#gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
#gerçek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22.10.2022

hakikat

erich fromm

insanoğlu, gerçeklikle ne denli eksiksiz bir ilişki içinde olursa o denli güçlü olur.

yalnızca koyun olduğu sürece ve gerçekliği temelde, kendi toplumunun insanları ve şeyleri daha elverişli bir şekilde çarpıtabilmesi ya da ustalıkla yönetebilmesi için oluşturulmuş bir uydurmacadan başka bir şey değilse kişi zayıf bir insandır. gerçeklikle olan bütün ilişkisi ona gerçek gibi gösterilen uydurma gerçeklik aracılığıyla gerçekleştiğinden, toplumsal kalıptaki herhangi bir değişiklik onun için yoğun bir güvensizlik hatta delirme tehlikesi oluşturur.

gerçekliği toplumun kendisine sunduğu bir veri olarak kabullenmek yerine kendi başına kavramada ne kadar başarılı olursa o denli güven içinde hissedecektir kendisini; çünkü herkesin ortak görüşüne ne kadar az bağımlı olursa toplumsal değişiklik, ona o denli az tehlikeli görünecektir. insanoğlu, kendi içinde, kendi gerçeklik bilgisini geliştirmek, dolayısıyla hakikati aşağı yukarı bulmak, tahmin etmek eğilimi taşır.

farkında olma halini artırma süreci, uyanma, insanın gözünü açması ve önünde ne olduğunu görmesi sürecinden başka bir şey değildir. farkında olmak demek yanılgıya düşmemek demektir, bunun başarılmasıysa bağımsızlığa kavuşma sürecini oluşturur.

bunu hiç kimse marx'tan daha açık şekilde dile getirmemiştir: "tutku, insanın, amaçlarına ulaşma çabası gösterme yeteneğidir."

goethe, bu tür bilgiyi çok kısa ve özlü bir biçimde dile getirmiştir: "insan, kendisini yalnızca kendisinin sınırları içinde tanır ve dünyanın sınırları içinde kendisinin farkındadır. gerçekten tanınan her yeni nesne, bizim içimizde yeni bir etkinlik aracı oluşturur."

durağan ve kımıltısız olan ben, dünya ile nesnelere sahip olma açısından bağ kurar. öz ise, katılma süreci açısından dünyayla bağ kurar. çağdaş insan, her şeye, otomobile, eve, işe, "ufaklıklara", bir evliliğe, sorunlara, dertlere, hoşnutluğa sahiptir. bütün bunlar da yeterli değilse bir ruh doktoruna sahiptir. hiçbir şey olmamıştır -hiçbir şey değildir-.

9.09.2022

hakikat

sevan nişanyan

hakikat, kalabalığın kanaatinden bağımsız bir veridir. hakikat aşkı başlı başına hayattaki en büyük değerdir. hakikat yolu zahmetli bir yoldur. neyin ahlaken doğru olduğundan hiçbir zaman emin olamazsın. haklı insan, tek kişi de olsa, bütün dünyadan daha güçlüdür.

hakikati her koşulda ve her zaman ifade etmek gerekir. hakikati alçak sesle değil yüksek sesle söylemek gerekir. hakikati bağırmak gerekir. bu entelektüel ahlakın temek ilkesidir. diğeri korkaklıktır, diğeri eyyamcılıktır, putperestliktir.

bu memlekette öyle "güvercin tedirginliğiyle" yaşamaya gelmez. köpek gördün mü değneği kapıp üstüne yürüyeceksin. korkarsan ezerler. korkmazsan geri çekilirler.

27.08.2022

şiir ve hakikat

goethe

benim bütün şiirlerim gerçekliğe dayanır, bana şiir yazdıran şey gerçek bir olaydır; bundan dolayı şiirimin esası ve temeli sağlamdır. konusunu hayal gücünden almış şiirler bana hiçbir şey ifade etmez.

yaşanan her günün hakkını vermek lazım; şairin aklından geçen duygu ve düşüncelerin her gün kaleme alınması gerekir.

şair, özelliği olan bir şeye değinmelidir ve eğer bu sağlıklı bir konu ise şair bunda evrensel olanı anlatmış olur.

sadece kendi sınırlı duygularını ifade ettiği sürece, o bir şair sayılmaz; ama dünyayı tanıyıp dile getirmeyi başardığı zaman, o bir şairdir. hiçbir zaman tükenmez ve hep yeni kalır; aksi durumda ise öznel şair kendi iç dünyası ile ilgili şeyleri kısa bir zaman içinde ifade eder ve sonunda yaptığı işte başarısızlığa uğrar.

bir şairin çok yönlü bilgiye sahip olması gerekir; çünkü dünyada olan her şey onun kullanması ve ifade etmeyi bilmesi gereken birer malzemedir.

gerçeklikte şiirsel bir yan olmadığı söylenemez; işte tam da bu noktada sıradan bir olaya ilginç bir yön kazandırmak için şairin yeterince zeki olmasına gereksinim duyulur. gerçeklikten alacaklarımız; motifler, ifade edilmesi gereken konular ve asıl özdür; bunlardan güzel ve canlı bir yapıt ortaya koymak ise şaire düşer.

bizim genç şairlerimizin çoğunluğunun, yeterince öznel olamamalarından ve nesnel olan şeydeki konuyu bulup çıkarmayı bilememelerinden başka eksikleri yok. yapıp yapacakları kendilerine benzeyen, kendilerinin hoşuna giden konuları bulmak; konuyu şiirsel bir konu olduğu için ele almalıdırlar, kendilerine ters gelse bile.

şairler, sanki kendileri hasta, tüm dünya da hastaneymiş gibi, akıllarına gelen her şeyi yazıyorlar. hepsinin sözünü ettiği şey, çektikleri acılar, dünyanın sıkıntıları, öbür taraftaki mutluluklar ve hepsi de mutsuz olduğu için birbirlerini daha büyük mutsuzluklara sürüklüyorlar. aslında bize yaşamın ufak tefek sıkıntılarını dengelemek, insanı dünya ve kendisi ile barışık hale getirmek için bahşedilmiş şiiri kötüye kullanmaktan başka bir şey değil bu. ama şimdiki nesil gerçek güçten korkuya kapılıyor, huzuru ve şairane duyguları zayıflıkta buluyor.

şiirimin nesnelliğini büyük dikkatime ve görme egzersizlerime borçluyum; bu yolla oluşan birikime çok önem verdiğimi de söylemeliyim.

18.02.2022

gerçek

cenap şahabettin

gerçek dediklerimizin çoğu, henüz yalanlanmamış yalanlardır.

ne kadar yalanları bir resmi kağıt üstüne geçirmekle gerçeğe çevirdik sanırız.

sıcak iklimlerde öğrendiğim bir gerçek: sıcaklık derecesi kırkı aştı mı, bütün ahlak kuramları altüst oluyor.

en iğrenç yalan, gözyaşı biçimine girendir.

gerçeği bulmak için aracımız beş duyu, engelimiz yine beş duyudur.

herkesle birlikte aldanmak, gerçeği görüp de kendi kendine kalmaktan iyidir.

7.09.2021

tavsiye

eduardo galeano

bu olay 1986'da, ukrayna, çernobil'de meydana geldi. dünyanın o ana dek gördüğü en büyük nükleer felaketti; ama bu trajediyi ilk andan itibaren haber alan yegane canlılar kaçıp giden kuşlar ve toprağın altına saklanan kurtçuklar oldu. sovyet hükümeti sessizlik emri verdi. radyoaktif yağmur avrupa'nın önemli bir bölümünü istila etti ama hükümet inkâr etmeye ya da susmaya devam etti.

bir çeyrek yüzyıl sonra, fukushima'da, birçok nükleer reaktör patladı ve japon hükümeti de sustu ya da alarm verici versiyonları inkâr etti. işte bu yüzden, ingiliz emektar gazeteci claud cockburn şu tavsiyede bulunurken haklıydı: "resmi olarak yalanlanana kadar hiçbir şeye inanmayın."

30.03.2021

romancı

ursula kroeber le guin

kehanetleri peygamberler (bedavaya), falcılar (bunlar genellikle belli bir ücret isterler; bu yüzden de peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve fütürologlar (bu işten maaş alırlar) yaparlar. kehanet peygamberlerin, falcıların ve fütürologların işidir. romancıların işi değildir. bir romancının işi yalan söylemektir.

meteoroloji bürosu size gelecek salı havanın nasıl olacağını, rand şirketi 21. yüzyılın nasıl olacağını söyleyecektir. bu tür bilgiler edinmek için yazarlara başvurmanızı tavsiye etmem. bununla hiçbir alakaları yoktur onların. bütün yapmaya çalıştıkları, size kendilerinin nasıl olduğunu, sizin nasıl olduğunuzu, neler olduğunu, havanın şimdi, bugün, şu anda nasıl olduğunu anlatmaktır. "bak işte yağmur, işte gün ışığı! aç gözlerini; dinle, dinle." bunu der romancılar. neyi görüp işiteceğinizi söylemezler. size bütün söyleyebilecekleri bu dünyada, üçte biri uyuyarak ve düş görerek, bir diğer üçte biri de yalan söyleyerek geçirilen kendi ömürleri içinde görüp işittikleridir.

işin aslı, bir roman okurken deliririz biraz, kafayı buluruz. olmayan insanların varlığına inanırız, seslerini duyarız. onlarla birlikte borodino savaşı'nı seyre dalar, napolyon bile oluruz. aklımız başımıza -çoğunlukla- kitabı kapadığımızda gelir. gerçekten saygın hiçbir toplumun, yazarlarına güvenmemiş olması hayret edilecek bir şey değildir.

sanatçı, sözcüklerle söylenemeyecek olanla uğraşır. sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı ise bunu sözcüklerle yapar. romancı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler.

gerçeğin, hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu öğrettiler bana. en kesin bir olgu bile anlatılış üslubu yüzünden yok olup gidebilir ya da parlayabilir. tıpkı bir kadının üzerinde iyice parlaklaşıp da başka bir kadının üzerinde silikleşen, toza gömülen denizlerimizin o eşsiz organik mücevheri gibi. olgular incilerden daha kesin, daha katı ve daha gerçek değildirler. üstelik onlar gibi duyarlıdırlar.

17.09.2020

gerçek

ivan pavlov

en cesurca tahminlerle ve hipotezlerle bile olsa, bir bilgi yetersizliğini hiçbir zaman örtmeye kalkışmayın. bu sabun köpüğü, oyunlarıyla sizin gözünüze istediği kadar hoş görünsün, er geç patlayacak ve size utançtan başka bir şey kalmayacaktır. bir kuşun kanatları istediği kadar kusursuz olsun, havayı kendine dayanak yapmadan kuşu havalandıramaz. gerçekler bir bilim adamı için hava kadar önemlidir. onlarsız asla uçamazsınız. onlar olmadan 'kuramlarınız' hiçbir işe yaramaz. unutmayın ki bilim, bir insanın tüm hayatını alır. iki hayatınız olsaydı bile size yetmezdi. çalışmalarınızda ve araştırmalarınızda tutkulu olun.

15.09.2020

gerçek

leyla erbil

sen tutar ömrünü, cem sultan'ı kimin zehirlediğini araştırmaya adarsın, diyelim, cem sultan'ı fransızlar, diyelim ruslar zehirlemiş olsun, bundan sonra neyi değiştirir? ya da beriki, dante'nin divina commedia'sını ebul-ala maarri'nin, risalet-ül gufran adlı kitabından aynen çaldığını ispat etmekle tüketir hayatını; doğrudur da, çalmıştır, biliniyor da pekala, amma, ne fayda, gerçek artık o gerçek değildir, gerçek kaymıştır artık. divina commedia, dante'nindir! maarri'nin adı yoktur ortada. bütün dünya öyle biliyor ve böylece gerçek olmayan gelmiş gerçeği silmiş, yalanı yanlışı kazımıştır beynimize. eğer insanın içinde gerçek tutkusu cayılmaz ve yüce bir duygu olsaydı bu yanlışları benimseyemezdi insanoğlu. dante'yi değil, maarri'nin adını anardık. haklılık, ihanet, insanlık suçu; bunlar gerçek karşısında hayalet gibi kalmış, eskimiş kavramlardır, hiçbir şeyi değiştirmez gerçeği anlatmak!

5.08.2020

hakikat

dave eggers

artık bir mutabakat istiyorum, bir sentez, mutlak bir hakikat -tartışma merasiminden uzak. tartışacak bir şey kalmadı; anlamlı bir sonuca varabilecek hararetli münakaşalara yer yok. sadece hakikat peşindeyim; meseleyi tam kalbinden, olabildiğince basit şekilde sunabileceğiniz, diyalektik ürünü değil de emsalsiz, kendine özgü: hakikat! hepimiz hakikati biliyoruz ama olayları çarpıtmakta ısrarcıyız; her konuda birbirimizle derin çatışmalar içindeymişiz gibi görünsün diye -sanki her şeyin iki yanı varmış gibi -halbuki yoktur; sadece tek bir yanı vardır, her zaman tek bir yan vardır: dünya nasıl yuvarlaksa hakikat de yuvarlaktır, iki yanı yoktur; çünkü yuvarlaktır.

11.05.2020

yalan

slavoj zizek

sadece insan, bizzat doğruyu kullanarak aldatma yeteneğine sahiptir. bir hayvan gerçekte olduğundan başka bir şeymiş gibi yapabilir, gerçekte istediğinden başka bir şeyi istermiş gibi yapabilir; ama sadece insan, yalan sayılacağını beklediği bir doğruyu söyleyerek yalan söyleyebilir. sadece insan aldatıyormuş gibi yaparak aldatabilir.

lacan'ın sık sık zikrettiği, iki polonyalı yahudi hakkındaki freud fıkrasının mantığı da budur elbette. adamlardan biri öbürüne gücenmiş bir tonla şunu sorar: "niye aslında krakow'a gittiğin halde, ben lemberg'e gittiğini düşüneyim diye krakow'a gittiğini söylüyorsun?"

15.01.2019

hakikat yolunda

yuval noah harari

arayış genellikle büyük bir soruyla başlar: ben kimim? hayatın anlamı ne? iyi nedir? çoğu insan mevcut güçler tarafından verilmiş hazır cevapları öylesine kabullenirken, ruhani arayıştakiler kolay kolay tatmin olmazlar. yalnızca iyi bildikleri istikametlere ya da gitmek istediklere yere değil, yol nereye çıkarsa çıksın büyük soruların peşinde koşar dururlar.

bu nedenle çoğu insan için akademik çalışmalar, ruhani yolculuklardan ziyade anlaşmalar gibidir; bizi büyüklerimiz, devletler ve bankalar tarafından onaylanmış, önceden belirlenmiş hedeflere götürürler. "yıllarca ders çalışıp lisans diplomamı alacağım ve iyi maaşlı bir işi garanti edeceğim."

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

düalizm insanlara bu maddi prangalarından kurtulup bize çok yabancı olsa da, gerçek evimiz olan ruhani dünyaya geri dönmek üzere bir yolculuğa çıkmamızı tembihler. bu arayışta tüm maddi arzuları ve anlaşmaları reddetmemiz gerekir. bu düalist mirasın etkisiyle teamüllerden ve bu geçici dünyanın sunduğu anlaşmalardan şüphe ederek bilinmeyen bir istikamette gerçekleştirdiğimiz her yolculuk "ruhanidir".

bu ruhani yolculuklar dinlerle karıştırılmamalıdır. dinler dünyevi düzeni güçlendirmeyi amaçlarken ruhanilik ondan kaçmaya çalışır. ruhani göçebelerin en mühim görevlerinden biri hakim dinlerin inanç ve teamüllerine meydan okumaktır. zen budistleri, "yolda buddha'ya rastlarsanız onu öldürün." der. bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi onlardan da kurtarmanız gerektiği anlamına gelir.

tarihsel açıdan ruhani her yolculuk, bireysel olarak aşılması gereken çilelerle doludur. insan iş birliği sadece sorulara değil kesin cevaplara da ihtiyaç duyar. dini yapıların çıkmazları karşısında hiddetlenenlerse yeni bir değerler sistemi oluşturup farklı yapılar kurar.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

10.11.2018

filozof

jonathan swift

nasıl ki pandora'nın kutusu bedenin tüm hastalıklarını dünyanın dört bir yanına saldıysa, filozofların çok çeşitli düşünceleri de ruhun hastalıklarını yaymıştır. bunlar arasındaki tek fark filozofların kendi kutularının dibinde umut bırakmamış olmalarıdır.

ve hakikat astrea ile birlikte kaçmadıysa da, nil'in kaynağı denli derinlerdedir; ancak ütopya'da bulunabilir.

filozoflar kendilerine körce inanmamızı beklerler.

diyojen bir fıçıda da yaşamış olsa, eminim o paçavralarının altında da ilahi platon'un en güzel dokunmuş giysilerinin kıvrımları arasındaki gurur bulunabilirdi. işte bu diyojen'dir ki, iskender onu görmeye gidip kendisinden isteyeceği her şeyi ona verebileceğine söz verdiğinde şöyle demiş: "bana veremeyeceğiniz hiçbir şeyi benden almayın; tek bunu isterim; ışıkla benim aramda durup gölge etmeyin." bu da parasını denize atıp şu tuhaf sözü söyleyen filozofunki denli abartılı bir sözdür.

25.09.2018

gerçek din

comte de volney

ey ölümlülerin türlü türlü adlar vererek ne olduğunu bilmeden saygı gösterdikleri anlaşılmaz, sonsuz varlık! ey tanrı! sen ki göklerin sonsuzluğu içinde, evrenlerin gidişini düzenliyor, boşluğun uçurumlarını kasırga gibi kaynaşan milyonlarca güneşle dolduruyorsun. söyle bana, bu böcek kadar küçük insanlar, yeryüzünde olduğum halde benim gözümden kaçarlarken senin gözlerine nasıl görünürler? yıldızların yörüngeleri içinde gitmelerini düzenlemeye uğraşırken, toz üstünde kaynaşan bu küçücük kurtların senin için ne değeri olabilir? senin yüceliğin yanında onların parti ve mezhep ayrılıklarının ne önemi var? bu delilerin kendilerini azaba soktukları ince düşüncelerden sana ne?

bön insanlar! siz de bana tapınmalarınızın neye yaradığını gösterin. bunca yüzyıldır uygulamakta olduğunuz ya da yeni biçimlere soktuğunuz yöntemler doğa yasasından neyi değiştirdi? güneş daha mı büyüdü? mevsimlerin gidişi mi başkalaştı? toprak daha mı verimlileşti? halklar daha mı çok mutlu oldular? tanrı acıyıcıysa kendinize çile çektirmenizden ne diye hoşlansın? eğer sonsuzsa, sizlerin göstereceği saygı onun şanına ne ekler? eğer onun yargılarında her şey önceden hesaplanmışsa sizin yakarılarınızla karar değişir mi? ne yaptıklarını bilmeyen insanlar, yanıt verin. galipler! siz de tanrıya hizmet ettiğinizi söylüyorsunuz; demek tanrı sizin yardımınıza gereksinme duyuyor? cezalandırmak istese depremler, yanardağlar, yıldırımlar elinde değil mi? bağışlayıcı tanrı, yok etmeksizin düzeltmeyi bilmez mi?

müslümanlar! tanrı beş şartı çiğnediniz diye sizi cezalandırıyorsa bunlarla alay eden avrupalıları neden yükseltiyor? eğer dünyayı kur'an ile yönetiyorsa peygamberden önceki ulusları, şarap içen, domuz eti yiyen, hiç hacca gitmeyen, yine de güçlü imparatorluklar kuran bunca halkı hangi ilkelere göre yargıladı? ninova'nın, babil'in yıldıza tapan insanlarını, ateşe tapan pers'i, putperest romalı ve yunanlıyı; nil'in eski krallıklarını, sizin, kendi atalarınız olan araplar ile tatarları nasıl yargıladı? bugün bile, mezhebinizi yanlış bilen ya da hiç bilmeyen bunca ulusu, hintlilerin sayısız kastlarını, çinlilerin geniş imparatorluğunu, afrika'nın zenci kabilelerini, okyanus adalarında yaşayanları, amerika'daki geri halkları nasıl yargılamaktadır?

cahil ve kendini beğenmiş insanlar! siz ki yeryüzünde kendinizden başkasına bir hak tanımıyorsunuz. tanrı, eski ve bugünkü kuşakları hep bir araya toplasaydı, bu insan denizi içinde, müslüman'la hristiyan'ın o sözde evrensel dinlerinin durumu neye varırdı? tanrı'nın bütün insanlar için bir ve eşit olan adaletinin vereceği kararlar neler olacaktı?

aklınızın birbirini tutmayan düzenler içinde yolunu şaşırdığı yer işte burasıdır. gerçek de bütün açıklığıyla burada parlıyor. akılla doğanın sıradan ve doğal yasaları kendilerini burada gösteriyorlar, genel ve ortak bir düzenleyicinin, yan tutmayan adaletli bir tanrı'nın yasaları.

o tanrı ki bir ülkeye yağmur yağması için peygamberinin kim olduğuna hiç bakmaz. güneşini eşitçe, bütün insan ırkları üzerinde, beyazın da, karanın da, yahudi'nin de, müslüman'ın da, putperestin de, hristiyan'ın da üzerinde parıldatır; çabalayan ellerin ektiği ekinlere bereket verir; yurdunda sanayinin ve düzenin egemen olduğu her ulusu çoğaltır; adaletin uygulandığı, yasaların güçlü insana gem vurup yoksulu koruduğu, zayıfın güvenlik içinde yaşadığı, kısaca, herkesin hak duygusuyla yapılmış bir antlaşmadan ve doğanın verdiği haklardan yararlandığı her imparatorluğu gönence kavuşturur.

işte halklar bu ilkelere göre yargılanır. işte imparatorlukların alın yazısını belirleyen gerçek din budur.

5.07.2018

zeka ve yaratıcılık

jiddu krishnamurti

karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.

zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.

toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.

özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.

zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.

önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.

ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.

içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.

birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.

6.04.2018

gerçek

dostoyevski

"gerçeği olduğu gibi yansıtmak gerekir." diyorlar; oysa böyle bir gerçeklik kavramı yoktur ve yeryüzünde hiçbir zaman da olmamıştır. çünkü nesnelerin özüne varamaz insan; doğayı, duyguları aracılığıyla düşüncesinde yansıttığı biçimde algılayıp benimser.


ne yazarsanız yazın, ne çıkarırsanız çıkarın, ağzınızla kuş tutsanız gerçeği asla olduğu gibi anlatamazsınız. istediğiniz kadar betimleyin, gerçeğine göre yavan kalacaktır.

bir yapıtta, günlük yaşamımızdan belli bir olayı aktarırken en gülüncüne ulaşabileceğinizi, en ilginç yanını yakalayabileceğinizi mi sanıyorsunuz? asla! gerçeklik, gözlemlerinizin ve imgeleminizin yaratabileceği her şeyi aşan, sizin henüz düşünmediğiniz evreyi sunar bir bakıma size.

5.02.2018

türk medyası

turhan ılgaz

türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmiş bir medyaya sahiptir. bu medya, tekelleşmiş bir medyadır.

bu medya, sorgulayan entelektüelleri pek az; ama salık veren, yol gösteren, dikte eden aydınları veya yarı aydınları epey çok olan bir ülkede, kültürün esasen son derece küçümen alanını, etkilemenin de ötesinde, işgali altında tutabilmektedir.

bu medya, bilimin daha da küçümen alanını bütünüyle yok sayabilmekte, onu kamudan soyutlayabilmektedir.

nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli alanını, muhteşem bir iş birliği (hatta suç ortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir.

böylece tek tek insanları ve giderek bütün bir toplumu kullanabilmekte (manipüle edebilmekte); bir yandan çetelerle savaşan robin hood görüntüsü verip bunun propagandasını yaparken, bir yandan da çeteleri yaratan düzen işlevinde ve onun içinde var olmaktadır.

çünkü -ve bourdieu'nün felsefe kökenli sosyoloji uzmanlığının olanca yetkinliği ve yetkisiyle gösterdiği üzere- medya alanında, başka alanları ve o alanların insanlarını ya da kamuoyunu en çok kullanan (manipüle eden) kişi, program, ya da kurumlar, genel mekanizmanın işleyiş mantığı gereği, aslında en fazla kullanılanlar (manipüle edilenler) olmaktadırlar. tehlike de işte buradadır. medya, liberal batı demokrasisini, yeryüzünde gelmiş geçmiş en tümel ve en mutlak totalitarizm haline getiren bir katalizör olup çıkmıştır.

öyle bir çağda yaşıyoruz ki, insanı insan yapan değerlerin korunması, insanın özgür bir birey olarak var olabilmesi, ancak ve ancak medyanın klişeleştirilmiş şartlandırmalarına başkaldırabilmekle mümkün olabilir.

20.01.2018

gerçeğin ustaları

henry miller

gerçek her zaman aydınlatıcıdır.

bir ışık dünyası vardır, her şeyin açık ve ortada olduğu ve bir karışıklık dünyası vardır, her şeyin karanlık ve anlaşılmaz olduğu. iki dünya gerçekte birdir. karanlığın dünyasında olanlar biraz ışık görürler şimdi ve sonra ışık ülkesini; ama ışık dünyasında olanlar karanlık diye bir şey bilmezler. ışığın adamları gölge etmezler. kötülük onlarca bilinmez. ne de kızmaya sığınırlar. zincirsiz ve prangasız hareket ederler.

inanıyorum ki dünyanın her yerinde ve en beklenmedik yerlerinde ışık saçan insanlar ya da tanrılar vardır. bunlar anlaşılmaz değil, saydam kişilerdir. çevrelerinde esaslı olan hiçbir şey yoktur. onlar açıkta, devamlı olarak görülebilecek yerlerde dururlar. eğer onlardan uzaklaşmışsak, bu onların tanrısal basitliklerini kabul edemeyişimizden ötürüdür. "aydınlatılmış varlık" deriz; ama ne ile aydınlatılmış olduklarını araştırmak gereğini hissetmeyiz. canlılıkla yanmak (hayat budur), etrafa neşe saçmak, kaos haline gelmiş dünyanın üzerinde sakin kalmak ve yine de dünyanın bir parçası olmak, insan, tanrısal bir insan, herhangi bir kardeşten daha yakın.. nasıl oluyor da, bütün bunların özlemini çekiyoruz? daha iyi, daha derin, daha zengin, daha gerekli bir yol var mı? eğer varsa, bunu bana haykırın! bilmek istiyorum. ve hemen şimdi bilmek istiyorum!

cevap beklemek zorunluluğunu duymuyorum. cevabı çevremde görüyorum. gerçek bir cevap sayılmaz bu. bir kaçamak demek daha doğrusu. dirseğimin dibinde duran ünlü kişinin gözlerimin içine baktığını hissediyorum. sanki dünyanın suratına bakmaktan korkmuyor. ne dünyadan vazgeçmiş ne de ondan yüz çevirmiştir; taş, ağaç, vahşi hayvan, çiçek ve yıldız nasıl dünyanın bir parçasıysa, o da dünyanın bir parçasıdır. o kendi bünyesinde dünyadır. çevremdekilerin yüzlerine bakınca sadece bana bakmaktan kaçınanların profillerini görüyorum. hayata bakmamaya çalışıyorlar. çok korkunç, çok müthiş, çok şu ya da bu. sadece yaşantının korkunç canavarını görüyorlar ve o canavarın önünde önem kazanıyorlar. eğer canavarın kuvvetli çenelerine bakacak kadar cesaretli olsalardı! gözleri iyice açıldığı zaman kıpırdanış ölmelidir. ve kıpırdanışın durduğu anda gerçek müzik başlar.

canavar ağzından alevler kusuyor, burnundan dumanlar püskürtüyor, sadece korkularını gidermek için. canavar dünyanın tam ortasında nöbet tutmaz. bilinç mağarasının kapısında bekler. canavar ancak, batıl inançların hayal dünyasında gerçektir.

tibet yaylası'nda gerçekten, bizimle kıyaslanamayacak ölçüde bizden üstün, küçük bir insan topluluğu vardır ve bunlar "ustalar" diye tanımlanır. gönüllü olarak dünyadan uzakta, sürgün hayatı yaşarlar. daha önce sözünü ettiğim androidler gibi ömürleri uzun, hastalık bilmez ve yok edilemez kişilerdir. neden bizimle kaynaşmak istemezler, neden varlıklarını bize belli etmekten kaçınırlar? onlar mı bizden uzaklaştılar, yoksa biz mi onları kendimizden uzaklaştırdık?

21.09.2017

kralın yeni giysileri

hans christian andersen

çok yıllar önce bir kral varmış. yeni, güzel giysileri o kadar severmiş ki, her zaman şık giyinebilsin diye bütün parasını giysilere harcarmış. ne askerlerine, ne tiyatroya ne de yeni giysilerini göstermek amacıyla değilse, parkta araba gezintileri yapmaya hiç ilgi göstermezmiş. günün her saati için giyeceği ayrı bir ceketi varmış; hani bir kral için "danışmanlarıyla toplantıda!" derler ya, onun için de hep "kral giyinme odasında!" derlermiş.

kralın yaşadığı büyük kent pek eğlenceliymiş. her gün oraya çok sayıda yabancı gelirmiş. günlerden bir gün iki dolandırıcı gelmiş o kente. dolandırıcılar kendilerini dokumacı diye tanıtıp düşünülebilecek en güzel kumaşları dokuyabildiklerini ortalığa yaymışlar. o kumaşların renklerinin, desenlerinin olağanüstü güzelliğinden söz etmişler. ayrıca o kumaşlardan dikilen giysilerin, üstlendikleri görevlere uygun olmayan kişiler ve ıslah olmaz ahmaklar karşısında görünmez olduğunu belirtmişler.

kral, "bak, o tür giysiler çok işe yarar!" diye düşünmüş. "öyle giysilerim olursa, ülkemde kimlerin görevlerine uygun olmadığını görür, ahmağı akıllıdan ayırt edebilirim. benim için hemen o tür bir kumaş dokunmalı!" böyle düşünen kral dolandırıcılara, işlerine başlayabilmeleri için çokça para vermiş.

dolandırıcılar da iki dokuma tezgahı kurup sözümona çalışmaya başlamışlar; ama dokuma tezgahlarında hiçbir şey yokmuş. çok geçmeden en üstün nitelikli ibrişim ile en gösterişli sırmaya gereksinim olduğunu bildirmişler. istedikleri ibrişim ile sırma gelir gelmez de onları kendi torbalarına doldurup boş dokuma tezgahlarında gecenin geç saatlerine kadar çalışmayı sürdürmüşler.

kral kendi kendine "şu anda ne kadar kumaş dokumuş olduklarını öğrensem iyi olur!" demiş. ama ahmaklar ile görevine uygun olmayanların kumaşı göremeyecekleri aklına gelince biraz tedirgin olmuş. kendisi için korkulacak bir şey olmadığına eminmiş; yine de işin nasıl gittiğini görsün diye, ilkin bir başkasını yollamanın daha iyi olacağını düşünüyormuş. kentteki herkes kumaşın şaşırtıcı özelliğini biliyor; bu yüzden de komşusunun ne kadar beceriksiz ya da ahmak olduğunu görmek için sabırsızlanıyormuş.

kral, "şu yaşlı, sözüne güvenilir bakanımı dokumacıların yanına göndereyim." diye düşünmüş. "işin nasıl gittiğini en iyi o değerlendirir; çünkü akıllı bir insandır; üstlendiği görevi de hiç kimse ondan daha iyi yerine getiremez!"

böylece doğru sözlü, yaşlı bakan, iki dolandırıcının boş dokuma tezgahları başında oturup çalıştıkları yere gitmiş. içeriye girer girmez, içinde bir "aman tanrım!" deyip gözlerini iyice açmış. "aman tanrım! tezgahlarda hiçbir şey göremiyorum!" ama sesini çıkarmamış.

iki dolandırıcı bakandan yaklaşmasını rica edip boş tezgahları işaret ederek kumaşın rengini, desenlerini güzel bulup bulmadığını sormuşlar. zavallı yaşlı bakan gözlerini daha da fazla açık bakmış; ama hiçbir şey göremiyormuş; çünkü görecek hiçbir şey yokmuş. bir kez daha içinden "aman tanrım!" demiş. "bu kadar ahmak mıyım ben? ahmak olduğumu doğrusu hiç düşünmemiştim! ama bunu hiç kimse bilmemeli! üstlendiğim göreve uygun bir insan değil miyim acaba? hayır, hayır! kumaşı göremediğimi hiç kimseye söyleyemem!"

dokumacılardan biri, "eee, hiçbir şey demeyecek misiniz?" diye sormuş.

gözleri pek iyi seçemediği için gözlük kullanan yaşlı bakan, "yoo" demiş. "çok güzel! büyüleyici bir güzelliği var! şu renklere, şu desene bakın! kral'a çok beğendiğimi söyleyeceğim."

iki dolandırıcı, "öyle mi! buna çok sevindik!" demişler. sonra da kullandıkları renkler ile acayip desenin adlarını söylemişler. dediklerini kral'a anlatabilmek için yaşlı bakan onları dikkatle dinlemiş.

bunun üzerine dolandırıcılar, kumaşı bitirebilmek için daha çok para, daha çok ibrişim ve sırma isteğinde bulunmuşlar. aldıklarını da kendi ceplerine atmışlar. dokuma tezgahlarına bir tek iplik bile takılmamış; ama onlar eskisi gibi, boş tezgahlarda çalışmayı sürdürmüşler.

çok geçmeden kral işin nasıl gittiğini görsün diye, yine doğru sözlü başka bir devlet adamını göndermiş; çünkü kumaşın yakında bitip bitmeyeceğini bilmek istiyormuş. bakanın başına gelen, bu devlet adamının da başına gelmiş. o da bakmış, bakmış; ama boş tezgahlardan başka görecek bir şey olmadığı için, hiçbir şey görememiş.

dolandırıcılar, "nasıl? güzel bir kumaş, değil mi?" diye sormuşlar. olmayan kumaşı gösterip olmayan gösterişli deseni anlatmışlar.

devlet adamı içinden "ben ahmak değilim; öyleyse herhalde görevim bana uygun değil. böyle olması da çok tuhaf; ama hiç kimse bunun farkına varmamalı!" demiş.

sonra da görmediği kumaşı övmeye başlamış; o güzel renkleri, o büyüleyici deseni ne kadar beğendiğini vurgulamış. geri döndüğünde de kral'a, "gerçekten büyüleyici güzellikte bir kumaş!" demiş.

kentte herkes bu üstün nitelikli kumaşı konuşuyormuş.

bu kez kral kumaşı daha tezgahtayken kendisi görmek istemiş. daha önce iki dolandırıcıyı ziyaret etmiş olan o sözüne güvenilir iki devlet adamının da aralarında bulunduğu kalabalık bir soylular topluluğuyla, kurnaz dolandırıcıların çalıştığı yere gitmiş. dolandırıcılar lif ya da iplik kullanmadan var güçleriyle dokuyorlarmış.

daha önce orayı ziyaret etmiş olan iki devlet adamı "bakın, pırıl pırıl değil mi?" demişler. sonra da boş tezgahları işaret edip "kral hazretleri şu renkleri, şu deseni görmek istemezler mi?" diye eklemişler; çünkü ötekilerin kumaşı gördüklerini sanıyorlarmış.

kral içinden "o da ne?" demiş. "hiçbir şey görmüyorum! ahmak mıyım! kral olmayı hak etmiyor muyum yoksa? başıma gelebilecek en kötü şey de buydu!" ama yüksek sesle, "evet, çok güzel!" demiş. "gerçekten övgüye değer!" sonra da gözlerini boş tezgaha dikip sonuçtan çok memnunmuş gibi başını sallamış; hiçbir şey göremediğini söylemek istemiyormuş. kral'a eşlik eden soylular da bakmışlar, bakmışlar; ama ötekilerin gördüğünden başka bir şey görmemişler; yine de kral'ın dediği gibi, "evet, çok güzel!" demişler. sonra yakında yapılacak büyük geçit töreninde, kral'ın bu kumaştan dikilecek yeni giysileri giymesini önermişler. "çok güzel! çok uygun! harika!" sözleri ağızdan ağıza dolaşmış. herkes çok sevinçli görünüyormuş. bunun üzerine kral dolandırıcılara, ceketlerinin düğme deliğine takmaları için haç biçiminde birer şövalyelik nişanı, ayrıca da krallık saray dokumacısı unvanını vermiş.

geçit töreninin yapılacağı günden önceki gece dolandırıcılar hiç uyumamışlar; en azından 16 tane kocaman mum harcayarak çalıştıkları yeri aydınlatmışlar; kral'ın yeni giysilerini yetiştirmek için harıl harıl çalışıyor görünmüşler. dokudukları kumaşı tezgahtan alıyormuş gibi yapıp kocaman makaslarla havayı kesmişler; ipliksiz iğnelerle dikmişler; sonunda da "işte," demişler, "giysiler hazır!"

kral en seçkin şövalyelerinin eşliğinde sabah erkenden dolandırıcıların işliğine gelmiş. iki dolandırıcının her biri, birer kolunu bir şey tutuyormuş gibi havaya kaldırıp diktikleri giysileri tanıtmaya başlamış: "işte pantolonlar! işte ceket1 işte pelerin!" vb. "hepsi de örümcek ağı kadar hafif. bunları giyen, kendini üstünde bir şey yokmuş gibi duyumsar. zaten işin güzelliği de burada!"

şövalyeler, "evet, çok doğru!" demişler; ama hiçbir şey göremiyorlarmış; çünkü ortada görülecek bir şey yokmuş.

iki dolandırıcı, "kral hazretleri üstlerindeki giysileri çıkarmak istemezler mi?" demişler. "yeni giysilerinizi şu büyük aynanın önünde biz kendi elimizle size giydirmek isteriz."

kral soyunmuş, dolandırıcılar yeni giysileri kral'a sözümona giydirmeye başlamışlar. kral'ı belinden kavrayıp ucu yerlerde sürünen uzun bir eteği tutturuyormuş gibi yapmışlar. kral aynanın önünde dönerek kendine bakmış.

oradakiler, "aman ne kadar güzel! ne kadar da yakıştı!" demişler. "şu renklere, şu desene bir bakın. çok gösterişli bir giysi doğrusu!"

tören başkanı, "geçit töreninde kral hazretlerinin başının üstünde taşınacak sayvan hazır! dışarıda sizi bekliyorlar!" demiş.

kral, "peki, ben de hazırım." diye yanıtlamış. sonra da, "giysilerim iyi oturmuş mu?" deyip yeniden aynanın başına geçmiş; çünkü kılığına özen gösterdiğini herkese kanıtlamak istiyormuş.

kral'ın yerde sürünen uzun eteğini taşıyacak olan mabeyinciler eğilerek elleriyle eteği tutup kaldırıyor gibi yapmışlar. sonra da eteğin ucu gerçekten ellerindeymiş gibi kral'ın ardından yürümüşler. kral'ın yeni giysilerini görmedikleri fark edilir diye ödleri kopuyormuş.

böylece kral görkemli sayvanın altında geçit törenine katılmış. sokaklara dökülmüş olan halk, "kral'ın yeni giysilerinin eşi benzeri yok! aman ne de uzun eteği var! ne de yakışmış!" diyorlarmış. hiç kimse hiçbir şey göremediğinin anlaşılmasını istemiyormuş; çünkü o zaman ya görevine uygun olmadığı ya da ahmak bir kişi olduğu ortaya çıkacakmış. kral'ın bu yeni giysileri her zamankinden çok ilgi uyandırmış.

o sırada küçük bir çocuk, "a! kral'ın üstünde hiçbir şey yok!" diye bağırmış. babası "bakın hele şu masumun söylediği şeye!" demiş. ama çocuğun sözleri kulaktan kulağa fısıltıyla yayılmış: "küçük bir çocuk kral'ın üstünde hiçbir şey olmadığını söylüyor!" diyorlarmış.

sonunda herkes, "evet, kral'ın üstünde hiçbir şey yok!" diye bağırmaya başlamış. kral sarsılmış; çünkü o da söylenenin doğru olduğu kanısındaymış. ama sonra içinden "geçit töreninin sonuna kadar dayanmalıyım." demiş, daha da kurumlu yürümeye başlamış; mabeyinciler var olmayan uzun eteği taşıyarak ardından gitmişler.

7.08.2017

hakikat

ursula k. le guin: gerçek, insanı özgürleştirir.

georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizdeki tüm haklara sahiptir.

peyami safa: hakikati seviniz, o da sizi sever. hakikati arayınız, o da sizi arar. yalan çin setleri gibi kalın duvarlar örse, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "buradayım!" der.

marcus aurelius: şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

margaret atwood: gerçek, tarih olsa onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.

ingeborg bachmann: nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

dave eggers: gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir, eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

roland barthes: usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar, yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

8.04.2017

hakikat

hüseyin rahmi gürpınar

insanlara hakikat kadar hayalin de lazım olduğunu hayatımın henüz yirmiyi bulmayan yılları içinde tecrübe ettim. hayalin lezzeti hakikate dönüşmesinde değil, o ilk şeklini daima korumasındaymış.

insan toplumu içinde itirafı zararlı olan hakikatler çoktur. henüz insanların anlama ve kavrama yetisi her hakikati sindirebilecek mükemmel terbiyeye erememiştir.

lakin gerçeği görenler, kendi zararlarına da olsa onu duyurmaktan çekinmeyerek hemcinslerinin olgunlaşması için uğraşmaya kayıtsız kalmamalıdır.

itirafı zor olan hakikatlerin saklanması daha zordur.