31.5.18

uzun lafın kısası

carl sagan: dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

lawrence durrell: doğanın, o büyük aristokratın amaçladığı şey, yüce azınlığın azami mutluluğudur. zavallı sol eğilimli, boşa kürek çeken sosyalist sürü.

lamartine: siyasal özgürlük duygusu, imkan sahibi insanların bu özlemi, halkın içine kadar işlemez.

thomas gray: cehaletin esenlik getirdiği yerde zeki olmak budalalıktır.

winston churchill: demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur.

"insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir." (bhagavadgita)

marquis de sade: dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

raoul vaneigem: tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir.

slavoj zizek: basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

andre malraux: hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

27.5.18

kutsalın sonu

raoul vaneigem

yaşamı, kendi yolundan saparak içine hapsolduğu kötücül inkârlardan kurtarmanın vakti geldi. kutsalla işimizi bitirmek istiyoruz. kutsallık barbarlığın sığınağıdır. "bu adamı öldürebilirsin; çünkü kutsala hakaret etti, çünkü heretik sapkınlığa düştü, çünkü o bir dönek, çünkü bizim gibi düşünmüyor." ister dini olsun ister ideolojik, bütün dogmaların taşıyıcısı olduğu cinayete teşvik budur.

d'holbach'ın saptadığı gibi, "papazlar, vaizler, hahamlar ve imamlar ne zamanki kendilerinin yalanlanma tehlikesi ortaya çıksa yanılmazlıktan yararlanırlar."; ama rahatlıkla ezme imkanı ellerinden alındığında da yumuşak, dalkavuk ve uzlaşmacı görünmekte gayet başarılı olduklarını unutmayalım. eline iktidar geçiren her din köktencidir.

devleti islam'a bırakın, talibanlarınız ve şeriat olur; papalık totalitarizmine izin verin, engizisyon yeniden doğar; öldürücü doğum oranı artışı ve sansür görülür, kutsallığa hakaret suçuna mahkumiyetler ortaya çıkar.

hahamları kabul ettiğinizde, goyim'lere karşı ibrani dininin eski aforozunun yayıldığını işiteceksiniz: "kemikleri çürüsün!" luther'e hayran mısınız? onun yahudilere ve yalanlarına karşı risalesini okuyun: "bizde ve topraklarımız üzerinde yahudilerin tanrı'ya övgüler yağdırması, dua etmesi, eğitim vermesi, ilahiler okuması yasaklansın." jacques gruet'nin ve miguel servet'nin katili, cenevre diktatörü, tanrı aşkı adına aşkı küçümseyen, polisiye baskının vahşetiyle suçu sağlamlaştıran etik arınmanın kusursuz örneği aşağılık calvin'i hatırlayın. avrupa'da demokratlık oynayan, abd'de darwin'in okunmasını yasaklayan protestanı düşünün. yoksullara merhamet gösteren budizmin bu yoksulluğun kökünü kazımak yerine onu beslediğini unutmayın.

"tanrı sevgidir." demek müminlerin pek hoşuna gider. "tanrı öldürmeyi sever." der shakespeare kral lear'da. allah-ü ekber!

bununla birlikte, tekrarlamak gerekir ki, dinlerin kökten insanlık dışılığından bizleri kurtaracak olan şey baskının çizmeleri değildir.

dini bastırarak yok etmeyi düşünmüş olanların tek başardıkları şey onu yeniden canlandırmaktır; çünkü din kendi küllerinden doğan en yetkin baskı anlayışıdır. din cesetlerden beslenir ve kemikleri attığı çukurlarda birbirine karışmış olan yaşayanlarla ölülerin inanç şehitleri mi yoksa hoşgörüsüzlüğünün kurbanları mı olduğunun onun için pek önemi yoktur.

ailevi fanatizmin korkusuyla ya da sersemleştirilerek çarşaf giyen genç kızları aşk içinde serpilip gelişmeye bırakırsanız, kadın üzerindeki baskının iğrenç işaretlerini kaldırıp attıklarını ve allah'ın son dayanağı olan bu gülünç erkek egemenliğini geçersiz kıldıklarını göreceksiniz. 1848 pers'inde kadınların çador'dan kurtulması ve erkek zorbalığından özgürleşmesi için çağrı yapan şair kurretülayn'ın tavrının patriarkal rejimlerde örnek olması için, onların özgürlük iradeleriyle dayanışma içinde olmak gerekir.

kimsenin bir dine ibadet etmesi ya da bir inanca uyması engellenmesin; ama bunu başkalarına dayatmayı, özellikle çocukları zehirlemeyi aklından geçirmesinler. bir gelenek ve bir ritüel adına barbarlığa, kadın ve erkek sünnetinin sakatlayıcılığına, hayvanların dini amaçlarla öldürülmesine hiçbir şey izin vermesin.

kutsalın sonu, bütün inançlara ve bütün fikirlere, en sapkınlarına, en aptalcalarına, en iğrençlerine, en cahilcelerine bile mutlak hoşgörüyü gerektirir; ama şu kesin koşulla ki, tek tek kanaatler halinde kalmalı, ne çocuklara ne de bunları kabul etmek istemeyenlere dayatılmalıdır.

kutsalın sonu bütün inançların, bütün dinlerin, bütün ideolojilerin, bütün kavramsal sistemlerin, bütün düşüncelerin eleştirilme, alaya alınma, gülünç düşürülme hakkını içerir. bütün tanrıları, bütün mesihleri, peygamberleri, papaları, ortodoks papazları, hahamları, buddha papazlarını, protestan papazlarını ve diğer guruları aşağılama, onlara hakaret etme hakkı demektir.

kutsalın sonu, insanın gerçekleşmesine düşman bütün uygulamaların, çocuklar, kadınlar, erkekler, fauna, flora ve çevre karşısında uygulanan her türlü barbarlığın ortadan kaldırılması hakkıdır. kutsal kitap yoktur. "bir kutsal kitap açıklaması onu tamamen sıradan bir yere yerleştirebiliyorsa, bu en iyi açıklamadır; eğer eğitimimiz, dizginsiz saflığımız ve günümüzdeki soru sorma tarzımız engellemeseydi uzun süredir zaten böyle olurdu." diye saptamaktadır lichtenberg.

bütün mitolojiler birbiriyle eşdeğerdir. yunan diniyle offenbach tarzında ince ince alay edebilirken, hristiyan, ibrani, islam ya da budist mitolojisinin kişilerini aynı mizahla ele almaya niçin izin verilmediğini anlamak mümkün değildir. kutsal yer yoktur. bizi yok eden şeyi yok etmenin en iyi yolu, onu canlının yaratıcı gücüne terk etmektir. bunca uzun süredir karanlığa boğan anıtları oyun yoluyla yeniden kullanıma kazandırmak, kiliseleri, tapınakları, katedralleri, sinagogları, camileri; kreşlere, yeşil evlere, şenlik salonlarına, tiyatrolara, operalara, havuzlara, labirentlere, bahçelere, seralara, oyun alanlarına, müzelere, lojmanlara, kütüphanelere, buluşma ve eğitim merkezlerine, sanatçı ve zanaatkâr atölyelerine, restoranlara, birahanelere, meyhanelere, tavernalara dönüştürme fırsatını yalnızca bu güç verecektir.

her şeye gülmeyi öğrenmek istiyoruz; çünkü insanlıktan çıkmış varlığın sırıtmasındansa, nihayet kendi insanlığını keşfeden insanın özelliği olan bir gülmeyi tercih ediyoruz. bütün görüşlere hoşgörü, insanlık dışı her edime hoşgörüsüzlük!

tanrı hayaleti denen insanın bu sahtesini hayal mahsulleri müzesine terk etmenin tek bir yolu vardır; bu da, çalışma zorunluluğunun çok uzun süredir yabancı kıldığı yaşama iradesini bedene geri vermektir. dinin aşılmasını sağlayacak olan tek şey canlıya duyulan özlemdir, din duygusunun beslediği -bütün barbarlıkların kaynağı olan- bu sakatlanmayı insan duyarlılığına maruz bırakmayı önleyecek olan tek şey canlının bilincidir.

dini kendimizden söküp atmadan toplumdan atamayız. alçaklığı kendi yaşamımızdan sürgün etmeden, dinselliğin, kutsalın, kurban etmenin, ritüelin, suçluluk duygusunun, ölüm refleksinin, haz korkusu ve hazdan nefretin gündelik yaşamdaki varlığını ortadan kaldırmadan dini sona erdiremeyiz.

tanrı ve onun değişik biçimleri sakatlanmış bir bedenin fantasmalarından başka bir şey asla değildir. mutluluk özlemine karşı çıkın, hatta basitçe zorlayın; geçmişin hayaletlerinin cenaze korteji içinde bu tanrıların yeniden doğduğunu görürsünüz.

yoksulluklarını, hastalıklı hallerini, sakatlıklarını ve bağımlılıklarını bir soyluluk unvanı gibi üzerlerine geçirip ağlayıp sızlayan insanlar var oldukça din virüsü yeniden ortaya çıkacaktır.

23.5.18

karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı

carl sagan

dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.

tarihte "cadı" ve dinsizlerin işkence görerek yakılmasını eleştiren tek bir aziz yok. neden? neler olup bittiğinden habersiz miydiler? işlenmekte olan insanlık suçunun önünü alamazlar mıydı?

gerçek bilgelik sınırlarımızı bilmekte yatar. tıpkı shakespeare'in dediği gibi: "insan ki deli dolunun tekidir."

ingiliz fizikçi michael faraday, "hoşumuza giden kanıt ve görüngüleri aramaya koyulup gerisine boş vermenin dayanılmaz cazibesi"nden söz ediyor ve sürdürüyor: "bizi doğrulayanı dostça kabullenir, bize karşı çıkana da inatla direniriz; oysaki sağduyu tam tersini gerektirir."

ticari kültür, faturası tüketiciye çıkarılan yanlış yönlendirmeler ve eksik bilgilendirmelerle dolu. soru sormanız beklenmiyor. düşünmeyin. yalnızca satın alın yeter.

"kuşkunun olduğu yerde özgürlük vardır." (latin özdeyişi)

hepimizin eğilimleri vardır. herkes gibi, içinde bulunduğumuz ortamın getirdiği ön yargıları soluruz.

başlıca dinlere bir bakalım. mika'da doğru davranılması ve merhametli olunması buyruluyor; eski ahit'e göre cinayet işlenmesi yasak; museviler komşularını kendileri gibi sevmeli; incil'e göre düşmanlar sevilmeli. öte yandan bu anlamlı, güzel öğütlerin verildiği kitapların müritlerinin döktüğü kanı bir düşünün.

yalnızca kuşkucuysanız o halde hiçbir yeni görüşle tanışamazsınız. hiçbir şey öğrenemezsiniz. dünyada saçmalığın almış yürümüş olduğundan emin, huysuz, insandan kaçan yabani biri olur çıkarsınız.

değişmekte olan bir dünyada, öğretmen ve öğrencilerin birbirlerine öğretmeleri gereken temel bir beceri vardır: nasıl öğrenileceğini öğrenmek.

saflık içeren sorular, sıkıcı sorular, yanlış yapılandırılmış sorular, yetersiz, özeleştirinin ürünü sorular vardır. ama her soru, dünyayı anlamak için atılmış bir çığlıktır. aptalca soru diye bir şey yoktur.

sihir, sihirbaz ile izleyicisi arasında sözsüz varılan bir işbirliği anlaşması gerektirir. bu anlaşma, kuşkuculuğu bir yana bırakmayı ya da kimi kez inanmazlığın istemli olarak bastırılması yaklaşımını içerir. sihri anlamak ve oyunu görmek ise elbette ki anlaşmayı feshetmekle olur.

insanların güvenilir olabilmesi için de gelişmiş bir akla sahip olmaları gerekir.

eğer yalnızca kendi savlarımızdan haberdarsak onları bile tam bilmiyor sayılırız; çünkü kısa zaman sonra hayaller, düşünmeden ezberlenen, denenmemiş, sönük ve cansız doğrular haline gelir.

her kuşak, kendinden sonraki kuşakta eğitim standardının düşmesinden endişe duyar. sümer uygarlığından kalma, insanlık tarihindeki en eski metinlerden biri sayılan 4000 yıllık kısa bir deneme, gençlerin bir önceki kuşağa kıyasla çok cahil olmasından yakınıyor.

22.5.18

anadolu

ahmed arif


beşikler vermişim nuh'a
salıncaklar, hamaklar
havva ana'n dünkü çocuk sayılır
anadoluyum ben
tanıyor musun
utanırım
utanırım fıkaralıktan
ele güne karşı çıplak
üşür fidelerim
harmanım kesat
kardeşliğin, çalışmanın
beraberliğin
atom güllerinin katmer açtığı
şairlerin, bilginlerin dünyalarında
kalmışım bir başıma
bir başıma ve uzak
biliyor musun
binlerce yıl sağılmışım
korkunç atlılarıyla parçalamışlar
nazlı, seher sabah uykularımı
hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar
haraç salmışlar üstüme
ne iskender takmışım
ne şah ne sultan
göçüp gitmişler, gölgesiz
selam etmişim dostuma
ve dayatmışım
görüyor musun
nasıl severim bir bilsen
köroğlu'yu
karayılanı
meçhul askeri
sonra pir sultanı ve bedrettini
sonra kalem yazmaz
bir nice sevda
bir bilsen
onlar beni nasıl severdi
bir bilsen, urfa'da kurşun atanı
minareden, barikattan
selvi dalından
ölüme nasıl gülerdi
bilmeni mutlak isterim
duyuyor musun
öyle yıkma kendini
öyle mahzun, öyle garip
nerede olursan ol
içerde, dışarda, derste, sırada
yürü üstüne üstüne
tükür yüzüne celladın
fırsatçının, fesatçının, hayının
dayan kitap ile
dayan iş ile
tırnak ile, diş ile
umut ile, sevda ile, düş ile
dayan, rüsva etme beni
gör, nasıl yeniden yaratılırım
namuslu, genç ellerinle
kızlarım
oğullarım var gelecekte
herbiri vazgeçilmez cihan parçası
kaç bin yıllık hasretimin koncası
gözlerinden
gözlerinden öperim
bir umudum sende
anlıyor musun

21.5.18

bir delinin anıları

gustave flaubert

hayatım olgular değildir; hayatım, düşüncemdir.

sosyete bana her zaman sahte ve çın çın, ve çıngırakla kaplı, sıkıcı ve yapmacık gelmiştir.

on yaşıma girer girmez ortaokula gittim ve orada, erken zamanda, insanlara karşı derin bir iğrenme hissi kaptım. bu çocuk cemiyeti, kendi kurbanlarına karşı, diğer küçük cemiyetin, erkekler cemiyetinin olduğu kadar gaddar.

gençlik, dünyayı sağlıklı şekilde değerlendiren kişilerin ağzında, aynı anlama gelen kelimelerle, delilik ve hülyalar, şiir ve aptallık çağı.

her bir kişi yazgının onu lanetlediği yükten şikayet eder; bazıları bu yükü varoluş sona ermeden üstlerinden atarlar, bazı diğerleri de sonuna kadar taşırlar.

şayet dünya üstünde ve bütün hiçlikler içinde tapınılacak bir tek inanış varsa; şayet aziz, saf, yüce bir şey varsa; sonsuzluğa ve belirsize karşı hissedilen o ölçüsüz arzuya, ruh adını verdiğimiz o arzuya giden bir şey varsa; o da sanattır.

kuşku, ruhlar için ölümdür; eskimiş ırklara bulaşan bir vebadır, bilimden gelen ve deliliğe sürükleyen bir hastalıktır. delilik mantığın kuşkusudur; hatta belki mantığın kendisidir.

tutumunu belirlemek için seni yönlendirecek ilkelerden bağımsız mısın bakalım? eğitimini sen mi yönetiyorsun? mutlu veya üzgün, veremli veya gürbüz, şefkatli veya hain, ahlaklı veya kötücül bir kişilikle doğmayı isteyen sen miydin?

seni yetiştirirken, kız kardeşini veya anneni tensel bir aşkla sevmekten uzak durmanı söylecekler; oysaki bütün insanlar gibi sen de bir ensestten üredin. zira ilk erkek ve ilk kadın ve onların çocukları, kız ve erkek kardeşlerdi.

kalp öyle bir dünyadır ki, insanı altüst eden, deşen ve yeniden işleyen her tutku, bunu önceki tutkuların kalıntılarının üstünde yapar.

insan, dehası ve sanatıyla, daha yüksek bir şeyi taklit eden sefil bir maymundan başka bir şey değil.

19.5.18

juliette: erdemsizliğe övgü

marquis de sade

dünyanın neresinde olursa olsun namus ve geleneklere en çok bağlı gibi görünen yerler her zaman için en fazla ahlaksızlığın olduğu yerlerdir.

en utanç verici olan her zaman için en çekici olandır.

alt tabakanın can sıkıcı sorunları doğanın bize verdiği gücü yok etmeye çalışır. doğa kimseyi eşit dizayn etmemiştir, insanlar güçleri ve doğal yetenekleriyle birbirlerinden farklılıklar gösterirler.

komşunun kötü durumu için gözyaşı döküyorsan, bunu yaptığın için önce kendi zayıflığına ağlasan daha doğru olur.

fakirlerin gerçeği fakir kalmaktır; insanlar onlara acıyarak ve yardım ederek, onları kurtarmaya çalışarak doğanın kurallarını çiğnemektedirler.

diğer insanların aptalca acılarını paylaşıyor olmak sana mutsuzluk getirecektir; bu yüzden kendini üzüntüden uzak tut.

şans zenginlerin oyuncağıdır, doğa kanunları bunu bu şekilde uygular; zayıf olanlar bunu yaşamak zorundadır. evrene bir bak, kanunların işleyişine bak: zorbalık ve adaletsizlik, düzensizliğin ilkeleridir, esas kurallar ise bu düzensizliktedir.

mutluluk dönek ve uzun sürmeyen bir aldatmacadır.

insanların ne zaman biraz cesaretleri olsa sonunda ayaklarından zincirlenip zindana kapatılırlar.

mutluluk kötü ya da erdemli olmak değildir, birey olarak birini seçebilmek ve onun ardından gidebilmektir.

15.5.18

minimalism

matt d'avella

shannon whitehead: kesinlikle hayatımızın nasıl görünmesi gerektiğine dair bir yanılgı söz konusu. reklamlar olsun, instagram olsun, facebook olsun, tüm bunlar, hayatımızın mükemmel olması gerektiğini söyleyen birer ilüzyon.

patrick rhone: bu olay yavaşça gelişti. bir günde oluşan bir şey değil bu. bu bize, çok para kazanmak isteyen kişiler tarafından yavaşça ve emin adımlarla, 100 senedir satılmaya devam ediliyor. bizi bunlara gerçekten ihtiyacımız olduğuna inandırmak istiyorlar.

leo babauta: bence insanlar, içlerindeki boşluğu doldurmak için satın alıyorlar. biliyorum çünkü ben de öyleydim. ama ne kadar şey alırsak alalım, hangi modaya uyarsak uyalım, tam anlamıyla tamamlanmış olmuyoruz. sadece aramaya devam ediyoruz. bu açlık asla dindirilemez.

rick hanson: şöyle bir sonuç çıkıyor bence, aslında istemediğin bir şeye asla doyamıyorsun. diğer bir deyişle, aslında daha fazla şey, daha fazla oyuncak, daha fazla araba falan istemiyoruz. bize getirecekleri şeyi istiyoruz. bütün olduğumuzu hissetmek istiyoruz. tatmin olmak istiyoruz.

jim carrey: keşke herkes zengin ve ünlü olabilseydi. işte o zaman cevabın bu olmadığını anlarlardı.

sam harris: odaklanma kapasitesine sahibiz ancak bunu, bir uyarıcıdan bir diğer dopamin deneyimine kadar, yani bir diğer e-posta ile ya da bir diğer tweet ile ödüllendirilene kadar ya da telefona başka herhangi bir şey gelene kadar yaşıyoruz. sanırım bunun için ödediğimiz bir bedel var.

david friedlander: bu artık bir sorun haline geldi. nokia'nın bir araştırması vardı. buna göre, ortalama biri telefonunu günde 150 kez kontrol ediyor.

jesse jacobs: büyük bir şehrin sokağında yürürken bile telefonlarına kilitleniyorlar. tamamen matrix'teyiz. hiç düşünmeden gazete okumak, sosyal medya sayfanızı güncellemek ve tüketmek daha kolay.

ryan nicodemus: daha azıyla bir hayat düşünün, etrafınızdaki karmakarışık hayattaki şeylerin engellemediği tutku dolu bir hayat düşünün. hayal ettiğiniz şey, amacı olan bir hayat. mükemmel bir hayat değil, kolay bir hayat değil, ama basit bir hayat.

joshua fields millburn: insanları sevin ve eşyaları kullanın; çünkü tam tersi asla işe yaramaz.

14.5.18

dünya

elio vittorini

hatırlayacak bir şeyleri olanlara ne mutlu!

insan dünyadaki kötülükleri, acıyı, umutsuzluğu bilmez yedi yaşında; insanı soyut öfke nöbetleri tutmaz; ama kadını tanır. hiçbir erkek kadını yedi yaşındayken ya da daha küçükken tanıdığı gibi tanıyamaz. o yaşlarda kadın insanın gözünde ne bir avuntu, ne bir zevk kaynağı, ne de bir oyuncaktır. dünyanın gerçekliğidir kadın, ölümsüzdür.

insan yedi yaşındayken her şeyde bir mucize görür ve kadından, kadının çıplaklığından nesnelerin gerçekliğini öğrenir; tıpkı, bizim kaburga kemiğimiz olan kadının da aynı şeyi bizden öğrendiği gibi.

o yaşta, insanın bin bir gece masalları hiçbir zaman dünyaya karşı bir aşağılama olarak düşünülemez. bir çocuğun bütün istediği kâğıt, rüzgâr ve uçurtmasını uçurmaktır. gidip uçurtmasını havalandırır, ondan yükselen bir çığlıktır bu. çocuk uzun ve görünmeyen bir iple oradan oraya götürür uçurtmasını, böylece inancı yücelir ve edindiği gerçeklikle beslenir. ama bu gerçekliği ne yapacaktır sonra. sonra dünyaya yöneltilen küfürleri, saygısızlığı, köleliği, insanlar arasındaki haksızlığı, insanlık ve dünya adına ölümlerin kutsallığına nasıl saldırıldığını öğrenir. bu durumda, o gerçekliği her zaman korusa bile, ne yapabilir? ne yapabileceğini sorar kendi kendine. elbette kendisi için değil. ama gene de herkes kendisi için acı çeker.

dünya büyük, dünya güzel, ama çok canına okunmuş. herkes acı çekiyor, ama her insan kendisi için, canına okunan dünya için değil. bu yüzden de dünyanın canına okuyanların sonu gelmiyor.

çok canına okundu dünyanın, çok canına okundu dünyanın!

11.5.18

yamuk bakmak

slavoj zizek

doğrudan doğruya hakikate çıkan bir yol yoktur.

her türlü kültür, son kertede, insanlık durumunun kendisine özgü korkunç, son derece gayri insani bir boyuta verilen bir tepkiden, bir taviz oluşumundan başka bir şey değildir.

değişimi yaratan büyük öteki'dir.

asıl evlilik ikincisidir. önce narsist tamamlayıcımız olarak ötekiyle evleniriz; ancak ilk eşimizin aldatıcı cazibesi solduğu zaman, ötekiyle hayali özelliklerinin ötesine geçerek kurulan bir bağ olarak evliliğe girişebiliriz.

bir gerçek parçasının, tutarlılığını garanti altına aldığı bir tür piyon rolünü oynamadığı hiçbir simgesel iletişim yoktur.

immanuel kant: evlilik, karşı cinsten iki yetişkin şahıs arasında cinsel organlarını karşılıklı olarak kullanma konusunda yapılan bir sözleşmedir.

belli bir nesneyi talep etmemizin nihai amacı, o nesneye bağlı bir ihtiyacı karşılamak değil, ötekinin bize karşı tavrını onaylamaktır.

hedef nihai varış yeridir; oysa amaç yapmak istediğimiz şey, yani yolun kendisidir.

"kör eden gözyaşlarıyla buğulanınca hüznün gözü
bir sürü nesneye böler bütün olanı."

demokrasiyi yolsuzluk, demagoji ve otorite zayıflığına yol açan bir sistem olarak görüp karalayanlara cevap olarak winston churchill şöyle demişti: "demokrasinin mümkün bütün sistemlerin en kötüsü olduğu doğrudur; sorun, başka hiçbir sistemin ondan daha iyi olmayacak oluşudur."

psikanaliz rüyalara en baştan itibaren karma yapıda şeyler, psişik oluşumlardan meydana gelen yığınlar olarak bakar.

cemaat oyununun aktörlerini birleştiren temel akit, öteki'nin her şeyi bilmemesi gerektiğidir. öteki her şeyi bilmemelidir: totaliter-olmayan toplumsal alanın münasip bir tanımıdır bu.

kadınların ezeli, usandırıcı sorusu: "beni niye seviyorsun?" ismine layık bir aşkta, bu sorunun tabii ki cevabı yoktur -ki kadınlar da bunun için sorarlar zaten-, yani tek münasip cevap şudur: "çünkü sende senden fazla bir şey, beni kendine çeken ama herhangi bir pozitif niteliğe bağlanamayan belirsiz bir şey var."

bertolt brecht'in üç kuruşluk opera'sında geçen o ünlü lafa bir kez daha göndermede bulunacak olursak: "mutluluğun peşinden fazla hızlı koşarsan, onu sollayabilirsin, mutluluk arkada kalabilir."

histeri ile takıntılı nevroz, nevrozun lehçesi, öznenin varoluşunu gerekçelendirmeye çalışma tarzı bakımından farklıdır: histerik bunu kendini öteki'ye onun sevgi nesnesi olarak sunarak yaparken, takıntılı kişi çılgınca faaliyette bulunma yoluyla öteki'nin talebine uymaya çalışarak yapar. nitekim histeriğin cevabı sevgi iken takıntılınınki çalışmadır.

"bu gece, burada fantazmagorik temsiller içinde var olan bu iç doğa -bu saf benlik... buradan kanlı bir baş, şuradan beyaz bir şekil çıkarır. insanların gözlerinin içine bakıldığında bu gece görülür -korkunç bir hale bürünen bu gece karşısında dünyanın gecesi hükümsüz kalır."

jacques lacan: her türlü varoluşun öylesine ihtimal dışı bir yanı vardır ki insan aslında onun gerçekliği konusunda sürekli kendisini sorgulamaktadır.

basitliği içinde her şeyi içeren bu gece, bu boş hiçliktir insan -hiçbiri aklına gelmeyen ya da mevcut olmayan bitmek bilmez bir temsiller, imgeler zenginliği.

7.5.18

çalışma

alain

insan doğası en tutkulu insanı bile memnun edecek kadar zengindir.

insan, olayların birbirleriyle olan bağlantısını, nedenler ile sonuçlar arasındaki ilişkileri anlamadığı sürece gelecek korkusu tarafından ezilmeye mahkumdur.

hayali acılar da en az diğerleri kadar gerçektir.

varlıklar kendi zengin tabiatlarında ve kendi kepenklerinin ardında dışarıya yansıttıklarından ve verdikleri izlenimlerden çok daha güzel, çok daha dostturlar. güçlü insanların farklılık ve çeşitlilikleri sevdiklerini fark etmişimdir. barış güçler arasında oluşur.

savaşın gerçek nedeni can sıkıntısıdır.

bir toplum, insanın havaya ve rüzgarın esintisine göre kendisini iyi ya da kötü hissettiği bir gölgelik değildir. aksine o, yağmurun yağmasına ve güzel havanın açmasına karar verilen bir mucizeler diyarıdır.

jean-jacques rousseau: düşünen insan, ipini koparmış bir hayvandır.

hayatı ne kadar yoğun yaşarsak onu kaybetmekten o kadar az korkarız.

güçlük çekerek elde edilen zevk bize her zaman vaat ettiğinden daha fazlasını verdiği halde, güçlük çekmeden elde edilen zevk tam tersine vaat ettiğini hiçbir zaman vermez.

pascal: hayatımızı seve seve feda ederiz; yeter ki başkaları bundan bahsetsinler.

yapılan her işte gerçek ilerlemenin belirtisi, o işten alınan zevktir.

çalışma, hem olabilecek en mükemmel hem de en kötü şeydir. eğer özgürse en iyi, kölelik şeklindeyse en kötüdür.

umut

andre malraux

insanların nicesi saçma sapan şeylerle ömür tüketiyor.

devrimin en büyük gücü umuttur.

kafası işleyen için bir tragedyadır devrim. ama hayatın kendisi de o kadar acıklıdır böyle bir adamın gözünde. eğer kişisel tragedyasını ortadan kaldırmak için devrime güveniyorsa kafası tersinden işliyor demektir, işte o kadar.

fikirler düşünmek için değil, yaşanmak içindir.

gerçekten başka adalet yok. sophokles, gerçek akıldan da güçlüdür demişti. nasıl ki hayat zevkten de, acıdan da güçlüdür; o halde benim parolam akıl ve zevk değil, gerçek ve hayat. kahırlı da olsa gerçek içinde yaşamayı, zevk içinde akıl kullanmaya ya da akıl içinde mutlu olmaya yeğlerim ben.

genel olarak bir şefin kişisel cesurluğu, şeflik bilincinin zayıflığı oranında yüksektir.

dostluk, dostunuz haklıyken değil, haksızken onunla birlik olabilmektir.

hoşa gitmeye çalışmaksızın sevilmiş olmak insanın erişebileceği en yüce mertebelerden birisidir.

hangi devrim olursa olsun, bilirsiniz ki başlangıçta hepsi az buçuk tiyatroya benzer.

t.e. lawrence: gündüzleri rüya gören adamlar tehlikelidir; çünkü rüyalarını gerçekleştirmeye kalkışmaya eğilimleri vardır.

dünyada hiçbir şey insanları yapacakları şey üzerinde düşündürmekten daha zor değildir.

güç olan, dedi, insanın haklı oldukları zaman değil, haksız oldukları zaman dostlarıyla birlik olmasıdır.

güzelliğe oranla çok daha su götürür bilgelik, bir sanat olarak arı değildir çünkü.

hangi yazar söylemiş bilmiyorum şu sözü: "eski bir mezarlık gibi ölülerle doluyum, tıklım tıklım."

5.5.18

bhagavadgita

insanın gerçek düşmanı, yanlış yönlendirdiği bilincidir.

buddha: bu dünyada kötülüğün tek kaynağı cehalettir.

dünya yaşayışı ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir süstür, aranızda bir övünmedir, mallarda ve evlatlarda bir çoğalıştır.

bedenini, dilini ve aklını kontrol eden bilge kişi, kendine egemen olan kişidir.

bilge kişinin mantığı sağlamdır ve o, şüpheden kurtulmuştur. zevk karşısında sevinmez, acı karşısında da üzülmez. akıllı kişi ne yaşayanlar için ne de ölüler için kederlenir.

ne dünyanın krallığı ne de cennetteki tanrıların krallığı hayatımı böyle yakan keder ateşinden beni kurtarabilir.

bilge kişi için zevk de acı da birdir; ikisi de onu etkileyemez: o kişi ölümsüzlüğe layıktır.

şunu bil ki herkesin içinde bulunan öz ölümsüzdür; hiç kimse ona bir son veremez.

bütün bağlardan kurtulmuş olan kişi büyük kişidir. tüm isteklerden vazgeçen, tüm bağları kopartan, bencillik ve zevk tutkunluğundan kurtulan kişi huzura erişir.

her şey, cenini çevreleyen zar gibi, aynayı kaplayan kir gibi veya ateşi örten duman gibi istekle kaplanmıştır.

tanrı insanlara günah ya da sevap vermez. bilgi cehalet tarafından örtüldüğünden canlılar şaşırıp kötü yola saparlar.

insanların bilge olanları eylemde eylemsizliği, eylemsizlikte eylemi görürler. bilgelik istisnasız bütün eylemlerin son bulduğu yerdir.

hiçbir eylem, saf, uyum içinde, kendi kendisini disipline etmiş ve ruhu her şeyin ruhu ile bir olmuş bir kişiyi lekeleyemez.

bir insan aklın tüm tutkularından vazgeçer, kendi kendine yeterse onun ölümsüz bir aklı var demektir. aklı kederden etkilenmez, zevk veren şeylerden uzaktır, tutkudan, korkudan ve öfkeden kurtulmuştur, onun sarsılmaz bir aklı vardır.

rüzgâr suların üstündeki tekneyi nasıl uzaklara sürüklerse duyuların egemenliğine kapılmış akıl da öyle sürüklenip gider. duyularına, akıl ve mantığa egemen, istek, korku ve öfkeyi atmış, kurtuluşu düşünen ermiş kişi, bütünüyle kurtuluşa ermiş demektir.

4.5.18

kürk modası

ahmet haşim

nereden geldiği ve nasıl başladığı meçhul bir kürk modası istanbul'un hemen bütün kadın tabakalarına yayıldı. bu moda o kadar yaygınlaşmış ki şimdi kastor mantosu olmayan hanımın hiç olmazsa kedi veya fare derisinden bir kürkü olması icap ediyor.

bu moda dedelerimizin ve ninelerimizin malum kürkünü tersine çevirip sırta geçirmek ve kurt veya goril gibi iri cüsseli bir hayvana benzemek tuhaflığından ibarettir. tırnaklarını uzatıp sivrilten ve vücudunu baştan başa tüylü göstermek isteyen kadın belli ki insandan gayrı bir hayvana benzemek için uğraşıyor. kadınlarda bu insan şeklinden uzaklaşma meylinin sebepleri ne olsa gerek?

3.5.18

duino ağıtları

rainer maria rilke

güzel dediğin yalnız başlangıcıdır korkunç olanın, ancak dayandığımız; tansırız onu, çünkü hor görür, umursamaz bizi yerle bir etmeyi.

ama biz, bir şey düşünürken bile, tek bir şey, duyuyoruz öbürünün ağırlığını.

oysa ancak içimize dönüştürdüğümüz an belli eder kendisini en görünür mutluluk.

din, dinin yaratıcısı olmaktan daha çok onun bir kurbanı durumundaki insan öznesini kavrar ve kontrolü altına alır.

stephane mallarme: her şey sonunda bir kitaba varmak içindir.

yazgı denir işte buna: karşıda olmak, başka hiçbir şey değil, hep, hep karşıda.

bir kez hepsi, yalnız bir kez. bir kez, bir daha yok. evet, bizler de bir kez. bir daha yok. ama bu, bir kez bulunmuş olmak, bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak, sanma geri alınabilir.

ve bizler, ki yükselen mutluluğu düşünürüz, içimize dokunurdu o neredeyse bizi altüst eden şey, bir mutlunun düşüşünde.

2.5.18

şair

hüseyin rahmi gürpınar

insanı galeyana, heyecana getirmek için sevdasına dokunmalıdır. diğer şekillerde görünen hayhuyların, hallenmelerin, etkilenmelerin esası hep sevdadır. insan hayatını sever, kendini sever, ailesini, sanatını sever. o sürekli kavgası bu sevdiği şeylerden ayrılmamak içindir. hep onlara sahip olmak içindir.

estetiğin dilediği aşk, aile dışındaki günahkar sevdadır. onu bütün bağlayıcı hususlardan kurtulmuş, en serbest şekilleri ve hücumlarıyla yaşatmak ister. toplumsal, ahlaki kanunların zorlamaları altında inlemekten onu kurtarmaya uğraşır.

hemen her zaman ve her yerde şairlerin şikayetleri nedendir? kanundan, nizamdan, kadıdan, hakimden değil mi? eski masallara varıncaya kadar bütün hikâyelere dikkat ediniz. yazarı ve halkı daima aşkın lehinde ve ona muhalefet eden bütün nizam ve adetlerin aleyhinde bulursunuz. kızını âşığına vermeyen babaya lanet ederler. sevgilisini aile yurdundan kaçıran sevdalıyı alkışlarlar.

kerem'in yandığına, mecnun'un başına leyleklerin yuva yaptığına dededen toruna ağlayıp gitmiyor muyuz? eski şairlerimizin sofuya garazı, pir-i mugana (meyhaneci) muhabbeti nedendir?

yeni şairlerin en incelerini tetkik ediniz. vezni değişmiş, nazmın ahengi yenilenmiş, dili daha sade, kuvvetli ve zevkli bulursunuz. lakin şairin kalbi hep o eski kalptir. kendini kayıt altına almaya uğraşan, emir buyuran kuvvetlere karşı sanattan daima bir isyan yükselir. tiyatrolarda daima bu ince şikayetten memnun olarak el çırparız. sahne maceralarında yüreklerimiz eşler aleyhinde, sevdalılar lehinde çarpmaz mı?

hiçbir yerde aşkı mağlup görmek istemeyiz. sanatta daima kurulu düzenlerden ve ahlaka dair konulardan daha yüksek gayelere fırlamak şevki ve coşkusu vardır. mutaassıplar ve avrupa'daki kilise babaları bu hakikati anlamış oldukları için tiyatronun ve genel olarak sanatın amansız düşmanlarıdır.

özgür insan

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

frederic gros: sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?