30.6.08

uzun lafın kısası

marquis de sade: çok erken yaşta aştım din safsatasını.

balzac: insan hep aynı: biricik yasası yine güç, biricik bilgeliği yine başarı.

guy debord: modern üretim koşullarının hakim olduğu toplumların tüm yaşamı gösterilerin uçsuz bucaksız birikimi olarak görünür. dolaysızca yaşanmış olan her şey, yerini bir temsile bırakarak uzaklaşır.

j.j. rousseau: insan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.

stefan zweig: kendini hiçbir dogmaya adamayan ve hiçbir taraftan yana olmayan özgür ve bağımsız düşünüre, yeryüzünün hiçbir yerinde vatan yoktur.

juan goytisolo: yalanın en büyük düşmanı gerçek değildir, bir başka yalandır.

john custance: cinsel dürtüler günahkar değildirler; hatta aslında yaşamın kutsal kaynağıdırlar.

gandhi: yaratma gücüne sahip olmayan, yıkma hakkına da sahip değildir.

karl popper: medeniyetimizin ayakta kalmasını istiyorsak büyük adamların önünde eğilmeyi bırakmalıyız.

francesco di marco datini: yer ve deniz hırsızlarla dolu ve insanlığın büyük kısmı kötülüğe meyillidir.

26.6.08

çağımızın nevrotik kişiliği

karen horney

bütün olumsuz kibirliliklerin, isteklerin, düşmanlıkların arkasında acı çeken, yaşamı arzu edilir kılan her şeyden sonsuza dek dışlandığına inanan, istediği şeyi elde etse bile bundan zevk alamayacağını bilen bir insanın bulunduğunu görmek ilginçtir. 

eski yunan'da kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden daha fazla çalışmayı isteme tutumu açıkça genel ahlaka aykırı olarak değerlendiriliyordu. 

para kazanmaya gerekli olandan daha fazla zaman ayırmayı reddeden sanatçı, nevroza sahip olabilir ya da kısaca, rekabetçi mücadelenin akışına kapılmaya razı olmayacak kadar akıllı da olabilir. öte yandan, yüzeysel gözleme göre var olan yaşama biçimine ayak uyduran birçok insan ağır bir nevroza sahip olabilir. 

nevroz, korkular ve bunlara karşı kurulan savunmalar ve çatışan eğilimler için uzlaşmalı çözümler bulmaya yönelik girişimler tarafından yaratılan ruhsal bir rahatsızlıktır. 

bir nevrozun yapısı karmaşık olsa da, nevrotik süreci devreye sokan ve etkinliğini sürdüren motor gücü kaygıdır. korku, kişinin göğüslemek zorunda kaldığı tehlikeyle orantılı bir tepkidir; oysa kaygı, tehlikeyle orantısız bir tepkidir; hatta hayali tehlikeye yönelik bir tepkidir.

normal insan, yaşadığı kültürde kaçınılmaz olandan daha fazla acı çekmez. öte yandan nevrotik kişi değişmez bir biçimde, ortalama insandan daha çok acı çeker. aslına bakılırsa nevrotik bir insan her zaman için acı çeken bir insandır.

nevrotik çatışmaları bir kültürde var olan genel çatışmalardan ayıran şey, nevrotik insandaki çatışmaların daha keskin ve daha ağır olmasıdır. nevrotik birey uzlaşmalı çözümler arayıp bulur; bu çözümler ortalama bireyinkilerden daha az doyurucudur ve kişiliğin tamamında büyük bir bedele mal olurlar. 

nevrotik birey, kendi yoluna dikildiği -kendini engellediği- duygusuna sahiptir. nevrotik sevecenlik ihtiyacının bütün tipik özelliklerindeki ortak nokta, nevrotik bireyin kendi çatışan eğilimlerinin, ihtiyaç duyduğu sevecenliğe giden yolu tıkadığı gerçeğidir.

çağımızın nevrotik insanlarında ağır basan eğilimlerden birisi, bu insanların, başkalarının onayına ya da sevecenliğine olan aşırı bağımlılıklarıdır. hepimiz hoşlanılmak ve takdir edildiğimizi hissetmek isteriz; ama nevrotik insanlardaki onaylanmaya ya da sevecenliğe olan bağımlılık, yaşamlarında karşılarındaki insanların taşıdığı gerçek önemle orantısızdır.

fritz künkel, nevrotik bir tutumun çevrede bir tepki yarattığı; bunun da başlangıçtaki tutumu pekiştirdiği ve sonuçta bireyin giderek nevroza daha çok tutsak olduğu ve bundan kaçmasının da o kadar zorlaştığı gerçeğine dikkat çekmiştir.

nevrotik ebeveynler genellikle yaşamlarından hoşnut değildirler; doyurucu coşkusal ya da cinsel ilişkilerden yoksundurlar ve dolayısıyla çocukları kendi sevgilerinin nesnesi yapmaya eğilimlidirler. kendi sevecenlik ihtiyaçlarını çocuklar üzerinde boşaltırlar.

freud'a göre nevrozlar, insanlığın kültürel gelişme için ödemesi gereken bedeldir.

ister farklı bir salata tarifi vermek, ticari eşya satmak, bir görüşü savunmak, ister insanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmak olsun, belli bir özgüven ölçüsü her başarının ön koşuludur. nevrotik için başkalarının dize geldiğini görmek kendi başarısından daha önemlidir.

uyku

sinan oruçoğlu


benim daldığım uykudan
başkası uyanıyor, anlaşılır bir şey mi bu
acı ne kadar kalıcı, su ne kadar çıplak
bu bulanık yüzyılı da berrak anlatırlar
diye korkuyorum, akşam haberlerini
çocukken geçtiğimiz yollarda kalan
kalbimiz kaplıyor, şehirden şehre
duyuluyor bomba sesleri

22.6.08

insan

louis-ferdinand celine

boşuna heveslenmemekte yarar var; insanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şey yoktur; karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar, bu böyledir. herkesin derdi kendine, dünyanınki de hepimize. insanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar çalışmasına, sevişme sırasında, onu ötekinin sırtına yıkarak; ama beceremezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar, sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar ve bir daha denerler, bir kez daha acılarını kakalamaya çalışırlar. "çok güzelsiniz, küçük hanım" derler. ne ki yaşam onları yeniden yakalayıverir, aynı küçük numarayı bir kez daha deneyinceye kadar. "ne de güzelsiniz, küçük hanım!"

sakatlara ve körlere pek acır insanlar, pek, hatta bu iş için özel olarak yedek şefkat bile bulundururlar. gelgelelim, insanların bu kadar berbat olmaya devam etmeleri pek hazindir, onca yedek şefkat varken. bir türlü açığa çıkaramazlar onu, nedense. içlerine atarlar, içlerinde tutarlar, hiçbir işlerine yaramaz. şefkatten geberip giderler, içten içe.

bu arada acılarından kurtulmayı başardıklarını söyleyerek böbürlenirler de; gelgelelim herkes gayet iyi bilir, değil mi, bunun hiç de doğru olmadığını, o acıyı bal gibi bütünüyle kendi içimizde sakladığımızı. bu numaraları yapa yapa yaşlandıkça giderek daha da çirkin, itici bir hal aldığımız için artık acımızı, iflas ettiğimizi gizlemekten bile aciz kalırız; en sonunda insanın ta derinlerinden suratına kadar ulaşmayı başarabilmesi şöyle bir yirmi, otuz yıl, hatta daha fazla zaman alan o sevimsiz ve çirkin ifade, gitgide yüzümüzde sıvaşmadık yer bırakmaz. insan dediğin, işte bu işe yarar, sadece bu işe; ekşi bir surat ifadesi üretmek, biçimlendirmesi tüm ömrünü alan, hatta gerçek ruhunun bütününü eksiksiz yansıtabilmek için oluşturması gereken asıl surat ifadesi o kadar ağır ve karmaşıktır ki, bunu tamamlamaya insanın ömrü bile her zaman yetmeyebilir.

icat

tom robbins

cezanın ödülü kendisidir.

kese kağıdı uygar insanın ürettiği ve doğada yabancı durmayan tek şeydir.

bir saat içinde ne kadar zaman varsa, bir kitapta da o kadar gerçeklik vardır.

siyaset, hayatı değiştirmeye tutkun ama hayatı yaşama tutkusundan yoksun insanlar içindir.

öpüşmek insanoğlunun en büyük icadıdır.

insanoğlunun en büyük icadı öpüşmekse, fermantasyon ve ataerkil düzen de insanoğlunun en büyük hatası kategorisinde hayvanların evcilleştirilmesiyle kapışır.

hayatta mutluluktan güzel tek bir şey vardır, o da özgürlüktür. özgür olmak mutlu olmaktan daha önemlidir.

başkalarının yaşamlarına dair fikirlerimizi nasıl şekillendirdiğimizi belirleyen, onlarla ilgili hatırlamaya değer bulduğumuz şeylerdir. bu da karşımızdakinin kişiliğine dair isabetli bir değerlendirmeyle değil, gündelik ilişkilerimizdeki gerilim ve dengeyle belirlenir.

uğrunda yaşanacak çok şey ve uğrunda ölünecek çok az şey var; ama hiçbir şey öldürmeye değmez.

21.6.08

bir gün daha büyük sulara

kemal özer


bir daha dönmeyeceğiz oraya
katılmadığımız kapı önlerine
öylece dururduk ve katılmazdık
ellerimiz arkamızda ya da çömelmiş
geçerdi köpüre köpüre sokaklardan
öylece baktığımız, ne hüzün ne pişmanlık
ağzımızın derisi kamaşmadan
bir daha dönmeyeceğiz oraya

yanardı sulara doğru sessizce yıkılan
güneşin o son kez büyümüş yuvarlaklığı
bir köprünün üzerinden bakardık
altımızdan akardı köpüre köpüre
ne ufacık bir ürperiş ne uçup gitmek
kırlangıç kanatları gibi aşağılara
başdöndüren uğultusuna akşamın
bir dalı yontmak için durduğumuz
bir daha dönmeyeceğiz oraya

en çok da işten çıkma saatlerinde
dizlerimizde ince kesikler ve ağrı
şöyle bir yoklardı avurtlarımızı
dolardı köpüre köpüre bağlama tellerine
ne günün yorgunluğu ne açlık
yeni sulanmış bahçede toprağın ıslaklığı
kısardık gaz lambalarını ve susardık
ertesi günlere içimiz kaynamadan
bir daha dönmeyeceğiz oraya

umulmadık bir rüzgar mı coşturur
kapı önlerine bırakılmış maltızları
bir kıvılcım mı koparır yoksa
tekneleri bağlandığı kıyılardan
açarak üstümüze güneşin yelkenini
ne sinsi bir yürek çarpıntısı ne yalnızlık
bir gün çıkacağız bu durgun, daracık ırmaktan
coşkuyla atılmak için daha büyük sulara

20.6.08

oğullar ve rencide ruhlar

alper canıgüz

kimse bir yalan olduğu fikrine inanmak istemez. ama öyledirler. herkes koca bir yalandır.

üzüntü olmadan yaşayamaz annem. felaketler onun yaşam kaynağıdır. sanırım her şey yolunda giderken kendini gereksiz hissediyor. vardır böyleleri. haklarını teslim etmek lazım; gerçekten zor durumlar karşısında da şaşılacak denli güçlüdür bu tür insanlar.

kafanızı ezmesini beklediğiniz biri sizi kucaklayıverirse onu kendinize dünyadaki herkesten daha yakın hissedersiniz. ayrıca insanın zihnindeki iyi/kötü kategorilerini altüst etmek beyin yıkamanın birinci koşuludur.

insan yüreği bir sarkaç gibidir. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.

zaman bir su gibi akıp gidiyordu. yüksel'e filmleri vereli bir hafta, kadınların kıçından işemediğini öğreneli iki yıl olmuştu. ikisi de dün gibiydi oysa.

meseleyi anmamak da anmak kadar ona duyduğunuz ilgiye yorulabilir.

buruk bir çocukluk geçirdim. ben devrik cümle bile kuramazdım. kuramazdım; çünkü korkardım. sorumluluklarım vardı. ömrüm düzgün cümleler halinde geçti. bilmeden bazı hatalar yapmışımdır tabi.. bilsem..

tarih tereddütten ibarettir.

"gerçeği bir örnekle açıklayabilir misiniz rica etsem?"
- hiç kimse gerçeği bir örnekle açıklayamamıştır; david hume bile. ama ben meseleyi gerçek bir örnekle açıklayabilirim.

bir kralın çıkınında ne olduğunu asla bilemezsin.

sonraki bir saati televizyon karşısında, şişman insanların da sevebileceğini ve mazur görülmeleri gerektiğini anlatan bir film izleyerek geçirdim.

konular sığ insanlar içindir.

artık kabul etmeliyim: hür teşebbüs aşktan da, sanattan da güçlüdür. yarından tezi yok mahallemizdeki ekmek fırınına iş başvurusunda bulunacağım.

her neyse; hayat her durumda sonu kötü biten bir hikaye değil midir zaten?

dünya hala dönüyor işte. bütün pespayeliğiyle.

17.6.08

yabancılaşma

ingeborg bachmann


ağaçlarda göremiyorum artık ağaçları
rüzgara yelken açmıyor dalların yaprakları
tat var yemişlerde; ama tükenmiş sevgileri
doyurmuyorlar bile
ne olacak şimdi
orman kaçmakta gözlerimin önünde
ağzı mühürlenmiş yakınımdaki kuşların
döşeğim olabilecek çayır da kalmamış
doymuşum artık zamana
ve içimde zamana susamışlık
ne olacak şimdi

dağlarda ateşler yanacak gece bastığında
yine davranıp yaklaşmalı mı her şeye
yollarda göremiyorum artık yolları

16.6.08

salaklık üstüne deneme

tahsin yücel

yineleme arayışın, dolayısıyla yaratımın yokluğunun kanıtıdır.

charles baudelaire: bu yaşam, her hastası yatak değiştirme saplantısına kapılmış bir hastanedir.

voltaire: insanlara uymaktansa tanrı'ya uymayı yeğlediğini söyleyen, bunun sonucu olarak da sizi boğazlayınca dosdoğru cennete gideceğine inanan bir adama ne yanıt vereceksiniz?

"insan hem akıllı hem de partideyse içten değildir; hem içten hem de akıllıysa partide değildir; hem içten hem de partideyse akıllı değildir." (via hans robert jauss)

montherlant: budalanın alışılmış eğilimlerinden biri de tek bir kemik aracılığıyla tüm hayvanı baştan kurmaktır; yalnız, bunu yanlış bir veri üzerinde yapar; söz konusu kemik başka bir hayvanın kemiğidir.

"bilinç başkaldırıyla doğar. her değer bir başkaldırıyı getirmez; ama her başkaldırı yönelimi bir değeri çağırır sessizce."

oscar wilde: kaba gücü bir noktaya kadar anlarım; ancak kaba mantığa katlanılamaz.

süleyman demirel adalet partisi genel başkanı olduğu zaman 40, tc başbakanı olduğu zaman 41 yaşındadır; ama "bu anayasayla ülke yönetilemez!" diye yineleyip durarak yaşamının belki de en büyük savaşımını tarihimizin en özgürlükçü anayasasına karşı verir; nice demokratik gelişmenin önüne bir kalkan gibi dikilir; demokrasiyi ancak kendisi için gerekli olduğu zaman savunur.

bülent ecevit, 1973 seçimlerinin ardından, 48 yaşında, msp ile koalisyon yaparak başbakan olurken, ilk saptamalarından biri cumhuriyetimizde uygulanageldiği biçimiyle laikliğin bir "tarihsel yanılgı" olduğudur; sonra, içimden çıktığı partiyle kendi tinsel evreni arasındaki köprüleri yaka yaka yaşlanır; "tahkim yasası"nı çıkararak "yargılama"nın yerini "hakemliğe" bırakır; "kader kurbanlarını kurtarma" savı altında yazgının tetikçilerine el uzatmak ister; böylece, "toprak işleyenin, su kullananın" savsözü de yeni bir anlam kazanır; bambaşka bir yüzle, bir doğa, daha doğrusu bir orman yasasının onaylanması biçiminde çıkar ortaya. bu noktaya geldikten sonra "yoksul düşmanlığı" çok da uzak değildir.

balzac, "niçin yazıyorsunuz?" sorusunu hiç eveleyip gevelemeden "zengin ve ünlü olmak için!" diye yanıtlar.

güncelin baskısından sıyrılmak herkesin üstesinden gelebileceği bir şey değil.

yaşar kemal: cumhuriyetin tarihi, insan soyunun en kara yeridir.

yaşar kemal: cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar türkiye'de jandarma-polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur.

doğan hızlan: ezilenlerin karşısında bir tek sorumlu bulunamıyor. biri çıksa da "ben ezenlerdenim." dese, belki de bu tartışma bitecek, gözyaşları dinecek.

jean genet: iyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam, iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. ve kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kötülük de bir iyilik olduğu içindir.

agah oktay güner: ben tarihimin büyüklüğüne inanıyorum, milletimin büyüklüğüne inanıyorum. osmanlı sarayında asla cinsi sapıklık olmamıştır!

jean genet: yalnızca ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa: işte düşmanın işlevi. bizi aşkla birbirimize bağlar.

en olmayacak zırvaları yüksek yöneticiler, yüksek din adamları ve ünlü filozoflar üretir.

hitler belki de yüzyılımızın en büyük saçmalık üreticisi, en görkemli salağıdır; ama güldürmez. idam cezasını hiç ilgisi bulunmayan bir alana, ekonomiye bağlayarak idama yargılı gençler konusunda "asmayalım da besleyelim mi?" diyen devlet başkanı da güldürmez. toplumlarına yön veren nice saçmalık üreticileri, özlerinde gülünç olsalar bile, insanları güldürmek için değil, yaşamlarını yönlendirmek için saçmalık dizgeleri oluşturmuşlardır.

ayrıcalıklıların gönüllerince üretip canları istedikçe sıradanların önüne attığı, onların da erişebildikçe kapıp yararlandığı bir "nimet" değildir salaklık. hayır, tam tersine, tüketicilerince seçilir. öyle görünüyor ki, çelişkilerini çözmek, çözmüş olma sanısına ulaşmak ya da unutmak için, her bireyin; hatta her toplumun belli bir saçmalık dağarcığına gereksinimi vardır: yetişimlerine, konumlarına, yönelimlerine göre, kendilerine en uygun saçmalıkları seçerler. salaklar, yani saçmalık üreticileri de, ürünlerinin tutunduğu ölçüde büyüyeceklerini bildiklerinden, bu durumu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz, ürünlerini alıcılarına göre biçimlendirir, alıcılarını da, olanakların elverdiği ölçüde, ürünlerine göre yönlendirirler. belki de bu yüzden, bu sıkı bağımlılık sonucu, saçmalık başka ürünlerde hiç bulunmayan bir özellik sunar: tüketicisi kendini üretici sanır. salaklığın ölümsüzlüğü de öncelikle bundan kaynaklanır.

adaları seven adam

d.h. lawrence

hz. ibrahim gibi, dölünün deniz kıyısındaki kumlar kadar çoğalmasını istiyorsa insan, üremek için bir ada seçmez kendine. çünkü çok geçmeden nüfus öyle büyük bir hızla artar ki, ada kalabalıktan geçilmez olur, gecekondu mahallesine döner. adayı, ıssızlığından dolayı seven biri için ürkünç bir durum çıkar ortaya. hayır, ada tek yumurtalık bir yuvadır. yalnızca tek bir yumurtaya yer vardır orada. o da adalının kendisidir.

adalının bakışları arasında, gökyüzü anlaşılmaz bir biçimde karardı ve dondurucu bir soğuk çıktı. çok uzaklardan, doyumsuz bir gök gürültüsü duyuldu. adalı, bunun, denizin üzerinde dönenen karın işareti olduğunu anladı. döndü, karın soluğunu duyumsadı gövdesinde.

adaları seven bir adam vardı. bir adada doğmuştu; ama çok kalabalık olduğu için oradan hoşlanmıyordu. onun istediği, tümüyle kendisinin olacak bir adaydı: orada ille de bir başına yaşaması gerekmiyordu; ama orayı kendi dünyası kılmalıydı.

kocaman bir adanın bir anakaradan farkı yoktur. bir adanın, kendini ada gibi duyumsaması için, enikonu küçük olması gerekir. kaldı ki, bu öykü de, insanın bir adayı kendi kişiliğiyle doldurabilmesi için o adanın ne kadar küçük olması gerektiğini anlatıyor.

gel zaman git zaman, adaları seven bu adam, otuz beşine vardığında kendine bir ada edindi. gerçi mülkiyet hakkını edinmemiş, doksan dokuz yıllığına kiralamıştı; ama burada bir insan ömrü söz konusu olduğuna göre, yaşadığı sürece ada onun sayılırdı. üstelik, hz. ibrahim gibi, dölünün deniz kıyısındaki kumlar kadar çoğalmasını istiyorsa insan, üremek için bir ada seçmez kendine.

ayvalık ve venezis

herkül millas

acı çeken bir insan bedeninden daha anlamlı ve daha kutsal bir şey olamaz.

savaşla ilgili vahşet, venezis'e göre, hiçbir ulusun tekelinde değildir.

ruh buradadır, der, toprağı göstererek. ruh burada, der elindeki damarlara dokunarak. türk-hristiyan birdir; insanın ya vardır ruhu ya yoktur.

"hayat bir çemberdir, aşk olsun çevirene."

50 yıl geçti anadolu bozgunundan bugüne. iki dünya savaşı oldu. bu arada insan hem ay'a gitmeyi hem de toplama kamplarında insanları fırınlarda yakmayı öğrendi. maddede gizli olan enerjiyi ele geçirmeyi öğrendi, o tanrısal gücü. aynı zamanda da hiçbir hayvanın göstermediği bir canavarlığı da sergiledi.

yaygın bir inanca göre ceviz ağacı diken kişi, ağaç meyve vermeden ölür.

budur savaş. arada bir felaket gelir alır gençleri; kimse görmez artık onları bir daha.

yaşam insanların yüzlerini aynı yaratmaz; ama buna pişman olup bunu başka yollardan telafi eder.

neden gerçeği kabullenecek gücü bulamıyoruz? insanoğlu eksiksiz olamayacaktır. insan yabanıldır; ama korkaktır da. yalnız polisin ve cehennemin korkusu onu doğal eğilimi olan kötülükten alıkoymaktadır. insan bir kez yaşamaya karar vermişse, açlıktan iki gün sonra hırsız olur, dört gün sonra katil olur ve altı gün sonra da yamyam. insanın gerçek ölçütleri işte bunlardır.

umut

stefan zweig

korkunç bir biçimde iyileşmesi olanaksız denilmiş bir hastaya umudun zerresini gösterirseniz, ne yazık ki bundan bir kiriş, kirişten de bir ev inşa eder. bu gibi hayal şatoları hastalar için çok sağlıksızdır; doktor olarak benim görevim, yanlış umutlar iyice yerleşmeden bu hayal şatolarını yerle bir etmektir. bir doktor olarak ben, olayın başından çok seyrini ve sonucunu düşünmekle sorumluyum. bu tür delicesine bir umudun ardından gelecek çöküşü de hesaba katmak zorundayım. üstelik bu çöküş kaçınılmaz, evet kesinlikle kaçınılmaz! bir doktor olarak satranç oyuncusu, sabır oyuncusu olarak kalabilirim; ama yıkıcı olamam, özellikle de bedelini karşımdaki ödemek zorunda kalacaksa..

14.6.08

filozofun ölümü

oruç aruoba

felsefenin 'sonuna ulaşma' düşüncesi bakımından, filozofların ölüm anlarında ilginç ipuçları bulabiliriz. bunlarda, ucu açık bir süreci sona erdirmenin verdiği rahatlama gibi ya da tersine; ama aynı anlamda sonu gelmeyecek bir sürecin artık bitmesinin verdiği dinginlik gibi yaşantılar görebiliriz. bu açıdan, bir tür huzur, hatta neşe, sevinç bile görülebilir bu ölüm anlarında.

sokrates, baldıranı kendisi diker kafasına. hoşsohbet, biraz da muzip bir havadadır. gitmek üzere yüzünü kapamışken, yeniden açar, sağlık tanrısı askleipos'a bir horoz borcu olduğunu hatırlatır dostu kriton'a. nietzsche'ye göre bu sözler, sokrates'in, yaşamı bir sayrılık, ölümü de bundan sağalma saydığını gösterir.

hume şakacıdır son demlerinde. adam smith'in anlattıklarına göre, ölüm kayığına binişini geciktirsin diye kharon ile pazarlığa girişir. kharon'un ağzından kendine verdiği yanıtlar, sonunda, "bu işin sonu yok dostum; haydi, bin artık şu kayığa" 'rica'sına, sonra da 'küfür'lere gelip dayanır.

kant, hiçbir şey olmayacakmış gibi davranır; gücü tükenene dek, dizgesinin tamamlayıcısı olacak en son yapıtını yazmayı sürdürür. yalnız, arada, her bahar gelip penceresinin önünde öten çit serçesini özler; pirene dağlarının doruklarındaki soğuğu düşünüp "küçük kuşum artık hiç gelmeyecek" der, hüzünlenir. yapıt tamamlanamadan, çit serçesi de gelmeden önce, "bir mum gibi" söner.

nietzsche'nin fiziksel ölümü de kant'ınki gibi sessiz sedasızdır; ama tinsel ölümü sırasında, bir piyanoyu yumruklarıyla, dirsekleriyle döverek bağıra çağıra şarkı söyler. en son yazdıkları ise, buram buram ölüm özlemi kokan bir dizi coşkun şiirdir.

wittgenstein ise, ölüm anında, öğrencilerine aktarılmak üzere -ve onlardan en azından birini de derin bir hayrete düşüren- sözü söyler: 

"harikaydı yaşamım."

13.6.08

gerçek

nietzsche

belki daha düşük düzeydeki; ama daha incelikli ve daha hafif türlerdeki varlıklarda olduğu gibi kadınlarda da gönlümüzü rahatlatan bir şey buluruz. kafaları her zaman eğlenceyle, gelip geçici heveslerle ve giysilerle dolu olan yaratıklarla karşılaşmak ne büyük bir zevktir. onlar, yaşamları sınırsız sorumluluklarla dolu, baştan aşağıya gerginlik içinde yaşayan ciddi erkek ruhlarını büyülerler.

gerçek, bir tür varlığın yaşaması için olanak yaratan yanılmadır. hayattan korkanlar kendilerini koruyan yanılsamalar kurarlar ve bunlara "gerçek" adını verirler; fakat gerçekte bunlar bilinçli olmayan yalanlardır. buradaki "gerçek", kişiye güven sağlayan fikirlerin tümüdür.

acı çekmeyi reddediyor, kendi acına bir saat bile katlanamıyorsan, çekebileceğin bütün sıkıntıları önlemeye çalışıyorsan; acıyı, hoşnutsuzluğu nefret edilecek, kötücül, yok edilmesi gereken şeyler olarak algılıyor, bunları yaşantının kusurları gibi görüyorsan, o zaman rahatlık dinine inanıyorsun demektir. siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. bu ikisi ya bir arada büyür ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez; hep küçük kalır.

12.6.08

ayna

adnan binyazar

büyük yazarın özelliği, öykünülemez olmasıdır.

insanı, insanca değerlerden uzaklaştırmak yozlaştırır. insanca değerin kaynağı ise şiirdir, romandır, öyküdür, denemedir, resimdir, müziktir, tiyatrodur, sergidir. en başta; kitaptır!

kötü, her şeyi yozlaştırır; iyi, insanı erdemli kılar.

yüzyıllarca kültür işgaline uğramış anadolu'ya aydınlanma yolunu atatürk göstermiştir. işlerine gelmediği için, egemen güçler, ideolojik saplantılarla, ekonomik baskılarla, din adı altında aklı ve vicdanları kıskaç altına alarak bu aydınlanmayı karartmaya çalışıyorlar. onlar, insanımızı yalnızca "dindar" kılmakla yetinmiyorlar, çağdaşlığın bütün yollarını kesecek bir din toplumu yaratmak istiyorlar. en üsttekinden en alttakilere, gerçek müslümanlık gösterişsizliği öngörürken, bunlar namaz kılarken medyanın gözüne çarpmanın yollarını arıyorlar. oy uğruna, kaza deyip, zaman bulamadım deyip birkaç öğle namazı kılanları halk unutmamalıdır. bunlar, reklamlarında bile dinsel kavramlar kullanarak, sömürü çarklarını ceplerini doldurmanın aracı yapıyorlar. halk da, "pay büyüğün, lokma küçüğün" sözünde olduğu gibi, ulusal gelirden kendisine uygun görülen en küçük payla hayatta kalma savaşımı veriyor.

imge benzerliği, şiirin kör kuyusudur.

"toplumu oluşturan insanlar, sırtı mağaranın girişine dönük, kollarından birbirlerine zincirlerle bağlanmış tutsaklara benzer. yalnızca arkadan gelen ışığın (doğrunun, gerçeğin) içeriye yayılımıyla duvarda oluşan kendi gölgelerini görür, bu gölgelerle oyalanıp dururlar. filozoflar ise, kendilerini zincirlerden kurtararak, ne denli zor ve acı verici olsa da, yüzlerini cesurca ışığa (gerçeğe) çevirir, doğruyu görmeye, hayatın gerçek anlamını çözmeye yönelirler. ancak filozofların, gördüklerini öbür insanlara anlatması, onları buna inandırması çok zordur. çünkü tutsaklık da karanlık da onlara rahat gelir. ışığa bakıp gerçekleri görebilmek ise cesaret ister."

"hayat, insanların bilgeliğinden daha derin ve anlamlıdır."

10.6.08

hercule'ün on iki görevi

agatha christie

suçluları, hovardaları yola getirmek kadınların her zaman en büyük hayalleri olmuştur.

kibir bazen gerçeği görmemizi engeller.

dünyada bir dedikodunun kaynağını saptamak kadar zor bir şey olamaz.

yaşamın ortasında ölümle karşı karşıyayızdır.

bugün doğanın en büyük gücü ne? seks, değil mi? en çok satan kitaplarda ve en çok ilgi gören haberlerde hep seksin payı var. insanlara, seksle ilgili bir skandal sunduğunuzda en kötü politik yolsuzluk ya da düzenbazlık haberinden çok daha fazla ilgi çekiyor.

mutlu insanlar kendilerinden şüphe etmeyen insanlardır.

doğru yoldan sapmak bir insan için ne büyük aptallık! insanın tek gereksinimi güçlü bir vicdan! böylece tüm dünyaya kafa tutabilir ve sana müdahale etmeye çalışanlara "cehenneme kadar yolun var" diyebilirsin.

bilinçli olarak başkalarının felaketinden çıkar sağlayan kişi aslında onların kanına, canına göz dikmiş bir vampirden başka bir şey değildir.

hayat tesadüflerden ibarettir. bir olay daima bir diğerine götürür.

gerçek sevgide korkuya yer yoktur.

insanın doğanın kendisine verdiğiyle yetinmesi kadar büyük aptallık olamaz. 

hiçbir sanatçı sanatla yetinemez; karşı koyamayacağı bir duyguya tutsak olur: üne.

9.6.08

boris godunov

aleksandr puşkin

asla korkuya kapılmayacağım. ama hiçbir şeyi de küçümsemeye gelmez.

bizim halk aptaldır, kolay kanar, pek düşkündür yenilik ve mucizeye.

halka bakmayın siz. nasıl hoyrat bir binek atı gemi azıya alırsa, nasıl bir oğul babasına karşı gelirse, halkta da her zaman kargaşaya karşı gizli bir meyil vardır. sonunda iş yine olacağına varır. binici, atının dizginlerini kolayca ele alır, baba da oğluna baş eğdirir. öyle; ama kimi zaman atın da binicisini sırtından attığı, oğlun da daima babasının her isteğine boyun eğmediği olur.

ama şuursuz kalabalığın aynı zamanda dönek olduğunu da unutmamak gerek: isyankârdır, boş inançların ardından gider, boş umutlara kolayca kanar, her telkine uysalca itaat eder. gerçekler karşısında sağır, kayıtsızdır. ruhu masallarla beslenir. utanmazlığa, pervasızlığa da bayılır.

en yüce güce kavuştum, altı yıldır sükûnet içinde hüküm sürüyorum; ama ruhumda mutluluktan eser yok. gençliğimizde de sevgi hasretiyle yanıp tutuşan yüreğimiz, bir kez susuzluğunu giderdi mi, başlamaz mı soğumaya, sıkılmaya, bıkmaya? şimdi ben de aynen öyleyim. müneccimler, falcılar, ömrümün uzun olacağını, kaygısız bir saltanat süreceğimi söyleyip duruyorlar. ama ne iktidar ne de hayat bana keyif veriyor. göklerin gazabını, gelecek felaketi şimdiden sezebiliyorum. bana bu dünyada mutluluk yok. halkı bolluk, bereket ve şan içinde yaşatmakla, cömertliğimle sevgisini kazanırım sanmıştım. ama bütün emeklerim boşaymış: halk yaşayan hükümdarı değil, sadece ölü olanını severmiş. biz kafasızlarsa onların alkışları ya da coşkulu feryatlarıyla kendimizden geçeriz bir de! tanrı topraklarımıza kıtlığı reva görmüştü, insanlar ağlayıp inliyor, sefalet içinde ölüyordu; ben onlara ambarları açtım, avuç avuç altın dağıttım, iş buldum. onlarsa kudurmuşçasına lanetlediler beni. yangınlarda harap olan evlerinin yerine yenilerini yaptırdım. onlarsa yangın çıkarmakla suçladılar beni. işte halkın mahkemesi; kolaysa bul burada sevgiyi. ailemin de huzur bulacağını sandım, kızımı evlendirip mutlu edecektim; bir kasırga gibi alıp götürdü nişanlısını ölüm. halkın arasında dolaşan iğrenç dedikoduyla, kızımın dul kalmasında da beni, bahtsız bir babayı suçladılar. kazara birisi ölünce, gizli katili mutlaka ben oluyorum. fyodor'u çocuk yaşta öldüren benim, kız kardeşim çariçeyi, bir uysal rahibeyi zehirleyen yine benmişim! ah! bu dünya dertleri arasında hiç, ama hiçbir şey avutamaz bizi. belki bir tek vicdan. eğer tertemizse vicdan, kötülüğü, iftirayı rahatça ezer. fakat ufak da olsa bir leke varsa vicdanda, işte o zaman felaket! ruh tutuşur, yürek zehirle şişer, sitemler çekiç darbesi gibi iner kulaklara, mide bulanır, baş döner, ve gelir gözlerin önüne kan içindeki çocuklar. ne iyi olurdu kaçmak ama yer mi var kaçacak? korkunç! ah perişandır hali, vicdanı temiz olmayanın.

umrandan uygarlığa

cemil meriç

kasırgalar, toprağın derinliklerine kök salan ağaçları daha da güçlendirir. ama tutkunluklarımız yapraklara benzer. en hafif bir rüzgar altüst edebilir onları.

marx: zaruret tünelinden hürriyet ülkesine götüren tek yol o; ya sosyalizm, ya barbarlık.

attila ilhan: okumak kopmaktır. okuduğumuz ölçüde yabancıyız.

bilinmeyen bir düşman, bilinen on düşmandan daha tehlikelidir.

thiers: tek kişinin hükümeti, hükümdarın iktidar ve ehliyeti ne kadar yüksek olursa olsun, daima tehlikelidir.

condorcet: filozofların aydınlatmadığı toplumu, şarlatanlar aldatır.

cemaleddin efgani: arap dünyası uzun zamandan beri niçin karanlıklarda bocalıyor? burada islam dininin bütün sorumluluğu ortaya çıkıyor. şurası açık: bu din nerede yerleşmişse bilimi boğmuştur. bu uğurda baskıcılarla el ele vermekte tereddüt etmemiştir. dinler, isimleri ne olursa olsun, birbirlerine benzerler. dinlerin felsefe ile uyuşmalarına, anlaşmalarına olanak yoktur. din insana iman ve inancı zorla kabul ettirir, felsefe onu inançlardan kısmen veya tamamen kurtarır. nasıl anlaşabilirler? din galip gelince felsefeyi yok edecektir, felsefe hükümran olunca din ortadan kalkacak. insanlar yaşadıkça dogma ile özgür düşünce, din ile felsefe arasındaki kavga sona ermeyecektir. kıyasıya bir savaş bu. ve korkarım ki bu savaşta zafer özgür düşünceye ait olmayacaktır.

renan: din ayırır, akıl birleştirir.

renan: semavi dinlerin hepsi pozitif bilimlere düşmandır.

renan: müslümanlar müslümanlığa dayanarak kalkınamazlar. müslümanlığın zayıflaması sayesinde kalkınabilirler. islamiyetin ilk kurbanı müslümanlardır. müslümanı dininden kurtarmak ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. islam ülkelerindeki rönesans islamiyetten kurtularak gerçekleştirilecektir.

fourier: medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes.

yaşamak için çaba harcamak yetmez, olmak için de çaba harcamak gerek.

philip bagby: medeniyetler geliştikçe, aklın egemen olduğu dönemler, inançların hakim olduğu dini dönemlerin yerini alır.

insan, doğadaki topyekün olgunlaşmanın anahtarı. kendi bilincine varan olgunlaşma. eskiden soyunun kainatla sona ereceğine inanıyordu. sonra yeryüzü ile birleştirdi akıbetini: ısı değişecek, atmosfer başkalaşacak, yaşamak imkansızlaşacaktı. nihayet anladı ki, kökünü kurutacak kurt kendi içinde.

(modern dünyada tecavüz ve şiddet): bu barbarlık, bu güvensizlik asrı, atom bombası ile molotof kokteylini keşfetti. terörün tekniği ile tekniğin terörünü geliştirdi. günden güne artan cinayet salgınları, işkence, kaçırılıp rehin alınan insanlar, katliamlar vukuat-ı adiyeden sayılıyor. onları da zelzele gibi, su baskınları gibi doğal birer afetmişçesine kabul ediyoruz, hepsine katlanıyoruz. sanki sorumlu da, suçlu da biz değiliz. tezatlar birbirini tamamlıyor, hepsi de aynı bütünün parçaları: amerikalılar ile kuzey vietnamlılar, araplar ile israilliler, öğrenciler ile polisler, hükümetler ile terörist gruplar. herkes kendi davasının farklı olduğuna inanıyor. molotof kokteylinin keşfi atom bombasının keşfinden daha önemli: şiddeti ve patlayıcı maddeyi herkesin emrine veriyor.

herkes tarafından anlaşılmak isteyen, hiç kimse tarafından anlaşılmaz.

acı çeken tarafsız olamaz.

yok senin vasfettiğin dilber bu şehr içre nedim
bir peri-suret görünmüş, bir hayal olmuş sana

almanya'da nasyonal sosyalist parti'ye giriş eğrisi, işsizlik eğrisiyle paralel.

başka çare kalmayınca, kuvvet haktır ve başka bir ümit kalmayınca silah kutsal bir cihat aracıdır.

hobbes: kendinize yapılmasını istemediğiniz şeyi, başkalarına da yapmayın.

bossuet: herkesin istediğini yaptığı bir yerde hiç kimse istediğini yapamaz. efendinin olmadığı yerde herkes efendidir, herkesin efendi olduğu yerde herkes köledir.

dahilerde düşünce gücüyle toplumsallık birleşmez. bu seyyaliyet, orta yetenekteki insanların ayrıcalığı, başarıya götüren bir ayrıcalık. dahi, sosyal ırmağın akış yönünde değildir. akıntıya kürek çeker. ancak ölümünden sonradır ki, dalgalar onun kayığını da suyun akış yönünde sürükler. orta çaptaki yetenekler, sosyal oldukları için doğruyu ve güzeli aramaktan çok, başarıya ulaşmak kaygısındadırlar. bilinçsiz kalabalık onları alkışlarken, aynı zamanda kendi kendini alkışlamaktadır.

publius syrus: suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur.

charles baudelaire: şairin dev kanatları, yürümesine engel oluyor.

şairliğe heveslenen bir şemsiye imalatçısı yazdıklarını moliere'e yollamış. üstadın yanıtı şu: "siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, yalnız şemsiye yapın."

ancak yazgıdır bu

nilgün marmara


sen ne getirdin bana çocukluğundan
şen kahkahalar ulumalar donakalmalar mı
üzüncün senin hangi çağrışımlara uzandı
benim eskil saatlerimde
geçmişsiz ve geleceksiz suç sevinçleri
deniz kıpırtılarınca yürek dalgalanmaları
titreyerek uçurulan köpükten balonlar
anlık aşkın tasarımlar mı

nasıl bir ak konutun isteklendiricisi oldun
anılarıma düz baktıran
ah, ben pembe fistanımla kuşanırdım
dantelalı tafta yumuşaklıkla
savaşırdım kovmaya çifte yetkeyi
hiçlemeye annemi ve uykuyu
öğle sonlarından ürkünç odaların

diledin mi yanında tümden varolmayı an için
ve birkaç sonrasında hiç yokmuşçasına
beklememeyi bir şey çevremdekilerin uyumundan başkaca

yok böyle bir şey yok
sunduğun sağaltımı kaçkın bir geçmiş
sayrılık tutsağı bir gelecek duyumu bulanık
sisi varlığının üzünç kanıtı bir vaktin şimd'i
beni bağışlayan sarsan
aşan bizleri mor birliktelik

montaigne

thomas bernhard

montaigne'i hiçbir yazarı sevmediğim kadar sevdim hep. ölesiye korktuğumda daima montaigne'ime sığındım. montaigne'in elimden tutmasına, beni yönetmesine izin verdim; hatta alıp götürmesine, baştan çıkarmasına. montaigne benim kurtarıcım oldu daima, elimden tutanım. bütün ötekilerden, sonsuz büyüklükte felsefi ailemden eninde sonunda hayal kırıklığına uğradım; büyük, felsefi bir fransızlar ailesi olarak tanımlayabilirim onları, içinde sadece bir iki alman ve italyan yeğen ve kuzen olan bir aile; ama itiraf etmeliyim ötekilerin hepsi çok genç yaşta öldüler, montaigne'imin yanında keyfim hep yerindeydi oysa.

hiç babam, hiç annem olmadı; sadece montaigne vardı. hiçbir zaman anne ve baba olarak adlandıramayacağım beni peydahlayanları ilk andan itibaren itici buldum. bu iticilikten çok erken kendimce sonuçlar çıkardım ve dosdoğru montaigne'imin kollarına attım kendimi, işin gerçeği bu. montaigne'in, diye düşündüm her zaman büyük, sonsuz, felsefi bir ailesi var ama bu felsefe ailesinin üyelerini en baştakinden, montaigne'imden daha çok sevmedim hiçbir zaman.

8.6.08

dizeler

bhartrhari


bizden mi, yoksa yabancı mı
diye sorar değersiz adam

kimse bilmez ruhunda ne vardır
gerçekten büyük insanların
elmastan daha serttir yürekleri
ve çiçekten daha ince

kötüler düşünce istifini bozmayanlar
ne oldum delisi olmayanlar zaferde
bir arkadaşı benimseyince
uğrunda can vermeyi göze alanlar
kendi erdemiyle övünmeyip
başkalarını seve seve övenler
yazıklar olsun yaratana
bin yıl yaşatmıyor böyle iyi insanları

erkeğin mutluluğu ve neşesidir kadın
başının belasıdır ve yıkımıdır hem de

gölgeleyince kızın kömür gibi gözleri
söner adamın gören gözünün feri

cömertliktir eli süsleyen
öğretmene eğilmektir başın süsü
dudaklarda güzel söz
kulaklarda kutsal ezgiler
yürekte temizlik, savaşta inanç ve güven
böyle mücevherleri olunca
büyüklere servet ne gerek

bit palas

elif şafak

iki türlü yaşanır hayat eğer bir şeye benzeyecekse: ya kendini yok edeceksin hayatın içinde ya da hayatı yok edeceksin kendinde.

yaptıkları hazırlığın farkına bile varmayacak bir erkek için hazırlık yaptıklarının farkına bile varmamak, kadınlara has bir muammadır.

seviştiğimiz kadınların vajinalarını aralamakla vücutlarının her noktasını görebildiğimizi ve içlerine girdiğimizde derinlerine ulaşabildiğimizi sanmak ne bağışlanmaz bir saflık..

kötü giden bir evliliği yürütmek, sağır bir tanrıya yakarmayı sürdürmek gibi, inatçı bir inançtan ziyade, inançlı bir inat meselesidir özünde. sevdiğimiz insanın bizi hırpalamasına, hem de her seferinde aynı şekilde hırpalamasına, ancak ve ancak, başka türlü davranmasının elinde olmadığına inanmakta inat ettiğimiz ölçüde ve müddetçe katlanabiliriz.

aşk nörokimyasal bir düzenektir. ve en sadık aşıklar da kuşbeyinlidir. eğer seneler sonra hala kocasına körkütük aşık bir kadın görürsen, bil ki belleği tıpkı bir baştankaranın belleği gibi çalışıyor.

kaldırıp atmak da, mülk edinmeye çalışmak da, kendilerini eşyalarının sahibi zannedenlere mahsustur. oysa sahipleri değil, sadece hikayeleri vardır eşyaların. ve zaman zaman bu hikayeler, onlara bulaşan insanlara sahip olur.

ursula k. le guin: getto da rahat ve güven verici bir yer olabilir; ama ne de olsa orayı getto kılan şey, orada yaşamaya mecbur olmanızdır.

hayal gücümün geniş olduğunu söylerler. "saçmalıyorsun" demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu.

azınlık olmanın tekinsizliğine sebep, çoğunluk karşısındaki niceliksel azlık değil, niteliksel aynılıktır. bir azınlık mensubu olarak karınca gibi çalışıp didinebilir; hatta voliyi vurup hatırı sayılır servetler bile edinebilir ama günün birinde, sırf aynı cemaatin üyeleri olduğunuz ve öyle kalacağınız için, ömrünü aylaklıkla geçirmiş yahut ebe teknesinden beri su yüzü görmemişlerle aynı kefeye konulup aynı muameleye maruz kalabilirsiniz. azınlığın zenginleri hiçbir zaman yeterince zengin değildir bu yüzden; ne de muktedirleri, kafi derece muktedir.

gidemeyenlerden olmanın en kötü yanı gidememek değil, kalamamaktır aslında; seni kışkışlayan toprakta penah aramaktır hala.

erkekler, bilhassa hayatın muğlaklıklarından kendi doğrularını mutlak surette teyit etmesini bekleyenler, yanlarındaki kadının tatminkar mutluluğunu da başarılarının delili olarak görmeyi severler.

kurtulduğumuzu sandığımız bir şeyin bize nasıl raptolduğunu gördüğümüz an yaşadığımız düş kırıklığı ile, geri alabileceğimizi sandığımız bir şeyin ellerimizden nasıl kayıp gittiğini gördüğümüz an yaşadığımız düş kırıklığı akran sayılır.

dünya mucizelerle dolu bir yerdir.

sarhoşken araba kullananlar rasgele hedeflere çarpar: aniden karşılarına çıkan talihsiz bir ağaç, kendi halinde seyreden ilgisiz bir araç.. ne bir kasıt vardır bu kazalarda ne de bir amaç. sarhoşken telefonu kullananlar ise gidip mutlaka sevdiklerine çarpar.

ne yaparsa yapsın etrafını göremeyen bir körün, zaman içinde başka duyularının sivrilmesi gibi, ne yaparsa yapsın etrafındakiler tarafından görülmeyen çirkin erkek de beynini geliştirir.

insanı kirleten ağzına giren değildir. ağzından çıkandır insanı kirleten.

doğuştan hastalıklı çocuklar, kardeşlerinin ve yaşıtlarını aksine, annelerine aittir yalnızca ve hep öyle kalırlar.

bazı insanların suratı, üzerine deri geçirilmiş bir mıknatıstır. kişiliklerinin tüm girdisi çıktısı, inişi çıkışı, özü özeti orada toplanır. onlar suratlarıyla düşünür, suratlarıyla konuşur, yürür, tartışır, acıkır, sevinir, sever ya da sevişir. vücutları, suratlarını taşımak üzere konulmuş, gerekli ama bir o kadar fuzuli bir kaideden ibarettir. onlar yürüyen birer surattır aslında. bu sebepten, hiçbir zaman saklayamazlar duygularını. her ne hissediyorlarsa anında ve olduğu gibi yansır suratlarına.

insan denilen mahluk, alabildiğine karmaşık ve kabiliyetlidir bir yanıyla. tesadüf sandıklarımız, bizzat sebep olduğumuz sonuçlara mim koyar yalnızca.

aileden biri beklenmedik biçimde ölünce, ondan geriye kalan eşyalar hem ölümü hem o ölümü reva gören tanrı'yı hem de yaşanılan evi gerçekdışı kılar.

nicedir zıvanadan çıkarak hükümsüzce süregiden bir saçmalığı, mantıklı kurallar, muteber doğrular ya da zorba yasaklarla değil, ancak bir o kadar mükellef bir saçmalıkla durdurabilirsiniz bazen.