arthur rimbaud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arthur rimbaud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20.06.2022

aykırı kişiler

tarık dursun k.

müzikte, sporda, sinemada, edebiyatta gün gelir, sıra dışı sanatçılar boy verirler.

sözgelişi, bir marlon brando, bir george c. scott, o yılın en başarılı sinema oyuncuları seçilerek oscar heykelciğiyle ödüllendirildiklerinde, bunu almayı reddetmiş, törene bile katılmamışlardı.

aynı olgu, edebiyat alanında romancı ve bilge jean-paul sartre aracılığında nobel edebiyat ödülünün başına gelmişti. sartre, dayanılmaz bir fransız inceliğiyle kendisine sunulan ödül için "teşekkür ederim, almayayım." demişti.

türk futbolunun "hırçın çocuğu" sergen, kural dışında olmanın ve kural dışı kalmanın bütün nimetlerinden yararlanmayı çok iyi bilen bir sporcumuzdur. onun için gündemde olmak ya da gündemde kalmak, ancak ve ancak kural dışılıkla gerçekleşmektedir ve o da bu oyununu kimi zaman çatışmalarla, kimi zaman takım kadrosuna alınmamakla, yedeklikle, tehditlerle -tehdit ederek ya da tehdit edilerek- medyanın her dalında sahnelemektedir.

mozart, tam bir büyümemiş çocuktu ve -niçin saklamalı- kural dışı olmak ona yakışıyordu da. kusurlarını kusur olmaktan çıkararak birer "meziyet"miş gibi gösterme yeteneğini, o, bu uzatmalı çocukluğundan alıyordu.

şair ve yazar oscar wilde, tartışmasız bir küstah, kendini beğenmiş tam bir edepsizdi de. cinsel tercihinin toplumca densizlik olarak görülmesi yüzünden mahkemelere düşmüş, yargılanmış ve hapislerde yatmıştı.

iki ünlü şair arthur rimbaud ile verlaine arasında oluşan şaşırtıcı ilişki bir yerden sonra ve o dönem için bir tür "skandal"dı. burada topluma ve kurallara ters düşen, öncelikle rimbaud idi; terbiyesiz, kaba davranışlıydı ve açık saçık konuşmalarıyla verlaine dışında herkesin tepkisini çekiyordu.

cinsel tercihleri nedeniyle "terso"ya gelen salt bu kişiler değildi elbet. aralarında, büyük besteciler (çaykovski), büyük yazarlar (andre gide, gertrude stein, marcel proust, hans christian andersen vb.), dünyanın sayılı iktisatçıları (john maynard keynes), tiyatro sanatçıları (jean cocteau, jean marais), ünlü balerinler ve baletler (isidore duncan ve nuriev), oyun yazarları (tennessee williams), şairler (w.h. auden), sinemacılar (visconti ve pier paolo pasolini) ve şarkıcılar (david bowie ve elton john) vardı.

sonra tarihe mal olmuş kişiler: sappho (i.ö. 600 yıllarında yaşamış yunanlı kadın şair), christine (isveç kraliçesi), zeno (i.ö. 5. yüzyılda yaşamış yunanlı bilge), euripides (yunanlı bilge), sokrates (yunanlı bilge), aristo (yunanlı bilgelerin en büyüğü), büyük iskender (makedonya kökenli asker ve cihangir), julius caesar (roma'nın unutulmaz egemeni, komutan, diktatör ve büyük aşık; kleopatra'ya olan delice aşkını unutmuş olamazsınız, değil mi?), hadrian (roma imparatoru), aslan yürekli richard (ingiltere kralı), botticelli (italyan resim ustası ve çağının en büyük ressamlarından), leonardo da vinci (italyan ressam, heykeltıraş, bilim adamı ve buluşçu), francis bacon (ingiliz devlet adamı, bilge), yazar john milton, şair walt whitman, yazar samuel butler, italyan papa julius iii., rus çarı büyük petro, prusya kralı büyük frederick, isveç kralı iii. gustavius ve daha nice kişiler toplum adına konulmuş (çoğu kez de yasalaştırılmış) kurallara her alanda karşı çıkarak başkaldırmış kişilerdi.

galileo galilei kurallara başkaldırdı ve din dünyasının hışmını üzerine çekti. başının dertlerden kurtulması, suçlanmasının hemen ardından verdiği ifadesinde her şeyi reddetmesiyle gerçekleşebildi.

20.12.2019

şafak

arthur rimbaud

kucakladım yaz şafağını.

sarayların önünde dal kımıldamıyordu henüz. su ölüydü. terk etmemişti gölgeler orman yolunu. yürüdüm uyararak canlı ve ılık solukları; ve değerli taşlar baktı ve sessizce havalandı kanatlar.

serin ve körpe aydınlıklarla dolmaya başlayan keçi yolunda, ilk tanışmam, bana adımı söyleyen bir çiçekle oldu.

çamlar arasında saçlarını dağıtan sarışın çağlayana gülümsedim; tanrıçayı seçtim gümüş dorukta.

tek tek kaldırdım tülleri o zaman. kollarımı sallayıp ağaçlıklı yolda. horoza tut dedim, ovayı aştı. kente girdi, kaçıyordu çan kuleleri ve kubbeler arasından; koşup mermer rıhtımlarda dilenci gibi, kovalıyordum onu.

bir defne ormanına yakın, yolun yukarısında, sardım onu yığılmış kanatlarıyla ve duydum biraz olsun o sonsuz bedenini. çocuk ve şafak ormanın eteğine attı kendini.

uyandıklarında öğlendi.

25.11.2019

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

ruh bedenin gururudur.

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

22.12.2018

yürümek

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur.

frederic gros: yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

6.09.2018

gümüşsü kristal gökler

arthur rimbaud

gümüşsü kristal gökler. garip görünümüyle köprüler, kimi düz, kimi tümsekli, baştakiler üstüne açılarla inen ya da yana yatmış ötekiler ve diğer aydınlanmış kıvrımlarında suyun, yenilenen o biçimler; ama hepsi de öyle uzun ve ince ki kümbetlerle yüklü kıyılar alçalıp küçülüyor. kiminin yöresinde hala viran evler. kimi; direkleri, işaretleri, ince duvar korkuluklarını ayakta tutuyor. kesişiyor ve akıyor ezgili uyumlar, çıkıyor kıyı yamaçlarını çalgı telleri. ayırt ediliyor kırmızı bir ceket belki öteki giysilerden ve çalgılardan. halk türküleri mi bunlar, konser parçaları mı derebeylik çağlarından, koçaklamalardan kalıntılar mı? su gri ve mavi, geniş, denizin bir kolu gibi. göğün yükseğinden düşen ak bir güneş ışığı yok ediyor bu güldürüyü.

yaz şafağı uyandırıyor sağda yaprakları, buğuları, parkın köşesinden gelen gürültüleri ve soldaki kıyıların mor gölgelerinde nemli yolun binlerce hızlı teker izleri. perilerin geçit töreni. şöyle: yaldızlı tahta hayvanlarla, direkler ve alaca perdelerle yüklü arabaları çekiyor dörtnala benekli yirmi sirk atı. acayip hayvanlarda çocuklar ve insanlar. eski faytonlar ya da masallardaki süslü arabalar gibi bayraklarla donanmış, çiçeklerle bezenmiş yirmi taşıtta çocuklar, bir kır oyunu için bayramlıklarını giymiş. ve sayvanlarının altında, dizilmiş abanoz sorguçları, mavi, kara ve kocaman kısrakların tırısa kalkıp çektiği tabutlar.

çocukken görüşümü biledi kimi gökler; her karakterden izler kaldı yüzümde. görülmemiş şeyler oldu. şimdi de, kaçınılmaz değişimi zamanın, sonsuzluğu matematiğin sürgün ediyor beni, acayip bir çocukluğa, akıl almaz şefkatlere katlanıp iyi yurttaş olduğum şu dünyadan. ister hakka, ister güce, ister mantığa dayansın, hiç hesapta olmayan bir savaş düşlüyorum. müzikli bir tümce kadar açık bu.

23.06.2018

bağbozumu şarkıları

şükrü erbaş


sevgilim
hangi acıyla yaprak dökersek dökelim
insan kendini seveceği bir dünya buluyor

"git kurtar kendini dostum. kurtar canını tüm bağların zulmünden. ve bırak evleri, onları yapanlara mezar olsunlar. git. seninkinden başka toprak bul. kendi ülkenden başka ülkeler. ama asla kendi canından başka can bulamazsın. düşün; tanrının toprakları sonsuz genişlikteyken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı olduğunu."
(binbir gece masalları)

"ben, bir başkasıdır."
(arthur rimbaud)

"cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir."
(van gogh)

damla damla akıyorsun gözlerimden

"yaşlı dünyanın sessiz atları
otlamaya devam edecekler bozkırda"
(gerard chaliand)

ey mazlum hayal, kanatlı yalnızlık
sensin bütün arzulardan esen

"bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır."
(ferit edgü)

sevgilim
önce ölümden, sonra senden doğdum ben.

"evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: ortak keder."
(max horkheimer)

"dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler."
(goethe)

insan ruhunun pazarı, sevgilim
insan ruhuna kurulurmuş yine

"her şey daha çok zaman olsun diye hızlandı.
zaman ise gittikçe azalmakta."
(elias canetti)

kimse kendinden bir yere gitmiyor
yaşıyoruz sessizce yaramızı severek

19.06.2018

akşam saatleri

arthur rimbaud

ışıklı bir esenlik bu, ne sayrılık ateşi, ne de can sıkıntısı, yatakta ya da çayırda.
dosttur bu, ne ateşli, ne güçsüz. dost.

sevilen kadındır bu, ne acı çektiren, ne acı çeken. sevilen kadın.
hiç aranmamış hava ve dünya. yaşam

- sahi bu muydu?
- düş serinliyor.

direğe yeniden vuruyor ışık. iki ucundan salonun anlamsız süslerle uyumlu yükseklikler kavuşuyor birbirine. gece bekçisinin karşısındaki duvar, ağaç kesme, freze sanatlarının, hava şeritlerinin, yerbilim olaylarının birbirini izleyen ruhsal bir zinciridir. duygusal kümeler düşü, yoğun ve hızlı, tüm görüntüler arasındaki her türden insanlarla.

gece, güvertenin çevresinde tekne boyunca, dalga dalga uğulduyor akşam saatlerinin lamba ve halıları.

akşam saatlerinin denizi tıpkı amelie'nin memeleri.

duvar halıları yarıya kadar, akşam kumrularının içine atıldığı zümrüt renkli dantela korular.

kara ocağın kapağı, gerçek güneşleri kumsalların; büyülerin kuyuları, oy: şu biricik görünümü şafağın.

11.08.2017

gerçek yaşam

alain badiou

filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.

"yaşam" diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak: işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

paul nizan: yirmi yaşındaydım. bunun yaşamın en güzel çağı olduğunu kimsenin söylemesine izin vermem.

gençlik -der bize nizan- kesinlikle yaşamın en iyi kısmı değildir. o halde, gençlik bir zafer midir, yaşamın bir zaferi midir, yoksa çelişik bir dönem, bir kafa karışıklığı dönemi olduğundan, belirsiz, daha ziyade dayanması güç bir dönem midir?

arthur rimbaud: vaktiyle, eğer yanlış hatırlamıyorsam, bir şölendi yaşamım; bütün kalplerin açıldığı, bütün şarapların aktığı.

daha ileride, metnin sonuna doğru, uçup gitmiş güzel günleri güçlükle hatırlayan bir yaşlı gibi yine şöyle diyecektir rimbaud: vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalsı?

"muzaffer sabahları vardır gençliğimizin 
bir zafer gibi sıyrılıp çıkar gündüz geceden" (victor hugo)

"aşk sabahlarını, şehvet zaferinin tadıldığı sabahları hem ölçülü hem de güçlü bir şekilde anıştırarak, gençlik bir zaferdir." der hugo.

sizi siz yapan özneyi asla kendi evinizi sağlam bir şekilde inşa ederek gerçekleştiremezsiniz; aynı zamanda kendinize doğru yola çıkmayı da bilmeniz gerekir.

sokrates: hiçbir şeyi abartmayalım. iktidar âşıklarının iktidara gelmemesi gerektiğini veri kabul edelim; çünkü eğer iktidara gelirlerse, iktidar talipleri arasındaki savaştan başka bir şey olmaz.

esasen, der sokrates, -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, ön yargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.

"anabasis" yunancada "yeniden yükselerek geri dönmek" anlamına gelir; erişilmesi güç bir istikamete doğru geri dönen ya da yeniden yükselen bir gezginliktir. bu anlamda bir gençlik metaforudur bu. anabasis, pers ülkesinde bir iç savaşa katılmış paralı askerlerin öyküsünü anlatan yunanca bir kitabın adıdır. bu kitabın yazarı, paralı askerlerin komutanı olan ksenofon'dur.

kadın, kendi içinde daima tanrı'nın var olmadığının, var olma ihtiyacı duymadığının dünyevi kanıtıdır. tanrı'dan rahatlıkla vazgeçebileceğimize derhal ikna olmak için bir kadına bakmak, ona gerçekten bakmak yeterlidir. geleneksel toplumlarda kadın bu yüzden gözden uzak tutulur. bu, sıradan bir cinsel kıskançlıktan çok daha ciddidir. gelenek, tanrı'yı ne pahasına olursa olsun hayatta tutabilmek için kadınları kesinlikle görünmez kılmak gerektiğini bilir.

12.12.2016

yazınsal yaşamlar

javier marias

insanların çoğu hazzı elde ettikleri zaman nasıl keyfini süreceklerini bilemezler.

r.l. stevenson: şarap ve tütünün olmadığı bir yaşamda yapılabilecek tek şey ulumak, tepinmek ve kaçıp gitmektir.

oscar wilde: bu sabah bir virgülü sildim, akşamüzeri yeniden koydum.

isak dinesen: yaşlandıkça maskeler takıyoruz, yaşımıza göre maskeler ve gençler göründüğümüz gibi olduğumuzu sanıyorlar ama bu doğru değil.

her gerçek şövalye hayatında en az bir defa ödleklik etmiştir.

madam du deffand: hepimiz kusursuz aptallarız ama kendimize göre bir tarzımız var.

thomas mann: soyut ve yapıtı önceleyen hırstan, yapıttan bağımsız hırsın kendisinden, ben'in solgun hırsından daha yanlış bir şey yoktur. bu duygularla hareket eden birisi hasta bir kartalı andırır.

başkalarının istediğiniz şeye inanmalarını sağlamak için, ona önce sizin tüm yüreğinizle inanmış olmanız gerekir.

vladimir nabokov: ben bir dahi gibi düşünüyor, saygıdeğer bir yazar gibi yazıyor ve bir çocuk gibi konuşuyorum.

madam du deffand: yaşamı sevmeden yaşamak sonunun gelmesini arzulamak anlamına gelmemeli; ayrıca bu durum onu kaybetme korkusunu da azaltmıyor.

oscar wilde: hayat her şeyi fena halde pahalıya satıyor; bizler de en uğursuz, ruhsuz sırlarına korkunç ve sonsuz bir bedel ödüyoruz.

her erken ürün veren yazar, arthur rimbaud'ya kıyasla yine de gecikmiş sayılır.

madam du deffand: bana kalırsa herkes nefretlik. çevremiz düşmanlarla ve silahlarla sarılı, arkadaş dediklerimizse bizi öldürmelerinden korkmadıklarımız; bu işi katillere yaptırırlar.

28.04.2016

çalınmış yürek

arthur rimbaud


üzgün yüreğim akıyor gemiye
bir gevişlik tütün salyası gibi
çorba atıkları yüzümde, niye
üzgün yüreğim akıyor gemiye
ya bu kaba saba sözler ne diye
adamların bu zevzek gülüşleri
üzgün yüreğim akıyor gemiye
bir gevişlik tütün salyası gibi

hep belden aşağı edepsiz laflar
onu nasıl baştan çıkardı, bakın
dümende de o biçim resimler var
sevişmeler, kalkmış cinsel organlar
siz ey beni büyüleyen dalgalar
alın kirli yüreğimi arıtın
hep belden aşağı edepsiz laflar
onu nasıl baştan çıkardı, bakın

tütünün posası çıktı çıkacak
ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim
ayyaş hıçkırıkları başlayacak
tütünün posası çıktı çıkacak
midem boşalıp boşalıp dolacak
ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim
-tütünün posası çıktı çıkacak-

ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim

13.01.2016

en yüksek kulenin türküsü

arthur rimbaud


o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli

dayandım nasıl, nasıl da
unutamam bir daha işte
o korkular, kaygılardı
uçup gitti göklere
bir belalı susuzluk
karartıyor damarlarımı

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli

bir çayır gibi tıpkı
unutulmuş bir kıyıda
karamukların, günlüklerin
boyatıp çiçek açtığı
o yabanıl uğultusunda
korkunç pis sineklerin

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli

16.05.2015

oda

arthur rimbaud


-gece düşler kurardı yatağa yattığı an
sevmiyordu tanrıyı ama, kızıla çalan
akşamları tellallar davula üç kez vurup
sağır gürültülerle kulakları doldurup
buyrukları duyurur, halkı eğlendirirken
kara tulumlarıyla varoşlarına dönen
işçileri kendine daha yakın bulurdu
düşlerini sevdalı çayırlar doldururdu
çayırlar ki içinde ışıklı çalkantılar
altın rengi yapraklar, kutsal, ermiş kokular
kıpırdanıyordu, sular gibi, sessiz, durgun

karanlık nesnelerdi tek dostu. akşam, yorgun
duvarları küf kokan, pencereleri örtük
soluk mavi boyalı, içinde, eski, tek tük
eşyanın bulunduğu odaya çekilince
düşlediği romanı kurardı bütün gece
neler neler geçmezdi özlem dolu usundan
aşı boyası gökler, sislere batmış orman
dallarda yıldız yıldız açan ten çiçekleri
düşler bitip yalnızlık odanın her yerini
doldurunca, bozgunlar, bunalımlar başlardı
insaf! orda, odada çarpan bir yürek vardı
yalnız, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul gürültüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşünde çarşaf gibi yelkeni gemilerin

25.12.2012

fransız şiir antolojisi

ilhan berk



ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
(charles baudelaire)

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli
(arthur rimbaud)

göçüp gittiğimiz gün biz de bu dünyadan
unutulur sevdiğiniz, sevildiğiniz
sevmeye bakın geçmeden güzelliğiniz
(pierre de ronsard)

zaman kötüymüş.. gün iyi de olur, fena da
hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada
hangi denizde fırtına olmaz
(andre chenier)

sevişmek! hep sevişmek! akıp giden saatin
kadrini bilmeliyiz
insan için liman yok, sahil yok zaman için
o geçer, biz göçeriz
(alphonse de lamartine)

ama işte hakikat ebedidir
yaşarsa bir kimse ondan bihaber
alemde ömrünce gafil kişidir
(alfred de musset)

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
(charles baudelaire)

ama ılık bir nehirdir işte saçların
ürküsüz boğmak orda bize musallat ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın
(stephane mallarme)

hep musiki, biraz daha musiki
havalanan bir şey olmalı mısra
deli bir gönülden kalkıp gitmeli
başka göklere, başka sevdalara
(paul verlaine)

yazık! diye düşündüm; büyük ama adımız
utanıyorum bizden biz ne kadar zayıfız
nasıl bırakılır hayat ve bütün acıları
bunu bilen sizsiniz, tanrının hayvanları
ne bir şeye erilir dünyada, ne bir şey bırakılır
yalnız sessizlik büyük, gerisi zayıflıktır
(alphonse de lamartine)

rüzgar uyandı.. artık yaşama zamanıdır
kitabımı bir geniş meltem açıp kapatır
su kayadan toz olup görünür kıyı kıyı
pırıl pırıl sayfalar uçuşarak gidiniz
yık dalga! yık keyifli sularında ey deniz
yelkenin yem yediği şu asude çatıyı
(paul valery)

uzaklarda bir başka ülkede şimdi sevdalım
madem hiçbir şeyde gözüm yok ko öleyim
öyle bitkinim ki beni bir ölüm paklar ancak
anladım ne yapsam boşuna iflah olmam artık
(guillaume apollinaire)

27.03.2012

dizeler

arthur rimbaud



ve sonra gece gelir, sessiz, sahile çıkan
gece, kara korsanı yaldızlı ufukların

esiyor balosuna iskeletlerin poyraz
darağacı inliyor demirden bir org gibi
koşuyor ormanlardan aç kurtlar avaz avaz
gökyüzü andırıyor kızıl bir cehennemi

bu güzelim akşamı artık kutlamak gerek
girersin bir kahveye, gelsin bira, içkiler
on yedi yaşlarında gelgeç oluyor yürek
yeşil ıhlamurların altı dünyaya değer

istediği tatlı bir öpücüktü sanırım
belçikalı kızları bakışından tanırım
dudak büktü gülerek çocuk bir yüzle bana
bastırıp parmağını şeftali yanağına
"buramı üşütmüşüm, dokun anlarsın" dedi

oysa taşlar, burcu burcu, anaç toprak kokar
toprak kokar, görkemle titreyen yeşil kırda
kızıl dağ yollarının kıyısında başaklar
çakaleriklerinin göverdiği dallarda
kara dutta ve de dağ güllerinde yaşam var
yaşam var, al toprağa bürünmüş çakıllarda

her yüzyıl saygınlaşır bu hangar kiliseler
mavi kireç şerbeti ve saygınlaşmış sütle
papazın vızıltısı sofuluk ise eğer
sinekler de kutsal mı? güneşli tabanından
hanları, ahırları soluyan bu sinekler

bilinç nice iğrenç dehşetlerin tutsağıdır
erkekler! bilmezsiniz ki en sevdalı kadın
en orospu ve en hüzünlü olan kadındır
acısını çekiyor sizlere sığınmanın

bilirim nasıl döver kıyıları dalgalar
şafağın güvercinler gibi coştuğu anı
akıntı ne, hortum ne, gökler nasıl çatırdar
ben gerçekte yaşadım düşlerde yaşananı

kaynayıp fokurdayan dev bataklıklar gördüm
çürümüştü içinde sazlarla leviathan
nice çökmüş limanlar, nice yıkıklar gördüm
nice obur burgaçlar çağlayanları yutan

oda, koyu ve donuk mavi göğe bakıyor
içinde tıklım tıklım, sandıklar, çekmeceler
cinlerin çenesini attıran mor çiçekler
dışardaki duvardan salkım saçak akıyor

ey çalınmış yürek n'eyleyeceğim

6.02.2012

cehennemde bir mevsim

arthur rimbaud

hiçbir şey yapmak istemediği için hiçbir şey yapmadan doyuma ulaşmış insanlar vardır.

camlarından hala sular akan büyük evde, yaslı çocuklar baktı görkemli imgelere.

özlemlerimi sürekli yok etmiş olan o kadın kendini bir gün bana bağışlatır mı dersiniz, onarır mı rahat bir son yoksun yılları, başarılı geçmiş bir gün uyutur mu bizleri kaçınılmaz toyluğun utancında?

korlar ve köpükler. müzik, girdapların dönüşü ve buz parçalarının çarpışı yıldızlara.

benden uzak olsun artık bu boşinanlar, bu eski bedenler, bu eşler ve bu yaşanmış yıllar. karaya vurmuş bir çağdır bu çağ!

ey dünya! ey yeni yıkımların aydınlık şarkısı!

bütün uğraşılardan iğreniyorum. ustalar da, işçiler de, hepsi hödük, hepsi iğrenç. kalem tutan el saban tutan el kadar değerlidir! ellerin çağı! asla ellerimle geçinmeyeceğim. uşaklığın sonu yok. dürüstlük dilencilikse ben yokum. caniler iğdişliler gibi tiksindiriyor beni; ben benim, el değmemiş, o kadar.

alışılmış mutluluğa gelince; ister evcil, ister değil.. hayır, bu benim işim değil. sefih mi sefihim, güçsüz mü güçsüzüm. yaşam emekle yeşerir, eski bir gerçektir bu; ya benimki, yeteriyle oturaklı değil henüz yaşantım, eylemin, dünyanın o en değerli noktasının üstündeki uzaklarda bir yere dalgalanıp uçuyor.

kadınları sevmem ben, aşkın yeniden icadı gerek, belli. kadınların istedikleri tek şey kendilerini sağlama almak, tek istedikleri güvenli bir ortam kazanmak, yüreği ve güzelliği hesaba kattıkları yok; soğuk bir horgörü geriye kalan, günümüzde evliliğin besini. ya da ben kadınları mutluluğun işaretleriyle görüyorum, iyi arkadaşlar haline getirebilirdim onları, her şeyden önce parlamaya hazır odun yığını gibi duyarlı hayvanlarca parçalanmış arkadaşlar!

ve sonra, ey mutluluk, ey us, gökyüzünden laciverdi ayırdım; çünkü lacivert karaya girer ve yaşadım katkısız ışığın altın kıvılcımını. seve seve, soytarı ve olabildiğince şaşkın bir kalıba giriyordum.

masalsı bir operaya döndüm: her varlığın bir mutluluk yazgısı var, bunu gördüm: eylem yaşam değil de, kimi gücü, bir öfkeyi har vurup harman savurma biçimi. aktöre güçsüz beynin ürünü.

hep tanırız birbirimizi; iğreniriz birbirimizden. iyilik nedir bilmeyiz. ama uysalız; dünyayla ilişkilerimiz uyumlu.  onursuzlar değiliz. ya sevgili kulları tanrının, onlar nasıl karşılardı bizi? insan var huysuz, insan var güleç, insan var sevgisi düzmece, yanlarına yaklaşmak zor; ya çok atak olacaksın ya da çok alçak gönüllü. tanrının biricik kullarıdır. ama kimseyi kutsamazlar!

ben! kendime sihirbaz ya da melek gözüyle bakmış olan ben, aktörelerden bağımsız, geri verildim toprağa arama göreviyle, kavranacak katı gerçekle! hödük! yanılmış mıyım? iyilik benim için ölümün kız kardeşi mi yoksa? kendimi yalanlarla beslediğim için özür dilerim, olur biter. artık gidelim. ama tek bir dost el yok. nereye tutunmalı?

norne: iskandinav mitolojisine göre yaşam ve ölümü yöneten üç tanrıça: veranda (şimdiki zaman), urda (geçmiş zaman) ve skulda (gelecek zaman) bunlara norne'lar deniyor.

şiirdeki çılgın kız (çılgın bakire) şair paul verlaine, cehennemlik koca ise arthur rimbaud. eşcinsel ilişkilerinde rimbaud etken (aktif), verlaine ise edilgen (pasif) idi.

31.08.2011

uzun lafın kısası

muriel barbery: tek bir dostunuz olsun; ama onu da iyi seçin.

hermann hesse: yüksek düzeyde bir mizah yeteneğine kavuşmanın başlıca koşulu, kendini bundan böyle ciddiye almamaktır.

marcel proust: kaygısızca kabullenilemeyecek kadar büyük bir utanç yoktur.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

jorge luis borges: şiir kitabı çıkarmak, kuyuya bir gül atıp yankısını beklemek gibidir.

albrecht von wallenstein: yüz bin kişilik düzenli bir orduyu yönetmek, on iki binlik milis gücünü yönetmekten daha kolaydır.

franz kafka: insan boş yere kafasını yoruyor. kurtuluş yolu diye bir şey yok.

duygu asena: bütün kadınlar evlenmek için programlanmışlardır. bir erkek onlarla evlenmek lütfunda bulunduğu zaman zevkten ölürler. evlenme teklifi aldıkları gün yaşamlarının en büyük günüdür.

david b. resnik: aldatma, dürüstlüğe oranla daha karlıysa, o zaman neden dürüst olalım ki?

carson mccullers: halk için tek çözüm yolu bilmektir. bir kere gerçeği öğrenir öğrenmez baskı altına alınamazlar artık. yarısı bile bilse gerçeği, tüm savaş kazanılmış demektir.

dave eggers: seyahat ve bebekler var şu dünyada. geri kalan her şey ya angarya ya ölüm.

arthur rimbaud: benden uzak olsun artık bu boş inançlar, bu eski bedenler, bu eşler ve bu yaşanmış yıllar; karaya vurmuş bir çağdır bu çağ!

8.06.2011

yedi yaş ozanları

arthur rimbaud


pek çalımlı, halinden hoşnut annesi evin
gidiyordu kapayıp sayfasını ödevin
görmüyordu o mavi gözlerinde çocuğun
yankısını çirkefe terk edilmiş bir ruhun

büyümüş de küçülmüş gibi, bütün gün, kan ter
içinde, buyruklara baş eğse de çizgiler
ah o kara çizgiler, çocuğun ikiyüzlü
küflü, loş odaların karanlığında gizli
davranışını ele veriyordu bakınca
duvarları küflenmiş karanlık sofalarda
dili sarkık, elleri kalçasında geçerken
kapalı gözlerinde noktalar uçuşurken
hüznünü söylüyordu, yürüyüşü, yapısı
ve gün batıp açılınca akşamın kapısı
gece lambanın kesik bir alevi yüzünde
gün'ün çatıdan sarkıp ağaran körfezinde
hırıltısı gelirdi yukardaki odadan
yenik, yorgun ve alık, yaz yürüdüğü zaman
helaya bir girince, çıkmak bilmezdi, orda
rahatça düşünürdü teslim olup kokuya
ve kışın, günün kokularından arınınca
aydınlanırdı evin arkasındaki bahçe
uzanıp eteğine yere batık duvarın
dinlerdi uğultusunu uyuz dalların
özlem dolu gözlerle çocuklara bakardı
insaf! onun akranı yalnız bu çocuklardı
düşmüş yanaklarına gözbebekleri, cılız
alınları çıplak, böyle yoksul, yalnız
çamura bulanmış, kirli, arık parmakları
ot kokan partal giysilerin altında saklı
budalalara özgü tatlılıkla konuşan
garipleri izlerken yakaladığı zaman
ürküyordu annesi. çocuğun bakışları
sonsuz sevgiyle dolu sonsuz yakarışları
sorar gibiydi annesine: -bu telaş neden
mavi gözleri vardı onun -yalan söyleyen

yedi yaşına bastı, yaşam üstüne nice
düşler kurdu, ah, düşler, yapraklar devrilince
resimli güncelerde, italyan, ispanyollar
esrik bir özgürlüğün ışıldadığı çöller
loş ormanlar, güneşler, ırmaklar, güney dallar
kızarmış gözlerinden akıp gidiyorlardı
-sekizindeydi- yandaki yoksul evin kızı
delidolu kızı, sallayıp kalçalarını
sıçramaz mı sırtına bir köşede aniden
altında kaldı kızın, öcünü aldı hemen
dişleyip kabasını -donu falan da yoktu-
boğuştular bir süre, yoruldu, canı çıktı
yumruklar yediyse de böğrüne, kafasına
teninin kokusunu götürdü odasına

aralık ayının yavan pazar günlerini
hiç mi hiç sevmese de, sessiz alıp yerini
üstünde maun ağacından yapılmış sıranın
okurdu lahana yapraklarını tevrat'ın
-gece düşler kurardı yatağa yattığı an
sevmiyordu tanrıyı ama, kızıla çalan
akşamları tellallar davula üç kez vurup
sağır gürültülerle kulakları doldurup
buyrukları duyurur, halkı eğlendirirken
kara tulumlarıyla varoşlarına dönen
işçileri kendine daha yakın bulurdu
düşlerini sevdalı çayırlar doldururdu
çayırlar ki içinde ışıklı çalkantılar
altın rengi yapraklar, kutsal, ermiş kokular
kıpırdanıyordu, sular gibi, sessiz, durgun

karanlık nesnelerdi tek dostu. akşam, yorgun
duvarları küf kokan, pencereleri örtük
soluk mavi boyalı, içinde, eski, tek tük
eşyanın bulunduğu odaya çekilince
düşlediği romanı kurardı bütün gece
neler neler geçmezdi özlem dolu usundan
aşı boyası gökler, sislere batmış orman
dallarda yıldız yıldız açan ten çiçekleri
düşler bitip yalnızlık odanın her yerini
doldurunca, bozgunlar, bunalımlar başlardı
insaf! orda, odada çarpan bir yürek vardı
yalnız, kaba çuhanın üzerine uzanmış
kendini kentin usul gürültüsüne salmış
dört duvar arasında soluyan derin derin
düşünde çarşaf gibi yelkeni gemilerin