paul valery etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paul valery etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8.06.2022

aydaki kadın

ahmet hamdi tanpınar

para daima mühimdir. para daima mühim bir şeydir.

zavallı türkiye kendi kendine ihanet eden adamların memleketi oldu. bu medeniyet, enkazı bir işe yaramayacak kadar çürüdü.

geçmiş zaman rüya görmez, sadece hatırlar.

insan hayatından memnun olmayınca mazisini adeta inkar ediyor. cemiyetler de böyle değil mi? hakiki çözülüş birtakım yıkılışlarla kabil. bir taraf yıkılacak ki başka tarafa bağlanasın.. ya kendi hayatına veya birtakım fikirlere.. fakat biz fikirlere gidemiyoruz. fikirler bize kapalı. insanla birleşerek gelmiyorlar. sadece fikir olarak geliyorlar. onlara boşlukta rastlıyoruz.

hangimiz ahmak değiliz sanki..

güneş eşyayı hem yaratıyor hem yiyor. güneş hayattır, ışıktır, cüzzamdır. her şeydir. her şey her şeydir ve kendisidir. tıpkı leyla gibi. leyla bütün kadınlara benzer, ama yine leyla'dır.

senin çetin dediğin meseleler, halledilmeyeceğine yandığın davalar inkar ettiğin andan itibaren yokturlar.

talih.. herkes hayata koltuğunun altında gizli bir torbayla gelir. kimisininki bomboştur. kimisininki sıkı sıkıya doludur. benimkinde çok iyi şeyler vardı. güzel bir kadın, latif çocuklar, sevdiğim bir meslek.. az çok şöhret, itibar.. ne çare ki torba delikmiş.. hepsi, hepsi gitti. hepsini yarı yolda kaybettim.. hepsini..

bilir misiniz dünyada en korkunç şey nedir? tekrar mavi gözler bütün endişesiyle, ıstırabıyla üzerine dikildi: talihini bilmek.. onu anlamak yok mu? o mutlak çaresizlik fikri bir kere sizi sarmasın..

hayat biraz da tefrika romanı değil mi? her gün bir yığın gizli tasavvurların, kararların tatbiklerine, neticelerine şahit olmuyor muyuz?.. bunu anlamadığımız, bilmediğimiz için biraz da dışarda kalmıyor muyuz?

aşk her şey değildir. huzur ve hürriyet de lazım. her şeyden evvel hürriyet lazım. çünkü bütün sonradan gelenler gibi her şeyi o tamamlar. kayboldu mu hiçbir şey yoktur.

nietzsche'nin bir sözünü pek beğeniyordu: "seksüalite köpeğini doyurmazsanız sonunda o sizi parçalar."

ahlak, refahın ve bilhassa gücünün boşa gitmediğini anlayan çalışmanın çocuğudur.

ah bu insan denen bu cezir ve med halindeki hayvan.. sonra birdenbire başlayan o iğrenme hissi.. biraz evvel haşrüneşr olduğu vücudu kendine ilelebet yabancı bulmanın azabı.. bütün o tecritler ve umumileştirmeler..

folklor sefaletin, biçareliğin tek mükafatıdır. nerde ki hayat aksar orada folklor vardır.

leyla arkamda iken.. niçin her fikir, üzerinde düşününce, biraz üzerine basınca bir lahzada öbür tarafına geçiliveren çürük bir tahta perde oluyor? aşk hiç de sağlam bir trapez değil. ihtirasın körlüğünden başka ne var bu işte? bir rüzgâr esiyor ve gözleriniz birdenbire hiçbir şey görmüyor. asabi cümlenizin oyuncağısınız o kadar. karanlıkta güller, ateş çiçekleri.

aldırma, bu dünya böyle işte. şurada kaç günlük ömrümüz var? ne diye meseleleri azdıralım. büyük davranışlara ne lüzum var sanki? bak hazların dünyası hazır. bir adım ötemizde bir uçurum gibi açılmış bizi bekliyor. sen benim uçurumum olacaksın, ben senin uçurumun. beraber yuvarlanacağız bir müddet. sonra birbirimize yabancı, birbirimize karşı terbiyeli, sakin ayrılacağız.

sakin ve terbiyeli. terbiyeli ve budala. daima aşağıya çökmeli. daima inmeli.

hayır, hayır. şüphesiz bu değiliz. bilmez misiniz, ben ne kadar idealistim. ama kıyafet değiştirerek yaşamanın ayn bir rahatlığı var. zaten istediğin zaman tekrar yükselirsin. lüzum görürsen eğer. kartıma bakın. bütün prensler öyle yapmazlar mı? mühim adamların hepsi.

tutunamayacağın yüksekliklerde ne diye kalmaya kendini zorlayacaksın? aşağıya, aşağıya in. bak bu caza, nasıl aşağıya doğru çekiyor insanı. tıpkı bir tirbuşon gibi. ben bile olduğum yerde iniyorum. boşaltılan bir havuzun suyu gibi döne döne aşağıya inmek. bir kere ayağın sağlam yere basacak. daha aşağısı yok. daha aşağıya hiç inmeyecek. sadece eninde sonunda olduğun şey olacaksın.

değişiklik dışarda.. bütün tezatlar, aksamalar, güzel, gülünç, manalı şeyler, her şey orada, suyun üstünde yüzüyor. derinlere inince herkes birbirine benziyor.

niçin bütün bir hayat derlenip toplanıp tek bir anımıza yüklenir? hafızanın hangi zalim iflasıdır ki bütün mazi artıklarını bir lahzada canlandırır ve bize yollar?

ciddi bir kadın dar ayakkabıdan daha berbat bir şeydir.

valery'nin çok sevdiğim bir sözü vardır: "hamamda napolyon tasavvur edilemez." yahut buna benzer bir şey. hakikaten de böyle. fontaineblau'da, waterloo'da, saint helene'de rahatça tasavvur edebiliriz de hamamda tasavvur edemeyiz. çünkü hamamda yalnız kendisidir. ferde indirmek..

hatalarından, vice'lerinden soyun, biçare bir mahluk kalır.

feza hesapları beni korkutuyor. biyoloji daha rahat. orada bizden küçükler, çok küçükler, bizi hiçbir suretle aşamayanlar var. insan hepsine hakim. küçüğün en küçüğünde bize emniyet veren bir şey var.

kendini arayan bir adam.. hayatı ve kendisini olduğu gibi kabul etmeyenlerden.

ben tam sistem halinde bir estetiğe hiçbir zaman inanmadım. her eser kendi şartıyla doğar. hele bugünkü devirde. hepimiz parça parçayız. içimizde, dışımızda birtakım şeyleri lehimleyerek yaşıyoruz. co-existance kelimesini icat eden ve o kadar sık kullanan bir devrin insanlarıyız..

bilir misiniz ki hiçbir zaman artık yekpare olamayız. daima bildiklerimizi hatırlayacağız.

evet ama, o zaman sanat olmaz. olur, şartlarımızın sanatı olur. olmaz, o başka şey. belki istediğimiz sanat olmaz. sanata biz müzelerden bakıyoruz. ve hep tasnif edilmiş, musaffa eserler görüyoruz. halbuki sanat hayatın bir parçası. hayatın içinde onu görmeye çalışmıyoruz. sanat hiç de istisnai bir şey değil. aksine daima olagelen şey bence.

napolyon'un sözünü hatırlarsınız: "politika, modern zamanların afeti.."

bazı insanlar saltanat sürmek için yaratılırlar.

benim yaşta olanlar çökmemek için bir şeye tutunmak ihtiyacındadırlar.

politikanın fena tarafı, iş başına gelene kadar sarf edilen gayrette insanı yıpratması. sonra da tutunmak denen şey gelir.

hayvanlar, belki eşya bile bize kendimizden daha sadık. dünyaları dar da onun için. bizim dünyamız geniş. her lahza dağılıyoruz.

her şey yeniden başlayabilir. hiçbir şey bitmiyor, hiçbir şey. her şey birbirine karışıyor, kenetleniyor. en dipte olanı birdenbire en üstte görüyorsun. hepsi suyun yüzüne çıkmak için vaktini bekliyor.

niçin hepimiz sadece kendimizi göz hapsinde tutarak yaşıyoruz?

hiçbir zaman onun gibi rahat olamadım. daima küçük şeyler yolumu kesti. karşıma ilk çıkan meselede şaşırdım, kayboldum. daima yaşamak için bekledim. işin fenası bütün bunları en sonunda öğrenmiş olmam. şimdi ne yapabilirim artık?

bende hatıra denen şeyi arama. ne çocukluğum, ne ilk gençliğim.. benim için yalnız yaşadığım an vardır. senden hoşlanıyorum, onun için beraberiz. hatıralar.. gülünç şeyler. mezarlık otlarını ayıklamak daha iyidir.

bu kelime kendisine tıpkı bu gecede olduğu gibi, apansız, bir sapanla fırlatılmış büyük bir taş gibi gelmişti. başka yerime isabet etseydi muhakkak ölürdüm. fakat kelimeler böyleydi. insanın doğrudan doğruya kalbine veya gözüne, yahut kafatasına gelmezlerdi. düşünce denen o acayip ve gizli şeye, o jelatin yığınına isabet ederlerdi. onun için birdenbire öldürmezler, bir daha kaybolmamak, sizi bırakmamak için oraya gömülürler; oradan yavaş yavaş gizli ve açık, sizi zehirlerlerdi.

insan insana tahammül edemez. insan insana muhtaçtır. insan insana yüklenir, insan insanla yaşar. bütün felaketimiz ve tezatlarımız burada. daima birbirimizle haşır neşiriz ve birbirimize bir türlü tahammül edemeyiz.

23.05.2020

çoluk çocuk

patti smith

"dünya beni ardında bırakarak ilerliyor."

sanat tanrı'yı söyleyen bir şarkıdır ve nihayetinde yine ona aittir.

üzerindeki beyaz tişörtü tenine yapışmıştı. hırsızın günlüğü'nü yazan jean genet gibi robert da kötü bir hırsızdı. genet de çok nadir proust ciltleri ile ipek kumaş çalarken yakalanmış ve hapse atılmıştı. estetik hırsızları.

paul valéry: "şairler şiirleri bitirmez, onları terk ederler."

ölüm, bir hanımefendinin elbisesi gibi koridorda yerleri süpürerek gelir. ölüm, en iyi pazar kıyafetiyle otoyolda araba sürerken gelir. ölüm gelir, elimden bir şey gelmez. ölüm giderken arkada bir şeyler kalmalı. kaynağı bilinmeyen bir yangın bebeğimi benden aldı.

gerçekten çok çalışıyordum dünyaya neler yapabileceğimi göstermek için. ah, sanırım hiçbir zaman böyle olacağını hayal etmedim. dünya resimleri döndürüyor kalabalık güldüğünde gülmek nasıl hoşuma gidiyor aramızda sevgi akıyor ağzına kadar dolu bir tiyatro ancak bebeğim kalabalık evine gittiğinde dönüyorum ve yalnız olduğumun farkına varıyorum seni kurban etmek zorunda olduğuma inanamıyorum.

kocam olacak bu adama dair tek söylemek istediğim, insanlar arasında bir kral olduğudur ve insanlar bunu bilir. o, kişisel kozmolojimin takımyıldızındaki mavi yıldızdı.

dünyanın her yerinde insanlar kaybettikleri bir şeye yeniden sahip olma umudunu taşır. ancak bazen kiminin anılarını küçük pişmanlıklarımızı koyduğumuz çekmeceye yerleştirmek zorundayızdır. yine de arada sırada, eski bir mendilin katları arasında, bir zamanlar en mutlu öğleden sonralarımızı temsil etmiş bir deniz kabuğuna ya da ufak bir taşa rastlarız. kör talih duygusunun uçup gittiği bir ferahlama anı yaşarız. tıpkı, taksilerden oluşan bir labirentin içinde bir arka koltukta unutulan finnegans wake'in düzeltilmiş metninin, büyülü bir biçimde şaşkın ve minnettar james joyce'un ellerine dönüşü gibi.

10.12.2019

dizeler


pek çok şafak vardır
henüz ışıldamamış olan
(friedrich nietzsche)

bu sabah kalktım ve bir bira daha içtim
gelecek belirsiz ve son hep çok yakında
(jim morrison)

zamanın soytarısı değildir sevgi
o değişmez kısacık günlerle haftalarla
direnir ve katlanır mahşerin ucuna dek
(william shakespeare)

bendim, diyor bir eski zaman kuğusu
şahane ve umutsuz kanat sıyıran
(stephane mallarme)

anlaktır, uyanıklıktır doğuran ve düşleyen
uykudur açık seçik gören
imge ve sanrıdır bakan
eksiklik ve boşluktur yaratan
(paul valery)

şu dünyada insanca yaşamak da yoksa
ne kalıyor geriye yüzyıllardan
(behçet necatigil)

değil mi ki hayat sonsuza dek sürmez
ölüler asla dirilmezler
ve en yorgun ırmaklar bile
bir yerde ulaşırlar denize
(algernon charles swinburne)

yine özgürlük! yine senin bayrağın, yırtılmış ama uçuyor
rüzgara karşı yıldırım gibi dalgalanıyor
(lord byron)

27.02.2019

uzun lafın kısası

lev troçki: çölde manzara resmi yapılamaz.

esther vilar: erkeklerin profesyonel fahişeyi küçümsemesi bir çelişkidir; çünkü seks konusunda dürüst olan tek kadın odur.

konfüçyüs: insanların yanlışları, üyesi oldukları sınıfın belirgin niteliğidir.

richard sennett: bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

mayakovski: ve insan sözcüklerde sevince yürek bir yazı takımı olup çıkıyor.

gilles deleuze: çöküşümüz yozlaşmamış her yere acıyı, yalnızlığı, suçluluğu, iletişim dramını, içselliğin olanca trajedisini sokuşturmaya çalışmamızla kanıtlanır. büyük kitaplardan şizoid kahkaha ve devrimci sevinç doğar, o sefil özseverliğimizin acıları ya da suçluluğumuzun dehşeti değil.

sigmund freud: nerede bir yasak varsa, orada buna neden olan bir arzu, itiraf edilmeyen ve bilinç dışında kalan bir tamah vardır.

ingeborg bachmann: ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.

albert caraco: bizim yaşadığımız dünya, kabul olunamaz bir düzene göre kendini düzenleyerek ve bizim nihai amaçlarımıza zarar verecek şekilde sürdürdüğümüz, giderek saçmalaşan bir dünyadır.

paul valery: varoluşun saflığı içinde evren küçük bir kusurdur.

charles bukowski: yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

nilgün marmara: ölürken kahkahamı ona bırakacağım.

31.08.2017

uzun lafın kısası

stefan zweig: üç beş budala siyasetçinin yıktığını onarmak için on yıllar yetmez.

chinua achebe: bir kralın ağzına bakınca annesinin memesini hiç emmediğini düşünürsün.

giacomo leopardi: dünyadaki bütün iyi şeyler elde edilir edilmez, maloldukları kaygılara ve çabalara değmez görülürler.

eduardo galeano: mutlu azınlığın doyması için yığınların açlıktan ölmesi gerekir.

romain gary: en güzel sevgililerin yeri, duyulmamış bir yeteneğe sahip olduğu söylenen uzaklardaki bir soytarıdan sonra gelir.

henri frederic amiel: kendi insafsızlıklarımızı meşru kılmak istediğimizde tanrı'yı suç ortağımız haline getiriyoruz. her katliam bir ilahi eşliğinde kutsal hale getiriliyor.

menandros: eziyet çekmemiş insan eğitilemez.

vladimir makanin: insanlar tasasızlardır, insanlar unuturlar. televizyon ekranı, küçücük böceğin üzerine sarkmış dev bir büyüteç gibidir.

victor hugo: değerli bir bilgeyi ziyaret etmek için vakit asla geç değildir.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

mary wollstonecraft: aşkta hayal kırıklığına uğramak hiç aşık olmamaktan iyidir.

thomas more: servetin ve özgürlüğün olduğu yerde, insanlar katı ve adaletsiz buyruklara sabırla boyun eğmeyi zul sayar. buna karşın yoksulluk ve kıtlık insanları köreltir, uysallaştırır ve isyana hazır cüretkar ruhları eze eze öğütür.

6.07.2016

kaygı üzerine

renata salecl

arzuyu tatmin edebilecek bir nesne asla yoktur.

paul valery: modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır.

insanlar kararsız ve korkmuş hissettiğinde, düşmanlarının net bir imgesini aramaya koyulur ve bu düşmanların ortadan kaldırılmasının, kaygılarını yatıştıracağını umar.

joanna bourke: düşman kıyımı, erken çocukluk fantezisinden türemiş köklü, ilkel bilinç dışı arzuları doyurur. düşman, ölümüyle, grup onaması yoluyla suçluluk duygusunun dışarı atıldığı derin bir grup doyumu sağlayan kurbanlık bir nesnedir. çarpışma, talimin doğurduğu uzun süreli hüsranların yarattığı kırılgan nefret gerilimini çözen ayinsel bir olaydır. bu hüsranlar olmadan bir grubun askeri bir kuvvet haline gelmesi mümkün değildir.

jacques lacan: kaygı bir eksiğin değil, eksiklik payandasının yokluğunun emaresidir.

nevrotiklerin kaygıyla baş etme yollarından bir tanesi fantezi yaratmaktır. öznenin bir senaryo, kendisine tutarlılık veren bir hikaye uydurarak eksiği örtbas etmesinin bir yoludur fantezi. fantezide özne eksiğe karşı bir koruma kalkanı oluşturur; oysa kaygıda, eksiğin yerinde ortaya çıkan nesne özneyi yutar, yani özneyi soldurur.

sigmund freud: kültürel yasağın olmadığı yerde insanlar, arzularını canlı tutmak için bu yasakları icat ederler.

yas, artık var olmayan nesneden ayrılma sürecidir. yas yoluyla özne, kendisini kaybolan nesneden koparabilir, kaybını kabullenebilir; oysa melankolide özne, kayıp nesneyle arasındaki narsisistik özdeşleşmede ısrar eder.

jacques lacan: bir kadın için, ilk başta, bizatihi sahip olmadığı şey arzusunun nesnesi haline gelecektir; oysa erkek için arzu nesnesi, başlangıçta, olmadığı şeydir, başarısız olduğu yerdedir.

bütün olan biteni söylemek, her şeyi anlatmak değildir.

kaybettiğimiz birinin yasını tutarken, kendimizi onun eksiği olarak algıladığımız için yas tutarız. kendini ötekinin arzusunun nesnesi olarak algılamak, öznenin, ona damgasını vuran şeyin eksiklik olduğu gerçeğiyle baş etmesinin yollarından biridir.

2.04.2016

mavi ve kara

sabahattin eyüboğlu

ateşe, putlara, tanrılara tapanlara, inandığımız inanmadığımız bütün peygamberlerin yolundan gidenlere, mevlana'ya, hacı bektaş'a, bütün ulu kişilerin müritlerine (nursuz nurcular hariç; çağ dışı, insaf dışı en kaba sağduyu dışı oldukları için hariç), biz müslüman, türk sünni, münni olanlardan selam ola!

ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette. cahilliğimizin eline baltayı veren, keyif için, para için yıkanları da destekleyenler onlar olmuş. yalnız yapılmış eserleri yıkmakla kalsalar iyi, yeniden yapma gücünü de körletiyorlar.

iç sömürgenin okula vermediği parayı camiye verdiğini türkiye halkı son yirmi yıl içinde her zamankinden daha açık görmüş olsa gerek. dinin sosyal gelişmeye karşı silah olarak kullanılması, hele bizde, yeni olmamakla beraber halk bu gerçeğin bilincine yeni yeni varıyor. bugün sömürgen niçin din bezirganıyla el ele verip atatürk devrimleriyle savaşıyor? bunun tek nedeni atatürkçülüğün özünde sömürgene karşı sosyal adaletten yana bir gidiş olmasından ve bu gidişin gittikçe hızlanmasındandır.

atatürk: tbmm hükümeti, hayat ve istikbalini kurtarmayı yegane maksat ve gaye bildiği halkı, emperyalizm ve kapitalizm tahakkümünden ve zulmünden kurtararak, idare ve hakimiyetinin yegane sahibi kılmakla, gayesine ulaşacağı kanaatindedir.

koyun olmayı kabul eden bir insan için kurban edilmek bir şereftir olsa olsa.

paul valéry: işinde iyi, düşünüşünde kötü bir adamdan daha tehlikeli bir şey yoktur.

yahya kemal: ufuk, ufuk diyorlar. nedir ufuk? bir boşluk nihayet. ne kadar bakarsan bak, görsen görsen kendini görürsün içinde. asıl ufuk nedir bilir misiniz? bir dostla bir masada karşı karşıya oturur, gözleri gözlerinizde konuşursunuz. işte o dost insandır ufuk.

"sevdiğine kavuşamazsan aşk olur."

ikiye ayırarak, karşılaştırarak düşünme, eskiden işe yaramış; ama bugün düşüncemizi kösteklemeye başlamış bir insan buluşu değil midir? her şeyin iç içe, her şeyin görece, her şeyin yerine göre olduğunu çoktan öğretmedi mi bize bilginlerimiz? çağımız, insanların güpegündüz karanlığa düşüp zifir karanlığında aydınlığı bulduklarını göstermedi mi bize? hangi çağ gördü bizimki kadar akların kara, karaların ak olabileceğini?

"aşk gelince cümle eksikler biter."

yahya kemal, necip fazıl, faruk nafiz bir süre ozan olarak, yurttaş olarak ilerici insanlardır; ama bir tarihten sonra her üçü de gericinin gericisi olmuş, gericilerin ekmeğine yağ sürmüş. yeni türkiye'nin gelişmesine engel olmuşlardır.

ölünce toprağa karışıp gideceğime, insan kardeşlerin kafasında kalabilecek izlerden başka hiçbir varlığım kalmayacağına inanıyorum. cennetin, cehennemin iyilikler kötülükler için insanların çok eskiden düşünebildikleri karşılıklar olduğundan hiç ama hiç şüphem yok.

bizde din hala, atatürk gibi devrimci bir bilinçten, halife'ye karşı kurulmuş bir halk devletinden sonra bile, bir millet olarak gelişmemizin, çağdaş insanlığa uyma isteğimizin karşısındadır. bizim din adamımız her türlü değişmenin, gelişmenin karşısındadır. muhammed peygamberin sözcüleri ellerinden gelse, değil yıldızlara, diş hekimine gitmeye bile izin vermeyecekler neredeyse.

hayvan, hep aynı yuvayı yapması, bildiğinden şaşmaması bakımından softaya benzer; ama o, düşünmediği, düşünemediği için hayvandır. softaysa düşünebilirken düşünmediği için softadır. bu bakımdan ona, hayvanca, yani bildiğini geliştiremeden yaşayan insan da denebilir. softa dünyayı oldum olası yalnız kendi açısından görür ve düşüncesi hep aynı yerde otlar, hep aynı dereden su taşır. bugün yeni dünyaya ayak uydurmak için yaptığımız her şey bizim softamızın fırsat bulur bulmaz yıkacağı şeydir.

amerikalıların tarihsiz bir millet olduğunu söyleyenler tarihin sadece çağlardan ibaret olduğunu zannedenlerdir. tarihsizlik tarih bilincinden yoksunluktur.

bizim geçmişte yaşamamız değil, geçmişin bizde yaşaması gerekir.

en büyük ahlaksızlık ahlak adına yapılan değil midir?

osmanlı devleti kendine kul olmak isteyenlerin sınıfına, dinine, mezhebine bakmamakta hayli demokrattı.

insan sefalet içinde edepli, terbiyeli ve saf kalmalı ki hem tezat sanatına elverişli olsun, hem de dünyanın başına bela kesilmesin.

6.02.2016

politika ve propaganda

jean-marie domenach

karşıtın zayıf noktasını bulup kullanmak her türlü karşı propagandanın temel kuralıdır.

adolf hitler: her türlü propaganda, düşünce düzeyini seslendiği kişilerin en kalın kafalısının anlama yeteneğine göre ayarlamalıdır. düşünce düzeyi ne kadar aşağı olursa, inandıracağı insan kitlesi o kadar geniş olur.

paul valery: politika, insanların kendilerini ilgilendiren işlere karışmalarını önleme sanatıdır.

özgürlük öğretilmez; ama eğitim özgürlüğe hazırlar. bütün insan değerleri gibi özgürlük de ancak edinilmiş bir alışkanlıklar temeli üzerinde doğru dürüst işleyebilir.

adolf hitler: propaganda iktidarı elde tutmamızı sağladı; dünyayı fethetme olanağını da bize gene propaganda verecek.

napolyon: haklı olmak için, iyi olanı yapmak yetmez; bir de yönetilenlerin buna inanmaları gerekir. güç, kamuoyuna dayanır. hükümet dediğimiz nedir? kamuoyunu kendinden yana çekememişse, hiçbir şey.

propaganda, toplumun görüş ve davranışını, kişilerin belirli bir görüşü, belirli bir davranışını benimsemelerini sağlayacak biçimde etkileme girişimidir.

hegel: gazete okumak yeni insanın sabah duasıdır.

joseph goebbels: propaganda yapmak, her yerde, hatta tramvayda bile düşüncelerden söz etmektir. propaganda, çeşitleriyle de, durumlara uymadaki esnekliğiyle de, etkileriyle de sınırsızdır.

iyi bir propagandanın ilk koşulu, belli başlı izlekleri bıkıp usanmadan yinelemektir. goebbels, eğlenircesine, "katolik kilisesi 2000 yıldır hep aynı şeyi yinelediği için ayakta duruyor; nasyonal-sosyalist devlet de tıpkı onun gibi davranmalıdır" diyordu. 

walter lippmann: önder politikacı ilkin halkın başta gelen duygusuna sığınır. önemli olan, söz yoluyla, duygusal çağrışımlar yoluyla, sunulan programı halkta kendini göstermiş olan ilkel tutuma bağlamaktır.

adolf hitler: en utanmazsa yalanlar da izler bırakır, hiçe indirgenmiş olsa bile. yalan söyleme sanatının ustası olarak tanınmış olan ve onu kusursuzlaştırmak için çalışmalarını sürdüren herkesin bildiği bir gerçektir bu.

propaganda, kendi kendilerine, kendi iç çağrılarına, kendi geleceklerine inanan toplumların doğal bir belirmesidir.

25.12.2012

fransız şiir antolojisi

ilhan berk



ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
(charles baudelaire)

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli
(arthur rimbaud)

göçüp gittiğimiz gün biz de bu dünyadan
unutulur sevdiğiniz, sevildiğiniz
sevmeye bakın geçmeden güzelliğiniz
(pierre de ronsard)

zaman kötüymüş.. gün iyi de olur, fena da
hiç acısı olmayan hangi bal var dünyada
hangi denizde fırtına olmaz
(andre chenier)

sevişmek! hep sevişmek! akıp giden saatin
kadrini bilmeliyiz
insan için liman yok, sahil yok zaman için
o geçer, biz göçeriz
(alphonse de lamartine)

ama işte hakikat ebedidir
yaşarsa bir kimse ondan bihaber
alemde ömrünce gafil kişidir
(alfred de musset)

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
(charles baudelaire)

ama ılık bir nehirdir işte saçların
ürküsüz boğmak orda bize musallat ruhu
ve bulmak o yokluğu senin tanımadığın
(stephane mallarme)

hep musiki, biraz daha musiki
havalanan bir şey olmalı mısra
deli bir gönülden kalkıp gitmeli
başka göklere, başka sevdalara
(paul verlaine)

yazık! diye düşündüm; büyük ama adımız
utanıyorum bizden biz ne kadar zayıfız
nasıl bırakılır hayat ve bütün acıları
bunu bilen sizsiniz, tanrının hayvanları
ne bir şeye erilir dünyada, ne bir şey bırakılır
yalnız sessizlik büyük, gerisi zayıflıktır
(alphonse de lamartine)

rüzgar uyandı.. artık yaşama zamanıdır
kitabımı bir geniş meltem açıp kapatır
su kayadan toz olup görünür kıyı kıyı
pırıl pırıl sayfalar uçuşarak gidiniz
yık dalga! yık keyifli sularında ey deniz
yelkenin yem yediği şu asude çatıyı
(paul valery)

uzaklarda bir başka ülkede şimdi sevdalım
madem hiçbir şeyde gözüm yok ko öleyim
öyle bitkinim ki beni bir ölüm paklar ancak
anladım ne yapsam boşuna iflah olmam artık
(guillaume apollinaire)

29.06.2012

uzun lafın kısası

lenin: en iyi okuldur yenilgi yılları.

albert camus: tek başına mutlu olmakta utanılacak bir yan vardır.

paul valery: işinde iyi, düşünüşünde kötü bir adamdan daha tehlikeli bir şey yoktur.

djuna barnes: artık şundan eminim: insanın geçmişi ya da geleceği görebilmesi için biraz deli, yaşamı anlayabilmesi için yaşamın biraz dışında olması gerek.

francis bacon: karanlıkta bütün renkler aynı görünür.

tolstoy: bekarlıkla vedalaşmak geleneği boşuna değildir. ne denli mutlu olursa olsun, özgürlüğünü yitirmek acı gelir insana.

john steinbeck: kavga kadar insanları birbirine yakınlaştıran bir şey yoktur.

solon: talih ne kadar güler yüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız, değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir halden bambaşka bir hale geçiverir.

carl gustav jung: tımarhanelerdeki her bir hastaya karşı dışarda on deli dolaşır.

apostolos doxiadis: saman alevi gibi birden parlayıp sonra sönüvermek, vaktinden önce yetişen az sayıda dehanın ortak kaderidir.

sevgi soysal: erkekler, aptal kadın seyircilerin bolluğu yüzünden pek gelişemezler.

mithat cemal kuntay: güzel düşünülmüş yalana, üstü başı temiz rezalete insanlar muhtaçtır; içtimai silah olan iftirayı, teselli olan dedikoduyu, kazanılmamış parayı kaldır, bütün müesseseler yıkılır.

20.03.2012

alıntılar

tahsin yücel

atatürk devrimlerinin biçimiyle içeriği bir kağıdın iki yüzü gibidir; birbirinden ayrılmaz. "isteyen istediğini yapar; 10 yaşındaki kızını çarşafa sokmak babanın bileceği iştir!" dediniz mi insanı yaralarsınız; eşitliği, özgürlüğü, insanın insan niteliklerini geliştirme hakkını yaralarsınız.

georges bernanos: salaklar oturgan olur; ama yolculuk kitaplarına bayılırlar.

çevirmenin emeği resmin üstündeki cam gibidir; arılığı oranında değil de kirliliği oranında belli eder kendini.

demirtaş ceyhun: türkler kent değil, köy bile kuramamışlardır; çünkü göçebedirler; türklerin ekonomisi her zaman bir "yağma ekonomisi" olmuştur; çünkü göçebe yağmalamadan başka bir şey bilmez. ermeni ile rum ekip biçmiş, türk yemiştir; çünkü göçebe, tarıma yabancıdır. türklerde hukuk da, hukuk saygısı da yoktur; çünkü göçebenin olduğu yerde hukuk olmaz.

bülent ecevit: laiklik ilkesi, cumhuriyet'in aşil topuğudur.

fethi naci: şiirin iyisini bilen birinin orta halli bir şey yazması mümkün değildir.

konfüçyüs: adlar doğru konulmazsa sözler yerini bulmaz; sözler yerini bulmazsa devlet işleri yürümez.

beaumarchais: günümüzde, söylenmeye değmeyen şeyler şarkıya dökülüyor.

bakmayın her dönemde bir başka telden çalanlara; iyi yazar biraz da köklerine ve ilkelerine bağlılığından belli olur.

jean baudrillard: her şey nesneden yola çıkar ve gene nesneye döner. özne ancak arzular; yalnız nesne baştan çıkarabilir.

daniel pennac: insan toplu yaşar; çünkü sürücüldür; ama yalnız olduğunu bildiği için okur. bu okuma başka hiçbir arkadaşlığın yerini almayan bir arkadaşlıktır; ama başka hiçbir arkadaşlık da bu arkadaşlığın yerini tutamaz.

eylem için eylem, savaş için savaş, sanat için sanat gibi, aşkın bir erekten yoksun olan her etkinlik tehlikelidir; sonunda öznenin kendisine karşı döner.

solcuyken dinci, dinciyken solcu olmak gibi kökten değişimler, biçimlenmemiş kişiliklerin, daha doğrusu kişilik yokluğunun özelliğidir.

paul valery: tarih, yinelenmeyen şeylerin bilimidir.

"yoksulluk deyip de geçme; en büyük zenginlik onun zenginliğidir; bir kez olsun sofrasına oturmadan, onun ekmeğini yer herkes; yerler yerler, tüketemezler."

roland barthes: tüm resmi dil kurumları yineleme çarklarıdır. okul, spor, tanıtım, kitlesel yapıt, şarkı, haber, hep aynı yapıyı, aynı anlamı, çoğu kez aynı sözcükleri yineler: kalıp söz siyasal bir olgu, düşüngünün bir betisidir.

plinius: pabuççu, pabuçtan yukarı çıkma!

roland barthes: yazar, klasiğe ulaşınca, kendi ilk yaratısının öykünücüsü olur.

jean-paul sartre: tarihin içinde, suda balıklar gibi yaşarız.

25.02.2012

açık yapıt *

umberto eco

"iktidar istenci, yalnızca erkeğin kadınlara hükmetme isteğinin ya da çocuğun anne ile babaya geri dönme umudunun şaşaalı bir örtmecesidir." (richard rorty)

salman rushdie: bütün öyküler, olabilecekleri öykülerin hayaletlerinin istilası altındadırlar.

hakikat, zamanın başlangıcından beri birlikte yaşadığımız; ancak unutmuş olduğumuz bir şeydir.

macedonio fernandez: bu dünyada eksik olan o kadar çok şey var ki, bir şey daha eksik olsa ona yer bulunamazdı.

bir metin, yorumcunun sonsuz iç bağlantılar keşfedebileceği açık uçlu bir evrendir.

paul valery: bir metnin kesin bir anlamı yoktur.

dil, düşüncenin yetersizliğini yansıtır: dünyada oluşumuz, aşkınsal herhangi bir anlam bulma yetimizden başka bir şey değildir.

gerçek okur, bir metnin gizinin metnin boşluğu olduğunu anlayan okurdur.

jonathan culler: birçok entelektüel etkinlik gibi, yorum ancak en uç noktasına vardırıldığında ilginç olur.

belli bir bakış açısından her şeyle her şey arasında analoji, yakınlık ve benzerlik ilişkileri vardır.

horatius: her şeyde öyle bir sınır vardır ki, bir şey o sınırın bu yanında veya hemen öbür yanında doğru olamaz.

* "yorum ve aşırı yorum" ile birlikte.

20.01.2011

öteki renkler

orhan pamuk

şeyh galip: her renge boyan da renk verme.

mutlu olabilmem için her gün bir mikta edebiyatla ilgilenmem gerekiyor.

benim gibilerin durumunda en iyi tedavi, en büyük mutluluk kaynağı, her gün iyi bir yarım sayfa yazmaktır.

insan ne kadar sıkılırsa o kadar hayal kurar.

edebiyat, yazdıklarımızı insanların hayallerinin bir parçası yapabilme sanatıdır.

yazarlık okura "bunu tam ben de söyleyecektim; ama o kadar çocuksu olamadım." dedirtebilme hüneridir.

yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır.

çekici olan şey bir yol seçmek değil, galiba bütün yolları seçebileceğimiz bir yerde olmaktır.

bir gün bir kızım oldu, bütün hayatım değişti.

yırtmak en büyük eleştiridir.

hemingway: akşam gün biterken yazılacak iyi bir cümleniz varsa onu yazmayın. onu ertesi sabaha bırakın ki, sabah hemen yazmaya başlayabilesiniz.

yanlış anlaşılmaktan korktuğumuz zamanlar her şeyi söylemeye kalkarız. bu korku da bize herkesin söylediği şeyleri söyletir.

"paranoyak olmam takip edilmediğim anlamına gelmez."

aptal paranoyak en korkutucu yaratıktır ve ülkemizde çoktur.

ben her şeyi açıklayan ve bir tek sebebe indirgeyen teorilere inanmam.

aşırı paranoya ve akılsız kumpas teorisinin en kuvvetli yanı karşı çıkılmaz oluşudur.

1991 doğumlu rüya hakkında hiç zorlanmadan, kendiliğinden yazabiliyorum. birisi hakkında kolayca ve istekle yazabilmek sorunsuz bir aşkın işareti midir?

herkes mutluyken mutsuz olmayı başarabilmek akıllı olmanın birinci şartıdır.

bir kitap, bir fikirle değil, en azından iki fikirle yazılır.

kafasını büyük hakikate takmış yazarlar bana kalırsa hayatın renklerini ve neşesini göremezler. büyük hakikatler konusunu hiç düşünmemiş, kendi sıradan hatıralarını ya da basit, hayali bir fanteziyi anlatmaya başlayan hünerli bir romancı ise bir gün öyle bir şey yazar ki o hakikat bu gündelik detaylar arasından beliriverir.

gençliğin acı verici yanı, insan ilişkilerindeki ikiyüzlülüğü görmek, buna karşı bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak ve sonraları da bunu doğal karşılamaktır.

benim bütün kitaplarım, bir önceki kitabın içinden doğar. oradaki bir ayrıntıdan, bir cümleden. cevdet bey'deki gençlerden bir anlamda sessiz ev doğdu. sessiz ev'deki tarihçi faruk'tan beyaz kale çıktı. beyaz kale'nin düşsel ortamından, oradaki kimi tarihi sahnelerden, esrarlı mavi gece diyebileceğim karanlık sahnelerden kara kitap çıktı.

sanki saat bizde kesinliğine, matematikselliğine ulaşamadığımız batı dünyasını bu nesneyi kullanarak elde edebileceğimizi sandığımız bir tesellidir.

bizi modernlikten, modern olmaktan uzaklaştıran şey, alelacele bir an evvel modern olma gayretimizdir.

yahya kemal: resmimiz ve nesrimiz olsa, başka bir millet olurduk.

yağmurla keder, dağlarla coşku arasında zorunlu bir ilişki mi vardır, yoksa bunlar sanatın, edebiyatın, resmin bize öğrettiği şeyler midir?

borges: elbette, bütün genç insanlar gibi, ben de elimden geldiğince mutsuz olmaya çalışıyordum; hamlet'le raskolnikov arası biri olmaya çabalıyordum, sizin anlayacağınız.

valéry bir yerde nefret edip tiksindiğimiz bayağılıklarla aslında yakından ilgilendiğimizi, bayağı bulduğumuz şeylerle aramızda bir merak ve yakınlık olduğunu söyler.

kendi özel hayatını sıkı sıkıya koruyan, içine kapanık, yalnız, utangaç bir adamdır philip larkin. hiç evlenmemiş, çoluk çocuğa karışmamış, gezip tozmamış, şu veya bu şekilde iyi yaşamaktan ya da hayata sıkı sıkıya bağlanmaktan kaçınmıştır hep.

mario vargas-llosa, kendini "dünyada margaret thatcher'a hayran olup fidel castro'dan nefret eden iki yazardan biriyim." diye tanımlamaya başladı. öteki yazar, daha doğrusu şair philip larkin'di.

salman rushdie: gerçek her zaman olağanüstü, acayip ve ihtimal dışıdır.

bütün modern ulus-devletlerin doğuşunun arkasında bir çeşit etnik temizlik, dil birliğinin sağlanması ve yerel özelliklerin ve iktidarların tahribi yatar.

başbakan erbakan'ın koltuğuna oturur oturmaz, dünyanın en yalnız, en batı karşıtı ve insan haklarına saygısızlığıyla en ünlü libya, nijerya, iran gibi devletlerine ziyarete gitmesi bu taşralaştırma azminin en belirgin işaretleri.

sinemada yalnızca "öteki" ile yüz yüze gelmeyiz; sinemanın gösterdiği her şey bir anda "öteki" oluverir.

o zamanlar niye mimar olmadığımı bana sordukları vakit aynı cevabı başka bir dille verirdim: "apartman yapmak istemediğim için!" apartmandan kastettiğim bir hayat tarzı, bir mimari anlayışıydı.

çetin altan: bizimki gibi köylü toplumlarında ise cinayetlerin zekaya dayalı bir özelliği pek yoktur. kıskançlıktan kafası bozulan koca, kaptığı gibi bıçağı karısını doğrayıverir orada, iş olup biter. yahut kan davasında hazırlıklı dolaşan kişi hasmını görünce beynine boşaltıverir kurşunları. kırsal kesimlerdeki tarla veya su kavgalarında ise çifteyi alıp pusuya yatma geleneği vardır. herkes de kimin kimi neden öldürdüğünü bilir. baltayla kabak yarar gibi pek kabasından işlenen bu tür cinayetler yazarları etkilemediği için bizde polis romancılığı gelişmemiştir.

bugünün istanbulu ve türkiyesi, devletçe işlenmiş faili meçhul cinayetler, sistematik düzeye varmış işkence uygulamaları, düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, kısaca insan haklarının acımasızca çiğnenmesi bakımından dünyanın en önde gelen ülkelerinden biri.

maupassant: paris'in en güzel manzarası eyfel kulesi'nin tepesindedir; çünkü oradan eyfel kulesi görünmüyor.

ben dünyada yazdığı konuyu parmağı ile işaret ederek gösterebilen tek tarihi romancıyım.

türkiye'de özgürlüklerin kısıtlanması, kitapların yasaklanması, farklı düşünenlerin vatan haini ilan edilmesi için her gün çırpınan pek çok gazeteci, köşe yazarı var. sınırlı da olsa zihinsel faaliyet gösterdikleri için bu kişilere entelektüel denebilir belki ama bence onlar entelektüel değil de devleti, hükümeti destekleyen teknisyen konumundalar.

öldürülmek türkiye'deki entelektüeller için önemli bir ihtimaldir. son yirmi yılda türkiye'nin en önemli üç gazetesinin en önemli üç köşe yazarı öldürüldüler. sonra hapis, yazının yasaklanması vs. gelir. yaygın bir şekilde "vatan haini" ilan edilmek, kenara itilmek, işsiz kalmak, gazetedeki köşenizden, işinizden olmak, yazılarınızın yayımlanmaması da birer yöntemdir. ilgisizlik, tepkisizlik de. özellikle ücra taşra kentlerinde entelektüelleri, yazarları öldürür, tutuklar, işkence eder, otuz yıl hapse mahkum ederler de, değil batı dünyasında herhangi biri, istanbul gazeteleri bile bu olaylarla ilgilenmez.

günümüzün tabii ki en büyük entelektüel zevki iyi edebiyat. iyi edebiyat, iyi entelektüelden de az bulunur.

disiplinli modern ordular gibi rafları dolduran ciltli kitaplara düşkırıklığıyla baktım.

"avrupalılar görse ne der?" bir korku ve bir arzu. onlara benzemeyen yanlarımızı görüp bizi ayıplayacaklar diye hepimiz çok korkarız. hapishanelerde işkencenin azaltılmasını ya da iz bırakmadan yapılmasını bu yüzden isteriz. bazen de onlar gibi hiç olmadığımızı onlara teşhir etmenin zevklerini yaşamak isteriz: islamcı bir teröristin tanınma isteği, papa'yı vuran ilk türk olma isteği böyle duygulardır.

bu içe dönüş tepkim beni hayatın zorluklarından korudu; ama zenginliklerinden de uzak tuttu.

andré gide: bu topraklardan hiçbir şey çıkmamış. onca ırkın, tarihin, inancın ve medeniyetin sürtüşmesinin ve çatışmasının yarattığı kalın köpüğün altında yerli hiçbir şey yok. (istanbul hakkında)

andré gide: türklerin kıyafeti aklınıza gelebilecek en çirkin kıyafet. ve doğrusunu söylemek gerekirse, bu ırk da bu elbiseyi hak ediyor.

andré gide: orada yaşayanları sevemeyince, dünyanın en güzel manzaralarına bile gönül veremiyorum.

andré gide: bu seyahatten payıma düşen hisse, ülkeye duyduğum tiksintiyle orantılı. bu ülkeyi daha fazla sevmediğim için memnunum.

gidé'in güncesinden bir seçme türkçeye çevrilmiş ve milli eğitim bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. bu kitapta türkiye hakkında notlar tabii sessizce dışarıda bırakılmıştır.

batılılaşmacı önce avrupalı olmadığı için utanır. sonra avrupalı olabilmek için yaptıklarından utanır (her zaman değil). avrupalı olabilmek için yaptıklarının yarım kalmasından utanır. avrupalı olacağım diye kendi kimliğini kaybetmekten utanır. kendi kimliğine sahip olmaktan ve olmamaktan utanır. zaman zaman şiddetlenip, zaman zaman kabul ettiği bu utançlarından da utanır. bu utançlarından söz edilmesinden de utanır.

israil'in filistin topraklarını zaptettiği, onlara haksızlık ettiği inancındayım. israil'de barışçı, uzlaşmacı bir çevrenin hakim olmasını, anlaşmazlıkların barışla halledilmesini isterim. israil'in filistinlilerden aldığı, üzerinde hala yerleşmiş olduğu topraklardan çıkmasını isterim. ama bu demek değildir ki fkö ile her konuda hemfikirim.

ilk büyük felaketle öğrendiğim şaşırtıcı hayat gerçeği, felaketlerin her zaman mutluluktan daha eğlenceli ve seyredilebilir olmalarıydı.

öte yandan, yakında ama kendisine zarar vermeyecek bir uzaklıkta bir felaket, bir dehşet olduğu hissi gecenin ortasında uyananlar için en iyi uyku ilacıdır.

beklenti gerginliğine, "ne olacağız" havasına karşın, gelecekten hep geçmişte kalmış bir şey gibi söz ediliyor.

sığınmacı kampına giderken, şırnak'ta yaşlı bir kürt bakkalın duvarına asılı bir eski levha görmüştüm: "dilerim benim hakkımda düşündüğünün iki misli senin başına gelir!" kürtlerin hiç bitmeyen çilesi düşünülürse, kötümser bir levha!

bizlere, fotoğraf makinelerine bakan herkes, "gazeteciler yazın!" diye başlayıp devletten, hırsız müteahhitlerden ve belediyelerden haykırarak şikayet ediyorlardı. çıkardıkları şikayet sesleri basında ve medyada iyi yansıtılıyordu; ama büyük ihtimal bütün bu insanlar şikayet ettikleri bu siyasetçileri, devlet adamlarını ve rüşvetçi belediye başkanlarını yeniden seçmeye ve verdikleri oylarla mağrurca övünmeye devam edecekler. ayrıca, bu şikayetçiler de büyük ihtimal hayatlarının bir döneminde yaptırdıkları inşaatların kuraldışı yanlarını onaylatmak için belediyelere rüşvet vermiş, vermemeyi de akılsızlık olarak görmüşlerdi.

cumhurbaşkanlarının rüşveti "pratik" bir iş olarak övdüğü, dolandırıcılarla senli benli olduğu bir kültürde hayali bir gelecekte olacak ve başkalarına zarar verecek depremin korkusuyla müteahhitlerin demir ve çimentodan çalmamalarını, kurallara uymalarını, bunun için fazladan "masraf" etmelerini sağlamak çok zor.

bu yalnızca bir organizasyon sorunu değil! vurmak, bastırmak, korkutmak, yasaklamak ve şiddet kullanmak mantığıyla örgütlenmiş devlet yardım etmeyi, yaraları sarmayı, halka hizmet etmeyi beceremiyor.

ben insanoğluna inanırım ve görüşlerini değiştirdi diye kimseyi ayıplamam.

başka yazarlar hapisteyken, hangi iyi "insan", gidip devletten yazar olduğu için "devlet sanatçısı" unvanını alır?

meclis kapısından alınıp hapse tıkılan milletvekillerinden, sokaklarda sinekler gibi öldürülen gazetecilerden, bir kitap yazdığı için zindanlarda yıllar geçiren yazarlardan, otelle birlikte yakılan aydınlardan size bir kere daha söz etmek içimden hiç mi hiç gelmiyor. siz de bütün bu rezaletlerin, bütün bu gaddarlığın, acımasızlığın, pervasızlığın, adaletsizliğin farkındasınız.

bütün gazeteler ve televizyonlar, dergiler ve radyolar söylenmesi gereken asıl sözü, hiç söylememek için bütün o öteki sözleri söylüyorlar.

madımak otelinde, 17. yüzyılda yaşamış, devletçe idam edilmiş sivaslı halk şairi pir sultan abdal'ı anmak için şehre gelmiş 60-70 kişilik bir yazar, müzisyen, gazeteci topluluğu kalıyordu. ama "şeytana ölüm" sloganlarından kalabalığın asıl hedefinin türkiye'nin en ünlü mizah yazarı aziz nesin olduğu anlaşılıyordu. toplantıya katılanlar arasındaki 78 yaşındaki aziz nesin, salman rüşdi'nin şeytan ayetleri'nin bir kısmını çevirtip başyazarlığını ve kısmen sahipliğini yaptığı aydınlık gazetesinde yayımlamıştı.

"halk ile polisi karşı karşıya getirmek" istemeyen hükümet kararsız kalınca, meraklıların, eğlenmek için toplananların katılımıyla iyice büyüyen kalabalık, akşam bastırırken, oteli yaktı. bütün ülkenin televizyonlardan seyrettiği görüntüye, tıpkı basit oryantalist, şematik ve anti-islam nitelikli propaganda filmlerinde olacağı gibi, kalabalığın duaları ve "işte cehennem ateşi" sözleri eşlik etti. aralarında ünlü şair, yazar ve eleştirmenlerin de olduğu otuz yedi kişi yanarak, boğularak öldü. 78 yaşındaki aziz nesin ise, son anda yetişebildiği itfaiye merdiveninden inerek ve bir itfaiyecinin "linç edilsin" diye kendisini kalabalığın ortasına atmasına rağmen, sopa darbeleriyle yaralanmış olarak kurtuldu.

sivas'taki otelin yakılmasından hemen sonra, yalnız ülkenin kadın başbakanının değil, kamuoyu denilen hakim gücü oluşturanların sesleri de, olayı onaylamadılarsa da, fundamentalist öfkeyi sert biçimde kınamaktan kaçındılar. "orada" oteli yakan kalabalıklar kışkırtılmıştı; şeytan ayetleri'ni yayımlayan biri "oraya" gitmemeliydi vs. herkesin bildiği; ama bildiğini bilmediği ya da söylemekten çekindiği şey "orası"nın, "taşra"nın, özellikle orta ve doğu anadolu'nun bambaşka yerler olduğuydu. insan ilişkilerinin, hukukun, demokrasinin, siyasetin, özgürlük düşüncesinin "orada" aldığı biçimler bambaşkaydı. "orası" da türkiye'nin sınırları içindeydi; ama başka bir ülkeydi de "orası".

on yıl önceki askeri darbe döneminde, kürt kelimesinin bile kullanılmasının yasaklandığı, kürt kimliğinin ve kültürünün ortaya konması için gösterilen her türlü demokratik ve barışçı çabanın şiddet ve işkenceyle ezildiği bir dönemde silaha başvuran pkk'nın prestiji ve gücü arttı. ülkenin ekonomik olarak da bu en az gelişmiş bölgesinin, gelişen sanayileşmenin nimetlerinden yararlanması için hiçbir şey yapılmadı ve bu, ülkenin yalnız kültürel olarak değil, ekonomik olarak da bölünmesine, kürt milliyetçiliğinin yeşermesine yol açtı. pkk'nın acımasız terör yöntemlerine aynı acımasızlık ve kanla cevap veren türk ordusunun savaş yöntemleri de, kendini doğu anadolu'da yaşayan kürtlerin en güçlü siyasi temsilcisi olarak sunmak isteyen pkk'nın işine yarıyor. bugün pkk'ya destek veren gençler, kendi kürt kimliklerinin, radyo ve tv'de yasaklanan dillerinin, en basit demokratik haklarının şiddetle ezilmesi, ekonomik adaletsizlik, bölgesel eşitsizlik, işsizlik kadar, inanılmaz boyutlara varan insan hakları ihlallerine, faili belli olmayan siyasi cinayetlere, kürt gazetecilerinin, milletvekillerinin öldürülmesine ve özellikle her iki yandan küçük köyleri, kasabaları sıkıştıran çirkin savaşa isyan ediyorlar. pek çok kürt, evlerini, topraklarını terk ederek doğu'dan batı anadolu'ya göç ediyor.

bir zamanlar askeri darbeciler tarafından radikal sola karşı bir panzehir olarak düşünülen din ise, siyasal islam'ı körüklemeye yatkın olduğunu çoktan ispatladı.

anadolu mutasavvıflarının sık sık kitaplarına aldıkları eski mi eski bir hikaye vardır, severim. aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

on yıldır sürüp gitmekte olan ve yavaş yavaş alışılan bu çirkin savaş türkiye kamuoyunu yalnızca yalana alıştırıp zehirlemedi, ülkenin binlerce yıllık kültürünün temel taşları olan acıma, şefkat, kardeşlik gibi değerleri de hızla kemirdi, öğüttü, yıprattı. televizyon ekranlarında pkk'lı cesedi görmeye kamuoyu alıştırıldı. kimse öldürülenlerin de kendi vatandaşları olduğunu hatırlatmıyor, kimse silaha sarılıp dağa çıkan gençlerin neden böyle yaptıklarını değil sormaya, düşünmeye bile cesaret etmiyor. orta çağ'a yakışan bir görüşle onların "şeytan" olduğuna çoktan karar verilmiş çünkü. neden şeytanla işbirliği yaptıkları ise belki de insanın kendisini de şeytanlaştıracak bir soru olduğu için hiç sorulmamalıydı.

kuzey ırak'ta girişilen en son askeri harekattan çıkan yeni sonuç artık televizyon ekranlarında ceset gösterildiği için üzülmemek değil, gösterilmediği için üzülmek. yıllardır süren savaşın ta hücrelerimize kadar işlemiş zehiriyle kafaları iyice afyonlanmış olan bazıları kuzey ırak'ın işgali sırasında yeterince ceset ele geçirilemediği için bu askeri harekatın başarısından şüpheye düşüyor, kederleniyor, bu üzüntülerini de soğukkanlılığını hızla kaybetmekte olan kamuoyu önünde dile getiriyor, sorular soruyor.

bütün bir kültürün insani değerlerinin ayaklar altına alındığı, binlerce yıldır birlikte dostça kardeşçe aynı topraklarda yaşayan türklerle kürtlerin ağır ağır ve sinsice bir kardeş kavgasına itildiği bir noktadayız.

merkezi bir mantığın olmadığı zamanlarda anadolu'nun tasavvufi şairleri açıklamaktan çok ima etmeyi severlerdi.

devletçe işlendiği herkesçe bilinen "faili meçhul" cinayetler, bir kangren halini almış ve bütün bir kültürü kemiren işkence, karakollarda alelade bir olay haline gelmiş dayak, kitap yasaklatma, toplatma, yazar ve gazetecileri hapsetme türkiye'nin avrupa'ya yaklaşmasına engel.

devletin pervasızca işlediği insan hakları suçlarını, türkiye'nin siyasetçilerinin, sivil toplumun da desteğiyle bir gün durduracaklarını düşünmek çok mu hayalperestlik? batı'dan en lüks tüketim maddelerini almakla, en pahalı batı kıyafetlerine ve parfümlerine sahip olmakla övünen ve batılı olmakla gururlanan yüksek türk burjuvaları işkencenin alışkanlık olduğu bir ülkede yaşamaktan ne zaman utanacaklar? türk olan ve kürtlerin tarihi konusunda yazdığı kitaplar yüzünden on beş yıldır hapiste yatan ismail beşikçi için hepimiz ne zaman suçluluk duymaya başlayacağız da sesimizi yükselteceğiz? batılılaşma ne zaman ruhsuz bir makineleşme ve tüketme isteğinden çok eleştirel düşünce ve hoşgörü olarak anlaşılacak? aşikar bir haksızlığa tanık olduklarında, türk vatandaşları polis dayağı, asker yasağı ve devlet korkusundan önlerine bakıp fısır fısır konuşacaklarına, ne zaman başlarını kaldırıp açıksözlülükle itiraz edebilecekler?

faili meçhul cinayetlere, mafya benzeri ölüm ve uyuşturucu çetelerine bulaşmış eski polis şefleri itibar kazanmak için siyasal islam'a karşı atatürkçü havaları atıyorlar.