

faşizm, gerçekten bireyi aşan ve onu manevi bir toplumun bilinçli üyesi mevkiine yükselten üstün bir hukuk ve nesnel bir istenç ile insan arasındaki içrek ilişki biçiminde bir dinsel kavramdır. bu manevi toplumu yaratan ve temsil eden şey de ulustan çok devlettir.

nasyonal sosyalizm, yığınlara dayandığı için gerçekten demokratik olduğunu öne sürmüştür. ama yığınlara, siyasal görüşlerine değer kazandıracak hiçbir yargı yeteneği tanımamıştır.

hiç kuşkusuz bir siyasal örgütlenme ilkesi olarak totalitarizm diktatörlük demekti. kısa zamanda alman federalizmi ve yerel yönetim özerkliğini ortadan kaldırdı. parlamento ve bağımsız yargı gibi liberal siyasi kurumlar hemen tümden yıkıldı. seçimler dikkatle hazırlanıp yürütülen plebisitler düzeyine indirildi. siyasal yönetim her şeyi kapsamakla kalmayıp nasyonal sosyalistlerin hoşlandıkları terimle "monolitik" de oldu; yani bütün toplumsal örgütlenme bir düzene indirgenmiş ve bütün güçleri tek yürek olarak ulusal amaçlara yöneltilmişti.

seçkin muhafız yıldırım ekipleri ve hitler gençliği, ismen hükümetin değil, partinin organları olmakla birlikte, hepsi de yasama ve yargı yetkilerine sahipti ve yasadışı ayrıcalıkları vardı. öte yandan yargı organı bağımsızlığını ve güvenliğini tümden yitirdi ve aynı zamanda yargısal takdir yetkisi de gerçekte sınırsız ölçüde genişletildi. yasanın kendisi de yoruma elverişli olacak biçimde, belirsiz yapılmıştı; böylece her türlü karar asıl olarak öznel bir şey oldu.

1935'te ceza yasası, yürürlükteki hiçbir yasaya aykırı düşmese de, "sağlıklı halk duygusu"na aykırı her eylemi cezalandırmayı olanaklı kılmak üzere değiştirildi. açıktır ki böyle yasaların ussal bir şekilde yürütülmesine olanak yoktur. yasa önünde eşitlik ve yasal usul ilkelerinin yerini tam bir yönetsel takdir yetkisi aldı. uygulamada totalitarizmin anlamı şu oldu: eylemlerinin siyasal önem taşıdığı düşünülen bir kimse, hükümet ya da parti ya da bunların birçok organlarından biri önünde hiçbir yasal korumaya sahip değildi.

halk, propaganda organlarının duyurduğu dışında hiçbir şeyden haberi olmayan ve kendi aralarında, kendilerine ait herhangi bir amaç için bir araya gelemeyen "yığınlar"dan ibaretti.

hitler'in söylediği gibi, "çocukların alfabesinden en son gazeteye, her tiyatro oyunu ve her filme değin" hiçbir etkileme kanalı savsaklanmamalıydı. bilim de içinde olmak üzere her konudaki öğretim "ulusal övüncün yükseltilmesi için bir araç" olmalıydı. ve "en yüksek noktasına, ırk kavramına ve ırk duygusuna, içtepi ve us yoluyla, gençlerin yüreklerinde ve kafalarında tutuşturulmakla" ulaşmalıydı.

"kan arılığının zorunluluğu ve niteliği konusunda en üstün bilgiye yöneltilmeden, hiçbir erkek ya da kız çocuğu okuldan çıkmamalıdır." (hitler)

"totaliter devlet sanata ayrı bir varlık tanımaz. sanatçılardan devlete karşı olumlu bir tutum takınmalarını ister."

rosenberg'in "eskinin bozucu, sınırsız öğretim özgürlüğü" dediği şey alman üniversitelerinden kalktı ve yerine "gerçek özgürlük", "ulusun yaşama gücünün bir organı olmak" özgürlüğü geçti. yahudi profesörler yerlerinden atıldılar; öğretim üyeleri ve öğrenciler "önderlik ilkesi"ne göre örgütlendiler ve alman yüksek öğretiminin amacı, nasyonal sosyalist ilkelere uygun olarak, bir siyasal seçkinler kümesini yetiştirmek oldu. bu iş için tipik eğitim kurumları üniversiteler değil, teknik okullar ve partinin önderlik okullarıydı. tarih, toplumbilim ve ruhbilim gibi toplumsal bilimler geniş ölçüde ırk söylencesini işlemek ve yaymak için düzenlenen propagandanın dalları haline geldi.

saçmalıkların doruğuna herhalde, "bütün öbür insan ürünleri gibi bilim de ırksaldır ve kanla koşullanmıştır." diyen fizik kitabıyla ulaşıldı.

27.04.2018

faşizm

george sabine

geniş ölçüde eğitilen bir halkın hiçbir zaman totaliter denetime ya da despot hükümete boyun eğmeyeceği söylenir. eğitilmiş bir nüfus, keyfi iktidarın bile dikkate almak zorunda olduğu bir kamuoyunu destekler. 1914'te almanya belki de dünyada en yüksek oranda okuryazar olan bir nüfusa ve en yüksek teknoloji düzeyine sahipti; ama bu, ikinci imparatorluğu siyasal bakımdan liberal yapmamış ya da almanya'yı nasyonal sosyalizmin saçmalığından ve hitler yönetiminin barbarlığından korumamıştır.

zeki ve eğitilmiş bir nüfusun siyasal demokrasi uygulamalarını icat edeceği düşüncesini destekleyen şey bir 18. yüzyıl söylencesinin kalıntısından başka bir şey değildir. bu uygulamalar icat edilmezler, temel toplumsal kurumlara dayalıdırlar. hiç olmazsa avrupa'da onların vazgeçilmez koşulu, aralarındaki ayrılıkları karşılıklı konuşma ve anlaşma yoluyla gideren birden çok iktidar merkezinin yan yana varlığına izin veren bir toplum olmuştur.

george steiner: nazizmden sonra gelen bizler artık edebiyata, dile, eğitime kusursuz bir gözle bakamayacağız; zira kişinin akşam goethe ve rilke'yi okuyup bach ve schubert'i çalarak ertesi gün bir toplama kampındaki korkunç görevine çekinmeden başlayabileceğini artık çok iyi bilmekteyiz.

8.06.2017

liberalizm

george sabine

john stuart mill'e göre siyasal özgürlük lehinde ileri sürülecek gerçek görüş, yüksek bir ahlaki karakter türü yaratması ve ona gelişme olanağı vermesidir. kamu sorunlarının özgürce tartışıldığını duymak, siyasal kararlarda payı olmak, ahlaki inançlara sahip olmak ve bu inançları yürürlüğe koymak için sorumluluk almak usa uygun davranan insanları yaratan yollardandır.

john stuart mill: bireyin özgür gelişmesinin gönencin başta gelen temel koşullarından biri olduğu; uygarlık, eğitim, öğretim ve kültür terimlerinin anlattığı şeylerle birlikte giden bir öge olarak kalmayıp onların zorunlu bir bölümü ve koşulu olduğu anlaşılsaydı, özgürlüğün değerinin düşmesi diye bir tehlike kalmazdı.

mill'in fark ettiği ve kendinden önceki liberalizmin hiç göremediği şey, liberal bir hükümetin arkasında liberal bir toplumun bulunması gerektiği idi.

jeremy bentham: yasama doğası gereği kötüdür, dolayısıyla en düşük düzeyde tutulmalıdır.

mill'in genellikle toplum felsefesi gibi iktisadi düşüncesine de yön veren şey, emeğin ürününü "hemen hemen emekle ters orantılı olacak biçimde" dağıttığını söylediği kapitalist topluma karşı duyduğu ahlaki tiksintiydi.

mill'in ahlakındaki temel düşünce, gerçekten insanlara saygı, yani onlara ahlaki sorumluluğun gerektirdiği ve onsuz olanak bulunmayan saygınlığa uygun biçimde davranılması inancıydı. mill'in ahlakı başlıca, kişiliğin değerini metafizik bir dogma olarak değil, özgür bir toplumun gerçek koşullarında sağlanması gereken bir şey sayması bakımından yararcıydı.

ikinci olarak mill'in liberalizmi siyasal ve toplumsal özgürlüğü, daha ilerdeki bir amaca hizmet ettikleri için değil ama özgürlük sorumlu bir insana özgü olduğu için kendi başına iyi bir şey saymıştır. insanın kendi yaşamını yaşaması, doğal özelliklerini ve yeteneklerini geliştirmesi mutluluğun bir aracı değildir; mutluluğun çok önemli bir parçasıdır. bundan dolayı iyi bir toplum, hem özgürlüğe müsaade eden hem de özgür ve doyurucu yaşam biçimlerine olanak sağlayan bir toplum olmalıdır.

üçüncü olarak özgürlük yalnız bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir iyiliktir. bir görüşün zorla susturulması hem ona inanan kişiye haksızlıktır hem de toplumu bu düşüncenin özgür tartışmasından ve eleştirisinden sağlayabileceği yarardan yoksun kılmaktır.

gerçekte bu iki sav, yani bireyin hakkı ve toplumun yararı, birbiriyle yakından ilişkilidirler. çünkü düşüncelerin özgür bir tartışma süreci sonunda yaşadığı ya da öldüğü bir toplum, yalnız ilerici bir toplum değildir; gerçekte özgür tartışma haklarından yararlanmaya değen kişileri yetiştirebilecek tek toplum türüdür.

dördüncü olarak özgür bir toplumda liberal bir devletin görevi olumsuz değil, olumludur. yalnızca yasa yapmaktan kendini alıkoymakla yurttaşlarını özgür kılamaz; ya da yalnızca yasal engeller kalktığı için özgürlüğün koşullarının var olduğunu varsayımlamaz. yasama, olanakların yaratılması, artırılması ve eşit dağıtılmasına hiçbir keyfi sınır koymaz. sınırları, elindeki araçlarla yaşamı daha insanca ve daha az zorlayıcı kılan koşulları korumak ve daha çok kişiye sağlamak yolundaki gücü ile belirlidir.

yasaların çoğu kötüdür; çünkü doğanın en güçlünün yaşaması yoluyla sağladığı yetkinliği bozarlar. evrim, bireyi topluma yetkin biçimde uydurma noktasına yaklaştıkça hemen bütün yasalar işe yaramaz duruma gelecektir.

17.03.2017

usdışılığın burgacında

george sabine

schopenhauer hem doğanın hem de insan yaşamının arkasında "istenç" diye adlandırdığı kör bir gücün kavgasını, sonu gelmeyen bir amaçsız uğraşıyı, her şeyi arzulayan ve hiçbir şeyde doyum bulmayan, yaratan ve yıkan; ama hiçbir zaman ulaşamayan huzursuz ve anlamsız bir çabayı görüyordu. bu usdışı güç burgacında yalnız insan kafası, görünüşte bir düzene sahip, usa uygunluk ve amaç düşünün kararsız bir biçimde yer aldığı bir küçük ada kurar.

schopenhauer'un kötümserliği, böyle bir dünyada insan dileklerinin boşluğunun, insan çabasının küçüklüğünün ve insan yaşamının umutsuzluğunun ahlaki bir sezinlemesi üzerine kuruluydu. köklerini, özellikle maddeci bir insanın küçük değer ve erdemlerine, yaşam ve gerçeğin anlaşılmaz güçlerini, adet ve mantık kurallarıyla bağlayabileceğini düşleyen silik ve bayağı kimselerin kendini beğenmişliğine, durumundan memnunluğuna ve rahatlığına karşı duyduğu tiksintiden alıyordu. schopenhauer, pek de haklı olmadan, bu yarı kör manevi gururun, karşıtı olan hegel'de bulunduğuna inanıyordu. tarihin mantığına karşı, istence onu denetleyerek değil, yadsıyarak egemen olan dahinin, sanatçının ve evliyanın yaratıcılığını çıkardı.

schopenhauer'a göre insanoğlunun umudu ilerlemede değil, yok olmadadır; çaba ve başarısının düşlerden başka bir şey olmadığını anlamadadır. bu kurtuluşa, arzusuz bilinçlilik olan dine aşırı bağlılıkla ya da güzelliği tasarlayarak ulaşacağını düşünüyordu. schopenhauer günlük yaşamın ahlakını, acıma duygusundan, acının kaçınılmaz olduğu ve bütün insanların sefalette asıl olarak birbirlerine eşit oldukları anlayışından çıkarıyordu.

usdışıcılıkla insanseverliğin, istenç ile tasarlamanın bu tuhaf bileşimi nietzsche tarafından parçalandı. çünkü eğer yaşam ve doğa gerçekten usdışı iseler, usdışılık usça olduğu gibi ahlakça da onaylanmalıdır. eğer başarının, insan doğasının körü körüne çabalamaya sürüklendiği anlamı dışında bir anlamı yoksa, insan başarısının yerine yalnız çabalaması kabul edilebilir ve olanak varsa bunu zevkle yapar; değerli olan şey uğraş verme, hatta doğrudan doğruya uğraşmanın umutsuzluğudur. kişiliğin iç güçleri acıma ve vazgeçme değil, yaşamın onaylanması ve erk sahibi olma istencidir.

nietzsche bayağı, kendini beğenmiş ve sahtekar insanların schopenhauer'un söylediği kadar aşağılık olduklarını kabul ediyor; ama bunları aşan insanın evliya değil kahraman olduğunu söylüyordu. bütün ahlaki değerlerin buna uygun olarak değiştirilmesi gerekir: eşitliğin yerine doğuştan üstünlüğün kabul edilmesi, demokrasinin yerine mert ve güçlü olanın aristokrasisi, kendini silme ve insancıllığın yerine katılık ve kendini beğenme, mutluluğun yerine kahramanca yaşam, çöküşün yerine yaratış.

nietzsche'nin de dirençle belirttiği gibi bu, gerçekten yığınlara uygun bir felsefe değildi; başka bir deyişle yığınlara aşağı düzeyde varlıklar olarak uygun düşecek bir yer vermekte ve onlar için sağlıklı içgüdünün önderi izleme olduğunu söylemektedir. bir kez bu sağlıklı içgüdü bozulursa, yığınlar yalnızca bir köle ahlakı, bir insancıllık, acıma ve kendini yadsıma kuramı yaratır; bu bir ölçüde onların kendi aşağılıklarını yansıtır. ama daha doğru olarak yaratıcıların güçlerini kısırlaştıracak keskin bir zehir, aşağılık ve aldatıcı bir buluştur. çünkü bayağı insanın özgünlüğün bozucu gücü kadar tiksindiği ya da korktuğu başka hiçbir şey yoktur.

böyle bir köle ahlakının iki büyük yapısını nietzsche demokrasi ve hristiyanlıkta buluyordu; bunların her birinin, kendi yönünden, bayağılığın sonsuzlaştırılması ve bir çöküş simgesi olduğu inancındaydı. nietzsche, muhalefeti ezen, mutluluğu hor gören ve kendi kurallarını yaratan kahramanını, üstün insanı, "büyük sarışın canavar"ı betimlemek için ağır deyimler bulmak üzere sözlüğün altını üstüne getirmiştir. ama felsefesini her türlü devrimciye ve özellikle genç devrimcilere beğendiren şey, çağdaş burjuvanın madde düşkünlüğünü ve bayağılığını suçlamasıydı.

6.12.2016

hegel diyalektizmi

george sabine

hegel'e göre ulusun dehası ya da ruhu -ki bireyler aracılığıyla; ama onların bilinçli istenç ve niyetlerinden bağımsız olarak işler- sanatın, hukukun, ahlakın ve dinin gerçek yaratıcısıdır. bundan dolayı uygarlık tarihi ulusal kültürlerin birbirini izlemesinin tarihidir ve bu tarih içinde her ulus, bütün insan başarılarına kendi özel -ve zamanına uyan- katkısını getirir.

hegel: bir kültürün bütün ögeleri, içinde din, felsefe, sanat ve ahlakın karşılıklı olarak birbirini etkilediği bir bütün oluştururlar; kültürün böyle türlü dalları, onları yaratan halkın düşüncesini -içsel entelektüel erdemini- anlatır; bir halkın tarihi, bütün insanlık uygarlığına yaptığı kendine özgü katkıyı içinde gerçekleştirdiği süreçtir.

hegel bu düşünceler üzerinde durdukça, bu süreç içinde üç katlı bir model bulunabileceğine inanmaya başladı: "doğal", mutlu, genç ama geniş ölçüde bilinçsiz bir kendiliğinden yaratıcılığını yitirdiği acı bir gerginlik ve kendine güvensizlik dönemi; üçüncü olarak da sürecin daha yüksek bir düzeyde "kendine döndüğü", özgürlüğün otorite ve kendi kendini disipline alma ile birleştiği yeni bir çağdaki gerginliklerden kazanılan derin görüşleri içeren bir dönem. binlerce değişik ortamda yinelenen bu aşamaları hegel, diyalektiğin üç aşaması içinde anlatmıştı: tez, antitez, sentez.

sürecin bütünü kendi deyimiyle "düşünce"dir. onun tarih felsefesi, bu düşünceyi batı uygarlığının tarihi içinde çok geniş bir ölçüde belgelendirme çabasıydı. yunan kentinin yaratıcı dönemi birinci aşamayı, dinde düzeltimcilikle başlayan protestanlık ve germenik uluslar dönemi ise üçüncü aşamayı temsil ediyordu. ulus düşüncesi, dünya düşüncesinin tarihsel gelişiminin belli bir aşamasındaki belirtisinden başka şey değildir.

hegel'e göre "her özel ulusal deha, evrensel tarih süreci içinde, yalnızca bir birey gibi ele alınmalıdır." değeri, insanlığın ilerlemesine yaptığı katkıya göre ölçülmelidir.

hegel: eşyanın olduğu biçimiyle taşıdığı uysallık, umutsuzluk, çok büyük ve bağlayıcı bir yazgıya sabırla katlanış, umuda, bekleyişe ve değişik bir şeyi yapma azmine dönüştü. daha iyi ve daha adil bir dönem düşü insanların ruhuna canlı bir biçimde girdi ve daha arı, daha özgür bir durum arzusu her yüreği harekete geçirdi ve yürürlükteki durumdan soğuttu. isterseniz buna bir hasta sayıklaması deyiniz; ama ya ölümlü bitecek ya da hastalık nedeninin ortadan kaldırılması sonucuna ulaştıracaktır.

hegel: kurumların, anayasaların ve yasaların, ahlak, gereksinimler ve insanoğlunun amaçlarıyla uyum içinde olmaktan çıkıp anlamlarını yitirdikten sonra yaşamaya devam edeceklerini; içinde anlama ve duymanın artık yer almadığı biçimlerin bir ulusu bağlayacak gücü koruyabileceğini düşleyenler nasıl da körler!

**

hegel: bir devlet, de facto bir güç, ulusal birliğin anlatımı ve kendi kendini yönetme yolunda ulusal bir dilektir; ama asıl olarak ulusal istenci içerde ve dışarda yürürlüğe koyma gücüdür. merkezi hükümeti engellemeyecek bir biçim birliği eksikliği, devletin yokluğu demek olmaz.

krallığın tarihsel rolüne inanan hegel, 1802'de almanya'nın birleştirilmesi ve çağdaşlaşması için bütün umudunu büyük bir askeri önderin ortaya çıkmasına bağladı; gerçi böyle bir önderin gönüllü olarak anayasa sınırları içinde kalmasının ve kendisini alman ulusal birliği davasıyla özdeşleştirmesinin temel bir koşul olduğunu da belirtiyordu. almanya'nın hiçbir zaman ortak rızasıyla ya da ulusal duygunun barışçı bir şekilde yayılması yoluyla birleşmeyeceğine kesinlikle inanıyordu. bir devlet, tutkusunu barıştan çok savaşta gösterir ve gizil gücünün yüksek noktasına barıştan çok savaşta ulaşır.

hegel için çağdaş siyasal yaşamın iki kahraman kişisi makyavel ve richlieu'ydü. hükümdar'ı, gerçek bir siyasal dehanın en yüksek ve soylu amaçlı, ulu ve doğru bir kavrayışı olarak niteliyordu. çünkü özel ahlakın kuralları devletin hareketlerini sınırlamaz; devletin kendini korumak ve güçlendirmekten daha ulu bir görevi yoktur.

hegel: siyasal deha, insanın kendisini bir ilke ile özdeşleştirmesinden ibarettir.

insanın mutsuzluğu, olan ile olması gerektiğine inandığı arasındaki farktan ileri gelmektedir. mutsuzluğunun nedeni, olayları "bir düşüncenin yönettiği düzen" olarak değil, birbirleriyle ilişkisiz ayrıntılar olarak görmesidir. ilacı ise uzlaşmadır: olanın ister istemez olduğunu görmesi ve olması gerekenin de mutlaka olacağının bilincine ulaşması.

bir halkın tarihi, kültürünün her alanında kendini gösteren tek bir ulusal düşünüşün ortaya çıkışını kaydeder.

bireyler ve onların bilinçli amaçları, sonuçlar bütünü içinde gerçekten pek az bir paya sahiptirler. birey çoğunlukla, kendisini yaratan kültürün rastlantısal bir değişkeninden başka bir şey değildir ve değişik olduğu ölçüde bireyselliğinin anlamlı olmaktan çok kaprisli olması olasıdır.

beşeri aktörler açısından tarih alay ve trajedinin bir bileşimidir; bütün açısından ise döngüsel ve sarmal bir ilerlemedir.

hegel: buna aklın kurnazlığı denilebilir: tutkuları kendisine hizmet etmek için işe koşuyor; tutku dürtüsü ile varlığını geliştiren şeyler ise cezayı ödüyor ve kayba uğruyor. özel olan, genel olana oranla, çoğunlukla son derece önemsiz bir değerdedir: bireyler feda ve terk edilirler.

**

tarihin kendi sorunlarına kendi çözüm yolları vardır; bunları en bilge insanlar bile ancak küçük bir ölçüde anlayabilirler. büyük insanlar tarihi ne yapar ne de yönetirler; olsa olsa, biraz anlarlar ve kendi azim ve anlayışlarından son derece daha büyük olan güçlerle iş birliği yaparlar.

büyük adamlar, tarihin yüzeyinin altında yatan ve kişisel olmayan toplumsal güçlerin araçlarıdır; olayların doğal mantığı önünde eğilirler. bundan dolayıdır ki bilim ve felsefe de orada sınırlı bir rol oynar.

"minerva'nın baykuşu yalnız koyulaşan karanlıkta uçmaya başlar." stoik bir tanrı gibi tarih, bilge insana yön verir; aptalı ise sürükler.

her eğilim, tam olarak ortaya çıktığında, kendisini yıkan bir karşı eğilim doğurur.

hegel, "gerçek olan ussaldır ve ussal olan gerçektir." derken gerçek olanla yalnızca var olanı her zaman birbirinden ayrı tutmuştur. gerçek olan, tarihteki anlamın sürekli iç cevheridir. bununla karşılaştırıldığında tek tek olaylar önemsiz ya da görüntüdürler.

sonuç olarak diyalektik, asıl olarak seçici bir süreçti. görece rastlantısal ve önemsiz olanı uzun sürede önemli ve etkili olandan ayırma yoluydu. var olan her zaman geçici ve geniş ölçüde rastlantısaldır; tek gerçeği oluşturan derinlerdeki güçlerin yüzeydeki bir görüntüsünden ibarettir.

hegel, "iyi niyetler sahtekarlığı" diye adlandırdığı duygu ve iyi dileği mahkum eden tutumunda olduğu kadar, başka hiçbir yerde ölçüyü kaçırmamıştır. duygu ve iyi niyetlerin her zaman ya zayıf ya da bağnaz ve her iki durumda da değersiz olduğuna inanmıştır. örgütlenmemiş iyi niyetin, etkinliğin haklılığa son ölçü olduğu bir dünyada herhangi bir şey gerçekleştirebileceğine hiç inanmıyordu. başka hiçbir hususta, bu hususta olduğu kadar kökten inançsız olmamıştır. ulusları yapan şey duyu değil, kurumlar ve bir ulusal kültür biçiminde anlatımını bulan, erk sahibi olma hususundaki ulusal istençtir. bireyin yaratıcı güçlerini serbest bırakan ve onu özgür olarak hareket eden bir ahlaki kişi düzeyine yücelten şey, ulusal görevin ahlaki bir dava olarak benimsenmesi ve herkesin bu dava içinde üzerine düşen görevi üstlenmesidir.

leopold von ranke: devletler birbirinin aynı; ama asıl olarak birbirinden bağımsız bireylerdir. insan ruhunun özgün yapıtları olan manevi varlıklar, hatta tanrının düşünceleridir.

öte yandan hegel, devrimi mahkum ediyordu. çünkü ona göre özgürlük ve eşitlik ilkelerini savunduğu sürece devrim, gerçekte eski feodalizm sakatlığını sürdürmüş oluyordu. insanlar arasındaki işlevsel toplumsal yetenek farklarını ortadan kaldırıyor, genel ve soyut bir siyasal eşitlik düzeyine indiriyordu. bu ise insanların devletle ilişkilerini yalnızca bir özel çıkar sorunu durumuna getiriyordu. devrim, hem toplumun hem de devletin kurumlarını, bireysel tutkuları gibi kapris niteliğinden özel gereksinimleri giderecek ve kişisel eğilimleri karşılayacak yararcı araçlar durumuna getirdi. gerçek ahlaki ağırlığa sahip olmak için bu bireysel güdülerin önce sivil toplumun kurumlarında, sonra da daha yüksek bir düzey olan devletin kurumlarında erimesi ve niteliğini değiştirmesi gerekir. bundan dolayı devrimin felsefesi iki bakımdan yanlıştı. yurttaşın kişiliğinin, manevi öneminin gereği olarak sivil toplumun yaşamında yerine getireceği görevi bulunan bir toplumsal varlık olduğunu görmemiştir. ikinci olarak da sivil toplumun kurumlarının, ulusun organları olduğunu, bu organların ulusun manevi önemine yaraşır ağırlığa sahip bir kamu otoritesinde somutlaşması gerektiğini görememiştir. ne toplumun ne de devletin yalnızca bireysel rızaya dayandığı söylenebilir; bunlar, kişisel kendini gerçekleştirmeyi oluşturan bütün bir gereksinimler ve doyumlar yapısının çok derinliklerinde yer alan kurumlardır. bütün insan gereksinimlerinin en üstünü, katılmak ve özel istek ve doyumlardan daha geniş nedenlerin ve amaçların bir organı olmak gereksinimidir. hegel'e göre devrimci felsefenin temel yanlışlığı da, bireyciliğin varsayımlarına dayalı kağıt anayasalar yapmaya ve böyle bir siyasal yöntem kurmaya kalkışmaısydı.

**

hegel: tek başına düşünüldüğünde birey yalnız kaprisli, rousseau'nun dediği gibi dürtülerinden, iştahlarından ve eğilimlerinden daha üstün hiçbir devinim kuralına ve öznel heveslerinden daha üstün hiçbir düşünce ilkesine sahip olmayan, kaba içgüdüsüyle hareket eden bir hayvandır. doğru olarak anlaşılabilmesi için bireyin toplumun bir üyesi olarak düşünülmesi gerekir. ama çağdaş toplumda birey, aynı zamanda devletin de bir üyesi olarak düşünülmelidir. çünkü ulus-devlet, protestan hristiyanlıkla birlikte, çağdaş uygarlığın biricik başarısı olup en yüksek otoriteyi yurttaşları için en yüksek bir özgürlük ölçüsü ve biçimiyle birleştirmeyi öğrenmiştir.

hegel: çağdaş devletin özü, evrenselin, üyelerinin tam özgürlüğü ile ve kişisel gönençle bağlı olması gerekliliğidir.

hem gizemci hem de ussalcı biçimiyle bireycilik, bireyi yalnızca ruh ya da ussal varlık gibi görmekte, onu meydana getiren tarihsel koşulları ya da dinsel, ahlaki ve ussal doğasının kendi kendini sürdürebilmesi için gerekli olan toplumsal ve ekonomik koşulları göz önünde bulundurmamaktadır. hem bireyin hem de toplumun doğasını bozmaktadır. bireyin doğasını bozmaktadır; çünkü bireyin manevi yanı ve ussallığı bir toplumsal yaşamın ürünleridir. bireycilik toplumsal kurumların doğasını bozmaktadır; çünkü onları rastlantısal, kişiliğin ahlaki ve ruhsal gelişmesiyle ilgisi olmayan us-dışı isteklerini karşılamak için uydurulmuş yararcı araçlar saymaktadır. bu, tarihsel bakımdan yanlıştır; çünkü dil, hükümet, hukuk ve din icat edilmemiş, ortaya çıkmışlardır. ahlaki bakımdan da yanlıştır bu; çünkü gelenek, hukuk ve hükümetin eğilimlere getirdiği kısıtlamalar, özgürlük uğruna en aza indirilmesi gereken yükler olarak görülmekte ve ideal olarak insanın dilediğini yapabileceği "doğal durum" altın çağının bütün kısıtlamalardan kurtulmuşluğuna ulaşılması gerektiği savunulmaktadır. ama bu altın çağ tarihsel bakımdan bir düşten başka bir şey olmayıp siyasal ve ahlaki bakımlardan da özgürlük değil, despotizm demek olan anarşiden başka bir şey değildir.

hegel: ingiltere'de en yoksul insanlar bile birtakım haklara sahip olduklarına inanır; bu, başka ülkelerde yoksullara doyum sağlayan durumdan farklı bir durumdur. toplum bir kez kurulunca, yoksulluk derhal bir sınıfın başka bir sınıfa yaptığı haksızlık biçimini alır.

francis herbert bradley: özgürlük, yerini ve o yerin gerektirdiği ödevleri bilmedir.

hiçbir özgürlük ya da mutluluk isteği, istek toplumun iyiliğiyle uyuşmadığı ve toplum istenciyle desteklenmediği takdirde, ahlaki bakımdan savunulamaz. bireyin hakları ve özgürlükleri, toplum içindeki yerinin kendisine yüklediği ödevlere karşılık düşen haklar ve özgürlüklerdir. özel yaşamdaki mutluluk bile, toplumsal statünün gerektirdiği bir soyluluğu ve toplumca değerli olan bir işte payı olma bilincini taşımalıdır.

çağdaş devlette bütün insanlar özgürdür ve devlete hizmet etmekte, ülkü olarak kendi kendini gerçekleştirmenin en üstün biçimini bulabilirler. devlette olumsuz inatçılık özgürlüğünün yerini yurttaşlığın "gerçek özgürlüğü" almıştır.

hegel: bir insan yahudi, katolik, protestan, alman, italyan vs. olduğu için değil, yalnızca insan olduğu için değer taşır.

toplumun ekonomik yaşamına manevi önem kazandıran -bir bakıma ona şan- şeref veren- şey, devletin ve onun kültürel amacının bu ekonomik yaşama bağlı olmasıdır.

hegel'in kuramına göre mülkiyeti yaratan ne devlettir ne de hatta toplumdur; mülkiyet insan kişiliğinin kaçınılmaz bir koşuludur.

hükümeti, seçimle belli olan halk istencine dayandıran jakobenizm, gerçekte ayaktakımı hükümeti anlamını taşır. yurttaşların yalnızca bir bölümü demek olan "halk", "ne istediğini bilmeyen" bir şeydir.

genel olarak hegel'in sivil toplum görüşü sağlam bir ilkeye dayalıydı: birey yalnız yurttaş olarak görüldüğü zaman, devlet her türlü insan topluluğunu kapsamı içine almak eğilimini gösterir. gerçekte ise, bu bütün totaliterlik biçimlerinin gösterdiği gibi özgürlük değil, despotizmdir.

despotizmin özü yasa tanımazlıktır; özgür ve meşruti bir hükümetin özü ise yasasızlığı önlemesi ve güven yaratmasıdır.

hegel: despotizm, yasanın yitip gittiği ve ister bir kralın isterse bir kümenin kişisel istencinin yasa sayıldığı; ya da daha doğrusu yasanın yerini aldığı bir durumu anlatır. kaprise ve bağnaz görüşlere karşı güvence devlette her şeyin saptanmış ve güvenli olmasıdır.

hegel: iyi örgütlenmiş bir krallıkta, nesnel yan yalnız yasaya aittir; kralın rolü yalnızca öznel "buyuruyorum"u yasaya koymaktır.

gerçekten kral, hegel'e göre siyasal yaşamın ve tarihin temelindeki gerçek güçler olan ulusal ruh, ulusal yasa ve ulusal devlet gibi soyutlamaların görünürdeki bir simgesinden başka bir şey değildir.

liberal siyasal düşünce hegel'in toplum felsefesindeki iki temel varsayımı hiçbir zaman kabul etmemiştir. bu varsayımlar şunlardır: toplum, aralarındaki gerginlik ve çelişmeler dolayısıyla toplumsal değişmelere yol açan karşıt güçlerin devinim içindeki bir dengesidir; toplum tarihi de, bu güçlerin kendilerinin içsel ya da hemen yarı-mantıksal bir evrimidir.

21.11.2013

yakınçağ siyasal düşünceler tarihi

george sabine

yaşam düşünceden daha özgündür.

schiller: dünya tarihi, dünya mahkemesidir.

iktisadi toplum bireylerden çok sınıflardan kuruludur.

david ricardo: toprak sahibinin çıkarı, toplumdaki bütün öbür sınıfların çıkarına hep karşıttır.

hükümetin temeli sözleşme değil, insan gereksinimidir. ve insan gereksinimlerinin giderilmesi hükümetin varlığını haklı kılan tek husustur.

jeremy bentham: doğru ve yanlışın ölçüsü, en büyük sayının en büyük mutluluğudur.

bireysel çıkar uğrundaki çabalar, bütün evrensel çıkarla hayran olunacak biçimde ilişkilidir.

chateaubriand: devrimin ürünü olan siyasal yapıtı korumalıyız; ama devrimi bu yapıttan söküp atmalıyız.

bilimin görevi gerçeğe ulaşmaktan çok, yararlı olmaktır.

david ricardo: bireysel çıkar uğrundaki çabalar, bütün evrensel çıkarla hayran olunacak biçimde ilişkilidir.

en büyük zevkini sağlamak arzusu bireyin tek güdüsüdür ve herkesin en büyük mutluluğu da hem toplumun iyiliğinin ölçüsü hem de bütün manevi eylemlerin ereğidir.

jeremy bentham: doğa insanı iki egemen efendinin yönetimi altına koymuştur: acı ve zevk. ne yapamayacağımızı olduğu gibi, ne yapmak zorunda olduğumuzu da belirleyenler, yalnız onlardır. bir yandan doğru ve yanlışın ölçüsü, öte yandan da neden ve sonuç zincirleri onların egemenliği altında bulunmaktadır.

13.08.2012

komünizm

george sabine

düşünceler bir temel ekonomik gerçeği yansıtır ve aşağı yukarı yanlış temsil ederler; en azından kaynakları açıkça ortaya konmadığı sürece bu gerçeğin "yutturmaca" biçimleridirler. davranışlara temel oluşturan ülkücü güdüler ve nedenler olma nitelikleri ise yalnızca gerçek doğası oldukça farklı olan bir şeyin görüntüleri ya da belirtileri olmalarından ileri gelir. pek derinlere inemeyen yandaşlarına geçerli ve zorunlu görünürlerse de, bunların zorlayıcı gücü gerçekte asla onların bilinçlerinde bulunmamakta; ama sınıflarının toplumsal konumunda ve ekonomik üretimle olan ilişkisinde saklı kalmaktadır.

marx için feodalizmin kaldırılması, orta sınıfın iktidara gelmesi ve bu sınıfın iktidarını etkili kılan bir siyasal düzenin yaratılması demekti. o gün ancak bir ölçüde ulaşılmış olan en gelişmiş biçimiyle bir düzen, bir demokratik cumhuriyet düzeniydi. bundan dolayı fransız devrimi asıl olarak bir siyasal devrim olmuştu. devrim, toplumsal üstünlüğü soylular ve din adamlarından alarak sınai ve ticari orta sınıfa geçirmişti. devleti, orta sınıf baskı ve sömürüsünün belirgin bir organı olarak yaratmıştı. ve felsefesi -siyaset ve iktisatta doğal haklar düzeni- orta sınıfın işçiyi sömürme hakkının ideal bir savunması ve ussallaştırmasıydı.

siyasal devrimden sonra gelecek doğal adım daha köklü bir toplumsal devrimdi. bu, yükselmekte olan bir proleter işçi sınıfının işi olacaktı, orta sınıf nasıl feodal sınıfı iktidardan ayırıp yerine geçtiyse, işçi sınıfı da orta sınıfı iktidardan ayıracak ve yerine geçecekti. bu yükselen sınıfın da bir felsefesi olmalıydı ve nasıl orta sınıfın felsefesi özet olarak doğal mülkiyet haklarının savunması idiyse, proleter bir felsefe de mülksüz insanların haklarının sosyalist bir savunması olacaktı. ama proletarya toplum yapısının altında yer aldığı ve kendisinin altında sömürebileceği bir sınıf bulunmadığı için, bir proleter devrim, sömürme gücünün işçi sınıfına geçirilmesi olmayıp sömürmenin ortadan kaldırılması olacaktı. bu devrim sınıf ayrılıklarının bulunmadığı bir topluma doğru atılmış ilk adım ve insanın kendi kendisini tam gerçekleştirmesinin belgesi niteliği ile tarihin gerçek bir başlangıcı olacaktı. marx'ın felsefesinin başarmak istediği görkemli görev buydu.

din, gerçek doyumlar bulmaya yönelmiş her ussal çabayı yanlış yöne çeviren düşsel ya da acayip doyumlar getirmektedir. din "halkın afyonudur"; ezilenleri, kendilerini ezenlere karşı direnerek durumlarını düzeltmek için çaba göstermekten alıkoyan bir uyuşturucu maddedir.

marx/engels: iş bölümü bireyin ya da bireysel ailenin çıkarı ile, birbiriyle ilişki içindeki bütün bireylerin ortak çıkarı arasında bir çelişmeye yol açar. çünkü iş bölünür bölünmez, her insanın kendisine zorla kabul ettirilen ve kaçamayacağı özel, yalnız kendine ait bir etkinlik alanı olacaktı. oysa hiç kimsenin böyle bir alana sahip olmadığı, tersine istediği herhangi bir etkinlik dalında çalışabildiği komünist toplumda, toplum genel üretimi düzenler ve böylece bana bugün bir şeyi, yarın başka bir şeyi yapmak olanağını verir.

karl marx: yaptığım yeni şey, sınıfların varlığının yalnızca üretimin gelişmesindeki özel ve tarihsel aşamalarla bağlı olduğunu; sınıf kavgasının zorunlu olarak proletaryanın diktatörlüğüne götürdüğünü; bu diktatörlüğün kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız topluma götüren bir geçiş durumundan ibaret olduğunu kanıtlamak idi.

karl marx: incelemelerim beni, devlet biçimleri gibi hukuksal ilişkilerin de, ne tek başlarına anlaşılabilecekleri ne de insan zihninin genel ilerleyişi denen şeyle açıklanabileceği, tersine yaşamın maddi koşullarından kök aldıkları sonucuna ulaştırdı. bu koşulları hegel, "sivil toplum" adı altında özetlemektedir; bu sivil toplumun anatomisi siyasal ekonomide aranmalıdır.

marx'ın hegelci idealizmden farklı olarak maddeciliğe verdiği son anlam da buydu. toplumsal evrimin baş etkeni hegel'in sivil toplumudur, devleti değil. devleti meydana getiren hukuksal ve kurumsal ilişkiler ve onlarla birlikte giden bütün ahlaki ve dinsel düşünceler, sivil toplumun ekonomik temeli üzerine kurulmuş bir üst yapıdan başka bir şey değildir.

karl marx: insan kafasında oluşan tasarımlar da zorunlu olarak, deneyle doğruluğu kanıtlanabilen ve maddi önverilerle bağlı olan maddi yaşam sürecinin yüceltilmiş biçimleridir. ahlak, din, metafizik, ideolojinin bütün geri kalan kesimi ve onlara karşılık düşen bilinç bilimleri, görüldüğü gibi artık bağımsızlığa benzeyen hiçbir özelliğe sahip değildirler. ne tarihleri, ne gelişmeleri vardır; ama insanlar maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştirerek, maddi varlıklarıyla birlikte düşüncelerini ve ürünlerini de değiştirirler. yaşamı belirleyen bilinç değildir, bilinci belirleyen yaşamdır.

kapitalist sistem zorunlu olarak en sonunda ezilecektir; marx bir düzeni yıkmanın daha iyi bir düzen kurmak için emin yol olduğu ütopik düşüncesini hiçbir zaman bırakmamıştır.

nasıl hegel'e göre ulus bir ortak birliğe sahip idiyse, marx'a göre de sınıf böyle bir ortak birliğe sahipti. sınıf tarih içinde bir birim gibi hareket eder ve ekonomik ve toplumsal düzen içindeki yerinin zoruyla hareket ederken de kendine özgü düşünce ve inançları meydana getirir. bireyin önemi asıl olarak bir sınıfın üyesi olmasından ileri gelir; çünkü düşünceleri -ahlaki inançları, estetik seçimleri, hatta kendisine inandırıcı görünen uslamlama biçimi- asıl olarak sınıfın doğurduğu düşüncelerin bir yansımasıdır.

karl marx: değişik üretim biçimleri ve varlığın toplumsal koşulları temeli üzerinde, ayrı ve özel biçimlerde oluşan bütün bir duygular, düşler, düşünce biçimleri ve yaşam görüşleri üst yapısı yükselmektedir. bunları bütün bir sınıf, maddi temellerinden ve onlara karşılık düşen toplumsal ilişkilerden yaratıp biçimlendirmektedir. bunları gelenek ve eğitim yoluyla edinen birey, hareketlerinin gerçek güdülerinin ve başlangıç noktasının bunlar olduğunu sanabilir.

marx köylü sınıfı ve çiftçilerin ideolojisinin de küçük burjuva özelliğinde olduğunu düşünüyordu.

karl marx: insanlar yaptıkları toplumsal üretimde, kaçınılmaz ve kendi istençlerinden bağımsız olan belirli ilişkilere girmektedirler; bu üretim ilişkileri onların maddi üretim güçlerinin belli bir gelişme aşamasına karşılık düşer. bu üretim ilişkilerinin hepsinin toplamı toplumun ekonomik yapısını meydana getirir; hukuksal ve siyasal üst yapıların üzerine kurulu olduğu ve belirli toplumsal bilinçlilik biçimlerine karşılık düşen gerçek temel budur.

maddi yaşamdaki üretim biçimi yaşamın toplumsal, siyasal ve manevi süreçlerini belirler. insanların varlıklarını belirleyen şey bilinçleri değildir; tersine bilinçlerini belirleyen şey onların toplumsal varlığıdır. gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumdaki maddi üretim güçleri yürürlükteki üretim ilişkileriyle ya da o zamana değin içinde işledikleri mülkiyet ilişkileriyle çatışma durumuna girerler. bu ilişkiler, üretim güçlerinin gelişme biçimleri olmaktan çıkıp onlara gem olmaya başlar. o zaman toplumsal devrim dönemi gelmiş olur. ekonomik temelin değişmesiyle bütün görkemli üst yapı aşağı yukarı çabucak değişir. bu türlü değişmeleri düşünürken, doğa bilimlerindeki kesinlikle saptanabilen üretimin ekonomik koşullarının maddi değişimiyle insanların içinde bilinçlendikleri ve kavgaya giriştikleri hukuksal, siyasal, dinsel, estetik ya da felsefi, kısacası ideolojik biçimleri birbirinden her zaman ayırmak gerekir.

içinde bulundurduğu bütün üretim güçleri gelişmeden hiçbir toplumsal düzen ortadan kalkmaz; ve varlık koşulları eski toplumun rahminde olgunluğa ulaşmadan yeni ve daha üstün üretim ilişkileri de hiçbir zaman ortaya çıkamaz. bundan dolayı insanoğlu, her zaman ancak çözümleyebileceği sorunları ele alır; çünkü konuya daha yakından bakıldığında görüleceği gibi, herhangi bir sorun, ancak kendi çözümü için zorunlu olan maddi koşulların bulunması ya da hiç değilse ortaya çıkma süreci içinde olması durumunda kendini göstermektedir.

friedrich engels: doğru -ki felsefenin görevi onu bilmektir-, hegel'in elinde, bir kez bulununca artık yalnız ezberlenmesi gereken tamamlanmış bağnaz önermeler yığını olmaktan çıktı. doğru artık, bilimin uzun tarihsel gelişimi içinde bilgi sürecinin kendinde bulunuyordu; bu süreç, aşağı bir bilgi düzeyinden durmadan daha yukarı düzeylere çıkma süreci olup daha da yukarı bir düzeye çıkma olanağının kalmadığı, ellerini kavuşturup ulaştığı saltık gerçeği hayranlıkla seyretmekten başka yapacağı şeyin bulunmadığı bir noktaya hiçbir zaman varmayacak olan bir süreçtir.

ne bilimde kendi başına apaçık olan gerçekler ne de toplumda doğal ve devredilemez haklar vardır; hiçbir şey saltık, kesin ya da kutsal değildir. söylenebilecek en ileri şey, bilimsel bir kuramın ya da toplumsal bir uygulamanın kendi zaman ve koşullarına "uyduğu" ve yürürlükte bulunan bütün kuram ve uygulamaların yalnızca egemen durumda olmalarının da gösterdiği gibi, bu koşullara "uygun" olduklarıdır. ama zamanla ve koşulların değişmesiyle tarihe karışacakları ve daha "üstün" bir şeye yerlerini bırakacakları kesindir.

marx'a göre bir felsefenin amacı dünyayı yorumlamak değil, değiştirmektir.

george d.h. cole: bir hoppa kızın dudağını boyamasını bile üretim süreci ve sınıf kavgası terimleriyle açıklamaktan kendilerini alıkoyamayan marksistler vardır.

marx'ın kitabının gerçek gücü, kuramsal savlardan değil ama işçilerin koşullarını betimlemekteki katı gerçekçiliğinden ve düzenlenmiş kapitalizmi, toplumun insan özünü yiyip tüketen bir asalak gibi göstermesinden ileri geliyordu. amacı bakımından değilse de edimsel olarak kapital, sınai iş gücü için yeterli koruyucu önlem almayan bir sahiplenici toplumun apaçık manevi çirkinliğine yöneltilen ahlaki hücumların ilki ve herhalde en güçlüsü idi. ancak marx, kapitalizme yönelttiği hücumu açık bir manevi yargı biçiminde yapmadığı gibi, sermayenin iş gücünü sömürdüğü yolundaki savı da işçilerin daha önceki üretim düzeni içinde daha iyi bir durumda bulundukları anlamına gelmemektedir. diyalektik onun için, kapitalizmin kendinden önce gelen feodalizme göre bir ilerleme olduğunun güvencesiydi; marx bunu sık sık söylemiştir. bunun gibi kapitalizmin acımasızlıkları da kapitalistlerin kişi olarak acımasız oldukları anlamına gelmez; kapitalistler de işçiler gibi düzen içinde yakalanmışlardır ve düzenin gerektirdiği neyse onu yapmak zorunluluğu içindedir. marx'ın görüş açısından, bizzat düzen niteliği bakımından kendi kendisiyle çelişmelidir ve sonunda kendi kendini yıkacaktır. ama onu kendi kendisinin yıkıcısı yapan şey, doğmak için mücadele eden daha yüksek ve daha iyi bir düzenin tohumlarını içermekte olmasıdır. bundan dolayı marx'ın eleştirileri, özü bakımından geçmişe değil her zaman geleceğe dönüktür: işçilerin koşullarının ussal bir biçimde planlanmış ve sosyalleştirilmiş bir iktisadi düzende alacağına inandığı özelliğe dönüktür. ona göre böyle bir şey, içindeki kapitalizm çelişmelerinden arınmış olan bir iktisadi düzenin mantıksal ürünü olacaktır. marx ne böyle bir gelecek iktisadi düzenini betimlemeye çalışmış ne de bunu uğrunda mücadele edilmesi gereken bir ülkü olarak göstermiştir. hegel gibi o da, tarihin akışının hem kaçınılmaz hem de ussal olduğuna inanmıştı: insanlar kuşkusuz mücadele edeceklerdir; ama eninde sonunda mücadeleleri, istemeleri ve yaratmaları zorunlu olan şey uğrunda yapılacaktır. böylece marx, çıplak bir iktisadi nedenler ve sonuçlar çözümlemesi arkasında, gerçekten son derece güçlü olan ve dine benzer bir inançla desteklenen manevi bir çağrıda bulunmuş oldu. bu çağrı, uygarlığın ve hakkın ilerleyişine katılma çağrısından başka bir şey değildi. işçi ordularını marksçı sosyalizm etrafında toplayan şey de bu çağrıydı.

kapitalizmin klasik savunması, bir özgür değişim düzeninde herkesin uzun sürede piyasaya getirdiği değere eşit bir değeri geri alacağı ve böylece toplumsal üründen haklı payını alacağı savıyla yapılmıştı. marx buna karşı, kapitalistlerin üretim araçlarına sahip oldukları bir sanayi düzeninde emeğin her zaman aldığından daha çok ve düzenin sürmesi için gerekenden daha çok üretmeye zorlanacağını göstermek istedi. ortalama olarak ücretler, malthus'un ileri sürdüğü gibi nüfus baskısından dolayı değil ama özel mülkiyet düzeninden dolayı, yaşamı sürdürmeye ancak yetecek bir düzeye yakın olacaktır; kapitalistlerin düzen içindeki tekelci durumu da bu artığa kar ve kira biçimi altında el koymasını olanaklı kılacaktır.

marx'ın iktisadi çözümlemesi, kapitalist bir toplumun kesin çöküşüne doğru giderken izlediği akışla ilgili birçok öndeyişler getiriyordu. kapitalistlerin kendi aralarındaki yarışmadan dolayı sanayi gittikçe daha geniş üretim birimleri içinde toplanacaktır. bu birimler tekelci olmak eğilimi gösterecekler ve zenginlik gittikçe daha az sayıda büyük servette toplanacaktır. karı arttırmak için girişilen yarışma sömürüyü daha şiddetli kılacak ve işçi sınıfı gittikçe daha çok yoksul düşecektir. işçiler ürettiklerinin hepsini tüketmek olanağından süreğen bir biçimde yoksun bulundukları için kapitalist bir iktisat, üretim artığı, bunalım ve işsizlik dönemlerine uğrayacaktır. küçük işadamları, çiftçiler, bağımsız el sanatçıları -bir el sanatı iktisadının küçük burjuva kalıntıları- durmadan ücretli proletarya durumuna düşecek ve kapitalist toplum, kapitalistler ve onların uyduğu ikincil sınıflarla, proletarya yığınları arasında kutuplaşmak eğilimi gösterecektir. marx'a göre en sonunda bu eğilim, el koyanlara el konulacak bir devrimci duruma yol açacak ve üretim araçları sosyalleştirilecektir.

öte yandan işçi sınıfının gittikçe daha yoksul düşeceği öngörüsü çok yersizdi; çünkü sanayi toplumları yaşam düzeylerini kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde yükseltmişlerdir. aşağı orta sınıfın ücretli proletaryaya dönüşeceği öngörüsünün de yanlış olduğu görüldü; çünkü sanayileşme, marx'ın sınıflamasına göre küçük burjuva sayılması gereken ve beyaz yakalılar denen sınıfı çok genişletmiştir. kapitalizm marx'ın kestirdiği gibi uluslararası ölçülere ulaştıysa da, daha yüksek ölçüde sanayileşmiş olan ülkelerde işçi sınıfı, lenin'in 1914'te güvenle beklediği gibi uluslararası bir sınıf kavgası uğrunda birleşmek eğilimi göstermedi.

kapitalist sanayiciliğin sınıf çatışmalarını keskinleştirdiği de görülmektedir. bu türlü geniş karşılaştırma yapılacaksa, sanayi toplumlarının el-sanatı toplumlarından daha az tabakalaşmış olduklarını, birincilerde sınıf duvarlarını atlamanın daha kolay olduğunu ve yine birincilerin olağanüstü ölçüde durağan olduklarını söylemek öyle görünüyor ki gerçeğe daha yakın olacaktır. toplumsal devrimler ingiltere ya da almanya'da değil, rusya ve çin'de görüldü. marx'ın kullandığı yöntemin geçerliliği konusundaki kesinliği, devrimin ve kapitalizmin çökmesinin çok yakın olduğu öndeyişlerine yol açmış, bu öndeyişler genellikle yanlış çıkmıştır; çünkü ya devrimler olmamış ya da yanlış yerlerde olmuştur.

marx, kapitalizmin bütün kötülüklerinin üretim araçlarının özel mülkiyet altında olmasında toplandığına inanıyor, bundan dolayı da özel mülkiyetin kaldırılmasının kötülüklerin kaynağını kurutacağına inanıyordu.

devlet, sömürü üzerine kurulu toplumda bir baskı aracıdır.

gerçek komünizm işbölümünü ortadan kaldıracak ve komünist ülkünün gerçekleşmesini sağlamak üzere toplumsal üretimi artıracaktır: "herkesten gücü yettiği ölçüde almak ve herkese ihtiyaçlarına göre vermek."

19.03.2012

leninizm

george sabine

lenin'in rusya'da başardığı şey, sanayi alanında nisbeten gelişmemiş, asıl olarak tarımcı bir ekonomiye ve geniş ölçüde bir köylü nüfusa sahip, batı avrupa marksizminin hiçbir zaman içine işleyemediği türden bir ülkede marksizme başarı kazandırmaktı.

leninizm, en iyi bir biçimde, marksizmin sanayileşmemiş ülkelere ve büyük çoğunlukla nüfusu köylü olan toplumlara uydurulmuş biçimidir. bütün dünyada taşıdığı önem, dünyanın böyle toplumlarla dolu olduğu gerçeğinden ileri gelmektedir.

lenin'in bir devrimci önder olarak sahip olduğu gücün başlıca kaynağı, köylülerin en azından rızası sağlanmadıkça hiçbir devrimin kesinlikle başarılı olamayacağına olan sarsılmaz inancıydı. sosyalist devrimin bir proleter hareketi olması gerektiği yolundaki marksçı kuramı tam olarak paylaşmamıştır; ama her ne pahasına olursa olsun köylülerin en azından geçici katılımlarını sağlaması gerektiği olgusunu da hiçbir zaman gözden ırak tutmamıştır. böylece 1917'de onların rızasını, tarımsal üretimde sosyalist çözümün uygulanmasını geri bırakarak satın aldı. kısacası köylülerin toprak açlığını bilinçli olarak kullanarak onları, toplumsallaştırılmış sanayi üretimi kendi ayakları üstünde durabilecek duruma gelinceye değin, geçici olarak hareketsizliğe yöneltmiştir.

işçiler kendiliklerinden sosyalist olmazlar; sendikalaşırlar. sosyalizmin onlara dışardan, orta sınıf entelektüeller tarafından getirilmesi gerekir.

lenin: işçiler arasında sosyal demokratik bilincin henüz bulunamayacağını -1890'lardaki rus grevlerinde- söyledik. bu bilinç onlara ancak dışardan getirilebilir. bütün ülkelerin tarihi işçi sınıfının, yalnızca kendi çabalarıyla ancak sendika bilinci geliştirebildiğini, yani sendikalar içinde bir araya gelerek işverenlere karşı mücadele etmek ve hükümeti gerekli çalışma yasalarını geçirtmek zorunda bırakmak için savaşmak vs. zorunluluğunu fark edebildiğini göstermektedir.

lenin için siyaset, uzay ölçüsünde bile, olanaklı olanın sanatıydı; zafer, bir sonraki adımın ne olacağını en açık bir biçimde algılayan partiye gidecektir. lenin'in partisi bir bilinçlilik simgesi, yetkin bir öngörünün kişileşmiş biçimi ve her olasılığa karşı önceden silahlandırılmış olmanın ülküselleşmesiydi.

lenin'in bir aristokrasi yaratmak yolunda hiçbir niyeti olmamıştır. çünkü partinin görevi konusundaki anlayış bunu göstermektedir. ona göre parti, yönettiği halktan ayırt edilebilir; ama hiçbir zaman ondan ayrılamaz ya da koparılamaz. bir parti önderi iki biçimde halkla teması yitirebilir; bu yolların her ikisi de, komünist parti işçisinin kuralları içinde en büyük günahlardandı. birincisi "önden koşmak" yani halkın izlemeye razı edilebildiğinden daha çabuk ya da daha öteye gitmek ya da kendi başına doğru olan ama halkın henüz propagandayla hazırlanmadığı bir yolu savunmaktır. ikincisi ise "geride kalmak" yani, halkın gitmeye özendirilebileceği noktaya değin gidememektir.

lenin: iktidar için yaptığı mücadelede, proletaryanın örgütlenme dışında hiçbir silahı yoktur. burjuva dünyasının anarşik rekabet egemenliği altında bölünmüş, sermayenin köle işçisi olarak yere vurulmuş, sürekli olarak yoksulluk, ilkellik ve çöküntünün "koyu derinliklerine" durmadan itilen proletarya, ancak marksizmin ilkeleri çevresindeki ideolojik birliği, milyonlarca emekçiyi işçi sınıfı ordusu içinde birleştirecek olan bir örgütün maddi birliği ile pekiştirdiği zaman yenilmez bir güç durumuna gelebilir ve kaçınılmaz olarak gelecektir.

lenin not defterlerinden birinde diyalektiğin, "evrensel, her yanlı her şeyin her şeyle yaşayan bağlılığı düşüncesi ve bu bağlılığın insan anlayışlarındaki yansıması" olduğunu yazmıştır. her zaman olduğu gibi burada da lenin "her şey" derken, her olayın doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak geçmişle, gelecekle ve bütün öbür olaylarla, karşıt ve işbirlikçi güçlerin sonsuz karmaşıklığı içinde bağlı bulunduğu toplumsal tarihin olaylarını anlatmak istemektedir.

lenin: nesnel gerçeği bırakmadan, burjuva-gerici yanlışlığının kolları arasına düşmeden bu marksizm felsefesinin -som çelikten bir yapı gibidir- hiçbir temel varsayımını, hiçbir özlü parçasını atmak olanağı yoktur.

marx'ın düşünce eğilimi, belgelere saygısı olan bir insanın düşünce eğilimiydi. lenin'inki ise inanç sahibi bir insanın düşünce eğilimiydi: olgular inandığı şeye karşı ise, yazıklar olsun olgulara.

orta sınıfın bilimi en iyimser bir deyiş ile durgun, daha gerçekçi bir deyişle de karanlık ve gerici bir bilimdir.

mantığını politikasına uydurmak için değiştirmek zorunda kalan bir düzen, entelektüel dürüstlüğünü koruyabilir mi?

trotsky: iktisaden geri olan bir ülkede proletarya, kapitalizmin ilerlemiş olduğu yerlerde olduğundan daha çabuk bir biçimde erki elde edebilir.

emperyalizm, kapitalist gelişmenin en üst aşamasıdır ve bundan daha üstün bir komünist ekonomi ve toplum düzenine götüren bir geçiş aşamasıdır.

kapitalistlerin geri kalmış halkları sömürerek elde ettikleri yüksek karlar onlara kendi ülkelerinde işgücüne yüksek ücretler ödemek olanağı veriyordu. bunun sonucu olarak avrupalı işçi, özellikle yetişkin işçi, gerçekte yükselen bir yaşama düzeyine ulaşmıştır. kuşkusuz bu, sömürge ve gelişmiş ülkelerde yetişkin olmayan işgücünün daha çok sömürülmesi karşılığında satın alınmış bir nimetti.

bir burjuva toplumunda gerçek gücü olan tek şey paradır.

nikolai bukharine: savaş, işçileri efendilere bağlayan son zinciri koparıp onların emperyalist devlet karşısındaki kölece baş eğmelerine son verir. proletaryanın felsefesinin son sınırı da aşılmaktadır; yani dar ulusçuluğa bağlılığın ve yurtseverliğinin sınırı. içinde bulunulan anın çıkarları, emperyalist soygundan ve emperyalist devletle olan ilişkilerinden elde ettiği geçici yararlar, uluslararası proletaryanın, eli silahlı mali sermaye diktatörlüğünü deviren, onun devlet aygıtını yıkan ve yeni bir güç -burjuvaziye karşı işçilerin gücü- kuran bir toplumsal devrim düşüncesine sahip işçi sınıfının bir bütün olarak sahip olduğu sürekli ve genel çıkarlarla karşılaştırıldığında, ikinci derecede önem taşır.

kapitalist ulusların hem sanayi sahipleri hem de işgüçleri, bir bakıma, sömürülebilir azgelişmiş uluslar için asalak durumundadırlar.

lenin: en güçlü ve en ileri burjuva devleti türü, parlamenter bir demokratik cumhuriyettir.

lenin: kapitalist toplumda, onun gelişmesine en elverişli koşullar altında, aşağı yukarı tam demokrasiyi demokratik cumhuriyette buluyoruz. ama bu demokrasi her zaman kapitalist sömürünün dar çerçevesiyle sınırlıdır ve bundan dolayı her zaman, gerçekte bir azınlık demokrasisi olup yalnız mülk sahipleri sınıfı, yalnız zenginler içindir. kapitalist toplumda özgürlük her zaman aşağı yukarı eski yunan cumhuriyetlerindekinin aynı olarak kalmaktadır: köle sahipleri için özgürlük. modern ücretli köleler, kapitalist sömürünün sonucu olarak, gereksinim ve yoksulluk altında öylesine ezilmektedirler ki "demokrasi onlar için hiçbir şey anlatmamaktadır", "politika onlar için hiçbir şey anlatmamaktadır", "olayların olağan, barışçı akışı içinde, nüfusunun çoğunluğu toplumsal ve siyasal yaşama katılmaktan alıkonulmaktadır."

her önemli siyasal sorun her zaman iki olası yönetici sınıfın çıkarları arasındaki çatışmadan doğar ve partiler de bu çatışmayı yürüten organlardır. sonunda daha güçlü olan sınıf kazanır ve eğer sorun yaşamsal önemdeyse mücadele iç savaş halini alır.

marx gerçekten de komün'ün başarısızlığa uğrayacağını görmüş ve bu maceraya girişilmemesini salık vermişti; daha sonra onu elinden geldiğince savundu; ama daha önce belirtilenler gibi belirsiz genellemeler dışında söylenecek bir şey yoktu.

devrimden sonra işçilerin fabrikaları yönetmesine izin verme girişimi, ekonomiyi hemen hemen yıktı. parti üyeleri bir süre için işçiler gibi ücret almaya devam ettiler; ama üretimin artırılması yönünde ciddi bir girişim belirir belirmez kapitalist ülkelerdekine benzer ücret farklılıklarının özendirme ögesi olarak benimsenmesi gerekti.

lenin: komünist parti işçi sınıfının bir parçası, en ileri, en sınıf bilinçli ve dolayısıyla en devrimci parçasıdır. bir doğal ayıklanma süreci yoluyla komünist parti en iyi, en sınıf bilinçli, en özverili ve uzak görüşlü işçilerden oluşmaktadır. komünist parti için, işçi sınıfının bir bütün olarak çıkarları dışında hiçbir çıkar yoktur. komünist parti bir bütün olarak işçi sınıfından, bu sınıfın bütün tarihi hakkında açık bir görüşe sahip olduğu için farklıdır ve bu yoldaki her dönemeçte, ayrı küme ya da mesleklerin değil; ama bir bütün olarak işçi sınıfının çıkarlarını korumakla ilgilenmektedir. komünist parti işçi sınıfının en ileri kesimininin, bütün proleter yığınları ve doğru yol üzerindeki yarı-proleteryayı yönetmede kullandığı örgütsel ve siyasal kaldıraçtır.

lenin: marksist-leninist kuramın gücü, pratiğe her durumda doğru yönü bulmak, güncel olayların iç bağlarını anlamak, akışlarını öngörmek ve yalnız şimdi nasıl ve hangi yönde geliştiklerini değil, gelecekte de zorunlu olarak nasıl ve hangi yönde gelişeceklerini algılamak yeteneğini vermesinde yatmaktadır.

karl marx: kapital, baştan aşağıya kadar pisliğe bulanmış ve her gözeneğinden kan sızar bir biçimde dünyaya gelir.

sömürüyü ortadan kaldıracağını gerçekten söylemiş; ama bu yalnız sözde kalmıştır. işçiler fabrikaların "sahibidirler" ve kendi kendilerini sömüremezler. sınıf kavgasını kazandığını ve sanayi işçileri ile köylüler arasındaki ilişkilerin "dostça" olduğunu da ileri sürmüş; ama sermaye birikimi, çoğunlukla köylülerin yaşam düzeyinden düşürülen zorunlu tasarruf yoluyla sağlanmıştır. parti hala kendisini proleter diye adlandırıyordu; ama gittikçe daha çok sanayileşmenin gerektirdiği yöneticilerden kurulu olmak eğilimini gösteriyordu ve 1931'de stalin'in işletmecilerin ödevleri olarak saydığı hususlar, kapitalist sanayideki işletmeci ödevlerinden asıl olarak reklamcılığa yer vermemekle ayrılıyordu.

marx ve genellikle marksistler ulusçuluğu feodalizmin bir kalıntısından, ulusal yurtseverliği de din gibi, işçi sınıfını daha akılcı olan burjuvazinin sömürüsüne açan yanlış ideolojik bilinçliliğin bir ürününden ibaret saymışlardır. komünist manifesto "işçilerin yurdu olmaz." ilkesini koymuş ve işçileri kötürümleştirici düşlerden kurtarması, marksizmin başlıca bir gücü sayılmıştı.

bütün yaşamı tek bir amaca adamadan kurtulmanın normal beşeri yolu sahtekarlıktır.

insan yaşamının bütün anlamını kapsayan ve hiçbir zaman soru konusu yapılmayacak ya da yeniden gözden geçirilmeyecek bir tek formüle sahip olduğuna inanan her ahlak için amaç araçları mazur gösterir. böyle bir ahlak için maneviyat, tanımı gereği, insanoğlunun bu tek üstün amaca ulaşmasına katkıda bulunan şeydir; bunun anlamı yalnızca, maneviyatın asıl olarak araçsal olduğu ve değişik amaçlar için kullanılabileceği olabilir. bu her zaman, belirgin bir ölçüde, komünist ahlakının özelliği olmuştur. lenin durmaksızın bir proleter için ahlakın, onun sınıfının çıkarlarına ve onun iktidar kavgasına uydurulması gerektiğini söylemiştir.

lenin, "bilim" dediği şey adına, marksizme hem ahlak hem de din rolünü verdi. partisi, birbiriyle çelişmelerine karşın, hem bilim hem de din adamının ayrıcalıklarını bir araya getirdi ve böylece bütün bir beşeri ilerleme programı kendisinin özenine bırakılan ve yalnız hükümeti ve ekonomiyi değil, edebiyat ve sanatı da yönetme gücüyle donatılan bir seçkinler kümesi haline geldi. böyle bir görevle birlikte lenin'de benliğini düşünmeyen bir peygamberin kendini adayışı ve bağnaz bir insanın hoşgörüsüzlüğü ve acımasızlığı vardı.

1958'de kruşçev, partiye "kendiliğindenlik, yoldaşlar, düşmanların en öldürücüsüdür." diye seslendi.