30.11.17

uzun lafın kısası

gabriel tarde: hayat, yararsızlıktan geçerek imkansızı aramaktır.

judith martin: her içgüdünün peşinden gitsek, şu anda birbirimizi boğazlıyor olurduk.

richard price: güç kadar gözden kaçırılmaması gereken başka bir şey yoktur.

erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.

giorgio agamben: düşlerini gerçekleştirmiş birinden daha sıkıcı bir şey yoktur.


hermann hesse: öbür dünya diye bir şey yok. kurumuş bir ağaç dirilmez hiç, soğuktan donmuş bir kuş bir daha hayata dönemez, ölmüş bir insan da öyle. aramızdan ayrılıp gitti mi, belki bir zaman düşünür, anımsarız kendisini; ama bu da uzun sürmez.

rıfat ılgaz: eleştiri dost övgüsü, kitap reklamı değildir. o da şiir kadar dürüstlük ister.

harold lamb: yanlışı doğrudan sadece bir saç kılı ayırsa bile, yanlış yine de doğru değildir.

rollo may: yaratıcılık, bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyasıyla karşılaşmasıdır.

françois thual: hiçbir toplum, ister ekonomik olarak ister demokratik olarak kurulmuş olsun, etnik yangının geri dönüşünden muaf değildir.

gertrude stein: yanıt yoktur. yanıt olmayacaktır. yanıt asla olmamıştır. işte yanıt budur.

28.11.17

aile

albert caraco

evreni yok eden şey zina değil doğurganlıktır, haz değil görevdir.

aile günün birinde aşılması gereken bir kurumdur. varlık nedeni yoktur. aile çoğu durumda kalabalıktır. evren aşırı kalabalıktır. dahası, en tartışmalı fikirlerimizin kaynağı ailedir ve doğruluğu korkutan eserler arasında yanlış fikirleri sürdürme lüksümüz olamaz.

yoksulluğun tehdit ettiği bir dünyada her yoksul aile sefaleti arttırır. her yoksul aile, varlığı nedeniyle zaten kriminaldir.

şu an için otuzbir çekenler ve oğlancılar aile babalarından ve analarından daha az suçlu, çünkü onlar kendi kendilerini yok ederken, diğerleri gereksiz ağızları çoğalta çoğalta dünyayı yok edecekler.

asla çoğalmayın ve kesinlikle artmayın. facianın kaynağı üremedir. yeryüzünün kaynaklarını tüketmekten ve onun masum giysisini kirletmekten çekinin. ateşin milyarlarcasını yok ettiği, çerçöpün ve pisliğin ortasında varlığını sürdüren ve kendi dışkılarını içen o eciş bücüş yaratıkları hatırlayın. tek bir ağacın bile bitmediği, uğultunun ve leş kokusunun istila ettiği bir sürü canavarca şehirde beşi altısı tek bir odada yaşıyordu onların. babalarınız böyle insanlardı. onların iğrençliklerini hatırlayın ve onları sakın örnek almayın. aynı ölçüde iğrenç olan ahlaklarını aşağılayın, inançlarını bir kenara atın. onlar çocuk kaldıkları ve gökte bir baba aradıkları için cezalandırıldılar. gök boştur ve sizler özgür insanlar olarak yaşamak ve ölmek için öksüz kalmalısınız.

sayı kötülüğün aletidir. kötülük insanların çoğalmasını ister. çünkü insanlar ne kadar artarsa insan o kadar değersizleşir. beşer insan olmak için gereken enderlikte asla olmayacaktır.

canlılar hızla çoğaldığı andan itibaren hayat kutsal değildir. aşırı kalabalık insanların hayatı böceklerinkinden daha değerli değildir ve savaşta ölmüş askerler onları savaşa sürükleyenlerin gözünde daha değerli değildir.

efendilere köle gerekir. köleler ne kadar çoksa efendiler de o kadar çok zenginleşir. yeter ki kadınlar doğursun ve çocuklar doğsun, gerisi vız gelir onlara. nüfusun azalması onların yıkımı olacağından evrenin parçalanmasını tercih ederler. dünyayı kurtaracak olan hareketin durması onların zararınadır.

bizler bu dünyada derimizi yüzen soygunculara kanmışız ve tanrı'ya itaat ettiğimizi sanırken aslında insanlara itaat ediyoruz. hem de bizi kaosa sürükleyen ve ölümden sakınmayan insanlara, cahil insanlara, güçsüz ama bize dayattıkları gelenekler adına ölüme zorlayan insanlara.

otuzbir çekenlerle ve oğlancılarla dolu bir dünya bizimkinden daha az sefil olurdu, hakikat bu işte.

kovboy kızlar da hüzünlenir

tom robbins

hayatın veremediğini bize vermek edebiyatın başlıca görevidir.

yenilgilerimiz kadar zaferlerimizin bedelini de pahalıya öderiz. devam et, çuvalla. ama zekice, şerefinle, adabınla başarısız ol. vasat bir başarısızlık vasat bir başarı kadar çekilmezdir. yenilgiyi kucakla! onun peşine düş. onu sevmeyi öğren. başka türlü özgür olamayız hiçbirimiz.

şiiri olan kültürlerin ya da bireylerin dine ve siyasete ihtiyacı yoktur.

en yüce insanlar sakin, sessiz ve bilinmezdir. gelmiş geçmiş en büyük adamlar kimse bilmeden göçüp gitmişlerdir. kendilerini bir şey iddia etmez, kendileri adına bir ekol ya da sistem kurmazlar. sansasyon yaratmazlar, öylece eriyip aşkın kendisi olurlar.

çürük üzümler ülkesinde kuru üzüme kraliçe derler.

hareket halindeki bir kadının hayallerini tartmak kolay değildir.

elli yaşında kalp krizinden morarıp ölmek, genç kızlığından beri hayatın aksiyonundan bir gıdım tatmamış, sağlıklı, yetmiş yaşında bir dul olmaktan iyidir.

insanlar hayatlarını değiştirecek o büyük olayı metanetle kaygı karışımı bir duyguyla beklerler ama başlarına geldiğinde de hep ıskalarlar; zira metanet de kaygı da at gözlüğüdür aslında.

basit aşk hikayesi diye bir şey yoktur. en gelip geçici gençlik sevdası bile beynin anlayış menzilinin dışında kalacak denli karmaşıktır.

kese kağıdı uygar insanın ürettiği ve doğada yabancı durmayan tek şeydir.

bir saat içinde ne kadar zaman varsa, bir kitapta da o kadar gerçeklik vardır.

siyaset, hayatı değiştirmeye tutkun ama hayatı yaşama tutkusundan yoksun insanlar içindir.

öpüşmek insanoğlunun en büyük icadıdır.

insanoğlunun en büyük icadı öpüşmekse, fermantasyon ve ataerkil düzen de insanoğlunun en büyük hatası kategorisinde hayvanların evcilleştirilmesiyle kapışır.

hayatta mutluluktan güzel tek bir şey vardır, o da özgürlüktür. özgür olmak mutlu olmaktan daha önemlidir.

cezanın ödülü kendisidir.

başkalarının yaşamlarına dair fikirlerimizi nasıl şekillendirdiğimizi belirleyen, onlarla ilgili hatırlamaya değer bulduğumuz şeylerdir. bu da karşımızdakinin kişiliğine dair isabetli bir değerlendirmeyle değil, gündelik ilişkilerimizdeki gerilim ve dengeyle belirlenir.

uğrunda yaşanacak çok şey ve uğrunda ölünecek çok az şey var; ama hiçbir şey öldürmeye değmez. 

münzevi kendinden başka herkes için gizemlidir.

düzenli bir dünyadan memnun olan insan, hayatta bir yanardağın içine bakmamıştır.

bazen bize en büyük mahremiyeti sunan, ilgiyi en çok üzerimize toplayan şeylerdir.

yalnızca mantıkçılar ve gerizekalılar asla kendileriyle çelişmezler.

iyiymiş gibi yapmak, hastaymış gibi yapmaktan çok daha zordur.

insanoğlunun temel sorunları siyasi değil, felsefidir. insanlar, felsefi sorunlarını çözene kadar, siyasi sorunlarını defalarca ve defalarca yeniden çözmeye mahkumdurlar. acımasız ve sürekli kendini tekrarlayan bir çiledir bu.

şaşkınlığın, sonuna kadar gidebilenleri götürdüğü yer daima aşktır.

şiddet, sıkıcı sersemler için şampiyonların kahvaltısı gibidir; yersiz gururlarının mantıksal ürünüdür. bizim açlıktan öldürmemiz gereken şeyi besler şiddet.

bu hayatta gerçekten sihirli ve şiirsel alışverişler ancak iki insan arasında yaşanır.

27.11.17

bahailik

raoul vaneigem

büyük dinlerin sonuncusu olan bahai inancı, hoşgörülü ve insancıl anlayışa sahip olmakla ünlenmiştir; iran islamcılığının kıyımları bunu gösterdi. öldürdükleri arasında önemli bir kadın da vardır: şair tahiri 1848 yılında badasht'ta herkesin önünde büyük bir ciddiyetle çarşafını çıkardı, bir daha asla giymeyeceğini bildirerek, hem cinsiyetler arası eşitlik ilkesini hem de bütün insanlık için yeni bir günün doğmakta olduğunu ilan etti.

kurretülayn (göz nuru) lakaplı tahiri 1852 yılında fırlatıp attığı çarşafla boğulacaktır. infazı sırasında, kendi ölümünün, tüm dünyadaki kadınların kurtuluşunun sonu asla olmadığı gibi, bu kurtuluşun başlatıcısı olacağını ileri sürer.

tuhaf bir şekilde, bahaiye inancındaki kurumlara kadınlar da erkeklerle aynı sıfatla seçilebilir olsalar da, evrensel adalet meclisi'ne yalnızca erkekler seçilebilir. abdülbaha bu hükmün bilgeliğinin gelecekte 'öğle ortasındaki güneş kadar berrak' kendini göstereceğini ilan etti.

kurretülayn'ın isyanının bir yüzyılı aşkın süre sonra bunca çekinceli duruma varmasına şaşıranlara, her gün okunması zorunlu üç duadan birini tavsiye edebiliriz:

"ben şahidim ey tanrı'm, sen beni seni tanımam ve sana tapmam için yarattın. şu an kendi güçsüzlüğüme ve senin gücüne, benim yoksulluğuma ve senin zenginliğine şahitlik ediyorum. senden başka tanrı yoktur. sen tehlikeden kurtaran, kendi kendine varlığını sürdürensin."

25.11.17

daniel martin

john fowles

bir sanatçı kendisinin en acımasız yargıcı değilse sanatçı değildir.

önemli olan insanın ruhunun sağlam olmasıdır.

başarıya ulaşmada başarısız olmak ahlakı belirtir; genetik bir hatayı değil, ahlakı gösterir.

"tanrı'ya inanıyorum" demenin genellikle "düşünmemeye inanıyorum" demekle eş anlamlı olması gibi, "seni seviyorum" demek de "senin sahibin olmak istiyorum" demenin örtük halidir.

özel, zihinsel ya da kamusal ve edebi bütün yazılar, koşullu geçmiş ve gelecekten kaçma girişimidir.

imgeler özünde faşisttir. çünkü ne kadar belirsiz ve bulanık olursa olsun, gerçek geçmiş deneyim hakikatin üstüne damgasını vurur; tıpkı harabelerle karşılaştığımızda arkeologlara değil de mimarlara başvurmamız gerektiği gibi. söz, işaretlerin en kesin olmayanlarındandır. yalnız bilimi kafasına takan bir çağ, sözün kesin olmayışının bir eksiklik değil de harika bir meziyet olduğunu anlayamaz.

her birey yalnızca var olan ilişkilerin değil, aynı zamanda bu ilişkilerin tarihinin de sentezidir.

insanları ezen bir dış güç olarak toplumsal yapı, duraklamaları kişiyi kendisine benzeterek edilginleştirir; yeni bir siyasi etik geleneğe ve yeni girişimlere kaynak yaratmak üzere bir araca, özgürlüğün bir aracına dönüştürür.

iradesiz gerçek merhamet, merhametsiz gerçek irade yoktur.

beden ölür, su bulanır
ruh tereddüt eder
ve rüzgar unutur, hep unutur
ama alev aynı kalır

gözümüz açıldığında gerçek tuzak, aslında hiç yaşamadığımızı fark etmemiz değildir pek. artık yazamayışımızdır. bunu yoksun olduğun şeyden var edersin, elinde olandan değil.

yaban hayatın yoldan çıkarıcılığının en kötü yanı, geri dönüşün olmamasıdır.

eğer bir yaşam büyük ölçüde gerçeklikten uzaklaşıp inzivaya çekilme üzerine kuruluysa bağıntısı, imgesel olandan vazgeçmek olmalıdır.

her zaman ödenecek bir bedel vardır.

hiçbir yaşam şekli zoraki eşitlik temelinde varlığını sürdüremez. bu biyolojik bir gerçektir. evrimin tümü, bireyin kendi halinde gelişmesi özgürlüğüne dayanır. bütün tarih, insan ve doğa, tekrar tekrar bunu kanıtlar.

tarihin amacı yoktur. tarih kendi amaçlarının peşinde olan insanların eylemleridir.

çılgın fikirler bazen en makul olanlardır.

ilgisizlik her zaman hatıraların unutulduğu anlamına gelmez. tam tersidir aslında bazen.

zaman, insan yanılsamasındaki her şeyin kaynağıdır.

ne pahasına olursa olsun boşverilen bilmeceler kuran insanlar, onlar doğanın kendisi gibi katalizördür; doğuştan farkında olmadan zamanın ve natüralistin kendisi ve onun, gerçeklik arasına koymaya çalıştığı her şeyin eriticisidirler.

boşver kültür modasını, boşver elitist suçluluğu, boşver varoluşçu bulantıyı; hepsinden ziyade, boşver sadece imgeler içinde değil de imgeler ardında söylenmeyip hayal edilen gerçeği.

birinin şöminesinin üzerinde duran vazonun içindeki kül olmayacağım ben.

23.11.17

yalnızlık

cesare pavese

en büyük mutsuzluk yalnızlıktır. bu o kadar doğrudur ki, en eksiksiz avuntu olan din, seni hayal kırıklığına uğratmayacak bir arkadaş -tanrı- bulmaktan başka bir şey değildir. dua etmek, bir arkadaşınla olduğun zaman yaptığın gibi, içini dökmektir. çalışmak da dua etmek gibidir; çünkü ondan yararlanacak kişiyle ilişki kurmanı sağlar. öyleyse hayatın bütün sorunu şudur: yalnızlıktan nasıl kurtulmalı, başkalarıyla nasıl ilişki kurmalı? insanların sürekli olarak evliliğin, babalığın, dostluğun peşinde olmalarını böyle açıklayabiliriz. çünkü bu ilişkiler mutluluğu sağlayabilir. ama bir başkasıyla ilişki kurmanın yalnızlıktan neden daha iyi olduğu anlaşılmaz bir şeydir. belki de bir hayaldir bu; çünkü insan, çoğu zaman, tek başına da pekala mutlu olabilir. insanın arada bir oturup iki kadeh atacağı bir içki arkadaşı olması, başkalarında aradığımız şey bizde olduğu sürece hiç de kötü bir şey değildir. işin anlaşılmayan yanı, neden kendi başımıza içip düşüncelere dalamadığımız, kendimizi neden ancak başkalarının aracılığıyla bulabildiğimizdir.

yaşama uğraşı

cesare pavese

gizlice en çok korkulan şey hep gerçekleşir sonunda.

ah şu kayıtsızlığın gücü! budur taşlara milyonlarca yıl değişmeden dayanabilme olanağı veren.

bir kadın sana koşarsa, o çoktan hesaplarını yapmış demektir.

çok acı çekmiş olmanın karşılığı, sonradan köpekler gibi ölmektir.

davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman, kendini yiğit bir insan sayabilirsin.

dünyanın en büyük mutluluğu başlamaktır.

edebiyat, yaşamın saldırılarına karşı bir savunmadır.

insan artık istemediği zaman elde eder bazı şeyleri.

her bakımdan alışkanlıklarımızın kölesi olan yaratıklarız.

cimri savurgan olduğunu sanır; savurgan da cimri olmaktan korkar; ikisi de işkence içindedirler bu yüzden.

sadece yalan söylemen, gerçekleri abartman, biraz süslemen yeter; sonucun şaşırtıcı olduğunu göreceksin. şehvet oyununda yalanlardan kaçmak diye bir şey yoktur.

atalardan kalma hazine sadece şudur: bir şeyi öyle yapılması gerektiği için iyi yapmak.

en güzeli, insanın kendisini parlatması, sessizce ve hiçbir şeye aldırmadan kendisini bir kristale dönüştürmesidir.

her hayat, olması gerektiği gibidir.

en yetkin davranış tam bir kayıtsızlıktan doğar.

her sabah, kendimizin nemli, sıcak bir kalıbı gibi, bir gök cismi gibi, yorgunluğumuzu bırakırız yatağımızda.

herkes ne derse desin, yüksek tabakaların titiz ve biçimsel davranışları küçük burjuvaların şapşal rahatlıklarından iyidir. bunalım anlarında yüksek tabakadan bir insan ne yapacağını bilir; küçük burjuva ise düpedüz hayvanlaşır.

kapitalizm oldukça faşistler de olacaktır.

okurken aradığımız yeni düşünceler değil, kendi düşüncelerimizin basılı sayfada doğrulandığını görmektir.

uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

vicdanlı sanatçı dışında her şey çamurdur.

22.11.17

duyarlılık

jiddu krishnamurti

duyarlılık nedir biliyor musunuz? kendinizle ilgili her şeye ve ayrıca içinizdeki düşüncelere, inançlara, duygulara duyarlı olmak demektir. duyarlılık kıyafetlerinize, davranış tarzınıza, mimiklerinize, yürüme biçiminize, konuşma tarzınıza, insanlara bakış açınıza yansır. ve duyarlılık gereklidir, değil mi? zira duyarlılık olmayınca bozulma başlar. bozulma ne demektir biliyor musunuz? yaratmanın, inşa etmenin, ileriye doğru sıçrama ve gelişme inisiyatifinin zıddıdır bozulma. bozulma yavaş yavaş çürümeyi, yıkılmayı ima eder ve dünyada da olan biten budur. kolejlerde ve üniversitelerde, ulusların ve insanların arasında, bireyde yavaş bir yozlaşma var; bozulma süreci hep devam ediyor. bunun sebebi de içsel duyarlılığın olmaması. belli ölçüde bir dışsal inceliğe sahip olabilirsiniz, zarif kıyafetler giyebilir, güzel bir evde oturabilir, leziz yemekler yiyebilir ve temizliğe özen gösterebilirsiniz ama içsel duyarlılık olmadan dışsal yapının mükemmelliğinin pek bir anlamı yoktur. o da salt bir başka bozulma biçimidir. güzel eşyalara sahip olup da kaba bir mizacı taşımak, yani sadece kendi kibir ve azametinle, kendi hırs ve başarılarınla ilgilenmek bozulmanın bir yoludur.

amerigo

stefan zweig

her keşif, her buluş sadece onu bulanla değil, daha ziyade bu keşfin etkin güçlerini tanıyanla geçerli sayılır.

yapılan bir şeyi anlatan ve açıklayan kişi, çoğu zaman onu yapandan daha önemlidir ve tarihin önceden kestirilemez güçler dengesi içinde genellikle en küçük bir hareket bile en inanılmaz etkilere neden olabilir.

tarihten adalet bekleyen, onun vermeye yanaştığından çok daha fazlasını istemiş demektir. tarih, ölümsüzlüğü genellikle yalın, ortalama bir insana dağıtırken en cesur ve bilge olanları, isimsiz karanlığa savurur.

itiraz sonradan bir protestan engizisyonunun ilk kurbanı olarak cenevre’de calvin tarafından ateşe itilip trajik bir şöhret kazanacak olan miguel servet adında garip bir adamdan gelir.

miguel servet, sosyal bilimler tarihinin garip bir karakteridir; kısmen bir dahi, kısmen bir deli, huzursuz kişilikli, delidolu tutumu nedeniyle her şeyde yetersizlik gören ve bilim alanında kendi görüşünü mümkün olan en şiddetli biçimde savunması gerektiğine inanan bir delifişektir. fakat verimsiz görünen bu adamın, her yerde doğru sorunlara temas etmek gibi bir yeteneği vardır.

hakikatin söylentiye yetişmesi nadiren mümkün olur. bir kez dünyaya söylenmiş bir söz, buradan güç toplar ve kendisine hayat verenden özgür ve bağımsız yaşamını sürdürür. bu sözün ilk kez dudaklarından döküldüğü genç adamın şimdi utançla onu bastırmaya, susturmaya çalışması boşunadır. söz çoktan havada salınmaya başlamıştır, harften harfe, kitaptan kitaba, ağızdan ağıza dolaşmakta, durdurulamaz ve ölümsüz bir şekilde zamanı ve mekanı aşmaktadır; çünkü aynı anda hem gerçekliğin hem de fikrin ta kendisidir o.

rüya

vladimir nabokov

çocukluğumda sık gördüğüm bir rüyada duvar kağıdının ya da beyaza boyalı kapının üzerinde pis bir leke görürdüm; yavaşça canlanmaya başlayan pis bir leke kabuklu bir yaratığa dönüşürdü. yaratığın kolu bacağı kıpırdanmaya başlayınca, içimi ürperten sersem bir dehşet sarsarak uyandırırdı beni; fakat aynı gece ya da ertesi gece, yeniden boş boş bir duvara ya da perdeye bakıyor olurdum, oradaki lekeli bir nokta gafil uykucunun dikkatini çeker, genişlemeye koyulurdu, elleme-kavrama hareketleri yapardı ve ben bir kere daha, o kabarık leke çözülüp duvardan çıkmadan önce ne yapar eder uyanırdım. fakat bir gece yatışımdaki bir tuhaflık, yastığımdaki bir gamze, yatak örtülerindeki bir kıvrım normalden daha cevval ve cesur olmaya itti beni. pis lekenin evrilmeye başlamasına izin verdim, sonra da hayali bir dövüş eldivenini elime geçirip tuttum sildim canavarı. üç ya da dört kere daha belirdi rüyalarımda; ama artık büyümekte olan şekil varsın belirsindi, neşeyle siliyordum onu. sonunda pes etti -günün birinde hayatın da pes edeceği gibi- kesti benimle uğraşmayı.

zemberekkuşu'nun güncesi

haruki murakami

dünyada bilinmemesi daha iyi olan şeyler vardır. 

çıkacaksan, en yüksek kuleyi bul ve tepesine tırman. ineceksen, en derin kuyuyu bul ve dibine in.

bir insanın anlayışı ne denli kıtsa, ulaşabileceği iktidar derecesi o denli yüksek oluyor. 

insanların çoğu, birkaç istisna dışında, yaşamlarını, varlığın ve dünyanın temelde mantığa uygun ve sağlam olduğuna inanarak geçirirler.

boşuna çaba harcamak kadar insanı tüketen bir şey yoktur.

insanın kendisinin nasıl bir durumda bulunduğunu bilmesi öyle pek kolay değil. kimse kendi yüzünü doğrudan göremez. tek çözüm, aynadaki yansımasına bakmaktır. ve deneyimlerimiz yüzünden, aynanın yansıttığı görüntünün gerçek olduğuna inanırız, hepsi bu.

genç ve derdi başından aşkın insanlar, ihtiyarları çabuk unuturlar.

merakımızı kurcalayan şeylere karşı cesur oluruz ve insan merak ettiği zaman gerekli cesareti de bulur. merak çabucak yok oluverir de cesaret uzun bir yol almak zorundadır. merak, birlikte iyi olunan ama güvenilemeyen bir arkadaşa benzer. seni bir şeyler yapmaya kışkırtabilir de gerektiği zaman savuşup gider. işte o zaman devam etmek için cesaretini toplamak zorunda kalırsın.

acı çekmek, hayattaki en büyük haksızlıktır.

gerçek bir acı çekmeyenler, ıstırabın ne olduğunu anlayamazlar.

parayı, kayba ya da kazanca pek aldırış etmeden satın alınacak şeylere harcamak, enerjiyi de paranın satın alamayacağı şeylere saklamak, en iyisidir.

kader, insanın dönüp bakması gereken bir şeydir, önceden bilmesi gereken değil.

kadınlar, ara sıra birinin kendilerine sarılmasını isterler.

insanların başkalarına şarkı söylemelerinin nedeni, onlarda eşduyum uyandırabilme yeteneğine sahip olmak isteğidir. ben'in o daracık kabuğundan kurtulmak ve başkalarıyla acıyı da, sevinci de paylaşmak isterler.

bir kez yüreğinize kök saldı mı, nefretten kurtulmak dünyanın en zor işidir.

bir şeye çok zaman harcamak, bir bakıma en ince öç alma biçimidir.

insan ne denli uzağa giderse gitsin, yine de kaçamayacağı şeyler vardır.

önemli bir karar almak istediğin zaman, gerçekten önemsiz ayrıntılardan başlamak daha iyidir. herkesin anlayabileceği, çok da zaman harcanması gereken aptalca ayrıntılardan.

her şeyi unut. uyuyorsun, rüya görüyorsun, sıcak çamura uzanmışsın. hepimiz sıcak çamurdan geliyoruz ve hepimiz ona döneceğiz.

bellek

william butler yeats


birinin güzel bir yüzü vardı
sevimliydi öteki ikisi üçü
ana neye yarar sevimlilik
ve güzel yüz? çünkü ancak
bir gece biçimini koruyabilir
üzerlerinde yatan tavşanın
dağlarda biten otlar

sanatçının bir genç adam olarak portresi

james joyce

sanatçının hedefi güzeli yaratmaktır.

yeryüzünde yazılagelmiş en derin cümle, zoolojinin son cümlesidir: çoğalma ölümün başlangıcıdır.

düşüncesiz coşkunluk, yolunu şaşırmış bir gemiye benzer.

erkeğin kadında beğendiği her fiziksel nitelik, kadının insan türünü devam ettirmek yönünde çeşitli işlevleriyle dolaysızca ilişkindir.

tennyson'ın en büyük şair olduğunu herkes bilir.

acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çeken insanla birleştiren duygudur. dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.

zorbanın insan kardeşlerine çektirdiği en büyük işkence ateş işkencesidir.

kendi bilgeliğini başkalarından uzakta öğrenmekti alın yazısı ya da başkalarının bilgeliğini yeryüzünün tuzakları arasında tek başına dolaşarak öğrenmek.

nesneler merkezde uzak noktalarda olduğundan daha yeğindirler.

lirik biçimde sanatçı imgesini kendisiyle dolaysız bir ilişki içinde sunar; epik biçimde imgesini kendisi ve başkalarıyla dolaylı bir ilişki içinde sunar; dramatik biçimde, imgesini başkalarıyla dolaysız bir ilişki içinde sunar.

21.11.17

dost ölüm

bilge karasu

öleceğimizi bilmeliydik. bileti üç saat önce aldım. durmadan ölümler içinde ufalanır dururdum, öyle kaldım. her ölümden sonra daha yoksul, her ölümü daha doğumunda hazırlayarak, sürükleme içinde, sürüklendiğimi bile bile, ölümü en kısa gönenç içinde bile beklemek. dost, ölümdedir. bileti birkaç saat önce aldım. ama dünden beri, aldığımı söylüyordum. ölüm gerek bana. varsınlar evlensinler. ölümü ararım ben. ayrılık öncesi aksar her zaman. boş boş bakılır dolu gözlerin içine. sırıtılır, el sıkışılır, sigara içilir. üst üste. aynı şeyi yapar dururuz, aynı hareketi, aynıyı yenilemektir elimizden gelen. iki saat önce yabancılar karıştı aramıza, tren kalkıncaya değin ayrılmadılar. onlar ayrılmadı, onlar kaldı, ben gittim. yabancıların yanında büsbütün yabancılaştık. sırıtıldı, el sıkışıldı, sigara içildi. tiksindim. ayrılmadık, ayırdılar. hepsi sevinç içindeydi. kimse kimseyi kıskanmıyordu. ben kıskandım. bahar havasında vagonların penceresi açılır. içeriye ölüm esiyor. yenisi, yenilenecek olanı. baharın mavisinde ölmeliyim.

20.11.17

fütürizm manifestosu

filippo tommaso marinetti

biz tehlike sevgisinin, çalışkanlık ve korkusuzluk alışkanlığının türküsünü çağıracağız.

şiirimizin temel ögeleri gözüpeklik, yiğitlik ve başkaldırma olacaktır.

bugüne dek edebiyat düşünce dolu durağanlığı, kendinden geçmeyi ve uyuşukluğu övmüştür; bizse saldırgan devingenliği, ateşli uykusuzluğu, sekerek koşmayı, takla atmayı, suratları yumruklamayı ve yumruk yumruğa kavgayı yücelteceğiz.

biz dünyanın görkeminin yepyeni bir güzellikle, hızın güzelliğiyle zenginleştirildiğini ilan ediyoruz.

dört bir yanı alev kusan yılanlar gibi kocaman borularla donatılmış bir yarış otomobili.. şarapnel gibi kayarcasına, kükreyerek giden bir otomobil bizce semendirek utkusundan çok daha güzeldir.

yörüngesinde hızla dönüp duran yeryüzünün hızını direksiyon başında sıfıra indiren insan türküsünü çağıracağız.

şair, ilkel ögelerin taşkın arzularını çoğaltmak için kendini çılgınlığa, görkemliliğe ve bolluğa adamalıdır.

kavga dışında güzellik düşünülemez. saldırganlık olmaksızın bir başyapıt yaratılamaz. şiir, bilinmeyen güçlere karşı girişilen şiddetli bir saldırı olmalıdır; insanın önünde bu güçlere boyun eğdirmelidir.

yüzyılların en uç uzantısında duruyoruz biz! olanaksızlığın gizemli kapılarını zorlamak varken neden durup da arkamıza bakalım? zaman ve yer dün öldüler. daha şimdiden mutlakla yaşamaya başladık; çünkü sonsuz olan, her zaman, her yerde var olan hızı yarattık.

biz savaşı -dünyadaki tek sağlık verici şeyi- militarizmi, yurtseverliği, anarşist'in yıkıcı kolunu, güzel, öldürücü fikirleri, kadının aşağılanmasını yüceltmek istiyoruz. müzeleri, kitaplıkları ortadan kaldırmak, ahlakçılığa, kadın haklarına, tüm çıkarcı ve yararcı alçaklıklara karşı savaşmak istiyoruz.

biz çalışmanın, eğlenmenin ve başkaldırmanın heyecanı içinde yüzen büyük kalabalıkların türküsünü çağıracağız; büyük modern kentlerde devrimin çok renkli ve çok sesli çalkantısını; geceleyin kocaman elektrikli ayların altında gizli silah yapımevlerinin ve atölyelerinin titreşimlerini, duman soluyan karayılanları yutan obur istasyonları, bacalarından çıkan duman şeridiyle bulutlardan sarkıtılmış gibi duran fabrikaları, güneşi içmiş ırmakların iki yanındaki şeytanca çatallar üzerinde cambaz gibi atlayıp geçen köprüleri, burunlarıyla ufku koklayıp duran serüvenci transatlantikleri, rayların üzerinde uzun borularla koşumlanmış kocaman çelikten atlar gibi zıplaya zıplaya giden geniş göğüslü lokomotifleri, motorunun sesi, çırpınan bayrakları, coşkulu bir kalabalığın bağırışını anımsatan uçakların kayarcasına uçuşunu yücelteceğiz.

19.11.17

afrikalı leo

amin maalouf

bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar.

"yitik bir ülke, çok yakın bir akrabanın ölüsü gibidir. onu saygıyla göm ve sonsuz yaşama inan."

bir insan ister altın, ister akıl yönünden varsıl olsun, bunlardan yoksun olanlarla konuşurken çok dikkatli olmalıdır.

ıssız bir yerde bir kadın bir aslanla karşılaşırsa eteğini kaldırıp belli yerini göstermesi yetermiş. hayvan kükreyerek arkasını döner gidermiş.

12 yaşındayken hayvanlarla insanları karşılaştırdığımda hayvanların daha zararlı olacaklarına inanırdım.

şunu bil ki genç konuğum, ulu tanrı'nın bir insana verebileceği en büyük armağan, onun kervanların gelip geçtiği dağlarda doğmasını sağlamaktır. kervan yolu bilgi ve varsıllık getirir. dağlarsa koruma ve özgürlük sağlar. siz kent insanları için altın ve kitap kolay ulaşabileceğiniz yerlerdedir ama önlerinde boyun eğdiğiniz sultanlar da vardır.

en değer verdiğim anılarım yalımlar arasında kaldı.

nitelikli bir erkeğin, durumuna uygun düşmeyen bir biçimde hafifleşmeden duygularını açığa vuramayacağını çok iyi biliyordu.

sultanların aptallığı, yazgının akıllılığıdır.

eğer bir insanın ağzında dili varsa, hiçbir zaman umarsız değildir.

bir insan piramitlerin yakınındaki bir kulübede mutluluğu bulabilmişse, niye bir sarayın düşlerini kurar?

18.11.17

müslüman kadınlar

hakan günday

dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı: müslüman kadınlar. baksana, o kadar seksi olmalılar ki, her yerlerini kapatıyorlar. yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi, diyorlar bize. üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz, demek istiyorlar biz erkeklere. insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar. şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? yok! belki de müslüman kadınlar, bir çeşit silah gibidir. ölümcül bir silah gibi. o kadar ölümcüller ki, kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. nükleer bombalar gibi. asla ateşlenmiyorlar ama oradalar. yani ortaya bir çıksalar dünyanın sonu olacak. herkes onların kölesi olacak. belki de tutsak alınmış amazonlardır.

16.11.17

deyişler

irvine welsh

gerçek, nefreti doğurur.

nasıl da hep olumsuz şeyler öne çıkar, hep onlar hatırlanır.

bazen bir insanı tanımamak için çaba harcamanız gerekir.

seni tekrar görmek istediğini söyleyen birini terk etmek her zaman iyidir çünkü seni bir daha görmek istemedikleri için onları terk edeceğin gün mutlaka gelecektir. hiç uğraşmamak en güzeli.

bir yerde futbolcular varsa kuku da vardır.

porno her zaman videoda daha iyi görünür.

yaşlılara davranış biçimimiz toplumumuzun uygarlık seviyesinin bir göstergesidir.

herkes hakikati kavradığında, ayrıntılar asla kavgaya sebep olacak bir konuya dönüşmez.

iyilik zalimliktir.

erkekler, nasıl da köpek gibiler. kelime aynen bu. bize kancık derler ya da sürtük ama bu yalnızca yansıtmadır; çünkü bu kelimelerin aslında kendilerini tanımladığını bilirler. onların doğası bu: salyalar akıtan, kolayca gaza gelen, ciddiyetsiz bir canavarlar sürüsü. köpeklerin erkeklerin en iyi dostu olmasına şaşmamalı.

mobius dick

andrew crumey

tesadüfler biz ne anlama gelmelerini istersek o anlama gelir.

olaylar bizim lehimize geliştiğinde, bunu şans değil, kader veya yetenek olarak adlandırmayı tercih ederiz. oysa neticede her şey gelip şansa dayanır.

hayat bir anlatıdan ibaret değildir. aksini düşünmek, birilerini eğlendirip hoşnut etmeyi amaçlayan romancıların oynadığı bir oyundur.

düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır, yani boş bir zihin.

robert musil'e göre niteliksiz adama en kusursuz örnek, matematikçidir. herkes bir şairin ya da askerin nasıl görünmesi gerektiğini hayal edebilir; ama matematikçiyi hayal edemez. kimse onun ne hissettiğini, nasıl davrandığını bilmez. bir nevi hayalettir o, gerçekliğe teğet geçen biri. yemek yer veya opera izler ya da yürür gibi görünürken, aslında kendi zihninin içinde başka, gizli bir şey yapıyordur; tamamen soyut, sesi, rengi, biçimi, dokusu olmayan bir şey.

"anılar kalemlere benzer: uzun zaman dayanırlar ama onları düzenli olarak yontup keskinleştirmek gerekir."

hiçbir şey boş bir kağıdın görüntüsü kadar moral bozucu olamaz.

ilişkilerimiz etrafa dalgalar yayar ve bu hain salınımların sonunda nereye çarpacağını tahmin etmek epey zordur.

fizikte bütün öznelliği bir kenara koyduğunda elinde doğrular ya da yanlışlar kalır.

edebiyat eleştirmeni olmadığıma memnunum. insan bütün hayatını kötü bir evlilik içinde, beş para etmez bir yazara ayılıp bayılarak geçirebilir.

insanlığın sunabileceği en egzotik ve uç deneyimler bile klinisyenlerin gözünde bir sayfadaki çarpı işaretlerine ya da boşluklara dönüşebilir.

iyi bir fikri gördüğümüzde tanırız.

bilinç bölünmez olduğuna göre, hiçbir düşünce tamamen bize özgü değildir. fiilen hepimiz evrensel dalga fonksiyonunun kuantum hesaplamasında bir yol tutturmuş gidiyoruz.

hayattaki her şeyin bir amacı vardır.

nietzsche hayatlarımızı sonsuza dek tekrarlamak üzere doğduğumuzu, onun için de kaderimizi kucaklayıp korkusuzca yaşamamız gerektiğini söylemişti.

tarih gibi bilim de asla gazetecilerin bizi inandırmak istediği kadar basit değildir.

zerdüşt zor durumdaki oğlanla karşılaşır ve ona "yılanın kafasını ısırıp kopar!" der. "kaderin dizginlerini eline alıp korkunu alt edersen bizatihi ölümü alt edersin. çünkü aslında ölüm diye bir şey yoktur; sadece ebediyen tekrar eden varoluş döngüsü vardır.

şayet her şey kendini tekrar etmeye mahkumsa, o zaman hepimiz bir hikayedeki karakterler gibiyiz demektir; gerçek bile sayılmayız.

bir şeyi gözlemlersen onu değiştirirsin.

dünyanın en büyük filozofları birbirlerinin fikirlerini tekrarlayarak, bunları farklı tanımların soslarına bulayarak epey bir zaman harcadılar. ben derim ki, felsefenin zanı cehenneme. bana dolu bir tüfek, bir de ava uygun açık, güneşli bir sabah verin yeter.

postmodern değilsen, o zaman romantiksin demektir.

hayatımızın genel hatlarını çizen, sonra da yazı tura atarak şansımızın yaver mi gideceğini yoksa yerin dibine mi batacağımızı belirleyen ilahi bir güç var.

yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

friedrich engels şöyle der: "nedenselliği reddeden birine göre doğa yasaları birer hipotezden ibarettir." her şeyin sadece zihnin ürünü olarak görüldüğü bir dünyada izafiyetin ve kaosun pençesine düşeriz.

15.11.17

bilim yolunda

richard dawkins: yetişkin bir inek, ahlak açısından, her türlü makul ölçüte göre, doğmamış bir bebekten daha çok sevgi ve yakınlığımızı hak eder. öte yandan, kürtaj doktoruna "cani!" diye haykıran yaşam yanlısı kişi, evine gidip bifteğini afiyetle yer. dr. doolittle ile büyümüş olan bir çocuğun gözünden bu çifte standart kaçmaz. kutsal kitap ile büyütülmüş bir çocuksa elbette bunu göremez.

alison gopnik: bilimde çocuklar gerçekten de bir kadın için en büyük engeldir. bilim kurumları kadınların hem çocuk yetiştirip hem bilim hayatını sürdürmelerini çok güçleştirmektedir. şimdi düşünüyorum da ben ya psikolojiye yatkın bir felsefeci ya da felsefeye yatkın bir psikolog olmaya yazgılıydım. ama koşullar birazcık farklı olsaydı, pekala ya küskün bir kreş öğretmeni ya da bir üniversite hocasının karısı olabilirdim.

lee smolin: einstein'ın bana çekici gelen düşüncelerinden biri, bir bilim adamı olarak insanın gündelik hayatın belirsizliği ve acılarını aşabileceği idi. doğanın yasalarını kavrayarak, insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel bir yönüyle bağ kurabilirdiniz.

jaron lanier: doğal ya da somut dünyayı kucaklarken daha eşitlikçi oluruz; çünkü inancımız hiç kimseyi dışlamamızı gerektirmez. ama bunu yaparken, bize birer birey olarak değer kazandıran ve hayatlarımıza çeşni ve anlam katan öznel dünya deneyimimizi önemsizleştiririz. öznelliği öne çıkardığımız zamansa karşıt inanç topluluklarına bölünme tehlikesiyle karşılaşırız. geriye baktığımda, bu ikilemin çocukluğumda boğuştuğum yalnızlığı nasıl artırmış olduğunu görebiliyorum. çocukluğum devam ediyor.

din ve ahlak

marquis de sade

insanın bütün ahlakı yalnızca şu ifadede kayıtlıdır: kendin ne kadar mutlu olmak istiyorsan başkalarını da o kadar mutlu kıl ve maruz kalmak istemediğin kötülüğü onlara yapma. uymamız gereken tek ilke budur. bu ilkeyi tanımak ve kabul etmek için ne dine ne de tanrıya ihtiyaç vardır, yalnızca iyi bir kalp yeterlidir.

ahlak vaazı veren adam, ön yargılarını terk et, insan ol, insancıl ol, korkusuz ve umutsuz ol; tanrılarını ve dinlerini bırak gitsin; bütün bunlar insanların ellerine zincir vurmaya yarar. bütün bu dehşetlerin adı bile yeryüzünde tüm diğer felaketlerden ve savaşlardan daha fazla kan döktürdü. öteki dünya fikrinden vazgeç, yok öyle bir şey; ama bu dünyada mutlu olmaktan ve mutlu etmekten vazgeçme. işte, doğanın yaşamını iki misline çıkarman ya da geliştirmen için sana sunduğu tek tarz bu. dostum, şehvet daima benim varlıklarımın en değerlisi oldu, yaşamım boyunca onu övüp durdum ve ömrümü şehvetin kollarında tamamlamak isterim: sonum yaklaşıyor, gün ışığı kadar güzel altı kadın şu yandaki odada, onları bu an için sakladım; sen de payını al, batıl inancın tüm nafile safsatalarını ve ikiyüzlülüğün bütün aptalca yanılgılarını benim gibi sen de onların göğsünde unutmaya çalış.

insan aydınlandığı ölçüde, hareketin maddeye içkin olduğunu kavradığı ölçüde, bu hareketi yaratacak bir failin gerekliliğinin yanıltıcı bir varlık olduğunu anladı. ve var olan her şey özü gereği hareket halinde olduğundan, devindirici gücün gereksizliğini hissetti; ilk yasa koyucuların özenle icat ettikleri kuruntuların ürünü olan bu tanrı'nın, onların ellerinde, bizi zincirleyecek yeni bir araçtan başka bir şey olmadığı anlaşıldı ve bu hayaleti konuşturma hakkını yalnız kendilerine saklayarak, bizi köleleştirmek için başvuracakları gülünç yasalara destek olacak şeyi bu tanrı'ya söyletmeyi iyi bildikleri de ortaya çıktı.

lycurgue, numa, musa, isa, muhammet, tüm bu büyük hinoğluhinler, bizim fikirlerimizin tüm bu büyük despotları, kendi ölçüsüz tutkuları için yarattıkları ilahları bir araya getirmeyi bildiler ve bazıları bu tanrıların yaptırımları aracılığıyla halkları esir edeceklerine emindiler. bilindiği gibi onlar ya kendilerine uygun sorular sorulmasına ya da kendilerine hizmet edebileceğine inandıkları şeye cevap vermeye özen gösterdiler.

bugün, hem dalaverecilerin vaaz ettikleri bir işe yaramaz bu tanrı'yı hem de onun gülünççe benimsenmesinden kaynaklanan tüm dini kurnazlıkları aynı şekilde aşağılayalım artık!

uyanış

vladimir nabokov

altın pus, tombul yorgan. bir uyanış daha; ama henüz son uyanış olmasa gerek. sık sık oluyor böyle: uyanıp kendini-söz gelimi- şık bir ikinci mevki kompartımanında, iki şık yabancıyla birlikte buluyorsun; ama aslında sahte bir uyanış bu, düşünün bir sonraki aşaması sadece, sanki bir katmandan ötekine geçiyorsun ama hiçbir zaman yüzeye varamıyorsun, hiçbir zaman gerçeğe ulaşamıyorsun. ama düşüncen, büyülenmiş gibi, düşün her yeni katmanını gerçeğin eşiği sanıyor. inanıyorsun ona ve soluğunu tutarak, sonsuz hayallerin bitiminde vardığın gardan ayrılıp istasyon alanını geçiyorsun. hemen hemen hiçbir şey göremiyorsun; çünkü hava sisli, gözlüklerin buğulanmış, elinden gelen hızla alanın karşısında hayalet gibi duran otele varmak, yüzünü yıkamak, gömlek manşetlerini değiştirip ışıl ışıl sokaklarda gezmeye çıkmak istiyorsun. ama bir şey oluyor -saçma bir kaza- ve gerçek gibi görünen şey birden gerçeğin tınısını, tadını yitiriyor. bilincin aldatılmış: derin uykudasın hâlâ. anlamsız bir uyku beynini köreltiyor. sonra aldatıcı bir bilinç anı daha geliyor: altın rengi bir sis ve "montevideo" olan bu oteldeki odan. kasabadaki tanıdık bir dükkan sahibi, bir berlin özlemlisi, bu adı bir kağıt parçasının üzerine yazmıştı senin için. ama kim bilebilir ki? gerçek -son gerçek- bu mu, yoksa bu da yeni ve aldatıcı bir düş mü?

kendilerini sularda hayranlıkla seyreden yaşlı adamlar

william butler yeats



yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
her şeyin değiştiğini
ve yitip gittiğini birer birer
pençe gibiydi elleri, su boylarındaki
dikenli ağaçlar gibi
bükülmüştü dizleri
yaşlı, çok yaşlı adamlardan duydum
güzel olan ne varsa yitip gidermiş
sular gibi

14.11.17

junkie

hakan günday

aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!

yıllar önce ortaya atılmış bir fikir etrafında toplanan, büyük sapkınlıklar içinde birbirleriyle ilişkiler kuran, dünya üzerindeki değişik terör örgütlerinden hep nefret ettim. ve savundukları ne olursa olsun attıkları sloganlarından daima iğrendim. kalabalık bir terör örgütünü herhangi bir bürokratik düzenden ayırmanın anlamı yok. hiyerarşi zaten doğada da var. bir de insanların hayatına sokmaya ne gerek var?

bazı meslekler insanı şizofrenliğe iter. gardiyanlık, polislik, askerlik, politikacılık.. o kadar zordur ki, yapılan işi hayattan ayırmak. kişinin karakterinden söküp atabilmesi. hele çalışma saatleri sonunda gündelik hayata maruz kalmaları, otoritesiz ve üniformasız. delirmelerine neden olur bütün bunlar.

dünya üzerinde bir yerden uzaklaşmanın imkanı yok. uzaklaşılan tek şey stillerdir. hayatta ancak stiller değiştirilebilir. başka bir şey değil. coğrafya, çocuklara ergenliklerini unutturacak bir derstir. başka bir boka yaramaz. aslolan hayat stilidir. ve görünmez köprüler vardır dünyada bir ülkeden diğerine giden. aynı stil hayatı dünyanın her yerinde bulabilmek bir tesadüf değildir. nasıl bir junkie her yerde dozunu bulabilirse, benim gibi biri de bastığı her toprakta kadın, silah ve uyuşturucu teklifleriyle karşılaşır.

yalın ilke

robert musil

büyük kafalar hep yalın ilkelere varırlar.

bir defa bir napolyon olmak gibi bir üne kavuşmuş olan insan, artık kaybetmiş olduğu savaşları da kazanır.

bir insanı tanımak, ondan artık neredeyse hiç etkilenmemektir.

politika, şeref, savaş, sanat, yani hayatın belirleyici olayları aklın ötesinde olup biter. insanın büyüklüğü, köklerini akıl dışı alanda bulur.

başka hiçbir duygu, amacına ihtiras kadar açıkça yönelmez.

hayatın farklılıkları köklerinde birbirine çok yakındır.

goethe: insan, öğretici bir varlık değildir; o, yaşayan, eylemde bulunan ve etkin olan bir varlıktır.

beklemeye dayanabilen hep kazanır.

elimizde olan tek şey, asla doğru olan niteliğini taşımayan ve az çok hep doğru bir yanı bulunan bir şey yapmaktır.

sınırsız olanın dışında her duygu değersizdir.

yaratıcılıktan ve tinsellikten yoksun çoğu insanın uygulamalı felsefe ve edebiyatı, küçük bir kişisel değişimin büyük ve yabancı bir düşünce ile gerçekleşen parıltılı kaynaşmalarından meydana gelir.

13.11.17

domuz ile aslan

dostoyevski

günlerden bir gün domuz, aslanla tartışmış ve onu dövüşe davet etmiş. eve dönerken yolda aklı başına gelmiş ve korkudan tir tir titremeye başlamış. domuz sürüsü toplanmış, aralarında düşünüp tartıştıktan sonra şu karara varmışlar:

"dinle, şurada, yakınımızda bir çukur var. içinde bir güzel debelen dur ve sonra aslanın karşısına çık, ne olacağını göreceksin."

domuz denileni yapmış. aslan domuza yaklaşmış, şöyle bir kokladıktan sonra çekip gitmiş. aslanın korktuğunu, dövüş alanından kaçtığını etrafına yayan domuz uzun zaman böbürlenip durmuş.

10.11.17

marksizm vs. anarşizm

vladimir ilyiç lenin

marksistleri anarşistlerden ayırt eden şeyler şunlardır:

marksistler, devleti tamamen ortadan kaldırmak istemekte devam ederek, bunun ancak sosyalist devrimle sınıfların ortadan kalkmasından sonra, devletin yok olmasına götüren sosyalizmin kuruluşu sonucu olarak gerçekleşebilir bir şey olduğuna inanırlar; anarşistlerse bunu olanaklı duruma getiren koşulları anlamaksızın, devletin bugünden yarına tamamen ortadan kalkmasını isterler.

marksistler, proletarya için, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski devlet makinesini tamamen yıkmanın ve onu silahlı işçilerin komün örneğine göre örgütlenmesine dayanan yeni bir devlet makinesiyle değiştirmenin zorunlu bir şey olduğunu söylerler; anarşistler ise, devlet makinesinin yıkılmasından yana olmakla birlikte, proletaryanın onu ne ile değiştireceğini ve devrimci iktidarı nasıl kullanacağını ancak çok belirsiz bir biçimde düşünürler; onlar devlet iktidarının devrimci proletarya tarafından kullanılmasını yadsımaya dek, devrimci diktatörlüğü yadsımaya dek giderler.

marksistler, çağcıl devletten yararlanarak, proletaryanın devrime hazırlanmasını isterler; anarşistler ise böyle bir davranışa karşıdırlar.

engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. her şeyden önce kendi kendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan proudhonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir? ve şöyle yazar: "en aşırı anti-otoriterlerin karşısına bu kanıtlarla çıksam, şu tek yanıtın arkasına sığınırlar: ‘ah! doğru, ama burada bizim, delegelerimize vereceğimiz bir otorite söz konusu değildir, biz onlara yalnızca belirli bir görev veriyoruz.' bu adamlar, bir şeyin adını değiştirerek, o şeyin kendisini de değiştirebileceklerini sanıyorlar."

engels'in özellikle küçük-burjuva demokratları arasında çok yaygın bulunan bir önyargıyı, olaylara dayanarak, yetkin bir açıklıkla çürüttüğünü belirtmek büyük bir önem taşır. bu önyargıya göre, federatif bir cumhuriyet, merkezi bir cumhuriyetten daha çok özgürlük içerir. bu, yanlıştır. engels tarafından söz konusu edilen, 1792-1798 merkezi fransız cumhuriyeti ve federatif isviçre cumhuriyeti ile ilgili olgular, bu savı çürütür. gerçekten de demokratik merkezi cumhuriyet, federatif cumhuriyetten daha çok özgürlük saklıyordu. başka bir deyişle, tarihin gördüğü azami yerel, bölgesel vb. özgürlükler, federatif cumhuriyet tarafından değil, merkezi cumhuriyet tarafından sağlanmıştır.

9.11.17

krishnamurti

"krishnamurti'yi dinlemek buddha'yı dinlemeye benziyor: öylesine güçlü, öylesine insanın içine işliyor ki!" (aldous huxley)

13 yaşındayken "dünya öğretmeni" seçilen krishnamurti, hayatını dünyayı dolaşarak, insanlarla, yaşama ve dünyaya dair konuşarak geçirdi. kendisine mesihlik yakıştırılmış olmasına rağmen bunu hiçbir zaman kabul etmedi. onun için, karşılaştığı herkes başlı başına bir bireydi. bu nedenle öğretmekten çok paylaşmayı ilke edindi. yine de dünya üzerindeki milyonlarca kişi ondan çok şey öğrendi.

"krishnamurti' nin dili yalın, ufuk açıcı ve ilham verici. gündelik hayatı engelli bir yarış veya bir fare kapanı olmaktan çıkarıp neşeli bir uğraşa dönüştürüyor." (henry miller)

"yoksulluk toplumun suçudur, açgözlü ve kurnaz insanların diğerlerini sömürüp yükseldikleri bir toplumun kabahatidir yoksulluk. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir. dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler de olmaya devam edecektir."