30.6.08

uzun lafın kısası

marquis de sade: çok erken yaşta aştım din safsatasını.

balzac: insan hep aynı: biricik yasası yine güç, biricik bilgeliği yine başarı.

guy debord: modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların tüm yaşamı gösterilerin uçsuz bucaksız birikimi olarak görünür. dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşır.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

stefan zweig: kendini hiçbir dogmaya adamayan ve hiçbir taraftan yana olmayan özgür ve bağımsız düşünüre, yeryüzünün hiçbir yerinde vatan yoktur.

juan goytisolo: yalanın en büyük düşmanı gerçek değildir, bir başka yalandır.

john custance: cinsel dürtüler günahkar değildirler; hatta aslında yaşamın kutsal kaynağıdırlar.

gandhi: yaratma gücüne sahip olmayan, yıkma hakkına da sahip değildir.

karl popper: medeniyetimizin ayakta kalmasını istiyorsak büyük adamların önünde eğilmeyi bırakmalıyız.

francesco di marco datini: yer ve deniz hırsızlarla dolu ve insanlığın büyük kısmı kötülüğe meyillidir.

29.6.08

insan

schopenhauer

aldanmışlar arasında, doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, kendi saati doğru olan bir adama benzer. saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir; ama bu onun ne işine yarar? tüm dünya yanlış zamanı gösteren kent saatlerine göre davranmaktadır; hatta, bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

insanlar ilişki içindeyken ay ışığındaki kambur gibidirler; yani sürekli bir yanlarını gösterirler ve hatta herkes, el ve yüz işaretleri yoluyla kendi fizyonomisini, aslında olması gerekeni gösteren ve sadece kendi bireyselliğine göre hesaplandığı için kendisine çok yakışan ve uyan, bu yüzden kesinlikle yanıltıcı bir etkisi olan bir maskeye dönüştürmek için doğuştan gelen bir yeteneğe sahiptir. yaltaklık etmesi söz konusu olduğu sürece, bu maskeyi takınır.

soylu ve yüksek yetenekli insanların özellikle gençliklerinde, insanları tanımaktaki ve yaşam bilgeliğindeki eksikliklerini sık sık ele vermelerinin, bu yüzden kolaylıkla aldatılmalarının ve yanıltılmalarının; düşük karakterlilerin ise çok daha hızlı ve iyi bir biçimde dünyada yollarını bulabilmelerinin nedeni, deneyim eksikliği olanın a priori yargıda bulunması ve genel olarak hiçbir deneyimin a priori'ye eşdeğer olmamasıdır. bu a priori, sıradan birisine kendi benliğini gösterecek; ama soylu ve seçkin kişiye aynı şeyi vermeyecektir. çünkü tam da bu soylu ve seçkinler ötekilerden oldukça farklıdırlar. bu yüzden, düşüncelerinde ve eylemlerinde kendilerini örnek alıp hesap yaptıklarından, hesapları çarşıya uymaz.

ilişki kesilen bir arkadaşla yeniden barışmak bir zayıflıktır; bu zayıflığın cezası, bu arkadaş ilk fırsatta, tam da ilişkinin kesilmesine neden olan şeyi yeniden, üstelik kendi vazgeçilmezliğinin bilincinde olarak daha bir pervasızlıkla yaptığında ödenir.

insanlar, çıkarları değiştiğinde zihniyetlerini ve davranışlarını çabucak değiştirirler; niyetleri öyle dar bir sürede değişir ki, buna itiraz etmemek için daha dar görüşlü olmak gerekir.

gümüş yerine kağıt paranın dolaşımda olması gibi, dünyada, hakiki saygının ve hakiki dostluğun yerine bunların dışsal gösterimleri ve olabildiğince doğalmışçasına taklit edilmiş jestleri geçerlidir.

27.6.08

umut

ernesto sabato

insanlık sorunlarına bile değinse, soyut kavramlar hiçbir insanı avutamaz, etten kemikten somut bir varlığın, sıkıntılı gözlerle bakan bir zavallının, yalnızca umutla beslenen birinin üzüntülerini ve kaygılarını hafifletemez. neyse ki insanın mayasında yalnızca umutsuzluk değil, esin ve umut da vardır; yalnızca ölüm değil, arzu ve yaşam da vardır; yalnızca yalnızlık değil, birlik anları ve aşk da vardır. eğer yalnızca umutsuzluk olsaydı hepimiz kendimizi ölmeye bırakırdık ya da kendimizi öldürürdük; ama böyle olmuyor.

aslında bu günün dünyasında umut sahibi olmak mantıklı değil. aklımız, mantığımız bize sürekli bu dünyanın vahşi olduğunu kanıtlar, bu nedenle mantık yok edicidir; kuşkuya, kinizme, en sonunda da yok etmeye yönelir. neyse ki insanoğlu mantıklı bir yaratık değildir, umut büyük yıkımların arasında tekrar tekrar yeniden doğar. bu kadar mantıksız, dokunaklı bir biçimde mantıksız, narin, her türlü temelden yoksun bir şeyden yeniden yeniden doğmak, insanoğlunun akılcı bir varlık olmadığının kanıtıdır. böylece depremler japonya'nın ya da şili'nin geniş bir bölümünü yerle bir etmişken, çin'de, yang tse'de millerce arazi dev bir su baskını sonucu sular altında kalmışken, otuz yıl savaşları gibi zalim ve kurbanlarının çoğunluğu için anlamsız bir savaş kadınları, çocukları, köyleri kesmiş, doğramış, işkence etmiş, katletmiş, tecavüz etmiş, yakmış, yok etmişken, başkalarının ya da doğanın bu mahvına maruz kalan güçsüz ve korumasız insanlar, umutsuzluk içinde asla yaşamak istemediklerini, yaşamlarını hiçbir zaman yeniden kuramayacaklarını, isteseler bile kuramayacaklarını düşünürler. ama aynı erkekler ve kadınlar (özellikle kadınlar; çünkü kadın yaşamın kendisidir, toprak anadır, her zaman içinde minicik bir parça umut barındırır), bu zavallı, eğreti insanlar, aptal ama kahraman karıncalar gibi her şeye yeniden başlarlar, yeniden küçük, gündelik dünyalarını inşa etmeye koyulurlar; küçücük, bu yüzden çok dokunaklı dünyacıklarını. dünyayı kurtaran fikirler değildir, ne akıl ne de mantıktır; tam tersine, insanların akıl almaz umudu, yaşamda kalmak için gösterdiği inatçı gayret, henüz olanak varken solumak için gösterdiği coşku, şanssızlıkların karşısında her gün gösterdiği küçük, gülünç, dirençli kahramanlıktır.

insan

louis-ferdinand celine

boşuna heveslenmemekte yarar var; insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur; karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak; ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. "çok güzelsiniz, küçük hanım" derler. ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "ne de güzelsiniz, küçük hanım!"

sakatlara ve körlere pek acır insanlar, pek, hatta bu iş için özel olarak yedek şefkat bile bulundururlar. gelgelelim, insanların bu kadar berbat olmaya devam etmeleri pek hazindir, onca yedek şefkat varken. bir türlü açığa çıkaramazlar onu, nedense. içlerine atarlar, içlerinde tutarlar, hiçbir işlerine yaramaz. şefkatten geberip giderler, içten içe.

bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de; gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız; en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe; ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.

26.6.08

uyku

sinan oruçoğlu


benim daldığım uykudan
başkası uyanıyor, anlaşılır bir şey mi bu
acı ne kadar kalıcı, su ne kadar çıplak
bu bulanık yüzyılı da berrak anlatırlar
diye korkuyorum, akşam haberlerini
çocukken geçtiğimiz yollarda kalan
kalbimiz kaplıyor, şehirden şehre
duyuluyor bomba sesleri

25.6.08

alışveriş

kemal tahir

marifet allah'tan korkup yahut da "cennete gideyim ne olacaksa" deyip iyilik etmekte değil ki.. allah'a, cennete, cehenneme inanmadan iyi olmak marifet. öteki türlüsü alışveriş oluyor. pazarlık oluyor. yani allah bile, kullarına boş boşuna söz geçiremeyeceğini anlamış da, "ey kullarım, iyi olursanız sizi cennete koyarım." demiş. analarımız da bize böyle demezler miydi? "uslu dur, sana şeker alırım; yaramazlık edersen babana söyler akşama seni dövdürürüm."

işte bundan da belli bir şey, allah'ı adamlar uydurmuşlar. o da tıpatıp bize benziyor. kanunları da bize benziyor, mükafatıyla mücazatı da.

papa ile başhaham

zadie smith

birkaç yüzyıl önce papa bütün yahudilerin italya'yı terk etmesini emretmiş. tabii yahudi cemaatinden büyük bir feryat yükselmiş. bunun üzerine papa bir uzlaşma önermiş. yahudi cemaatinin lideriyle bir dini tartışma yapacakmış. tartışmayı yahudi lider kazanırsa yahudilerin italya'da kalmasına izin verecekmiş. papa kazanırsa yahudiler gitmek zorunda kalacakmış.

yahudi cemaati bir araya gelmiş ve tartışmada onları temsil etmek üzere moishe adlı yaşlı bir hahamı seçmişler. ama haham moishe latince bilmiyormuş. papa da yidiş bilmiyormuş. bu yüzden bunun "sessiz" bir tartışma olmasına karar verilmiş.

büyük tartışma gününde papa'yla haham moishe tam bir dakika karşılıklı oturduktan sonra papa üç parmağını kaldırmış. haham moishe arkasına bakıp bir parmağını kaldırmış.

bundan sonra papa parmağını başının üstünde döndürmüş. haham moishe oturduğu toprağı işaret etmiş. derken papa bir komünyon ekmeği ile bir kadeh şarap çıkarmış. haham moishe ise bir elma çıkarmış. bunun üzerine papa ayağa kalkmış ve "tartışmayı bırakıyorum. bu adam beni mağlup etti. yahudiler kalabilir." demiş.

daha sonra papa'nın çevresini saran kardinaller ne olduğunu sormuşlar. papa, "önce baba, oğul ve kutsal ruh'u temsil etmek için üç parmağımı kaldırdım. o da, iki dinin de tek bir tanrısı olduğunu hatırlatmak için bir parmağını kaldırdı. sonra ben tanrı'nın her tarafta olduğunu göstermek için parmağımı başımın üstünde döndürdüm. o karşılık olarak tanrı'nın hemen oracıkta olduğunu göstermek için yeri işaret etti. tanrı'nın bizi günahlarımızdan arındırdığını anlatmak için komünyon ekmeğiyle şarabı çıkardım. o da bana ilk günahı hatırlatmak için bir elma çıkardı. her şeye verilecek bir cevabı vardı. ne yapabilirdim?"

bu arada yahudi cemaat de haham moishe'nin çevresini sarmış, neler olduğunu soruyordu. moishe, "önce bana 'yahudilerin burayı terk etmek için üç günü var.' dedi. ben de ona, 'tekimiz bile bir yere gitmeyecek.' dedim. sonra bana bütün şehrin yahudilerden temizleneceğini söyledi. ben de ona 'beni dinle bay papa, biz burada kalıyoruz.' dedim."

bir kadın, "sonra?" diye sordu.

haham moishe, "kim bilir?" dedi. "yemek molası verdik."

24.6.08

aziz bey hadisesi

ayfer tunç

semiramisler semraların küçük didinmelerle kurdukları, mutlu görünen, sakil yuvaları dağıtırlar.

dil yaresini andıracak yare bulunmaz
dünyada gönül yaresine çare bulunmaz

vücudun ruha ihanet etmediği anlar pek azdır. ne çok ister insan büyük kederlerin ardından ölüp gitmeyi de, başaramaz. ruh, başına kara bir hale takarak göğe yükselmek için çırpınır; ama vücut dünyalıdır; yer, içer, yaşar.

23.6.08

kör bir

ataol behramoğlu


yüreği hüzünle dolduran hayat
güneşli bir nisan akşamında
her şey ölüp gidiyor ve
atıyla oynuyor komşunun çocuğu da

yaprakları kımıldatan rüzgar
ölüm kımıldamaz ama
yağmurda, solgun güz kuşlarının
kimbilir nereye gittiği yağmurda
kuytu, naftalin kokan odalarda
akşamın evleri sardığı odalarda
bir çocuk uyurdu
kavaklar cevizler ıhlamurlar
sallanırlardı acıyla

o zaman ne çok hastaydım
sevgilim! ne çok hastaydım
geceyarıları şehri dolaşırdım
cebimde taslak halinde bir intiharla
şizofreni ve pompalı mızıkayla
tanrım! ne çok yalnızdım, dağlara
doğru yürürdüm, ağlardım
yüzümü tutup toprağa
şehri
gözlerdim
- gençliğimi hatırlatan o sıkıntıyla -
babasının yargıç olduğunu söyleyen hizmetçi sevgilim
gelirdi. o ve ay. odamın
duvarına yazılar yazdım
başkaldırma ve ölmeme hakkında
hep uyanık kalmak pahasına
yazılar yazardım, kafka
v.s. otururlardı bir kasabada
oturur ölümden konuşurlardı
bir kroki halindeki şapkalarıyla
bir taslak olan vücutlarıyla
ve bir cenin kadar zayıf omuzlarında
askeri ve trenci paltolar olurdu
onlar konuşurken akşam olurdu
biz sevişirdik acıyla
sevgilim! biz acıyla sevişirdik
ellerin soğan ve sabun kokardı
ayaklarını öperdim, sonra
gece gelirdi ağır bir homurtuyla
gece gelip beynimi örterdi
ışığı yakmazdım, gece gelirdi
sen giderdin, o zamanlar ben hastaydım
beynim hastaydı, örtüler içinde
bir vebalı gibi titrerdi
gece soluk soluğa
terli bir tren gibi ilerlerdi

kalbim
sen yoksun
sen tökezleyen bir şarkısın
köpüre köpüre akan
acıyla ve hüzünle beslenen
bir ırmaksın
akşam
yankılanırken kasaba
çanların ve koyunların
mezarların
tozlu kasabasında
çocuklar ağlardı
dünya az renkli ve tebeşirden
bir resim kadar tozlu ve müphemdi
aşk müphemdi

sen
sessiz bir kinle şehri gözlüyorsun
kısık bir hüzünle camların arkasında
aşka ve merhamete hazırsın
şefkate ve nefrete ve
acı çekmeye o uzak yollarda
bir kuleden seyrettiğin şehri
yani bir şehvet balkonundan
kimse bilmiyor
geçit yok şarkısına aşkın
ah her şey
bir pencereden göründüğü kadar
bir pencere kadar dünya
bir kartpostal gibi geçtiğimiz dünya

kalbim
kör bir çocuk gibi düşe kalka

dizeler

bhartrhari


bizden mi, yoksa yabancı mı
diye sorar değersiz adam

kimse bilmez ruhunda ne vardır
gerçekten büyük insanların
elmastan daha serttir yürekleri
ve çiçekten daha ince

kötüler düşünce istifini bozmayanlar
ne oldum delisi olmayanlar zaferde
bir arkadaşı benimseyince
uğrunda can vermeyi göze alanlar
kendi erdemiyle övünmeyip
başkalarını seve seve övenler
yazıklar olsun yaratana
bin yıl yaşatmıyor böyle iyi insanları

erkeğin mutluluğu ve neşesidir kadın
başının belasıdır ve yıkımıdır hem de

gölgeleyince kızın kömür gibi gözleri
söner adamın gören gözünün feri

cömertliktir eli süsleyen
öğretmene eğilmektir başın süsü
dudaklarda güzel söz
kulaklarda kutsal ezgiler
yürekte temizlik, savaşta inanç ve güven
böyle mücevherleri olunca
büyüklere servet ne gerek

22.6.08

umrandan uygarlığa

cemil meriç

kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan ağaçları daha da güçlendirir. ama tutkunluklarımız yapraklara benzer. en hafif bir rüzgar altüst edebilir onları.

marx: zaruret tünelinden hürriyet ülkesine götüren tek yol o; ya sosyalizm, ya barbarlık.

attila ilhan: okumak kopmaktır. okuduğumuz ölçüde yabancıyız.

bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir.

thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.

condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu, şarlatanlar aldatır.

cemaleddin efgani: arap dünyası uzun zamandan beri niçin karanlıklarda bocalıyor? burada islam dininin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. şurası açık: bu din nerede yerleşmişse bilimi boğmuştur. bu uğurda baskıcılarla el ele vermekte tereddüt etmemiştir. dinler, isimleri ne olursa olsun, birbirlerine benzerler. dinlerin felsefe ile uyuşmalarına, anlaşmalarına olanak yoktur. din insana iman ve inancı zorla kabul ettirir, felsefe onu inançlardan kısmen veya tamamen kurtarır. nasıl anlaşabilirler? din galip gelince felsefeyi yok edecektir, felsefe hükümran olunca din ortadan kalkacak. insanlar yaşadıkça dogma ile özgür düşünce, din ile felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. kıyasıya bir savaş bu. ve korkarım ki bu savaşta zafer özgür düşünceye ait olmayacaktır.

renan: din ayırır, akıl birleştirir.

renan: semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.

renan: müslümanlar müslümanlığa dayanarak kalkınamazlar. müslümanlığın zayıflaması sayesinde kalkınabilirler. islamiyetin ilk kurbanı müslümanlardır. müslümanı dininden kurtarmak ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. islam ülkelerindeki rönesans islamiyetten kurtularak gerçekleştirilecektir.

fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.

yaşamak için çaba harcamak yetmez, olmak için de çaba harcamak gerek.

philip bagby: medeniyetler geliştikçe, aklın egemen olduğu dönemler, inançların hakim olduğu dini dönemlerin yerini alır.

insan, doğadaki topyekün olgunlaşmanın anahtarı. kendi bilincine varan olgunlaşma. eskiden soyunun kainatla sona ereceğine inanıyordu. sonra yeryüzü ile birleştirdi akıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkansızlaşacaktı. nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt kendi içinde.

(modern dünyada tecavüz ve şiddet): bu barbarlık, bu güvensizlik asrı, atom bombası ile molotof kokteylini keşfetti. terörün tekniği ile tekniğin terörünü geliştirdi. günden güne artan cinayet salgınları, işkence, kaçırılıp rehin alınan insanlar, katliamlar vukuat-ı adiyeden sayılıyor. onları da zelzele gibi, su baskınları gibi doğal birer afetmişçesine kabul ediyoruz, hepsine katlanıyoruz. sanki sorumlu da, suçlu da biz değiliz. tezatlar birbirini tamamlıyor, hepsi de aynı bütünün parçaları: amerikalılar ile kuzey vietnamlılar, araplar ile israilliler, öğrenciler ile polisler, hükümetler ile terörist gruplar. herkes kendi davasının farklı olduğuna inanıyor. molotof kokteylinin keşfi atom bombasının keşfinden daha önemli: şiddeti ve patlayıcı maddeyi herkesin emrine veriyor.

herkes tarafından anlaşılmak isteyen, hiç kimse tarafından anlaşılmaz.

acı çeken tarafsız olamaz.

yok senin vasfettiğin dilber bu şehr içre nedim
bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana

almanya'da nasyonal sosyalist parti'ye giriş eğrisi, işsizlik eğrisiyle paralel.

başka çare kalmayınca, kuvvet haktır ve başka bir ümit kalmayınca silah kutsal bir cihat aracıdır.

hobbes: kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına da yapmayın.

bossuet: herkesin istediğini yaptığı bir yerde hiç kimse istediğini yapamaz. efendinin olmadığı yerde herkes efendidir, herkesin efendi olduğu yerde herkes köledir.

dahilerde düşünce gücüyle toplumsallık birleşmez. bu seyyaliyet, orta yetenekteki insanların ayrıcalığı, başarıya götüren bir ayrıcalık. dahi, sosyal ırmağın akış yönünde değildir. akıntıya kürek çeker. ancak ölümünden sonradır ki, dalgalar onun kayığını da suyun akış yönünde sürükler. orta çaptaki yetenekler, sosyal oldukları için doğruyu ve güzeli aramaktan çok, başarıya ulaşmak kaygısındadırlar. bilinçsiz kalabalık onları alkışlarken, aynı zamanda kendi kendini alkışlamaktadır.

publius syrus: suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur.

charles baudelaire: şairin dev kanatları, yürümesine engel oluyor.

şairliğe heveslenen bir şemsiye imalatçısı yazdıklarını moliere'e yollamış. üstadın yanıtı şu: "siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, yalnız şemsiye yapın."

21.6.08

kuş

sema kaygusuz

bir kuşu avuçlarınıza aldınız mı hiç? onun göğsünü kendi göğsünüz sanırsınız. uçup gitmesine razı olamazsınız, yüreğiniz dışarı çıkacak diye korkarsınız. bir avuç hayatı için, yaşamın kutsal pırıltısını size kaptırmamak adına, beceriksiz kısa bacaklarıyla nasıl da direnir! sizi şaşırtan bir güç vardır kanatlarında, sıkmakla bırakmak arasında gidip gelirsiniz. uçup gittiği an, özgürlük ile kaçışın aynı anlama geldiğini hissedersiniz. bir sahibin övüngenliğiyle gülümsersiniz ona; her şeyini geri verdiğinizi düşünerek ağzınız iki yana yayılır. o kaybolana kadar, gözlerinizi ondan ayırmazsınız. kaybetme duygusunun kısa süreli burukluğu, yerini kıskançlığa bırakır. o sırada ne olmak istersiniz? kuş mu, onu sıkan el mi?

20.6.08

varoluşçuluk

jean-paul sartre

sartre'ın "varoluşçuluk bir insancılıktır" adlı eserinin asım bezirci çevirisi.

weil'e göre varoluşçuluk bir bunalım, mounier'ye göre umutsuzluk, hamelin'e göre bunaltı, banfi'ye göre kötümserlik, wahl'a göre başkaldırış, marcel'e göre özgürlük, lukacs'a göre idealizm (düşüncülük), benda'ya göre usdışıcılık (irrasyonalizm), foulquié'ye göre saçmalık felsefesidir.

her nesnenin bir özü, bir de varlığı vardır. öz, sürekli nitelikler topluluğu demektir. varlık (ya da varoluş) ise dünyada etkin (aktif) olarak bulunuş demektir. çoğu kimse özün önce, varoluşun sonra geldiğine inanır. örneğin, bezelyeler bir bezelye düşüncesine göre yerden biter, yuvarlaklaşır.  bu düşünüş köklerini dinden alır. tanrı, insanları kendindeki insan düşüncesine göre var eder. nesne, ancak özüne uyduğu zaman var olur. bütün insanlara özgü bir öz vardır; bu değişmez özün adı insan doğasıdır.

varoluşçuluk ise tam tersini öne sürer bunun: insanda -ama yalnız insanda- varoluş özden önce gelir. insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. çünkü o, özünü kendi yaratır. nasıl mı? dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır.

bireyciliğe aşırı yer vermek, kişinin varoluş sorununa büyük ilgi göstermek ve herhangi bir düşünce okulundan olmamak, herhangi bir inançlar kümesini, özellikle sistemleri yetersiz görmek; sığlığını, bilgiçliğini, yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsemek, bütün bunlar, kierkegaard'ın, jaspers'ın, heidegger'in olduğu gibi, nietzsche'nin de belli başlı özellikleri ve varoluşçuluğun çıkış noktalarıdır.

ritter'a göre, varoluşçuluk "köklerinden kopmuş, temelini yitirmiş, geçmişe, tarihe güvenini kaybetmiş, toplumda yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan varlığını dile getiren" bir felsefedir. bu felsefe daha çok, "toplum içinde yaşayan bireyin tehdit altında olduğu, günümüzle gelenek arasındaki bağlantının koptuğu, insanın manasız bir varlık haline geldiği, kendi kendini yitirmek tehlikesinin baş gösterdiği yerde" ortaya çıkar. özellikle, savaş ve bunalım ertesi yılları bu çıkışın keskinleştiği, göze battığı dönemlerdir.

tillich'e göre, insan gitgide işlettiği makinenin egemenliği altına giriyor. özünü, benliğini, bilincini, kişiliğini günden güne yitiriyor.

öte yandan -marxçıların da söylediği gibi- makinenin getirdiği toplumsal üretim düzeniyle bireysel mülkiyet düzeni arasındaki çelişme kişiyi tedirgin ediyor. iki düzen arasında bir uyarlık sağlanamaması insanı gittikçe kendine yabancı, saçma, ezici, güvensiz, anlamsız bir ortamda -hiçlikle karşı karşıya- yaşamak zorunda bırakıyor.

giderek insanoğlu, sartre'ın deyişiyle, "nedensiz, zorunsuz, anlamsız bir varlık" haline giriyor. geçmişsiz, desteksiz, yapayalnız bir varlık.

varoluşçu yazarlar çağımız insanının bırakılmışlığını, yalnızlığını, boğuntusunu, umutsuzluğunu, güvensizliğini belirtmekle yetinmezler. bu kişinin kendini tanımasını, özünü yaratmasını, benliğini kazanmasını, baskıdan kurtulmasını da isterler. insanı ezen teknik düzene, kişiliğini silen toptancı topluma, benliğini çiğneyen zorbalığa karşı koyar, gerekirse başkaldırırlar. bu yüzden öznelliğe ve bireyliğe büyük önem verirler. öznellikten kalkarak bireyciliğe varırlar. söz gelimi, kierkegaard bireyi ana gerçek sayar, toplumu hor görür. ona göre, bireyin varlığını koruması için toplumdan, kamudan, eşitlikten sıyrılması gerekir. bireycilik ancak yalnızlık, boğuntu, kaygı ve umutsuzluk içinde belirir, korunur ve derinleşir.

mademki kişi dünyaya atılmıştır, kendi başına bırakılmıştır, öyleyse yaptıklarından sorumludur. nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. tasarılarına, seçmelerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. gerçekleştirmelidir..

henri arvon varoluşçuluğun kaynağında kargaşacı (anarşist), bireyci max stirner'i görüyor. j. beaufret ise kierkegaard'ı varoluşçuluğun öncüsü sayıyor.

varoluşçuluk 19. yüzyılın sonlarında -daha çok almanya'da- filizleniyor.

varoluşçuluğun eleştirisi

sartre'ın varoluşçuluğu çelişik ve tutarsız bir felsefedir. çünkü, bu felsefede birbirine aykırı ne ararsanız bulabilirsiniz. hani, her şeyi hem aşan, hem de koruyan bir felsefe dense yeridir. öyle ki, bir yandan idealizmle maddeciliği içine alır, öbür yandan her ikisini de iter. hem diyalektiği içine alır, hem de ona karşı çıkar. (..) doğrusu, bu felsefe hegelcilikle olgubilim ve varoluşçuluğun bir karışımıdır. bir çeşit seçmeciliktir (eklektizm), yamalı bohçadır, sistem değildir.

sartre'ın varoluşçuluğu eski ve yanlış bir felsefesidir. çünkü bilime, gerçeğe, evrime, gerekirciliğe (determinizm) sırt çevirir. tarihle, yaşamla, toplumla, kitlelerle bağlarını koparır. toplumsal sorumluluktan, siyasal eylemden kaçar. daha doğrusu, insanı ussal bir eyleme değil, içgüdüsel bir yaşayışa çağırır. varoluş, insan, özgürlük, gerçeklik kavramlarını somut içeriğinden sıyırır, soyutlaştırır. bir çeşit usdışıcılığa (irrasyonalizm), metafiziğe ve skolastiğe bağlanır.

sartre'ın varoluşçuluğu dinin ve ahlakın dışındadır. önsel değerleri, geleneksel verileri tanımadığından kişiyi boşluk içinde, dayanaksız bırakır. öte dünyaya inanmadığı için, insanı tükenmez bir umutsuzluğa tutsak eder. zaten onun özgürlük dediği şey, aslında bireyin kendi içine kapanışıdır, kişinin henüz biçimlenmemiş, soyut bir özgürlük sarayı içinde çıkmaza sürüklenişidir.

varoluşçuluk, umutsuzluğun doğurduğu bir durgunluk, miskinlik içinde kalmaya çağırır insanları. ayrıca, insanın hep kötü yanlarına ayna tutar; kirli, bulanık, karanlık olanı gösterir hep.

jean kanapa'ya göre, varoluşçuluk bir burjuva felsefesidir. varoluşçuluğu gerici, kötümser, aldatıcı bir felsefe saymak gerekir.

bir sistemin toptan gücü, onu oluşturan parçasal güçlerin toplamından daha yüksektir.

bulantı, evreni olduğu gibi göstermekten öteye geçmez.

eğer insanın bir nedeni, bir temeli yoksa bu, kendi kendinin nedeni, kendi kendinin temeli olmasındandır. eğer dıştan hiçbir şey ona bir değer vermiyorsa bu, kendi kendinin değeri olmasındandır. eğer bırakılmışsa bu, tümüyle özgür olmasındandır.

hayat umutsuzluğun öbür yanında başlar. (sinekler)

sinekler'de, oreste'le jupiter arasındaki uzun konuşmada, kişinin özgürlüğünün dünya düzenine aykırı olduğu temi ele alınır.

özgürlük, kişiyi her an bir seçme yapmaya iten bir dış yöneltinin, bir dış gereksinmenin yokluğundan gelir. bundan ötürü bağlanma kadar kararsızlık da bir özgürlüktür.

insan, kendisine sürekli bir varoluş özgürlüğü verilmiş bir varlıktır, özü olmayan bir varlık.

bulantı; öğretici açıklamalar, yorumlar ve karışmalarla ağırlaşmış bir yapıttır.

sartre'ın dünyası, saçma ve iğrenç bir evrenle ve serseri, biçimlenmemiş, çarpılmış bir bilinçle yüz yüze gelen dünyadır. insanın "susamadığı halde içtiği" bir dünya; her şeyin fazlalık halini aldığı, gereksizleştiği bir dünya; bütün çıkış yolları kapalı bir dünya.

tutsaklığın böyle sürüp gitmesi, insanla dünya arasındaki o önlenemez ayrılığı canlandırır. sahne hep kapalı bir yerdir, havası hiç değişmeyen bir kovuk: bir kahve, bir otel ya da mahalle.

sartre'ın kişilerinin göze çarpan yanı, tiksintileridir daha çok, varoluşun biyolojik koşullarını benimsemekteki beceriksizlikleridir.

sartre'ın yarattığı kişilerin özgürlüğü nedir? bu kişilerin gücü dünyadan kaçmakta, kendinden kopmakta, baskı yapan şeylerden sıyrılmakta, onları yok etmekte görülür.

sartre'ın dünyasında ne renk vardır, ne gerçek kurtuluşa özgü bir özgürlük sesi, ne de bir özgürlük çağrısı.

bir yaşayış bildirisi olmaktan çok, bir dünya görüşü olduğunu bilmek zorundadır.

marxçılar, varoluşçuluğu eylemsizlik ve öznelcilikle, katolikler ise kötümserlik ve bireycilikle suçluyorlardı.

karl jaspers ile gabriel marcel öğretisinin hristiyan kanadını, heidegger ile sartre tanrıtanımaz kanadını temsil ederler.

klasik felsefeye göre, tanrı insanı yaratmadan önce özünü ortaya koymuştur.

varoluşçuluğun tanrıtanımaz kanadı ise, varoluşun özden önce geldiğini kabul ettiğinden, tanrısızlığın bütün sonuçlarını üstlenmektedir. ona bakılırsa, "insan doğası" diye bir şey yoktur. insan kendini nasıl yapıyorsa öyledir; varlığının temel seçmesi olan bir tasarıyla önce kendini belirler ve sonra gidişatının bütünü içinde ortaya çıkar.

varoluşçuluğa göre insan, özgür olmaya mahkumdur.

varoluşçulukta bir kötümserlik varsa, gerçekte, bunu bir çeşit "iyimserlikte katılık" diye düşünmek gerekir. bu katı iyimserlik, gerekircilik uğruna, insanların eksiklerini, kusurlarını hoş gören bir sorumluluğu tanımaz. onun gözünde varoluşçuluk bir eylem ve özgürlük hümanizmasıdır.

varoluşçuluğun öznelciliğine gelince, o da, -komünistlerin ileri sürdükleri gibi- burjuva kökenli oluşunun bir belirtisi değildir; insanı bir nesne gibi görmeyi istemeyişinin bir işaretidir.

varoluş özden önce gelir. öyleyse öznellikten hareket etmek gerekir.

ilkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır.

gerçekten de varoluş özden önce geliyorsa, insan ne olduğundan sorumludur. işte, varoluşçuluğun ilk işi de her insanı kendi varlığına kavuşturmak, varlığının sorumluluğunu omzuna yüklemektir.

ne var ki, "insan sorumludur" derken, yalnızca "kendinden sorumludur" değil, "bütün insanlardan sorumludur" anlaşılmalıdır.

insan kendi kendini seçer. ama insan kendini seçerken bütün insanları da seçer. öte yandan, bütün insanları seçerken insanoğlu kendini de seçmiş olur.

kendime karşı sorumlu olunca, herkese karşı da sorumlu oluyorum.

varoluşçuluğa göre, insanlık bunaltıdır.

birçokları, bu sıkıntıyı (bu iç daralmasını) yaşamaz. onlar, bunaltılarını maskeleyerek ondan kaçarlar.

heidegger'in pek hoşlandığı bir deyim vardır: bırakılmışlık. tanrı olmadığı için insan bir başına bırakılmıştır.

tanrı pahalı ve yararsız bir varsayımdır.

tanrı ortadan kaldırılınca, kavradığımız evrendeki değerleri bulmak olanağı da ortadan kalkar. bizim adımıza iyiyi düşünecek sonsuz ve yeterli bir bilinç (yani tanrı) var olmadığından, "iyi" diye önsel bir şey de var olamaz artık.

dostoyevski, "tanrı olmasaydı her şey mubah olurdu." diye yazmıştı. işte bu söz, varoluşçuluğun çıkış noktasıdır.

varoluş özden önce gelince, verilmiş ve donmuş bir insandan söz edilemez artık. önceden belirlenmiş, donmuş bir doğa açıklanamaz çünkü. başka bir deyişle, gerekircilik (determinizm) kadercilik yoktur burada. kişi özgürdür, insan özgürlüktür.

insan özgür olmaya mahkumdur, zorunludur. zorunludur; çünkü yaratılmamıştır. özgürdür; çünkü yeryüzüne geldi mi, dünyaya atıldı mı bir kez, artık bütün yaptıklarından sorumludur.

varoluşçu, tutkunun (ihtirasın) gücüne inanmaz. ancak şunu düşünür: insan kendi tutkusundan sorumludur.

insan desteksizdir, yardımsızdır, her an insanı bulmak (keşfetmek) zorundadır.

francis ponge: insan insanın geleceğidir.

kant ahlakı, "başkalarını sakın araç saymayın, araç gibi kullanmayın, amaç sayın onları" der.

eğer değerler tasarladığımız somut ve belirli durumu iyice aşıyorsa, kesin bir yol göstermiyorsa, geniş ve belirsizse, yapacak tek iş kalıyor bize: içgüdülerimize uymak, onlara göre davranmak.

andré gide: yaşanan bir duygu ile yaşanmış gibi gösterilen bir duyguyu birbirinden ayırmak çok zordur.

duygu, yapılan hareketlerle oluşur. duygunun değeri edimlerden sonra ortaya çıkar.

öğüt verecek kişiyi seçmekle insan, kendini seçer.

genel bir ahlak yoktur; çünkü size yol gösterecek bir işaret yoktur dünyada.

umutsuzluk, "irademize bağlı olan şeylere ya da eylemimize yol açan olasılıklara güvenmekle yetineceğiz." demektir.

hiçbir tanrı, hiçbir yazgı dünyayı ve olanaklarını benim istemime uyduramaz.

descartes: dünyadan çok kendinizi yenin!

gerçekte işler, insan onların nasıl olmasını kararlaştırırsa öyle olacaktır.

bir işe atılmak için umutlanmak gerekmez. elbette, "hiçbir partiye girmemeliyim." demek değildir bu. "hayal kurmayacağım, elimden geleni yapacağım." demektir.

varoluşçuluğa göre, ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır. insan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendini yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır. yani hayatından, edimlerinin toplamından ibarettir.

insan, bir girişimler zinciridir. insan bu girişimleri yaratan bağlantıların toplamı, örülüşü ve bütünüdür.

varoluşçuluk iyimser bir öğretidir.

varoluşçuluk bir miskinlik, eylemsizlik felsefesi değil. çünkü işle açıklıyor insanı, eylemle tanımlıyor, davranışla yargılıyor.

varoluşçuluğa göre, insanın yazgısı kendindedir. gerçi varoluşçuluk umudun ancak eylemde bulunduğunu, kişiyi yaşatacak tek şeyin edimleri olduğunu öne sürer.

bu kuram, insana değer veren, saygı gösteren tek kuramdır. ona nesne gözüyle bakmayan biricik kuram..

bir "başkası", hem varoluşum, hem de kendimi bilişim için gerekli.

insanda "insan doğası" diyeceğimiz bir evrensel öz yoktur.

her tasarının bir evrenselliği vardır.

varoluşçuluk, andré gide'in "gerekçesiz edim" kuramından farklıdır. çünkü gide bilmez bu durumun ne olduğunu. onun yaptığı kaprisine uymaktır yalnızca. varoluşçuluğa göre ise, tam tersine, insan, kurulu bir durum içinde bulunur. bu durum içinde hem kendisi bağlanır, hem de seçimiyle bütün insanlığı bağlar.

bir tablo yapan ressam, önceden konulmuş kurallara kulak asmıyor diye yerilir mi hiç?

önsel (deney öncesi) estetik değerler yoktur.

sanatçı resmini çizerken kendi kendini de oluşturur; eserin bütünü hayatıyla birleşir, hayatına karışır.

sanatla ahlak arasında bir ortak yan varsa, o da şu: her ikisinde de yaratış ve buluş bulunuyor.

insan, varolan ahlak kurallarına başvurmak yerine, kendi yasasını gene kendi bulmak zorundadır.

insan kendi kendini kurar. önceden kurulmuş, tamamlanmış, sona ermiş değildir. ahlakını seçerken kendi kendini de kurmuş olur.

ilerlemeye inanmıyoruz biz. ilerleme bir düzeltmedir. insan ise, değişen bir durum önünde hep aynı insandır. seçme ise bir durum içinde seçmedir hep.

insanın durumu özür ve yardıma yer vermeyen özgür bir seçiştir.

kötü niyet, düzenbazlık bir yalandır; çünkü tümel bağlanma özgürlüğünü gözden saklar.

bize gelince, her özel durumda biz de "özgürlük için özgürlük" isteriz.

özgürlüğü isteyince, onun tümüyle başkalarının özgürlüğüne, başkalarının özgürlüğünün ise bizimkine bağlı olduğunu anlarız.

insan, varoluşu özünden önce gelen bir varlıktır. çeşitli koşullar içinde özgürlüğünü istemeden yaşayamayan özgür bir yaratıktır.

ahlakın içeriği ne denli değişken olursa olsun, biçimi her zaman evrenseldir. kant'ın da açıkladığı gibi özgürlük hem kendinin, hem de başkalarının özgürlüğünü gerektirir.

çok soyut ilkeler eylemi belirleyemez.

özgür bir bağlanma alanında insan her şeyi seçebilir.

"değerleri biz yaratıyoruz" demek, "hayatın önsel bir anlamı yoktur." demektir.

insancılık, insanı amaç ve üstün bir değer olarak ele alan bir kuramdır.

varoluşçuluk insanı bir son, bir amaç olarak ele almaz, bilir ki her zaman yapacak bir işi olacaktır onun, asla son bulmayacaktır.

insan kendi dışında vardır, kendi dışına çıkarak var olur. yani, ancak dışa atılarak, dışta kendini yitirerek varlaşır; aşkın amaçları kovalayarak var olabilir. bu yönden alınırsa, insan ilerleyiştir, aşıştır, oluştur; ilerlemenin, aşmanın göbeğindedir.

insanı kurmasından ötürü (tanrının aşkın oluşu anlamında değil; kendini aşma anlamında) bu aşkınlık ilişkisine "varoluşçu insancılık" adını veriyoruz. "insancılık" diyoruz; çünkü kişiye bununla, kendinden başka yasa koyucu bulunmadığını hatırlatmış oluyoruz. bununla, kendi içine kapanarak ve başkalarından koparak değil; ancak dışında bir amaca yönelerek varlığını gerçekleştireceğini göstermiş oluyoruz.

varoluşçuluk, insanı asla umutsuzluğa düşürmeye çalışmaz. hıristiyanların yaptığı gibi, bir umutsuzluk, inançsızlık yaftası yapıştırılıyorsa ona, umutsuzluğun kaynağında doğduğundandır bu. varoluşçuluk, tanrının yokluğunu ispata uğraşmaz. böylesi bir çabayla kendini yormaz. o şuna bakar daha çok: tanrı var olsaydı, yine de bir şey değişmeyecekti.

insan kendini bulmalı, özünü elde etmeli ve şuna da inanmalıdır: hiçbir şey -tanrının varlığını gösteren en değerli kanıt dahi- kişiyi kendinden, benliğinden kurtaramaz.

bunaltı, edimlerin tümüyle doğrulanamayışından gelen ve herkese karşı duyulan bir sorumluluktur.

öğrencilerine ders verirken bir felsefe öğretmeni, bir düşünceyi iyi anlatmak için zayıflatır onu, hafifletir. üstelik pek kötü bir şey de yapmış sayılmaz. insan bir kez bağlanma kuramını ele almışsa, sonuna dek götürmelidir. varoluşçu felsefe gerçekten "varoluş özden önce gelir." diyen bir felsefe ise, içtenlikli olması için, yaşanmalıdır.

eskiden filozoflara, yalnızca filozoflar saldırırdı.

varoluşçuluğun, ilerde köktenci (radikal) sosyalizmin bir dirilişi haline gelip gelmeyeceği sorulabilir.

tek ilerici davranış marxçılıktır. çağın gerçek sorunlarını ortaya koyabilen yalnızca odur.

varlıkların süreksiz varoluşuna bakarak, süreksiz bir nesneler dünyası tablosu çiziliyor. öyle bir tablo ki, içinde nedensellikten eser yok; o tuhaf nedenler ilişkisinin bir türü var ancak: edilgin, aşağılık, anlaşılmaz, nesnellik türü. varoluşçu kişi ıvır zıvır eşyayla dolu bir dünyada sendeliyor.

nesnel evren, varoluşçular için, hayalkırıklıklarına yol açan, elde edilemeyen, ilgisiz, sürekli olasılık içinde bir dünyadır. yani marxçı maddeciliğin benimsediği dünyanın tam tersi.

insanın insana nesne muamelesi yapmaya yanaşmaması insanlık onurunun bir gereğidir.

eğer salt bir nesneler evreni tasarlarsanız gerçeklik gözden silinir. nesne dünyası olasılık dünyasıdır. siz de kabul edersiniz ki, ister bilimsel, ister felsefi olsun, her kuram olasıdır.

19.6.08

kültürlerarası yaklaşım

michel bourse

g. neuner, kültürler arası yaklaşımı iki dünyanın -öğrenen dünyası ile yabancı dünya- entegrasyonu olarak tanımlar. bu entegrasyonun başarısı dört temel yetiyle mümkündür: "empati, rol karşısındaki mesafe, muğlaklığın kabulü ve kendi kimliğinin bilinci ile temsili."

empati; ötekinin yerine geçme, "anlama" amacıyla onun kisvesine bürünme yetisini içerir: biriyle özdeşleşme, onun hissettiğini hissetme yeteneği olan empati, carl rogers'a göre, bir başka kişinin duygusal bileşenlerini ve içsel referanslarını mümkün olduğunca doğru bir şekilde kavramaktan ve sanki bu öteki kişiymişiz gibi bütün bunları anlamaktan ibarettir. bu "merkez kayması"nın amacı, ötekinin dünyasını, onun bakış açısını görmektir. kaçınılmaz bir şekilde, "öteki"nin içinde evrim geçirdiği sosyokültürel bağlamla yakınlık kurmak şarttır; böylelikle "biz"im için "yabancı" olanın "o"nun için "normal" olduğunun bilincine varırız.

rol karşısındaki mesafe. bu yeti bir önce tarif edilen kapasitenin devamıdır. gerçekten de, rol karşısındaki mesafe, bu kez bir çağrıda bulunur: "bir geri çekilme, kendi kültürüne bakışta bir değişim, bu kültüre dışarıdan bir bakış." "merkez kayması"nın bu ikinci evresi, bizim dünyayı görme tarzımızın ille de paylaşılmadığını ve "öteki"lerin bize karşı ön yargıları olabileceğini anlamayı sağlar.

muğlaklığın kabulü. bunun hedefi, başka şeylerin yanı sıra, öğrenciyi, hedef ülke ve kültürü reddederek kendi içine kapanmaya yöneltebilecek "kültür şoku" olgusuna karşı -önleyemese de- mücadele etmektir. g. neuner şu gereklilik üzerinde durur: "öğrencinin ketleme ve retleri aşmasını sağlayacak -sözel ya da sözel olmayan- 'hayatta kalma stratejileri' hazırlatmak (örneğin şaşkınlık ve rahatsızlık belirtileri göstermek; kritik bir durum ya da bağlamda 'güvenilir işaretler'i referans almak: geriye iletişime ve etkileşime dönmek; yorumlamak, açıklamak vs.)

kendi kimliğinin bilinci ve temsili. öğrenenlerin kendi dünya görüşlerine etkide bulunan, gündelik yaşamlarını düzenleyen ve zihniyetlerini oluşturan faktörlerin tamamen bilincine varmalarını sağlar; aynı zamanda da başkalarıyla ilişkilerini koşullar. bu bilinçlenmenin amacı, kimi durumlarda, başkalarına kendi evrenini açıklama kapasitesini geliştirmek olabilir.

g. zarate ise, kültürler arası yetiyi dört bileşene ayırır: var olmayı bilmek, öğrenmeyi bilmek, bilgiler ve beceri.

var olmayı bilmek, g. zarate tarafından "başkalık karşısında etnik-merkezci tutum ve algıları terk etmeye yönelik duyumsal kapasite ve kendi kültürü ile yabancı kültür arasında bir ilişki kurup bu ilişkiyi sürdürme yönündeki bilişsel yeti" olarak tanımlanır. var olmayı bilmek çerçevesinde sayılan hedefler arasında şunlar yer alır:

- yabancı kişi, toplum ve kültürler karşısında açıklık ve ilgi gösterme tutumu
- kendi bakış açını ve kültürel değerler sistemini görecelileştirme yetisi
- ana kültür ile yabancı kültürleri ilişkiye sokabilmeye özgü betimleyici kategorilere hakim olabilme kapasitesi
- turistik ilişki ya da klasik okul ilişkisi gibi kültürel farklılıkla sıradan ilişkiden uzaklaşma kapasitesi
- ait olunan kültür ile öğrenilen yabancı kültür arasında kültürel aracılık rolünü -çatışmalı durumlar da dahil olmak üzere- sürdürebilme kapasitesi

öğrenmeyi bilmek, "aşina olunan ya da olunmayan bir dile ve kültüre ait, o zamana dek bilinmeyen kültürel pratikleri, inanç ve göstergeleri gün ışığına çıkaran bir yorumlama sistemini hazırlama ve uygulama yetisi" olarak tanımlanır. dolayısıyla burada soruşturma ve yorumlama yetilerinin belirli bir biçimine çağrı yapılmıştır ki, bunlar sonuçta etnografik yetilere oldukça yakındır: örneğin ötekinin bakışını analiz etmeyi, paylaşılan değerlerin ya da bir gruba mensup olma işaretlerinin, hatta imaların ve/veya yan anlamların saptanmasını içerir.

bilgilere gelince, g. zarate tarafından şöyle tanımlanırlar: "kültürel ve dilsel öğrenim sırasında edinilen zımni ve aşikar bilgiyi yapılandıran ve öğrenenin özel ihtiyaçlarını yabancı dilin yerlisi olanlarla etkileşim durumları içine dahil eden kültürel referanslar sistemi." bu referanslar yerli konuşmacının bakış açısının olduğu kadar yabancının bakış açısının da parçasıdır ve örneğin, ulusal ya da kültürel kimlikten, uzamdan, toplumsal çeşitlilikten, sanatsal yaratıdan kaynaklanıyor olabilirler.

son olarak, beceri, "var olmayı bilmeyi, öğrenmeyi bilmeyi ve bilgileri, iki kültürlü temasların gerçekleşebildiği özgül durumlara dahil edebilme kapasitesi" olarak tanımlanır. burada amaçlanan hedefler, örneğin kültürel bir aracılık rolü çerçevesinde, farklı topluluk üyeleri arasında temasları ve alışverişleri kolaylaştırmaktadır.

genel olarak, kültürler arası yeteneğin bu dört bileşeni bir nitelikte özetlenebilir: "merkez kayması." g. zarate'nin yazdığı gibi, "bir kültürün gözlemlenmesi onun özelliklerinden çok gözlemde bulunanın gözlemlenen nesne karşısında benimsediği konuma bağlıdır." öğrenmiş olduğumuz gibi, algımızın temelinde olan şey kültürel değerlerdir. bu kültürel değerler her birimizin tabi olduğu ve bizi "kendiliğinden" olanın aslında dünyanın keyfi bir yapımı, bağdaşık ama evrensel olmayan bir bütün olduğunu gözardı etmeye" yöneltir. ötekine yönelttiğimiz bakışımız neredeyse yalnızca kültürel referanslara dayanır. "norm", kendimizi tanımladığımız kültürel değerlerin normudur. doğrudan sonuç, ötekinin gerçekliğini nesnel biçimde görmenin imkansızlığıdır (ve tersi).

özetlersek, kültürler arası bir buluşmanın birçok gerekliliği vardır:
"ortak" mevcudiyet. geçici olarak bile olsa ortak hedeflere ve/veya ortak projelere -asgari bile olsa- sahip bir gruba geçici bile olsa mensup olma duygusu.

ötekinin yaşanmışlıkları, kültürel göndergeleri ya da basitçe bedensel tutumları dolayısıyla kabul ettiği -ama eleştiriyi dışlamayan- olumlu bir imge.

bu perspektif içinde, bir kültürler arasılık formasyonu programının hazırlanması, elbette ki, kültürler arasılığa bağlı problemleri sonunda çözebilecek tek eylemdir. geriye araştırılması gereken birçok çalışma alanı kalır:

genel olarak iletişim sorunu ve özel olarak kendinden farklı bir "öteki"yle iletişim.

bizce, kültürler arasılık ve/veya çok kültürlülük denen iki önemli kavramın tanımı ve eklemlenmesi.

toplumsal entegrasyon iradesi: burada, toplumların kendi azınlıkları karşısında somut davranış tarzları ve iradeleri incelenir. bu perspektifte, eğitimle ve/veya yetiştirmeyle ilgili farklı temel metinlerin incelenmesi, keza ilgili devletlerin anayasalarının ve bu anayasaların genel olarak kültürler arasılık sorununa verdikleri yerin incelenmesi çok verimli olabilir.

gündelik politikalarda tezahür ettiği haliyle özel entegrasyon politikaları: farklı iktidarların -yerel ve bölgesel topluluklar- özel entegrasyon politikaları, birlikler ya da diğer türde örgütlenmeler. bu inceleme, öteki imgesinin altındaki modelleri inşa etmeyi sağlayacaktır.