31.5.18

uzun lafın kısası

carl sagan: dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

lawrence durrell: doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

lamartine: siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

winston churchill: demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.

"insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir." (bhagavadgita)

marquis de sade: dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

raoul vaneigem: tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir.

slavoj zizek: basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

andre malraux: hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

30.5.18

kurban

raoul vaneigem

hiyerarşi ilkesinin kurumlaşması tanrı fikrinin doğduğu marazi tohumdur; ne zaman ki biri emreder ve bir diğer hemcinsi de boyun eğer, işte o zaman şişinen, gürüldeyen boşunalıktır.

doğayla simbiyoz halindeki toplumların bağrında tarihsel olarak ana hatları çizilmiş evrensel bir uyumdan yahudi-hıristiyanlığın çekip alacağı tek şey cennet miti olacaktır ve oraya da yanıltıcı ve göksel bir yaşam için ödenmesi gereken bedeli sefalet olan, sürünerek geçmiş bir hayat sonunda ancak ölerek erişilecektir.

aynı dinsel mazoşizmle islam'da da karşılaşılır. inancın sersemleştirdiği erkek ve kadınlar, deyim yerindeyse, allah'a ve kefil olduğu kaçakçı mafyalara hamdolsun diye geceleyin kendilerini boğazlamaya gelen dindaşlarına boyunlarını uzatırlar.

hayvan kurban etme, çocuk kurban etme, erkek ve kadınları kurban etme, yaşama arzusunu kurban etme; işte, müminin duasında yalvar yakar dilendiği rızkı, tarih boyunca bu kanlı undan yoğrulmuştur.

kendini ve başkalarını feda etmeyi vaaz eden tanrı, gerçekte, insanın ekonomiye kurban edilmesini onaylamaktan başka bir şey yapmıyor. bu nedenle, günümüzde dinsel ve terörist tarikatların felaket tellallığıyla yayıldığını gördüğümüz yıkım ilkesini tanrı kendi içinde taşımaktadır.

29.5.18

demokrasi

carl sagan

hükümetler ve toplumlar eleştirel düşünme yetisini yitirdiklerinde, yutturmacanın tuzağına düşenler ne denli sempati uyandırırsa uyandırsın, felakete götüren sonuçlarla yüzleşmekten kurtulamayız.

güç her zaman kişiyi değer yitimine zorlar. bu durumda, gizlilik kurumu özellikle tehlikeli, demokrasi de özellikle değerli hale gelir. birkaç istisna dışında gizlilik, demokrasi ve bilimle asla bağdaşmaz.

robert h. jackson: hükümetin işlevi yurttaşı hataya düşmekten kurtarmak değildir; yurttaşın görevi hükümeti hataya düşmekten kurtarmaktır.

insanları yönetenlerin ellerine terk edildiğinde her hükümet dejenere olur. bu nedenle halk demokrasinin güvenli tek koruyucusudur.

artık hiç kimse hükümetle çelişmiyorken konuşma özgürlüğünün, kimse zorlayıcı sorular sormak niyetinde değilken basın özgürlüğünün, hiç protesto olmuyorken toplanma özgürlüğünün, seçmenlerin yarıdan azı oy veriyorken genel seçim haklarına ve aradaki duvar düzenli olarak onarılmıyorken din ve devletin ayrılığı ilkesine sahip olmanın ne anlamı vardır? bu haklar kullanılmadıkça içi boş cisimlere, sahte yurtseverlik sözlerine dönüşür. haklar ve özgürlükler ya kullanılır ya da yitirilir.

ödül avcılarının, paralı muhbirlerin beslendiği her yerde tüm tarih boyunca kokuşmuşluk, yozluk eksik olmamıştır.

27.5.18

kutsalın sonu

raoul vaneigem

yaşamı, kendi yolundan saparak içine hapsolduğu kötücül inkârlardan kurtarmanın vakti geldi. kutsalla işimizi bitirmek istiyoruz. kutsallık barbarlığın sığınağıdır. "bu adamı öldürebilirsin; çünkü kutsala hakaret etti, çünkü heretik sapkınlığa düştü, çünkü o bir dönek, çünkü bizim gibi düşünmüyor." ister dini olsun ister ideolojik, bütün dogmaların taşıyıcısı olduğu cinayete teşvik budur.

d'holbach'ın saptadığı gibi, "papazlar, vaizler, hahamlar ve imamlar ne zamanki kendilerinin yalanlanma tehlikesi ortaya çıksa yanılmazlıktan yararlanırlar."; ama rahatlıkla ezme imkanı ellerinden alındığında da yumuşak, dalkavuk ve uzlaşmacı görünmekte gayet başarılı olduklarını unutmayalım. eline iktidar geçiren her din köktencidir.

devleti islam'a bırakın, talibanlarınız ve şeriat olur; papalık totalitarizmine izin verin, engizisyon yeniden doğar; öldürücü doğum oranı artışı ve sansür görülür, kutsallığa hakaret suçuna mahkumiyetler ortaya çıkar.

hahamları kabul ettiğinizde, goyim'lere karşı ibrani dininin eski aforozunun yayıldığını işiteceksiniz: "kemikleri çürüsün!" luther'e hayran mısınız? onun yahudilere ve yalanlarına karşı risalesini okuyun: "bizde ve topraklarımız üzerinde yahudilerin tanrı'ya övgüler yağdırması, dua etmesi, eğitim vermesi, ilahiler okuması yasaklansın." jacques gruet'nin ve miguel servet'nin katili, cenevre diktatörü, tanrı aşkı adına aşkı küçümseyen, polisiye baskının vahşetiyle suçu sağlamlaştıran etik arınmanın kusursuz örneği aşağılık calvin'i hatırlayın. avrupa'da demokratlık oynayan, abd'de darwin'in okunmasını yasaklayan protestanı düşünün. yoksullara merhamet gösteren budizmin bu yoksulluğun kökünü kazımak yerine onu beslediğini unutmayın.

"tanrı sevgidir." demek müminlerin pek hoşuna gider. "tanrı öldürmeyi sever." der shakespeare kral lear'da. allah-ü ekber!

bununla birlikte, tekrarlamak gerekir ki, dinlerin kökten insanlık dışılığından bizleri kurtaracak olan şey baskının çizmeleri değildir.

dini bastırarak yok etmeyi düşünmüş olanların tek başardıkları şey onu yeniden canlandırmaktır; çünkü din kendi küllerinden doğan en yetkin baskı anlayışıdır. din cesetlerden beslenir ve kemikleri attığı çukurlarda birbirine karışmış olan yaşayanlarla ölülerin inanç şehitleri mi yoksa hoşgörüsüzlüğünün kurbanları mı olduğunun onun için pek önemi yoktur.

ailevi fanatizmin korkusuyla ya da sersemleştirilerek çarşaf giyen genç kızları aşk içinde serpilip gelişmeye bırakırsanız, kadın üzerindeki baskının iğrenç işaretlerini kaldırıp attıklarını ve allah'ın son dayanağı olan bu gülünç erkek egemenliğini geçersiz kıldıklarını göreceksiniz. 1848 pers'inde kadınların çador'dan kurtulması ve erkek zorbalığından özgürleşmesi için çağrı yapan şair kurretülayn'ın tavrının patriarkal rejimlerde örnek olması için, onların özgürlük iradeleriyle dayanışma içinde olmak gerekir.

kimsenin bir dine ibadet etmesi ya da bir inanca uyması engellenmesin; ama bunu başkalarına dayatmayı, özellikle çocukları zehirlemeyi aklından geçirmesinler. bir gelenek ve bir ritüel adına barbarlığa, kadın ve erkek sünnetinin sakatlayıcılığına, hayvanların dini amaçlarla öldürülmesine hiçbir şey izin vermesin.

kutsalın sonu, bütün inançlara ve bütün fikirlere, en sapkınlarına, en aptalcalarına, en iğrençlerine, en cahilcelerine bile mutlak hoşgörüyü gerektirir; ama şu kesin koşulla ki, tek tek kanaatler halinde kalmalı, ne çocuklara ne de bunları kabul etmek istemeyenlere dayatılmalıdır.

kutsalın sonu bütün inançların, bütün dinlerin, bütün ideolojilerin, bütün kavramsal sistemlerin, bütün düşüncelerin eleştirilme, alaya alınma, gülünç düşürülme hakkını içerir. bütün tanrıları, bütün mesihleri, peygamberleri, papaları, ortodoks papazları, hahamları, buddha papazlarını, protestan papazlarını ve diğer guruları aşağılama, onlara hakaret etme hakkı demektir.

kutsalın sonu, insanın gerçekleşmesine düşman bütün uygulamaların, çocuklar, kadınlar, erkekler, fauna, flora ve çevre karşısında uygulanan her türlü barbarlığın ortadan kaldırılması hakkıdır. kutsal kitap yoktur. "bir kutsal kitap açıklaması onu tamamen sıradan bir yere yerleştirebiliyorsa, bu en iyi açıklamadır; eğer eğitimimiz, dizginsiz saflığımız ve günümüzdeki soru sorma tarzımız engellemeseydi uzun süredir zaten böyle olurdu." diye saptamaktadır lichtenberg.

bütün mitolojiler birbiriyle eşdeğerdir. yunan diniyle offenbach tarzında ince ince alay edebilirken, hristiyan, ibrani, islam ya da budist mitolojisinin kişilerini aynı mizahla ele almaya niçin izin verilmediğini anlamak mümkün değildir. kutsal yer yoktur. bizi yok eden şeyi yok etmenin en iyi yolu, onu canlının yaratıcı gücüne terk etmektir. bunca uzun süredir karanlığa boğan anıtları oyun yoluyla yeniden kullanıma kazandırmak, kiliseleri, tapınakları, katedralleri, sinagogları, camileri; kreşlere, yeşil evlere, şenlik salonlarına, tiyatrolara, operalara, havuzlara, labirentlere, bahçelere, seralara, oyun alanlarına, müzelere, lojmanlara, kütüphanelere, buluşma ve eğitim merkezlerine, sanatçı ve zanaatkâr atölyelerine, restoranlara, birahanelere, meyhanelere, tavernalara dönüştürme fırsatını yalnızca bu güç verecektir.

her şeye gülmeyi öğrenmek istiyoruz; çünkü insanlıktan çıkmış varlığın sırıtmasındansa, nihayet kendi insanlığını keşfeden insanın özelliği olan bir gülmeyi tercih ediyoruz. bütün görüşlere hoşgörü, insanlık dışı her edime hoşgörüsüzlük!

tanrı hayaleti denen insanın bu sahtesini hayal mahsulleri müzesine terk etmenin tek bir yolu vardır; bu da, çalışma zorunluluğunun çok uzun süredir yabancı kıldığı yaşama iradesini bedene geri vermektir. dinin aşılmasını sağlayacak olan tek şey canlıya duyulan özlemdir, din duygusunun beslediği -bütün barbarlıkların kaynağı olan- bu sakatlanmayı insan duyarlılığına maruz bırakmayı önleyecek olan tek şey canlının bilincidir.

dini kendimizden söküp atmadan toplumdan atamayız. alçaklığı kendi yaşamımızdan sürgün etmeden, dinselliğin, kutsalın, kurban etmenin, ritüelin, suçluluk duygusunun, ölüm refleksinin, haz korkusu ve hazdan nefretin gündelik yaşamdaki varlığını ortadan kaldırmadan dini sona erdiremeyiz.

tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir. mutluluk özlemine karşı çıkın, hatta basitçe zorlayın; geçmişin hayaletlerinin cenaze korteji içinde bu tanrıların yeniden doğduğunu görürsünüz.

yoksulluklarını, hastalıklı hallerini, sakatlıklarını ve bağımlılıklarını bir soyluluk unvanı gibi üzerlerine geçirip ağlayıp sızlayan insanlar var oldukça din virüsü yeniden ortaya çıkacaktır.

26.5.18

ölüm

hüseyin rahmi gürpınar

şu düştüğümüz değersiz insan hayatı içinde ömür devresini tamamıyla geçiren kaç mahluka tesadüf ediyoruz? hayat, sayısız can düşmanına aralıksız karşı koyarak devam edilen pek nazik bir geçittir. etten kemikten yaratılmış şu aciz vücutlarımızın ne kadar zararlı, öldürücü mikroplara yemek olmaya yatkın bulunduğunu, vücut makinesi dediğimiz ve bir saat gibi tıkır tıkır işleyen iç organlarımızın ne kadar ufak arızalarla çalışmayı durdurmak tehlikesinde olduğunu bilsek belki bir an ferah ferah nefes almaya bile korkardık.

bugüne kadar yaptığımız işlerde rehberimiz olan ikiyüzlülüğü, beyhude tesellileri bırakarak geleceği vakti saniyesiyle bize haber veren ölüme yiğitçe kollarımızı açalım. ne evlat anasına babasına, ne velileri evladına, ne hiçbir âşık sevgilisine ağlamaya vakit bulabilecek, hep bir anda "kün fe-yekûn" olacağız. bu kadar yiğitlikler, kahramanlıklar ve hayret edilecek deha eserleri gösteren çok gayretli kimseler de, korkaklar, katiller, zalimler, tahripkârlarla beraber mahvolacaklar.

yeryüzü üzerinde çeşitli iklimleri, bereketli toprağı, suyunun ve havasının hoşluğuyla, eşsiz güzellikleriyle benzersiz olan dünyamız kucak kucak servet, saadet bağışlamak için bize her an kucak açarken biz onun bu sürüp giden büyük şefkatine layık evladı olmak hasletini gösteremedik. daima cehaletle, bağnazlıkla, en çirkin hislerle, düşmanlıklarla birbirimizi yedik.

dünyamız bizi insan mutluluğunun başarı ve zafer doruğuna yükseltmek için bütün tabii kaynakları ve teşvik vasıtalarını daima gözlerimizin önünde bulundurduğu halde biz onun bu vadettiği nimetlere haksızlık ederek adeta nankörlükle karşılık verdik. aynı meşru refahın, aynı insani amaçların, istisnasız kardeşliğin asırlardan beri bencilliğin insanlar arasına koyduğu cahilce, haince farkları söküp atacak hakça eşitliğin hep birlikte hizmetkârı olma faziletini gösteremedik. anlayamadık. insanlık, kardeşlik sevgisinin samimi lezzetini tadamadık. bugüne kadar düşmanca ve dirliksiz yaşadıysak şimdi gerçek kardeşliğin lezzeti damağımızda kalmış olarak ölelim.

bu milyarlarca dünya sakinlerinin, paha biçilmez güzelliklerin, bunca fen ve sanat hazinelerinin matemini tutmak için geride tek canlı kalmayacak. çekim kanunlarını, fizik, kimya esaslarını ortaya koyan ve bunca nazariyeler keşfeden fen adamlarının hep bu ilerleme arzusuna yaraşır çalışmaları bu feci sona varmak için miydi?

bugün dünyamız şifa bulmaz bir derde tutulmuş bir hasta gibi ölüme mahkum. en âlim, en fenne hakim olan, en soylu evladı başı ucunda ümitsizce gözyaşı döküyor. felaketin ağırlığı, büyüklüğü karşısında insan gücü o kadar küçük, o kadar aciz kalıyor ki.. bunu tarif için bir oran, bir ölçü aramak bile çocukluk olur.

hep sıradan ölümle bitip yeri hendek olacak yaradılışta, hepsi bu arzuda bir alay ahmaktan başka bir şey değiliz.

her hazanda birbiri üzerine dökülen ağaç yaprakları gibi insanlar da birbiri ardına toprağa yatarak yok oluyor. bu değişmez, umumi bir kanun. niçin endişe etmeli? şu dünyada erilen başka ne var? hayat yalan, ölüm hakikat.

ölüm ne kadar muhakkak olsa da insan yine bir kurtuluş çaresi aramaktan kendini alamıyor.

ey bu dünyanın seçkin evladı olan âlimler, yazarlar, şairler! aklınıza gelen bunca derin fikrin küllerini kıyamet rüzgârı nereye savuracak? şefkatli anneniz için yazacağınız ağıdı hangi kederli ele terk edeceksiniz? bu kadar medeniyet eserinin mezarı olan bu yanmış dünyaya, göklerdeki meleklerden, birer fatiha hediye etmesini rica için kim bir mezar taşı kitabesi yazacak?

ömrün bu zulüm, saldırı ve sefaletlerini görmedense gençliğin aldatıcı, ilk neşe ve lezzetleri içinde şu dünyadan çekilip gitmek daha bahtiyarlık değil midir?

25.5.18

savaş

andre malraux

savaş gibisi yoktur. hiçbir şey ondan kötü olamaz.

kan lekeleri karşısında önemini koruyabilecek tablo ne yazık ki yoktur.

duyarlığımızın, hatta hayatımızın savaşta esamisi bile okunmaz. savaş, diri vücutlara demir parçalarını sokabilmek için en olmayacak şeyleri yapmak demektir. 

cesaret de örgütlenen, yaşayan, ölen bir şey; tıpkı tüfekler gibi, bakımını aksatmayacaksın onun da.

senin gözün pek olursa birliğinin de gözü pek olur anlamına gelmez ki bu, çokluk tersine. gerçek ödlek, yirmi kişide bir kişi ya çıkar ya çıkmaz; yirminin en az ikisi de yaradılıştan yiğittir, takımı kurarken birinciyi atacak, öbür ikisini en iyi şekilde kullanarak geri kalan on yediyi düzene koyacaksın, örgütleyeceksin yani.

göreni olmadı mı kahraman da yok. adamın kafasına yalnızlık dank edince anlıyor bunu. hani derler ya, körlerin ayrı bir dünyası var diye, yalnızların da öyle, namussuzum ki. yalnız kaldın mı birden fark ediyorsun kafandaki kendi benliğinin öteki dünyaya ilişkin bir fikir olduğunu. artık terk ettiğin dünyaya. bu dünyada bir şey sanabilirsin kendini, san sanabildiğin kadar ya, aslında kendini başkası sanan deliden farkın yok.

aslında her şeye katlanabilir insan: bir gün sonra kurşuna dizileceğini, kafayı bir vurursa elinde kalan hayat parçasından nice saatleri çarçur edeceğini bile bile uyumaya; bakıp bakıp bozuluyorum, direnmeye gücüm kalmıyor diye sevdiğinin resimlerini yırtıp atmaya; mazgal deliğinden dışarıya bir kere daha boş yere göz atabileyim diye köpek gibi zevkle sıçradığını fark etmek zilletine, her şeye canım, her şeye dedim ya! tokatlanır ya da kıyasıya dövülürken insanın katlanamadığı nedir biliyor musun, bu iş biter bitmez hemen öldürüleceğini iyice aklının kesmesi. ve yapılacak başka bir şey de olmaması.

ben ki en marksist subayım, aklımdan bile geçirmediğim bir şey öğrendim yenilerde: ancak ölümün öteki kıyısında rastlanabilen bir kardeşlik de varmış meğer.

yalnız, birader, başka bir şey daha var: fasta da savaştım ben. düelloya benzer bir şeydi orada savaşmak. burada, ateş hattında bambaşka şeyler duyuyor insan. ilk on gün geçti mi geçti, bir uyurgezere dönüyorsun artık. ölümü kanıksıyorsun; bütün bu toplar, tanklar, uçaklar, sana göre fazla makina. kısacası, alınyazısına kalıyor her şey. içine bundan sağ çıkamayacağın kanısı bir güzel yerleşiyor, yalnız katıldığın çarpışmadan da değil, savaşın bütününden. etkisini birkaç saat sonra gösterecek bir zehir içmiş adama, adak adamışlara benziyorsun, hayatın önünde değil, ardında artık. işte o zaman hayatın anlamı değişiyor birdenbire, birdenbire bambaşka bir gerçeğe varıyorsun: deli olan sen değilsin, ötekiler.

her zafer bir sürü kayıplar pahasına elde edilir. yalnız savaş alanlarında da değildir bu kayıplar.

gerçek savaş ne zaman başlar bilir misin, insanın kendisiyle çatıştığı anda. oraya kadar her şey fazlasıyla kolaydır. ama adam olmanın yolu da böyle zorlu çarpışmalardan geçer. istese de istemese de dünyayı kendi içinde bulmalı insan, hem de her zaman bulmalı: olanca sorunuyla.

23.5.18

din

cenap şahabettin

ibadetlerin bile tuzu biberi şeytandır.

her dua bir gereksinim anlatır. muhtaçların hepsi dindardır.

dinsizliğin en güçlü yayıcıları, yetersiz din bilginleridir.

bir kişi dinsiz yaşayabilir; ama bir toplum için din bir yaşam gereğidir.

tanrı'dan uzun ömür isteyenler tuhafıma gider: "azizim, mümkün mertebe geç görüşelim!" demektir.

inanmak biraz yenilmektir. çok kolaylıkla insan ya çok sevdiğine ya çok korktuğuna inanır.

her din, kendinden önceki dinleri kaba, akla ve gerçeğe aykırı saçmalıklarla doldurur.

namazdan sonra çok uzun dua, onun ibadet sıfatını kuşkuya düşürür.

benim bildiğim tanrı, büyüklüğünü anlatmak için hiçbir vaizin tercümanlığına muhtaç değildir.

inkâr ile başlamamış olan iman temelsizdir.

din, o kadar pek canlıdır ki bir kez kanımıza girdi mi, orada boğulsa bile ölü durumunda yaşar.

evreni yaratmakla yaratıcı, kendini de yaratmıştır.

her dindar, bir papa ya da bol arpalıklı bir şeyhülislam olacağından emin olsaydı, yeryüzünde bir tek bile dinsiz kalmazdı.

karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı

carl sagan

dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

tarihte "cadı" ve dinsizlerin işkence görerek yakılmasını eleştiren tek bir aziz yok. neden? neler olup bittiğinden habersiz miydiler? işlenmekte olan insanlık suçunun önünü alamazlar mıydı?

gerçek bilgelik sınırlarımızı bilmekte yatar. tıpkı shakespeare'in dediği gibi: "insan ki deli dolunun tekidir."

ingiliz fizikçi michael faraday, "hoşumuza giden kanıt ve görüngüleri aramaya koyulup gerisine boş vermenin dayanılmaz cazibesi"nden söz ediyor ve sürdürüyor: "bizi doğrulayanı dostça kabullenir, bize karşı çıkana da inatla direniriz; oysaki sağduyu tam tersini gerektirir."

ticari kültür, faturası tüketiciye çıkarılan yanlış yönlendirmeler ve eksik bilgilendirmelerle dolu. soru sormanız beklenmiyor. düşünmeyin. yalnızca satın alın yeter.

"kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır." (latin özdeyişi)

hepimizin eğilimleri vardır. herkes gibi, içinde bulunduğumuz ortamın getirdiği ön yargıları soluruz.

başlıca dinlere bir bakalım. mika'da doğru davranılması ve merhametli olunması buyruluyor; eski ahit'e göre cinayet işlenmesi yasak; museviler komşularını kendileri gibi sevmeli; incil'e göre düşmanlar sevilmeli. öte yandan bu anlamlı, güzel öğütlerin verildiği kitapların müritlerinin döktüğü kanı bir düşünün.

yalnızca kuşkucuysanız o halde hiçbir yeni görüşle tanışamazsınız. hiçbir şey öğrenemezsiniz. dünyada saçmalığın almış yürümüş olduğundan emin, huysuz, insandan kaçan yabani biri olur çıkarsınız.

değişmekte olan bir dünyada, öğretmen ve öğrencilerin birbirlerine öğretmeleri gereken temel bir beceri vardır: nasıl öğrenileceğini öğrenmek.

saflık içeren sorular, sıkıcı sorular, yanlış yapılandırılmış sorular, yetersiz, özeleştirinin ürünü sorular vardır. ama her soru, dünyayı anlamak için atılmış bir çığlıktır. aptalca soru diye bir şey yoktur.

sihir, sihirbaz ile izleyicisi arasında sözsüz varılan bir işbirliği anlaşması gerektirir. bu anlaşma, kuşkuculuğu bir yana bırakmayı ya da kimi kez inanmazlığın istemli olarak bastırılması yaklaşımını içerir. sihri anlamak ve oyunu görmek ise elbette ki anlaşmayı feshetmekle olur.

insanların güvenilir olabilmesi için de gelişmiş bir akla sahip olmaları gerekir.

eğer yalnızca kendi savlarımızdan haberdarsak onları bile tam bilmiyor sayılırız; çünkü kısa zaman sonra hayaller, düşünmeden ezberlenen, denenmemiş, sönük ve cansız doğrular haline gelir.

her kuşak, kendinden sonraki kuşakta eğitim standardının düşmesinden endişe duyar. sümer uygarlığından kalma, insanlık tarihindeki en eski metinlerden biri sayılan 4000 yıllık kısa bir deneme, gençlerin bir önceki kuşağa kıyasla çok cahil olmasından yakınıyor.

22.5.18

anadolu

ahmed arif


beşikler vermişim nuh'a
salıncaklar, hamaklar
havva ana'n dünkü çocuk sayılır
anadoluyum ben
tanıyor musun
utanırım
utanırım fıkaralıktan
ele güne karşı çıplak
üşür fidelerim
harmanım kesat
kardeşliğin, çalışmanın
beraberliğin
atom güllerinin katmer açtığı
şairlerin, bilginlerin dünyalarında
kalmışım bir başıma
bir başıma ve uzak
biliyor musun
binlerce yıl sağılmışım
korkunç atlılarıyla parçalamışlar
nazlı, seher sabah uykularımı
hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar
haraç salmışlar üstüme
ne iskender takmışım
ne şah ne sultan
göçüp gitmişler, gölgesiz
selam etmişim dostuma
ve dayatmışım
görüyor musun
nasıl severim bir bilsen
köroğlu'yu
karayılanı
meçhul askeri
sonra pir sultanı ve bedrettini
sonra kalem yazmaz
bir nice sevda
bir bilsen
onlar beni nasıl severdi
bir bilsen, urfa'da kurşun atanı
minareden, barikattan
selvi dalından
ölüme nasıl gülerdi
bilmeni mutlak isterim
duyuyor musun
öyle yıkma kendini
öyle mahzun, öyle garip
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan, rüsva etme beni
gör, nasıl yeniden yaratılırım
namuslu, genç ellerinle
kızlarım
oğullarım var gelecekte
herbiri vazgeçilmez cihan parçası
kaç bin yıllık hasretimin koncası
gözlerinden
gözlerinden öperim
bir umudum sende
anlıyor musun

aç sınıfın laneti

sam shepard

en güvenilir kişisel girişim, suç işlemek. tavsiye mektubu istemez. diploma istemez. masrafın yok, amortisman hesapların yok. doğrudan doğruya kâra geçiyorsun.

fazla rahata alışmanın en kötü yanı ne, biliyor musun? kökenlerini unutuyor insan. bağlantıyı koparıyor. bir yerlere varıyorum sanıyorsun; ama hep kaybediyorsun. her an biraz daha geride kalıyorsun. üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi oluyorsun. hipnotize edilmiş gibi. vücudun uyuşuyor. derken komaya giriyorsun. onun için, geri dönebilmen için, arada bir sert bi masada yatmanın yararı var. iyice sert bi masa, insanı yaşama döndürür.

peki, ben neden hep geri geri gidiyorum? çünkü ileriyi göremiyorsun da ondan. dünyanın kaç bucak olduğundan haberin yok. bitakım şeyleri öğrenmek gerek; yoksa adamın canına okurlar. insanlar gözünün içine baktıklarında kanmayacaksın. arkalarında ne var, ona bakacaksın. neyin önünde duruyorlar, neyi saklıyorlar, onu göreceksin. herkes kendini gizliyor, herkes. hiç kimse göründüğü gibi değil.

faturaları ödememenin sonu budur. bir şeyi ihmal edersin, sonra bir şeyi daha. bir de bakmışsın ki her şey çığrından çıkmış. yuvarlanıp gidersin ondan sonra. bir çöplükte bulursun kendini.

ucuz konut ihtiyacının karşılanması amacıyla tarımın gittikçe geri plana itildiğini görmek çok acı; ama n'aparsınız? çağın gereklerinden biri bu. gezegenimiz üstündeki insanların sayısı çok arttı. bütün mesele burada. basit matematik hesabı. insanlar çoğaldıkça barınak gereksinmesi artıyor. barınaksa toprak istiyor. basbayağı bir denklem işte. konut sağlamamız gerek insanlara. yeni insanlara. ne mutlu bize ki bunu sağlamanın mümkün olduğu bir ülkede yaşamak şansına sahibiz. bazı ülkelerde, örnekse hindistan'da, böyle bir şey imkansız. insanlar muz yaprakları altında barınıyorlar.

21.5.18

insan

gustave flaubert

aç gözlerini, zayıf ve kibir dolu insan, toz zerreciğinin üstüne güçlükle tırmanan zavallı karınca; kendi kendine özgür ve büyük olduğunu söylüyorsun, kendi kendine saygı duyuyorsun, hayatı süresince o kadar aşağılık olan sen, ve kuşkusuz alay etmek için, gelip geçen çürük bedenini selamlıyorsun. ve sonra sanıyorsun ki, büyüklük adını verdiğin bir miktar gurur ve toplumunun özü olan bu alçak çıkar arasında çalkalanan bu kadar güzel bir hayat, ölümsüzlükle taçlanacak.

sana ölümsüzlük mü; sen ki bir maymundan daha azgınsın, ve bir kaplandan daha kötüsün, ve bir yılandan daha sürüngensin? haydi canım! maymun için bir cennet yaratın bana, kaplan ve yılan için, hovardalık, gaddarlık, alçaklık için, bencillik için bir cennet, bu toz zerresi için bir ebediyet, bu hiçlik için ölümsüzlük.

özgür olmakla, iyilik ve kötülük adını verdiğin şeyleri yapabilmekle övünürsün, kuşkusuz daha hızlı mahkum edilmek için, zira sen iyi ne yapmayı bilirsin? hareketlerinden biri bile var mı ki kibir tarafından yönlendirilmesin veya çıkar tarafından hesaplanmış olmasın? sen, özgür! doğar doğmaz, ebeveyninin sakatlıklarına maruz kalırsın. gün ışığını görür görmez, bütün kötülüklerinin, hatta aptallığının tohumunu alırsın. dünyayı, kendini, seni çevreleyen her şeyi yargılamana yol açacak her şeyin, her şeyi karşılaştırmana yarayacak bu unsurun, içinde barındırdığın bu ölçü biriminin tohumunu..

küçük, dar bir kafayla doğdun, iyilik veya kötülükle ilgili, hazır veya senin için hazırlanacak fikirlerle.

sana, babanın sevilmesi ve yaşlandığında bakılması gerektiği söylenecek: ikisini de yapacaksın. ve hatta sana bunların öğretilmesine bile gerek yoktu, değil mi? bu, doğuştan gelen bir erdemdir, yemek yeme ihtiyacı gibi; oysaki senin doğduğun dağın gerisindeki bir yerde, kardeşine, yaşlanan babasını öldürmesi gerektiği öğretilecek, o da öldürecek. zira, bunun doğal olduğunu düşünecek. ve hatta bunun ona öğretilmesine bile gerek yoktu.

seni yetiştirirken, kız kardeşini veya anneni tensel bir aşkla sevmekten uzak durmanı söylecekler, oysaki bütün insanlar gibi sen de bir ensestten üredin, zira ilk erkek ve ilk kadın ve onların çocukları, kız ve erkek kardeşlerdi. üstelik, aynı güneşin battığı başka yerlerde, başka halklar ensesti bir erdem ve kardeş katlini bir ödev gibi görür.

tutumunu belirlemek için seni yönlendirecek ilkelerden bağımsız mısın bakalım? eğitimini sen mi yönetiyorsun? mutlu veya üzgün, veremli veya gürbüz, şefkatli veya hain, ahlaklı veya kötücül bir kişilikle doğmayı isteyen sen miydin? ama evvela, neden doğdun? doğmayı sen mi istedin? bu konuda kimseye danıştın mı? demek ki, kaçınılmaz şekilde doğdun. çünkü bir gün baban, şaraptan ve açık saçık sohbetlerden kızışmış halde içkili bir meclisten döndü ve annen de bunu fırsat bildi, ruhunu oluştururken doğanın verdiği tensel ve hayvansal dürtüler tarafından yönlendirilerek, bütün kadın kurnazlıklarını ortaya koydu ve yeniyetme çağından başlayarak toplu eğlencelerin bitap düşürdüğü bu adamı canlandırmayı başardı.

ne kadar büyük olursan ol, ilk başta salya kadar pis ve idrardan daha pis kokulu bir şeydin. sonra bir solucan gibi dönüşümler geçirdin ve nihayet dünyaya geldin; neredeyse cansız olarak, ağlayarak, bağırarak ve bunca kez yardıma çağırdığın güneşten nefret ediyormuşsun gibi gözlerini yumarak. sana yemek veriyorlar, büyüyorsun, filiz gibi boy atıyorsun; rüzgârın erken çağında seni alıp götürmemesi gerçekten tesadüf; zira neye maruz kalmıyorsun ki? havaya, ateşe, ışığa, gündüze, geceye, soğuğa, sıcağa, seni çevreleyen her şeye, var olan her şeye. bütün bunlar sana hakim oluyor, heyecanlandırıyor. yeşilliği, çiçekleri seviyorsun ve soldukları zaman üzülüyorsun; köpeğini seviyorsun, öldüğü zaman ağlıyorsun; bir örümcek üstüne geliyor, korkuyla geriliyorsun; gölgene bakarken bazen ürperiyorsun ve düşüncen, hiçliğin esrarlarının içine daldığı zaman ürküyorsun ve kuşkudan korkuyorsun.

kendine özgür olduğunu söylüyorsun ve her gün binlerce şey tarafından itilerek hareket ediyorsun. bir kadın görüyorsun ve onu seviyorsun, aşkından ölüyorsun.

damarlarında atan bu kanı durdurmakta özgür müsün, ateş gibi yanan bu beyni sakinleştirmekte, bu kalbi bastırmakta, seni yiyip bitiren bu yakıcı arzuları teskin etmekte özgür müsün? düşüncenden özgür müsün? seni tutan binlerce zincir var, seni dürtükleyen binlerce üvendire var, seni durduran binlerce engel var.

bir adamı ilk kez görüyorsun, çizgilerinden biri seni rahatsız ediyor ve hayat boyu bu adamdan tiksiniyorsun; ki burnu daha küçük olsa belki de ona karşı sevgi besleyecektin. midende yanma var ve belki de iyi niyetle karşılayacak olduğun kişiye karşı hoyratça davranıyorsun. ve bütün bu olaylar kaçınılmaz olarak başka olaylara yol açıyor veya başkalarına ekleniyor ve bunlardan da başka olaylar türüyor. fiziksel ve ahlaksal bünyenin yaratıcısı sen misin? hayır, bünyene ancak, onu isteğine göre yapmış ve biçimlendirmiş olsan tamamen hakim olabilirdin.

bir ruhun olduğu için mi kendine özgür diyorsun? öncelikle, tanımlayamayacağın bu keşfi sen yaptın. içinden gelen bir ses evet diyor. önce yalan söylüyorsun, bir ses zayıf olduğunu söylüyor ve içinde devasa bir boşluk hissediyorsun. bunu, içine attığın bütün şeylerle doldurmak istiyorsun. yanıtın evet olduğuna inansan bile, bundan emin misin? sana öyle olduğunu kim söyledi?

karşıt iki duygu tarafından uzun süre saldırıya uğrayıp da uzun süre tereddüt ettiğin, şüphe ettiğin zaman, duygulardan birine doğru eğiliyorsun, kararının efendisi olduğunu sanıyorsun. ama efendi olmak için, hiçbir eğilim sahibi olmamak gerekirdi. şayet kötülüğün tadı kalbinde kök salmışsa, eğitimin tarafından geliştirilmiş kötü eğilimlerle doğmuşsan, iyilik yapmanın efendisi misin? ve şayet erdemliysen, seni dehşete düşürdüğü halde, suç işleyebilir misin? iyilik ya da kötülük yapmak konusunda özgür müsün? seni hep yönlendiren şey iyilik duygusu olduğuna göre, kötülük yapamazsın.

iyi olduğunu hissettiğin şey kazansa bile, zafer her zaman adaleti sağlar mı? iyi olduğuna hükmettiğin şey mutlak iyilik midir, baki olan, ebedi olan var mıdır?

demek ki insanın etrafında sadece karanlıklar vardır. her şeyin içi boştur ve o sabit bir şey ister. bu devasa belirsizlikte kendi kendine yuvarlanır ve durmak ister. her şeye tutunur ve her şeyi eksiktir: vatan, özgürlük, iman, tanrı, erdem; bunların hepsini almıştır ve bütün bunlar elinden düşmüştür. kristal bir bardağı elinden düşüren ve sebep olduğu bütün parçalara gülen bir deli gibidir.

ama insanın ölümsüz bir ruhu vardır ve tanrı'nın görüntüsünden yapılmıştır. bu iki fikir için kanını dökmüştür, anlamadığı bu iki fikir için: bir ruh, bir tanrı -ama doğru olduklarına kanidir. bu ruh, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü gibi, fiziksel varlığımızın çevresinde döndüğü bir özdür. bu ruh soyludur; zira manevi bir ana madde olduğu, dünyevi olmadığı için, aşağılık, adi bir şey barındırmayı başaramaz. öte yandan, bedenimizi yöneten düşünce değil midir? öldürmek istediğimiz zaman kolumuzu kaldıran o değil midir? etimizi hareket ettiren o değil midir? yoksa zihin kötülüğün kaynağıdır da beden onun memuru mudur?

bakalım bu ruh, bu bilinç nasıl da oynak, esnek, ne kadar da gevşek ve şekillendirilebilir; üstüne abanan bedenin altında ne kadar da kolay bükülüyor ya da eğilen bedenin üstüne nasıl da yükleniyor; bu ruh nasıl da çıkarcı ve alçak, nasıl da sürünüyor, dalkavukluk ediyor, nasıl yalan söylüyor, nasıl aldatıyor! bedeni, eli, kafayı ve dili satan o; kan isteyen ve altın talep eden o; her zaman tatminsiz olan ve sonsuzluğu içinde her şeye tamah eden o; bir susuzluk gibi, sıradan bir hararet gibi, bizi yiyip bitiren bir ateş, bizi üstünde döndüren bir mil gibi tam orta yerimizde.

sen büyüksün, insan! şüphesiz bedenin sayesinde değil; ama seni, sana göre, doğanın kralı yapan bu zihin sayesinde; büyüksün, hakimsin ve güçlüsün.

her gün, gerçekten de dünyayı altüst ediyorsun, kanallar kazıyorsun, saraylar inşa ediyorsun, ırmakları taşların arasına hapsediyorsun, otu topluyorsun, eziyorsun ve yiyiyorsun; gemilerinin omurgasıyla okyanus'u karıştırıyor ve bütün bunların güzel olduğunu sanıyorsun. yediğin vahşi hayvandan daha iyi olduğunu sanıyorsun, rüzgârların sürüklediği yapraktan daha özgür, kulelerin üstünde süzülen kartaldan daha büyük, ekmeğini ve elmaslarını çıkardığın topraktan ve üstünde yol aldığın okyanus'tan daha güçlü. ama heyhat! yerinden oynattığın toprak geri geliyor, kendi kendinden yeniden doğuyor, kanalların yıkılıyor, nehirler tarlalarını ve şehirlerini işgal ediyor, saraylarının taşları yerlerinden çıkıyor ve kendiliğinden düşüyor, taçlarının ve tahtlarının üstünde karıncalar koşturuyor, bütün filoların gelse, okyanusun sathında bir yağmur damlasından veya bir kuşun kanat çırpışından daha fazla iz bırakmayı başaramaz. ve sen de çağların okyanusunun üstünde, geminin dalgaların üstünde bıraktığından daha fazla iz bırakmadan geçip gidiyorsun.

kendini büyük sanıyorsun; çünkü dur durak bilmeden çalışıyorsun ama bu çalışma, zayıflığının bir göstergesi. demek ki bütün bu gereksiz şeyleri alınterin pahasına öğrenmeye mahkumdun. doğmadan önce köleydin ve yaşamadan önce bedbaht. yıldızlara bakarken gururla gülümsüyorsun; çünkü onlara isim verdin, mesafelerini ölçtün, sonsuzu ölçmek ve uzayı zihninin sınırları içine hapsetmek istermişsin gibi. yanılıyorsun! bu ışıklı dünyaların arkasında sonsuz başkaları olmadığını, ve böylece devam etmediğini sana kim söyledi?

hesapların belki de birkaç arşın yükseklikte duruyor ve o yükseklikte yeni bir olgu ölçeği başlıyor? kullandığın kelimelerin değerini sen kendin anlıyor musun: şümul, uzay? onlar senden ve kürenden daha engin. büyüksün ve ölüyorsun, köpek ve karınca gibi, onlardan daha fazla pişmanlıkla ve sonra çürüyorsun ve sana soruyorum, solucanlar seni yedikten, vücudun mezarın rutubetinde eridikten, ve artık tozun bile kalmadıktan sonra, sen neredesin, insan? hatta ruhun nerede? eylemlerini harekete geçiren, kalbini nefrete, kıskançlığa, bütün tutkulara teslim eden o ruh, seni satan ve sana bunca alçaklığı yaptıran o ruh nerede şimdi? o ruhu karşılamaya yetecek kadar aziz bir yer var mı?

kendine saygı duyuyor ve kendini bir tanrı gibi onurlandırıyorsun, insanın saygınlığı fikrini icat ettin, seni görünce doğada hiçbir şeyin sahip olamayacağı o fikri; onurlandırılmak istiyorsun ve kendi kendini onurlandırıyorsun, hatta, hayatı boyunca bu kadar adi olan bu bedenin, yok olduğunda onurlandırılmasını istiyorsun. çürüyerek bozulan insani leşinin önünde şapka çıkarılmasını istiyorsun, her ne kadar şu an, yaşarken senin olduğundan daha saf olsa da. bu mu büyüklüğün? -toz zerresinin büyüklüğü! hiçin ihtişamı!

özgünlük

richard sennett

özgünlük (orijinalite) kelimesi köken itibariyle yunanca bir kelime olan "poesis"e dek uzanır; bu kelimeyi de platon ve diğerleri, "daha önce hiçbir şeyin olmadığı yerdeki bir şey" anlamında kullandılar. özgünlük zamanın bir göstergesidir; daha önce hiçbir şey yokken bir şeyin aniden ortaya çıkışına işaret eder ve böyle bir şey aniden var olduğundan, bu şey bizde hayret ve korku duyguları yaratır. rönesans döneminde, bir şeyin aniden görünmesi, bireysel sanatla -dilerseniz dehayla- bağlantılıydı.

bir şeyi iyi yapma arzusu kişisel bir turnusol testidir; yetersiz bireysel performans, doğuştan gelen toplumsal konumlardan kaynaklanan eşitsizliklerden ya da zenginliğin yüzeyselliklerinden daha fazla inciticidir; işte bu, tamamen sizinle ilgilidir. faillik tümüyle yararlıdır; ancak etkin bir şekilde iyi bir iş arayışında olunca ve bunu yapamadığını keşfedince, bu durumda kişinin bir duygusu çürümüş olur.

tavsiye

eduardo galeano

bu olay 1986'da, ukrayna, çernobil'de meydana geldi. dünyanın o ana dek gördüğü en büyük nükleer felaketti; ama bu trajediyi ilk andan itibaren haber alan yegane canlılar kaçıp giden kuşlar ve toprağın altına saklanan kurtçuklar oldu. sovyet hükümeti sessizlik emri verdi. radyoaktif yağmur avrupa'nın önemli bir bölümünü istila etti ama hükümet inkâr etmeye ya da susmaya devam etti.

bir çeyrek yüzyıl sonra, fukushima'da, birçok nükleer reaktör patladı ve japon hükümeti de sustu ya da alarm verici versiyonları inkâr etti. işte bu yüzden, ingiliz emektar gazeteci claud cockburn şu tavsiyede bulunurken haklıydı: "resmi olarak yalanlanana kadar hiçbir şeye inanmayın."

bir delinin anıları

gustave flaubert

hayatım olgular değildir; hayatım, düşüncemdir.

sosyete bana her zaman sahte ve çın çın, ve çıngırakla kaplı, sıkıcı ve yapmacık gelmiştir.

on yaşıma girer girmez ortaokula gittim ve orada, erken zamanda, insanlara karşı derin bir iğrenme hissi kaptım. bu çocuk cemiyeti, kendi kurbanlarına karşı, diğer küçük cemiyetin, erkekler cemiyetinin olduğu kadar gaddar.

gençlik, dünyayı sağlıklı şekilde değerlendiren kişilerin ağzında, aynı anlama gelen kelimelerle, delilik ve hülyalar, şiir ve aptallık çağı.

her bir kişi yazgının onu lanetlediği yükten şikayet eder; bazıları bu yükü varoluş sona ermeden üstlerinden atarlar, bazı diğerleri de sonuna kadar taşırlar.

şayet dünya üstünde ve bütün hiçlikler içinde tapınılacak bir tek inanış varsa; şayet aziz, saf, yüce bir şey varsa; sonsuzluğa ve belirsize karşı hissedilen o ölçüsüz arzuya, ruh adını verdiğimiz o arzuya giden bir şey varsa; o da sanattır.

kuşku, ruhlar için ölümdür; eskimiş ırklara bulaşan bir vebadır, bilimden gelen ve deliliğe sürükleyen bir hastalıktır. delilik mantığın kuşkusudur; hatta belki mantığın kendisidir.

tutumunu belirlemek için seni yönlendirecek ilkelerden bağımsız mısın bakalım? eğitimini sen mi yönetiyorsun? mutlu veya üzgün, veremli veya gürbüz, şefkatli veya hain, ahlaklı veya kötücül bir kişilikle doğmayı isteyen sen miydin?

seni yetiştirirken, kız kardeşini veya anneni tensel bir aşkla sevmekten uzak durmanı söylecekler; oysaki bütün insanlar gibi sen de bir ensestten üredin. zira ilk erkek ve ilk kadın ve onların çocukları, kız ve erkek kardeşlerdi.

kalp öyle bir dünyadır ki, insanı altüst eden, deşen ve yeniden işleyen her tutku, bunu önceki tutkuların kalıntılarının üstünde yapar.

insan, dehası ve sanatıyla, daha yüksek bir şeyi taklit eden sefil bir maymundan başka bir şey değil.

bağbozumu şarkıları

şükrü erbaş


sevgilim
hangi acıyla yaprak dökersek dökelim
insan kendini seveceği bir dünya buluyor

"git kurtar kendini dostum. kurtar canını tüm bağların zulmünden. ve bırak evleri, onları yapanlara mezar olsunlar. git. seninkinden başka toprak bul. kendi ülkenden başka ülkeler. ama asla kendi canından başka can bulamazsın. düşün; tanrının toprakları sonsuz genişlikteyken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı olduğunu."
(binbir gece masalları)

"ben, bir başkasıdır."
(arthur rimbaud)

"cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir."
(van gogh)

damla damla akıyorsun gözlerimden

"yaşlı dünyanın sessiz atları
otlamaya devam edecekler bozkırda"
(gerard chaliand)

ey mazlum hayal, kanatlı yalnızlık
sensin bütün arzulardan esen

"bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır."
(ferit edgü)

sevgilim
önce ölümden, sonra senden doğdum ben.

"evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: ortak keder."
(max horkheimer)

"dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler."
(goethe)

insan ruhunun pazarı, sevgilim
insan ruhuna kurulurmuş yine

"her şey daha çok zaman olsun diye hızlandı.
zaman ise gittikçe azalmakta."
(elias canetti)

kimse kendinden bir yere gitmiyor
yaşıyoruz sessizce yaramızı severek

20.5.18

garabet

ludwig wittgenstein

im, simgede duyusal algılanabilir olandır.

bir tümce bir başkasından sonuç olarak çıkıyorsa, beriki ötekinden daha çok, öteki de berikinden daha az şey söyler.

nedensel bağlantıya inanç, batıl inançtır.

ruh veya özne, bugünün yüzeysel psikolojisinde yorumlanışıyla, bir garabettir.

dil düşünceyi örter.

dünyanın anlamı, dışındadır. dünyanın içinde her şey nasılsa öyledir, her şey nasıl olup bitiyorsa öyle olup biter, içinde hiçbir değer yoktur; olsaydı bile, hiçbir değer taşımazdı.

dünya olguların toplamıdır, şeylerin değil.

dünyanın nasıl olduğu, yüksek olan için hiç fark etmez. tanrı kendisini dünyanın içinde açığa vurmaz.

gizem yoktur. bir soru sorulabiliyorsa, yanıtlanabilir de.

benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki; beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür.

üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.

19.5.18

robot

ludwig von bertalanffy

zengin toplumun büyüyen ekonomisi, şu yönlendirme olmadan ayakta kalamaz: sadece insanları giderek artan ölçülerde skinner kobaylarına, robotlara, satın alan otomatlara, homeostatik olarak uyum gösteren konformistlere ve fırsatçılara dönüştürerek bu büyük toplum sürekli artan gayri safi milli hasılasıyla ilerleme gösterebilir. bir robot olarak insan kavramı, hem sanayileşmiş kitle toplumunun bir dışavurumu hem de toplumdaki güçlü bir güdü gücüdür. ticari, ekonomik, siyasi ve diğer reklam ve propagandalardaki davranış mühendisliğinin temeli budur.

juliette: erdemsizliğe övgü

marquis de sade

dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

en utanç verici olan her zaman için en çekici olandır.

alt tabakanın can sıkıcı sorunları doğanın bize verdiği gücü yok etmeye çalışır. doğa kimseyi eşit dizayn etmemiştir, insanlar güçleri ve doğal yetenekleriyle birbirlerinden farklılıklar gösterirler.

komşunun kötü durumu için gözyaşı döküyorsan, bunu yaptığın için önce kendi zayıflığına ağlasan daha doğru olur.

fakirlerin gerçeği fakir kalmaktır; insanlar onlara acıyarak ve yardım ederek, onları kurtarmaya çalışarak doğanın kurallarını çiğnemektedirler.

diğer insanların aptalca acılarını paylaşıyor olmak sana mutsuzluk getirecektir; bu yüzden kendini üzüntüden uzak tut.

şans zenginlerin oyuncağıdır, doğa kanunları bunu bu şekilde uygular; zayıf olanlar bunu yaşamak zorundadır. evrene bir bak, kanunların işleyişine bak: zorbalık ve adaletsizlik, düzensizliğin ilkeleridir, esas kurallar ise bu düzensizliktedir.

mutluluk dönek ve uzun sürmeyen bir aldatmacadır.

insanların ne zaman biraz cesaretleri olsa sonunda ayaklarından zincirlenip zindana kapatılırlar.

mutluluk kötü ya da erdemli olmak değildir, birey olarak birini seçebilmek ve onun ardından gidebilmektir.

18.5.18

kadın

cenap şahabettin

kadınlarca erkekler iki büyük sınıfa ayrılır: çapkınlar ve aptallar.

para nereye gidiyor, anlamıyorsan, kadınların ayak izlerini takip et.

kadın, kumar, içki: bunlardan yalnız birinin bağımlısı olmak, hepsine düşkün olmaktan daha kötüdür. bağımlılık dairesi ne denli darsa o denli güçlü olur ve içinden kurtulmak o derecede güçleşir.

kadın erkekten yüksektir; ama düşünce, erkekten daha aşağı düşer.

en zeki erkek bile kadınları hakkıyla tanımak savında bulunamaz; oysaki en ahmak kadın bile erkekleri tanımak davasındadır.

yönetim işlerinde kadınlar, erkeklerin yerini tutar, iğne süngünün yerini ne kadar tutabilirse.

17.5.18

kontrbas

patrick süskind

aslına bakarsanız caza karşıyımdır, rock'a filan da. çünkü klasik anlamda güzele, iyiye ve doğruya yönelmiş bir sanatçı olarak, serbest emprovizasyon denen anarşiden hiçbir şeyden sakınmadığım kadar sakınırım.

orkestra insan toplumunun bir aynasıdır. çünkü gerek birinde gerek öbüründe, zaten en pis işleri yapanlar bir de üstüne ötekiler tarafından horlanır. hatta insan toplumunda olduğundan daha bile kötüdür orkestra, çünkü toplumda, hiyerarşinin basamaklarını çıka çıka günün birinde piramidin en tepesinden aşağıya, altımdaki solucanlara bakarım umudu vardır - teorik olarak.

ama orkestrada, orada böyle bir umut yoktur. orada becerinin amansız hiyerarşisi hüküm sürer, günün birinde verilmiş bir kararın korkunç hiyerarşisi, yeteneğin tüyler ürpertici hiyerarşisi, titreşimlerin ve seslerin tabiatça ya-salaştırılmış, sarsılmaz, fiziksel hiyerarşisi; siz siz olun, sakın bir orkestraya girmeyin!

goethe şöyle der: "müzik öyle yücedir ki hiçbir akıl sırrına eremez; müzikten, her şeye egemen olan ve kimsenin hesabını tutamayacağı bir etki yayılır."

mozart -bu açıdan bakınca- çok abartılıyor. müzisyen olarak mozart'a hak ettiğinden çok fazla değer veriliyor. yok, gerçekten - biliyorum, günümüzdeki popülerliğine ters düşüyor bu dediğim, ama yıllar boyu bu konuyla uğraşmış, mesleki açıdan incelemiş biri olarak kendimde şunu belirtme hakkını görüyorum: mozart, bugün haksız yere unutulmuş olan yüzlerce çağdaşıyla karşılaştırıldığında, orta karar bir bestecidir; sırf daha çocukken çok yetenekli oluşu ve daha sekiz yaşındayken beste yapmaya başlaması yüzünden, tabii en kısa zamanda iflahı kesilmiş oluyor adamın.

bunun da asıl sorumlusu babasıdır, işin rezalet tarafı da bu zaten. yani ben olsam oğlumu, eğer bir oğlum olsaydı, isterse mozart'ın on katı kadar yetenekli olsun, çünkü bir çocuğun beste yapması öyle olağanüstü bir şey değildir ki; maymun gibi talim ettirirseniz her çocuk beste yapar, hiç de marifet değildir, eziyettir bu, çocuğa işkencedir, günümüzde haklı olarak yasaktır, çünkü çocuğun özgür olmaya hakkı vardır. bu, işin bir yönü. diğer yönü de şu ki, mozart beste yaptığı sıralar henüz ortada bir şey yoktu.

beethoven, schubert, schumann, weber, chopin, wagner, strauss, leoncavallo, brahms, verdi, çaykovski, bartök, stravinski. - saymakla tükenmez o zamanlar olmayan. haydi benim gibi meslekten biri şöyle dursun, bugün içimizden her biri için gayet tabii olan müziğin yüzde doksan beşi daha hiç yok ki ortada ancak mozart'tan sonra oluşuyor bu yüzde doksan beş! mozart'ın daha haberi bile yok! - bir tek şey varsa, efendim?, o zamanlar adı sanı olan bir tek şey varsa, o da bach'tı ve bach tamamen unutulmuştu, çünkü protestan'dı kendisi, ancak bir zaman sonra yeniden keşfedebilmişizdir bach'ı. bu yüzden de mozart için o sıralar durum kıyas kabul etmez derecede kolaydı. omuzlarına binen bir yük yok. o zaman kim olsa çıkıp ben besteciyim der, istediği gibi de çalıp besteler.

hem eskiden insanlar da çok daha kadirbilirmiş. ben o zaman yaşamış olsaydım, dünyaca ünlü bir virtüöz olurdum. ama mozart, goethe'nin aksine, bu durumu hiç kabul etmemiştir. ikisi içinde goethe zaten daha dürüst olanıdır; hep söylemiştir şanslı olduğunu, çünkü kendi zamanındaki edebiyatın yazılmamış, boş bir sayfa olduğunu. şanslı adammış. ballı herif derler ya hani. mozart ise bunun böyle olduğunu hiç kabul etmemiştir, işte benim kendisine yönelttiğim itham da bu oluyor.